Terakkiperver

Terakkiperver

Üye
31.03.2008
Uzman Çavuş
6.031
Hakkında

  • Baba olmak mı?Çok daha fazla bir şey bu!..
    Oğlu babasına sorar :

    - 'Babacığım benimle maraton koşmaya var mısın?'

    Kalp sorunları olmasına karşın baba, yine de

    - 'Evet, varım' diye yanıtlar.
    Ve bir maratonu birlikte tamamladılar. Baba oğul başka bir çok maratonu daha birlikte koştular.

    Baba her seferinde oğlunun yeni bir yarış talebini kabul ediyordu.
    Oğlu bir gün babasına;

    - 'Baba, birlikte bir Ironman'a (Triathlon) koşmaya var mısın benimle?' deyince baba bu kez de evet der

    ve kabul eder.

    (Bilmeyenlere için: Ironman dünyanın en zor triathlon yarışıdır ve üç dayanıklılık sınavından oluşur :

    Denizde 3,86 km'lik yüzme, karada 180,2 km'lik bisiklet ve nihayet 42,195 km'lik bildiğimiz maraton.

    Baba oğul bu zor yarışı biirlikte tamamladılar. Nasıl mı ?
    Linke tıklayınız :

    http://www.godtube.com/view_video.php?viewkey=8cf08faca5dd9ea45513
#16.10.2008 23:01 0 0 0
  • Parayı tersiyle iten bir kadını nasıl hesap edeceksiniz.Onunda formülü var mı bakalım..

    Karaköklerle bir formülünüz var mıdır acaba?

    Formülün bozuldu dostum...
#16.10.2008 22:51 0 0 0
  • BU PİŞMANLIĞI

    YAŞAMAMAK İÇİN





    Eğer şükreder ve iman ederseniz, ALLAH azabınızla ne yapsın? ALLAH şükrün karşılığını verendir, bilendir. (Nisa Suresi, 147)



    İnsan birtakım kusurlara, eksikliklere, acizliklere sahip olarak yaratılmış bir varlıktır. Kendisine verilen ömür süresince unutur, yanılır ve sayısız hata yapar. Ama aynı zamanda ALLAH'ın vermiş olduğu tevbe gibi büyük bir nimetle, bu hataların telafisi dünyada her zaman için mümkündür. Zaten dünya, insanın eğitilmesi, hatalarından arındırılması ve kendisine verilen nimetlerle denenmesi için var edilmiştir. İnsan dünyada iken, yaptığı hatalardan ya da yaşadığı hayattan kimi zaman büyük bir pişmanlık duyabilir ama bu pişmanlığı telafi etme imkanı vardır. İnsan yaşadığı bu pişmanlığın ardından tevbe edip, ALLAH'ın kendisini bağışlayacağını ve esirgeyeceğini umabilir.

    Kuran'da ALLAH, samimi olarak yapılan her tevbeyi bağışlayacağını müjdeler. ALLAH insanın içinde sakladığı, düşündüğü, aklından geçirdiği her kelimeyi, her düşünceyi ve insanın kendi içinde samimi olup olmadığını bilir. Nitekim ALLAH Kuran'da, "Rabbiniz, sizin içinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz salih olursanız, şüphesiz O da, (Kendisi'ne) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır" (İsra Suresi, 25) şeklinde buyurarak insana olan yakınlığını haber verir.

    Ancak çok önemli bir gerçek daha vardır ki; öldükten sonra dünyada yapılan hataların, işlenen günahların telafi edilmesi -ALLAH'ın dilemesi dışında- asla mümkün değildir.

    O halde insanın kaybedeceği tek bir an dahi yoktur. Yaşadığı dakikalar göz açıp kapayıncaya kadar geçmekte, insan ölüme her geçen saniye daha da yaklaşmaktadır. Üstelik ölümün ne zaman, hangi gün ve saat kendisini bulacağından da emin değildir. Bir gün mutlaka ölecek ve dünyada yapmış olduğu davranışlar ile yaşadığı hayattan dolayı Rabbimiz'in huzurunda hesaba çekilecektir.

    Bu nedenle insan çok yakında öleceğini sürekli aklında tutmalı ve ahirette pişman olmamak için yaşamını yeniden gözden geçirmelidir.

    Şu an ölüm melekleri ile karşılaşmış olsa, acaba geçirdiği bunca senenin hesabını verebilecek midir?

    Bugüne kadar ALLAH'ı razı etmek için neler yapmıştır?

    O'nun hükümlerini uygulamadaki titizliği yeterli midir?

    Bu soruların belki de hiçbirine verebileceği olumlu bir cevabı olmayabilir. Ama eğer, şu anda tevbe eder ve bundan sonraki hayatını ALLAH'ı razı etmek için geçireceğine samimi olarak karar verirse, ALLAH'ın tevbesini kabul edeceğini, onu bağışlayacağını umabilir.

    İnsan, Gaffar (merhametlilerin en merhametlisi), Halim, (kullarına karşı çok yumuşak olan) ve Tevvab (bağışlayan ve esirgeyen, tevbeleri kabul edip günahları iyiliklere çeviren) olan Rabbimiz'e sığınmalıdır. ALLAH sabredenlerin ve Kendisi'ne yönelip dönenlerin karşılığını mutlaka verecektir. İman eden kullarının günahlarını bağışlayarak iyiliğe çevirecek ve yaptıkları hayırlı işleri en güzeliyle mükafatlandıracaktır. Nitekim bir ayette ALLAH, kullarına bu büyük müjdeyi şöyle vermektedir:



    Sizin yanınızda olan tükenir, ALLAH'ın Katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle Biz muhakkak vereceğiz. Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 96-97)



    Unutmayın ki her insan bir anda ölümle karşılaşabilir ve her ne kadar pişman olsa da bir daha geri dönüp yaptıklarını düzeltme imkanı bulamayabilir. Bu nedenle bir kişi eğer Rabbimizin kendisini esirgemesini, O'nun sevdiği bir kul olmayı ve ölümünden sonra ALLAH'ın salih kulları için hazırladığı cennete kavuşmayı istiyorsa, bir an önce Rabbimiz'den bağışlanma dilemeli ve hayatını O'nun emrettiği şekilde Kuran'a ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetine uyarak yaşamalıdır.
    (BİTTİ)


    Kardeşlerim bu mesajımızı sabırla okuduğunuz için ALLAH sizden razı olsun.Çok çok teşekkür ederim.Bir müslüman kardeşiniz olarak bu bizim vazifemizdir...Muhakkak ki ahiret hayatı dünya hayatından çok çok mühimdir.Bu yüzden benim ve herkesin ALLAH'ın izniyle ebediyyen cennete gitmesini istiyoruz..Keşke bir ibret alınsa!..

    Kaynak:Harun Yahya kitaplığı
#10.10.2008 16:44 0 0 0
  • CEHENNEMDEKİ PİŞMANLIK

    (Ateş,) Onları uzak bir yerden gördüğünde, onlar bunun gazablı öfkesini ve uğultusunu işitirler. (Furkan Suresi, 12)





    İnkar Edenlerin Cehennemi Gördüklerinde

    Yaşadıkları Pişmanlık



    Hesap günü tüm insanlar biraraya toplanacak ve hesaplarının belli olmasının ardından inkar edenler bölükler halinde cehenneme sevk edileceklerdir. Bu kalabalığın arasında tarih boyunca ALLAH'ın varlığını ve dinini inkar etmiş, ALLAH'ın ayetlerine karşı büyüklenmiş ve yüz çevirmiş olan herkes bulunacaktır. Aralarında dünyada kendilerince zenginlik ya da itibar sahibi olan kişiler de olacaktır. Ama bu insanlar, dünyada kendilerini kurtarabileceğini sandıkları şeylerin, o gün hiçbir fayda sağlamadığına şahitlik edeceklerdir. Rabbimiz Kuran'da tüm inkarcıların horlanarak ve aşağılanarak cehenneme doğru sürükleneceklerini haber vermiştir. Cehennemin kapısına geldiklerinde bekçiler suçlarını kendilerine bir kez daha itiraf ettirdikten sonra tüm inkarcıları içeri alacak ve cehennemin kapılarını üzerlerine kapatacaklardır. ALLAH Kuran'da inkarcıların cehenneme sevk edilişlerini şöyle anlatır:



    İnkar edenler, cehenneme bölük bölük sevk edildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cehennemin) bekçileri dedi ki: "Size Rabbiniz'in ayetlerini okuyan ve bugünle karşılaşacağınızı (söyleyip) sizi uyaran elçiler gelmedi mi?" Onlar: "Evet." dediler. Ancak azab kelimesi kafirlerin üzerine hak oldu. Dediler ki: "İçinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından (içeri) girin. Büyüklüğe kapılanların konaklama yeri ne kötüdür. (Zümer Suresi, 71-72)



    İşte bu, sizin yeryüzünde haksız yere şımarıp-azmanız ve azgınca ölçüyü taşırmanız dolayısıyladır. İçinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Artık mütekebbirlerin konaklama yeri ne kötüdür. (Mü'min Suresi, 75-76)



    Bu insanların arasında dünya hayatında ALLAH'ın azabıyla ve cehennemle karşılaşacaklarını bilmediğini söyleyebilecek tek bir kişi bile yoktur. Çünkü ALLAH sonsuz adaleti ile her insana dünyada iken uyarıcı göndererek onlara Kendi varlığını, hesap gününü, cenneti ve cehennemi hatırlatmıştır. Bu nedenle inkarcıların tümü cehennem azabını hak olarak yaşadıklarını ikrar edeceklerdir.

    Dünyadayken uyarıldıkları halde büyüklenmişler ve kendilerini yaratan ALLAH'a, bile bile kulluk etmemişlerdir. Buna karşılık olarak da ALLAH bu kişilerin cehenneme boyunları bükük gireceklerini bildirmiştir. Rabbimiz'in bu gerçeği haber verdiği bir ayet şöyledir:

    ... Doğrusu Bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir. (Mümin Suresi, 60)



    Bu insanların bir kısmı dünyada kendilerini çok güçlü görmüşler ve bundan dolayı baş kaldırmışlardır. Güçlerinin kendilerini her türlü tehlikeye karşı koruyacağını sanmışlardır. Ne zaman kendilerine cehennemin varlığı, bu dünyada ALLAH'ın rızası için yaşamaları, ahirette cennet yurdunu istemeleri ve ALLAH'ın Kahhar (kahreden) sıfatı hatırlatılsa, şöyle demişlerdir:



    Ve kendi kendilerine: "Söylediklerimiz dolayısıyla ALLAH bize azab etse ya." derler. Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir. Artık o, ne kötü bir gidiş yeridir. (Mücadele Suresi, 8)



    Bu baş kaldırışlarına karşılık olarak cehennemin kapılarından içeriye alınacaklardır ve bir daha da ALLAH dilemedikçe dışarıya çıkmalarına izin verilmeyecektir. İşte ateşi gördükleri bu an inkarcılar yaptıklarından dolayı bir kez daha büyük bir pişmanlık yaşayacaklardır. ALLAH'ın Kuran'da bildirdiği gibi, cehennemden hiçbir kaçış yolu olmadığını anlayacaklardır:



    Suçlu-günahkarlar ateşi görmüşlerdir, artık içine kendilerinin gireceklerini de anlamışlardır; ancak ondan bir kaçış yolu bulamamışlardır. (Kehf Suresi, 53)



    Dünya hayatında anlamazlıktan geldikleri her şeyi artık açıkça görecek ve kavrayacaklardır. Bütün hayatlarını boş bir amaç uğruna tükettiklerini, çok az ve geçici bir menfaat uğruna ahiret yaşamlarını azap içinde geçireceklerini anlayacaklardır. Dünyada yaşadıkları birkaç on seneyi çok uzun zannetmiş ve bu yüzden ahireti düşünmemişlerdir. Burada acizlikler ve eksiklikler sebebiyle hiçbir zaman tatmin olmayan bir ruh halini yaşamayı, cennetteki kusursuz, hiçbir eksikliği olmayan, yorgunluk, açlık gibi fiziksel eksikliklerin de bulunmadığı, mükemmel nimetlerle dolu cennette büyük bir mutluluk içinde yaşamaya tercih etmişlerdir. Ama cehennemin kapılarından girdikten sonra artık geri dönüş imkanları olmadığını anlayacaklardır. Bu yüzden dünya hayatında sahip oldukları her şeyi fidye olarak vererek azaptan kurtulmaya çalışacaklardır. Kuran'da onların bu sonuçsuz çabaları şöyle bildirilmiştir:



    ...O'na icabet etmeyenler ise, yeryüzündekilerin tümü ve bununla birlikte bir katı daha onların olsa mutlaka (kurtulmak için) bunu fidye olarak verirlerdi. Sorgulamanın en kötüsü onlar içindir. Onların barınma yerleri cehennemdir, ne kötü bir yaratıktır o! (Rad Suresi, 18)



    Fakat bu insanların cehenneme gireceklerini anladıklarında gösterdikleri bu çabanın hiçbir karşılığı yoktur. ALLAH onların bu girişimden bir sonuç alamayacaklarını şöyle haber vermiştir:



    Artık bugün sizden herhangi bir fidye alınmaz ve inkar edenlerden de. Barınma yeriniz ateştir, sizin veliniz (size yaraşan dost) odur; o ne kötü bir gidiş yeridir. (Hadid Suresi, 15)



    Elbette inkarcıların bu çabalarının sonuç vermemesinin önemli bir nedeni vardır. ALLAH onları dünyada iken cehennem azabını hatırlatarak uyarmıştır. Ve o gün hiçbir insanın bir diğerine yardım edemeyeceği, onu kurtarmak için hiçbir şey vermeyeceği, ayrıca verse bile bunun kabul edilmeyeceği konusunda onları uyarmıştır. İnsanları bu konuda uyarmak için Rabbimiz'in gönderdiği bir ayet şöyledir:



    Ve hiç kimsenin, hiç kimse adına bir şey ödemeyeceği, hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği, hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının. (Bakara Suresi, 48)



    Ama onlar kendilerine yapılan her türlü uyarıya rağmen inkarda diretmiş ve bile bile kendilerine böyle bir son hazırlamışlardır. O gün kavrayacakları en büyük gerçeklerden biri kendi yaptıkları dolayısıyla cehennemi hak ettikleri olacaktır.

    Bunu anladıklarında hissettikleri pişmanlık ise -ALLAH'ın dilemesi dışında- sonsuz hayatları boyunca hiçbir zaman kurtulamayacakları bir azap olacaktır. Çünkü artık çok önemli bir gerçekle yüzyüze gelmişlerdir. Eğer hayatlarını boş amaçlar yerine kendilerini ve herşeyi yaratan Rabbimiz'i razı etmeye adamış olsalar, bugün cehennemin kapısında değil cennetin yanında olacaklardır. Ama onlar doğru olanı yapmamışlardır ve bu yüzden de hüsranla karşılaşmışlardır.

    Onlar için ALLAH'ın bir ayette bildirdiği gibi "kapıları kilitlenmiş bir ateş" (Beled Suresi, 20) vardır. Yani cehennemin kapısından içeri girdikten sonra artık bu kapı üzerlerine kilitlenecektir. Ve bu kapının ardında ALLAH dilediği sürece yaşayacakları, sonu belli olmayan ateş azabı vardır. İnkarcılar için bu ateş azabından hiçbir zaman kaçma ya da kurtulma imkanı olmayacaktır. ALLAH onların atıldıkları bu ateşi "Hutame" olarak isimlendirmiştir. Hümeze Suresi'ndeki ayetler şöyledir:



    Hutame"nin ne olduğunu sana bildiren nedir?

    ALLAH'ın tutuşturulmuş ateşidir.

    Ki o, yüreklerin üstüne tırmanıp çıkar.

    O, onların üzerine kilitlenecektir;

    (Kendileri de) Dikilip-yükseltilmiş sütunlarda (bağlanacaklardır)."(Hümeze Suresi, 5-9)





    İnkar Edenlerin Cehennemde Karşılaşacakları Azap

    İnkarcıların cehennemde yaşayacakları pişmanlıktan söz etmeden önce, orada karşılaşacakları azapları anlatmak faydalı olacaktır. Çünkü insan cehennemdeki azap çeşitlerini öğrenmeden, orada yaşanacak pişmanlığın boyutlarını da kavrayamayabilir.

    İnkarcıların yaşadıkları pişmanlık biraz önce de söz ettiğimiz gibi, henüz cehennemi gördükleri anda başlar. Cehenneme girerken ve ardından cehennemdeki azapları yaşarken de bu sonu gelmeyen pişmanlık devam eder. ALLAH bu kişilerin cehenneme girişlerinin ardından yaptıkları konuşmaları şöyle haber vermiştir:



    Rablerini inkar edenler için cehennem azabı vardır. Ne kötü dönüş yeridir o. İçine atıldıkları zaman, kaynayıp-feveran ederken onun korkunç homurtusunu işitirler. Öfkesinin-şiddetinden neredeyse patlayıp parçalanacak. Her bir grup içine atıldığında, bekçileri onlara sorar: "Size bir uyarıcı gelmedi mi?" Onlar: "Evet" derler. "Bize gerçekten bir uyarıcı geldi. Fakat biz yalanladık ve: "ALLAH hiçbir şey indirmedi, siz yalnızca büyük bir sapmışlık içindesiniz" dedik. Ve derler ki: "Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık." Böylece kendi günahlarını itiraf ettiler. Çılgınca yanan ateşin halkına (ALLAH'ın rahmetinden) uzaklık olsun. (Mülk Suresi, 6-11)



    ALLAH'ın ayetlerde bildirdiği gibi, inkar edenler cehenneme atıldıklarında ilk olarak korkunç bir sesle karşılaşacaklardır. ALLAH Mülk Suresi'nin 7. ayetinde bu sesi "kaynayıp feveran eden ateşten çıkan korkunç bir homurtu" olarak tarif etmiştir. Kuşkusuz inkarcılar bu korkunç homurtuyu duyduklarında tarif edilemeyecek bir sıkıntı ve korku yaşayacaklardır. ALLAH bir başka ayetinde ise, ateşi, inkar edenler için öfkesinden patlayıp parçalanacak şekilde yarattığını bildirmiştir. (Mülk Suresi, 8) Bu dehşet verici olaylara şahit olan inkarcılar nasıl bir azapla karşı karşıya olduklarını anlamanın verdiği çaresizliği yaşayacaklardır. Ve yukarıdaki ayetlerde Rabbimiz'in bildirdiği gibi, dünyada bunları akledememiş olmanın pişmanlığını dile getiren konuşmalar yapacaklardır.

    Böyle bir sıkıntı yaşamaları son derece normaldir çünkü karşılaşacakları her azap birbirinden dehşet verici ve can yakıcı olacaktır. ALLAH ayetlerinde cehennemin kalınacak en kötü yer olduğunu bildirmiştir:



    ...Ne kötü barınaktır o (Al-i İmran Suresi, 162)



    ...Ne kötü bir yataktır o. (Nisa Suresi, 115)



    ...Onların barınma yerleri ateştir. Zalimlerin konaklama yeni ne kötüdür. (Al-i İmran Suresi, 151)



    (Ki bu) Cehennemdir. Ona yaslanırlar. Ne kötü bir karar (yeridir) o. (İbrahim Suresi, 29)



    Cehennem ehli bu en kötü barınma yerine büyük bir kalabalık halinde atılacaktır. Bir ayette ALLAH "Artık onlar ve azgınlar onun içine dökülüverilmiştir." (Şuara Suresi, 94) şeklinde bildirmiştir. Bu ifadeden dünyada kendilerince mal, mülk, itibar sahibi olduklarını düşünerek büyüklenenler de dahil tüm inkarcıların, cehennem ateşine değersiz bir yığın halinde dökülecekleri anlaşılmaktadır. Dünyada kibirlenmelerine karşılık bugün küçük düşürülecek, horlanacak ve aşağılanacaklardır.

    Orada hiçbir zaman değer görmeyecek ve esirgenmeyeceklerdir. Öyle ki cehennemin odunu olacak ve ateşin kaynağı olarak sonsuza dek acı içinde yaşayacaklardır. Bu gerçeği haber veren ayetlerde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:



    Gerçekten siz de, ALLAH'ın dışında taptıklarınız da cehennemin odunusunuz, siz ona varacaksınız. (Enbiya Suresi, 98)



    ...Ve onlar ateşin yakıtıdırlar. (Al-i İmran Suresi, 10)

    ALLAH'ın Kuran'da bildirdiği cehennem azapları çok çeşitlidir. İnsanlardan bir çoğu orada bir ayetin ifadesiyle "bütün zamanlar boyunca", yani ALLAH takdir ettiği sürece, her an azapla içiçe bulunacaklardır. Bu azap çeşitlerinden bazılarını şöyle sayabiliriz:

    Furkan Suresi'nin 13. ayetinde ALLAH inkarcıların ateşin sıkışık bir yerine elleri boyunlarına bağlı olarak atılacaklarını haber vermiştir. Bilindiği gibi dünyada insanlar dar bir yerde birkaç dakikadan fazla kaldıklarında son derece rahatsız olur ve hemen buradan çıkmak isterler. Kendilerini dört tarafı kapalı dar bir alanda düşünmek bile istemezler. Ancak cehennemde tarif edilen azap dünyadakiyle kıyaslanmayacak kadar büyüktür. İnkarcılar orada hem dar ve sıkışık bir yere atılacaklardır, hem de bulundukları yerde ateş azabı olacaktır. Üstelik elleri boyunlarına bağlanmış şekilde oldukları için değil ateşten kurtulmak, hareket etme imkanı bile bulamayacaklardır. Elbette insan böyle bir ortamı zihninde canlandırırken bile çok şiddetli sıkıntı duyar ki bunu yaşamanın nasıl bir acı vereceği açıktır.

    ALLAH başka ayetlerinde inkarcıların kapkara dumandan bir gölge içinde olacaklarını bildirmiştir. (Vakıa Suresi, 43-44) Ancak gölge deyince genelde insanlar serin, ferah bir yer algılarlar. Oysa cehennemde var olduğu bildirilen bu gölge dünyada algıladıklarından tamamen farklıdır. ALLAH bu gölgenin ne serinletici, ne de ferahlatıcı olduğunu haber vermiştir.

    Bir başka büyük azap şekli de cehennemdeki insanların sonsuza kadar ölmemeleri olacaktır. Çünkü ölüm onlar için bir kurtuluş ve azaptan kurtulmaları için bir yoldur. Bu nedenle ALLAH onların ölmelerine izin vermeyecektir. Rabbimiz'in ayetlerinde haber verdiği gibi, onlara her yandan ölüm gelecektir ama hiçbir zaman ölmeyeceklerdir. (İbrahim Suresi, 17) Dünyadayken ölüm sebebi olabilecek her türlü olayla orada karşılaşacaklardır. Bu olaylar sırasında hissedilen acıları, sıkıntıları, korkuları son derece açık bir şuurla yaşayacaklardır. Ama buna rağmen ölemeyecek ve yeni azap çeşitleri ile ALLAH dilediği sürece sonsuz yaşamlarına devam edeceklerdir.

    Dünyada bir insan ciddi bir şekilde yandığında kısa bir süre içinde ölür. Ateşe ancak az bir süre dayanabilir. Eğer ölmez de yaralanırsa bu sefer de yaraları belirli bir süre sonra iyileşir. Ancak cehennemdeki ateş azabı dünyadakiyle kıyas edilemeyecek kadar farklı olacaktır. Orada ALLAH'ı inkar eden insan ateşe sokulacak ve derisi, yanıp döküldükçe, azabı daha fazla tatması için yeni derilerle değiştirilecektir. (Nisa Suresi, 56) Kısa bir süre yanıp acının yok olması gibi bir durum söz konusu olmayacak, ALLAH dilediği sürece devamlı ateşin yakmasının verdiği acıyı yaşayacaktır.

    Bir başka cehennem azabı olarak inkarcıların o gün ateşin üzerinde tutulup eritileceklerini ALLAH haber vermiştir. (Zariyat Suresi, 13) Böyle bir durumun nasıl büyük bir azap vereceğini dünyadayken kavramak bir insan için mümkün dahi değildir. Dünya şartlarında çok basit bir yaralanmanın ne derece şiddetli bir acı verdiğini bilen insan için, ALLAH'ın bu azabı çok ibret vericidir. Üstelik tüm bunlar olurken bir yandan da;



    Bukağılara vurulacaklardır. (Hakka Suresi, 32)



    Zincirlere ve demir halkalara bağlanacaklardır. (İnsan Suresi, 4)



    Demir kamçılarla kamçılanacaklardır. (Hac Suresi, 21)



    Vücutları, alınları, sırtları, böğürleri ayrıca bir de ateşle dağlanacaktır. (Tevbe Suresi, 35)

    Başlarının üzerinden kaynar sular dökülecektir. (Hac Suresi, 19)



    Üzerlerinde ise katrandan ve ateşten elbiseler olacaktır. (Hac Suresi, 19) (İbrahim Suresi, 50)



    Kendilerine ferahlık verecek tek bir damla serinletici su dahi bulamayacaklardır. O gün onlara verilecek olan tek içecek, kaynar su, irin ve kandır. (Sad Suresi, 57) (Hakka Suresi, 36)



    Yiyecekleri ise sadece zakkum ve darı dikeni olacaktır. ALLAH zakkum ağacının inkar edenlerin karınlarında nasıl azaba dönüşeceğini şöyle bildirmiştir:



    Doğrusu, o zakkum ağacı;

    Günahkar olanın yemeğidir.

    Pota gibi; karınlarda kaynar-durur;

    Kaynar-suyun kaynaması gibi.

    Onu tutun da cehennemin orta yerine sürükleyin.

    Sonra kaynar suyun azabından başının üstüne dökün;

    (Azabı) Tad; çünkü sen, (kendince) üstün, onurluydun.

    Gerçekten bu, sizin kuşkuya kapıldığınız şeydir. (Duhan Suresi, 43-50)



    ALLAH onların orada yedikleri yemeğin "boğazı tıkayıp kaldığını" bildirmiş, içecekleri irinli suyu ise yutkunmaya çalışacaklarını ama boğazlarından geçirmeyi başaramayacaklarını söylemiştir. Dünyada iken insanın en iğrendiği ve ne kokusuna, ne de görüntüsüne tahammül edemediği irin, orada sonsuza kadar cehennem halkının yiyeceği olacaktır. Cehennem ehli bundan büyük bir azap duyacak ama açlıklarından dolayı da bunu yemek zorunda kalacaklardır. Buna rağmen yedikleri de açlıklarını gidermeyecektir. Sonsuza kadar açlığın acısını da aralıksız tadacaklardır. ALLAH yedikleri darı dikeninin de onların açlıklarını gidermeyeceğini şöyle bildirmiştir:



    Onlar için (zehirli olan) darı dikeninden başka bir yiyecek yoktur. Ne doyurup-semirtir, ne açlıktan korur. (Gaşiye Suresi, 6-7)



    Cehennemde inkarcıların yaşayacakları azaplarla ilgili Kuran'da ALLAH'ın bildirdiği başka konular da vardır;

    -Orada onlar için "kemikleri çatırdatan inlemeler" vardır. (Enbiya Suresi, 100)



    -Bütün zamanlar boyunca orada kalacaklar (Nebe Suresi, 23)



    ve onların azabı hafifletilmeyecektir. (Al-i İmran Suresi, 88)



    -Ateşten çıkmak isteyecekler ama çıkamayacaklardır. (Maide Suresi, 37)



    Tüm bu anlatılanlar inkar edenlere tarif edilemeyecek kadar büyük bir azap ve pişmanlık yaşatacaktır. Bu azaptan kurtulabilmek için canlarının alınmasını isteyecekler ve bunun için de defalarca yalvaracaklardır. Cehennemdeki insanların konuşmalarını ALLAH Kuran'da şöyle haber vermektedir:



    (Cehennem bekçisine:) "Ey Malik (bekçi), Rabbin bizim işimizi bitirsin" diye haykırdılar. O: "Gerçek şu ki siz, (burada) kalacak kimselersiniz" dedi. "Andolsun, size hakkı getirdik, fakat sizin bir çoğunuz hakkı çirkin görüp-tiksinenlerdiniz." (Zuhruf Suresi, 77-78)



    Ancak Rabbimiz'in ayette de bildirdiği gibi ALLAH dünyada iken hak dinden yüz çevirdikleri, yapılan uyarıları dinlemedikleri için onların yalvarmalarına icabet etmeyecek ve onları dilediği sürece sürekli olarak azabın içinde tutacaktır.

    İşte burada anlatılanlar dünyada ALLAH'ı ve ahiret gününü inkar edenlerin, cennet ve cehennem konusundaki uyarıları dinlemeyenlerin kesin olarak yaşayacakları azaplardan bir kısmıdır. İnkarcıların bu azapların yanında asla kurtulamayacakları büyük bir azap daha vardır ki bu, kişinin aklından bir an dahi uzaklaşmayacak olan pişmanlık hissidir. Bu his, bir insanın görebileceği en korkunç yer olan cehennemde yaşamak zorunda kalmanın verdiği sıkıntıyla katlanarak artacaktır. Çünkü baştan beri belirttiğimiz gibi inkarcılar cehennem azabını tattıkları her an, eğer dünyada doğru olan yolu seçmiş olsalar bunların hiçbirini yaşamayacaklarını hatırlayacaklardır. Ve bunun verdiği pişmanlıktan kurtulmaları da mümkün değildir.





    İnkarcıların Cehennemde

    Yaşayacakları Pişmanlık

    İnkar edenler cehennemdeki azabın şiddetini yaşadıkça, dünya hayatında ALLAH'a iman etmemiş oldukları için çok büyük bir pişmanlığa kapılacaklardır. Ancak bu pişmanlık, onlara hiçbir şekilde telafi imkanı sağlamayacaktır. Çünkü dünyada kendilerine yeterince fırsat verilmiştir ama onlar bunu değerlendirememişlerdir. Bunu anladıklarında, kendilerini ALLAH'tan uzaklaştıran, ahireti unutturan ve dünyaya çeken her şeye ve herkese lanet edecek ve onlara karşı büyük bir öfke duyacaklardır. ALLAH bu kimselerin öfke dolu pişmanlıklarına şöyle dikkat çeker:



    Yüzlerinin ateşte evrilip çevrileceği gün, derler ki: "Eyvahlar bize, keşke ALLAH'a itaat etseydik ve Resûl'e itaat etseydik." Ve dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular." "Rabbimiz, onlara azabtan iki katını ver ve büyük bir lanet ile lanet et." (Ahzab Suresi, 66-68)



    Sonunda Bize geldiği zaman, der ki: "Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü yakın-dost(muşsun sen)." (Bu söylenmeleriniz,) Bugün size kesin olarak bir yarar sağlamaz. Çünkü zulmettiniz. Şüphesiz azapta da ortaksınız. (Zuhruf Suresi, 38-39)



    Ayetlerde görüldüğü gibi, suçu, dünya hayatında kendilerini saptıran kimselere yükleyerek azaptan kurtulabileceklerini umarlar. Halbuki ALLAH herkese doğruyu bulabileceği bir vicdan ve bunu uygulayabileceği bir irade vermiştir. Herkese her iki alternatif de anlatılmış ve herkese doğru olan da yanlış olan da sunulmuştur. Ve her insan kendi tercihini kendi iradesiyle bilerek ve isteyerek yapmıştır. Ayrıca ALLAH herkesin kalbinde yaşadığı imanı ve inkarı da bilir. Bu nedenle cehennem ehli arasında insanların inkar etmesine öncülük edenler de, onlara uyanlar da hak ettikleri karşılığı göreceklerdir. O gün kimse başkasının işlediği günahtan sorumlu olmayacak ve kimse kimsenin günahını yüklenmeyecektir.

    Bu insanlar, dünya hayatında birbirlerini günaha çekerlerken belki de çoğu defa ahirette hesap vereceklerini hatırlamış ama bunu önemsiz görmek istemişlerdir. Birbirlerine "sen yap ben senin günahını yüklenirim" demiş ve inkar etmeleri için birbirlerini teşvik etmişlerdir. Şeytan da onlara birtakım süslü vaatlerde bulunarak onları inkara yönlendirmiştir. Halbuki ALLAH " o Bize, 'yapayalnız tek başına' gelecektir." (Meryem Suresi, 80) şeklinde buyurarak bu vaatlerin inkarcılar için hiçbir faydası ve geçerliliği olmadığını önceden bildirmiştir.

    O gün inkar edenler tamamen yalnız olduklarını açıkça göreceklerdir. Ve ALLAH'tan başka kendileri için ne bir dost ne de bir veli bulamayacaklarını da anlayacaklardır. Çünkü dünyada peşlerinden gittikleri, kendilerine dost olarak gördükleri herkes cehennemde onları terk edecek ve yüzüstü bırakacaktır. Aynı şekilde ALLAH'ı unutarak veli edindikleri şeytan da kendilerine ihanet edecek ve şöyle diyecektir:



    İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, ALLAH, size gerçek olan va'di va'detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtaracak değilim, siz de beni kurtaracak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azab vardır." (İbrahim Suresi, 22)



    Dost olarak gördükleri herkesin kendilerine böyle ihanet ettiğini ve kendilerini yüz üstü bıraktığını görmek inkar edenlerin pişmanlığını daha da arttıran bir neden olacaktır. Artık ALLAH'tan başka sığınacak kimseleri olmadığını çok açık olarak anlamışlardır. Ancak bunu anlamanın kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını görmek de onlara büyük bir sıkıntı verecektir. O gün bir yandan birbirleriyle tartışırlarken, bir yandan da dünyada yapıp ettikleri günahları itiraf ederler. Bu durumu ALLAH ayetlerde şöyle haber vermektedir:



    Orada birbirleriyle çekişip tartışarak derler ki:

    "Andolsun ALLAH'a, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz,"

    "Çünkü sizi (yalancı olanları) alemlerin Rabbiyle eşit tutuyorduk.

    "Bizi suçlu-günahkarlardan başka saptıran olmadı."

    "Artık bizim için ne bir şefaatçi var,"

    "Ne de candan-yakın bir dost."

    "Bizim bir kere daha (dünyaya dönüşümüz mümkün) olsaydı da iman edenlerden olabilseydik." (Şuara Suresi, 96-102)



    Ayetlerde görüldüğü gibi, inkarcılar büyük bir pişmanlıkla dünyaya geri dönebilmeyi, iman eden insanlardan olup, ahiret hayatları için kendilerine fayda sağlayacak hayırlı bir şeyler yapabilmeyi dilerler. Ancak bu dilekleri kabul edilmez. Yıllarca peşinden koştukları paranın, güzelliğin, itibarın, dünyada elde etmeye çalıştıkları başka bir şeyin hiçbir anlamı olmadığını görürler. Kuran'da onların bu pişmanlık dolu ifadelerine ALLAH şöyle yer verir:



    Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: "Bana keşke kitabım verilmeseydi."

    "Hesabımı hiç bilmeseydim."

    "Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi.

    "Malım bana hiçbir yarar sağlayamadı."

    "Güç ve kudretim yok olup gitti."

    (ALLAH buyruk verir:) "Onu tutuklayın, hemen bağlayın."

    "Sonra çılgın alevlerin içine atın."

    "Daha sonra onu, uzunluğu yetmiş arşın olan bir zincire vurup gönderin."

    "Çünkü, o, büyük olan ALLAH'a iman etmiyordu."

    "Yoksula yemek vermeye destekçi olmazdı."

    "Bundan dolayı bugün, kendisine hiçbir sıcak dost yoktur." (Hakka Suresi, 25-35)



    O gün, cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda? Der ki: "Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim." (Fecr Suresi, 23-24)



    Tüm bunların yanında cennet halkının sevincini ve mutluluğunu görmek de inkar edenlerin yaşadıkları pişmanlığı artırır. Çünkü cennette yaşayan insanlarla kendi yaşantıları arasındaki olağanüstü büyük farklılığa şahit olurlar. Ahirette cennet ehli ile cehennem ehli arasındaki büyük farka dikkat çekilmiştir.

    Cehennem ehlinin görünümünü ALLAH Kuran'da "gözleri 'korkudan ve dehşetten düşük', kendilerini de zillet sarıp-kuşatmış" (Kalem Suresi, 43) şeklinde ifade etmiştir. Bir başka ayette ise yüzlerinin "kararmış ekşimiş" (Kıyamet Suresi, 24) olduğunu bildirmiştir. Buna karşılık cennetle müjdelenen müminlerin yüzlerini şöyle tanımlamıştır:



    O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır;

    Güler ve sevinç içindedir. (Abese Suresi, 38-39)



    İnkar edenler cehennemde kaynar su, irin, kan, zehirli darı dikeni ve zakkum dışında hiçbir yiyecek bulamayacaklarken, iman edenler cennette baldan, sütten ırmaklarla, kadehler içerisindeki birbirinden güzel içeceklerle, kesilip eksilmeyen, yüklü dalları bükülmüş, meyveleri sarkmış meyve ağaçlarıyla ve nefislerinin isteyeceği daha pek çok nimetle ödüllendirileceklerdir. Bir ayette ALLAH cennet halkının yiyeceklerini şöyle tanımlar:



    Takva sahiplerine va'dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafatlanan bir kişi), ateşin içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını 'parça parça koparan' kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu? (MUHAMMED Suresi, 15)



    ALLAH'ın ayette de belirtildiği gibi böyle mükafatlandırılan kimseler ile inkar edenlerin hem açlıklarını gidermeye yaramayan, hem de büyük bir azaba dönüşen rızıkları kesinlikle bir değildir. Onlar orada sonsuz defa yakılacak, sonsuz defa derileri eritilip dökülerek yenileriyle değiştirilecek ve sonsuza kadar bir parça serinlik ya da ferahlık bulabilmek için yalvararak yardım isteyeceklerdir. Cennet halkının gölgeliklerde, serinliklerde nimet içerisinde olduklarını görecek ve onlara sahip olduklarından bir parça kendilerine de vermeleri için yalvaracaklardır. Rabbimiz Kuran'da onların bu haberini şöyle verir:



    Ateş halkı cennet halkına seslenir: "Bize biraz sudan ya da ALLAH'ın size verdiği rızıktan aktarın." Derler ki: "Doğrusu ALLAH, bunları inkar edenlere haram (yasak) kılmıştır." (Araf Suresi, 50)



    Ama cehennemde pişmanlık içinde yaşayan inkarcıların bu yardım istekleri asla karşılık görmeyecektir. ALLAH, bunu haber verdiği ayette şöyle buyurmaktadır:



    ... Şüphesiz Biz zalimlere bir ateş hazırlamışız, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. Eğer onlar yardım isterlerse, katı bir sıvı gibi yüzleri kavurup-yakan bir su ile yardım edilirler. Ne kötü bir içkidir o ve ne kötü bir destektir. (Kehf Suresi, 29)



    Yine aynı şekilde cennet halkına atlas ve ipekten elbiseler, sayısız ziynetler, altınlar, gümüşler sunulurken, cehennem halkına katrandan ve ateşten biçilen elbiseler giydirilecektir. Onlar zincirlere vurulup, demir halkalarla bağlandıkları "cehennemden yataklar"a yatırılıp üzerleri de "cehennemden örtüler" ile örtülürken, müminler yüksek köşkler ve güzel konaklar içerisindeki yükseklere kurulmuş ve "özenle işlenmiş mücevher" tahtlarda, çarpıcı güzellikteki döşeklerde, astarları ağır işlenmiş atlastan yataklar üzerinde ağırlanacaklardır.

    ALLAH Kuran'da müminlerin diledikleri her şeyi orada kendilerine vereceğini bildirmiştir. ALLAH onların hoşnut bir yaşam içerisinde olduklarını, mutlu ve huzurlu olduklarını ve sevinç içerisinde ağırlandıklarını da şöyle bildirmiştir:



    ... Rableri Katında her diledikleri onlarındır... (Şura Suresi, 22)



    Artık ALLAH, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve sevinç vermiştir. (İnsan Suresi, 11)



    İnkarcılar da dünya hayatında eğer ALLAH'ın emrine uyarak vicdanlı, samimi ve dürüst bir tavır göstermiş olsalardı, bugün cehennem ateşi içerisinde azap çekmiyor ve cennet halkı gibi nimetler içerisinde yaşıyor olacaklardı. İşte bu nedenle inkar edenler cennet halkını her düşündüklerinde bu pişmanlığı kat kat artarak hissedeceklerdir. ALLAH, onların içerisinde bulunduğu cehennem azabını ve bu pişmanlıklarını "sarsıcı üzüntü" olarak tanımlamış ve bundan ne zaman kurtulmak isteyecek olurlarsa, bir kez daha azaba döndürüleceklerini bildirmiştir:



    Ne zaman ordan, sarsıcı-üzüntüden çıkmak isterlerse, oraya geri çevrilirler ve (onlara:) "Yakıcı azabı tadın" (denir). (Hac Suresi, 22)



    Çünkü cehennem artık geri dönüşü olmayan ve pişmanlık hissinin bir fayda sağlamayacağı, hatta hiçbir anlam ifade etmeyeceği bir yerdir. Melekler daha ilk öldükleri anda inkarcılara ALLAH'ın dilemesi dışında artık sonsuza kadar bir güzellikle karşılaşmayacaklarını haber vermişlerdir:



    Melekleri görecekleri gün, suçlu-günahkarlara bir müjde yoktur. Ve o gün (melekler onlara) derler ki: "(Size sevinçli haber) Yasaktır, yasak." (Furkan Suresi, 22)



    Bu nedenle inkar edenler ancak yok olarak bu azaptan kurtulabileceklerine inanmışlardır. Yok olmak için yalvaracaklardır ama bu istekleri kabul edilmeyecektir. Çünkü onlara dünyada öğüt alabilecekleri kadar bir ömür verilmişken onlar bile bile inkarı tercih etmiş ve haktan yüz çevirmişlerdir. Bu nedenle onlara ALLAH şunları söyleyecektir:



    "Bugün bir yok oluşu çağırmayın, bir çok (kere) yok oluşu isteyip-çağırın." (Furkan Suresi, 14)



    "Girin ona; artık ister sabredin, ister sabretmeyin. Sizin için birdir. Siz ancak, yaptıklarınızla cezalandırılıyorsunuz." (Tur Suresi, 16)



    ALLAH Araf Suresi'nin 40. ayetinde, onların halat (ya da deve) iğnenin deliğinden geçinceye kadar cehennemden kurtulamayacaklarını ve cennete giremeyeceklerini bildirmiştir. Ayrıca ALLAH, inkarcıların dünyada iken nasıl haktan yüz çevirip, ahiret gününü ve Kendisi'ne kavuşmayı unuttularsa o gün de onların unutulacağını, yani Rabbimiz'den asla bir karşılık alamayacaklarını, yardım görmeyeceklerini bildirmiştir:



    (ALLAH da) Der ki: "İşte böyle, sana ayetlerimiz gelmişti, fakat sen onları unuttun, bugün de sen işte böyle unutulmaktasın." (Taha Suresi, 126)



    Denildi ki: "Bugününüzle karşılaşmayı unuttuğunuz gibi, Biz de sizi bugün unutuyoruz. Barınma yeriniz ateştir. Ve sizin için hiçbir yardımcı yoktur." (Casiye Suresi, 34)



    Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve Bizim ayetlerimizi 'yok sayarak tanımadıkları' gibi, Biz de bugün onları unutacağız." (A'raf Suresi, 51)



    Yine de yalvaracak ve ALLAH'tan kendilerini ateşten çıkarmasını dileyeceklerdir ama ALLAH onlara şöyle cevap verecektir:

    Der ki: "Onun içine sinin ve Benimle söyleşmeyin." (Müminun Suresi, 108)



    İşte inkar edenlerin alacakları karşılık, hiçbir şekilde yardım görmemek ve cehennem azabı içerisinde terk edilmek olacaktır. ALLAH onlara rahmet etmeyecek, onları esirgemeyecek ve işledikleri günahları, hataları bağışlamayacaktır. Oysa dünyada iken ALLAH'a sığınmış olsalardı, O'nu kendilerine karşı sonsuz esirgeyen, sonsuz bağışlayan ve sonsuz rahmet eden olarak bulacaklardı. Ama cehennemi gördüklerinde hatırladıkları bu gerçekler artık onlara hiçbir yarar sağlayamayacaktır.

    Tüm bu anlatılanların ardından insanların, ALLAH'ın kullarına karşı sonsuz seven ve sonsuz affedici olduğunu şimdiden düşünüp, yalnızca O'nu dost ve vekil edinmeleri gerekir. Zira cehennemin kapıları insanın üzerine bir kere kilitlendi mi, artık ALLAH takdir ettiği sürece açılmayacak ve şu an insanın elinde olan fırsatlar bir daha kendisine geri verilmeyecektir. Bu ebedi pişmanlıktan kurtulmanın yolunu ise ALLAH Kuran'da şöyle bildirmiştir:



    Ancak tevbe edenler, ıslah edenler, ALLAH'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini katıksız olarak ALLAH için (halis) kılanlar başka; işte onlar mü'minlerle beraberdirler. ALLAH mü'minlere büyük bir ecir verecektir. Eğer şükreder ve iman ederseniz, ALLAH azabınızla ne yapsın? ALLAH şükrün karşılığını verendir, bilendir. (Nisa Suresi, 146-147)

#10.10.2008 16:38 0 0 0
  • HESAP GÜNÜ YAŞANAN PİŞMANLIK

    Sur'a üfürüldü; böylece ALLAH'ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde olanlar çarpılıp-yıkılıverdi. Sonra bir daha ona üfürüldü, artık onlar ayağa kalkmış durumda gözetliyorlar. Yer, Rabbinin nuruyla parıldadı; (orta yere) kitap kondu; peygamberler ve şahidler getirildi ve aralarında hak ile hüküm verildi, onlar haksızlığa uğratılmazlar. Her bir nefse yaptığının tam karşılığı verildi. O, onların işlediklerini daha iyi bilendir. (Zümer Suresi, 68-70)



    Dünya üzerinde gelmiş geçmiş bütün insanlar, ölümün ardından hesap günü diriltilirler. Ancak inkar edenler için diriliş anı zorlu bir zamandır. İnkarcıların diriliş anındaki şaşkınlık dolu konuşmalarını ALLAH Kuran'da şöyle haber verir:



    Demişlerdir ki: "Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan ALLAH)ın va'dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş." (Yasin Suresi, 52)



    Gerçek olan va'd yaklaşmıştır, işte o zaman, inkar edenlerin gözleri yuvalarından fırlayacak: "Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zalim kimselerdik" (diyecekler). (Enbiya Suresi, 97)



    "Eyvah" ifadesi, yaşadıkları büyük panik, korku ve pişmanlığın bir ifadesidir. Çünkü hayatları boyunca kendilerini ahiretle uyarıp korkutan kişilerin doğru söylediklerini, yeniden dirildikleri günle birlikte anlarlar. Dolayısıyla kendilerine vaat edilen diğer şeylerin de sırasıyla başlarına geleceğini biliyorlardır artık. Şimdi, gerçekleşeceğine inanmadıkları bu azaba sürükleneceklerdir ve kaçıp kurtulmalarının da imkanı yoktur.

    İnkar edenler, dirilişin ardından ALLAH'ın huzuruna çıkarılırlar. Artık tüm yaptıklarından sorguya çekilecekler ve bu hesaba göre haklarındaki hüküm verilecektir. Bunun için kendileri gibi dünyada ALLAH'ın sınırlarını tanımayan, büyüklük taslayarak hareket eden insanların tümüyle beraber ALLAH'ın huzuruna getirilmişlerdir:



    Sur'a üfürüleceği gün, artık siz dalga dalga geleceksiniz. (Nebe Suresi, 18)



    İşte bu hesap günü inkarcılar, hiçbir şeyin ALLAH'ın rızasını kazanmaktan ve O'nun azabından korunmaktan daha önemli olmadığını anlarlar. ALLAH'ın gücünün ve varlığının delilleri son derece açıkken ve ALLAH Kendi rızasını kazanmanın yollarını göstermişken, bu fırsatı nasıl kaçırdıklarını düşündükçe, yaşadıkları pişmanlık şiddetlenir. Konuşmalarından içlerinde yaşadıkları pişmanlık açıkça hissedilir:



    O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: "Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım, vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim. Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur'an'dan) saptırmış oldu." Şeytan da insanı yapayalnız ve yardımsız bırakandır. (Furkan Suresi, 27-29)

    İnkarcılar hesap günü tüm bunları düşünüp yaşarlarken kendi dertlerine düşerler. Öyle ki ne çocuklarını, ne eşlerini, ne annelerini, ne babalarını gözleri görmez. ALLAH bu durumu Kuran'da şöyle tarif etmektedir:



    Fakat 'kulakları patlatırcasına olan o gürleme' geldiği zaman, Kişi o gün, kendi kardeşinden kaçar; annesinden ve babasından, eşinden ve çocuklarından, o gün, onlardan her birisinin kendine yetecek bir işi vardır. (Abese Suresi, 33-37)



    Soy bağının artık onlar için hiçbir önemi kalmamıştır. Bu kişiler için önemli olan tek şey, ALLAH'ın azabından kurtulabilmektir. Öyle ki azaptan kurtulabilmelerine karşılık kendi oğullarını, eşlerini ve kardeşlerini fidye olarak vermeyi bile teklif ederler:



    Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün; Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengarenk yün gibi olacak. (Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz. Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister; kendi eşini ve kardeşini, ve onu barındıran aşiretini de; yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa. Hayır; (hiçbiri kabul edilmez). Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir. (Mearic Suresi, 8-15)



    Elbette hesap günü inkarcıların harcadıkları bu çabalar sonuçsuzdur. Söz konusu insanların dünyadayken mal, makam ve çocuk sahibi olmak en büyük hedefleri olmuştur. Hatta bu hedeflerine ulaşabilmek için tüm ömürlerini harcamışlardır. Ama hesap günü bunların hiçbir değeri olmadığını anlarlar. ALLAH'ın huzuruna getirildikleri bu an, inkarcıların yok olup gitmek istediği, müminlerin ise şevkle bekledikleri ve sevinç içinde oldukları andır. ALLAH bu anı ayetlerinde şöyle tasvir etmektedir:



    O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır; güler ve sevinç içindedir. Ve o gün, öyle yüzler de vardır ki üzerini toz bürümüştür. Bir karartı sarıp-kaplamıştır. İşte onlar da, kafir, facir olanlardır. (Abese Suresi, 38-42)



    İşte o gün insanların sahip oldukları en kıymetli şey, ALLAH'ın rızasını arayarak yaptıkları salih amellerdir. Ama inkarcılar sonsuz hayatlarını kurtaracak olan bu kıymetli hazineye sahip değillerdir. Yaşamları boyunca hesap günü ALLAH'a sunabilecekleri, ortaya koyabilecekleri bir iyilik ve güzellik yapmamışlardır. İman etmemiş olmalarından dolayı kendilerince iyi yaptıklarını sandıkları şeyler de boşa gitmiştir. ALLAH bu gerçeğe Kuran'da şöyle dikkat çeker:



    De ki: "Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi?" "Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar." İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız. (Kehf Suresi, 103-105)



    Dini inkar edenler, ahiret gününün varlığından hep şüphede oldukları için o güne yönelik bir hazırlık yapma gereği duymamış, yalnızca geçici olan dünyada mal yığıp biriktirmekle, nefislerinin isteklerine uymakla ömürlerini geçirmişlerdir. Şimdi ise asla telafi edemeyecekleri bir pişmanlığın acısı ile karşı karşıya kalmışlardır. Bu gerçeği ALLAH Kuran'da şöyle bildirir:



    Derler ki: "Eyvahlar bize; bu, din günüdür." Bu, sizin yalanladığınız (mü'mini kafirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür. (Saffat Suresi, 20-21)



    Üstelik artık dünyada yapmış oldukları tüm vicdansızlıklar, kötülükler ve nankörlükler ALLAH'ın huzurunda eksiksizce bir bir ortaya dökülecektir. Ve onlar da kendi işledikleri günahlara şahitlik edeceklerdir. Bu durum Kuran ayetlerinde şöyle ifade edilmektedir:



    Onlar senin Rabbine sıra sıra sunulmuşlardır. Andolsun, siz ilk defa yarattığımız gibi Bize gelmiş oldunuz. Hayır, Bizim size bir kavuşma-zamanı tespit etmediğimizi sanmıştınız değil mi? (Önlerine) Kitap konulmuştur; artık suçlu-günahkarların, onda olanlardan dolayı dehşetle-korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki: "Eyvahlar bize, bu kitaba ne oluyor ki, küçük büyük bırakmayıp her şeyi sayıp-döküyor?" Yapıp-ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf Suresi, 48-49)



    O gün insanlar, amelleri kendilerine gösterilsin diye, bölük bölük fırlayıp-çıkarlar. ALLAH bunu aşağıdaki ayetleriyle haber vermiştir:



    Artık kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu görür.

    Artık kim zerre ağırlığınca bir şer (kötülük) işlerse, onu görür. (Zelzele Suresi, 6-8)



    ALLAH'ın Kuran ayetlerinde bildirdiğine göre bundan sonra sıra, kitapların verilmesine gelmiştir. Kitaplar müminlerin sağ yanlarından verilirken, inkarcıların sol yanlarından verilir. İnkarcılar, ölüm melekleri yanlarına gelip de canlarını aldıkları andan itibaren yıkım üstüne yıkım yaşamaktadırlar. Bir yıkımı da kitaplarını ellerine aldıklarında yaşarlar. İşledikleri suçları görmek istemez, bir an önce yok olmak isterler. İçinde bulundukları bu durumu, ALLAH ayetlerde şöyle haber vermektedir:



    Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: "Bana keşke kitabım verilmeseydi."

    "Hesabımı hiç bilmeseydim."

    "Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi."

    "Malım bana hiçbir yarar sağlayamadı."

    "Güç ve kudretim yok olup gitti." (Hakka Suresi, 25-29)



    ... Kişinin kendi ellerinin önceden takdim ettiklerine bakacağı gün, kafir olan da: "Ah, keşke ben bir toprak oluverseydim" diyecek." (Nebe Suresi, 40)



    Kimin de kitabı ardından verilirse,

    O da, helak (yok olmay)ı çağıracak,

    Çılgın alevli ateşe girecek.

    Çünkü o, (dünyada) kendi yakınları arasında sevinçliydi. Doğrusu o, (Rabbine) bir daha dönmeyeceğini sanmıştı. Hayır; gerçekten Rabbi, kendisini çok iyi görendi. (İnşikak Suresi, 10-15)



    İşte tüm bunları gören inkarcılar, dünyada yaşadıkları süre boyunca ne kadar büyük bir fırsatı kaçırmış olduklarını anlarlar. Ve bunu anladıklarında da o büyük sıkıntıyı yani pişmanlığı en şiddetli şekilde yaşarlar. Üstelik kendi içinde bulundukları bu ortamın aksine müminlerin büyük bir coşku ve mutluluk içinde olduğuna şahit olurlar. Bunu gören inkarcılar daha da büyük bir pişmanlık hissederler. Çünkü dünyadayken müminlerin her çağrısına inatla direnmiş ve kendilerini daha üstün görerek onlardan yüz çevirmişlerdir.

    Ama artık bir ayetin ifadesiyle "duyarlı teraziler" konmuştur. Herkes kitabında yazan amellerine göre cennete ya da cehenneme sevk edilecektir. Hesap günü inkarcılar, hak ettikleri yeri anlarlar ve bundan dolayı büyük bir korkuya kapılırlar. Bu kimselerin yaşadıkları korkuyu, ALLAH bir ayette şöyle bildirir:



    (O gün) Zalimleri kazandıkları dolayısıyla korkuyla titrerlerken görürsün; o (yaptıkları) da üstlerine çöküvermiştir... (Şura Suresi, 22)



    ALLAH'ın sonsuz adaleti tecelli eder ve herkese yaptıklarının karşılığı tek bir zerre dahi eksik olmaksızın verilir:



    "Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz." (Enbiya Suresi, 47)



    Müminler kolay bir hesaba çekilirlerken, inkarcıların hesabı son derece çetin olur. ALLAH'ın dünyada kendilerine bahşettiği her nimetten teker teker sorguya çekilirler. ALLAH'ın emir ve tavsiyelerine uyup uymadıkları, nerede nankör bir tavır gösterdikleri, içlerinden geçen isyankar düşünceler, kötü sözler, göz ardı ettikleri uyarılar gibi hayatlarının her anı ile ilgili olarak hesap verirler. Ancak dünyada iken öne sürdükleri samimiyetsiz mazeretleri o gün geçerli olmaz ve hatta özür beyan etmelerine bile izin verilmez. O gün inkarcıların karşılaşacağı ortamı ALLAH Kuran'da şöyle tarif eder:



    O gün, yalanlayanların vay haline.

    Bu, onların konuşamayacakları bir gündür.

    Ve onlara özür beyan etmeleri için izin verilmez.

    O gün, yalanlayanların vay haline.

    Bu, hüküm günüdür; sizi ve öncekileri 'birarada topladık.'

    Şayet kurabileceğiniz hileli bir düzeniniz varsa, durmaksızın Bana karşı kurun.

    O gün, yalanlayanların vay haline. (Mürselat Suresi, 34-40)

    Hesap tartısı hafif gelen inkarcılar, ayette haber verildiği üzere "... artık neyi hazırladığını bilip öğrenmiştir" (Tekvir Suresi, 14) ve gidecekleri yer de belli olmuştur. Bu azap dolu yer ayetlerde "haviye" olarak adlandırılmıştır. ALLAH ayetlerinde şöyle buyurmaktadır:



    İşte, kimin tartıları ağır basarsa,

    Artık o, hoşnut olunan bir hayat içindedir.

    Kimin tartıları hafif kalırsa,

    Artık onun da anası (son durağı) "haviye"dir (uçurum).

    Onun ne olduğunu (mahiyetini) sana bildiren nedir?

    O, kızgın bir ateştir. (Kaari'a Suresi, 6 -11)



    Tüm bunlar hesap günü inkar edenlerin yaşayacakları büyük pişmanlığın şiddetini anlayabilmek açısından son derece önemlidir. Çünkü o gün geldiğinde insan pişman olmak için çok geç kalmış olacaktır. Eğer burada anlatılanları düşünür ve ALLAH'ın razı olacağı güzel davranışlarını artırırsa, yukarıdaki ayette bildirildiği gibi "tartıları ağır basacaktır". Ve ancak bu şekilde büyük bir pişmanlıktan kurtulabilecektir.
#10.10.2008 16:36 0 0 0
  • İnkar Edenlerin Ölüm Anındaki Pişmanlıkları
    Yaşadıkları süre boyunca insanlara pek çok kez cennet ve cehennemin varlığı, ahiret için hazırlık yapmaları gerektiği hatırlatılır. Ancak inkarcılar her seferinde yüz çevirir ve kendilerine verilen fırsatları değerlendiremezler. Ölümle karşılaştıklarında yaşadıkları büyük pişmanlığın asıl sebeplerinden biri de, "kendi elleriyle" kendilerini bu duruma sokmuş olmalarıdır. Kimse onları zorlamamıştır, onlar kendi iradeleriyle hareket ederek bu kötü sonu kendileri seçmişlerdir.

    İnkarcılar bu yanlış seçimin sonucunda ölüm anı ile birlikte azabı yaşamaya başlarlar. Bu azabın başlangıcı ise, ALLAH'ın ayetlerde bildirdiği gibi, ölüm anında yaşanan büyük korkudur. O gün insanların yaşadığı korkuyu Rabbimiz şöyle bildirir:



    (Ölüm korkusundan) ayaklar birbirine dolaştığında;

    O gün sevk, yalnızca Rabbinedir.

    Fakat o, ne doğrulamış ne de namaz kılmıştı.

    Ancak o, yalanlamış ve yüz çevirmişti.

    Sonra çalım satarak yakınlarına gitmişti.

    Sen buna müstahaksın, dahasına da müstahaksın.

    Yine müstahaksın, dahasına da müstahaksın. (Kıyamet Suresi, 29-35)



    Ancak unutmamak gerekir ki bu korkuyu sadece inkar edenler yaşarlar. Çünkü iman eden insanlar zaten tüm hayatlarını ALLAH'ın hoşnutluğunu ve sevgisini kazanmak için çalışarak geçirirler. Bu nedenle umut içerisindedirler.

    İnkar edenler ise ölümle birlikte büyük bir pişmanlık yaşarlar, ancak bu başlarına gelecek azapların hiçbirini engellemeye yaramaz. ALLAH inkar edenlerin canlarının büyük bir acı ve zorluk içerisinde alınacağını bildirir:



    ... Sen bu zalimleri, ölümün 'şiddetli sarsıntıları' sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: "Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün ALLAH'a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O'nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azapla karşılık göreceksiniz" (dediklerinde) bir görsen... (Enam Suresi, 93)



    Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak? (MUHAMMED Suresi, 27)



    Ölüm anında inkarcıların yaşadıkları bu durumu, dünya şartları içinde kavrayabilmek elbette mümkün değildir. Ancak ALLAH insanların düşünmesi ve böyle bir durumla karşılaşmaktan sakınmaları için bunun haberini bildirmiştir. Ölüm melekleri ayetlerde de açıklandığı gibi inkar edenlerin sırtlarına ve yüzlerine vura vura canlarını alacaklardır. İnkarcılar bir yandan fiziksel bir acı duyacaklardır. Elbette bu acıyla birlikte pişmanlığı da yaşamaya başlayacaklardır. Çünkü bu andan sonra artık geri dönüş imkanları kalmamıştır.

    Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, ölüm anında insan başına gelenlerin tümünü belki de her zamankinden daha açık bir şuurla, hissederek yaşar. Onun için artık sonsuz bir hayat başlamıştır. Ölüm sadece bir geçiş aşaması ve ruhun bedenden ayrılarak sonsuzluk mekanına gidişidir.

    İnkarcılar canları alınırken kendilerine çektirilen acıdan dolayı, ALLAH'ın dilemesi dışında sonsuza kadar sürecek olan büyük bir azapla karşı karşıya olduklarını anlarlar. Tüm hayatlarını ALLAH'ın dininden yüz çevirmiş olarak geçiren bu kimseler, o anda kendilerini azaptan kurtarması ve affetmesi için var güçleriyle ALLAH'a yalvarırlar. Pişmanlıkla bir daha dünyaya döndürülmeyi, salih amellerde bulunmayı ve kaybettiklerini telafi etmeyi isterler. Ancak bu istekleri kabul edilmez çünkü onlara, ALLAH'ın bir ayetinde bildirdiği gibi "öğüt alacak olanın öğüt alabileceği kadar bir süre" verilmiş, cennet ve cehennem hayatı hatırlatılmış ama onlar bile bile bu gerçekten yüz çevirmişlerdir. Kendilerine bir kez daha böyle bir imkan tanınmış olsa, onların tüm bu pişmanlıklarını unutarak yine inkarı tercih edeceklerini ALLAH Kuran'da şöyle bildirmiştir:

    Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevirin. Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım." Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir... (Mü'minun Suresi, 99-100)



    İnkar edenler dünyada ALLAH'a bile bile secde etmemiş, O'nun hükümlerini yerine getirmemiş ve O'nun emrettiği güzel ahlakı yaşamaktan kaçınmışlardır. Ölümle birlikte ise artık ne kadar isteseler de buna güç yetiremeyeceklerini ALLAH şöyle açıklar:



    Ayağın üstünden (örtünün) açılacağı ve onların secdeye çağrılacakları gün, artık güç yetiremezler. Gözleri 'korkudan ve dehşetten düşük', kendilerini de zillet sarıp-kuşatmış. Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye davet edilirlerdi. (Kalem Suresi, 42-43)



    Ölüm ile birlikte ALLAH'ın vaat ettiği her olayın gerçek olduğunu kavrayan bu kimselerin pişmanlığını artıran bir konu daha vardır. Dünyada iken inanmadıkları, sözlerini ciddiye almadıkları ve hatta alay ettikleri müminler, o gün inkar edenlerin çektiği azapların hiçbirini yaşamazlar. Onlar tüm hayatlarını samimiyetle ALLAH'ın rızasını isteyerek geçirmelerinden dolayı sonsuza kadar her şeyin en güzeliyle mükafatlandırılırlar. Onların canı inkarcılarınkinin tam tersine, hiç acı çekmeden "yumuşakça" alınır. (Naziat Suresi, 2) ALLAH'ın bir ayetinde bildirdiğine göre melekler, ölüm anında müminleri selamlar ve onlara cennet müjdesini verirler:



    Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: "Selam size" derler. "Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin." (Nahl Suresi, 32)



    Bu, inkar edenler için bir başka manevi azaptır. Çünkü dünyada müminlere tanınan imkanlar ve fırsatlar kendilerine de verilmiştir. Ancak onlar dünya hayatının geçici menfaatlerinden yararlanabilmek uğruna, bile bile cenneti kaybetmişlerdir. Dünyanın kısa bir deneme yeri olduğu, ahiretin asıl hayat olduğu hatırlatıldığı halde bunu anlamazlıktan gelmişlerdir. Bu yüzden dünyada ahiret için kazançlı olabilecek hayırlar işlememişlerdir. Oysa ALLAH'ın emrettiği güzel ahlakı yaşamak, salih bir mümin olmak yalnızca samimi bir niyet etmek ve bu niyette irade göstermekle her insan için mümkündür. İşte tüm bunları düşünmek inkar edenlerin içindeki pişmanlığı daha da artırır.

    ALLAH bir ayette, "Yoksa kötülüklere batıp-yara alanlar, kendilerini iman edip salih amellerde bulunanlar gibi kılacağımızı mı sandılar? Hayatları ve ölümleri bir mi olacak? Ne kötü hüküm veriyorlar." (Casiye Suresi, 21) şeklinde buyurarak herkesin yaşam şekline göre sadece hak ettiği karşılığı alacağını haber verir.

    Bunun yanında cehennem azabının kendileri için hazır edildiğini bilmenin verdiği korku da inkarcıların pişmanlıklarını kat kat artıracaktır. Zira o ana kadar sadece canlarının acıyla çekilişinin verdiği azabı yaşamışlardır. Ancak sonrasında kendilerini nelerin beklediğini de çok iyi anlamışlardır.

    İnkar edenlerin ölüm ile başlayan bu pişmanlıkları ALLAH dilediği sürece devam edecektir. Geçen her dakika, her saat ve her gün hiç bitmeyen azabın içinde kalacak ve pişmanlıktan kurtulamayacaklardır.

    Halbuki böylesine büyük ve sonsuz bir pişmanlığı yaşamamak insanın kendi elindedir. Ölümün ve ahiretin gerçekliğini anlamak için onlarla karşılaşmayı beklemeye gerek yoktur. İnsan için ALLAH'ın vaadi yeterlidir. Ölümün sonrasında ALLAH'ın adaleti kesin olarak yerini bulur, inkar edenler cehennemle azaplandırılır ve iman edenler de cennete kavuşurlar.

    Öyleyse henüz ölümle karşılaşmamış her insanın yapacağı en akılcı davranış ALLAH'a sığınmak ve O'nun rahmetini dilemek olacaktır. Ayrıca ALLAH'ın insanlara yol gösterici olarak gönderdiği Kuran'ı ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetini çok iyi öğrenmek, ve kendilerine gösterilen yol doğrultusunda yaşamaktır. Ölüm gerçeğini düşünmeyerek ölümden uzak durmak değil, aksine ölümün yakınlığını düşünerek harekete geçmek insana fayda sağlayacaktır.

    ALLAH'a yönelip dönen insan dünyada ve ahirette Rabbimiz'in rızasını kazanır ve hoşnut edilmiş olarak cennete girer. ALLAH müminleri Kuran'da bu gerçek ile şöyle müjdeler:



    Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir. Cennetime gir."(Fecr Suresi, 27-30)



    Ölümün pişmanlığından kurtulmak ve sonsuz cennetin güzelliklerine kavuşmak isteyen insan, ölümü ve sonrasını şimdiden düşünmeli ve kendisini yaratan Rabbimiz'in hak olan yolunu seçmelidir.
#10.10.2008 16:34 0 0 0
  • İNKARCILAR İÇİN PİŞMANLIĞIN BAŞLANGICI: ÖLÜM

    Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi şerle de hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi, 35)



    Ölüm, ahiretin varlığına inanmayan kimseler tarafından bir son, bir yokoluş gibi algılanır. Oysa bu hatalı bir düşüncedir; çünkü ölüm bir son değil aksine bir başlangıçtır. İman edenler için kusursuz, tüm eksikliklerden arındırılmış sonsuz bir cennet hayatının başlangıcıdır. İnkar edenler için ise büyük bir azabın yaşanacağı cehennem hayatına geçiş aşamasıdır.

    Bu gerçeği kavrayan insanlar, ölümle birlikte dünyada güzel bir sonu ve ahirette güzel bir başlangıcı aynı anda yaşarlar. İnkar edenler ise kendilerine önceden haber verilen bu gerçeği göz ardı etmelerinin telafi edilemez pişmanlığı ile karşılaşırlar. ALLAH onlar için azap dilediği sürece her an bu pişmanlığı hisseder ve bundan kurtulmanın da hiçbir yolunu bulamazlar.

    İnsanların çoğu her ne kadar ölümle karşılaşana kadar onu düşünmek istemeseler de bu, kesin olarak gerçekleşecek bir olaydır. Çünkü ALLAH ölümü dünya hayatının kesin bir sonucu olarak yaratmıştır. Şimdiye kadar tek bir insan bile ölümü kendinden uzaklaştırabilmeyi başaramamıştır. Kimsenin malı, parası, itibarı ya da dostları bu konuda ona bir fayda sağlayamamıştır. Her insan mutlaka ölümle karşılaşır. ALLAH Kuran'da bu gerçeği pek çok ayetle haber verir:



    Her nerede olursanız, ölüm sizi bulur; yüksekçe tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile... (Nisa Suresi, 78)



    De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp buluşacaktır. Sonra gaybı da müşahade edilebileni de bilen (ALLAH)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8)



    Oysa ALLAH, kendi eceli gelmiş bulunan hiçbir kimseyi kesinlikle ertelemez. ALLAH yaptıklarınızdan haberdardır. (Münafıkun Suresi, 11)



    Öyleyse ölümü ve ölümden sonra karşılaşılacak hayatı düşünmemek, insanı bu gerçekle yüz yüze gelmekten kurtarabilir mi?

    Elbette ki bu sorunun yanıtı "hayır"dır. Madem insan ölüm karşısında çaresizdir, bu durumda yapılacak en akılcı davranış, ALLAH'ın kesin olarak gerçekleşeceğini bildirdiği ahiret hayatına şimdiden hazırlık yapmaktır.

    Dünya hayatına kendini kaptırarak ahireti düşünmeyi ihmal edenler ölüme hazırlıksız yakalanırlar. "Şimdi nasıl olsa genciz dünyanın tadını çıkaralım, yaşlanınca ya da ölüme yaklaşınca da ahireti düşünürüz" diyenler, hiçbir zaman böyle bir fırsatları olmayacağını anlarlar. Çünkü ölüm ALLAH'ın takdir ettiği anda gerçekleşen bir olaydır. Ve insan yaşlılığa ulaşmadan genç yaşta da ölebilir. Bu durumda sadece ileriye yönelik planlar yapıp, ALLAH'ın emirlerini yerine getirmeyi ertelemek insanın büyük bir pişmanlık yaşamasına neden olur.

    Tüm hayatını ALLAH'ı düşünmekten uzak geçiren ama öleceğini anladığında tevbe eden kimseler de böyle bir pişmanlıkla karşılaşırlar. Çünkü böyle bir tevbe sadece ölüm korkusundan kaynaklanan, samimi bir düzelme, arınma niyeti taşımayan, dolayısıyla da ALLAH Katında kabul edilmeyen bir tevbe olabilir. Söz konusu kişiler bu gerçeği bildikleri halde tüm hayatları boyunca nefisleri için yaşamayı tercih etmiş ve kendilerine tanınan sürenin sona erdiğini anladıklarında da, çıkar yolları kalmadığını görmenin telaşıyla, kendilerini kurtarmaya çalışmışlardır. Ama böyle yaparak bir sonuca ulaşamazlar çünkü ALLAH onların samimiyetsizliğine şahittir. Rabbimiz'in, ayetlerde bildirdiği gibi ALLAH insanların içlerinde olanı, kimsenin bilmediği en gizli düşüncelerini bilendir. Sadece ölüm korkusuna dayalı bir tevbeyi kabul etmeyeceğini ise ALLAH şöyle haber vermiştir:



    Tevbe; ne kötülükleri yapıp edip de onlardan birine ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azap hazırlamışızdır. (Nisa Suresi, 18)



    ALLAH böyle insanlara bir fırsat daha verildiğinde, yine nankörlük edeceklerini de pek çok ayetinde bildirmiştir. Bu konudaki bir ayet şöyledir:



    Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimiz'in ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık." Hayır, önceden saklı tuttukları kendilerine açıklandı. Şayet (dünyaya) geri çevrilseler bile, kendisinden sakındırıldıkları şeylere şüphesiz yine döneceklerdir. Çünkü onlar, gerçekten kafirlerdir. (Enam Suresi, 27-28)



    Bu nedenle "nasıl olsa son anda iman eder, tevbe ederim" gibi bir düşünceye kapılmak son derece hatalıdır ve insanları cehennem azabından kurtaramaz. Öyleyse insan ölümle karşılaştığında kendisi için ebedi bir pişmanlığın başlamasını istemiyorsa, bu dünyada mutlaka Rabbimiz'e kavuşacağının ve dünyada yaptıklarının karşılığını göreceğinin bilinciyle yaşamalıdır.
#10.10.2008 16:32 0 0 0
  • Dünyadaki Pişmanlıktan İbret Almak Gerekir

    Dünya hayatı, insanların cennetteki kusursuz ve sonsuz hayatı kazanabilmeleri için yaratılmış çok önemli bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendiremeyip dinden uzak yaşayan insanlar ise, biraz önce sözünü ettiğimiz gibi, ahiretteki azabı gördüklerinde, dünyada geçirdikleri her dakikanın an an pişmanlığını yaşayacaklardır. Çünkü bu insanlar dünyada çok defa uyarılmış, cennetin ve cehennemin varlığından haberdar edilmişlerdi. Hangi davranışlarının kendilerine nasıl bir son hazırlayacağı da onlara bildirilmişti.

    Ancak, bu geri dönülmez sona erişmeden önce ALLAH, dünyada bulundukları süre içerisinde insanlara pişmanlığın nasıl bir duygu olduğunu tanıtır. Ölümlerinden önce belki düşünür ve doğruyu görürler diye pişmanlık hissini onlara mutlaka yaşatır. Bununla birlikte, pişmanlığı içlerinde yaşayan insanlara, hatalarını ve yanlış olan davranışlarını düzeltebilecekleri belli bir süre de verir. Her insan henüz dünyada iken, hayatını ALLAH'ın kendisinden istediği şekilde yönlendirme ve tevbe ederek geri kalan yaşamını ALLAH'ı razı edecek şekilde sürdürme imkanına sahiptir.

    İşte bu yönüyle dünyadaki pişmanlık duygusu, aslında insanlara ALLAH'ın vermiş olduğu çok büyük bir fırsattır. Çünkü eğer bu pişmanlığın arkasından ALLAH'a yönelirlerse, ALLAH onları, bu samimiyetlerine karşılık ebedi olarak kurtarır. Ama aksine, ALLAH'tan gelen bu uyarı ve fırsatları umursuzca görmezden gelip vurdumduymazlık yaparlarsa, cezaları, ALLAH dilediği sürece kurtulamayacakları bir pişmanlık ve azap olur.

    Kuran'da hata yapıp sonradan pişman olan insanlar hakkında pek çok örnek verilir. Yaşadıkları pişmanlık, bu insanlardan bir bölümünü ALLAH'a yöneltmiş, geri kalan yaşamlarında bir daha aynı hataları tekrar etmemelerini sağlamıştır. Ama bir bölümü de bir süre sonra yaşadıkları sıkıntıyı unutmuş, aynı isyankar tavırlarına geri dönmüşlerdir.

    Hatalarından dolayı duydukları pişmanlığın kendilerini tevbe etmeye ve doğru yola sevkettiği kimselere, ALLAH Kuran'da, Peygamberimiz (sav) döneminde mücadeleden geri kalan üç kişiyi şöyle örnek verir:



    Andolsun ALLAH, peygamberin, Muhacirlerin ve Ensarın üzerine tevbe ihsan etti. Ki onlar -içlerinde bir bölümünün kalbi nerdeyse kaymak üzereyken- ona güçlük saatinde tabi oldular. Sonra onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara (karşı) çok şefkatlidir, çok esirgeyicidir. (Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O'nun dışında (yine) ALLAH'tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz ALLAH, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi, 117-118)



    Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi o dönemde geri kalan üç kişi, içlerinde büyük bir pişmanlık yaşamışlardır. Ve bu pişmanlıktan kurtulmanın tek yolunun da yine ALLAH'a sığınarak tevbe etmek olduğunu anlamışlardır.

    İşte gerçek pişmanlık, insanları hemen harekete geçiren, hatta onları değiştiren, hatalarını düzeltmeye yönlendiren böyle bir pişmanlıktır. Böylesine samimi bir pişmanlıkta insanlar, hayatlarının geri kalan bölümünü ALLAH'ın rızasına uygun olarak yaşayacak ve ALLAH'ı bağışlayan ve esirgeyen olarak bulmayı umacaklardır. Çünkü ALLAH tevbeleri kabul eder ve hatalarını düzelten kullarını bağışlar. Bu gerçeği Kuran'ın şu ayetleriyle haber verir:



    Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup davranan başka; işte onların günahlarını ALLAH iyiliklere çevirir. ALLAH, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. Kim tevbe eder ve salih amellerde bulunursa, gerçekten o, tevbesi (ve kendisi) kabul edilmiş olarak ALLAH'a döner. (Furkan Suresi, 70-71)



    Kötülük işleyip bunun ardından tevbe edenler ve iman edenler; hiç şüphesiz Rabbin, bundan (tevbeden) sonra elbette bağışlayandır, esirgeyendir. (A'raf Suresi, 153)



    Gerçekten Ben, tevbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım. (Taha Suresi, 82)



    Bunun yanı sıra, Kuran'da, peygamber gönderilen kavimlerin, yaptıkları büyük hatalardan dolayı pişman oldukları da belirtilmektedir. Nitekim Hz. Musa'nın Tur Dağı'na gitmesinin ardından kavmi, ALLAH'ı unutup bir heykele tapmaya başlamış, ancak yaptıklarının büyük bir hata olduğunu gördüklerinde büyük pişmanlık duymuşlardır. ALLAH, kavmin içine düştüğü bu pişmanlığı, ayetlerde şöyle haber vermektedir:



    (Tur'a gitmesinin) Ardından Musa'nın kavmi süs eşyalarından böğürmesi olan bir buzağı heykelini (tapılacak ilah) edindiler. Onun kendileriyle konuşmadığını ve onları bir yola da yöneltip-iletmediğini (hidayete erdirmediğini) görmediler mi? Onu (tanrı) edindiler de, zulmedenler oldular. Ne zaman ki (yaptıklarından dolayı pişmanlık duyup, başları) elleri arasına düşürüldü ve kendilerinin gerçekten şaşırıp-saptıklarını görünce: "Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa kesin olarak hüsrana uğrayanlardan olacağız" dediler. (A'raf Suresi, 148-149)



    ALLAH'ın, Kuran'da bu konuda bahsettiği bir diğer örnek ise bahçe sahipleridir. Bahçe sahipleri ALLAH'ın nimet olarak verdiği bahçeyi kendilerine maletmiş, büyüklenmiş ve ALLAH'a şükretmeyi unutmuşlardır. Bunun üzerine ALLAH'tan gelen azap, onların bu davranışlarından dolayı pişman olmalarına ve hemen ALLAH'a yönelip dönmelerine vesile olmuştur. Kuran'da bahçe sahipleri ile ilgili ayetler şöyledir:



    Gerçek şu ki, Biz o bahçe sahiplerine bela verdiğimiz gibi, bunlara da bela verdik. Hani onlar, sabah vakti (onu) mutlaka devşireceklerine dair and içmişlerdi. (Bu konuda) Hiçbir istisna yapmıyorlardı. Fakat onlar, uyuyorlarken, Rabbin tarafından dolaşıp-gelen bir bela' onun üstünü sarıp-kuşatıverdi. Sonunda (bahçe) kökünden kuruyup-kapkara kesildi. Nihayet sabah vakti birbirlerine seslendiler. "Eğer ürününüzü devşirecekseniz erkence kalkıp-çıkın." Derken, aralarında fısıldaşarak çıkıp-gittiler: "Bugün sakın oraya hiçbir yoksul girip de karşınıza çıkmasın." (Yoksulları) Engellemeye güçleri yetebilirmiş gibi erkenden gittiler.

    Ama onu görünce: "Muhakkak biz (gideceğimiz yeri) şaşırmışız" dediler. "Hayır, biz (her şeyden ve bütün servetimizden) yoksun bırakıldık." (İçlerinde) Mutedil olan biri dedi ki: "Ben size dememiş miydim? (ALLAH'ı) Tesbih edip yüceltmeniz gerekmez miydi?" Dediler ki: "Rabbimiz Seni tesbih e-der, yüceltiriz; gerçekten bizler zalim imişiz." Şimdi birbirlerine karşı kendilerini kınamaya başladılar. "Yazıklar bize, gerçekten bizler azgınmışız" dediler. "Belki Rabbimiz, onun yerine daha hayırlısını verir; şüphesiz biz, yalnızca Rabbimiz'e rağbet eden kimseleriz." (Kalem Suresi, 17-32)



    Ne var ki insanlardan birçoğu, dünyadayken pişman olmaları ve tevbe edip salih amellerde bulunmaları için kendilerine gelen uyarıyı, şartlar değiştiğinde ve kendilerine yeni bir fırsat tanındığında hemen unutabilirler. Bu uyarıyı göz ardı edip eski tutumuna geri dönenlerin ise, tevbe etmedikleri müddetçe bu nankörlükleri karşılıksız kalmayacaktır. Hz. Salih'in kendilerine peygamber olarak gönderildiği Semud kavminin yaşadıkları da böyledir. ALLAH'ın elçisi onları açıkça uyardığı, pişman olacaklarını, azapla karşılaşacaklarını bildikleri halde ısrarla isyanda diretmişlerdir. Elbette ALLAH vadinden dönmeyendir ve bu insanlara vaat ettiği azabı onlara göstermiştir. Tüm insanlara ibret olacak bu gerçeği ALLAH Kuran'da şöyle haber verir:



    Dedi ki: "İşte, bu bir dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onun, belli bir günün su içme hakkı da sizindir. Ona bir kötülükle dokunmayın, sonra büyük bir günün azabı sizi yakalar." Sonunda onu (yine de) kestiler, ancak pişman oldular. Böylece azab onları yakaladı. Gerçekten, bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir. (Şuara Suresi, 155-159)



    Bilinmelidir ki ALLAH sonsuz adalet sahibidir. Yapılan hiçbir hatayı karşılıksız bırakmaz, ancak Kendi rızası için yapılan güzelliklerin de kat kat karşılığını verir. Samimi bir pişmanlık duyarak Kendisi'ne yönelen bir kimseyi mutlaka kurtuluşa erdireceğini ve onu rahmeti ve cennetiyle mükafatlandıracağını müjdeler. Bu durumda insanın kendine şu soruyu sorması gerekir: Dünyada yaşanan geçici bir pişmanlığın dahi ne kadar büyük bir sıkıntı olduğunu biliyorken, sonsuza dek sürme ihtimali olan bir pişmanlığı göze almak doğru olur mu? Üstelik azabın bir an olsun hafifletilmeyeceği cehennem hayatında yaşanacak bir pişmanlığı...

    Elbette hiç kimse böyle bir pişmanlığı göze alamaz. Bu durumda insanın yapması gereken bellidir. Dünyada bu fırsatı değerlendirme imkanı her insan için halen mevcuttur. Dahası bu fırsatı kullanabilen bir insan sadece cehennem azabından kurtulmakla kalmayacak, hem dünyadaki hem de cennetteki tüm nimetlerin varisi olacaktır.

    İşte bu nimetlere kavuşmak ve cehennem halkının pişmanlığından uzak kalmak isteyen her insan, hayatını ALLAH'ın rızasını kazanmaya adamalıdır. O'nun kendisini çağırdığı, karanlıklardan nura ileten yola kayıtsız şartsız uymalıdır. Konuyla ilgili ayetlerde ALLAH şöyle buyurmaktadır:



    O'dur ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet etmekte; melekleri de (size dua etmektedir). O, mü'minleri çok esirgeyicidir. O'na kavuşacakları gün, onların dirlik temennileri: "Selam"dır. Ve O, onlara üstün bir ecir hazırlamıştır. (Ahzab Suresi, 43-44)
#10.10.2008 16:30 0 0 0
  • (Aziz kardeşlerim!. Aşağıda ki mesajlarım biraz uzundur.Sabırla ve biraz da kendinize vakit ayırdıktan sonra, hiç atlatmadan okursanız, bir çok şeyler öğrenmiş olacaksınız...Bu konu son derece önemlidir..Dikkatinize sunarım...İlgileneceğinizden dolayı şimdiden teşekkürlerimi arz ederim... Allah razı olsun Hepinizden...)

    İNSANIN DÜNYADA

    YAŞADIĞI PİŞMANLIK

    Azap size gelip çatmadan evvel, Rabbiniz'e yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbiniz'den, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azap apansız size gelip çatmadan evvel. (Zümer Suresi, 54-55)

    İnsan hayati bir tehlike ile yüz yüze geldiği zaman, vicdanı, şaşırtıcı bir hızla her şeyin muhasebesini yapmaya başlar. Dünyada geçirdiği ömrünü ve bu süre içinde yaptığı işleri bir bir değerlendirir. Eğer bu kişi dünyada iyi işler yapmamış, ALLAH'ın dinine uymamış bir kişi ise, o an içini büyük bir pişmanlık kaplar. Çünkü dünyadaki yaşamı boyunca hiç düşünmediği gerçekler, bir anda tüm açıklığıyla gözünün önünde beliriverir. Belki de hayatında ilk defa, ölümün gerçekte çok yakın olduğunun farkına varır. Dünyadayken cenneti hak edecek bir yaşam sürmediğini ve yaşadığı pişmanlık hissinin de bundan kaynaklandığını düşünüp anlar. ALLAH'a karşı gösterdiği nankörlüğü fark etmiştir ve bu tavrının karşılıksız kalmayacağını da vicdanıyla çok iyi hissedebilmektedir. O ana kadar hiç yaşamadığı yoğun bir korku içini kaplar. İçinde bulunduğu durumdan kendisini yalnızca ALLAH'ın kurtarabileceğini anlar. Eğer kurtulursa artık bundan sonra bu yaşadıklarını kesinlikle hiç unutmayacağına, ALLAH'a çok şükredeceğine ve hayatının geri kalan kısmını bu gerçeklere göre düzenleyeceğine dair sözler verir. O anki tehlikeden kurtulabilmek için yalvara yalvara ALLAH'a dua eder. Yeter ki kurtulsun ve eline bir daha yaşama fırsatı geçsin...

    Ama kimi insan, içinde bulunduğu tehlikeyi atlattıktan sonra, ALLAH'a verdiği sözüne sadık kalmaz. ALLAH'ın kendisini kurtarması ile birlikte bir anda eski ruh haline geri döner. Duyduğu pişmanlık ve teslimiyet, yerini bir anda eski nankörlüğüne bırakır. Ölümle burun buruna geldiğinde düşündüğü ve farkına vardığı gerçekleri bir anda unutur. Tehlikeyi atlatmanın verdiği güven içinde, sanki ALLAH'a dua eden ve o pişmanlığı yaşayan kendisi değilmiş gibi ALLAH'tan yüz çevirir. Eski yaşamına kaldığı yerden, belki de dünyaya daha da bağlanarak devam eder. ALLAH bu kimselerin ruh hallerini Kuran'da şu örneklerle açıklamıştır:



    Karada ve denizde sizi gezdiren O'dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O'na 'gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)' olarak ALLAH'a dua etmeye başlarlar: "Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak Sana şükredenlerden olacağız." "Ama (ALLAH) onları kurtarınca, hemen haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız, ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır. Sonra dönüşünüz Bizedir, Biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz. (Yunus Suresi, 22-23)



    Size denizde bir sıkıntı (tehlike) dokunduğu zaman, O'nun dışında taptıklarınız kaybolur-gider; fakat karaya (çıkarıp) sizi kurtarınca (yine) sırt çevirirsiniz. İnsan pek nankördür. Kara tarafında sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden veya üzerinize taş yığınları yüklü bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinize bir vekil bulamazsınız. (İsra Suresi, 67-68)

    Ayetlerde de dikkat çekildiği gibi acaba insan bu tehlikeyi atlattıktan sonra benzer ya da bambaşka bir tehlikeyle karşılaşmayacağından, karşılaşsa bile tekrar kurtulabileceğinden emin midir? Elbette böyle bir şeyden emin olamaz. Üstelik tekrar kurtulsa bile bir şey değişmez çünkü kendisi için takdir edilmiş süreyi doldurduğunda mutlaka ölecektir. O zaman da yine aynı pişmanlığı yaşayacak ama bu pişmanlık fayda etmeyecektir.

    Burada anlatılanlar, aslında dinden uzak yaşayan tüm insanların sahip oldukları ortak ruh halidir. ALLAH Kuran'ın başka ayetlerinde bu insanların içinde bulundukları durumu bizlere şöyle haber vermektedir:



    İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken Bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara Bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir. (Yunus Suresi, 12)



    İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, 'gönülden katıksız bağlılar' olarak, Rablerine dua ederler; sonra Kendinden onlara bir rahmet taddırınca hemencecik bir grup Rablerine şirk koşarlar. (Rum Suresi, 33)



    Görüldüğü gibi ayetlerde tarif edilen insanlar, bir sıkıntıyla karşılaştıkları an ALLAH'a yönelirler. Ancak tehlikeden kurtulduktan sonra bir anda ALLAH'a verdikleri sözü unutarak nankörlük ederler. Buradan da anlaşılmaktadır ki, yaşadıkları pişmanlık, tehlike anındaki çaresizliklerinden kaynaklanmaktadır.

    Oysa en başta da belirttiğimiz gibi inanan insanlara has, fayda getiren pişmanlık böyle değildir. Gerçek pişmanlık, bir anda unutulmayan, insanı harekete geçiren, hatta kimi zaman insanda köklü değişiklikler meydana getirebilen bir duygudur. Samimi bir pişmanlığı kalbinde hisseden kişi, hayatının kendisine bağışlanan ondan sonraki bölümünü ALLAH'ın rızasına uygun olarak yaşar ve ALLAH'ı bağışlayan ve esirgeyen olarak bulmayı umar. Şartlar değiştiğinde ve kendisine yeni bir fırsat tanındığında asla eski tutumuna geri dönmez. Çünkü böyle bir nankörlüğün, ALLAH'ın, ayetlerinde belirttiği gibi, kendi aleyhine olacağını bilir.

    Ayetlerde bildirilen, gemideki insanların psikolojilerini ALLAH tüm insanlara bir ibret olarak Kuran'da aktarmaktadır. Zira bu, her insanın nefsinde bulunan bir eğilimdir. Öyleyse her insan nefsinin bu olumsuz özelliğinden sakınmalı, ayetlerde tarif edilen insanların durumundan ibret alarak samimi bir vicdan muhasebesi yapmalıdır. Ve şunları düşünmelidir:

    "Ben, buna benzer bir durumla karşı karşıya kalsam nasıl bir ruh haline sahip olurdum? Nelerden pişmanlık duyar ve bana isabet eden tehlikeden kurtulduğum takdirde kendimde neleri değiştireceğime dair ALLAH'a söz verirdim? Nelerden vazgeçer, hangi kararlarımı samimiyetle uygulamaya başlardım?"

    İnsanın bunları düşünmesi ve doğru bir karar alması için mutlaka tehlike içinde olması gerekmez. Hatta böyle bir tehlikeyle karşı karşıya olmadığı için kimse aldanmamalıdır. Bugün böyle bir duruma hiç düşmeyeceğini düşünen bir insan, belki çok yakın bir zamanda benzeri bir olay yaşayacaktır. Veya belki de hayatının sonuna kadar böyle bir olayla karşılaşmayacaktır. Ama kesin olan bir şey vardır ki, kendisi için takdir edilen ölüm anı gelip çattığında, bir anda ölüm meleklerini yanında bulacaktır. Ve ölümün gerçekliğini gördüğü anda, eğer ALLAH'ın rızasına uygun bir yaşam sürdürmediyse mutlaka pişmanlığını hissedeceği şeyler olacaktır.

    İşte bu pişmanlıkla dünyada da, ahirette de sonsuza kadar karşılaşmamak için yapılacak tek şey, ALLAH'a yönelmek, O'ndan korkup sakınmak, O'nun Kuran'da bildirdiği emirlerini yerine getirmektir. Ölüm çok yakındır. O halde insan, yapacaklarını hiçbir şekilde ertelememeli, aldığı samimi kararları da sabır ve irade göstererek uygulamaya geçirmelidir. ALLAH'a olan yakınlık ve samimiyetinin ölçüsü ise, çaresizlik ve tehlike anında ALLAH'a katıksızca yönelip dönen bir kimsenin eriştiği yakınlık ve samimiyet derecesinde olmalıdır. Bu yakınlık ve samimiyeti de geri kalan tüm hayatı boyunca sürdürmelidir.

    İnsanın unutmaması gereken en önemli gerçek şudur: Dünyada bulunmasının asıl amacı, ALLAH'ın razı olduğu bir kul olmaktır. Bunun dışındaki her şey, kazandığı başarılar, sahip olduğu mal mülk, ailesi, çevresi, makamı ALLAH'a yakınlaşmak için yalnızca birer araçtır. Bunların kendisine ALLAH'a şükretmesi, O'na yönelmesi için verildiğini unutup veya göz ardı edip, yalnızca bu araçları şuursuzca elde etmeyi amaç edinenlerin ise dünyada yapmakta oldukları her şey -ALLAH'ın dilemesi dışında- boşa çıkacaktır. Dünyada elde ettikleri geçici faydalar bu kişilere ahiret gününde hiçbir şey kazandırmayacaktır. Üstelik ALLAH en çok böyle insanların hüsrana uğrayacaklarını bir ayette şöyle açıklamaktadır:



    De ki: "Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi?" "Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar." İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız. (Kehf Suresi, 103-105)



    Eğer insan dünyada sergilediği hal, tavır ve ahlakıyla ALLAH'ın rızasını kazanırsa, ALLAH onu dünyada ve ahirette koruyup gözetecektir. Ama dünyadayken bu fırsatı kaçırırsa, daha ölüm melekleri yanına geldiği anda artık telafi edemeyeceği bu korkunç hatasının farkına varacak ve -ALLAH'ın dilemesi dışında- sonsuza kadar sürecek bir pişmanlık içinde yaşayacaktır. ALLAH Kuran'da, Kendi huzuruna çıktıklarında yaptıklarından dolayı pişman olan insanların sözlerini şöyle bildirmektedir:



    Der ki: "Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim." (Fecr Suresi, 24)



    "... Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım." (Kehf Suresi, 42)



    "... Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım," (Furkan Suresi, 27)



    Yaptıklarından dolayı pişman olup, çaresizlik içerisinde bu sözleri söylemek istemeyen her insan, hemen şimdi, kendisini yaratan Rabbimiz'e icabet etmeli ve O'nun kendisinden istediği şekilde yaşamını sürdürmelidir. (Devam ediyoruz)
#10.10.2008 16:28 0 0 0
  • Allah razı olsun çok çok güzel..Dünyaya düşkün olmanın akibetinin sonu pişmanlıktır.Paylaşımlarınız için teşekkürler...Şimdi bu konuya tam destek verecek aşağıda ki mesajlarımızı okuyunuz lütfen..
#10.10.2008 16:23 0 0 0
  • Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN (Rh.A)

    TESETTÜR

    Soru:
    -- İslâm'da kadının tesettürü nasıl olmalıdır?
    --İslâm'da kadının tesettürü, el hariç bilekten, ayak bileğinden ayak hariç, yüz hariç her tarafını örtmek tarzında olmalıdır. Fıkıh kitaplarında, fitne bahis konusu olduğunda yüzüne de peçe takarsa iyi olur diye de bir hüküm vardır. Orası mecbur değil ama, fitne olacaksa, bakılacak, sataşılacak vs. gibi durumlar olursa örtmesi iyi olur denmiş.
    Örtü bol olacak; el hariç, ayak hariç, yüz hariç bütün vücudunu örtecek, vücudunun hatlarını belli etmeyecek!..
    Şimdi --streç diyorlar galiba-- dar bir blue-jean pantolon giyiyorlar; bu tesettür değil!.. Neden?.. Bütün her şeyi belli... Veyahut üstüne dar bir blûz giyiyor, her tarafı belli... Olmaz! Veyahut şeffaf, altı görülüyor. Olmaz!
    Bir hadis-i şerifte okumuştuk, Peygamber Efendimiz: "Kâsiyâtün, âriyâtün" diyordu. Ahir zamandaki bazı insanları anlatırken, "Giyinmiş ama çıplak!.." Nasıl giyinmiş ama çıplak?.. Elbisenin kumaşı şeffaf, görünüyor alt tarafı da ondan... Örtecek, altını göstermeyecek, vücut hatlarını belli etmeyecek!.. Yüzü, eli, ayağı hariç her tarafını güzelce kapatması lâzım! İslâm'da örtü böyledir.
    --Hocam, ben öyle örtünürsem patlarım!
    --Hiç bir şey olmaz. Ben senden daha fazla örtünüyorum. Erkekler daha fazla örtünüyor. Öyle değil mi?.. Erkekler maşaALLAH kadınlardan daha fazla örtünüyor. Daha az örtünme hakları varken, erkekler daha fazla örtünüyor. Bol giyersin. Bol olduğu zaman havalanır içi, hiç bir şey olmaz. Böyle güzelce örtünmesi lâzım geliyor. Tesettür böyle...
    Asıl ince tesettür ise, hassas, tam böyle takvaya uygun tesettür, erkeklerin gözüne hiç görünmemek... En güzeli o... Yâni, giyimli de olsa ortada görünmemek... Erkeklerin gözünün önünde geziyor, çarşıyı dolaşıyor, pazarı dolaşıyor, alışveriş yapıyor, kumaş beğeniyor, başörtü beğeniyor... Sütyenini, acaba bu numarası bana uyar mı, uymaz mı diye sorarak alıyor, ediyor... Olmaz!.. Mümkün olduğu kadar, böyle şeyler yapmayacak. Nazarlara, gözlerin dikildiği bir duruma gelmemeğe gayret edecek. Güzel olanı bu!..
    Çarşı pazar işini kocası yapsın, oğlu yapsın, akrabası yapsın...
    --E, iyi kumaşı bilemezler!
    --Biraz kötü kumaş giy, ALLAH rızası için!.. İyi tarif et!.. Muvakkat olarak getirsinler; beğenirsen alırsın, beğenmezsen iade edersin... Ama, çarşıya pazara gidip de, elin adamıyla alışveriş, konuşma vs. olmasın.
    Ben şimdi hoca olduğum için, zaman zaman gösterip anlatıyorum: Bakın, çarşıya gitmiş şu kadıncağız... Başı örtülü mü, örtülü... Mantosu var mı, var... Bak, biberleri almak için eğildi, neresine kadar görünüyor!.. Tesettür olmuyor. Beyler hanımlarına dikkat edecekler. Altına şalvar giyinecek, eğilse de görünmemesini sağlayacak.
    --Uzun mantom var ya, dizimin altında!..
    Dizinin altı da zaten nâmahrem... Orasını da göstermemen lâzım, bileğine kadar...
    --Naylon çorap giyiyorum!
    Naylon çorap örtü değil... Naylon çorap hiç bir şey değil... Ne ısıtır, ne örter. Yalnız bir işe yarar: Parmakların arasında mantar üremesine yarar, kaşıntı yapmağa yarar. Ayağının sırtı kaşınmak isteyen naylon giysin!.. O kadar. Başka bir işe yaramıyor.
    Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: "ALLAH rahmetine erdirsin şalvar giyenleri!.." Erkek için de öyle, kadın için de öyle... Şalvar giydiği zaman eteği isterse açılsın, isterse otursun, ister dizini kaldırsın, ister tarlada çalışsın... Neden bizim Adana'mızda, Urfa'mızda, Antalya'mızda halkımız şalvar kıyafetini benimsemiş?.. Tarlada da çalışıyor, her işi yapıyor. Bol, gayet güzel, gayet rahat... O sıcak şehirlerde, o sıcaklığa rağmen gayet rahat çalışılabiliyor. İslâm'ın tesettürü böyle aziz ve muhterem kardeşlerim!..
    Soru:
    --Tesettür sadece çarşafla mı olur, mantoyla tesettür sağlanamaz mı?
    --Hayır! Tesettür çarşafla değil, hasırla bile olur. Dışardaki namaz kılınan hasırı bürünse, hasırla bile olur. Mühim olan, insan günah yerlerini, ayıp yerlerini örtmesidir. Bu örtmeyi nasıl sağlarsa, olur.
    Bizim Hanefî fıkhında, ille belli bir kıyafet olacak, ille belli bir renk olacak diye şart yoktur. Muhtelif şekillerde olabilir. Çarşaf olur, harmânî olur, abâye olur, bol manto olur... Daha başka şekiller olur, bol şalvar olur... Mühim olan vücudun hatlarının belli olmaması ve kumaştan öbür tarafının görünmemesi... Öbür tarafı göründü mü, içi belli oldu mu, kalın kumaş olsa bile olmaz!
    Bu iki şarta dikkat ederek, vücudun hatları belli olmayacak ve içi görünmeyecek tarzda; kadınlar için yüz ve eller, ayaklar hariç her tarafın örtülmesi lâzım gelir. Naylon çorap, altı göründüğü için tesettür değildir. O çorabın göründüğü her yerde, vücudu görünüyor demektir. Tesettür olmamış oluyor.
    Zâten de, o çorabı giydiği zaman, giymediğinden daha da cazib olduğunu cümle cihan halkı biliyor. Çorapçılar da reklam yaptırırken bu hususu öne çıkarıyorlar.
    O bakımdan, böyle öbür tarafı görünen naylon çorap tesettür olmaz; güzelce örtünmesi lâzım! Bunu böylece bilesiniz.
    Soru:
    --Pardesü tesettür yerine geçer mi, ille çarşaf mı olmalı?..
    --Muhterem kardeşlerim! Bu konuda alimler toplanmışlar, müzakere etmişler, bir kitap yazmışlar. Dün akşam elimdeydi, bu sabah da masamda duruyor, ciddî bir kitap... Bizim fıkıh kitaplarından ben delilleri getirdim, burda bize derse gelen kadınlar daha önceden sormuşlardı. Onlara eski senelerde söylemiştim.
    Çarşaf mecburiyeti yok dinimizde... Cilbâb kelimesi var Kur'an-ı Kerim'de... Bu cilbâbın ne olduğu hususunda ulemâmızın kavilleri çok muhteliftir. "Omuzları örten bir başörtüden, topuklara kadar inen bir örtüye kadar, bu işi gören her kıyafete şamildir." diye ulemâmızın kat'î kanaati vardır. Hanefî fakihlerinin, büyüklerimizin kanaati de budur.
    Binâen aleyh, İslâm'ın örtmesini emrettiği azalarını, altı görülmeyecek şekilde, münâsib bir bollukta, şeffaf olmayan bir kumaşla örtündüğü zaman tesettür yerine gelmiş olur. İlle çarşaf olma mecburiyeti yoktur. Ulemamızın, Hanefî fukahâsının, din alimlerinin, kitap yazmış, toplantı yapmış insanların genel kanaati budur.
    Bizim dinimiz tek bir model, tek bir kıyafet üzerinde durmuyor. Zâten İslâm ülkelerinde de kıyafetler muhtelif... Yâni aynı ölçüyü sağlıyor ama, formlar, şekiller farklı olabiliyor; örtünmeyi esas alıyor.
    Soru:
    --Örtünme için belli bir kıyafet şartı var mı?
    --Örtülmesi gereken yerleri örten her kıyafet olabilir. Çarşaf veya abaye, veya pardesü, veya saye dediğimiz çok çeşitleri var... İranlılar başka, Afganlılar başka türlü giyiniyor.
    Şalvarı medhetmiş Peygamber Efendimiz; hem vücudu örtüyor, hem de bol oluyor diye... Şalvar hakkında hadis-i şerif var... Şalvar giyenlere duası var Peygamber Efendimizin...
    Cübbe-sarık yine vücudu iyi kapattığı için makbul... Ve sarık ile kılınan namaz, sarıksız kılınan namazdan yetmiş kat daha sevaplı... Meleklerin siması, alâmeti, kıyafeti deniliyor. O bakımdan yanınızda sarık gezdirirseniz, namazlarda sarık sararsanız iyi olur. Kıyafetiniz uzunca olursa, cübbe olmasa bile uzun pardesü şeklinde dizinizden aşağıda olursa, namazda secdeye vardığınız zaman arkanızı örtecek tarzda olursa, İslâmî bakımdan uygun olur.
    Peçe de, şöyle yüzü bir miktar örtmek, o da güzel... Çünkü, insanın güzellikleri mümkün olduğu kadar saklaması ve fitnelere fırsat vermemesi lâzım!..
    Soru:
    --Naylon çorap giyiyorlar, tenlerini gösteriyor; ne dersiniz?
    --Şimdi muhterem kardeşlerim! Altı gösteren kıyafet, örtünme sayılmaz! İsterse on cm kalınlığında olsun; altı göründü mü, örtünme sayılmaz.
    İkincisi: Şeklini belli eden kıyafet de örtünme sayılmaz. Diyelim ki, kot pantolon giyiyorlar. Mavi renkli veya siyah renkli... Kot göstermiyor altını... Altını göstermiyor ama, patates gibi her tarafı belli oluyor. O zaman da olmaz.
    Yâni, bol olacak, şekil belli olmayacak, altını da göstermeyecek şekilde olacak. Çorap, elbise, blüz, başörtü vs... Tesettüre çok dikkat edelim, ettirelim!.. Burda tabii, umûmiyetle erkekler dinliyor, aşağıda kadınlar dinliyor. Bizimkiler örtülüdür elhamdü lillâh da, başkalarına da söyleyelim.
    Soru:
    --Erkeklerin kot pantolon veya diğer sıradan insanların giydiği acâib modelde elbiseler giymeleri ve hanımların da pardesünün altına pantolon giymeleri, takvâ sahibi bir müslüman için normal sayılır mı?
    --Mesele tam böyle değil... Erkeğin üstüne bir pardesü vs. giymeden kot pantolon giymesi gibi söylemek lâzım!.. Düşmanlık doğrudan doğruya kotun kendisine değil... Pantolon dar olduğu zaman, vücut azaları, ayıp yerleri belli olacak şekilde olduğu zaman uygun olmaz. Mesele odur.
    İster kot olsun, ister merinos kumaşı olsun, isterse Suudî Arabistan'dan getirilmiş, deve yününden yapılmış kumaş olsun, farketmez. Ayıp yerleri belli olacak şekilde bir kıyafet dikilmiş olduktan sonra, o dar kıyafet uygun değildir İslâm'da... O bakımdan uygun olmuyor.
    Kadınların pardesülerinin altına pantolon giymeleri güzel bir şeydir. Takvâ bakımından da güzel bir şeydir. Çünkü, kadının ayağı sürçebilir, yere düşebilir; otobüse binerken, vasıtaya binerken, merdivenlerden inerken çıkarken eteği açılabilir.
    Peygamber Efendimiz, şalvar giyenlere hayır dua etmiştir. Birisi böyle düştü de; şalvarlı bir kimseydi, gözünün önünde düştü. Tabii, hiç bir yerinin açılması, görülmesi bahis konusu olmayınca, şalvarı tavsiye etti Peygamber Efendimiz... Yâni bol alt kıyafetini medhetti.
    Onun için, kadının pardesünün altına bir de pantolon giymesi, katmerli güzel bir şeydir. Ama bu pantolon dediğimiz yine dar olmamak şartıyla... Dar olmamak, erkek için de öyledir, kadın için de öyledir.
    Bizim Adana taraflarının, Antep taraflarının, Urfa taraflarının bol kıyafetleri vardır. Tabii, onlar azayı belli etmiyor, müstehcenlik olmuyor. Bunlar olabilirse de, öteki dar pantolonlar olmaz. Bunun kot olmuş olması veya başka kumaştan olmuş olması farketmez. Eğer böyle bir pantolon giymişse bir kimse, namaza pardesü ile gelmesi lâzım!.. Veyahut, uzunca bir kıyafetle gelmesi lâzım ki, edep yerlerinin şekli şemâili belli olmasın.
    Soru:
    --Bayan pantolonu ve kısa kollu elbise imâlâtı yapmanın İslâm'da hükmü nedir?
    --Yapılan imâlâtının kullanımı başkasına ait olduğundan ve kadın eteğinin altına pantolon giyince biraz daha iyi korunmuş olacağından; kısa kollu elbiseyi de isterse evinde kendi başına giyebileceğinden, imâlinde bir mahzur yoktur. Bunlar tamâmen yasak şeyler olmadığından imâl edilebilir.
    Soru:
    --Üniversite imtihanını kazanmış bir kızım. Fakat, fakültelerde kız-erkek karışık okudukları için gitmekte tereddüt ediyorum. Gitsem olur mu?
    --Kız arkadaşlarıyla, dersanenin bir köşesinde tesettürlü olarak oturursa, ilim öğrenmek olabilir. Tamamını reddetmek ve yasaklamak da uygun olmuyor.
    Ben şahsen kendi kızlarımı göndermedim. Tamâmen İslâmî eğitim yapabilecekleri yerlere gönderdim. Öyle yeri tercih ederse iyi olur.
    Soru:
    --Hamamda yıkanmak câiz midir?
    --Câizdir, bir şartla: Kendisi güzel örtünecek, karşı taraf güzel örtünecek, başkasına bakmayacak!..
    Mâlûm, mezhebimize göre erkeğin örtmesi gereken kısmı, diz kapağı altından göbeğine kadar olan kısımdır. Şimdi mayo giyiyorlar, üçgen şeklinde... O tesettür bile değildir, çıplak gezmek gibi bir şeydir. O zaman olmaz. Her tarafı meydanda, eti budu meydanda... Böyle tesettür olmaz.
    Dedelerimiz boşuna mı peştemal sarınmışlar? Çok güzel bir kıyafettir peştemal... Hamamda şöyle göbeğinden aşağı doğru, dizinin aşağısına kadar örtünüyor.
    Sakınacak, yıkanacak. Karşı taraf da sakınacak. Ona baksa da günaha girer, kendi açsa da günaha girer. Bunlardan sakınarak olabilir. Hamamların bazı özel bölmeleri oluyor, o taraflara kaçarak bu gibi şeylerden kurtulunabilir.
    Gerekebiliyor. Meselâ cuma oluyor, insan seyahatte oluyor... Bursa'da oluyor, bilmem nerde oluyor... Bir cuma abdesti almak için hamama gidiyor. Gidilir ama, Peygamber SAS'in hadis-i şerifi var, diyor ki: "O Rum diyarlarında --bizim buraları kasdediyor--hamam denilen yerler varmış. Oraları fethedildiği zaman dikkat edin, mümkünse girmeyin; girerseniz, tesettüre riayet edin!" diye Efendimiz'in böyle hadis-i şerifleri vardır.
    Yâni önemli olan, haram yerleri açmamak, haram yerleri görmemek... Buna dikkat ederek, bu şartlarla gidilebilir.
    Açık olduğu zaman, hamama gitmek de câiz değil, plaja gitmek de câiz değil!.. Hattâ yazın, sokaklarda dolaşıyorlar edepsizler böyle lambur lumbur... Tabii söyleyeceğiz, "Bu yaptığınız ayıptır, günahtır!" filân diye... Bu memleket bizim memleketimiz, bunun böyle olmaması lâzım diye bir çalışma yapmamız gerekli...
    Soru:
    --Spor yapanların avret yerlerini açmalarında bir mahzur yoktur; zamanın alimleri böyle diyor deniliyor; doğru mu?
    --Öyle şey olmaz! Avret yeri avret yeridir. Spor da yapsa, başka şey de yapsa, oraları kapatması lâzım!.. Dedelerimiz güreş yaparken, nasıl dizin altına kadar kisbet giydiklerini hepiniz biliyorsunuz.
    Spor, insanın bedeninin gelişmesi için uygun ama, hiç bir zaman, hiç bir şekilde, hiç bir kimseye haram işlemeye müsaade yoktur!.. Öyle yanlış şeyler olmaz.

    Soru:
    --Bir bacımız var, örtünmek istiyor. Fakat, kendisinin etrafındaki çalışan arkadaşları tarafından dalga geçileceğinden korkuyor. Kendisi postanede çalışıyor, maddî imkânsızlıktan dolayı ayrılamıyor. Ne yapması lâzım?
    --Kur'an-ı Kerim'de ayet-i kerimelerde çok açık olarak bildirilmiştir ki, müslümanlar ALLAH'tan korkar, gayriden korkmaz!..
    (Ve tahşen nâs, vALLAHu ehakku en tahşâhu) "ALLAH'tan korkmak esasken, kuldan korkulmaz!" mânâsına...
    (Velâ yehafûne levmete lâim) "Kınayanın kınamasından korkmazlar." diye de ayet-i kerimede geçer.
    Kul hayırlı olan şeyi yapar. Çok dairelerde çok kardeşlerimiz var, örtebiliyorlar başını... Alay ederlerse; "Alay etmeyin kardeşim! Bu ALLAH'ın emri olduğu için yapıyorum. Ben de zorlanıyorum, siz beni böyle alay ederek sıkıştırmayın! Zâten ALLAH'ın emrini zar zor yapıyorum, bana destekçi olun!" desin, ALLAH'ın emrini tutsun!.. ALLAH yardımcı olur.

    Soru:
    --Başörtüsü teferruat mıdır?
    --Başörtüsü teferruat değildir, ALLAH'ın emirlerinden bir emirdir. ALLAH'ın emirlerinin hepsi muhteremdir.
    Soru:
    --İslâmî ölçülere göre kapanmayan, sadece namaz kılarken örtünen ve buna rağmen kalbim temiz diyen hanımlar için öğüt verip, tavsiyede bulunur musunuz?
    --Kalbin temizliği kuru bir iddiadır. Kimsenin kalbi temiz değildir, nice fitne fesat düşünceler vardır. İnsan yalnız kaldı mı, neler getirir şeytan aklına... Hele hele bir kadınla bir erkek bir arada kalsalar, nasıl fitne sokar aralarına, nasıl karıştırır...
    Öyle kalb temizliği, palavradır. Kalb temizliği lafla olmaz. Kalbin temizliği ahlâkla olur, ibadetle olur, tâatle olur. Onun için, "Benim kalbim temizdir." demek yetmez.
    Namaz kılarken örtünüyormuş, namaz kılıyormuş; güzel... Namaz kılmak iyi bir şeydir. Demek ki, iyi bir şeyi yaparken örtünüyor. O halde, namaz kılarken örtünüp de sair zaman açınmak yanlıştır. ALLAH'ın emrini tutması lâzım, kapanması lâzım!..
    --Peki, kapanmıyorsa ne olacak?
    Ordan sevap alır, burdan günah alır. Sevabı günahı ahirette tartılır, nereyi kazanmışsa oraya götürür. Ama sanırım ki, iyi bir sonuca götürmez. Çünkü bu iş şakaya gelmez, tezatlı hayat olmaz. İnsan müslümanlığı tam uygulamalı! İslâm'ı bir bölgede uygulamak, diğer bölgede uygulamamak; İslâm'ı bir zamanda uygulamak, öteki zamanda uygulamamak olmaz. Camide müslüman, dışarda değil; ramazanda müslüman, çıkınca değil; Türkiye'de müslüman, Avrupa'da değil... Böyle şey olmaz! Her yerde müslüman olacak insan, her yerde iyi kul olacak.
    Soru:
    --"En güzel örtünme şekli çarşaftır." diyorlar, siz ne buyurursunuz?
    --Estağfirullah!.. Ben bir şey demem. Bizim şeriatimiz, alimlerimiz ne buyuruyor, kitaplarımız ne buyuruyor; mühim olan odur. Yoksa ben Es'ad Çoşan olarak bir şey söylemişim ne kıymeti var...
    Fıkıh alimlerimiz diyor ki: "Mühim olan örtünmektir." Örtünmenin şekli: Şeffaf olmayacak, altı görünmeyecek... Bol olacak, uzuvları belli olmayacak... Altı görünürse sayılmıyor, uzuvları belli olursa sayılmıyor.
    Buna uygun çeşitli örtünme şekilleri vardır. Örtünme şekilleri, örfe göre değişir. Yâni, Yemen'de başka türlü örtünür, Pakistan'da başka türlü örtünür, İran'da başka türlü örtünür... Hattâ Urfa'da başka türlü örtünür, Aydın'da başka türlü örtünür müslüman... Şekil önemli değil... Mühim olan, ana prensiplere göre, başkalarına gösterilmesi haram olan yerlerini güzelce örtmektir. Çarşaf güzeldir diye bir şey yok...
    Çarşaf deyince ilk hatıra gelen, o siyah renkli çarşaftır. Anadolu'nun bir çok yerinde siyahtan başka renkler kullanılıyor. Başka şekiller var... Kimisi tepeden aşağıya kadar oluyor. Kimisi dokuma ehramlar kullanıyor, yünlü bazı kumaşlar kullanıyor. Şekil mühim değil, mühim olan güzelce örtünmesidir.
    Kimisi çok güzel bol manto giyiyor, abâye giyiyor, harmânî giyiyor... Başını çok güzel örtüyor. Başından omuzuna başörtüsü güzelce örttüğü için, ne boynu görünüyor, ne başka bir yeri belli oluyor. Çok güzel kıyafet oluyor. Bunların hepsi güzeldir.
    Hattâ benim kendi müşâhedem, çarşaf iki parçalı oluyor; ağzıyla böyle ısırarak tutuyor. Ağzıyla konuşacağı zaman bir türlü, eliyle tutmadığı zaman biraz zor... Eliyle bir şey alacağı zaman açılıyor... Çok iyi bir kıyafet değil çarşaf... Çünkü, her zaman tam koruyamıyor, eliyle bıraktığı zaman sağa sola açılabiliyor.
    Şimdi kızların çok güzel örtünmeleri var... Hem vücudunu gayet güzel örtüyor, hem boynunu örtüyor; hem de ayaklarına gayet güzel, eşofman gibi bol kıyafetler giyiyorlar, şalvar gibi oluyor. Çok güzel oluyor o zaman, ALLAH râzı olsun...
    Mühim olan güzel örtünmektir. "En güzel örtünme çarşaftır." sözü doğru değil...
    Soru:
    --Kızlar pardesü veya manto altına pantolon giyebilirler mi?
    --Manto veya etek veya pardesü altına pantolon giyebilirler. Sadece pantolon giyip de avret yerleri görülecek bir şekilde gezemezler. Yâni, pantolon giymek yasak değil; pantolonu üstünden etekle, pardesü ile veya entari ile örttü mü, pantolon giymek çok iyi... Çünkü pantolon daha iyi koruyor. Düşse de, bayılsa da hiç bir yeri açılmayacak, saçılmayacak. Tesettür bakımından uygun olduğundan pantolon iyi...
    Peygamber Efendimiz, şalvar giyenlere, "ALLAH onlara rahmet eylesin, rahmetine gark eylesin..." diye dua etmiş. O devirde tabii şalvar dikmek, giymek de kolay değil; teşvik etmiş. Şöyle bir peştemal gibi bir şeyi bürünüp öyle gezerlermiş. Kumaş yok, terzi yok, iplik yok, iğne yok... Bizim sahip olduğumuz şartlar yok...
    Dünyanın bir çok yerinde böyledir. Malezyası, Hindistan'ı, Pakistan'ı, Afrika'nın bir çok yerleri hâlâ böyledir. Ne yapsın, böyle örtünüyor; içine bizim giydiğimiz gibi bir don giyemiyor. Ama içdonu giymek, şalvar giymek, pantolon giymek tesettürü sağladığı için, erkek için de iyidir, kadın için de çok iyidir.
    Ama kadın, pantolonu giyer de üstüne bir şey giymezse çok fenâ oluyor. Niye fenâ oluyor?.. Câzibedar oluyor, haram yerler meydana çıkıyor. Bu sefer daha büyük günah oluyor. Örtünmüş olmuyor.
    Örtünmenin esasını her zaman burda söylüyorum: Örtünmede vücut hatları örtülecek, belli olmayacak. Vücudun hatları saklanacak!.. Ne diyor:
    (Velâ yübdîne zînetehünne) "Kadınlar zînetlerini izhar etmesinler, göstermesinler!" buyruluyor Kur'an-ı Kerim'de... Zînet nedir?.. Göğüs zînettir, kalça zînettir, bel zînettir, gerdan zînettir, saç zînettir; göstermeyecek bunları!.. Başını örtecek, saçını örtecek, boynunu örtecek... Vücudunu da bol bir şeyle örtecek ki, görünmesin!.. Göründü mü, veyahut belli oldu mu; olmaz!..
    --Efendim böyle şey olur mu, Fâtıma Ana gömleği gibi?..
    --Tabii ya, bak ne güzel söyledin, Fâtıma Ana gömleği diye... Bol olacak tabii...
    Hacca gidiyor hacı hanımlar, köylü hacı teyzeler... Güzel, entarisi bol, omuzdan büzgülü, bol yapmış. Beline bir kuşak sarmış. Yâ kim söyledi sana bu kuşağı sar diye?.. Bir kuşak bağlamış, iyi olmamış. Neden?.. Her şeyi meydana çıkmış.
    Pakistanlı hanımlar geliyor hacca... Onları memleketi çok sıcak galiba; başına incecik bir tül örtmüş, incecik bir tülden blüz yapmış... Terliyor da... Haydii, çıplak gibi oluyor. Kâbe-i Müşerrefe'yi tavaf ederken, orada namaz kılarken, bu kıyafetle oraya gelinir mi?.. Bunların hocaları yok mu, söylemez mi?.. Hocaların söylemesi lâzım!..
    Olmaz böyle, bu tesettür değil... Altını göstermemesi lâzım!.. Altı göründü mü, tesettür değil... Şekli belli oldu mu tesettür değil... Erkek için de öyle... Şimdi kadın için söylüyoruz.
    Erkek de bir blue-jean pantolon giyiyor; önü arkası boğum boğum, yumuk yumuk her tarafı meydanda... Olmaz! Namaz da olmaz. Arkasındakinin namazını da bozar.
    Niye hocaefendiler cübbe giyip mihraba geçiyor?.. Tesettürü sağlasın diye... Erkeğin de tesettürü var, erkeğin de bir yerlerinin belli olmaması lâzım!.. Olmaz öyle şey...
    Onun için, kızlar mantonun altına, eteğin altına, pardesünün altına pantolon giyebilirler. Pantolon yasak değil... Üstüne bir şey örtmeden, sırf pantolon giymek tahrik edici oluyor; o doğru değil...
#09.10.2008 22:18 0 0 0
#03.10.2008 03:30 0 0 0
#01.10.2008 17:12 0 0 0
  • Konu: İMAMIN KIZI
    Bir fıkra da benden...

    Ramazan başlarken köyün imamı muhtarı çağırmış.Demiş ki ona:
    - "Bak ey muhtar efendi, ben şimdi Ramazan boyunca umredeyim..Eğer teravih namazını kıldıracak birisini bulamazsanız içinizden ümmi olan kıldırsın!" diye tembihlemiş ve muhtar imamı umreye yolcu etmiş...İmamefendi gittikten sonra muhtar hemen imamın kızı Ümmiye'ye varıp şunları söylemiş:
    - Bak kızım babanın nasihati icabı, bu Ramazan teravih namazını sen kıldıracaksın demiş.Kızı da:
    - Amaan muhtar efendi, öyle şey mi olur?.Hiç kadın kısmısı teravih kıldırır mı?.Bu ne biçim nasihatmış böyle" demiş.Muhtar da:
    Bre kızım sen babandan daha iyi mi biliyorsun, o senden daha iyi biliyor ki bize böyle tembihledi" demiş...İster istemez imamın kızı ilk teravihi kıldırmaya başlayınca cemaat her rükuya eğilişinde imamın kızının arkasına bakıp öylece namaza başlamışlar.Bir kaç gün devam ederken cemaatte büyük bir artış olmuş..Ramazanın arefe günü imam umreden dönüvermiş.Muhtarı yanına çağırıp neler yapıp yapmadığını sormuş.Muhtar da pişkinlikle:

    - Allah senden ve senin kızından razı olsun, Bütün teravihi o kıldırdı." demiş.İmam ise küplere binerek:

    Bre muhtar efendi, ne diyorsun.? Şimdi bu namazları kızım Ümmiye mi kıldırdı yani?" demiş.Muhtar da:
    -Evet efendim, sen demedin mi Ümmiye kıldırsın teravihi diye? İmamefendi iyice kızıp:

    - Bre ahmak muhtar, ben sana ümmi olan kıldırsın demiştim, kızım Ümmiye değil" diye cevap vermiş.Tekrar imamefendi de:

    - Desene , bizim teravihler karambole gitti, vah bana, yazıklar olsun sana, yuh olsun benim kızıma!" demiş ve imam efendi kızını bir güzel dövmüş...

    Fıkra bu kadar..Bilmem hoşunuza gitti mi?
#27.09.2008 01:59 0 0 0
  • Konu: İMAMIN KIZI
    @pusat20 adlı üyeden alıntı:
    caminin birinde imam halkla öylesine sohbetler ediyormus iste onlara acık giyinmenin ne kadar günah oldugunu onların yerinin cehennem oldugunu kızlarını böyle giydirmemelerini falan anlatıyormus o sırada ordan dar bir badi göbekler beller acık ve kısacık bir mini etekle imamın kızı geciyormus bütün cemaat önce kızına bakmıs sonra imama bakmıs
    imam bakmıs köseye sıkıstı Allah icin söyleyin ey cemaati müslimin
    YAKISMAMISMI ...
    Orijinali Göster...
    caminin birinde imam halkla öylesine sohbetler ediyormus iste onlara acık giyinmenin ne kadar günah oldugunu onların yerinin cehennem oldugunu kızlarını böyle giydirmemelerini falan anlatıyormus o sırada ordan dar bir badi göbekler beller acık ve kısacık bir mini etekle imamın kızı geciyormus bütün cemaat önce kızına bakmıs sonra imama bakmıs
    imam bakmıs köseye sıkıstı Allah icin söyleyin ey cemaati müslimin
    YAKISMAMISMI ...

#27.09.2008 01:38 0 0 0
#27.09.2008 01:36 0 0 0
  • Yukarıda ki paylaşımlar için çok teşekkür ederim.Bir de benim de size bir teklifim var...Gelin, hep beraber bu gece bir tesbih namazı kılalım...Aşağıda size tarif edeceğim.İlk defa kılacaklara biraz zor gelir ama alışınca çok zevkli oluyor.Sevabı çok da büyüktür...Buyurun tesbih namazına!..

    Tesbih namazı, mekruh vakitlerin haricinde her zaman kılınabilir. Eğer gündüz kılınırsa dört rekatta bir, gece kılınırsa iki rekatta bir selam vermek daha iyi olur.

    Haftada veya ayda bir veya hiç olmazsa ömürde bir defa olsun bu namazı kılmanın iyi olacağı bildirilmiştir. Her rekatında 75 defa (Sübhanallahi velhamdülillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber) tesbihi okunarak kılınan dört rekatlı nafile bir namazdır.



    Tesbih namazının kılınışı
    Allah rızası için nafile namaza niyet edilir. Sübhanekeden sonra 15 defa yukarıda bildirilen Tesbih okunur.

    Sonra Ve la havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim denir, sonra Euzü-Besmele çekilip Fatiha ile bir zammı sure okunur.

    Sonra rükuya gitmeden tekrar 10 defa aynı Tesbih okunur. Sonra Vela havle vela kuvvete ila billahil aliyyil azim denir.

    Sonra rükuya varılır, rüku tesbihinden sonra 10 defa Tesbih okunarak, rükudan, (Semiallahü limen hamideh) diyerek doğrulduktan sonra ayakta iken aynı Tesbih 10 defa daha okunur.

    Tesbih bittikten sonra, (Rabbena lekel hamd) denir ve secdeye varılır.

    Secde tesbihinden sonra 10 defa Tesbih okunur. Secdeden kalkılır, celsede 10 defa Tesbih okunur, ikinci secdede de yine 10 defa Tesbih okunur. Toplamı 75 eder.

    İkinci rekata kalkılınca, yine önce 15 defa Tesbih okunur, sonra yine birinci rekattaki gibi hareket edilir, sonra kadeye varılır. Tehıyyat ve salevatlar okunur.
#26.09.2008 22:35 0 0 0
  • Konu: Belkide
    "geleceğine inanmıyorsan

    inandırıcı değilsindir belki de..

    ve budur belki de tek sebep üstelik

    özlediğinin sana gelmeyişine ..."



    böyle yazmıştım avuçlarıma

    daha yüreğimde hayata karşı, inat

    ve gözlerimde

    su kadar duru bi hayalin saklı olduğu zamanların lisanı vardı..

    oysa şimdi bak,

    dağınık notlar, altı çizili cümleler ve hayaller

    ne varsa yırtıp atıyorum hayatımdan bir bir öteye

    madem ki sen yoksun,

    ve madem ki ikinci kere okunmuycak bi kitap yaşamak

    ne diye altını çizip notlar alalım

    hayat şu an benim ne hissettiğimdir sadece..



    /ve eğer sen bi uçurtmaysan

    hangi mevsim olursa olsun korkma

    o uçurtma uçar, rüzgarını bulunca..



    ve sen eğer bi taşsan

    asırlar geçer bakarsın

    sonra sulara gömülür kıtalar

    hatta ömürler eskir ki sonrada biter

    ama sen sadece

    susarsın /



    hiç gelmeyecek birini özlediğini fark ettiğindeyse

    ilkin bin yıl birden yaşlanıyor insan

    sonrada birkaç göz yaşı şişesini dolduracak kadar damlıyor içi

    ve ardından yani gözlerini kurulayabilecek kadar geçen zamanların ardından

    "kim neyi feda edemiyorsa aşka

    onunla kalsın

    ve onunla yaşasın hayatının kalanında" diyerek

    bi rüzgara fısıldıyor hoşçakalını bi akşam üstü hüzünle

    ve vazgeçiyor özlemekten

    sadece bi yağmur

    sadece sebepsiz bi yağmur, yağsın istiyor

    öylesine delice

    ........

    ve işte sen öyle gülümseyip duruyorsun ya hala gözlerimin en içine bir resimden

    öyle, sanki bir avuçluk bi aralıktan

    hani sanki bi pencereden

    bi dünya sevmek serpermişçesine yüreğime

    bakıyorsun ya, öyle sıcacık

    ve sarılır gibi sımsıkı ve okşarcasına sevecen..

    ve işte sen

    böyle gülümsediğin için belki de ben

    çakılmışçasına duruyorum bunca yıldır hala aynı cümlelerin taştan bekçisi

    ve gidemiyorum tek bir yalanlık bile olsa uzağına

    senin var olduğunu düşlemekten ...



    oysaki yoruluyorum

    yoruluyorum ki yorgunluğum yalnızlıktan bile değil, biliyorum

    ama kaçamıyorum

    çünkü kaçabileceği kadar güzel bi çocukluğu olmayabilir değil mi herkesin

    böyle olunca da,

    gün tırnaklayıp duruyorken içimi

    bana sadece durup kanamak düşüyor

    ve ben bir kere daha üzerime düşeni layığıyla yaşıyorum..

    oysa hani herkesin sesine yakışan bir şarkıydı aşk

    hani kalbim benim aldanmaya değecek tek güzel şeyimdi

    olmadı bak..görüyor musun, olmadı işte..

    niyeyse,hep bişeylerin arasında kaldık biz

    gücümüz yetmedi başkalarının kalbine

    şimdi biliyorum dürüstlüğün bedeli çok daha ağır yalanlardan

    ve biliyorum demek ki,binlerce kelime arasında

    yalnızca bir kaçının ateşiyle ısınabildiğimiz yalan

    ve galiba öylesine bi cümle olarak kalacak benim de yüreğim

    sonsuza uzanamıyacak mesela aşkın imlasıyla

    ve anlaşılan ben de kalanlardan olucam,

    hani her şeyden süzülüp dökülenlere benziycem,kendi tenhasına



    şimdi sustum

    sustum ki artık bilenler konuşsun

    ben sustum

    en zayıf anımda ve en güvendiğim yerinden koptu umudum

    karşı kıyıda batan güneşler gibi battım kendi küskünlüğüme

    ve sustum

    artık herkes içindeki ölülerine sokulsun

    sustum öylece

    bilerek bilmelerin en kötüsünü

    ve bir anda görmüşüm gibi tüm suretlerin arka yüzünü

    kör oldu kalbim

    ve anladım

    sen yoktun

    Alıntı...
#26.09.2008 04:38 0 0 0