Not: Umarım okumayı seviyorsunuzdur. yazmak boşa sallamak kolay iş okumak en hayırlısı...
12 Haziran seçimleriyle ilgili geriye sayım sürüyor. Milletvekili adaylarının neredeyse tamamı seçim bölgelerinde mevzilenerek seçmenlerine proje üstüne proje açıklıyorlar. Türkiye'de gelinen noktaya bakıldığında son 40 yılda çok şey gibi seçmene yönelik vaatlerin de değiştiği gözleniyor. Geçmişin, ağır sanayi hamlesi, toprak işleyenin, su kullananın, aş iş, fabrika, yatırım gibi temel sorunlara işaret eden slogan ve vaatlerin yerini bugün kısa yoldan rant dağıtmak biçiminde özetlenebilecek vaatler aldı.
Siyasi partilerin en çok beklenti yarattığı konuların başında orman alanlarıyla ilgili 2B düzenlemesi geliyor. AKP seçimlerden önce bitirmeyi planladığı 2B tasarısını seçimlerden sonraya erteledi. CHP ise, Kılıçdaroğlu'nun '2B Barışı' olarak açıkladığı projeyle iktidara gelmeleri durumunda 2B sorununu çözeceğini açıkladı...
Türkiye'de ormanlar üzerinden yaratılan beklentinin genel durumu kısaca böyle. Ancak şu günlerde çok da dillendirilmeyen bir başka konu da seçimlerin ardından, 2013 yılında Türkiye'de yapılması planlanan '10. BM Dünya Ormancılık Forumu.' Geçtiğimiz Şubat ayında forumun Türkiye'de yapılacağı müjdesini veren Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, "Şimdiye kadar düzenlenen 9 toplantı hep New York'ta yapılmış. Biz ilk defa 2013 yılında yapılacak 10. toplantının Türkiye'de yapılması konusunda teklifte bulunduk. Bütün ülkelerin onayıyla 10. BM Dünya Ormancılık Forumu'nun Türkiye'de yapılması kararlaştırıldı" şeklinde bir açıklama yapmış, "Şu anda biz ağaçlandırma ve erozyon kontrolü konusunda dünya lideriyiz. Oran itibariyle baktığımızda ıslah ettiğimiz, ağaçlandırdığımız alana baktığımızda dünya birincisiyiz" iddiasında bulunmuştu.
İki yıl önce İstanbul'da gerçekleştirilen Dünya Su Forumu için 2007 Eylül'ünde bir çağrı yapan Başbakan Tayyip Erdoğan, "Su alanındaki tüm konular üzerinde mümkün olan en büyük etkiyi yapacak yeni düşünceleri geliştirmek üzere tüm hükümetler, parlamenterler, uluslararası kuruluşlar, yerel idareciler, enstitüler, özel sektör mensupları, belli başlı oluşumlar, hükümet dışı kuruluşlar ve akademisyenler İstanbul'da bir araya gelecektir. Bunu çok önemli bir buluşma olarak görüyoruz" ifadelerine yer vermişti.
'ALLAH'IN VERDİĞİ ENERJİYİ PARAYA ÇEVİRİYORUZ'
16-22 Mart 2009 tarihleri arasında İstanbul'da yapılan Dünya Su Forumu'nun ardından Türkiye'nin su kaynakları üzerinde geliştirilen HES ve diğer projelerin ayrıntılarını artık tüm kamuoyu zeberlemeye başladı. İki yıldır Türkiye'nin kırsal coğrafyası yangın yerine dönmüş durumda. Başbakan Erdoğan, forumun ardından başlayan HES'lerle ilgili tepkiler üzerine 29 Ekim 2010'da Çankaya'da düzenlenen resepsiyonda, "hidroelektrik santralleri kurarken ''Allah'ın verdiği enerjiyi paraya çevirdiklerini'' belirterek, ''Rusya'dan alacağımıza biz üretiyoruz. Eskiden 'Su akar Türk bakar' derlerdi, şimdi su akar Türk yapar'' sözleriyle gelinen durumu özetleyecekti.
Dünya Su Forumu sonrasında, ancak kendi kendine yetebilecek, hatta su fakiri sayılabilecek Türkiye'nin su kaynakları üzerindeki ağır ve tahrip edici saldırı şöyle özetlenebilir; yedi yaşında cılız bir kaleci ve karşısında dünyanın en ünlü golcüleri şut çekmek için sıraya girmiş durumda!
Yerli şirketlerin yanında dünyanın dev su ve enerji tekelleri de Türkiye'nin sularına 'el koyma' sürecinin aktörleri haline geldi.
Peki ormanları akibeti de sular gibi mi olacak?
CHP'NİN ORMAN VAATLERİ
Bu soru, ülke coğrafyasının varsıllıkları konusundaki gelişmelerden endişe duyan hemen herkesin bugünlerde en çok üzerinde durduğu konuların başında geliyor. Başta değindiğimiz, siyasi partilerin seçim bildirgeleri ve vaatlere bakıldığında ormanlarla ilgili beklentinin yalnızca Türk halkının yaşam alanlarıyla sınırlı olduğu sonucuna varmak zor. CHP lideri Kılıçdaroğlu'nun ağırlıklı olarak 2B'leri ele alan açıklamasında dile getirdiği, "CHP iktidarında orman sınırlarını ve kadastro işlemlerini tamamlayacağız. Orman eko-sistemini koruyacak, yeni orman alanları oluşturacağız. Çevre ve Orman Bakanlığı'nı yeniden yapılandıracak, İklim Değişimi ve Gelişimi Araştırma Merkezi kuracağız. Üreten, alın terine saygı duyan, hakça paylaşan, 85 bin köy ve köy altı yerleşmelerimizde, kasabalarımızda 17,5 milyon yurttaşımızın yaşadığı kırsal alan kalkınmasına özel önem vereceğiz. Bir atasözümüzü hatırlatmak isterim, 'Yaş kesen, baş keser' hiç kimse ormanlarımızı yok ederek, kendi siyasal geleceğini korumaya kalkmasın, burada Türkiye'nin geleceği yatıyor, vatandaşlarım üzülmesinler; AKP'ye ormanlarımızı sattırmayacağız. Çünkü CHP iktidara gelecek ve herkes rahat bir nefes alacak" sözleri seçmenin gönlünü okşasa da daha ötesini görebilmek için daha somut adımlara ihtiyaç olduğu kesin.
AKP'NİN ORMAN BEYANI
Türkiye ormancılığı konusunda yaptığı saygın çalışmalarla bilinen Doç Dr. Yücel Çağlar, AKP'nin, 'Türkiye Hazır: Hedef 2023' başlığıyla kamuoyuna açıkladığı "12 Haziran 2011 Genel Seçimleri Seçim Beyannamesi'nde ormanlarla ilgili projeleri değerlendirdi. Çağlar, AKP'nin seçim beyannamesinde yer alan, "Orman alanlarımız ülke topraklarımızın % 30'u olan 23,3 milyon hektara ulaştırılacaktır, Milli parklarımızın sayısını 50'ye tabiat parkı sayısını ise 55'e çıkaracağız. Kent ormanı sayısı iki katına çıkarılacaktır ve Ormanlarımızın tamamının tapu ve tescil işlemleri tamamlanacaktır" şeklindeki hedeflerinin ormancılığımızın içinde bulunduğu yaşamsal önemdeki sorunlarla hiçbir ilgisi olmadığını öne sürüyor ve 'beyannamede bu hedeflerin nasıl gerçekleştirilebileceğine de hiçbir biçimde açıklama getirilmemiştir" diyor.
Çağlar, AKP'nin 160 sayfalık seçim beyannamesinde Cumhuriyet'İn 100. yılında hedeflenen Türkiye görüntüsünün Nasreddin Hoca'nın, "Ya tutarsa" sözünü akla getirdiğini söylüyor ve "Türkiye neye hazır duruma getirildi acaba?" sorusunu yöneltiyor. AKP'nin seçim beyannamesinde Türkiye ormancılığını doğrudan ilgilendiren 'beyanları' değerlendiren Çağlar, şu görüşleri dile getiriyor:
YALANDAN KİM ÖLMÜŞ
AKP: 'Orman varlığını zenginleştirerek 21,6 milyon hektara çıkardık.'
Doç. Dr. Yücel Çağlar: Bu açıklama tümüyle aldatmacadır: Çünkü ülkemizde 'orman' sayılan yerlerdeki artış, 1970'li yılların başından 2000'li yılların başına değin gerçekleştirile ormancılık çalışmalarının sonuçlarını yansıtmaktadır. Kaldı ki, bu artışın çoğunluğu da terk edilen arazilerin doğal olarak yeniden orman ekosistemleriyle kaplanmasıyla gerçekleşmiştir. Çünkü, AKP döneminde de "orman" sayılmayan yerlerde hemen hemen hiçbir yeni orman oluşturma çalışması yapılmamıştır. Öte yandan, azıcık ormancılık ve orman ekolojisi bilgisine sahip olanlar da bilir ki 'orman varlığının zenginleşmesi' ile 'orman' sayılan yerlerin genişlemesi birbirinden tümüyle farklı olgulardır. AKP döneminde orman ekosistemlerimiz ağaç ve ağaç türü çeşitliliği bakımından yoksullaştırılmıştır. Dahası, AKP döneminde "özel ağaçlandırma" uygulamalarıyla, özel kişi ve kuruluşların 'bozuk' sayılan 'devlet ormanlarını' fıstıkçamı, ceviz, badem, kestane vb meyveli ağaç bahçelerine dönüştürme çalışmalarına da hız kazandırılmıştır. Anayasanın yanı sıra 6831 sayılı Orman Kanunu'nun 57. maddesine de aykırı olan Ağaçlandırma Yönetmeliği'yle sürdürülen bu uygulamalarla 2010 yılı sonuna değin, 'bozuk' ya da 'verimsiz' sayılan 75 bin hektar orman ekosistemi özel meyve bahçelerine dönüştürülmüştür.
AKP'NİN KENT ORMANI YALANI VE YEŞİL ÇİRKİNLİKLER
AKP Seçim Beyannamesinden: '2003 yılında başlattığımız kent ormanları projesiyle bugüne kadar 69 'u il merkezlerinde ve 20 ilçe merkezi olmak üzere 89 yeni kent ormanı kurduk.'
Çağlar: Hayır; bu bu açıklama da kesinlikle doğru değildir: AKP döneminde hiçbir 'kent ormanı' kurulmamıştır. AKP döneminde yapılan, kentsel yerleşmelere en yakın yerlerdeki orman ekosistemlerinin, bu kapsamda ağaçlandırma alanlarının, dahası, milli parkların bir kısmı da 'kent ormanı' olarak kullanılmaya açılmasıdır. Kimilerinin kullanımı yandaş belediyelere devredilen bu orman ekosistemlerinde çeşitli tesislerin yapılmasına izin verilerek bu orman ekosistemleri üzerindeki insan baskısı daha da artırılmıştır.
AKP: 'Halen bütün alanlar değerlendirilmekte, karayolları kenarları, okul bahçeleri, hastane ve cami avluları ile mezarlıklar ağaçlandırılmaktadır.'
Çağlar: Bu doğrudur; ancak nasıl ve ne pahasına? Özellikle karayollarının kenarlarında yapılan ağaçlandırma çalışmaları hemen hemen tümüyle başarısızdır: Müteahhitlere yaptırılan bu çalışmalar sırasında ne ekolojik koşullara ve karayolu ağaçlandırmalarına uygun türler kullanılmakta ne de dikimler sırasında teknik gerekler yeterince yerine getirilmektedir. Dolayısıyla, dikilen fidanların çoğunluğunu ya kurumakta ve bu yolla da göz ardı edilemeyecek boyutta kamusal kaynağın savurganlığına yol açılmakta ya da karayolları çevresinde 'yeşil çirkinlikler' üretilmektedir.
AKP DÖNEMİNDE ORMAN YANGINLARI AZALMADI, ARTTI!
AKP: Türkiye'yi orman yangınları ile mücadelede çevre ülkelere de her an yardım edebilecek güçlü yangın söndürme sistemine kavuşturduk.'
Çağlar: AP iktidarı döneminde de orman yangınlarıyla savaşım yangın söndürme çalışmalarına indirgenmiş; öncelik ve ağırlık çıkan orman yangınlarının olabildiğince daha az yıkımla söndürülmesine verilmiş; ancak 2008 yılından sonra Serik-Taşağıl'da çıkan büyük orman yangınından sonra 'yangınlara dirençli' orman yapılarının oluşturulmasına kalkışılmıştır. Bu nedenledir ki, AKP döneminde her yıl çıkan orman yangınlarının sayısı azalmamış, artmıştır. Sözgelimi, ülkemizde 1996-2002 döneminde yılda ortalama 1920 orman yangını çıkarken 2003-2009 döneminde 2065 yangın çıkmıştır. Oysa, ülkemizde orman yangınlarının çıkma olası artıran nedenlerden ormanların içinde ve bitişiğinde yaşayan nüfus hızla azalmaktadır; orman-köylü ilişkilerinin niteliğinin değişmiştir, halkın bilgi ve bilinç düzeyi artmıştır, orman yangınlarıyla savaşım amacıyla kullanılabilecek kaynak artırılmıştır. Bu gelişmelere, özellikle de genel bütçeden sağlanan parasal kaynakların olağan dışı boyutlarda artırılmasına karşın yangın başına düşen ortalama yanan orman ekosistemi genişliği 1996-2002 döneminde ortalama 5,7 hektar iken AKP döneminde ancak 4,5 hektara düşürülebilmiştir.
AKP: '1992-2002 yıları arasında senelik ortalama olarak 75 000 hektar ağaçlandırma ve bozuk ormanların ıslahı yapılırken 2003-2009 yılları arasında bu rakam 7 misli artırılarak 501 387 hektarda ağaçlandırma ve bozuk ormanların ıslahı gerçekleştirildi.'
Çağlar: AKP öncesi yedi yıllık dönemde yılda ortalama 90 bin hektar olmak üzere toplam 655 bin hektarda 'orman yetiştirme ve iyileştirme' çalışması yapılmıştır. AKP döneminde ise bu miktar 2,2 milyon hektara çıkmıştır. Başka bir söyleyişle AKP döneminde gerçekleştirilebilen çalışmalar 7 değil 3,5 kat artmıştır (!). Bu bilgi bu alanda olup bitenleri tüm boyutlarıyla yansıtsa yine de "başarı" sayılabilir. Ancak, söz konusu çalışmaların yüzde 64'ü ağaçlandırma değildir, 'bozuk/verimsiz' sayılan ormanlarda öteden beri yürütülen 'iyileştirme' çalışmasıdır.
AKP: 2008, 2009 ve 2010 yıllarında toplam 1448274 hektarlık alanda çalışma yapılarak 814 milyon fidanı toprakla buluşturduk.'
Çağlar: Hayır, sözü edilen 1 448 274 hektar alanın yalnızca; yüzde 9'u 'orman' sayılan yerlerdeki ağaçsız sayılan yerlerde, yüzde 3'ü gençleştirilecek yaşlı orman ekosistemlerinde, yüzde 2,5'i de 'bozuk devlet ormanı' sayılan alanlarda yapılan ağaçlandırma çalışmalarını kapsamaktadır. Buna karşılık yüzde 73'ü ise var olan orman ekosistemlerinin niteliklerinin 'iyileştirilmesi' amacıyla yapılan teknik iş ve işlemlerdir. Ki, daha önce de belirtildiği gibi bu çalışmalar ülkemizde öteden beri yapılmaktadır. Bu çalışmaların hangi orman ekosistemlerinde ve nasıl yapıldığı, yol açtığı ekolojik, ekonomik ve toplumsal sorunların ise ayrıca tartışılması gerekiyor.
AKP'NİN BEYANNAMESİNDE NELER YOK?
AKP döneminde ormanlarımızda ve devlet ormancılığı düzeninde son derece köktenci değişiklikler gerçekleştirildiğini ve bu kapsamda Anayasanın bile değiştirilmeye kalkışıldığının altını çizen Çağlar, "ancak bildirgede bunlardan nedense hiç söz edilmemektedir. Sözgelimi, ilgili bakan ve genel müdürlerin her fırsatta övünçle açıkladıkları; henüz iktidarının ilk aylarında '2B arazilerinin' işgalcilerine satılmasının gündeme getirilmesi, hiçbir gereği yokken Dünya Bankası, AB ve BM gibi kuruluşlardan sağlanan parasal desteklerle yürütülen yabancı kaynaklı projelerin hızla yaygınlaştırılması, ne amaçları ne hedefleri ne de kapsamları yönünden birbirileriyle ilgisi bulunmayan Ulusal Ormancılık Stratejisi ve programı vb AB yönlendirmeli 'ulusal' belgelerin hazırlanması ve gerçekleşmelere 160 sayfalık beyannamede hiç yer verilmemiştir. Neden acaba?"
Hayda gelde burdan yak, Kılıçtaroğlu küfür mü etti. Size şunu hatırlatayım almanyada işadamları derneğinin bir gecesi. Erdoğan kürsüde boş boş konuşurken işadamlarından biri çıkıp yahu ne diyorsun sen ne yaptın bizim için diye seslendiğinde, erdoğanın yanında ki yardımcısına dönüp "kim bu şerefsiz derdi neymiş bak bakalım" dediği ve bunu o mikrofondan salona duyurduğunu çabuk unuttunuz valla. işinize gelmediği içindir sanırım...
Ve 81 il olarak TÜRKİYE olan arkadaş o 81 ilin %53 ü türkiye değil sen anlarsın onu...
Siyasette din değildir be arkadaşım... Siz dini siyasete o kadar soktunuz ki ALLAH diyenin peşinden koşuyorsunuz. Emekli maaşlarından bahseden arkadaşlara da bir duyuru babam emekli ve 700 tl aylık alıyor. Hangi emekli rahat yaşıyor be arkadaşım ben neden görmedim bu emeklileri anlamıyorum. Resmen dalga geçiyorsunuz.
Sevgiler yarım yamalak, beklemek ölümcül bir ceza... Daha kaç kez terkedilecek bu rüya, daha kaç umut düştüğünde suya veya aya... Kaç kez elinden tutulacak gözden düşmüş bir hayalin veya kaçkez hiç yok varsayılacak... Küçük bir dilektin sen bende, saygıdeğer bir arzu... Kaç kez diledim seni Allah tan kaç kez oturup başına dualar döküldü dudağımdan... Oysa sen çoktan terkedilmiş bir hatanın çözümünü giderek bulmuştun... Terkedilmiş bir aşkın hikayesiydi bu, umutları suda, kendi kendine tutunmaya çalıştığı hayatta ve hatta yollarında yanyana galibiyetlerimizin... Üzgünüm tenine çok alışmışım, peri kokuna... Elbet vazgeçilmez değilsindir benim dışımda herhangi biri için... Seni herkesten de çok sevemem ya, benim sevgiminde işlenmemiş ham acıları, korkarak sakladığı yamaları vardır elbet... O yüzden belki en çok senden korktum bu hayatta ve hatta sadece senden korktum kırılmış düşlerin arasında... Terkedilmekten, kaybetmekten korkmadığım zaman tekrar görüşeceğiz peri... Çıldırırcasına tepelerinden ovalarına akan bir ırmak gibi, öyle coşkulu ve o kadar mutlu görüşeceğiz elbet... Suya düştü umutlarım bir bir, hayallerimi kafeslere kapattın, şimdi kendini de aldın benden... Ama bir şeyi unuttun, elimde son kalan şeyi ONURUM u.. Sonbaharın arkasına saklanmış yaz gibiyim, sarıla sarıla güneşe sarılmış buz gibiyim... Sen bir kez daha al kendini alabiliyorsan rüyalarımdan, yine de koparamazsın sevgini, aşkını canımdan... Yine de korkmaya devam eder bu kalp, bu hüzün fırtınalarından...
Ufuk COŞKUN
30/04/2011
(Yeni gün, doğan umut ve sen SONSUZA KADAR)
Türkiye kamuoyunda Arap ülkelerini küçük görme hep mevcuttur. Bu sık sık İslamcılar tarafından Kemalist geleneğin Arap halklarına karşı soğuk bakmasına atfedilirse de köklerinin çok daha eskiye gitmesi bir yana, şu son gelişmelerin gösterdiği üzere aslında İslamcı kesimde daha da derin kök salmıştır. Son Arap isyanlarında bu kesimin TV'lerinde gazetelerinde sık sık Türkiye'nin ekonomik olarak onlardan ne kadar üstün, ne kadar ileri olduğu ve bu ülkelerin Türkiye'ye ve AKP'ye ne kadar hayran oldukları; bütün hasretlerinin Türkiye'ye benzemek olduğunu dinleyip duruyoruz. Arap isyanının merkez üssü Mısır olduğuna göre bu meseleyi Mısır açısından ele alalım bakalım, durum söylendiği gibi mi?
Elbette Türkiye ile Mısır arasında önemli politik rejim farkları var; daha doğrusu vardı Mısır'ın daha demokratikleşeceği yolunda iddiaları bir an için gerçek kabul edersek, Türkiye'nin 'ileri demokrasisi'nin de en azından bazı önemli noktalarda geri vitese taktığı düşünülürse bu 'fark'ın da ne kadar süreceği tartışılır. Fakat biz şimdi dönelim ekonomik duruma Elbette isyanların nedeninin ekonomik problemlerden ibaret olduğunu söylemiyoruz; ama ekonomik faktörlerin etkileri sanıldığından fazla, ve isyanın, sonrasındaki muhtemel rejimlerin izleyeceği yolu da en az politik faktörler kadar belirleme potansiyeli taşıyorlar.
Bize anlatılan; Mısır'ın 'Nasır tipi sosyalizmin bakiyesi hantal bir devletçi ekonomiye' sahip olduğu, Türkiye gibi açık ve modern, 'reformcu' bir yönelime sahip olmadığı Bize anlatılan, Türkiye'nin krizi teğet geçerek atlattığı; başta Mısır, bu Arap ülkelerinin krizden çok yara aldığı Bize anlatılan, bu Arap ülkeleri ve Mısır'ın Türkiye'ye göre çok fakir olduğu ve gelir eşitsizliği ve yoksulluğun yine bize göre çok aşırı boyutlarda olduğu Böylece anlatanın meşrebine göre değişmekle birlikte, mesela İslamcılara göre AKP sayesinde Türkiye ekonomik açıdan çağ atladığından Mısır'dan on yıllarca ileride bulunuyor.
Acaba öyle mi?
TEĞET Mİ GEÇTİ
Önce şu krizi teğet geçme durumuna bir bakalım Dünya Bankası'nın 'Afrika Ekonomik Görünüm' ülke raporlarında Mısır şöyle anlatılıyor.
"Mısır, küresel finansal krizin ilk raundunu, bankacılık sektörünün reforme edilmiş olması ve küresel dünya piyasalarına (daha çok türev piyasalar kastediliyor C.A) düşük bütünleşme seviyesi sayesinde oldukça iyi atlattı. Bu yüzden Moody's Egypt'in ülke notunu 2009 eylülü'nde negatiften durağana çevirdi. Mısır, Dünya Bankası'nın 'Doing Business 2010' raporunda 10 sıra birden yukarı çıktı. Aynı şekilde Dünya ekonomik Forumu'nun '2009-10 Küresel Rekabet Raporu'nda yine 10 sıra birden çıkarak 133 ülke arasında70.liğe tırmandı."Özetle bu ifadeler üç aşağı beş yukarı benzeri kuruluşların Türkiye için söylediklerine çok benzer şeylerdir. Kuşkusuz Mübarek de krizi teğet bile değil dokunulmadan pürü pak atlattığını anlatmaktaydı kendi halkına
Ekonomisini 'reform'lara yöneltememiş dinozor bir yönetim ve durağan bir ekonomi tablosu da gerçeği yansıtmıyor. Kanımızca bu 'reform'ların bizzat kendisi halkı çileden çıkarmış olsa da Mısır'ın adı geçen IMF patentli 'reform'larda Türkiye'den geri kaldığı çok tartışılır. Yukarıda bahsettiğimiz 'Doing Business 2010' raporunda Mısır 'top 10 reformcu' listesine ardı ardına 4. kez girmiş bulunmaktaydı. Bizzat IMF, 2008 yılı raporunda Mısır'ı 'ciddi ekonomik reform gerçekleştiren en başta gelen ülkelerden biri' olarak kutlamıştı.
Mısır'ın -tıpkı Türkiye gibi- küresel krizin ikinci raundundan etkilendiği söylenebilir tabii Raporlar da öyle söylüyor zaten; ancak burada bile etkilenme derecesi Türkiye'den çok daha azdır. Dünya Bankası'na göre Mısır, 2009'da "küresel kriz nedeniyle büyüme hızını yavaşlatmak zorunda kalmış ve %4,7'ye düşürmüştür."
Aynı yıl teğet geçilen Türkiye tam da bu yüzde rakamını yakalamıştı; ama pozitif olarak değil, negatif olarak; yani tam o kadar küçülmüştü. Şimdi kime kriz teğet geçmiş bir daha sorulmalı!
AYNAYI TUTTUM YÜZÜME
Mısır ekonomisinin Türkiye'ye göre daha küçük olduğu doğrudur; bu Mısır'ın kaynaklarıyla ilgili bir şey olduğu gibi, Türkiye'nin boyuna istatistikleriyle oynamasına ve tıpkı iflas eden Amerikalı bankerler gibi borçlanarak büyüme yolunu seçmiş olmasına da bağlıdır. Nitekim Mısır'ın 30.6 milyar dolar dış borcuna karşı Türkiye'nin dış borcu 287 milyar dolardır.
Mısır nüfusu kalabalık bir ülkedir. Ekilebilir toprakları Türkiye'den çok daha az olmasına karşın 83 milyonun üstünde nüfusuyla Türkiye'den 10 milyon kadar daha kalabalıktır. Kişi başına geliri de dolayısıyla 6 bin dolar civarında ve Türkiye'nin yarısından biraz daha fazladır. (O kadar kalabalık olmayan Tunus'un kişi başı milli geliri ise 9 bin doların üstünde ve Türkiye'ye yakındır) Türkiye'nin milli gelirini artırma yollarına yukarıda değindik; bunları dikkate almak gerekir. Buna rağmen, elbette gerçeği yansıtan yoksulluk söylemlerinde Mısır'a, Tunus'a vb acımadan önce bir de kendi halimize bakalım.
Mısır'da 2005 yılına ait nüfusun yoksulluk sınırı altında kalan kesimi %20'dir. Türkiye'nin 2008 rakamına göre % 17. İki ülkenin ekonomik performansına aradaki yıllarda bakacak olursak muhtemel bu iki oran eşittir. (Bu arada Tunus'ta bu oran sadece % 3,8'dir; yani Türkiye'den çok daha iyi) Yine baz yıllarında iki, üç yıllık farklar olsa da gelir dağılımına bakalım. Gelir eşitsizliğini ölçen Gini endeksi ne kadar düşükse gelir dağılımı o kadar adaletlidir. Türkiye'nin Gini endeksi 41, Mısır'ın 34,4, Tunus'un 40'dır. Yani en kötü gelir dağılımı Türkiye'dedir. Zaten nüfusun en düşük ve en yüksek gelirli % 10 luk kesimlerinin kıyaslamasıyla da görülür. Mısır'da en düşük gelirli nüfusun % 10'u toplam milli gelirin % 3,9'unu alır, Tunus'ta % 2,3. En kötü durumda olan Türkiye'dir En yoksul kesim milli gelirin sadece % 1,9'unu almaktadır. Tersinden bakacak olursak en zengin %10'un aldığı pay açısından ise Türkiye gelirinin %33,2'sini en zenginlerine bahşeden ülke olarak Tunus'un %31,5'unu ve Mısır'ın % 27,6'sından çok daha adaletsiz bir düzeni yansıtmaktadır. (Benzer yüksek işsizlik oranlarına ve Mısır'dan daha kötü kişi başına doktor sayıları filan gibi sağlık, eğitim göstergelerine hiç değinmiyorum) Anlaşılan AKP'nin adaleti Hz. Ömer'in ve Hz. Muhammed'in adaleti ile iş yoksullara gelince pek uyuşmuyor!
BÜYÜME RAKAMLARI
Fazla rakamlara boğmamak için son 6-7 yıldır olan büyüme rakamlarını veya borsa ve yabancı sermaye rakamlarını vermeyeceğim. Kısaca söyleyelim Mısır büyüme hızları olarak Türkiye'nin hiç te öyle açık ara gerisinde filan değildir; merak eden gidip baksın Yabancı sermaye girişlerini ülkesinin ekonomik büyüklüğüyle karşılaştıracak olursak Türkiye'den iyi bile sayılır. Türkiye'deki, yabancılar Türkiye'ye sermaye akıtıyor propagandasına rağmen toplam yabancı sermaye stoku 84,5 milyar iken, bu konuda ancak yeni yeni cazibe merkezi olmuş Mısır çoktan 72,5 milyar doları yakalamıştır. Üstelik bunun için en stratejik kuruluşlarını toptan elden çıkarmış da değildir. Borsa kapitalizasyonu bile, bu konuda 5-6 sene öncesine kadar iddialı olmayan Mısır için oldukça büyük bir rakamdır: Mısır'ın 139 milyar $'ına karşılık Türkiye'nin 287 milyar $. (Mısır'ın satın alma gücüne göre 2008 milli geliri 454 milyar $, Türkiye'nin 937 milyar $; resmi döviz kuruma göre 2009 rakamıyla Mısır'ın milli geliri 188 milyar, Türkiye'nin 617 milyar $'dır; yine uyaralım Türkiye en az iki kez İstatistiklerinde 'düzeltme' yaparak büyük milli gelir sıçramaları elde etmiştir; ve yine uyaralım Türkiye büyük miktarda döviz borçlanmak yoluyla TL'yi kasıtlı olarak değerli tutmakta böylece enflasyonu düşürmekte ve milli gelirini dolar cinsinden abartmaktadır)
Sonuçta büyük bölümü çöllerle kaplı ve ekilebilir toprağı Türkiye'den çok daha az, doğal gaz dışında önemli bir ihracat kaynağı olmayan Mısır'ın ekonomik performansı Türkiye'den hiç de geride değildir. Sorun mevcut dünya sistemi içinde ülkelerin ancak IMF-Dünya Bankası programlarına teslim olmaları şartıyla kendilerine ekonomilerini büyütecek mali kaynakların kullandırılmasıdır. Bu ambargoya karşı hem ülke içi, hem de küresel çapta mücadele gerekirken şu veya bu çapta bu programlara teslim olanların ülkesinde ortaya çıkan 'gelişme'den o ülkenin sıradan vatandaşları, halkı bir türlü yararlanamamaktadır. Türkiye'nin yolunu birkaç sene geriden izleyen Mısır'ın birçok göstergede Türkiye'den ileri olması bu nedenledir. Bu programlarda ne kadar ileri gidersen aslında o kadar geri gidilmektedir.
İSYAN, AMA KİME İSYAN
Mısır halkı sadece Mübarek'e isyan etmemiştir; Mübarek'in şahsında emperyalizme teslim olmuş onursuz bir dış politikaya, emperyal uluslararası kuruluşların programlarına teslim olmuş, halka hiçbir şey vermeyen 'ekonomik mucize'lere isyan etmiştir. Bütün bunları doğru bir önderliği olmadığından içgüdüsel olarak yapmakta, bütün kötülükleri Mübarek'le özdeşleştirdiğinden o gidince kurtulacağını sanmaktadır.
Son olarak, madem Türkiye'nin durumu bu kadar kötü niye Türkiye'de de insanlar isyan etmiyor diye sorulabilir. Mısır benzeri bir ayaklanma olmadığı; halkın kafasının o kadar 'net' olmadığı doğrudur ama bunu cidden soracaklara 'acaba hangi ülkede yaşadıklarını' da ben sormak isterim. Doğu'daki onyıllardır süren olayları sadece feodal ilişkilerle, ekonomik nedenlerle açıklamayı sevmem ama; Mısır isyanından çok daha uzun süreli, daha çok insanı içinde barındıran bu isyanda Mısır'dakilere rahmet okutacak derecedeki yoksulluğun payı yok mudur? Tunus ve Mısır'da eğitimli işsiz gençlerin isyanından bahsedenlerin Türkiye'deki eğitimsiz işsiz gençlerin yumurtalı-yumurtasız isyanını görmeyişlerine ne demeli! Mübarek'in paralı adamları ve polis gücünün kalabalıklığından bahseden TV yorumcularının Türkiye'deki aynı güçlerin sayısından haberleri yok mu? 300 milyar dolar civarında dış borç ile, ülkeye bu parayı hak edecek bir eser de yapılmadığına göre, bu para ve devletin yarattığı başka rantların sayesinde Mübarek benzeri besleme yandaş kitleler yaratılmamış mıdır?
Mısır, ekonomi olarak Türkiye'den bazı bakımlardan birkaç yıl geri, bazı bakımlardan birkaç yıl ileridir. Politik bakımdan da sakın öyle olmasın! Türkiye, Mısır'a örnek olacak derken sakın Türkiye halkı Mısır'ı örnek almasın!
DİPNOT : Yazıları okumadığımı veya yazarın bile yazıdan haberdar olmadığını söyleyen arkadaşlara duyurudur. Yazıyı okudum, yazarda bu yazıyı düşünmeden yazamayacağına göre o da okumuştur. Hatta mail attım kısmet bir iki gune cevabı gelir arkadaşlara burada paylaşırım... Saygılarımızla...
Yazarın veya burada paylasanın okumadığını nereden biliyorsun sevgili müslüman kardesim. Müslümanlıkta bilmediğiniz birşey hakkında atıp tutmak hakkında ne denildiğini biliyormusunuz acaba. Kalkıp oraya bunları yazarken dininizde bu tarz bir yazıya ne denildiğini, benim veya yazarın o yazıyı okuyup okumadığı konusunda kesin bir bilginiz olmadan o kelimeleri oraya sarf etmenin ne demek olduğunu araştırmanızı tavsiye ederim... Saygılar...
En sonunda Haçlı Seferleri'nin de övülecek bir tarafı bulundu! Hem de Başbakan Erdoğan tarafından
Yapılan bütün seçim propagandalarında ve kendi konuşmalarında İslami referanslara dayanan Başbakan, Haçlı Seferlerinde övülecek ne buldu dersiniz? Strasbourg'da yaptığı konuşmadan bazı satırbaşları şöyle:
"() Bilimde, sanatta, mimaride, dilde, musikide günlük yaşam alışkanlıklarında, hatta yeme-ime kültürlerinin transferinde Haçlı Seferleri son derece etkili olmuştur.() Haçlı Seferleri tarihi sadece savaşlar, çatışmalar tarihi değil, aynı zamanda bir kültürel etkileşim, yakınlaşma, birbirini doğrudan tanıma tarihidir Nitekim birbiriyle savaşan ordular, savaşın hemen ardından ticari faaliyetlere başlamışlar, malların mübadelesi süreciyle birlikte kültürlerin mübadelesi sürecini de başlatmışlardır."
Başbakan'ın temsil ettiği siyasi görüşün sadece ulusal Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet dönemi uygulamaların karşı bir tavrı olduğunu düşünenler, bu açıklamalardan sonra yanıldıklarını anlayacaklardır. Çünkü bu sözler, bu toprakların bütün tarihine karşı umursamazlığın ve saygısızlığın yansıması değil midir? Haçlı Seferleri bu toprakları kana bulayan, yakıp yıkan, geçmişini silen ve kendi kültürünü zorla dayatan bir dinsel vahşetin adıdır. Oysa Başbakan bu vahşi saldırılardaki "kültürel ve ticari alışverişten" söz edebilmektedir. Bu yaklaşımın kaynaklarını, nedenlerini, tarihteki ve günümüzdeki örneklerini incelemeden önce Haçlı Seferlerini kısaca hatırlayalım.
HAÇLI SEFERLERİNİN GERÇEK YÜZÜ
Ülke haçlı Seferi 1095'te Papa II. Urban'ın emriyle başladı. Bundan sonra 1464 yılına kadar Haçlı Seferleri yapıldı ve hepsi irili ufaklı birçok dini gerekçeye dayandırıldı. Bunlardan bazılarının hedefi sadece Müslümanlar değildi, Yahudiler de katledildi. İstanbul'un karşı karşıya kaldığı en büyük katliam ve yağma 1202'deki Haçlı Seferi'nde yapıldı. Kütüphaneler yakıldı, mabetler yıkıldı, şehirler harabeye dönüştürülüp soykırımlar yapıldı. Bakınız Müslüman Tayyip Erdoğan'ın övdüğü Haçlı Seferleri hakkında Hıristiyan bir Batılı tarihçi neler söylüyor: "Bu seferler Avrupa'nın denizaşırı emperyalizminin ilk örnekleriydi. () Batı'da artık kolayca bulunmayan toprak ve malları ele geçirmek için uğraştılar. Üstelik bunu yaparken vicdanları çok rahattı çünkü rakipleri Hıristiyanlığın en kutsal yerlerini fetihler yoluyla ele geçiren kafirlerdi. Ünlü bir Ortaçağ şiiri olan Roland'ın Şarkısı'nda "Hıristiyanlar haklı, kafirler haksız" şeklinde dizeler vardı. Bu şiir ortalama bir Haçlı'nın vicdani bir rahatsızlık duyup duymadığı sorulduğu takdirde verebileceği cevabı yeterince özetlemektedir."(1)
Yani bir Batılı bile Haçlı Seferlerini bizim Başbakan gibi övgülü sözlerle anlatmıyor, anlatamıyor çünkü öyle değil. Aynı tarihçi, Ortaçağ Hıristiyan yobazlığının en koyu ve kanlı ürünü olan Haçlı Seferlerinin bugüne yansımaları için ise şu tespitte bulunmaktadır: "Gelecek açısından, birleştiği zaman dünyayı fethedecek olan bir kültürü harekete geçiren zihniyetin kökleri Haçlı Seferlerinde yatıyordu."(2)
Gelelim Başbakan'ın söz ettiği ticaret ve kültür etkileşimine Elbette oldu ama Başbakan'ın anlattığı gibi övülecek veya övünülecek şekilde değil, utanılacak şekilde bir etkileşimdi Evet mal mübadelesi olmuştur, Doğu'nun zenginlikleri Batı'ya akarken, Batı'nın demir tezgahlarında üretiler zincir, pranga, kelepçe ve türlü türlü işkence aletleri de Doğu'ya aktı!..
Bu seferler ancak günümüzün fanatik Hıristiyanları için bir övünç kaynağıdır. George W. Bush veya Sarkozy gibi Hıristiyan fanatizmini emperyalist işgallerin motivasyonu olarak kullanana Batılı politikacılardan bu böbürlenmeleri sıkça duymak mümkündür. Elin oğlunu anladık da Başbakan'a ne oluyor?
BUGÜNÜN HAÇLILARI VE MÜSLÜMAN BAŞBAKAN
Aslına bakılırsa bu, bizim Başbakan'ın ilk Haçlı övgüsü değil. Dünkü Haçlıların bugünkü temsilcileri AB ve ABD emperyalizmidir. Başbakanımız onları da övgülere boğmakta, stratejik ortaklarıyla övünmektedir.
Irak ABD işgali altındadır. Evet, Irak'ta da bir kültürel ve ticari etkileşim yaşanmaktadır. Bugün Irak'ta sahte sigara, porno film ve uyuşturucu endüstrileri bulunmaktadır. Yeni devletçikler kurulmakta, Irak petrolü bu devletçikler eliyle ABD'ye akmaktadır.
ABD'den Irak'a gelen ise tecavüze uğramış kadınlar ve 1,5 milyon babasız çocuğun kimliksiz ve M-16 taşıyan babalarıdır. Bizim başbakan Amerika'da bir radyo programında ne demişti hatırladınız mı? Kahraman Amerikalı kadın ve erkek askerlerin evlerine sağ salim dönmeleri için dua ettiğini söylemişti.
George w. Bush Irak harekâtına Haçlı Seferi demişti. Tezkere'nin geçmesi için ne kadar çabaladığını unuttunuz mu?
Daha dün "NATO'nun Libya'da ne işi var" derken; Fransa Devlet Başkanı'nın Libya operasyonunu "Haçlı Seferi" olarak adlandırmasına ve Başbakan'ın derhal çark ederek "NATO Libya'ya girmelidir" demesini unuttunuz mu?
İşte şimdi aynı Başbakan Haçlı Seferleri'nin övülecek taraflarını sıralıyor.
Burada soru şudur: Ona ve partisine ay veren kitle bunu içine nasıl sindiriyor? Hangi Müslüman, bir Müslüman Soykırımı olan Haçlı seferlerinin övülmesine tahammül edebilir?
Terörle Mücadelede şehit olan kahraman Mehmetçiğe "kelle", Abdullah Öcalan'a ise "sayın" dediği için 3 kuruş tazminata mahkûm olduğuna ise hiç girmeyelim.
HAÇLI ÖVGÜSÜNÜN KÖKLERİ DAMAT FERİT'E KADAR UZANIR
Bizim Başbakan Osmanlı'ya çok gönderme yapar. Her fırsatta Osmalı'dan bahseder ve anlattığı mozaik veya çok etnisiteli devlet yapısına örnek olarak gösterir.
Osmanlı'nın bizim Başbakan ile benzeşen en belirgin yönü Batı hayranlığıdır. Batıcılığın en önemli figürü Damat Ferit'tir.
"Ben istersem Rum Patriğini de, Ermeni Patriğini de, Hahambaşını da iktidara getiririm" demesiyle bilinir. Ne kadar da benziyor değil mi Başbakan'ın açılımlarına
Yunan askerlerinin Mehmetçik karşısında başarılı olması için dua eden de onun kabinesinden Adliye Nazırı Bosnalı Ali Rüştü Bey'di.(3) Şimdi haçlı övgüsüne neden şaşırıyorsunuz? Başbakan şehitlerimize "kelle" demiş, neden şaşırıyorsunuz?
Sonradan halife olacak olan veliaht Abdülmecid, İngiliz gazeteci Word Price'a şöyle demişti: "Biz Türkler bütün kültürümüzü Fransa ve İngiltere'den aldık. Sizin yardımınızı hararetle istiyoruz."(4)
Bizim Başbakan ne diyor? Bir yandan Haçlı Seferini överken diğer yandan AB için Lozan'ı nasıl ihlal ettiğini anlatıyor Diyor ki: "Aslında Lozan Anlaşması'na göre Ortodoks Patriği'nin Türk vatandaşı olması gerekiyor ama biz yabancı bir patriğe göz yumduk!"
Gördün mü ey Avrupalı bizim Başbakan yeme-içme kültürünü Haçlı seferlerinden almakla kalmamış sizin için bir de Lozan'ı ihlal etmiş
Peki Başbakan'ın bu sözlerini kim duymuş? Kimse! AKP'ye oy veren samimi Anadolu halkı neden duymamış? Çünkü basın bu konuda tek satır yazamamış. Sadece Aydınlık ve Odatv bunu haber yapmış. Diğerleri ya duymamış, ya duymaya korkmuş ya da sadece kendine emredilenleri duymuş ve duyurmuş.
Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar boşunadır. Onlar duymayabilir, duyurmayabilir, bazı seçmeler duysa da umursamayabilir ama bu topraklar o Haçlıları unutmamıştır.
Kökleriyle beraber yakılan ağaçlarını, murdar çizmeleriyle bozulan hasatlarını, yıkılan mabetlerini, köle yapılan gelinlerini bu toprakların vicdanı unutmamıştır.
O vicdanın soyudur bugün Anadolu bozkırındaki ağaçların dallarına, tomurcuklarına yürüyerek meyveler veren O vicdanın sesidir işte bugün meydanları dolduran ve haksızlığa, vurguna, talana, hırsızlığa başkaldıran gençliğin haykırışı
O gün Haçlıların atlarına ot satan bezirgânlar da vardı birkaç altın için namusundan vazgeçerek Ticari ilişkileri onlar kurmuşlardı yağmacılarla. Var mı onların adını bilen bugün? Bu binlerce yıllık vicdan adlarını silerek cezalandırmıştır onları. Bugünün bezirgânları bilsin diye söylüyorum: "Karnımızda Amerikan askerlerinin piçlerini taşıyoruz, ya bizi kurtarın ya da bizi öldürün" diye mektup yazan Iraklı Nur Bacı'nın çığlıklarını üç beş dolar için paslı satırların altına verenler, ayaklar altında kalacaktır.
Bu toprakların vicdanı Haçlı zihniyetini nasıl unutmadıysa, o zihniyetin dalkavuklarını da unutmayacaktır.
Haçlı, dün nasıl yenildiyse, bugün de yenilecektir. Bunlar benim sözlerim değil, bu toprakların bin yıllık gerçeğidir.
Yazarlar yalan söyleyebilir, politikacılar yalan konuşabilir, bezirgânlar yalanla kardeş olabilir ama bu topraklar yalan bilmez.
Bir tokat gibi dayatır gerçeğini, zorla yaşatır. Bazen bir çiftçinin nasırlı elleriyle, bazen Mehmetçiğin gövdesiyle bazen de oy sandıklarıyla yapar bunu
O oy sandıklarının tahtası bile Anadolu'nundur. O tahta sandıklar bunu bilmeyenlere öğretecektir.
Ankara Arena Spor Salonu'nda düzenlenen AKP milletvekili adaylarını tanıtım toplantısında konuşan Genel Başkan Sayın Recep Tayyip Erdoğan, "Taksim'de bin kişiyi, iki bin kişiyi yürütmek, iki bin genci yürütmek problem değil. Onlar YGS sınavı karşısında tavır ortaya koyduklarını açıklarken biz de kalkarız onların karşısına beş bin, on bin tane genci koyarız. Ama biz gerilimden yana değiliz" demiş, bir anlamda hak arayan öğrencileri ve onları provoke ettiğine inandığı siyasetçileri tehdit etmiştir.
Kuşkusuz, Sayın Başbakan'a, kişilerin "tane"yle sayılamayacağını anımsatacak değiliz. Ancak bunun, çok kişi tarafından yapılan genel bir yanlış olduğunu belirtmekle yetineceğiz.
Sayın Başbakan'ın yukarıdaki söylemi, nedense bizde üç çağrışıma neden olmuştur. Bunlardan birincisi, basında "Kanlı Pazar" olarak adlandırılan 1969 gençlik olayıdır. 16 Şubat 1969'da, bir grup öğrenci Amerikan 6. Filosu'nu protesto etmek için Beyazıt meydanında toplanmıştı. Bu öğrencilerin karşısına, bir köşe yazarının kışkırtmasıyla "Milli Türk Talebe Birliği" ve "Komünizmle Mücadele Derneği"ne bağlı öğrenciler çıkarıldı. İki grubun çatışmasında kan aktı; iki kişi öldü, yüzlerce genç yaralandı.
İkinci olarak bu söylem, bizi Nazi İmparatorluğu'na götürmüş, kuruluş döneminde Alman gençlerinden oluşturulan özel güvenlik güçleri olan SA birliklerini, sonrasında onların yerini alan SS'leri anımsatmıştır. Çünkü bu özel güvenlik güçleri de siyasal iktidara karşı hakkını arayan ya da siyasal iktidarın boyunduruğu altına girmek istemeyen toplum katmanlarına karşı kullanılmıştır.
Bu söylem üzerine anımsadığımız üçüncü şey ise, gazeteci yazar Abdurrahman Dilipak'ın Cumhuriyet Mitinglerini kastederek söylediği, "biz istesek milyonlarca insanı sokağa dökeriz" anlamındaki sözü olmuştur.
Toplumun tüm katmanlarının, siyasal iktidarın Atatürkçü Cumhuriyeti dönüştürme amacı, buna uygun söylem ve eylemlerde bulunma ve bu amacı benimsemeyenleri, karşı çıkanları ötekileştirmesi sonucu bölündüğü bilinen ve yaşanan bir gerçektir. Toplum; imam hatipli olanlar, olmayanlar, içki içenler, içmeyenler, namaz kılanlar, kılmayanlar, eşi türbanlı olanlar, olmayanlar, bir tarikat ya da cemaate mensup olanlar, olmayanlar, Atatürkçü çağdaşlıktan ve aydınlanmacılıktan yana olanlar, olmayanlar, Sünni-Alevi, Türk-Kürt, laik-dinci, AKP'yi destekleyenler, desteklemeyenler, diye bölünmüş durumdadır. Kısaca toplum, ülkenin İslami kurallara göre yönetilmesini isteyenlerle, Atatürkçü, çağdaş, demokratik biçimde yönetilmesini isteyenler olarak bölünmüştür. Egemenlik, siyasal iktidarın 9 yıldır uyguladığı politikalar ve yaptığı hukuksal düzenlemeler nedeniyle birinciler lehine görünmektedir.
Prof. Dr. Yılmaz Esmer'in daha Mayıs 2009'da yaptığı "Radikalizm ve Aşırıcılık Araştırması", toplumun ne yönde geliştiğini, daha doğrusu gerilediğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Araştırmaya göre yurttaşların % 62'si dini, yaşamındaki önem sıralamasında birinci basamağa koyarken, aynı oran laiklik için % 16'da kalmaktadır. Dünyayı anlamak için bilim yerine dini yol gösterici kabul edinenlerin oranı ise % 56'yı bulmaktadır.
Üstelik bu bölünmenin tarafları birbirine tahammülsüzlüğün, birini düşman görmenin sınırındadır. Aynı araştırmaya göre, toplumun geneli, "kızı şortla dolaşanı, içki içeni, oruç tutmayanı, dindeist ya da ateist olanı, Hıristiyan'ı, Yahudi'yi, nikahsız yaşayanı" komşu olarak kabul etmeme eğilimindedir. Ve ne yazık ki, en hoşgörüsüz kesimi 15-18 yaş grubu oluşturmaktadır. (Aktaran, Erbil Tuşalp, İslam İmparatorluğu, sy.388-399) Durum böyle iken, bir ülkenin başbakanının gençleri, tarafları birbiri üzerine kışkırtıcı söyleminin ne kadar doğru olduğunun iyi düşünülmesi gerekir.
Toplumun fiilen bölündüğünün bir tek siyasal iktidar farkında değildir. Uygulamalarını son hızla sürdürmektedir. Siyasal iktidar tarafından ele geçirilen kurumlarda sorun, kendi isterleri doğrultusunda, yani "daha İslami bir yapı" projesine uygun olarak çözülmüştür. Ele geçirilemeyen bir kısım yargı, medya ve kurumlarda ise, bu bölünme acı biçimde yaşanmaktadır.
Ekrana çıkan medya mensuplarının ve eğitim uzmanlarının çok açık, hatta yapanlarca da kabul edilen YGS'deki şifre konusunda bile anlaşamamaları, "ikna ve tatmin" sorunları yaşanması, Cumhurbaşkanı dahil siyasal iktidar yandaşlarının bir yanda, karşıtlarının diğer yanda yer alması ibret alınacak bir tablo oluşturmaktadır.
Yargıdaki bölünme daha vahim sonuçlar doğurmaktadır. HSYK'nın iktidarın denetiminde olmadığı dönemde haklı gerekçelerle aldığı kararlar bir bir ortadan kaldırılmaktadır. Adalet Bakanlığı ile işbirliği içinde yazdığı Şemdinli iddianamesi nedeniyle, "meslek ilkelerine aykırı olarak siyasi ve taraflı davrandığı" (Mehmet Türker, Sözcü, 17.04.2011) gibi önemli bir nedenle meslekten uzaklaştırılan Şemdinli savcısının mesleğe dönmesi kabul edilmiştir. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı'nın makamını basıp, Başsavcıyı yaka paça gözaltına alan Erzurum özel yetkili savcısının, kötüye kullandığı için yetkisini kaldıran önceki dönem HSYK kararı ortadan kaldırılmış, söz konusu savcının yetkisi iade edilmiştir. Bu uygulama YÖK'te de yapılmış; bilirkişi raporuna dayanılarak intihal yaptığı saptanıp profesörlük unvanı elinden alınan kişiye unvanı ve itibarı bir kararla iade edilmiştir.
Yargıda bölünmenin en tipik örneği Silivri-Habur mahkemelerinde yaşanmıştır. İkisinde de hukuk ayaklar altına alınmıştır. Ama, Silivri'de hukuk sanık aleyhine hiçe sayılırken, Habur'da, hukukun terörist lehine işlemesine göz yumulmuştur.
Yargıdaki bölünme kuşkusuz bundan ibaret değildir. Cumhuriyet tarihinde ilk kez, alt mahkemeler, Yargıtay'ın aldığı kararları yok sayarak Yargıtay'dan dosya kaçırmakta, dosyaların birleştirilip davanın Yargıtay yerine özel yetkili mahkemelerde görülmesinde ısrarlı olmaktadırlar.
HSYK tarafından özel yetkili ya da önemli yargı yerlerine atanan ya da Yargıtay ve Danıştay'a seçilen üyelerde tek nitelik aranmaktadır: AKP'nin dünya görüşüne biat etmek ve bu görüş çerçevesinde karar vereceği güvencesini vermek. Yani, hakka, hukuka, adalete, vicdana göre değil, AKP isterlerine göre karar verecek yargıçlar ödüllendirilirken, "ötekiler" ceza gibi uygulamayla karşı karşıya bırakılmaktadırlar.
Yargıdaki bölünme çok açık ve vahim olarak kamuoyunca da yakından izlenmektedir. Ergenekon davasında, "kanıtlar toplandı, sanıkların kaçma olasılığı, kanıtların karartılması olasılığı yok, dolayısıyla tutukluların bırakılması gerekir" gerekçesine karşın ve haklı bir hukuksal yaklaşım olmadan insanlar özgürlüklerinden yoksun bırakılmaktadırlar.
Balyoz davasındaki tutukluluk durumunun kaldırılması istemine verilen kararlardaki çelişki ise hukuk adına çok daha üzücüdür. Mahkeme başkanının sorduğu ve yanıt bulamadığı haklı ve hukuksal sorulara karşın tutukluların istemleri reddedilmektedir. Üstelik, AKP yargısı etkinliğini göstermekte, mahalle baskısı uygulayarak iktidarın isteğinin tersine tahliye kararı veren Mahkeme Başkanı yıllık izne çıkmak zorunda bırakılmaktadır. Tıpkı daha önce, tutuklama kararı vermeyen ya da tahliye kararı veren yargıçların yeni HSYK tarafından başka göreve atanıp, Ergenekon ve Balyoz gibi siyasal nitelikli olduğu açıkça ortaya konulan davalardan alınması gibi.
Bu arada Yüksek Seçim Kurulu'nun, bağımsız adaylar konusundaki yasal kararını, baskılar karşısında siyasal iktidarın isterlerine uygun biçimde değiştirmesi; bu şamada BDP ileri gelenlerinin "dağa çıkmak", "savaş" gibi sözleri; yandaşlarının alenen "kalkışma" içinde olmaları unutulmamalıdır.
Sayın Başbakan'ın söylemi tam da bu yaşananların üstüne gelmiştir ve bölünmenin siyasal iktidar eliyle yapıldığının açık itirafıdır. Bir başbakan Ergenekon davasının "savcısı olduğunu" (Cüneyt Arcayürek, Cumhuriyet, 19.04.2011), 5-10 bin genci, hakkını arayan gençlerin karşısına çıkarabileceğini söylerse, bu, toplumun "bizden-öteki" bölünmesine uğradığını göstermez mi? Eşi türbanlı olmak, Cuma namazına gitmek, içki içmemek, imam hatipli olmak, tarikat ve cemaat mensubu olmak tüm kamusal işlemlerde tek ölçüt olursa toplumun neden bölündüğü anlaşılmaz mı?
Sayın Başbakan'ın söylemi, aynı zamanda kendi gençliğinin "emir-komuta" zinciri içinde hareket ettiğini göstermesi yönünden dikkat çekicidir. Anlaşıldığı kadarıyla dinci gençlik harekete geçmek için buyruk beklemektedir. Bu şaşırtıcı da değildir; çünkü biat kültürünün önemli özelliklerinden biridir. İnsan kendine, "Acaba 'ustalık' dönemi bunu da mı getirecek?" diye sormadan edemiyor. Yani acaba gelecek günler gençliğin AKP ideolojisi, yani Atatürkçü Cumhuriyeti İslami Federal Cumhuriyete dönüştürme yolunda kullanılmasına mı gebe?
Son olarak "Sayın Başbakan'ın sözleri, karşıtlar tutuklandı, korkutuldu, sindirildi; Korku İmparatorluğu'nda sıra acaba hakkını arayanlara mı geldi?" sorusunun sorulmasına neden oluyor. Öyle ya, tek adam yönetiminde, bir başka söyleyişle "seçilmiş krallar" döneminde hak aramanın yeri olabilir mi? Temel hak ve özgürlükler ancak lütfedildiği ölçüde ve o sınırlar içinde kullanılabilir. Bunun da adına demokrasi değil, otoriter ve totaliter yönetim dendiği unutulmamalıdır.
Sesiniz pek bir şen şakrak pek bir yankılı geliyor arkadaşlar, CHP nin hortumculuğu diye yazdığınız ve sözde dersini okuduğunuz şey nedir çok merak ediyorum. Buyurunuz açıklayınız. Samimi olacağınıza inanmıyorum ki hiçte bile değilsiniz, yinede bir umuttur gidiyor içimde. İkincisi de söylemeden geçemeyeceğim, AKP aleyhine konuşan herkese nasılda hücum boruları ötüyor nasılda itip kakılıyor, işte sizin demokrasi anlayışınız da burada AKP demokrasisi de bu. AKP ye laf atana hücum ki zamanında sesini kesin de borunuzu propagandanızı rahat rahat yapın. Bizim başımızda koskoca stadda galatasaraylılara yaranmak için stad yaptıran şahsiyetlerin samimiyetsizliğinin ve çıkarcılığının sonu yuhalanarak defolmaktır. Herşeyin sırası vardır. Che arkadaşımında buraya girip çıkması normaldir, insanların diyeceklerini ağızlarına tıkarsanız daha çok gelecektir, çünkü size söylenecek laf çok. Biraz duygusal davranıp sivrileşmiştir, çünkü o da insandır. AKP liler haricindekileri insani muamele yapmadığınız için bunu anlamanız zor...
Zararlı olmak mı, daha yeni başlıyoruz. Söylesene şu ana kadar bize faydalı olmasını beklediklerimiz çokmu faydalı oldu ki, biz fayda beklerken içten içe zararlı çıktık. En azından dürüst olursun zararlı olsanda, zararımızı biliriz. Sen canını sıkma, bizim zararımızı hesaplayarak söyleyerek çözemez kimse...
Henüz mezara giremedi ölüler...
Daha gömmedikki...
Ölüler dünyasında ölümü bekliyoruz bir bir...
Oysa bende kaç kere öldüler...
Yine de kıyamadım gömmeye...
Şimdi yaşamadan dolaşıyorlar içimizde...
İçimde ölülerle ben hala yazıyorum...
Adını lanetle değil, hasretle anıyorum...
Ve ben seni kalbimde ipoteğinle hala seviyorum....
Sat, harca sevgimi dilediğin kadar bitmez biliyorum...
İçim buruk kalbim kırık yaşamaya çalışıyorum...
Sorgulayan gözlerle bakıyorum hayata.
Neden biz?
Neden şimdi?
Neden ayrıldık?
Cevapları tatmin edermi kalbimizi...
Yokluğuyla çözülüyorken ben, böyle her akşam...
Asıl fakirlik paranın olmaması mıydı?
Asıl yokluk sensiz geçen bunca zaman mı?
Zaman bunca geçerken izlemekmi uzaktan?
Kimsesi olmayan bir uçurummuydu gamzelerin?
Ölümsüzlüğüyle bakışların,
Tutup kendimi tenine çalmadımmı her öpüşte?
Fikri gizli bir sevdanın tutulmasıydı saçların,
Masallardan kopup gelmişçesine,
Her ruyada tenim irkilircesine,
Sihirli sözlerle ruhuma fısıldanmış bir kozmostu adın...
Ve benimse elimde kalan yokluğunda bile yana yana dolandığım yolların...
Sen yazmaya devam et yorum boynumuzun borcu, ne yazarsan yaz asla tamamlanamaz yazılacaklar asla bitmez, iki kişi deneyelim belki biter de bizde yazmadan bir rahat nefes alırız
Ah çocuk, bakışlarınla kur cümleleri, sen kur biz adına cümle diyelim...
Sabahın ayazında çamurlardan oyuncaklar yap olağanca gücünle...
Yağmur eritmesin diye gözün kulağın olsun yatağının altında sakladığın hüzünün...
Koş çocuk alabildiğince koş durmadan, yakalamasın seni zalim palyaçolar...
Sonunda başarmışsın, hadi bakalım devamına kısmet...