Terakkiperver

Terakkiperver

Üye
31.03.2008
Uzman Çavuş
6.031
Hakkında

  • İki odayı yıkıp tek oda yapmak isteyen bir evsahibi , işi abarttı.Tek duvar için kazma yerine dinamit kullandı.Mahalleyi havaya uçurdu .yaralandı
    Trabzon

    Ula bu haber midur daa? .Bu ne kafa boyle?..Onun akline yanayum pen!.....
#22.09.2008 02:17 0 0 0
  • Eşkiyaya yol gösteren var ya, esas kervanı vuran odur.
#22.09.2008 01:44 0 0 0
  • @MEVLÜT adlı üyeden alıntı:
    Denemeyi Göze Alma Cesareti

    --------------------------------------------------------------------------------

    Kral maiyetini önemli bir görev için sınamak istemiş. Birçok güçlü ve akıllı adam etrafına toplanmış. Kral onları bugüne kadar görüp görecekleri en kocaman kapının önüne getirerek şöyle söylemiş: "Siz akıllı insanlar, benim bir sorunum var ve hanginizin bunu çözebileceğini görmek istiyorum. Burada krallığımdaki en büyük ve en ağır kapıyı görüyorsunuz. Hanginiz bunu açabilirsiniz?"

    Saray mensuplarından bazıları açamayız der gibi başlarını sallamış. Diğerleri, çevresindekilere göre daha akıllı sayılanlar, kapıyı daha yakından incelemiş, fakat onlar da açamayacaklarını kabul etmişler. Bu akıllı insanlar böyle söyleyince saraylılar sorunun çözülemeyecek kadar zor olduğunda fikir birliğine varmışlar

    Sadece bir vezir kapının yanına giderek onu şöyle bir gözden geçirmiş ve elleriyle yoklamış, açmak için çeşitli yolları denemiş, en sonunda kuvvetle yüklendiğinde ağır kapı açılmış. Meğer kapı zaten tam kapalı değilmiş ve açmak için deneme isteği ve yüreklilikle davranma cesaretinden başka bir şey gerekmiyormuş.
    Kral vezire şöyle demiş
    Orijinali Göster...

    hani gerisu nerdedür bu fikranin?
#22.09.2008 01:40 0 0 0
#21.09.2008 22:31 0 0 0
  • TÜRKIYE ICIN SADECE 1 DAKIKA...
    2012 OLiMPiYATLARI iCiN iSTANBUL 9 ADAY SEHiRDEN BiRi...

    SU ANDA 2012 iSTANBUL OYLAMADA BIRINCI DURUMDA!...
    MOSKOVA'DAN SADECE 55.000 OY ÖNDE...
    1 DAKiKANIZI AYIRIP OY VERIN LÜTFEN, SADECE ASAĞIDAKI LINKI TIKLAYIP,


    iSTANBUL KUTUCUGUNU SEÇiP VOTE'YE TIKLAYIN...



    HERKESİ YÖNLENDiRiN LÜTFEN!

    http://www.cnn.com/2004/SPORT/01/16/olympic.bids/

    Not: Sayın adminlerim; Bu konuyu sabitleştirelim İnşaallah__________________
#11.09.2008 02:15 0 0 0
#09.09.2008 01:07 0 0 0
  • Örtünme adeti

    Kadınların örtünmelerindeki aşırılıklar islamın çeşitli devirlerinde ve değişik devirlerde ortaya çıktığı bilinen yaygın bir adetti. Bu da, insanların ihtiyaten ve kendilerine göre fesada aralanacak kapıların kapatılması olarak ortaya çıkardıkları ve taklidi olarak uygulana gelen bir örfdü. İslamın emri doğrultusunda ortaya çıkmış bir şey değildi.
    İslam alimlerinin; kadınların, mescitlerde elleri ve yüzleri açık olarak -Erkeklerin ardında saf tutmak suretiyle- namaz kılabilecekleri, ve ilim meclislerine gelebilecekleri hususlarında icmaları vardır.
    İslam tarihinden bilindiği gibi kadınlar erkeklerle birlikte cihat ve savaş alanlarına yürüyen bir gölge ve yardımcı olarak bulunuyorlardı. Savaşlarda müslaman erkeklerin yaralarını sarıyorlar, ve onlara su yardımı için koşuşturuyorlardı. Rivayet edildiğine göre sahabe hanımları, 'Yermuk'savaş alanında erkeklere yardımcı olmuşlardır.
    Hacda ve umrede ihramlı olan kadınların tavaf, sa'y," arefede vakfe, cem ve diğer menasıklar sırasında yüzlerinin açık olacağı hususunda islam alimleri ittifak etmişlerdir. Hatta cumhur ulema, ihramlı olan kadına yüzünü kapatmasını haram görmüşlerdir. Buna delil olarak da Buharı ve diğer hadis kitaplarında geçen şu hadisi getirmişlerdir. "İhramlı kadın yüzünü örtmesin eline eldiven geçirmesin."
    Hanbeli imamlardan İbn Akil'in, bugün fesat ortamında kadının ihramlı iken yüzünü açması mı daha evladır yoksa kapatması mı? şeklindeki soruya karşılık verdiği fetva, katı sayılabilecek fetvalardandır.
    Ben şöyle cevap vermek istiyorum: Kadının yüzünü açması onun ihramının karakteristik bir özelliğidir. Şer'an sabit olmuş bir hükmü, sonradan çıkma (fesatın yaygınlaşması gibi) olaylarla yürürlükten kaldırmak caiz değildir. Çünkü böyle yapmak hadiseler sebebiyle şer'i hükümleri neshetmek (kaldırmak) olur. Bu da şer'i hükümeri sebepsiz olarak kaldırmaya kadar gidebilir. Şeriatın kadının yüzünü açmasını ve erkeğe de yüzünü çevirmesini emretmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Böyle emretmesinin sebebi, onlar için en büyük bir imtihandır. Bu şuna benzer, ihram anında av hayvanlarının yakalanmaya müsait oldukları halde avlanmalarının yasak edilmesi gibi. İbn Kayyım 'Bedai-i 'Fevâid' adlı eserinde bu görüşü nakletmiştir.
    Bu görüş, hicap hakkında şeriatin görüşünü en özlü biçimde anlatmaktadır.
    En iyisini bilen Allah'tır.

    Prof . Dr. Yusuf El- Kardavi Çağdaş Meselelere Fetvalar, Tahir Yayıncılık, İstanbul, 1994: 2/99-100.
#09.09.2008 01:02 0 0 0
  • Müslüman Kadının Şer'i Giysisi
    Soru

    Kadınların kısa elbiseler giymelerinin hükmü nedir? Bu helal midir yoksa haram mı? Sizden konuyla ilgili açıklamalar bekliyoruz. Kadının giymesi gereken şer'i kıyafet biçimini en açık şekliyle çizmenizi sizden bekliyoruz. 133

    Cevap

    Aslına bakılırsa islam toplumunda bu tür soruların sorulması oldukça üzücü bir şey. Çünkü İslamın bu konudaki hükmü açık ve bellidir. Yapılması gereken şüpheli konularda soruların sorulmasıdır. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur. "Helal bellidir, haram da bellidir. İkisi arasında şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan birçokları şüpheli olanları bilmezler." 134
    Bazı alimler güzel bir örnek vererek şöyle diyorlar: "Kedi helali haramdan bilir. Sen ona bir parça et verdiğinde o rahat rahat onu yer. Eti önünden birden kapıp aldığında o da saldırır. Çünkü etin kendisinden haksız yere alındığını bilir. Bu fıtraten bilinir."
    Bir hayvanın durumu bundan ibaretken insanlar hakkında neler diyebiliriz?
    Helal olan konular belli haram olan konular bellidir. Bunların yanı sıra bir de şüpheli şeyler vardır.
    Şüpheli konular hakkında soruların gelmesi doğaldır. Ancak çağımızda ne yazık ki, açıkça belli olan konular şüpheli konuma düşmüştür. Bir çok kimse de haram olduğu bilinen şeyleri genelde sorar dururlar. Aslında bu tür soruların sorulmaması gerekir. Yukardaki soruyu yönelten değerli kardeşimizin sorduğu kısa elbise de bu soru türlerinden biridir.
    Açık bir elbisenin giyilmesinin haram olduğu hakkında kesinlikle şüphe yoktur. Bu konuda şüphe duyulmamalıdır. Özellikle de kadın, kendisine yabancı bir erkeğin karşısına çıkma gibi durumla karşı karşıya kaldığı bir ortamda. Evet bazı kadınlar bunu yapıyorlar ama onların yapması ne hüccet ne de teşri olabilir. Şu da var ki, sadece kadınların ve kızların bulunduğu okul içindeki bayan hocalar bazı zinetlerini gösterebilirler. Ama erkek ve kadınların bir arada bulunduğu caddelerde aynı şeyi yapmaları caiz değildir. Bir kadının başka bir kadına göstermesi caiz olan yerler sınırlı ve bellidir. Tabii bugünkü gibi değil.
    Bugün bir kadın aşırı derecede açık elbiseler giyebilmektedir. Bunlar ahlak dışı, din ve imanla alakası olmayan çağın ürettiği şeylerdir. Yahudiler tarafından imal edilmiş ürünlerdir. Yahudiler dünyayı bir çıkmazın içerisine sürüklemek ve her türlü ahlak değerlerini yıkmak niyetindedirler. Böylece insanlığı kendi kontrollerine alabilecekler.Onlar şehevi duyguları depreştirme peşindedirler. İnsanların boyunlarına hükmetme niyetindedirler. Bu düşünce, siyonist düşüncenin ürünüdür.
    Evet onlar insanların akıl ve fikirleriyle oynamaktadırlar. Her yıl hatta her sene moda adı altında ürünler sergilemekteler. Kimi elbiseleri diz kapak üzerinde kimilerini diz kapak altından kimilerini kol kısa kimilerini kolu uzun belden açık şekilde yaparak aldatmacaya kaçıyorlar. Dindar müslüman bir kadının bunlara hiç bir önem vermemesi gerekir. Özellikle de dışarıya çıktığında.
    Kadının üzerine düşen şey, Allah'ın kendisine emrettiklerini yapmaktır. Bu emir Kur'an'da bildirilmiştir.
    "Mü'min kadınlara da söyle; gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini kocaları veya babaları veya kayınperdeleri, veya oğulları veya kocalarının oğulları, veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları, veya kız kardeşlerinin oğulları veya müslüman kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler." 135
    Kadının süsünü kendiliğinden görünen yerleri hariç yabancı erkeklere göstermemeleri gerekir. Bütün müfessirlerin dedikleri gibi 'Kendiliğinden görünen yerler' iki el ve yüzlerdir. Bu bizim asrımız için en uygun ve en yerinde bir görüştür.
    Açık saçık şekliyle kadının sokaklara çıkmasına gelince bunu ne din ne ahlak ve ne de mantık kabul eder.
    Allah Teala kadının giyimini belirlemiştir. Peygamber (s.a.v) de onun nasıl giymesi gerektiğini belirtmiştir. Bu mevzuyu "İslamda Helal ve Haram"adlı kitapta ele aldım. Size orada yazdıklarımı burada da nakletmek istiyorum.
    "Kadının cismani güzelliklerini yabancı bir erkekden gizleyen şey, giysisinin islami ölçülere uygun olmasıdır. İslamın giysi konusundaki ölçüsü aşağıda açıklayacağımız şu vasıflarda kendisini bulmuştur. 136

    Birincisi:

    Kadının, Kur'an'ın "...kendiliğinden görünen yerleri hariç" ayetiyle istisna ettiği yerleri hariç tüm bedenini örtmesidir. Bu ayetin tefsirinde en tercihli görüş daha önce de belirttiğimiz gibi iki el ve yüzdür. 137

    İkincisi:

    Elbise şeffaf olmamalıdır. Altındaki şey seçilmemelidir. Peygamber (s.a.v) cehennem ehlinden olan kadınlardan bahsederken şunları söylüyor. "Cehennem ehlinden olan kadınlar, açık giyinen hak ve itaatten sapıp başkalarınıda bu yola teşvik eden kadınlardır. Onlar cennete giremezler. Onun kokusunu da alamazlar."138 Onların giydikleri elbiseler örtünme vazifesi görmezler. Giydikleri ince ve şeffaf olduğundan altlarındaki şeyler de gözükmektedir. Beni Temin'den bir grup kadın Hz. Aişe'nin yanına geldiler. Üzerlerinde de şeffaf ve ince elbiseler vardı. Hz. Aişe onlara şöyle dedi. "Şayet sizler mü'minseniz. Bu (giydikleriniz) mü'minlerin elbiseleri değildir." Üzerinde şeffaf ve ince bir baş örtüsü bulunan bir gelin Hz. Aişe'nin yanına girdiğinde Hz. Aişe şöyle söyledi. "Bunu giyen bir kadın nur suresine inanmaz."139 Ya Hz. Aişe günümüzde cam kadar şeffaf elbiseleri giyen kadınları görseydi ne derdi acaba? 140

    Üçüncüsü:

    Şeffaf ve ince olmasa da kadının güzelliklerini belirtmeyecek ve cisminin şeklini göstermeyecek elbiseler olması gerekir. Bugün medeniyetin bizlere sunduğu elbiseler şeffaf olmasa da kadının tüm cisimlerini ortaya çıkaracak ve güzelliklerini teşhir edecek niteliktedir. Bu elbiseler, bedenin her noktasını iç güdüleri harekete geçirecek bir şekilde hazırlanmıştır. Tabiki bu hem tehlikeli hem de yasaklanmış bir şeydir. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu tür elbiseler yahudilerin ve laiklerin imal ettikleri giysilerdir.
    Bu tür giysiler hadiste bildirilen 'Açık giyimli kadınlar' türünden kadınların giydikleri elbiselerdendir. Onlar hadisteki tehdidin kapsamına gireceklerdir. Bu tür elbiseler, ince ve şeffaf elbiselerden daha kötü ve fitneye daha çabuk düşüren elbiselerdir. 141

    Dördüncüsü:

    Kadınların giydikleri elbiselerin erkeklerin giydikleri elbiselere benzememesi. Bilindiği gibi erkeklerin giydikleri elbiseyle kadınların giydikleri elbiseler arasında fark vardır. Hangi elbise erkeğe ve hangisi kadına aittir bu ayırt edilebilecek birşeydir. Kadın erkeğin giydiği elbiseleri kesinlikle giyemez. Bu, ona haramdır. Peygamber (sav) kendini erkeklere benzeten kadınlarla, kadınlara benzeten erkekleri lanetlemektedir. Çünkü bu durum fıtrata aykırıdır. Allah Teala erkekle kadını yaratmış ve onları birbirinden bir takım özelliklerle ayırmıştır. Her ikisinin hayattaki vazifesini ayrı ayrı belirlemiştir. Bu ayrım boşu boşuna yapıla gelmiş birşey değildir. Bir hikmeti vardır. Bizlerin de bu hikmete muhalif olarak hareket etmemiz kesinlikle doğru değildir. Erkek kendini kadına benzettiğinde erkeksel özelliklerini yitirir. Aslında onun kadın olması kesinlikle mümkün değildir. Kendini erkeğe benzeten kadın ise asla erkek olamaz.
    Her iki cinsin de yapması gereken şey, Allah'ın kendi fıtratları için belirlediği sınırlarda durmaktır.
    Bu, bir gerekliliktir. Giyim şer'i ölçülere göre olmalıdır. İnsan, şer'i ölçüleri düşünüp ona göre hareket etme gücünü kendinde bulduğunda rahatladığını görecektir. Ne yazık ki bugünkü kadınlar, 'Moda' diye adlandırılan bu yeni aldatmacalara kanmaktadırlar. Erkekler de aynı şekilde bu aldatmacanın kucağına sürüklenmektedirler. Erkekler gittikçe otoriterliklerini kaybediyor zayıfladıkça zayıflıyor ve hiç bir görüş ifade edemeyecek konumlara düşüyorlar. Bir zamanlar kadınlara karşı üstünlük statüleri varken bugün durum değişti şimdi herşey tersine döndü. Bu; çağın getirdiği bir şer ve fitnedir. Erkeğin hanımına sözünü geçirtememesi. Hatta kızına dahi birşey söyleyememesi. Ona edep ve haya anlayışını veremeyişi erkeğin dininin zayıflığından, ölüm gerçeğine olan inancının zaaflığından ve iman zaafiyetindendir.
    Erkeğin tekrar eski konumuna yani erkekliğine dönmesi gerekir. İman olmazsa erkeklik nerede? İman gerekir.
    Aramızda müslüman erkeklerle müslüman kadınların bulunması ve devamlı artan saldırılar karşısında önünde dimdik duran inançlı insanların bulunması Allah Teala'nın fazl-ı keremindendir. Evet bu insanlar giyimlerinde ve kuşamlarında islamın edeplerini yerine getiriyorlar. Dinlerine azami ölçüde sahip çıkıyorlar.
    Allah Teala'dan bu tür insanları artırmasını ve toplumumuzda saliha kadınları yaygınlaştırmasını temenni ediyorum. 142

    133 Prof . Dr. Yusuf El- Kardavi Çağdaş Meselelere Fetvalar, Tahir Yayıncılık, İstanbul, 1994: 2/104.
    134 Buhari ve Müslim.
    135 Nur: 24/ 31.
    136 Prof . Dr. Yusuf El- Kardavi Çağdaş Meselelere Fetvalar, Tahir Yayıncılık, İstanbul, 1994: 2/104-106.
    137 Prof . Dr. Yusuf El- Kardavi Çağdaş Meselelere Fetvalar, Tahir Yayıncılık, İstanbul, 1994: 2/107.
    138 Müslim Ebu Hureyre'den rivayet etmiştir.
    139 Kurtubi tefsiri.
    140 Prof . Dr. Yusuf El- Kardavi Çağdaş Meselelere Fetvalar, Tahir Yayıncılık, İstanbul, 1994: 2/107.
    141 Prof . Dr. Yusuf El- Kardavi Çağdaş Meselelere Fetvalar, Tahir Yayıncılık, İstanbul, 1994: 2/107-108.
    142 Prof . Dr. Yusuf El- Kardavi Çağdaş Meselelere Fetvalar, Tahir Yayıncılık, İstanbul, 1994: 2/108-109.
#09.09.2008 01:00 0 0 0
#07.09.2008 20:29 0 0 0
  • BALKONDA TESETTÜR
    Balkonda çamaşır asmaya mecburen çıkıyoruz. Nasıl çıkmalıyız? Bol ve uzun bir elbise giyerek çıkabilir miyiz? Ille de çarsaf, abaye, pardesü giymek mi gerekir?

    Tesettürün sınırları, sokakta görecek erkekler için ayrı; balkonda iken görecek erkekler için ayrı değildir. Her iki durumda da avret olan yerler aynı ölçüde kapatılmalıdır. Bir defa balkonun alt kısmı özellikle kapalı olmalıdır. Kollar kaldırılınca açılmayacak şekilde düğmeli bulunmalıdır. Çarsafin en hoş olmayan yönü bu tür işlere gelmemesi ve böyle bir is için kollar kaldırıldığında sıyrılıp açılmasıdır. Çarsaf giyenlerin bu noktada çok dikkatli olmadıklarını görüyoruz. Göğüslere kadar başı ve omuzlan örten geniş bir başörtü de bazı tefsirlere göre "cilbâb" dışlık sayıldığından, çamaşır asmaya böyle bir başörtü ile de çıkılabilir. Yeter ki, gecelik, sabahlık gibi dikkat çeken süslü elbiselerle çıkılıp fetisistlere malzeme oluşturulmasın, kollar bileklerde ilikli olsun.

    İSLAM FIKHI ANSİKLOPEDİSİ
#02.09.2008 23:02 0 0 0
  • --------------------------------------------------------------------------------
    --------------------------------------------------------------------------------
    Süper buluşun çeyrek yüzyıllık hikayesi!

    Vücudumuza sonradan eklenmiş bir organ gibi yanımızdan ayırmadığımız cep telefonunun Türkiye'deki geçmişi 12 yıllık. İşte müthiş icadın öyküsü: Daha önceki denemeler sayılmazsa Graham Bell, 10 Mart 1876'da telefonu icat ettiğinde iletişim devriminin önünü açtığının farkında değildi. Yaklaşık 100 yıl boyunca gelişen ama kablosu olduğu için her zaman bir yere bağlı olarak kullanılan telefon, kablo döşeme sıkıntısı yaşayan ülkelerin alternatif arama çabasıyla kablosuz hale geldi.

    Finlandiya ve İsveç gibi yüzlerce kilometre fiyort ve binlerce adaya sahip Kuzey Avrupa ülkeleri, söz konusu yerlere coğrafi koşullar yüzünden kablo döşemekte sıkıntı yaşayınca alternatif iletişim yöntemleri aramaya başladı. Bu ülkelerin imdadına Avrupa Telekomünikasyon Standartları Komitesi yetişti ve GSM'in ilk adını veren Groupe Speciale Mobile'i 1982 yılında oluşturdu. GSM konusunda yapılan çalışmalar, 1984 yılında Avrupa Komisyonu tarafından onaylandı.

    Avrupa Birliği 1986 yılında cep telefonlarının 900 Mhz specturumunda çalışmasına karar verdi ve bir yıl sonra GSM sisteminin temel standartları imzalandı. 1987'de 13 ülkenin GSM Memorandum of Understanding (MoU) ya da bir başka deyişle GSM tabanlı hücresel ağların gerçekleştirilmesi ile ilgili şartnameyi imzalamasıyla cep telefonu, gelişme yolunda büyük adım attı.

    Özellikle Avrupa'da 1988 ve 1989 yıllarında yoğun çalışmalar yapıldıktan sonra 1991 yılında Finlandiya'nın yerel GSM operatörü Radiolinja üzerinden yine Finlandiya'nın iletişim devi Nokia'nın 1011 modeli ile ilk cep telefonu görüşmesi gerçekleştirildi.

    İlk görüşmenin bir yıl sonrasında, Telecom Finlandiya, İngiliz Vodafone ile ilk roaming anlaşmasını yaptı ve iki ülke arasında cep telefonu görüşmeleri mümkün oldu. 1992 yılında ilk SMS de (Kısa Mesaj Servisi) gönderildi. Yaşanan yoğun talebin ardından 1993 yılında 18 ülkeden 32 GSM ağı hizmet verirken, bir yıl sonra MoU'yu imzalayan abone sayısı 100'e yükseldi ve GSM abone sayısı da 1 milyona ulaştı.

    Bugün milyonlarca kişi tarafından kullanılan ön ödemeli telefon kartı 1996 yılında piyasaya çıktı. Aynı yıl ABD'de 15 GSM ağı 1900 Mhz üzerinden yayına çıkarken üç bantla çalışan cep telefonu da yine 1997 yılında piyasaya sürüldü. 1998 yılında GSM abone sayısı 100 milyona ulaştı. İlk WAP, hemen ardından GPRS (Genel Paket Radyo Servisleri) sözleşmeleri imzalandı.

    MİLENYUM

    Hem üretici hem de yazılımcılar milenyum ile çalışmalarını hızlandırırken, ilk ticari GPRS servisi 2000 yılında hizmete girdi ve 3G için ilk ihale ilanı gerçekleştirildi. Japon NTT DoCoMo 1 Ekim 2001'de ilk ticari 3G (Üçüncü nesil) hizmetini piyasaya tanıtarak GSM sektörüne yeni bir dinamizm getirdi.

    Yeni yüzyılın ilk yılında, ayda atılan SMS sayısı 5 milyon civarındaydı, bir yıl sonrasında bu rakam 50 milyona ulaştı. Toplam GSM abone sayısının 500 milyona ulaştığı 2001 yılında GSM kullanıcıları ilk renkli ekranlı cep telefonu ile tanıştı.

    2002 yılı GSM sektörü için birçok yeniliği de beraberinde getirdi. Kullanıcıların birbirlerine SMS'e ek olarak fotoğraf ya da video klibi göndermesine imkan tanıyan İlk MMS (Multimedia Messaging Servis) devreye sokuldu. Yılda 400 milyar SMS atılırken, aboneler de ilk kameralı cep telefonuna sahip olmak için raf önlerinde uzun kuyruklar oluşturdu.

    Bir yıl sonrasında ilk EDGE (Enhanced Data Rates for Global Evolution - Global Gelişme için Geliştirilmiş Data Hızları) devreye girdi. GSM cihazı üretimi de yıllık 500 milyona ulaştı.

    1 TRİLYON SMS

    1994 yılında 1 milyona ulaşan toplam GSM abonesi sayısı sadece on yıl içinde bin kat artarak 2004 yılında 1 milyara ulaştı. Tüm dünyada 50'den fazla operatör 3G ağı kurdu.

    Herkes bu artışı konuşurken bir yıl sonra abone sayısı 1,5 milyarı da geçti ve kablosuz cihaz pazarının yüzde 75'i, GSM ile ilgili cihazlardan oluştu.

    2005 yılının bir başka önemli olayı, kullanıcıların yüksek hızda internet erişimine ulaşmasını sağlayan HSDPA (High Speed Downlink Packet Access) sisteminin hayata geçmesi oldu. Bu yıl içinde 3G'ye geçen şirket sayısı 100'ü aştı, bir yıl içinde atılan SMS sayısı 1 trilyonu geçti.

    1 MİLYAR TELEFON

    Takvimler 2006 yılını gösterirken GSM abone sayısı iki milyara ulaştı. 60 ülkede 3G hizmeti sunan 130 şirket, 100 milyon aboneye yüksek hızlı internet erişimi imkanı sağladı. Yıl sonuna kadar ticari HSPDA ağ sayısı 85'i geçti ve 1 milyar telefon satıldı.

    Aboneye doymayan GSM sektörü, 2,5 milyar aboneye geçtiğimiz yıl ulaştı. Mobil hızlı internet hizmeti sunan operatör sayısı 150'yi geçerken, dünya aboneleri, Türkiye'de ilk defa bu yıl Turkcell tarafından hizmete sokulan Turkcell MSN Windows Live Messenger hizmeti ile tanıştı. Yakın Alan İletişimi (NFC) kullanan cep telefonları ödeme mekanizması olarak 2007 yılında kullanılmaya başladı. Bu yıl sona ermeden GSM abone sayısı 3 milyar barajını geçti ve dünyanın yarısı iletişimde mobil hale geldi.

    TÜRKİYE

    Türkiye'de ilk GSM operatörü 1994 yılının Mart ayında hizmete başlayan Turkcell oldu. Turkcell'i iki ay sonra hizmete başlayan Telsim takip ederken, AVEA 2001 yılının Mart ayında hizmete girdi.

    Turkcell ilk ismini korurken, Telsim, Vodafone tarafından satın alındı, AVEA ise Aycell ve Aria'nın birleşmesi ile hizmete girdi.

    Türkiye'de, aktif olarak kullanılan sim kart sayısı da 60 milyonu geçti.

    Zaman
#02.09.2008 19:38 0 0 0
#02.09.2008 14:58 0 0 0
  • Teknoloji meraklısına ilginç Türk buluşları

    İnternetli şemsiye, özel günleri hatırlayan yüzük, böcek öldüren terlik...
    Hayat zolaştıkça icatlar çoğalıyor. Teknolojideki hızlı gelişme, günlük yaşamı kolaylaştıran birbirinden ilginç buluşlara kapı aralıyor. İnternete bağlanabilen şemsiye, özel günleri hatırlayan yüzük, asansörlü korniş, böcek öldüren terlik gibi eğlenceli icatların yanı sıra gelecekte bulunacak buluşlar da insanı kahkahaya boğuyor.Teknolojideki hızlı gelişme, günlük yaşamı kolaylaştıran birbirinden ilginç buluşlara kapı aralıyor. ''www.teknolojivetasarimsitesi. com''daki bilgilere göre, internete bağlanabilen şemsiye, kapasite rekoru kıran flash bellek, saat özellikli casus kamera, asansörlü korniş, özel günleri hatırlatan yüzük gibi icatlar meraklıların ilgisini çekiyor.

    DENİZDE ANAHTARLIK KAYBETMEYE SON

    Vapurda ya da teknede denize düşürülen anahtarlar ya da takı gibi yükte hafif, parada ağır eşya özel bir düzenekle kolayca bulunabiliyor. Eşya içine gizlenen 47 santim uzunluğunda, şişebilen, parlak, turuncu renkli bir tüp sayesinde eşya, suya düştüğünde su yüzeyinde kalabiliyor.

    Şişerek açılan ve 30 saniye içinde eşyayı su yüzüne çıkarabilen tüp 120 gram ağırlığı kaldırabiliyor. Piyasaya sunulması beklenen ilginç tasarımlardan biri de doğum günlerini, evlilik yıl dönümlerini unutturmayan yüzükler. Pille çalışan yüzükler, özel günlere bir gün kala her saat, parmağını 10 saniye boyunca 1-20 derece arasında ısıtıyor.

    IŞIKLI DUŞ BAŞLIKLARI

    Suyun basıncı ile çalışan, pil veya elektrik gerektirmeyen ışıklı duş başlıkları evleri renklendiriyor. Suyun basıncı ile çalışan başlıklar, suyun sıcaklığına göre renk değiştiriyor. Kadınların büyük yardımcısı olmaya aday elektronik kesme tahtası da üzerinde doğranılan malzemenin ağırlığını gösteriyor. Kesme tahtası, diyet yapanlara ve tarife göre yemek yapmak isteyenlere kolaylık sağlıyor.

    TÜRK BULUŞLARI

    İnternet sitesinde Türkler'e ait ilginç buluşlara da yer veriliyor. Otomatik bir makara sistemi üzerine kurulu ''asansörlü korniş'', perdelerin kolayca asılmasını sağlıyor. Kornişin üzerindeki delikler lamaların tavana monte edilmesini kolaylaştırıyor. Düzenekte bulunan kayışlar sayesinde korniş aşağı doğru iniyor, perde böylece yerden takılabiliyor ve ardından korniş yukarı çekiliyor.

    ''Sırt asansörü'' de yangın çıktığında çok katlı binalardan hayat kurtarmaya yarıyor. Aşağıya indirilecek kişinin sırtına askı kemerleriyle takılan sırt asansörü, halatın ucundaki kancayla balkon veya pencereye tutturuluyor. Halat sayesinde kişi asansörle yavaşça inebiliyor.
    ŞEMSİYELİ İNTERNET

    Japonların geliştirdiği ''Pileus'' isimli şemsiye, kablosuz internet olanağı sunuyor. Yağmurlu bir günde dışarda internete bağlanmak isteyenlere hizmet verecek yeni teknolojide, görüntü şemsiyenin iç kısmına yansıyor. İsteyenler, şemsiyede video oynatıp fotoğraflarına bakabiliyor. Bu ürünün yakında piyasaya sunulması bekleniyor.

    ENERJİ KAVANOZU

    Henüz piyasaya çıkmayan 64 GB'lık flash bellek de kapasite rekoru kırıyor. Saniyede 10 MB okuma hızı, 3 MB yazım hızına erişen JetFlash V20 ismindeki bellek, film kaydı da yapabiliyor.

    Elektrikle çalışan aletlerin elektrik çekimlerini ölçen ''enerji kavanozu'' daha az elektrik kullanmaya teşvik ediyor. Kullanılacak cihazla priz arasına takılan cihaz sayesinde aletin ne kadar elektrik tükettiği ölçülebiliyor.

    (BUGÜN GAZETESİ RESMİ SİTESİ)
#02.09.2008 09:30 0 0 0
  • noimage
    M. Şevket Eygi - Milli Gazete

    Ezanı Güzel Okumak ve Hoparlör Belâsı
    Madde 1. Müezzinin sesi güzel değilse, Ezan-ı MUHAMMED(S.A.S)îyi okumaya ehil ve layık değilse, ezanla ilgili musikî bilgisine sahip değilse ve ille de ezan okuyacaksa; bu zatın kutsal daveti mutlaka hoparlörsüz okuması gerekir. Hoparlörle okursa, sesinin çirkinliği on misli artacak, ezana ve dinleyenlere on misli eza verecektir.

    Madde 2. Sesi müsait olmayanların, okumasını bilmeyenlerin ezan okuması, onlara ezan okutulması İslâm'a ve Ümmet'e ihanettir.

    Madde 3. Sesi çok güzel olan, ezanla ilgili musikî bilgisine sahip olan, tek kelime ile ezanı doğru dürüst okuyan bir kimsenin hoparlörü sonuna kadar açıp okuması, bütün güzellikleri giderir ve aslında iyi okunan ezanı berbat eder.

    Madde 4. Bugünkü kullanılış şekliyle hoparlörler baş belası haline gelmiştir.

    Madde 5. Bütün camilerdeki ses yükseltme sistem ve teşkilatları akustik (sesbilim) uzmanları tarafından kontrol edilmelidir. Onların ruhsat vermediği hoparlör tesisatları sökülmelidir.

    Madde 6. Ezan İslâm'ın şiarıdır, bir tür sesli bayraktır. Ezan kutsaldır. Kimsenin ezanı mıncıklamaya hakkı yoktur.

    Madde 7. Muhterem Diyanet İşleri Başkanlığı'nın küçük bir devletin bütçesi kadar maddî imkânı vardır. İstanbul'un şu anda 2000 camii var, bunların en az 500'ünde iyi, güzel, doğru dürüst ezan okutmak onun vazifesidir.

    Madde 8. Nuruosmaniye Camii müezzinlerinden merhum Dursun efendi fevkalade güzel ve heyecanlandırıcı ezan okurdu.

    Madde 9. Ezanla ilgili bilgi edinmek isteyenler merhum Ali Rıza Sağman'ın "Meşhur Hafız Sami Efendi" adlı eserini okumalıdır. (1940'lı yıllarda İstanbul'da Ahmet Sait Matbaasında basılmıştır)

    Madde 10. Ezan okunurken hoparlörü sonuna kadar açmak geri zekalılıktır. Dinî hizmet ve davetler böylelerinin eline bırakılamaz.

    Madde 11. Ezan okunur; ezan bağrılmaz, ezan böğürür gibi okunmaz.

    Madde 12. Geçenlerde İstanbul'un önemli camilerinden birine yeni bir müezzin tayin edilecekti. Adaylar arasında imtihan yapıldı. Konservatuar mezunu bir müezzine imtihanda "Uşşak makamında bir ezan okuyun" dendi, aday efendi hicaz makamından okudu. Konservatuar mezunu böyle yaparsa ötekileri siz düşünün.

    Madde 13. Bendeniz sade bir Müslüman vatandaş olarak kötü ezan okuyanları, okutanları şikayet ediyorum ve bu konudaki haklarımı onlara helal etmiyorum.

    Madde 14. Kimler iyi ve güzel ezan okuyor?.. "Ben okuyorum!.." diyenlere kulak asmayın. Kuzguna yavrusu şahin görünürmüş. Beş kişilik uzman bir bilirkişi heyeti seçilir. Yemin ettirilir. Giderler, ezanları dinlerler ve not verirler. 10 üzerine en az 7 alamayanlar güzel ezan okuyor sayılmaz.

    Madde 15. Ses sanatkarları gereken eğitim ve kültürü almazlar, uzun müddet çalışmazlarsa güzel ezan okuyamazlar.

    Madde 16. Sabah namazını terk etmiş olan, seherlerde leş gibi uyuyan bir Müslüman toplumda fecir vakti hoparlörleri sonuna kadar açarak ve avaz avaz bağırarak ezan okumak yanlıştır. Zerre kadar vicdanı olan böyle yapmaz.

    Ezan meselesi halledilemeyecek bir problem değildir. Ancak bugünkü kafa ile halledilemez.
#01.09.2008 10:56 0 0 0
#31.08.2008 22:11 0 0 0
  • Selamün aleyküm muhterem kardeşlerim..Öncelikle Ramazan-ı Şerif ayımız mübarek olsun..Cümle İslam Alemi'nin kurtuluşuna vesile olsun İnşaALLAH...
    Bütün Ramazan boyunca işleriniz asan olsun..Cenab-ı Hak rahmetini üzerimizden eksik etmesin(amin)
    .......................................................................................

    Diyanet Hilal'i nasıl hesaplıyor?


    Star gazetesi yazarı ilahıyatçı Faruk Başer, bugün yayınlanan "Ramazan'ın tespitindeki büyük ayıbımız" başlıklı yazısında; Diyanetin astronomik hesaplara göre belirlenen takvime dayandırarak ilan ettiği 'Ramazan pazartesi başlıyor' hükmünü şüpheli bulması ve 'Ramazan Pazar günü başlıyor' ictihadına varması kafa karıştırdı.

    Faruk Başer'in yazısında, "Diyanet takvimi 30 Ağustos 2008 Cumartesi günü Greenwich saatiyle 19 59'da İÇTİMÁ (kavuşum) olacak diyor. Bunun çok açık anlamı şudur: O anda eski ay bitmiş yeni ay girmiştir ve kavuşumu izleyen ilk sahurla birlikte Ramazan orucu başlayacaktır. Yani Pazar günü Ramazan'ın biridir" diyordu. Bu kişisel bir ictihad. Oysa konu ü zerine yaptığımız araştırmada Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütün dünya müslümanlarının ictihadını aldıktan sonra ortaya çıkan ortak ictihad doğrultusunda hareket ettiğini gördük. Yani ortak akıla karşı bireysel aklın ictihadı söz konusu diyebiliriz.

    DİYANET 20 MÜSLÜMAN ÜLKENİN ALİMLERİNİN ORTAK İCTİHADINI ESAS ALIYOR

    Konunun tartışmaya açık olacağını bildiği için mesele hakkında enine boyuna derin bilimsel ve ilahiyat kaynaklarına dayalı araştırma yapan Diyanet İşleri Başkanlığı, Dünya Müslümanlarını her Ramazan Ayı'nın başlangıcında ihtilafa düşüren "Ru'yeti hilal" yani Hilal'in çıplak gözle görülmesi konusunda 1978 yılında 20 Müslüman ülkenin din alimlerinin katılımıyla İstanbul'da Ru'yet-i Hilâl Konferansı düzenlenmiş.

    Yapılan uzun müzarekereler sonucu Ramazan ayının başlangıcı olarak ictima vaktinin (Hilal'in kavuşması) değil, ictimadan 'en az 12 saat' sonra başlayan rü'yet saatinin muteber olduğu hükmüne uyan Diyanet İşleri Başkanlığı, sonucu bir bildiri ile bilimsel olarak izah etmiş.

    Yapılan Astronomik hesaplara göre cumartesi günü akşamı Greenwich saatiyle 19.59'da, Türkiye saat ile 21.59'da meydana gelecek kavuşum (İÇTİMÁ) Diyanet'in Müslüman alimlerin ortak kararı ile 12 saat üzerine koyulup hesaplandığı takdirde Rü'yet saati Pazar günü sabah 10.00'da oluşuyor. Oruç tutmak için sahura kalkılması gerektiğinden, Ramazan'ın 1'i normal olarak 1 Eylül Pazartesi'ne denk geliyor.

    Diyanet Rü'yet saatini nasıl hesaplıyor

    19 Aralık 1998'de dönemin Diyanet İşleri başkanı Mehmet Nuri Yılmaz' konu hakkında yaptığı açıklamada, 1978 yılında 20 Müslüman ülkenin katılımıyla İstanbul'da düzenlenen Ru'yet-i Hilâl Konferansı'na vrugu yaparak şu açıklamayı yapmış:

    Bilindiği gibi, her sene Ramazan Ayı'nın başlangıcı ile ilgili olarak, İslâm ülkeleri arasında bir ihtilaf meydana gelmektedir. Ülkemizde, az da olsa söz konusu ihtilaftan etkilenerek, Başkanlığımızca belirlenen tarihten önce oruca başlayan vatandaşlarımızın bulunduğu görülmektedir.

    Bu nedenle vatandaşlarımızın bilgi sahibi olabilmesi için konuyla ilgili kısaca malumat sunmayı faydalı mülahaza etmekteyim.

    Bu ihtilafın çözümü amacıyla Başkanlığımızın, 1978 yılında 20 Müslüman ülkenin katılımıyla İstanbul'da Ru'yet-i Hilâl Konferansı düzenlediği kamuoyunun malumudur.

    Konu ile ilgili söz konusu konferans kararının daha iyi anlaşılması için öncelikle İçtima ve Ru'yet terimlerinin açıklanmasında fayda görüyorum.

    İÇTİMA: Ay, Dünya etrafında belirli bir yörünge üzerinde dolanmakta ve her dolanımında bir kez güneş ile aynı doğrultuya gelmektedir. Şekilde görüldüğü gibi, sırasıyla Dünya, Ay ve Güneş üçlüsünün aynı doğrultuya geldiği bu ana "İçtima" veya "Kavuşma" denir ki, bu Astronomik aybaşının başlangıcıdır. İçtima anında Ay'ın karanlık yüzü dünyaya dönük olduğundan, Hilâl'in dünyanın hiç bir yerinden görülmesi ilmen mümkün değildir. (Ek: 1)

    RU'YET: Hilalin içtima durumundan çıkıp, görülebilir bir parlaklığa ulaşabilmesi için, şekilde görüldüğü gibi, Ay'ın içtima doğrultusundan en az 8 derece ayrılması (bu süre 12 ile 16 saat arasında değişmektedir) ve güneş battığı anda hilalin ufuk yüksekliğinin en az 5 derece olması gerekmektedir ki bu, Hilal'in görülebilme olayı Kameri Aybaşı'nın başlangıcıdır. (Ek: 2)

    Söz konusu bu konferansta alınan kararların üçüncü maddesine göre;

    a) İçtima'dan (kavuşum) sonra Ay ile Güneş'in açısal uzaklığı 8 dereceden az olmamalıdır. Bilindiği üzere Ru'yet, 7 ile 8 dereceler arasında başlamaktadır. 8 derecenin esas alınmasında, ihtiyat bakımından görüş birliğine varılmıştır.

    b) Güneş'in batışı anında Ay'ın ufuktan yüksekliğinin açısal değeri, 5 dereceden az olmamalıdır.

    Sadece bu esasa göre normal durumlarda Hilâl'in çıplak gözle görülebilmesi mümkündür. Başkanlığımızca hazırlanan takvimlerde de bu kararlar esas alınmaktadır.

    Alınan bu kararlara rağmen, Hilâlin Ru'yetine değil de içtimaına itibar edilmesi nedeniyle, geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yıl da bazı İslâm ülkeleri bir gün önce oruca başlayıp, bir gün önce bayram yapacaklardır.

    Bunun dini ve ilmi hiç bir dayanağı yoktur ve yukarıda bahsedilen kararlara da aykırıdır.

    RAMAZAN HİLALİ: 18 Aralık 1998 Cuma günü Greenwich saatiyle 22 43 (Türkiye saatiyle 19 Aralık Cumartesi günü 00 43, Suudi Arabistan saatiyle 01 43) de içtima, 19 Aralık 1998 Cumartesi günü Greenwich saatiyle 13 34 (Türkiye saatiyle 15 34, Suudi Arabistan saatiyle 16 34) de ru'yet olacak ve hilal ilk defa Türkiye ve Suudi Arabistan'ın doğusundan itibaren görülmeye başlayacaktır.

    Ramazan ayının içtiması Greenwich'e göre 18 Aralık Cuma, ru'yeti ise 19 Aralık Cumartesi gibi ayrı ayrı günlere rastladığı için içtima'yı esas alıp bu takip eden günü de kameri aybaşı kabul eden bazı İslâm ülkeleri Ramazan ayına 19 Aralık Cumartesi günü, Peygamberimizin hadis-i mucibince; Ru'yet-i takip eden günü kameri aybaşı kabul eden Türkiye gibi bir kısım İslâm ülkeleri ise Ramazan ayına 20 Aralık Pazar günü başlayacaklardır.

    Greenwich'e göre içtima günü olan 18 Aralık 1998 Cuma günü, ay güneşten, Mekke'de 11'dk. Ankara'da ise 2'dk. önce batmakta ve güneş battığı anda hilal; Mekke'de 2 derece 27'dk. Ankara'da ise 0 derece 48 dk. ufkun altında bulunduğundan dolayı kesinlikle görülememektedir. Hilal görülememesine rağmen yukarıda ifade edildiği üzere içtima'yı esas alan ülkeler hilal görülmüş gibi 19 Aralık 1998 günü Ramazan ayına başlayacaklardır. Bu uygulama Ruyet-i Hilal Konferansı kararlarına aykırıdır.

    Ru'yet'in günü olan 19 Aralık 1998 Cumartesi günü ay güneşten; Mekke'de 37 dk. Ankara'da 44 dk. sonra batmakta ve güneş battığı anda hilal, Mekke'de 6 derece 44 dk. Ankara'da ise 6 derece 15 dk. ufkun üstünde bulunduğundan ve o saatte ayın parlaklığı güneşin ışınlarından daha kuvvetli olduğundan, ilk defa Türkiye ve Suudi Arabistan'ın doğusundan itibaren batıya doğru, batı ufku açık olan yerlerde net olarak görüleceğinden 20 Aralık 1998 Pazar günü Ramazan Ayının 1. günü olacaktır.

    Ülkemizdeki kameri aybaşları ile ilgili yürürlükteki uygulama hakkında, vatandaşlarımızın hiç bir tereddüdü olmamalıdır. Arzettiğim bu kesin ilmi veri ve tespitlere rağmen yine de kamuoyumuzun ikna edilmesi ve millî birliğimizi temin açısından İnternet'te bir sayfa açılmış bulunmaktadır. moon a diyanet.gov.tr şifresiyle ulaşılan bu sayfada konuyla ilgili detaylı bilgiler mevcuttur.


    (Haber 7)
#31.08.2008 18:46 0 0 0
  • Konu: Video
    Video sinyal (VF) veya Türkçesiyle Görüntü sinyali herhangi bir görüntünün iletilmek veya saklanmak için elektromanyetik enerjiye çevrilmiş halidir. Bu sinyale yaygın olarak video (VF) denilmektedir. Farklı amaçlar için görüntü sinyali üretilebilirse de burada televizyondaki görüntü sinyali üzerinde durulacaktır. Verilen sayısal değerler Türkiye'de kullanılan B/G sistemine ilişkindir. (Bu sistem Dünya’nın büyük bölümünde kullanılır. Fakat ABD, Japonya, Rusya ve Fransa gibi ülkelerde farklı sistemler kullanılır.)
#30.08.2008 07:26 0 0 0

  • DEVLETİMİZİN KURULUŞUNU SAĞLAYAN SAVAŞ
    Mayıs ayının Türk tarihinde büyük bir yeri vardır: Türkiye'nin kurulmasını sağlayan tarihî ve destanî hareketler bu ayda yapılmış, bu destanların can alıcı noktası olan Dendânekan Meydan Savaşı 23 Mayısta olmuştur.

    Okul kitaplarında devletimizin ne zaman kurulduğuna dair bir işaret yoktur.Bazıları Malazgirt Savaşı'nın yapıldığı 26 Ağustos 1071 tarihini devletimizin başlangıcı sayıyorlar. Bu düşünce tamamiyle yanlıştır. Çünkü Malazgirt Savaşı çoktan kurulmuş kuvvetli bir devletin diğer bir kuvvetli devleti yenmesinden başka bir şey değildir. Dendânekan Savaşı ise Selçuklu Hanedanının idaresindeki Türklerin, Gazneliler İmparatorluğunu yenerek Horasan ülkesini onlardan koparmasını, burada bağımsız olarak teşkilâtlanmasını ve fetihlere başlamasını sağlamış, yani Türkiye'yi kurmuş ve bizi bugüne getirmiş olan bir çarpışmadır.

    Millî hayatımızdaki iyi, kötü bütün dönüm noktalarını bilmek, bütün fertlerin ortaklaşa sevineceği, üzüleceği tarihlere malik olmak, mânevî yapısı kuvvetli bir millet olmanın ilk şartlarından biridir. İskender'i, Sezar'ı, Arslan Yürekli Rişar'ı, Deli Petro'yu, Napolén'u ezberleyen Türk gençlerinin bu devletin nasıl kahramanlıklarla kurulduğunu, Çağrı Beğ adındaki destâni kahramanın neler yaptığını, Doğu Roma İmparatorluğu ile göğüs göğse yapılan korkunç savaşların Türk başbuğları olan Kutalmış, İbrahim, Inal, Yakutu, Resul Tegin, Buka, Anasıoğlu, Hasan Artuk, Afşın ve arkadaşları gibi ölmezleri bilmemesi hazin olduğu kadar da ayıptır. Bunlar lise ve ortaokulda değil, daha ilkokulda bellenecek şeylerdir. Bunları öğrenelim ve hatırlayalım. Yalnız ümidimizin zayıfladığı anlarda değil, her zaman aklımızda tutalım, gönlümüzde saklayalım.

    Selçuk Hanedanının idaresindeki enerjik ve gözüpek Oğuzlar'la bunlara katılmış olan birtakım doğu Türkleri, Hazar, Karahanlı ve Gazneli devletleri arasında bocaladıktan, hattâ büyük kırgınlar geçirdikten sonra nihayet "Horasan'ı elde etmek" fikri etrafında hamle yapmaya başladılar.

    Gazneliler İmparatorluğu'nun büyük ve zengin bir vilayeti olan Horasan, Selçuklular için bir yaşama vasıtasıydı. Geçimlerini sağladıkları sığır, koyun ve at sürülerine otlak Horasan'da, kendilerine vergi verecek zengin şehirler yine orada idi. Burası için yapılan değişik tarihli birkaç savaş hiçbir meseleyi halletmemiş ve iş, kesin sonuçlu bir savaşa kalmıştı.

    Büyük sultan Gazneli Mahmud'un oğlu olan Sultan Mesud yüksek bir kumandan, eşsiz bir kahraman, fakat kararsız, zalim ve sarhoş bir devlet başkanıydı. Ana davalarda sık sık ve lüzumsuz karar değiştirmeleri yüzünden kumandanlarının güvenini kaybetmiş, bu kumandanlardan bazıları, sarhoşluk sırasında hakaretine uğradıkları sultana gücenerek Selçuklulara katılmış, bu da sultanı bütün kumandanlarından şüphelenir hale getirmişti. Horasan'da Selçuklular lehine propaganda yapılıyor, din bilginleri kendi sarhoş sultanları yerine içki içmeyen Selçuk prenslerinin gelmesini istiyor, bundan başka tüccar ve esnaf sınıfı da daha az vergi alan Selçukluları tercih ediyordu.

    Her iki tarafında birbiri arasındaki casus şebekesi iyi işliyor, tarafların hareketleri ve hazırlıkları birbirine malûm oluyordu.

    Sultan Mesud bu işi kökünden halletmek için büyük hazırlıklar yapmış ve o zamana kadar görülmemiş bir ordu tertiplemişti. İyi silâhlı 100.000 kişi olan bu orduda 50 tane de savaş fili vardı. Bu ordu, Türklerden başka Hindli, Efganlı, İranlı, Arap ve Kürtlerden meydana gelmişti.

    Selçuklular 20.000 kişiden daha azdı. Fakat çok disiplinli ve hafif silahlı olduğu için son derece çevik atlılardan kurulu bir ordu idi. Gaznelilerin kalabalık oluşu daima su ve yiyecek sıkıntısı doğuruyordu.

    17 Mart 1040'ta Gazneli ordusu Nişabur'dan Serhas'a doğru hareket etti. Serhas'ta toplanmış bulunan Selçuklular da kıpırdadılar. Gazne ordusunun uğrağındaki yerlerde yiyecek bir şey bırakmadan, kuyuları doldurarak çekilmeye başladılar.

    13 Mayısta Gazneliler, Serhas'a girdi. Fakat açlık içinde yürüyüşte hayvanların çoğu ölmüş, suvarilerin büyük bir bölümü atsız kalmış, ölmeyen atlar bitkin bir hale gelmiş, daha kötüsü, açlık yüzünden ordu silah kullanamayacak kadar kötülemişti.

    Serhas haraptı. Ahali de Selçuklularla birlikte kaçmış, Selçuklular işe yarar ne varsa götürmüş, götüremediğini yakmıştı. Gazneli kumandanları yiyecek bulmak için Herat'a dönmeyi tavsiye ettilerse de sultan bu fikre yanaşmadı. Selçukluların da aç olduğunu söyleyerek bu işi kökünden bitirmek üzere taarruz lâzım geldiğini, hedefin Merv olduğunu, aksi bir fikirde bulunanı idam ettireceğini bildirdi.

    16 Mayıs 1040ta Gazneli ordusu, Selçukluların yeni karargâhı olan Merv'e yürümeye başladı. Susuzluktan büyük sıkıntı çekiliyor, hastalıkta başlamış bulunuyordu.

    18 Mayıs'ta, susuzluğa çare olmak üzere kuyular kazıldı ve çevrede bulunan kamışlıklara, Selçuklulara sığınaklık etmesin diye ateş verildi. Fakat kuyulardan çoğunun suyu acı çıktı.

    21 Mayıs'ta Börü Tegin buyruğundaki 1500 Sekçuklu ile ilk çarpışma yapıldı. Bunlar yağmur gibi ok yağdırarak yıldırım gibi bir hücum yaptılar. Gaznelilerin ağır süvarisi kendilerine taarruz edince çekildilerse de ağırlıklardan bir kısmını alıp götürmeyi başardılar.

    Bu ilk çarpışma, Gazneliler ordusundaki mâneviyat kırıklığını ve disiplinsizliği açığa vurmuştu. Gazneliler ordusundaki Türk hassa askerleri, kendi komutanları olan ünlü başbuğ Beğdoğdu'ya başvurarak deveye binmekten usandıklarını, ertesi gün bir savaş olursa ister istemez Tacik( = İranlı ve Efganlı ) ve Arap askerlerin atlarını alacaklarını, savaşa ancak böyle gireceklerini söylemişlerdi.

    Bu sırada Merv'de bulunan Selçuklular da büyük Gazneli ordusunun taarruzu karşısında ne yapmak gerektiğini konuşuyorlar, bir karara varamıyorlardı. Nihayet kararı Tuğrul Beğ'e bıraktılar. Tuğrul Beğ, görülmemiş büyüklükteki Gazneli ordusunun gelmesi dolayısıyla büyük göçe, Dihistan yoluyla İran içerisine yürümeye taraftardı. İranlılar korkak olduğu için bize dayanamaz diyordu. Gaznelilerle yapılacak savaş başarısızlıkla biterse Selçuklu topluluğunun dağılacağından çekiniyordu.

    Çağrı Beğ, bu fikre itiraz etti. "Buradan kaçıp İran'ı alacak idiysek bunu başlangıçta yapmalı ve böyle ulu bir padişahın kemerine el atıp savaşa çağırmamalıydık" dedi. Savaşı kabulün kaçınılmaz olduğu hakkındaki delillerini sayıp döktü. Yalın atlılar olup erkekçe dövüşürlerse savaşı kazanacaklarını söyleyerek sözlerini bitirdi. Bu düşünce kabul edildi.

    Kadın, çocuk, hasta ve yaşlıları ayırdılar. Bunları ve ağırlıklarını, sıska ve cılız atlı 2-3 bin kadar süvariyle birlikte uzaklara, çöllerin içine gönderdiler. Savaşa elverişli askerlerini sayarak 16.000 kişi olduklarını anladılar. Sayıca az olan bu ordunun mânevi kuvveti çok üstün, silahları pek iyi idi. Ordunun başkomutanlığını Çağrı Beğ, öncü komutanlığını Karahanlı Hanedanından Börü Tegin aldı.

    Selçukluların bu kararı, aralarında bulunan Gazneli casuslar tarafından Sultan Mesud'a bildirildi. O gece suvarinin getirdiği mektupları okuyan Sultan Mesud bu rapor üzerine kendi adamlarıyla konuştu. Merv'e ihtiyatla yürümek kararı verildi.

    22 Mayıs 1040 Perşembe günü Gazneliler Savaş düzeninde ilerlemeye başladılar ve biraz sonra Türkmen birliklerinin çevik atlarıyla ayrı ayrı yerlerde yaptıkları hücumlara uğradılar. Selçuklu birlikleri arasında Gaznelilerden Selçuklulara geçmiş kölemenler de vardı. Bunların, eski kapı yoldaşlarını çağırmaları epeyce tesirli oluyor, bir kısmı Selçuklulara geçtiği gibi, bir kısmı da, hiç olmazsa savaşa seyirci kalıyordu. Saray kölelerinin böyle gücenmelerine sebep de Sultan Mesud olmuştu. Çünkü ihtiyar ve gözleri görmez diye küçümsediği Beğdoğdu'yu hiçe saymış, Türk kölemenlerin başına Sultan Mesud 'i getirmişti.

    Sabahtan öğleye kadar süren savaşta Gazne ordusu, subayların fedakârlığı ve her önüne geleni deviren Sultan Mesud'un kahramanlığı sayesinde Selçukluları püskürttüyse de yine ağırlıklarından bir kısmını onlara kaptırdı.

    Selçuklular çekildikten sonra Gazneli ordusu birkaç kilometre daha yürüyerek su bulunan bir yere vardı ve burada disiplin adına bir şey kalmadı. Susuzluktan bunalmış olan askerler subay, konutan dinlemeden suya saldırdılar. Bu sırada Selçuklular bir hücum yapsalardı bu ordu dağılırdı. Fakat karargâh kurmuş oldukları Dendânekan ovasında kesin sonuçlu savaşı yapmaya karar vermiş olan Selçuklular bu hücumu yapmadılar. Gazneliler ordusu gece yarısına doğru susuzluğunu gidererek düzene girdi.

    23 Mayıs Cuma ( = 9 Ramazan 431 ) sabahı Gazneliler yine yürümeye başladı. Bu orduda 12 fil kalmıştı. Selçuklular hemen taarruza geçtiler. Haykırarak yıldırım hızıyla saldırıyorlar, ok yağdırıp çekiliyorlar, sonra yine geliyorlardı. Gazneliler bu çevik birliklerle çarpışa çarpışa kuşluk zamanı Dendânekan kalesi önüne vardı. Kale, Selçuklulara teslim olmamıştı. Gaznelilerin susuzluktan çok bunalan bir takım askerleri, subayların emirlerine rağmen kale önüne gelerek içerdekilere mataralarını uzatıyorlardı. Sultan bunların orduya katılmasını beklemeden taarruz emrini verdi. Selçuklular düzgün sıralar halinde sessizce bekliyorlardı.

    Büyük savaşın başlayacağını anlayınca Gazneliler ordusundaki Türk kölemenler develerden indiler. Aşağı gördükleri İranlı ve Efganlıların atlarını almak istediler. Onlarda vermek istemediğinden kavga çıktı. Selçuklular bu fırsatı kaçırmadılar. Şiddetle saldırdılar. Sultan Mesud'un yakışıksız bazı hareketlerinden kırgın olan Türk askerlerden birçoğu ırkdaşları olan Selçuklular tarafına geçti.

    İki ordu göğüs göğse gelince Gazneli ordusunun akıncı birlikleri olan ve askerî bakımdan ordunun en değersiz bölümünü teşkil eden Arap ve Kürt birlikleri dağılıp kaçtılar. Ordunun en kalabalık unsuru Hindlilerdi. Fakat daha önce Selçuklulara birkaç kere yenilmiş olan Hindlilerin gözleri yılgındı. Bunlarda daha fazla dayanamayıp bozuldular. Komutanlarla subaylar olağanüstü gayret ve cesaretle vuruşarak bozgunu önlemeye çalıştılarsa da olmadı. Gazneli ordusunun merkezi sonuna kadar dayandı. Burada sultanla kardeşi ve oğlu bulunuyor. Sultan Mesud her vuruşta bir Selçuklu devirerek silahların hakkını veriyordu. Selçuklular onun yanına yaklaşmaktan çekinmeye başlamışlardı.

    Fakat bu, neticeyi değiştirmedi. Böyle olduğu halde sultan, yenilmiş olmayı bir türlü kabul etmiyordu. Nihayet kumandanlarından biri onu uyandırdı: Çekilmezse Selçuklu karargâhına tutsak olarak gideceğini hatırlattı. Çâre yoktu. Çekilme emrini verdi. Kendisi de file binerek kaçmaya başladı. Yanında 100 kişi kalmıştı.

    Türkmen atlıları kendisini şiddetle kovalıyordu. Sultan bunların yaklaştığını görünce filden ata binerek üzerlerine saldırdı. Birini kılıçla ikiye biçti. İkincisini gürzle öldürdü. Böylelikle onların eline düşmekten kurtuldu.

    Selçuklular tam bir zafer kazanmışlardı. Sultan Mesud'un hazinesi, ağırlıkları alınmış, ordunun çoğu tutsak edilmişti. Çağrı Beğ kazandığı zaferin büyüklüğünü ilkönce anlayamadı. Ordusunun her tarafa akın yapmasına izin vermedi. Yalnız bir kısım atlılarını kaçan orduyu kovalamaya gönderdi. Sultan Mesud'un askerlerini toplayarak geri dönmesi ihtimaline karşı ordusunu saf halinde düzene koyarak hazırladı. Yiyip içmek gibi zarurî ihtiyaç zamanları dışında bütün ordusunu üç gün, üç gece at üstünde, silah elde bekletti. Bu tedbir pek de boşuna değildi. Çünkü büyük Gazneli ordusunun ölü ve tutsaklarını çıkardıktan sonra çölde dağılmış olanları da yine 40-50 kişi kadar vardı ki bunların bir iki konak ilerde toplanıvermeleri büyük bir tehlike yaratabilirdi.

    Çağrı Beğ, Sultan Mesud'un bitkin bir halde Mervirûz'a düştüğünü ve yanında kuvvet kalmadığını öğrendikten sonradır ki üç gündür at üstünde beklettiği ordusuna dinlenme buyruğu verdi.

    Artık Horasan kendilerinin olmuştu. Birkaç gün sonra zaferlerini kutlayarak devletlerini ilân ettiler. Devletin başkanlığına Çağrı Beğ'in kardeşi Tuğrul Beğ getirildi. Kahraman Çağrı Beğ, ölünceye kadar Horasan vilayetinin beği olarak kaldı. Böylelikle, 1040 Mayısında Türkiye kuruldu. Bu Türkiye, sonra İran, Irak, Azerbaycan, Anadolu ve Suriyeyi alarak Ortaçağın en mühim devletlerinden biri oldu. Haçlılarla çarpışarak varlığını korudu ve tarihin garip ve başka milletlerde örneği görülmemiş bir tecellisiyle, kurulmuş olduğu toprakları kaybederek sonradan aldığı yerlerde tutundu.

    Tarihleri boyunca daima batıya ilerleyen Türkler, Osmanlılar zamanında da Almanya ve Fasa kadar uzandılarsa da sonra geri çekilmeye mecbur kalarak Anadolu'da tutundular.

    Şanlı ve destana benzeyen geçmişimizi silinmez çizgilerle beynimize ve gönlümüze çizelim. Onu daima hatırlayalım. Çünkü kuvvetimizin kaynağıdır. Hatırlayalım ve ümit edelim.

    Dendânekan Savaşı'nın askerlerine, Gazneli ordusunun Türkleri de dahil olduğu halde rahmet! Onlardan hız alan bizlere görevimizi başarmak için kuvvet!...
    Nihal ATSIZ
    Orkun, 10. Sayı, 15 Kasım 1962
#18.08.2008 18:16 0 0 0
  • Unutulan Sunnetler !
    Camide namaz bittikten sonra çıkarken el sıkışıp 3 kez sallayarak tokalaşmak (İmam-ı Gazali -Hüccetül İslam -Sabah Namazının Kılınış Babı)
    - Namazda Ruküya giderken erkeğin sırtının düm düz olması, kadınınki düze yakın ama tam düz olmaması (İmam-ı Gazali -Hüccetül İslam -Namazın Sünnetleri)
    -Camiye Girerken birileri varsa selam vermek yoksa Esselamu Aleyna ve Ala iba dilla hissalihiyn demek.
    -Ezan okunurken durmak. Gidebiliyorsa camiye koşmak.
    -Duş aldıktan sonra çıkarken ayaklarını yıkamak.
    -İmanını sık sık tazelemek. -Bunun nasıl olduğunu sahabe-i kiram Efendimiz ( s.a.v) 'e sorduklarında -La İlahe İllALLAH diyerek buyurmuşlardır. (İmam Gazali -Mukafeşetük Kulb)
    -ALLAH Rasulü efendimiz her gece yatmadan evvel iki elini açarak birleştirir,İhlas,felak va nas surelerini okuyarak ellerinin içine üfler sonra başından ve yüzünden başlayarak üç defa elinin eriştiği kadarıyla bütün vücudunu sıvazlar ondan sonra yatardı.Hz Aişe validemiz efendimizin bunu her gece üç defa yaptığını rivayet etmektedir.
#18.08.2008 18:07 0 0 0