Terakkiperver

Terakkiperver

Üye
31.03.2008
Uzman Çavuş
6.031
Hakkında

  • Aile Yıkımları

    Misafirlikte bulunan dindar ve bilgili olarak bildiği gence ev sahibinin hanımı soru sorar:
    - İlla Müslüman hanımlar, kızlar örtünmelidir, diye niçin bu kadar ısrar ediliyor. Artık bu asrın, getirdiklerinden, medeniyetten istifade etmek gerekmez mi?
    - Önce örtünme ALLAHın emri, ben müslümanım diyen, ben "ALLAHın emirlerine teslim oldum"demiş olur. Söz vermiş oluyor. Müslümansak, bu İslamın prensiplerine uymak lazım. Zaten sizin de buyurduğunuz gibi, Müslüman olmayan kimsenin sözü yok.

    Sizin kızlarınız var mı?
    -evet, iki tane ve evliler.
    -ALLAH mesut etsin. Bunların yuvalarının yıkılmasını ve torunlarınızın babasız ve annesiz kalmasını ister misiniz?
    -Hayır! Asla. ALLAH muhafaza.
    -Amin,dedi genç. Peki, elde, sizin kızlarınızdan daha güzel ve damatlarınızdan daha yakışıklı ve zengin olanlar var mıdır?
    -Elbetteki vardır.
    -Siz daha tecrübelesiniz. Aile ne ile ayakta durur?
    -Sevgi, güven, saygı, anlayış yuvasına bağlılık ve şefkatle.
    -Peki bunları nasıl koruyacağız? Severek, birbirlerine türkü yakarak evlenenlerin birçokları, 6 ay 1 yıl sonra kavgayla ayrılıyorlar. Daha açığını söyleyeyim. Tarihimizde, asırlar geçmiş. Boşama diye bir şey nerdeyse hiç duyulmamış son derece nadir iken bugün mahkemelerde en kabarık dosyalar boşanma dosyaları. Niçin?
    -Bugün kadının da erkeğin de gözü dışarıda.
    -Güzel, ama neden dışarıda?
    -Herhalde terbiye azlığından.
    -Hem eğitim noksanlığı ve hem de islamdan uzak bir hayat tarzı, doğrudan toplumumuzu ailevi yıkma götürüyor.
    -Örnek veriniz.
    -İki damanız var. Çalışmak için dışarı çıktı. Önden, arkadan süslü,cazip, binbir cilveyle yüzlerce kadının, kızın geçtiğini görüyor. Eğer, islamı yaşama gibi yüce bir gayesi de yoksa bütün felaketler onu bekliyordur. Bu bayanlardan istediği ile görüşmesi, konuşması, tokalaşması ve bugün ısrarla moda haline getirmeye çalıştıklar gibi yol ortasında pek çok çirkinlikleri yapması ona göre normaldir. Hatta bunlardan anlaştıkları ile-af buyurun-flört bile yapması medeniyetin gereğidir. Bugün islamdan uzak kimselerin zihniyeti budur.
    Peki şimdi soruyorum. Bu bayanlardan pek çokları sizin kızınızdan daha genç, daha güzel ve hatta daha da zengin olamaz mı? Bir erkeğin isteklerine daha cazip gelmez mi?
    -Tabii, gelebilir.
    -Şimdi mantıki olarak düşünelim. Bu erkek niçin sizin kızınızı sevsin ki? Piyasadaki daha iyileriyle her an beraber. Her ihtiyacını kızınızdan daha iyi olanlar tatmin ediyordur belki de. Hele birde kızınız iki laf fazla söylerse başladı kavga tartışma. Siz daha iyi biliyorsunuz kadın kıskançtır, eşini kimseyle paylaşmak istemez. Hele bir de eşinin bu yönünü anlarsa artık savaş başladı demektir.
    Bunlar arasında sevgi, güven ve saygı kalır mı? Ya hanım da aynı kafada ise, istediği erkekle konuşmakta, görüşmekte, baş başa kalmakta beis görmüyorsa, evin ikinci duvarı da yıkıldı demektir. Sen o evde kanun zoruyla soba yak ısıtmaya çalış. İki duvar yıkılmış soğuk her taraftan girer, çocuklar donar. İşte böyle, bu masumlarla birlikte, iki tarafın anne-babaları da yanar.
    Sen bu yuvada mutluluk ara, istikrar ara, sağlıklı nesiller ara. Anlaşmazlıklar, kavgalar, yaralamalar veya bazen de cinayetler. Mahkeme ve boşanma..
    İşte İslam bütün bu yolları tıkamış. Haram demiş. Bunları el, dil ve göz zinası saymış. Nikahı düşmeyenlerin tenhada kapalı yerde baş başa kalmalarını yasaklamış. Önce kadın-erkek herkese ilim tahsilini farz kılmış. Yapması ve yapmaması gerekenleri mutlaka öğrenmesini emir buyurmuş, eğitmiş. Buna rağmen yaparlarsa, dünya ve ahiret cezasını bildirmiş hemde bu cezalara toplumdan bir gurubun şahit olmasını da istemiş ki, ibret alsınlar da başkaları da yapmasın ..
    Niçin bunlar? İnsan nesli karışmasın. Neseb bozulmasın. Yuvalar yıkılmasın. Sağlıklı bir millet, insanlık doğsun mesut olsunlar.
    Yoksa ALLAHın bizim örtümüze ve ibadetlerimize ihtiyacı yok.
    Hasta mı ilaca muhtaç, ilaç mı hastaya muhtaç?
#27.04.2009 04:00 0 0 0
  • Konu: FIRSAT...

    FIRSAT
    Enver, on iki numaralı odanın kapısını yavaşça açarak içeri girdi. Yatakta yatan karısı Nazan'a baktı, gözleri kapalıydı. Uyuyor muydu, anlayamadı. Getirdiği gülleri vazoya yerleştirip yatağın yanına yavaşça oturdu. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki karısının hasta olduğuna hala inanamıyordu. Nazan daha iki ay önce sapasağlamken iki ay içinde adeta erimiş akmış, küçük bir çocuk kadar kalmış, ölümle pençeleşiyordu. Doktorların ancak birkaç gün daha yaşayabileceğini söylediklerini hatırlayınca gözlerinden süzülen yaşlara engel olamadı. Evleneli henüz yedi yıl olmuşken ve onunla daha uzun yıllar yaşayacağını düşünürken, karısı onu ve iki çocuğunu bırakıp gidiyordu. Hayatında kendini hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti. Enver, onun serum bağlı kolunu kımıldatmaya çalıştığını görünce yatağın diğer tarafına geçip ona yardım etti, kolunu düzeltti. Nazan feri gitmiş gözleriyle ona baktı.

    "nasılsın, ağrın var mı?"

    "hayır, az önce iğne yaptılar, şimdi iyiyim. Çocuklar nasıl iyiler mi?"

    Konuşurken zorlanıyordu.

    "merak etme ikisi de iyi."

    "ben gittikten sonra da onlara iyi bak, kimseye ezdirme."

    "hayır böyle söyleme bir yere gittiğin yok iyileşeceksin."

    Enver sustu, söylediği sözün inandırıcı olmadığını biliyordu ama Nazan birdenbire ölümden bahsedince ne diyeceğini bilememişti. Daha önce ölümle ilgili bir şey konuşmamışlardı. "hayır Allah'tan ümidini kesmemelisin." Diye sözlerine birkaç cümle daha ekledi.

    Nazan başucundaki suya baktı. Enver onun başını biraz kaldırıp birkaç yudum su içirdi.

    "konuşmalıyız."

    "kendini yorma, daha sonra konuşuruz."

    "sonrası yok, şimdi konuşmalıyız. Daha çok gençsin evleneceksin, senden tek isteğim merhametli, çocukları seven biriyle evlenmen."

    Enver Nazan'ın incecik ellerini avuçlarının içine aldı.

    "sensiz bir hayatı düşünemiyorum, seni çok sevdiğimi bilmeni istiyorum. Seninle mutlu günlerimiz oldu, arada bir kavgalarımız olmadı değil, her evde olduğu gibi. Huzurlu bir yuvamız vardı. Sana teşekkür etmeliyim, çok iyi bir eş, çok iyi bir anne oldun. Seni seviyorum."

    " boş ver bunları artık çok geç." Dedi.

    Ellerini Enver'in ellerinden çekti. Birkaç kez yutkundu, sanki güç toplamaya çalışıyordu. Zoraki çıkan titrek sesiyle;

    "bu söylediklerinin benim için gerçekten bir anlamı kalmadı. Beni sevdiğini ben ölürken mi söylemeliydin? Sağlıklıyken söyleseydin, beni mutlu ederdin." Dedi.

    İncelmiş parmaklarına çevirdi gözlerini.

    "ellerimi böyle cansızken tutunca hiç bir şey hissetmiyorum. Dokunuşunu hissederken tutsaydın, heyecanlanırdım."

    Yutkundu, sonra güçlükle nefesini topladı. Feri sönmüş gözlerini Enver'in gözlerine dikti.

    "konuşurken gözlerimin içine, gözlerimin ışığı sönmüşken mi bakmalıydın? Gözlerim parlarken baksaydın, duygularımı okşardın."

    Sonra gözlerini sehpanın üzerindeki güllere çevirdi.

    "gülleri ölüm döşeğindeyken değil de evimizdeyken getirseydin, beni o zaman mutlu ederdin."

    Nazan sustu, gücü tükenmiş gibiydi. Enver şaşırmıştı, ne diyeceğini bilemiyordu. Ona birkaç yudum daha su içirdi, Nazan konuşmasını tamamlamak istiyordu.

    "bana iyi bir eş olduğum için teşekkürünü ömrümün sonunda toptan mı yapmalıydın? Her gün senin beğenmen için, saatlerce uğraştığım yemeklerden sonra teşekkür etseydin, daha kıymetli olurdu."

    Enver donmuş kalmıştı, Nazan kısık sesiyle devam etti;

    "iki aydır benimle çok ilgilendin, hergün hastanedesin. Çoğu zaman yemeğimi sen yedirdin. Keşke yemekler ağzımdan zehir gibi giderken değil de tadını hissederken"

    Nazan'ın sözlerini gözlerinden akan birkaç damla yaş bozdu. Enver sehpanın üzerindeki kağıt peçeteyle göz yaşlarını sildi. Nazan bütün gücünü toplayarak derin bir nefes aldı. Sözlerini bitirmeye kararlıydı. Enver birkaç yudum su daha içirdi. Konuşmaya başladığında sesi biraz daha iyi çıkıyordu.

    "sevgiyle birkaç lokma uzatsaydın ne çok sevinirdim. Grip olduğum zamanlar kahvaltımı hazırlasaydın, o zaman beni çok çok mutlu ederdin. İki aydır bana çok zaman ayırdın. Ölüme yaklaşmış eşe mecburen yapılması gereken bir ilgiyle ilgilendin. Oysa seninle yaşarken bana daha fazla zaman ayırsaydın, her şey daha iyi olurdu. Seninle mutsuz olmadım ama mutlu da olamadım. Her zaman sevginin, ilginin eksikliğini hissettim. Karnımı doyurdun ama duygularım aç kaldı."

    Nazan sustu, gözlerini kapattı. Gücü tükenmiş, sözleri de bitmişti, artık konuşmak istemiyordu. Enver'in kulaklarında Nazan'ın en son söylediği sözler yankılanıyordu. " mutsuz değildim ama mutlu da olamadım" kafası karışmıştı, karısının duygusal ihtiyaçlarını karşılayamamış olmanın üzüntüsü çökmüştü üzerine. Hatasını anlamıştı ama telafi edecek zamanı yoktu fırsatı kaçırmıştı.

    Mehmet, bu hikayeyi kitaplıktan aldığı bir kitabın içinde dosya kağıdına yazılı olarak bulmuştu. Yazıya dikkat etti, karısının el yazısıydı acaba kendi böyle hissederek mi yazdı, yoksa bir yerden mi aldı diye merak etti. Ne önemi var ki, sonuçta bu hikaye onun için bir anlam ifade ediyor olmalı ki, yazmış diye düşündü. Hikayeden Mehmet çok etkilenmişti. Hikayede Nazan'ın dile getirdiği eksiklikler onların evliliğinde de vardı. Enver fırsatı kaçırmış diye üzüldü; ama benim hala fırsatım var diye kendi adına sevindi.

    Hemen mutfağa gitti, karısı sofrayı toplamış, bulaşıkları yıkamaya başlamıştı. Yanağına bir öpücük kondurdu. " sultanım yemeğin çok güzel olduğunu söylemeyi unutmuşum, ellerine sağlık" dedi. Türkan'ın yüzüne tatlı bir gülümseme yayıldı. "afiyet olsun" dedi.
    "ben de yardım edeyim, işimiz çabuk bitsin, şöyle karşılıklı bir çay içelim" dedi. Bulaşıkları durulamaya başlayınca Türkan şaşırdı.
    "bak ne diyorum, istersen bulaşık bitince dışarı çıkıp biraz yürüyüş yapalım. Sonra da bir yerde oturur bir çay içeriz, ne dersin?"
    "harika olur derim"

    Türkan bulaşığı bıraktı. Ona dönüp baktığında hem çok şaşırdı hem de çok mutlu olmuştu. Kocasındaki değişikliğin sebebini anlayamamıştı ama önemli değil diye düşündü, eşinin ona hep öyle davranması için içinden dua etti.


    SEMA MARAŞLI'NIN: "EŞİMİN EŞİ YOK" KİTABINDAN
#26.04.2009 00:24 0 0 0
  • noimage
    AHMET TAŞGETİREN-BUGÜN Gazetesi yazarı

    Niye yokmuş!

    Son günlerde bazı sütunlarda şu şekilde sorulara yer veriliyor: -Başörtülü bir bilim kadını ya da sanatçı niye yok?Bu sorunun ima ettiği zehirli yargı açık. Bu, "Başörtülüler geri zekalı" demenin güya örtülü ifadesi. "Başörtüsü aklı örtüyor"un bir başka kurgusu. Zalimce sürdürülen bir politikanın, psikolojik savaş uzantısı... Hem yol kes, ayaklarını kes, hem neden yürümüyorsun diye suçla... Kırbaçla! İşkence et! Kanatlarını kes, neden uçmuyorsun diye yargıla... Bu, bir toplum kesimini toptan dışlayan-aşağılayan alçakça bir ayrımcılık göstergesi. "-Türkler medeniyet kuramaz. Onlar ancak medeniyet yıkıcısıdır. Türkler barbardır" tarzındaki Batı yargılarının ithal versiyonu...

    Vaktiyle Amerikalı beyazların zenciler için ürettiği aşağılayıcı söylemin kopyası... Sorsana: -Neden bir tek başörtülü kadın parlamenter yok? Çünkü "Dışarı, dışarı" diye tempo tutup, ihraç ettiniz Parlamento'dan... Alt kademelerde çalış, didin, partiyi en ücra sokaklara kadar taşı ama yukarılara sakın çıkma, senin hakkın aşağılarda ömür törpülemek...

    Meclis'e girmek kim sen kim! Ağzınla kuş tutsan, başörtülü olmak, dışlanmak için yetiyor. Ve biri çıkıp utanmazca soruyor? -Neden başörtülü parlamenter yok. Masonik bariyerleri yara yara tıp doçenti olmuş bayanı, başörtüsü sebebiyle ihraç etmişsiniz, sonra da çıkıp soruyorsunuz: -Bir tek başörtülü bilim kadını neden yok? Lisede okutmuyorsunuz, lisans okutmuyorsunuz, "Dışarı dışarı" diye cübbeli bilim adamları ve onların yetiştirdiği militanlar kapıyı zincirleyip tempo tutuyor ve siz utanmazca soruyorsunuz: -Başörtülü bir tek bilim kadını neden yok? Başörtülü bilim kadını olacak...

    Ama kendi ülkesinin üniversitelerinde değil, Avrupa'da, Amerika'da, Avustralya'da kariyer yapmış olarak... Belki onları bile kendi ülkesinde hizmet verme imkanından mahrum edeceksiniz. Üniversitelerdeki masonik bariyerler kapıları asla açmayacak. Ve siz, hâlâ kendi ülkenizde başörtülü bir bilim kadınını görmeyeceksiniz. Bir gün, bir TV haber programında, başarılı sunucu bayan spiker böyle bir soru sormuştu da ben şöyle demiştim: -Siz başarılı bir spikersiniz. Hiç kendinizi başörtülü olarak düşündünüz mü?

    Var sayalım siz yarın başınızı örterek buraya geldiniz, spikerlik özelliklerinizde hiçbir değişme, zayıflama olmadı. Burada yine de spikerlik yapabilir misiniz, yaptırırlar mı? Şaşırmış kalmıştı. Bir üniversite rektörü düşünün, kendi branşında da son derece başarılı, uluslararası nitelikte bir bilim kadını olsun. Ve bir iç değişimle yarın başını örterek üniversiteye gelsin, ne olurdu?

    O bilim kadını yine de kürsüsünü koruyabilir ya da rektörlüğe devam ettirilir miydi? Yoksa başörtüsü ile birlikte, beyninin içinin boşaldığına inanılır ve medyasıyla, bilmem nesiyle kolektif bir aforoz mekanizmasına kurban mı verilirdi? Bizim laik engizisyonlarımız, kilisenin kurduklarından daha az mı kıyıcıdır?

    Bilim için yollara düşmüş binlerce kız çocuğunun göz yaşına bakıldı mı? Evet, "utanmazca" diyorum, bu tavır utanmazcadır. Hem ayaklarını kesip hem neden yürümüyorsun, hem kanatlarını kesip hem neden uçmuyorsun suçlaması yapmak ancak hayasız bir işkencecinin yöntemi olabilir? Bu işkenceciler aramızda dolaşıyor ne yazık ki hem de medyacı geçiniyor. -Türkiye'de bir tek başörtülü avukat yok, hakim yok, kaymakam yok, vali yok, genel müdür, müsteşar yok...

    Yok oğlu yok. Çünkü yollar harami bir zihniyetle kesik. Türkiye'de pek çok başörtülü romancı, hikayeci, yazar var... Onu da görmeye göz yok. Büyük Kırgız romancı Cengiz Aytmatov "Kopar Zincirlerini Gülsarı" diye seslenir bir romanının isminde. Türkiye'de zincirsiz bir hayat başladığında, bu ülkenin çocukları her yandan yükselişe geçecek. Yol kesiciler çekilsin, yollar açılsın yeter ki...

#25.04.2009 22:55 0 0 0
  • Güneşi sağ elime, ay'ı sol elime verseniz dahi, davamdan vazgeçmem. HZ. MUHAMMED (S.A.V.)


    Kararsızlık ve belirsizlik, aynı bağlam içinde düşünülebilecek yakın anlamlı iki sözcüktür. Benzer durumları ifade ederler. Ancak ortak manâ, asla karamsarlık değildir.
    Yani, herhangi bir işte başarı kazanamamanın getirdiği hava değil.

    Kararsızlık, bir eylemi, düşünceye gelen bir aksiyonu ortaya koyma esnasında ister bir anlık, isterse uzun süreli olsun, insanı bloke edip adeta bitkisel hayata sokar. Bu duruma girildiğinde konunun basit ya da zor olması fark etmeyecek, hiçbir bir kıpırdama olmayacak ve bir çeşit şok yaşanacaktır.
    Kararsızlığın getirdiği bir sürü "acaba", kişiyi başka bir boyuta sürükleyecek, kuşkulu, evhamlı bir insan hüviyetine sokacaktır. İşin ilginç tarafı , o ana dek doğru yaptığı bir işi dahi berbat gibi göstermeye yetecektir.

    Düşünce dünyasındaki belirsizliğin / kararsızlığın, sonraki aşamalarda vahim bir hal almamasıdır.

    Dün methiyesi yapılan, anlatıla anlatıla bitirilemeyen bir birey veya serüvene bugün farklı açılardan bakılıyorsa, sonuçta toplum karamsarlığa itilecektir.

    Belirsizlik, kişisel hayatımızın her karesinde kendini gösteren bu durum, bazen kısa bir, bazen de çok daha uzun süreler devam etmektedir. Tam bir işkence olan belirsizlik, alternatifi sayabileceğimiz özgüven duygusunu yok ettiği gibi, insanın toplum içinde de pasif ve istikrarsız kalmasına,
    " bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın " mantığı ile hareket etmesine de sebep olur. Açıkça görülür ki, kararsız insan toplum için azap kaynağıdır. Bunca evrenselliğin yanında, maalesef yanlı olan ve ancak arkadan itmeyle yapılabilen her iş, kararsızlığın eseri olarak ortaya çıkar.

    Bu bakımdan birey, konu ne olursa olsun, ne istediğini çok iyi bilmelidir. Söylediği şey, düşündüğü ve istediği ile aynı olmalıdır. Onun doğru olduğuna kendini inandırmalıdır. Her şeyden önce, olanı ciddiye almalı, olması gerektiğini de kesin olarak bilmelidir. Bir yönde " sonuna kadar gidebilmek için" kendine gereken referansı vermekte tereddüt etmemelidir. Şayet bu mümkün değilse, eğilim ve gerçek içerikler sahteleşir, en azından talîleşir.

    Belirsiz olanın, istikrarı yakalayamayanın bir problemi çözmesi beklenemez. Zira, donuklaşan beyin hücrelerinin karar verme yetisini kendi kendine önlemiştir. Bu nitelikteki insanların olayları okuyabilmesi, geniş plânda düşünebilmesi, basiretlerinin de kapalı oluşu nedeniyle mümkün görülmemektedir.
    Atak olmanın yolu, beyinde hasıl olan ve kaos yaratan bu durumu gidererek, karar verme aşamasında şuurlu, seviyeli tercihleri yakalayabilmektir.

    Bugün toplumumuz her yönü ile tam bir kararsızlık / belirsizlik içinde yaşamaktadır. Bunun belirtileri , ekonomik koşullardan, etik anlayışa ve mistik alana kadar değişik konulardaki yaklaşımlarda görülmektedir.

    Hayatın çok kısa olduğunu göz önüne getirdiğinizde, insanı kilitleyen bu faktörün yaşamımızda ne kadar uzun bir süreyi kapladığını acaba hiç düşündünüz mü?
    Ölüm ile kalım sarmaş dolaş; bilinmeyenlerden oluşan ve benliğimizi kuşatan belirsizlik, bir işkence aleti gibi bilincimizi kıskaca alıyor.
    Bu nedenle, iyi ya da kötü, belirsizlik döneminden bir an önce sıyrılmalıyız.

    Kendimize vesvese üretmemeliyiz.Olan vesveseyide iç dünyamızda öldürmeliyiz.Yoksa o bizi bir kurt gibi kemire kemire yer,bitirir.

    Karar vermek kadar bu kararlara sadık kalmak da önemlidir. Her dakika fikir değiştirirsek bilinçaltı ne yapacağını bilmez.

    Bilinçaltınıza "Şimdi bir karar veriyorum" deyin bu karar,kararvermeyi ertelemek de olabilir,en azından bu duruma karar vermiş olursunuz. Yaya geçitindesiniz.Kırmızı beklemek zorundasınız. Yeşil ışık yandığında gitmeye hazır olmalıyız.

    Unutmayalımki; Kararlılık da bir duygudur. Kendinizi huzursuz ve güvensiz hissetmekten vazgeçin. Her problemin bir cözümü olduğunu ve bu çözümleri, yanıtları bulabileceğinizi bilin. Hayat sabah uyandığımız zamandan akşam uyuyana kadar yaptığımız seçimlerden ibarettir. Hayata nasıl yaklaşacağımız bize bağlıdır. Sadece kendini yönetme yöntemiyle hayatımıza hakim olabiliriz.



    Kararsızlık Üzerine Sözler

    -Felaket içinde karar verebilmek yarı kurtuluştur.

    -Akıllı kişiler kararlarını aceleyle değil, düşünüp taşınarak verirler.

    -Bilgi insanı kuşkudan, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak da korkudan kurtarır.

    -Bir girişimde bulunacaksanız, kararsızlık kapılarını kapatın.

    -Bir konu hakkında karar vermeden önce başkalarının da öğütlerine kulak vermek gerekir.

    -Çok düşünen kararsızdır.

    -Felaket içinde karar verebilmek yarı kurtuluştur.

    -Kararda duygusallığın yeri olursa hata payı artar.Kararda duygusallığın yeri yoktur.

    -Kararlılık keskin bir bıçağa benzer, keskin ve düzgün keser. Kararsızlık ise kör bir bıçak gibidir, kestiği her şeyi parçalar ve yırtar.

    -Kararsızlık en büyük hastalıktır.

    -Kararsızlık mücadeleden kaçmak demektir.
#25.04.2009 02:11 0 0 0
  • Kararsızlık

    Yetişkin olmak, karar almak ve bu kararların sonuçlarına katlanmak hatta bedelini ödemektir; yetişkinleri çocuklardan ayıran en önemli şey. Kararsızlık, sizi etkileyen ve çoğunlukla karşıt duygu, düşünce, durum, kişiler ya da istekler arasında seçim yapabilme güçlüğünüzdür.

    Kararsızlık, hem doğuştan kazandığınız bir eğilim hem de bir öğrenmedir. Hayatınızı ve geleceğinizi etkileyecek çok ciddi bir konuda, dönem dönem kararsız kalmanız normaldir. Bu durumun sürekli olması zamanla bir alışkanlığınıza da dönüşür. Kararsızlık, beraberinde bir konformizmi de getirir ve sizin bedel ödemenize sebep olur. Psikolog Reyhan Algül: "Eğer sık sık kararsız kalıyorsanız, yaşamınızda yolunda gitmeyen bir şeyler var demektedir." diyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: "Kararsızlığın, artık kronik bir rahatsızlık halini almasına "Abulia" denir. Bu noktada artık kararsızlığınız gündelik yaşamınızı aşarak, bir yaşam tarzı haline gelir ve en basit şeylerin kararını bile veremezsiniz."

    Kararsız kalmanız, korkularınızla yüzleşememenize sebep olur. Psikolojinin sağlıklı insan modeline göre, insan sürekli kararsız değildir. Her türlü sorumluluğu üstlenmeye hazırdır. Vereceğiniz karar hatalı da olsa sonuçlarını yaşar, görür ve en önemlisi de bunlardan ders alırsınız. Sürekli kararsız olan kişilerin, beyin şemaları yanlış bilgi üretir. Bu şemalar yaşamınızı biçimlendiren, bakış açınızdaki her şeyin tayin edicisidir. Sürekli kararsız olan kişilerin beyin şemaları "hatalı olanı seçme","hatalıyı seçersen kendini affetme", "hatalıyı seçersen yalnız kalırsın" gibi bir sürü yanlış mesajla doludur.

    Çocuklarınız, en çok sizi model alır. Kararsızlığınızın, çocuğunuzun ileriki yaşantısını olumsuz etkilediğini unutmamalısınız. Kararsız olduğunuzda obsesyonlarınız da fazlalaşır. Çoğunlukla obsesif kompülsif bozukluğuna sahip olmanız da kararsızlığınızı artırır. Depresyon girdiğiniz dönemde daha fazla kararsız olursunuz. Bazen de tam tersi kararsızlığınız sizi depresyona sürükleyebilir.

    Kararsızlığınızın görüldüğü durumlar

    • Geçirdiğiniz bazı ameliyatlar sonrasında.
    • Felç ya da beyin kanamalarınız olduğu durumlarda.
    • Bunama rahatsızlığı geçirdiğinizde.
    • Çeşitli beyin hasarlarında kararsızlık haliniz görülebilir.

    Bazı ailelerde anneler önce döverler sonra da çocuğa sarılıp ağlarlar. Sergilediğiniz bu davranış yanlıştır. Bu tutum sonucunda çocuğunuz, sizin duygularınızdaki kararsızlığınızı görür ve öğrenir. Bazen çocuğunuzun yaptığı hiçbir şeye önem vermemeniz, onun öz güveninin kırılmasına sebep olur. Bir kere bile sizden olumlu geri dönüşüm duymayan çocuğunuz, hep nerede yanlış, nerede doğru yaptığını düşünür ve karar veremez duruma gelir.

    Bazen çocuğunuzun üzerinde çok baskın olmanız, onun katı bir süper ego yani üst benlik (Kuralcılık, millet ne der diye yaşamak vs.) gelişmesine yol açar. Buda sizi hata yapmamanız adına zorlar.

    Kararsızlığınızın sebebi

    • Öz güven eksikliği
    • Gelecekten korkma
    • Bedel ödemekten korkma
    • Sorumluk taşımak istememe
    • Hayır diyememe
    • Başkaları ne der korkusu
    • Böyle yetişmiş olmak
    • Öğrenmiş olmak

    Kararsızlığınız, iş ve okul yaşamınızda da kötü sonuçlar doğurur ve yeniliklerden korkmanıza sebep olur. Örneğin; işinizi bir türlü değiştiremiyor ya da daha iyi bir iş bulsanız bile kararsız kalıyorsanız bu durum yaşamınızı olumsuz etkilemeye devam edecek demektir.

    Karar vermeniz ne kadar güçleşirse, anksiyet ve geriliminizde o kadar artar. Sonunda bu gerilim ve anksiyetiniz sağlıklı görüş açınızı bulandırıp yanlış kararlar almanıza sebep olabilir. Yanlışı seçmemek uğruna kararsız kalmanıza rağmen, kararsızlığınız sizi öyle bir boyuta getirir ki doğru değerlendirme yeteneğinizi kaybeder ve yanlışı seçersiniz.

    Karasızlığa en fazla neden olan bazı durumlar

    Yaklaşma-Yaklaşma çatışması (+, +): Aynı anda, aynı şiddette istenen iki güdüden bir tanesini seçememe halinizidr. Hem elbise hem etek almak isteyip de sadece birine paranız yetiyorsa ve bu yüzden elbise ya da etekten birini bırakmak zorunda kararsız kalmanız yaklaşma-yaklaşma çatışmasına örnek olarak verilebilir.

    Yaklaşma-Kaçınma çatışması (+, -): Bu çatışmada, hem hoşa giden hem de gitmeyen olayları bir arada yaşarsınız. Örneğin; evlenmek isteyen bir erkeğin, evliliğin getireceği sorumluluklardan korkması; abur cubur yemek isteyen kişinin şişmanlıktan korkması, yaklaşma-kaçınma çatışmasına örnek olarak verilebilir.

    Kaçınma-Kaçınma çatışması (-, -): Aynı anda iki istemediğiniz durumdan bir tanesini seçmek zorunda kalmanız durumudur. Kısacası iki kötüden birini seçmenizdir. Ne okumak ne da çalışmak isteyen kişini durumu örnek verilebilir.

    Dönem dönem kararsızlıklar yaşayabilirsiniz bu çok normaldir. Önemli olan dozajıdır. Bazı durumlarda beklemeniz ve sakinleşmeniz daha doğrudur. Hayatınız adına önemli bir kararı çok kolay veremeyebilirsiniz ama bir meyve için bile kararsız kalıyorsanız, saatlerce düşünüyorsanız, bu durum sizin için sorun oluşturuyor demektir.

    Zaman, gözlerimizin önündeki cam sileceğidir. Fazla yağmur ıslatsa da o gide gele camlarımızı temizler. Acele karar vermeyin ama kararsız da kalmayın. Yaptığınız şeyler için duyduğunuz pişmanlık zamanla geçebilir ama yapmadığınız şeyler için duyduğunuz pişmanlık hiç geçmez. Bol kararlı günler diliyoruz.

    (ALINTI)
#25.04.2009 02:10 0 0 0
  • Konu: NarCicegi
    Madem siz geyik muhabbetlerini seviyorsunuz..,Alın size geyik muhabbetleri...



    -En genç oğlunuz, hani şu 22 yaşında olan, o kaç yaşındaydı?
    -Fotoğrafınız çekilirken orada mıydınız?
    -Savaşta ölen kardeşiniz mi yoksa sizmiydiniz?
    -Yalnızmıydınız yoksa kendi başınıza mıydınız?
    -Çarpışma anında araçlar birbirinden ne kadar uzaktaydı?
    -Kaç defa intihar ettiniz?

    Soru: "Merdivenler alt kata iniyordu öyle mi?
    Cevap: "Evet"
    Soru: "Peki yukarıya da çıkıyorlarmıydı?"

    Soru: "3 çocuğu vardı, öyle mi?"
    Cevap: "Evet"
    Soru: "Kaç tanesi erkekti?"
    Cevap: "Hiçbiri"
    Soru: "Peki kız varmıydı?"


    Soru: "Mr. Slatrey, balayına gittiniz değil mi?"
    Cevap: "Evet Efendim, Avrupa'ya gittim"
    Soru: "Peki eşinizi de götürdünüz mü?"

    Soru: "Gördüğünüz kişiyi tarif edebilir misiniz?"
    Cevap: "Orta boylarda sakallı biriydi"
    Soru: "Peki erkek mi, kadın mıydı?"

    Soru: "İlk evliliğiniz nasıl sona erdi?"
    Cevap: "Ölümle"
    Soru: "Peki hanginizin ölümü?"


    Soru: "Bütün cevaplarınız sözlü olmalı, anlaşıldı mı? Şimdi söyleyin bana hangi okula gittiniz?"
    Cevap: "Sözlü"

    Soru: "Otopsiye başladığınız saati söyleyebilir misiniz?"
    Cevap: "Otopsi sabah 8:30 civarında başladı"
    Soru: "Ve bu sırada Mr. Dennington ölüydü, değil mi?"
    Cevap: "Yooo, masanın üzerinde oturmuş kendisine neden otopsi yaptığımı merak ediyordu."

    Soru: "Doktor, otopsiye başlamadan önce nabzı kontrol ettiniz mi?"
    Cevap: "Hayır."
    Soru: "Kan basıncını kontrol ettiniz mi?"
    Cevap: "Hayır."
    Soru: "Solunumu kontrol ettiniz mi?"
    Cevap: "Hayır."
    Soru: "O zaman hastanın otopsi esnasında halen yaşıyor olma ihtimali var, öyle değil mi?"
    Cevap: "Hayır."
    Soru: "Bundan nasıl bu kadar emin olabilirsiniz?"
    Cevap: "Çünkü beyni yanımdaki kavanozun içinde duruyordu."
    Soru: "Ancak buna rağmen halen hayatta olamaz mıydı?"
    Cevap: "Tabii, belki de hayattaydı ve bir yerlerde hukuk master'ı yapıyordu."
#23.04.2009 00:08 0 0 0
  • Çevrenize bir sorun bakalım kaç kişi kaplama meshi biliyor?...Çok az kişi ancak bilebilir..Öğrendikten sonra başkasına da öğretin ve buna da ömürboyu devam edin!...ALLAH ecrinizi arttırsın..
#22.04.2009 23:37 0 0 0
  • Unutulmuş sünnetlerden bir tanesi de kaplama meshtir .İzah edelim İnşaALLAH...

    KAPLAMA MESH:
    Başın dörtte birini meshetmekle farz yerine gelir, abdest sahîh olur. Ancak, kaplama mesh sünnet olduğu için, kaplama mesh yapılırsa sünnet sevâbı da alınmış olur.

    Bunun için şu şekilde yapılırsa kaplama mesh yapılmış olur: Önce iki el ıslatılıp, iki elde de, üç bitişik ince parmak birbirine yapıştırılıp, iç tarafları, başın önünde, saçların başlangıcına konmak üzere iki el başa konur. İki elin bu üç parmağının uçları, birbirine dokunmalıdır. Baş ve şehâdet parmakları ve avuç içleri havada olup, başa dokunmaz. İki el, arkaya doğru çekilerek, üçer parmak, başı mesh eder. Eller, arkadaki saç kenarına gidince, üçer parmak, baştan ayrılıp, iki elin avuç içleri, kafanın yan tarafındaki saçlar üzerine yapıştırılıp, arkadan öne çekilerek, başın yan tarafları da meshedilir. Sonra şehâdet parmakları kulakların iç tarafına ve baş parmakların iç yüzü, kulak arkasına konup, kulaklar yukarıdan aşağı meshedilir. Sonra, diğer üç parmakların dış yüzleri enseye konup, ensenin ortasından, iki tarafına doğru çekilerek meshedilir.
    (Resimde ki görünüşü)

    noimage

    noimage

    noimage

    Ben bu sünneti her zaman yapıyorum ve bazı kişİlere de öğretiyorum.Hem sünnet, hem de farz yerine gelmiş oluyor..
#22.04.2009 23:36 0 0 0
  • Konu: NarCicegi
    20 KURUŞ - AMA OKUYUNUZ

    Londra' da ki camii' ye yeni bir imam gönderilmiş. Adam şehre gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman aynı şoföre rastlıyormuş.

    Bir Gün, bilet alırken şoför yanlışlıkla 20 kuruş fazla vermiş. İmam yanlışlığı oturunca, parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine düşünüyormuş "20 kuruşu geri versem mi şoföre?"... Ama içinden bir ses diyormuş ki "çok gülünç bir sayı, ve şoförün umurunda değil. Otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten... Sadece 20 kuruş onlara bir şey yapmaz." Ve bu parayı saklayabilir diye düşünmüş Allahtan gelen bir hediye gibi...

    İneceği durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce şoförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş ve demiş ki : "paranın üstünü fazla verdiniz."

    Şoför gülümsemiş ve demiş ki : "siz camii'nin yeni imamısınız değil mi? Aslında uzun zamandır sizi ziyaret etmek istiyordum caminizde, İslami öğrenmek için, ve bilerek size fazla para verdim nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim."

    inerken imam artık bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmış, bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış, gözlerinden yaşlar dökülerek gökyüzüne bakmış ve demiş ki: "Allah'ım az daha İslami 20 kuruşa satıyordum!. .."

    Unutmayın ki siz belki de Müslüman olmayan insanlar için dinimizi tanıtan kişilerdensiniz, bu yüzden hareketlerinize dikkat edin. Maalesef insanlar sizle birlikte dinimiz ide yargılayacaklardır!
#22.04.2009 03:50 0 0 0
  • Dönerle ilgili bilgiler edinelim..Aşağıda ki tıklayacağınız bu link kesinlikle reklam amaçlı değildir.Ben bunu rastgele buldum.Uzaktan ve yakından ticaretiyle alakam yoktur.Ben de döneri çok seviyorum...Onun için bir araştırayım dedim, bunlar çıktı..Anlayışla karşılayacağınızı umuyorum..Buyrun linki tıklayın...

    Not:Bu site uzmantv sitesine ait olduğundan sürekli gündem değişmektedir.Bu yüzden arama da "Döner" diye yazarsanız karşınıza bir video ve linkler çıkacaktır....Kolay gelsin..

    http://www.uzmantv.com/doner-icin-kullanilacak-etler-nasil-hazirlanir
#21.04.2009 20:18 0 0 0
  • CEHENNEMİN EVSAFI

    5078 - Hz. Ebu Hureyre radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Yaktığınız ateş var ya, bu, cehennem ateşinin yetmiş cüzünden bir cüzdür!" buyurmuştu. (Yanındakiler):

    "Zaten bu ateş, vALLAHi (âsileri cezalandırmaya ahirette) yeterliydi" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Cehennem ateşi öbürüne altmışdokuz kat üstün kılındı. Her bir kat'ın harareti, bunun mislindedir."

    Buhari, Bed'ü'l-Halk 10; Müslim, Cennet 29, (2843); Muvatta, Cehennem 1, (2, 994); Tirmizi,

    Cehennem 7, (2592).

    5079 - Yine Ebu Hureyre radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Cehennem ateşi bin yıl yakıldı. Öyle ki kıpkırmızı oldu. Sonra bin yıl daha yakıldı, öyle ki beyazlaştı. Sonra bin yıl daha yakıldı. Şimdi o siyah ve karanlıktır."

    Tirmizi, Cehennem 8, (2594); Muvatta, Cehennem 2, (2, 994). Metin Tirmizi'ye aittir.

    5080 - Ebu Saidi'l-Hudri radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Cehennemi kuşatan surun dört (ayrı) duvarı vardır. Her duvarın kalınlığı kırk yıllık yürüme mesafesi kadardır."

    Tirmizi, Cehennem 4, (2587).

    5081 - Hasan Basri rahimehullah anlatıyor: "Utbe İbnu Gazvân radıyALLAHu anh, Basra'da minberde (hutbe esnasında) dedi ki:

    "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bize şöyle buyurmuşlardı: "Cehennemin kıyısından büyük bir taş bırakıldı. Bu taş yetmiş yıl aşağı doğru düştü de henüz dibe ulaşmadı."

    (Utbe İbnu Gazvân, devamla) der ki: "Hz. Ömer radıyALLAHu anh: "Ateşi çok zikredip hatırlayın. Zira onun harareti pek şiddetlidir; derinliği çok fazladır, çengelleri demirdendir" buyurdu."

    Tirmizi, Cehennem 2, (2578).

    5082 - Ebu Said el-Hudri radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Veyl, cehennemde bir vadidir. Kâfir orada, kırk yıl batar da dibine ulaşamaz."

    Tirmizi, Tefsir, Enbiya, (3164).

    5083 - İbnu Abbas radıyALLAHu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Eğer zakkûmdan, dünyaya tek damla damlatılacak olsa, bu dünya ehlinin yiyeceklerini ifsad ederdi. Öyleyse, yiyecek ve içeceği zakkum olan cehennemliğin hali ne olur (anlayın)!"

    Tirmizi, Cehennem 4, (2588).

    5084 - Hz. Ebu Hureyre radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Cehennem, Rabbine şikayet ederek: "Ey Rabbim! Bir parçam diğer bir parçamı yemektedir" dedi. bununn üzerine, ALLAH Teâla hazretleri ona, iki nefes almaya izin verdi: Bir nefes kışta, bir nefes de yazda. (Yazdaki nefesi) sizin rastladığınız en şiddetli sıcaktır. (Kıştaki nefesi de) sizin rastladığınız en şiddetli (soğuk olan) zemherirdir."

    Buhari, Bed'ü'l-Halk 10; Müslim, Mesacid 185, (617); Tirmizi, Cehennem 9, (2595).

    5085 - Yine Ebu Hureyre radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Kıyamet günü, ateşten bir parça, boyun şeklinde uzanır. Bunun, gören iki gözü, işiten iki kulağı, konuşan bir dili vardır. Der ki: "Ben üç takım (insanı cezalandırmak) için vazifelendirildim: ALLAH'la birlikte bir başka ilaha dua eden kimse, bile bile zulmeden cebbâr, tasvirciler."

    Tirmizi, Cehennem 1, (2577).

    5086 - İbnu Mes'ud radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Kıyamet günü cehennem, yetmişbin yuları olduğu halde getirilir. Her yularında, onu çeken yetmişbin melek vardır."

    Müslim, Cennet 29, (2842); Tirmizi, Cehennem 1, (2576).

    5087 - Mücahid anlatıyor: "İbnu Abbâs radıyALLAHu anhüma bana: "Cehennemin genişliği ne kadardır, biliyor musun?" diye sordu. Ben: "Hayır!" deyince: "Doğru, ALLAH'a yemin olsun, bilemezsin!" dedi ve ilave etti: "Bana Hz. Aişe radıyALLAHu anha dedi ki: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm 'a:

    "Kıyamet günü Arz toptan O'nun bir kabzasıdır (tam tasarrufundadır). Gökler de O'nun sağ eliyle dürülmüşlerdir" (Zümer 67) âyetinden sormuş ve:

    "Bu sırada insanlar nerede olurlar (ey ALLAH'ın Resûlü)" demiştim. Aleyhissalatu vesselam: "Cehennem köprüsünde!" cevabını verdi."

    Tirmizi, Tefsir, Zümer, (3242).

    CENNET VE CEHENNEMİN MÜŞTEREK YÖNLERİ

    5088 - Ebu Hureyre radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "ALLAH Teâla Hazretleri cenneti yarattığı zaman Cibril aleyhisselâm'a:

    "Git ona bir bak!" buyurdular. O da gidip cennete baktı ve: "(Ey Rabbim!) Senin izzetine yemin olsun, onu işitip de ona girmeyen kalmayacak, herkes ona girecek!" dedi. (ALLAH Teâla Hazretleri) cennetin etrafını mekruhlarla çevirdi. Sonra: "Hele git ona bir daha bak!" buyurdu. Cebrail gidip ona bir daha baktı. Sonra da:

    "Korkarım, ona hiç kimse girmeyecek!" dedi. Cehennemi yaratınca, Cebrail'e:

    "Git, bir de şuna bak!" buyurdu. O da gidip ona baktı ve:

    "İzzetine yemin olsun, işitenlerden kimse ona girmeyecektir!" dedi. ALLAH Teâla hazretleri de onun etrafını şehvetlerle kuşattı. Sonra da:

    "Git ona bir kere daha bak!" dedi. O da gidip ona baktı. Döndüğü zaman:

    "İzzetine yemin olsun, tek kişi kalmayıp herkesin ona gireceğinden korkuyorum!" dedi."

    Ebu Davud, Sünnet 25, (4744); Tirmizi, Cennet 21, (2563); Nesai, Eyman 3, (7, 3).

    5089 - Hz. Enes radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Cennetin etrafı mekârihle (nefsin hoşlanmadığı şeylerle) sarılmıştır. Cehennemin etraf ı da şehevi (nefsin arzuladığı, cazip) şeylerle sarılmıştır."

    Sahiheyn'de, Ebu Hureyre'den bu rivayet aynen gelmiştir. Ancak iki yerde "huffet" (=sarılmış) kelimesine bedel "hucibet" (=örtülmüş) kelimesi kullanılmıştır.

    5090 - Yine Hz. Enes radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Cehennem, içerisine âsiler atıldıkça: "Daha var mı?" demekten geri durmaz. Bu hal, Rabbu'l-İzze'nin cehennemin üzerine ayağını koyup, iki yakasını dürüp birleştirmesine kadar devam eder. İşte o zaman cehennem:

    "Yeter, yeter. İzzet ve keremine yemin olsun yeter!" der. Cennette fazlalık devam eder. ALLAH, ona mahsus yeni bir halk yaratır ve bunları cennetin fazla kısmına yerleştirir."

    Buhari, Tefsir, Kaf 1, Eyman 12, Tevhid 7; Müslim, Cennet 37, (2848); Tirmizi, Tefsir, Kâf, (3268).

    CENNETLİKLER

    5091 - Sehl İbnu Sa'd radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Cennet ehli, gurfelerde kalanları seyrederler, tıpkı gökteki yıldızları seyretmeniz gibi."

    Buhari, Rikak 51; Müslim, Cennet 10, (2830).

    5092 - Ebu Sa'id radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Cennet ehli gurfelerde kalanları (ehl-i guraf) görürler. Tıpkı, ufukta doğudan batıya giden inci gibi parlak yıldızları gördüğünüz gibi. Aralarındaki fazilet farkı, (gurfe ehlini) böyle yukarıda gösterir."

    Bunun üzerine Ashâb: "Ey ALLAH'ın Resûlü! Bu söylediğiniz, peygamberlerin makamı olmalı, başkaları oraya ulaşamamalı!" dedi. Ancak Aleyhissalatu vesselâm:

    "Hayır! Ruhumu kudret elinde tutan Zât'a yemin olsun! Gurfelerde kalanlar (peygamberler değiller), ALLAH'a inanıp peygamberleri tasdik eden kimselerdir!" buyurdular."

    Buhari, Bed'u'l-Halk 8; Müslim, Cennet 11, (2831).

    5093 - Hz. Ebu Hureyre radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Cennete ilk girecek zümre, dolunay gecesindeki ay suretindedir. Onu takip eden zümre, parlaklık yönüyle gökteki en büyük yıldız gibidir. Cennetlikler bevletmezler, büyük abdest de bozmazlar, tükürmezler, sümkürmezler de. Tarakları altındandır, terleri misktir. Buhurdanları öd ağacından, zevceleri kara gözlü hurilerden olacak. Onlar ataları Âdem'in yaratılışı üzere, altmış zirâ boyunda tek bir adam suretinde olacaklar."

    Buhari, Bed'ü'l-Halk 8, Enbiya 1; Müslim, Cennet 15, (2834); Tirmizi, Cennet 7, (2540).

    5094 - Hz. Câbir radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm : "Cennet ehli cennette yerler ve içerler. ancak tükürmezler, küçük ve büyük abdest bozmazlar, sümkürmezler de!" buyurmuştu. Ashab:

    "Peki yedikleri ne olur?" diye sordular. Aleyhissalatu vesselam:

    "Geğirmek ve misk sızıntısı gibi ter! Onlara tıpkı nefes ilham olunduğu gibi tesbih ve tahmid ilham olunur."

    Müslim, Cennet 18, (3835); Ebu Davud, Sünnet 23, (4741).

    5095 - Ebu Said el-Hudri radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Bir kimse cennetlik olarak ölünce, büyük veya küçük, yaşı ne olursa olsun, otuz yaşında bir kimse olarak cennete girer ve artık bu yaş ebediyyen değişmez. Cehennemlikler için de durum böyledir."

    Tirmizi, Cennet 23, (2565).

    5096 - Hz. Ebu Hureyre radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Cennet ehlinin vücudu kılsız, yüzü sakalsız, gözleri sürmelidir, gençlikleri zail olmaz, elbiseleri eskimez."

    Tirmizi, Cennet 8, (2542).

    Tirmizi'nin bir rivayetinde şu ziyade var: "Cennetliklerin başlarında taçlar vardır. Taçtaki tek bir inci, meşrık ile mağrib arasını aydınlatır."

    5097 - Ebu Rezin el-Ukayli radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Cennet ehlinin çocuğu olmaz, (orada doğum yoktur)."

    Tirmizi, Cennet 23, (2566).

    5098 - Hz. Enes radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Mü'mine cennette şu şu kadar (kadınla) cima gücü verilir!" buyurmuşlardı. Kendisine:

    "Ey ALLAH'ın Resûlü! Buna tâkat getirilebilir mi?" diye soruldu.

    "Yüz (kişinin) gücü verilir! (Böyle olunca takat getirir!)" buyurdular."

    Tirmizi, Cennet 6, (2539).

    5099 - el-Hudri radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Kıyamet günü arz, tek bir çörek olacak. Cebbâr (olan ALLAH Teâla hazretleri), onu, cennetliklere azık olarak elinde çevirecektir, tıpkı sizin sefer sırasında çöreğinizi çevirdiğiniz gibi!" Bu sırada bir yahudi gelerek:

    "Ey Ebu'l-Kâsım! Rahman (olan ALLAH) seni mübarek kılsın! Kıyamet günü cennet ehlinin (iştah açıcı) ikramı ne olacak haber vereyim mi?" dedi. Efendimiz:

    "Söyle bakalım!" buyurdular. Adam, tıpkı Aleyhissalâtu vesselâm'ın söylediği gibi:

    "Arz, tek bir çörek olur!" dedi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bize baktılar. Sonra azı dişleri görününceye kadar tebessüm buyurdular ve:

    "Peki cennet ehlinin katıklarını sana haber vereyim mi?" dediler. Adam: "Buyurun!" dedi. Aleyhissalatu vesselam:

    "Bâlâm ve nûn!" buyurdular. Adam:

    "Bu nedir?" dedi. Aleyhissalatu vesselam:

    "Öküz ve balıktır. Bunların ciğerlerinin kenarından yetmişbin kişi yer" buyurdular."

    Buhari, Rikak 44; Müslim, Münafikûn 30, (2792).

    5100 - el-Hudri radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Cennet ehlinden derecesi en düşük olanın seksenbin hizmetçisi, yetmişiki zevcesi vardır. Onun için inciden, zebercedden ve yakuttan bir çadır kurulur. Bu çadır, Câbiye'den San'a'ya kadar uzanan bir büyüklüktedir."

    Tirmizi, Cennet 23, (2565).

    5101 - İbnu Ömer radıyALLAHu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Cennet ehlinin mertebece en düşük olanı o kimsedir ki: Bahçelerine, zevcelerine, nimetlerine, hizmetçilerine, koltuklarına bakar. Bunlar bin yıllık yürüme mesafesini doldururlar.

    Cennetliklerin ALLAH nezdinde en kıymetli olanları ise, vech-i ilahiye sabah ve akşam nazar ederler."

    Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm sonra şu ayeti okudu. (Meâlen): "Yüzler vardır, o gün ter ü tâzedir, Rablerini görecektir" (Kıyamet 22-23).

    Tirmizi, Cennet 17, (2556), Tefsir, Kıyamet (3327).

    5102 - Mugire İbnu Şu'be radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Hz. Musa aleyhisselâm Rabbine sordu:

    "Derece itibariyle cennet ehlinin en düşüğü nasıldır?" Rab Teâla buyurdu: "O, cennet ehli cennete dahil edildikten sonra gelecek olan bir adamdır ki kendisine:

    "Cennete gir!" denilir. Adam:

    "Ey Rabbim nasıl gireyim. Herkes yerlerine yerleşti, mekanlarını tuttu!" der. Ona şöyle denilir:

    "Sana dünya meliklerinden birinin mülkü kadar mülk verilmesine razı mısın?"

    "Rabbim, razıyım!" der. Rab Teâla:

    "Sana bu verilmiştir. Onun misli, onun misli, onun misli, onun misli de."

    Adam beşincide:

    "Ey Rabbim razı oldum (yeter!)" der. Rab Teâla:

    "Bu sana verildi, on misli daha verildi. Ayrıca gönlün her ne isterse, gözün neden zevk alırsa, sana hep verilmiştir!" buyurur. Adam:

    "Rabbim razı oldum(yeter!)" der. (Hz. Musa sormaya devam eder):

    "Ya derecesi en üstün olan (nasıldır)?"

    "İşte irade ettiklerim bunlardı. Onların keramet fidanlarını kendi elimle diktim ve üzerlerine mühür vurdum. Onlara hazırladığımı, ne bir göz görmüş ne bir kulak işitmiştir, hiçbir beşer kalbine de hutur etmemiştir."

    Müslim, İman 312, (189); Tirmizi, Tefsir, Secde, (3196).

    5103 - Ebu Sa'id el-Hudri radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "ALLAH Teâla hazretleri cennet ehline;

    "Ey cennet ahalisi!" diye seslenir. Onlar:

    "Ey Rabbimiz, buyur! Ebrine âmâdeyiz! Hayır senin elindedir!" derler. Rab Teâla:

    "Razı oldunuz mu? diye sorar. Onlar:

    "Ey Rabbimiz! Razı olmamak ne haddimize! Sen bize mahlûkatından bir başkasına vermediğin nimetler verdin!" derler. Rab Teâla:

    "Ben sizlere bundan daha fazlasını vereyim mi?" der. Onlar:

    "Bu verdiklerinden daha üstün ne olabilir?" derler. Rab Teâla:

    "Size rızamı helal kıldım. Artık, size ebediyen gadab etmeyeceğim!" buyururlar."

    Buhari, Rikâk 51, Tevhid 38; Müslim, Cennet 9, (2829); Tirmizi, Cennet 18, (2558).

    5104 - Ebu Hureyre radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Bana cennete giren ilk üç kişi arzedildi. Bunlardan biri şehid, biri iffetli olan (ve azla yetinerek) iffetini koruyan, biri de ALLAH'a ibadetini güzel yapan ve efendilerine hayırhah olan bir köle idi."

    Tirmizi, Fezâilu'l-Cihad 13, (1642).

    5105 - Harise İbnu Vehb radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Size cennet ehlini haber vereyim mi?" buyurdular. Ashab:

    "Evet ey ALLAH'ın Resûlü" dedi. Aleyhissalatu vesselâm:

    "Her bir biçare addedilen zayıf kimsedir. Bu kimse, bir hususta ALLAH'a yemin etse, ALLAH onun dilediğini yerine getirirek tebrie eder ve hânis kılmaz" buyurdu ve tekrar sordu:

    "Size cehennem ehlini haber vereyim mi? Bunlar kaba, cimri ve kibirli kimselerdir."

    Buhari, Tefsir, Nûn 1, Edeb 61, Eymân 9; Müslim, Cennet 46, (2853); Tirmizi, Cehennem 13, (2608).

    5106 - Ebu Davud'da Harise radıyALLAHu anh'tan gelen bir rivayette, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurmuştur:

    "Cennete ne zengin cimri, ne de kaba merhametsiz girer."

    Ebu Davud, Edeb 8, (4801).

    KÜTÜB-Ü SİTTE
#21.04.2009 16:08 0 0 0
  • noimage


    kuzu çevirme nasıl hazırlanır?

    Kuzu Çevirme yaklaşık 130 cm genişliğinde ve 80 cm derinliğinde, 150 cm yükseklikteki ocaklarda pişirilir. Kuzunun takılacağı sırık yaklaşık 2,5 metredir. Kuzu, sırığa takılarak çevrildiği için bu kebabın diğer adı Sırık Kebabı'dır.

    Çevirme küçükbaş hayvanlardan yapılır. Kuzu, koyun, keçi, seyis gibi hayvanlar kebap için kullanılabilir.

    Kebap yapılacak kuzu kesildikten sonra yüzülürken dikkatli olmak gerekir, deri altına kesinlikle bıçak kaçırılmamalıdır. Özellikle döş ve sırt bölümünde açılabilecek yırtıklar kebabın tam kıvamında pişmesine engeller.

    Kuzunun iç organlarının çıkartılabilmesi için karın bölgesi yaklaşık bir karış uzunluğunda yırtılır, iç organlar çıkartılır, hayvanın içindeki kan temizlenir ve sırığın ince tarafı boyundan çıkacak şekilde sırığa geçirilir. Kuzunun öne doğru uzanan arka bacaklar geriye doğru döndürülür ve bağlanır, boynu da sırığa bağlanır. Bu işlem kuzunun sırıkta hareket etmesini önlemek için yapılır. Ön bacaklar eklem yerlerinden kesilir ve göğüs kısmında açılan deliklere yerleştirilir, buna sokma adı verilir. Karındaki açık olan yerden hayvanın içine tuz, (isteğe bağlı olarak; biber, domates, soğan vb. sebzeler) konulur. Karındaki açık olan yer, ucu inceltilmiş sığlık diye adlandırılan ağaçla dikildikten sonra pişirilmek üzere önceden yakılarak hazır hale gelmiş olan ocağa konur. (ateşin kesinlikle ortada değil, ocağın köşelerinde yanmasına ve ağacın çam odunu olmasına dikkat edilmelidir.)

    Pişme süresince akan yağ, alta yerleştirilen bir tepside biriktirilir. Kebap ocağa koyulduktan sonra terlemeye başlayana kadar ateş ağır tutulur, daha sonra ateş güçlendirilir. Ateş hemen güçlendirilirse kebabın dışı pişer içi çiğ kalır. Kıvamında bir çevirme yapabilmek için ağır ateşle başlamak ve çok yavaş çevirmek gerekir. Çevirme işlemi orta boy bir kuzu için 4 saattir.

    Etin pişip pişmediğinin anlayabilmek için kürekler içe doğru açılıp kapatılarak kontrol edilir. Ayrıca but kısmına bıçak sokularak akan sıvı incelenir eğer sıvıda kan rengi varsa kebap pişmemiştir, kürekler gevşemiş ve butlardan kan renginde sıvı gelmiyorsa kebap pişmiş demektir.

    Kebap piştikten sonra kuzunun karnından sırtına kadar bıçakla yırtılır. Buradan dışa akan ve tuz suyu bir kaba alınır. Çevirme işlemi devam ettirilir ve bu su kol ve but bölgesine yavaşça dökülür. Bu işlemden sonra kebap ocaktan alınır ve servise hazır hale gelir. Ayrıca önceden alta yerleştirdiğimiz tepside biriken serit diye adlandırdığımız yağ küçük bir kaba alınıp içerisine soğan ilave ederek kaynatıldığında, eşsiz bir lezzet ortaya çıkar.


    Siz değerli misafirlerimize bu lezzeti tatmanızı öneririz.

    AFİYET OLSUN
    (Alıntı)
#21.04.2009 03:13 0 0 0
#21.04.2009 02:55 0 0 0
#21.04.2009 02:36 0 0 0
  • Aha size bizim Giresun'un Kümbet yaylaları!.Pikniğimizi buralara taşıyalım...Çalı çırpı yerler de piknik mi olurmuş?..


    noimage

    noimage

    noimage

    noimage

    noimage

    noimage

    noimage

    noimage
    Ortalığı da tozu dumana katarak oynayalım...
    noimage noimage
    ....Vee size bir ordu piknikçi getirdim.Yerlerimiz bol!..
#21.04.2009 02:29 0 0 0
  • Yeşil yaylalar, nerdesiniz?.Yahu bu basit bir piknik yeriymiş.Ben gelmesem olmaz mı yanii?..
#21.04.2009 02:10 0 0 0
#21.04.2009 01:18 0 0 0
  • Aile ocağının bekası için iki seçenek vardır Kardeşlerim.

    Birincisi; geçinebileceği kadar devamlı olan helalinden nafaka..İkincisi ise güzel ahlak sahibi olmaktır..Güzel ahlak sahibi tek taraflı olursa yine sıkıntılı olacaktır..Güzel ahlaktan bir kaçını sıralayalım İnşaallah yeri gelmişken..
    1-Doğru ve dürüst olmak
    2- Sevgi ,saygı ve muhabbet beslemek
    3-Helal kazanç
    4-Hoşgörü ve kusurları görmezlikten gelmek
    5-Güzel bir din eğitimi almak
    6-Namus ve şerefini korumak
    7-Ağırbaşlı,olgun ve de mütevazi olmak..
    8-Kimsenin dedikodu ve tecessüslerine tenezzül etmemek..(Tecessüs:Ayıp ve kusurları araştırmak,incelemek demektir, kısacası...)

    Sanırım bu kadar yeterlidir.İşte bu güzel meziyetleri taşıyan kimseler dünya saadetine ererler ve ömürboyu mutlu olurlar.
#19.04.2009 23:45 0 0 0
  • Parasızlıktan geçinemeyen çiftler bir bir boşanıyor

    19 Nisan 2009 Pazar 06:50

    BOLU -İHA- Bolu'da 2008 yılı 1 Ocak tarihinden 2009 yılı 15 Nisan tarihine kadar bin 113 çift evlendi, bin 189 çift boşandı.
    Bolu Aile Mahkemesi'nden alınan bilgiye göre, 2008 yılında Bolu'da 897 çift boşanırken, 1 Ocak -15 Nisan tarihleri arasında ise 297 çift boşandı. Boşanma sebeplerinin ana nedeninin şiddetli geçimsizlik olduğunu söyleyen psikiyatristler, şiddetli geçimsizliğin ana nedeninin ise maddi konular olduğunu belirtti. Bolu Belediyesi Nikah Müdürlüğü'nden alınan bilgiye göre ise 2008 yılı içerisinde Bolu'da 973 çift dünya evine girerken, 1 Ocak - 15 Nisan 2009 tarihleri arasında da 140 çiftin dünya evine girdiği ifade edildi. Boşanan çift sayılarının evlenenlerden fazla olduğunu belirten uzmanlar, ekonomik kriz sebebi ile boşanma sayılarında artışın devam edebileceğini, evlenme sayılarının ise düşeceğini söylediler.

    BÜLENT VELİOĞLU -19 Nisan 2009 Pazar 06:50
#19.04.2009 12:13 0 0 0