Coğrafya > KONYA

    KONYA
    Konya

    Konya

    Konya''da ve çevresinde yerleşik düzen Prehistorik (Tarih öncesi) çağdan başlar. Bu çağ içinde Neolitik - KaIkolitik - Erken Bronz Çağ kültürlerini görürüz.

    Bu çağın iskan yeri olan höyükler, Konya il sınırları içindedir. (Çeşmelisebil''in ortasında da bir adet höyük vardır.) Neolitik Devre (MÖ. 7000-5500) ait buluntular, Çatalhöyük''teki arkeolojik kazılarda meydana çıkmıştır.

    Bugün Konya''nın bir semtinin içinde kalan Karahöyük''te Hitit iskanı görülmektedir. Senelerdir sürdürülen arkeolojik kazılar bu çağı anlatan buluntular vermektedir.

    Anadolu''da Hitit egemenliğine son veren Friygler Trakya''dan Anadolu''ya göç etmiş kavimlerdir. Alaaddin Tepesi ve Karapınar, Gıcıkışla, Sızma''dan elde edilen buluntular MÖ VII. yüzyıla aittir. Frygyalılardan sonra Konya (KAVANİA) Lidyalılar ve İskender''in istilasına uğramıştır. Daha sonraları Anadolu''da Roma hakimiyeti sağlanınca Konya İkonium olarak varlığını korumuştur. (MÖ 25) Antalya''dan Anadolu''ya çıkan Hıristiyan azizlerden St. Paul Antiochia (Yalvac''a) sonra İkonium''a (Konya''ya) gelmiştir. Bu devirde Hatunsaray Lystra-Derbe ve Laodica (Ladik; Halıcı) ve Sille önemli Bizans yerleşim yeridir.

    İslamiyetin Anadolu''da yayılması ile Bizans''a (Yani İstanbul''a) Arap akınları başlamıştır. Emeviler, Abbasiler, Konya üzerinden akınlar yapmışlardır.

    1071 tarihindeki Malazgirt Meydan Savaşı''ndan sonra Anadolu''nun büyük bir kısmı ile beraber Konya''da Selçuklular tarafından Bizanslıların elinden alınmıştır.

    Anadolu Selçuklu Sultanı Süleyman Şah 1076 tarihinde Konya yı başşehir yapmıştır.1080 tarihinde başkent İznik''e nakledilmiştir. Kılıç Aslan I. 1097 tarihinde başşehri Konya''ya taşımıştır. Konya 1097 tarihinden 1277 tarihine kadar aralıksız Anadolu Selçuklularının başşehri olmuştur.

    Konya 1277 tarihinde Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından ele geçirilmiştir. Karamanoğulları devletinin egemenliğine geçmiştir. Osmanlı Padişahlarından Murat II. 1442 tarihinde de Karamanoğulları hakimiyetine son vermiştir.

    Konya Osmanlı Devleti zamanında şöhret ve itibarını devam ettirmiştir. Osmanlı sultanlarından Yavuz Sultan Selim, Mısır ve İran seferleri sırasında Konya''da konaklamıştır. Kanuni Sultan Süleyman İran, Murat IV ise Bağdat seferi sırasında Konya''da kalmışlardır.

    Cumhuriyet Devrinde hızla büyüyen ve gelişen Konya, tarihi eserleri ile bugün açık hava müzesi görünümünde bir şehirdir.
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız

    1. Cömertlik ve yardim etmede akarsu gibi ol.
    2. Sefkat ve merhamette günes gibi ol.
    3. Baskalarinin kusurunu örtmede gece gibi ol.
    4. Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
    5. Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
    6. Hosgörülülükte deniz gibi ol.
    7. Ya oldugun gibi görün,
    ya göründügün gibi ol.
    MEVLANA CELALEDDIN RUMI

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    KONYA TARİHİ ESERLERİ VE MÜZELER

    SELÇUKLU DEVRİ ESERLERİ

    ALAEDDİN CAMİİ
    Anadolu Selçuklu Devri Konya'nın en büyük ve en eski camiisidir. Şehrin merkezinde yüksekçe bir hüyük olan Alaeddin Tepesi üzerine inşa edilmiştir. Selçuklu Sultanı Rükneddin Mesud I'in son zamanlarında başlanılmış, Kılıçaslan I I (1156-1192) devrinde inşatına devam edilmiş, Sultan Alaeddin Keykubad I tarafından 1221 yılında tamamlanarak hizmete açılmıştır.
    Camii İslam mimarisi yapı tarzında inşa edilmiştir. Üzeri ağaç ve toprakla örtülmüştür. İçerisi Sütunlar ormanını andırmaktadır. Bizans ve klasik devirlere ait 41 taş mermer sütundan ibarettir. Camiinin en ilginç taraflarından birisi de minberidir.
    Minber abanoz ağacından birbirine geçmiş olup, Anadolu Selçuklu ahşap işlemeciliğinin en güzel örnekleridir. 1155 yılında Ahlat'lı Mengum Berti tarafından yapılmış bir şaheserdir. Çinilerle süslü mihrabın önünde çini süslü kubbesiyle örtülmüş bir saha mevcuttur. Mihrap ve kubbelerin çinileri kısmen sökülmüştür.


    KARATAY MÜZESİ
    Karatay Medresesi, Sultan İzzeddin Keykavus II. Devrinde Emir Celaleddin Karatay tarafından, 649 Hicri (1251 Miladi) yılında yaptırılmıştır. Mimarı bilinmemektedir. Osmanlılar Devrinde de kullanılan Medrese XIX. Yüzyılın sonlarında terk edilmiştir. Anadolu Selçuklu devri çini işçiliğinde önemli yeri bulunan Karatay Medresesi 1955 Yılında "Çini Eserler Müzesi" olarak ziyarete açılmıştır. Karatay Müzesinde, Beyşehir Gölü kenarındaki Kubad-Âbad Sarayı kazı buluntuları arasında olan duvar çinileri, çini ve cam tabaklar ile Konya ve yöresinde bulunan Selçuklu ve Osmanlı Dönemlerine ait çini ve seramik tabaklar, kandiller ve alçı buluntuları sergilenmektedir.
    İNCE MİNARE MEDRESE Selçuklu Veziri Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından hadis ilmi okutulmak üzere (Hicri 663) 1254 yılında yaptırılmıştır. Mimarı Abdullah oğlu Kelük'tür. Selçuklu taş işçiliği şaheserlerinden olan taç kapısı üzerinde kabartmalı geometrik ve bitkisel bezemelerle birlikte Selçuklu sülüsüyle yazılmış "Yasin ve Fetih" sureleri vardır. Binanın iç mekanları avlu, eyvan, dershane, ve öğrenci hücrelerinden oluşur. Minare kaidesi kesme taşla kaplı tuğla malzeme kullanılarak yapılmış ve ön cephede akant yaprağı ile bezelidir. Yarı piramit formlu üçgenle ve oniki köşeli, gövde köşeleri turkuaz mavi sırlı tuğladan yapılmış çift şerefelidir. 1901'de yıldırım düşmesiyle birinci şerefeye kadar yıkılmıştır. 1956 yılında müze olarak açılmış olup Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemine ait taş ve ahşap eserler teşhir edilmektedir.


    SAHİP ATA CAMİİ VE KÜLLİYESİ Anadolu Selçuklu Devleti Vezirlerinden Sahip Ata tarafından 1258-1283 yılları arasında inşaa edilmiş olan mescid türbe, hanigâh ve hamamdan ibarettir. Mimarı Abdullah Bin Kellük'tür.


    SIRÇALI MEDRESE Sırçalı Medrese 1242 yılında Bedreddin Muhlis tarafından Fıkıh ilmi okutturulmak için yaptırılmıştır. Açık Avlulu Medrese tipindedir. Sanat yönünden çok zengin Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı devirlerine ait mezar taşları bulunmaktadır.

    KARAMANOĞULLARI DEVRİ ESERLERİ
    HASBEY DAR'ÜL - HUFFAZI Karamanoğulları devri eserlerinden olan Hasbey Dar'ül Huffazı 1241 yılında Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından hafızlar evi olarak yaptırılmıştır.


    ŞERAFETTİN CAMİİ Camiinin ilk banisi XIII. Yüzyılda Şeyh Şerafettin'dir. Daha sonraları 1444 yılında Karamanoğlu İbrahim Bey II. tarafından onarılmıştır. Zamanla harap olan camii, 1636 yılında Konya'lı Mehmet Çavuşoğlu Memi Bey tarafından yıktırılarak yeniden yapılmıştır.

    OSMANLI DEVRİ ESERLERİ
    AZİZİYE CAMİİ
    Camii ilk defa 1671-1676 yıllarında Osmanlı Padişahı Sultan Mehmet IV'in Muhasibi Damat Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştır. 1876 yılında çıkan bir yangında camii yanmış, vakfın geliri ve Sultan Abdülaziz'in yardımları ile 1891 yılında yeniden inşa ettirilmiştir.
    SELİMİYE CAMİİ
    Mevlana Türbesi yanındadır. Sultan Selim II. Şehzadeliği ve Konya Valiliği sırasında 1558'de yaptırılmaya başlanmış ve 1587'de bitmiştir. Klasik Osmanlı mimarisinin Konya'daki en güzel örneklerinden bir tanesidir.


    YUSUF AĞA KİTAPLIĞI Selimiye Camiinin batı yönüne bitişiktir. 1795 yılında Kethüda Yusuf Ağa tarafından yaptırılmıştır.


    KONYA FUARI Alaaddin Tepesi'nin kuzeydoğu yönündedir. Konya'da üretilen malların sergilendiği standlar yer alır. Ayrıca fuar alanında çeşitli havuzlar, çay bahçeleri, restoranlar ve lunapark bulunmaktadır. 100.000 m2'lik alana yerleştirilmiştir.

    Diğer...
    MEVLÂNA MÜZESİ
    Mevlâna Celaleddin'in Babası (Sultan-ül Ulema) Bahaddin Veled'e Selçuklu Sultanı tarafından hediye edilen gül bahçesine 1274 yılında bir türbe, 1396 yılında da Çini kaplı külah yapılmıştır. Mevlâna Celaleddin'in türbesi olan bu yer, 1927 yılında müze olarak ziyarete açılmıştır. İçinde dergah zamanından korunan Mevlâna'ya, mevleviliğe ait eserler, mevlevi musiki aletleri, hat, kumaş örnekleri, halı sergilenmektedir. 1993 yılında resmi kayıtlara göre 1.200.000 kişi ziyaret etmiştir. Anıtlar Kurulu kararı ile taban düzenlemesi 10 Aralık 1993 tarihinde gerçekleştirilmiştir.


    ARKEOLOJİ MÜZESİ
    1962 yılında ziyarete açılmıştır. Neolithik - Erken Bronz, Hitit, Frig, Grek, Roma ve Bizans devrine ait eserler teşhir edilmektedir. Çatalhüyük, Canhasan, Erbaba, Sızma, Karahüyük, Alaaddin Tepesi'ndeki kazılardan çıkan eserler sergilenmektedir.


    ETNOĞRAFYA MÜZESİ
    Konya giyimlerinin, el işlemelerinin, kemer, örme keseler, çeşitli etnoğrafik eserlerin, silah ve sikke kolleksiyonlarının teşhir edildiği müze, Larende caddesindedir.


    ATATÜRK MÜZESİ
    1912 yılında yapılan ev, 1928'de Konya'lılar tarafından Atatürk'e hediye edilmiştir. 1964 yılında müze olarak açılmıştır. İçinde Atatürk'e ait elbiseler, eşyalar, fotoğraflar ve belgeler sergilenmektedir.


    KOYUNOĞLU ŞEHİR MÜZESİ
    Geniş bir alan içinde 3.000 metrekare teşhir salonu bulunan müzenin birinci katında tabiat tarihi, giriş katında Anadolu Medeniyetleri, sikke bölümü ile sanat galerisi, üst katında etnoğrafya, halı, kilim ve yazma kitapları yer almaktadır. Aynı katta 20.000 ciltlik kütüphane bulunmaktadır.


    BÖLGE YAZMA ESERLER KÜTÜPHANESİ
    20 Temmuz 1984 yılında hizmete girmiştir. 1928 öncesinde el ile yazılan ve matbaada basılan devrin tarihini, coğrafyasını, edebiyatını, matematiğini, astronomisini, tıbbını ve dini ilimlerini içeren konularda yazılmış kitaplar araştırma yapanların hizmetine sunulmaktadır. Bu kitaplardan 4128 tanesi el yazması, 12433'ü matbudur.


    DİĞER... Camiler
    İPLİKÇİ CAMİİ
    Alaeddin Caddesi üzerindedir. Şemseddin Altınoba tarafından 1201 yılından sonra yaptırılmış, Somuncu Ebubekir tarafından genişletilmiş, yenilenmiştir. (1332) Cami İplikçiler çarşısında bulunduğu için İplikçi Camii adını almıştır.
    1951-1960 yılları arasında Klasik Eserler Müzesi olarak kullanılan camii, 1960 yılında tekrar ibadete açılmıştır.
    SADRETTİN KONEVİ CAMİİ VE TÜRBESİ
    Konya'nın Şeyh Sadrettin mahallesindedir. 1274 yılında yapılmıştır. Giriş kapısındaki kitabede adı geçen Sadrettin Konevi aslen Malatyalı olup, Konya'ya yerleşmiş, zamanın tanınmış bilginlerindendir. Muhiddin İbni Arabi'den tahsil ve terbiye görmüş, Konya'daki hanikâhında hadis ilimleri okutulmuştur. Mevlâna'ya derin bir sevgi ile bağlanmıştır.
    Türbe, Camiinin doğusundaki avludadır. Açık türbeler tipinin ayakta kalan tek örneğidir. Türbenin şekli Selçuklu kümbetlerine benzer. Gövde açık, kaidesi mermer işleme olan türbenin üzerinde, köşeli bir tanbura oturan, kafes şeklinde ahşap bir külah vardır.
    KADI MÜRSEL (HACI HASAN) CAMİİ
    Hükümet konağının batısındadır. Güney duvarında bulunan kitabesine göre 812 H.-1409 M. Yılında ve Karamanoğlu Mehmet Bey zamanında Hacı Mustafa oğlu Mürsel tarafından yaptırılmıştır. Dikdörtgen planlı taş ve moloz dolgu yüksekçe bir tabana oturmaktadır. Üzeri çatı ile örülmüştür.
    KAPU CAMİİ
    Konya'da merkezde sarraflar (çıkrıkçılar) caddesi üzerindedir. Asıl adı İhyaiyye olup eski Konya Kalesinin kapılarından birinin çevresinde yer aldığından Kapı Camii adıyla anılır.
    Cami ilk defa 1658 yılında Mevlevi Dergahı Postnişinlerinden Pir Hüseyin Çelebi tarafından yaptırılmıştır. Bir süre sonra yıkılan bu camiiyi 1811 yılında Konya Müftüsü Esenlilerlizade Seyyid Abdurrahman yenilemiş, 1867 yılında bir yangın, cami ile birlikte bu civarda vakıf dükkanları da yoketmiş. Bu olaydan bir yıl sonra camii üçüncü defa yeniden yapılmıştır. Bu yeni inşaasına dair 1285 H. (1868 M) tarihli kitabesi taç kapısı üzerinde yeralmaktadır.
    Kapı Cami Konya'da yer alan Osmanlı Dönemi camilerinin en büyüğüdür. Kuzeyinde 10 mermer sütuna istinat eden yüksek bir son cemaat mahalli ve basık kemerli bir cümle kapısı vardır. Ayrıca doğu ve batı yönlerinde de birer kapısı bulunmaktadır.
    Kesme taşlardan inşa edilen camiinin üzeri dıştan çatı, içten büyüklü küçüklü sekiz kubbe ile örtülüdür. Taş Mihrabı ve ahşap minberi sadedir.
    TURSUNOĞLU TAHİR PAŞA CAMİİ
    Abdülaziz mahallesindedir. XV. Yüzyıl başlarında Konya eşrafından Tursunoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılmıştır. Beden duvarları taş, kubbe ise tuğladır. Camiinin kuzeyindeki kubbeli son cemaat mahallide tuğladan yapılmıştır. Tek şerefeli ve köşeli bir minaresi vardır.
    NAKİBOĞLU CAMİİ
    Camii, Nakiboğlu mahallesindedir. Vakfiyesine göre Konya Müftüsü Nakib'ül Seyid İbrahim tarafından 1176 H. (1762 M.) yılında yaptırılmıştır. Kare planlı olup toptan yapılmıştır. Çatı ahşaptır. Kiremitle örtülmüştür.
    Minaresi, 1178 H. (1764 M.) yılında Nakib'ül Hac Seyid İbrahim oğlu Mehmet Emin tarafından yaptırılmıştır.
    Cami zamanla harap olduğu için 1926 yılında minaresi hariç, yıktırılarak yeniden yaptırılmıştır.

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız
    Mevlana Müsesinden resimler


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız





    image
    orjinalini görmek için tıklayınız



    image
    orjinalini görmek için tıklayınız




    image
    orjinalini görmek için tıklayınız
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız



    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız
    Mevlanin bir kac sözleri:

    Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
    İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
    Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,
    Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

    Ben yaşadıkça Kur'an'ın bendesiyim
    Ben Hz.Muhammed'in ayağının tozuyum
    Biri benden bundan başkasını naklederse

    Ondan da bizarım, o sözden de bizarım, şikayetçiyim...
    Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız
    Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir...
    Güneş olmak ve altın ışıklar halinde
    Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim
    Gece esen ve suçsuzların ahına karışan
    Yüz rüzgarı olmak isterdim....
    Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap...
    Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz
    Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeyiz biz...
    Hayatı sen aldıktan sonra ölmek, şeker gibi tatlı şeydir
    Seninle olduktan sonra ölüm, tatlı candan daha tatlıdır...
    Biz güzeliz, sen de güzelleş, beze kendini
    Bizim huyumuzla huylan, bize alış başkalarına değil...
    Bir katre olma, kendini deniz haline getir
    Madem ki denizi özlüyorsun, katreliği yok et gitsin
    Beri gel, beri !
    Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
    Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik...
    Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...
    Tüm Konya'lılara selam. Çok sevdiğim hiç unutamadığım Konya ilkokul hocama bir türlü ulaşamadım. (Musa BEKDEMİR ?(pekdemir) Adresini 'Hamidiye mahallesi Atatürk okulu yanı Beyşehir' olarak vermişti. Tanıyan bilen bilgi verirse memnun olurum
    Galiba bizden baska burda Konyali yok. Türkiyede yakiniz bende seydisehir de yim ama türkiyedeyken.
    Geleneksel Konya Kıyafetleri

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Başa fes giyilmiş üzerine tülbent sarılmıştır. İpekli gömlek (meydani) üzerinde salta denilen, dar kollu yakasız ve cepsiz cepken giyilmiştir. Belde dokuz gözlü silahlık, bunun üzerine kırmızı-beyaz yollu şal sarılmıştır. Yeşil veya gri renkli, çuhadan yapılmış şalvar ile uzun yün çorap ve ayağına kundura giymiştir. Konya'lı genç armasını kuşanmış ve elinde tüfek tutmaktadır.


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Sille kıyafeti ile merhume Hatice Kartal görülüyor. Başta fes üzerine tül sarılmıştır. Bele kadar uzanan saçlar altın paralarla süslenmiştir. Göğüs tülü üzerine dik yakalı, kolsuz yelek giyilmiştir. Bunun üzerinde "zıppa" denilen üçgen bir kuşak bulunmaktadır ve bunun üzerine gümüş tokalı kemer bağlanmıştır. Ayakta galloş denilen yumuşak mestler giyilmiştir.



    @meliz

    bende konya'liyim doganhisar dan...
    cok güzelm bir ilimizde Konyadir!
    Ülkemizin En Büyük Ve Namuslu Sehiridir!
    a) Alaeddin Tepesi :
    Konya Selçukluların başkenti iken Sultan Alaeddin bir cami yaptırmak istedi, bunun için şehir meclisi şehrin ortasında bir tepe meydana getirilmesinin ve bu tepenin üzerine camiin yapılmasını kararlaştırdı. Bu maksatla bir toprak vergisi kondu. Herkesin hissesine düşen toprağı çuval ve torbalarla getirmesi suretiyle meydana geldi. Camiin inşasına başlandı. Bir gün Sultan Alaeddin tepeye çıktı ve şehir halkının evlerinin damlarında yarı çıplak yattıklarını gördü. Bunun üzerine tepeye yalnız camiinin yapılmasını, sarayın ise tepenin eteklerine inşasını istedi.

    b) Üçler :
    Üç dervişe hasta olan efendileri "Sizin kısmetiniz burada kesildi, Konya'ya gidin" demesi üzerine Horasan'ı bırakıp Konya'ya göç ederler. Kale kapısına vardıklarında önlerine yüzüpeçeli derviş kılıklı bir adam çıkar ve "Gelin der ,sizin yeriniz Mevlâna Dergahı'dır, oraya yerleşeceksiniz." Yol gösteren derviş peçesini kaldırır. Bir de ne görsünler, hasta olan kendi mürşitleri değil mi? Mehmet, Mahmut ve Ahmet adlarında bu üç derviş ölünce Mevlâna'ya en yakın yere gömüldüler. Mezarlığa Fatih Sultan Mehmed zamanında Üçler adı verildi.

    c) Şems'in Kuyusu :
    Konya'lı iki hacı Kabe'yi ziyarete giderler. Su alırken tası zemzem kuyusuna düşürerler, fakat çıkaramazlar. Konya'ya geldiklerinde aynı tası Şems'in türbedarının elinde görürler. Nereden aldın bu tası ? diye sorduklarında türbedar, Şems'in kuyusundan aldığını söyler.

    d) Deve Taşı Efsanesi (Seydişehir ) :
    Seyyid Harun küpe dağının eteklerinde şehri kurarken bir haber ulaşır. Ilgın- Kadınhanı arasındaki Mahmuthisar köyündeki tekke de müridleri ile oturan Didiği Sultan adlı bir ermiş şeyh, ayıya gem vurarak binmiş, müridleri ile birlikte Seyyid'in ziyaretine gelmektedir. Haberi alan Seyyid Harun, müridlerini toplar, oradaki kocaman bir kayaya "Deve ol" der, deve şekline giren kayaya binerek Didiği Sultanı karşılar. Keramet ehli iki pir, Seydişehir'in girişinde buluşurlar. Didiği Sultan bindiği ayıdan iner, onu dağa sürer. Seyyid Harun'da bindiği taş deveyi çöktürür, oda iner, böylece halleşip görüşürler. Seyyid Harun'un bindiği taş deve, çöktüğü yerde olduğu gibi kalır. Yüzyıllar boyunca, deveye benzeyen bu kaya parçası, halk tarafından ziyaret edilerek efsanesi anlatılır. Devetaşı olarak bilinen kaya bu gün Aliminyum tesisleri lojmanları arasında kalmıştır.
    Bu efsanelerin dışında daha çok sayıda Konya'ya ve ilçelerine ait efsane mevcuttur. Bunları isim olarak zikretmek faydalı olacaktır. "Kaşıkcı güzeli", "Nasreddin Hoca", "Güllü Baba", "Neyzen Hamza", "Dede Efsanesi", "Amazonlar Efsanesi", "İtri Efsanesi", "Yunus Efsanesi", "Tahir ile Zehre Efsanesi", "Kızlar Kayası Efsanesi" vs
    KONYA GİYİMLERİ

    Her ulusun, her şehrin hatta her kasaba ve köyün kendine göre gelenek halinde devam ettire geldiği bir giyiniş şekli vardır. Konya'nın Cumhuriyetten önceki yıllarda özel biçimde bir giyim, kuşam, görenek ve adetleri vardır. Konya'nın bu kıyafeti Akşehir'de biraz değişmekte buna karşılık şehrin hemen kıyısında bulunan Sille Bucağının tamamen değişik bir biçimde kıyafeti vardır.

    Şimdide Konya'nın kadın, erkek kıyafetleri üzerinde duralım :
    Konya kadının ev içi ve dışarıda giyilmek üzere iki kıyafeti vardır. Başta bir çember, üstünde işlik, alta(don) şalvar, ayağında ince yemeni biçiminde terlik veya örme patik bulunurdu. Bu kadının normal günlük iş kıyafetiydi.

    Konya kadının dış kıyafeti şu parçalardan meydana gelmektedir.

    a) İç Çamaşır : Eskiden kadın ve erkek için, iç çamaşırı bükme iplikten, ev tezgahlarında dokunarak, çamaşır bezi denilen kıvrık pamuklu bezden yapılırdı. Buna kıvratmada denilirdi. İç gömleklerin yakaları yoktur. Erkek ve kadının kol uzunluğu bileklerine kadar uzanmaz, etekler ise diz kapakları üzerine varırdı. Göğüs kısmı açık olurdu. İç çamaşırın kol ağızları ve boğaz kenarları kadınlarda oyalarla süslenirdi. İç don belden topuk üzerine kadar uzundu, paçalar çok dardı. Bel kısmı uçkur ile bağlanır, geniş olarak dikilirdi. Dış elbiseler ise, kadınbaşına koyu kırmızı bir fes giyerdi. Bu fesin kirlenmemesi için, fesin içine kellepoş denilen kısa kenarlı takke giyilirdi. Fesin etrafına ipekten ince bir şifon sarılır. Bunun üzerine ayrıca bir yazma dolanırdı. Şifonun faydası, başa iğne takıldığı zaman, iğne ağırlığının dengesini sağlar, fesin üzerine iki ucu sağ ve sol omuzda bulunan renkli çember örtülürdü.

    b) Entari : Konya'den eskiden entariye pek ilgi gösterilmezdi. Ancak gelinler, birde yaşlı kadınlar entari giyerlerdir. Çünkü işlik ve şalvar entariden daha çok giyilirdi.

    c) İşlik : İşlik vücuda yapışırcasına sıkıca dikilen bir dış giyecekti. Yakadan göğüs boşluğu üzerine uzanır, buraya kadar düğmeli ve kapalı idi. Kolları bileklere kadar uzun olup, burada kol genişliği bir düğme ile daraltılarak giderilirdi. İşliklere; ala, kadife, pazen, basma, kutmişetari, şelaki,astar, kaput, humayun, yandım alamadım ve alpaktı. Renkleri ise, mevsimine göre seçilirdi. Bahar ve yazın yeşil, koyu yeşil, beyaz, açık sarı, nar çiçeği rengi ile açık mavi beğenilirdi. Sonbahar ve kışın ise koyu renklere ilgi gösterilir. Bunlar; Koyu vişne çürüğü, siyah,koyu kahverengi, koyu gri ve koyu mavi idi.

    d) Şalvar : Bir kadının giydiği şalvar 8-9 metre kumaştan yapılırdı. Akşehir ve çevresinde 14metre kumaştan bir takım elbise yapıldığı söylenir. Şalvar, belden topuklarakadar uzanır, gayet bol dikilir, çekme payı buna eklenmektedir. Paçalar oldukça dar olup, vücudun hatları şalvarın kıvrımları arasında belirsiz hale gelmektedir.

    e) Hırka : Hırkanın içi astar, üstü şelaki ve diğer kumaşlardan yapılır. İçerisine pamuk döşenerek aynı yorgan biçimi dikilmektedir. Etekleri kalçaya kadar uzun olup, bir çeşit cekete benzer.

    f) Salta : Yünlü kumaştan dikilen, kollu ve ön kısmı açık, etekleri kısa,yarım ceketi andıran bir yelektir. Saltalar çok süslü yapılır. Sırma ve kaytanlarla çeşitli bezemeler yapılır. Saltalara ayrıca madeni parlak pullarda dikilir.

    g) Kebe : Bir çeşit salta olup, kolları ve göğüs kısımları işlemelidir.

    h) Ayakkabı : Deve derisinden yapılmış, parlak arka kısmı açık pabuç,yanları lastikli uzun konçlu, bir çeşit topuklu kunduradır. Ayrıca mestlede giyilirdi.

    ı) Süs ve Takılar : Fesin üzerine veya göğsüne elmas iğne takılırdı. Ayrıca boğaz kısmına inci mahmudiye, hamidiye, beşibiryerde altınlar ile altın kordonlu cep saati takılırdı. Parmaklarda kıymetli taşlı yüzükler, kulaklarda elmas küpeler takılırdı. Fakat bu takılar her kadında bulunmazdı. Kollardaki çeşitli bilezikler kadının en önemli ziğnetini ve süsünü meydanı getiriyordu.
    Erkek Kıyafetleri
    Konya'nın erkek kıyafetleri, birbirinden farklılık arz eder. Her erkeğin görevine göre kıyafeti de vardır. Kıyafetlerinden o kişinin ne olduğu kolayca anlaşılırdı.

    1) Ulema Kıyafeti : Başta kırmızı veya devetüyü rengi bir fes, üzerine açıldığı zaman bir adam boyu uzunlukta beyaz tülbent sarık bulunurdu. Fesin altında aynı kadın kelleposu gibi erkeklerin giydiği ve adına terlik denilen takke vardı. Başka bir çeşidide üç peşli, astarlı entari giyilirdi. Sonradan bu usul terk edildi. Bu entari üzerinde de şal kuşak kuşanırdı.

    2) Abdestlik : Çuhadan, softan veya kıldan yapılmış bir çeşit pardesü olup, cep yerleri olmakla beraber cep keseleri yoktu.

    a) Cübbe : Kaşmir kumaştan yapılırdı. Aynı abdestlik biçiminde olup, ceplerin hem yeri, hem kesecikleri vardı.

    b) Lata : Yakası kalkıkça, iç göğüslerde cepleri vardı. Ağır kumaştan yapılan lata cübbeye benzerdi. Yakasından çapraz bulunan bir çeşit pardesü denilebilecek biçimdeydi.

    c) Biniş : Kol ağızları çok geniş bir çeşit cüppedir. Ayakkabılar, kalloş kundura ve mestten ibaretti.

    2) Esnaf Kıyafeti : Bu tip kişiler orta yaşlı kimselerden oluşurdu. Başlarında genellikle kırmızı fes, üzerine yazma sarık, sırtta koyu renklerin hakim olduğu salta,meydani işlik, ilmiye sınıfına benziyen şalvar, ayakta beyaz yün çorap ve yemeni belde silahlıkla şal kuşak bulunurdu.

    3) Efe (Hovarda) Kıyafeti : Başta açık kırmızı, uzun sivri fes, arkada uzun koca püskül üzerinde kırmızı ince cemberli sarık işlik dar ve uzun kollu, yaka kapalı, karın boşluğuna kadar etek çapraz düğmeli ve ilikli, vücuda sıkı oturmuş bir çeşit gömlek. Bu gömlek pamuklu bezden yapılır, dokunuş çizgilerine göre isim alırdı. İnce meydan, beşparmak, meydai gibi işliğin üzerine kol uçları bileklerden dört parmak yukarıda dar vaziyette, içi astarlı ön kısımları kavuşmayan salta giyilirdi.

    a) Cepken : Etek, kol, yaka ağızları kaytanla süslü olan bir çeşit saltaya benzeyen cepkendi. Cepkenin yaka ve etek kısımları işlemeliydi.

    b) Kuşak ve Silahlık : Kuşaklar, gürün, trablus, acem, keşmiş, Tosya şallarından yapılır. Arasına yumuşak deriden yapılmış, bir çeşit cep görevini gören kat kat bulunan silahlık kuşanılır.

    c) Şalvar :İlmiyle (Ulema ) sınıfından farklıydı. Diz kapaklarından aşağıya kadar uzanırdı. Bu sebeble adına şalvar yerine "dizlik" denilirdi. Ayaklarında kundura ve yün örgü çorap bulunurdu.

    Cumhuriyet devrinde erkek kıyafetlerinde büyük çapta bir değişiklik olmakla beraber, kadınların giyiminde fazla bir değişiklik olmamıştır. Özellikle köylerde ve kasabalarda yaşayan kadınların en önemli giyisisi şalvar,işlik, yelek ve poşudan oluşmaktadır. Ayaklara kışın mest ve lastik, yazın ise çorap ve lastik ayakkabı giyilir.
    KONYA OYUNLARI
    Konya Kaşık Oyunu :
    Oyun denince kaşık oyunu akla gelir. Konya kaşık oyunu Orta Asya'dan Türkler tarafından getirilmiştir.
    Kaşık oyunlarının figürleri çok fazladır. Fakat göbek figürü halkın daha çok hoşuna gitmektedir. Bu figür dinamik ve sert hareketlerden meydana gelmiştir. Oyuncu devamlı güler yüzlüdür. Çünkü neşe saçması gerekmektedir. Oyun başlar başlamaz kaşıkların çıkardığı ezgiler seyircide saçılmış olan herşeyi yeşertmeye başlar. Herkes farkında olmadan oyunun neşeli havasına kapılır. Kaşıklar vura dursun oyuncunun tıpış tıpış yürüyüşü, topuk döve döve nazlanışı, yan yan sıyrılışı, yavaş yavaş şakalaşması oyunun en belirgin figürlerindendir. Kaşık vurmaları yavaşladığı sırada oyuncu derin bir nefes alacak kadar fırsat bulur. Fakat kimse bunun farkına varamaz.
    Ayrıca Konya türkülerinin kaşık yapısı içinde oyun havaları niteliğinde oluşu hayli dikkat çekicidir. Çünkü oturak âlemlerindeki oyunlarda icra edilen bu müziğin eşliğinde kadın oyuncular zil ve kaşıklarla beraber Milli kıyafetle oyuna iştirak ederler. Bu halk oyunlarının koreografisi, motifleri yüzyıllardanberi hiç bir değişikliğe uğramadı. Aynen korundu. Oturak alemlerindeki oyunlar da bu oyun türlerine Anadolu'nun başka yörelerinde rastlamak mümkün değildir. Kadın oyunu oynayan oyuncu kadın, zamanla misafirlere sakilik yaptığı görülüyor. Bu usulün Selçuklular'dan önce olduğu iddia ediliyor. Konya kaşık oyununda, oyunlar çeşitli isimler alırlar. Şöyle sıralayabiliriz;
    Küstü Oyunu :
    Konya'ya has bir oyundur. Kaşıkla oynanır, zille oynandığı da olur. Bu oyunla çalınıp, söylenen türkü " İnce Çayır " türküsüdür. Diğer havalarda oynandığı zaman bu türküyle oynandığı zamanki etkiyi bırakmaz. Sazlar ince çayır türküsünün ara ezgisinin üç bazen de beş defa çaldıktan sonra türkünün okunmasına geçilir.
    İnce çayır biçilir mi
    Soğuk sular içilir mi amman.
    Türkünün burasında bütün sazlar durur. Oyuncu hangi durumdaysa öylece kalır. İşte bu duruş anında bir koşma okunur. Bu koşma umumiyetle küsme üzerinedir.
    Küsme dilber barışalım, cümle isyan bendedir.
    Cümle isyan bende ise, her kabahat sendedir.
    Bundan sonra sazlar yavaştan başlar. Hızlanarak devam eder. Oyuncu da müzikle birlikte yavaştan hızlanarak oyuna devam eder. Bu figür iki ve üç kez tekrarlandıktan sonra oyun biter.
    Sekelim Kızlar :
    Bu oyun Konya ve köylerinde, düğünlerde genç kızlar tarafından oynanır. Diğer saz meclislerinde bu oyun oynanmaz. Düğünlerde bir araya gelen genç kızlar birbirlerinin bellerinden sarılarak halay oynar gibi dizilirler. Baştaki kız sazla birlikte şu türküyü okur.
    "Küp dibine bastırma
    Kız saçını kestirme
    Yar evine gelince
    Gönülcüğünü kaptırma"
    Sonra kızların hepsi bulundukları yerde sıçrarlar ve hep birlikte;
    "Sekelim kızlar, sekelim vay, vay
    Arpada buğday ekelim vay, vay"
    derler böylece oyuna bir canlılık katarlar. Figürler bir kaç kez tekrarlandıktan sonra oyun biter.
    Oyuncu İle Okuyucunun Karşılıklı Türkü Söyleyerek Oynadığı Oyun
    Bu oyun şu iki türkü ile oynanır;
    A) Kız sana fistan aldım yolladım geldi mi?
    B) Kıralım kıralım fındık fıstık kıralım.
    Bu oyunda okuyucu ile oyuncu karşılıklı sorulu cevaplı türküler söylerler.
    Bu iki türküden biri çalınırken önce okuyucu, sazların kesilmesiyle oyuncuya ahenkli sesiyle sorar. Oyuncu da tempo ile cevap verir. Cevaptan sonra oyuncu kaşıklarını vurarak sazların temposunu hareketlendirir. Oyun böylece başlar.

    Konya Çocuk Oyunları
    Konya'mızda her yerde olduğu gibi mahalli nitelikler taşıyan ve mahallelerin gece gündüz neşe kaynağı olan çocuk oyunları vardır. Folklorik mahiyet taşıyan bu oyunlar bazan değişik karakterlerde gösterebilir.
    Mesela : Şivlilik, halen bu oyun oynanmaktadır. Misallere devam edelim.
    Gökte ne var ; karpuz karpuz, eşim dalda ben burda; aç kapıyı bezirgen başı, Edin nine bedin nine, Uzun eşek, yattı kalktı, Mendilim köşe gibi.
    Günümüzde yaşayan oyunlarımızı açıklamaya devam edeceğiz.
    Aşık Oyunu: Aşık hayvanların diz kapaklarında bulunun bir kemiktir. Bunun çukur tarafı "çil" şaşı tarafı "tök" adını alır. Yandaki çukur yere "kellek" şiş yerde " dappan" denir. Çok eski oyundur. Hatta bunun fıkra ve atasözleri bile vardır. "Onunla aşık atılmaz gibi"

    Şivlilik :
    Regaip Kandili günü sabahı, sabah namazından sonra mahalledeki üç ile on beş yaş arasındaki kız erkek çocukları sokak başlarında toplanarak ilk kapıdan başlamak üzere kapıları birer birer çalarak açılmasını beklerler, kapı açılması biraz geçiktimi hep bir ağızdan ve tempo ile şu maniyi söylemeye başlarlar.
    Şivli şivli şişirmiş
    Erken kalkan pişirmiş
    İki çörek bir börek
    Bize namazlık gerek.
    Şivlilik...
    Çocukların sesini duyan ev sahibi bayan, elindeki tabak dolusu üzüm veya ne verecekse onunla gelerek kapıyı açar ve sıra ile çocukların avucuna veya ekseriye boyunlarına takmış oldukları keselere birar avuç vermek suretiyle onları sevindirir, çocuklar bu kapıdan kısmetlerini aldılarmı diğer kapıya topluca koşmaya başlar, öğleye kadar bütün mahalle dolaşılmış olur.

    Aç Kapıyı Bezirgan Başı :
    İki kişi kendilerine isim seçerler. Ellerini tutuşup, yukarıya doğru kaldırırlar. Ellerinin altından arkadaşları geçer.
    Aç kapıyı bezirgen başı
    Arkamdaki yadigar olsun derler.
    En arkadaki geçerken kollarıyla yakalarlar. Diğerleri duymasın diye sessizce, kendilerine koydukları isimden birini seçmesini söyler. Hangisinin aldığı ismi beğenmişse, onun arkasına geçer. Aynı soru bütün çocuklara teker teker sorulur en öndekine sıra geldiğinde yüksek sesle sorulur. Hepsi seçim yaptıktan sonra araya bir çizgi çekilir. Başkanlar elleriyle tutuşarak çekişirler. Bu arada arkadakilerde onlara yardımcı olur. Hangi taraf kuvvetliyse, diğerini çeker. Kendi tarafında en son kalan kişiye "çürük elma"denir.
    Eskiden Konya'lı bir ailenin dört mevsimine göre ayrılmış bir takım adet ve gelenekleri vardı. Bunlar halen bazı yerli ailelerde kısmen görülmektedir. İlkbaharda, Nisan ayının ortalarından sonra ev işleri artardı. Evvela sobalar sökülür, temizlenir, rutubetsiz bir yerde saklanır. Sıra halıların temizlenmesine gelirdiki, ev halkı ile beraber komşuların yardımı da istenirdi. Halılar ve kilimler bahçede veya sokakta çırpılırdı. Halının üzerindeki tozlar süpürülerek naftalin saçılıp katlanır, serin bir yerde muhafaza edilirdi. Bu olaya göç denirdi. Bu arada yataklar ve minderlerin yünleri dökülür, değneklerle döğülür, temizlendikten sonra eski kılıflarına doldurulurdu. Bu eşyanın bazıları göçe konurdu. Odalardan kışlık serecekler kaldırıldıktan sonra bu defe sedir üzerine divan yastıkları üzerine kar gibi beyaz etekleri dantelli işlemeli yaygı ve örtüler serilirdi. Geniş odaların ortasına kilim yayılırdı. Bu işler yapılmadan önce duvarlar kireç ise badana toprak sıva ise "ak toprak" cilası yapılır. Oda taban tahtaları, dolap kapakları, pencere çerçeveleri fırça ile sürtülerek yıkanıp temizlenir, camlar silinirdi. Ev eşyasından sonra, kışlık giyecekler yıkanır, kurutulur, naftalinlenerek temiz bohçalar içerisine konup, göçün üzerine bohça istifi yapılırdı.

    Bahar temizliği bittikten sonra sıra sebzelerin kurutulmasına gelir. Taze nane ve maydonoz alınır, bol suda temizce yıkanıp, sapları ayıklandıktan sonar gölgede kurutulurdu. Kurutma işleminden sonra, temiz keselere konarak izbe duvarlarındaki çivilere takılırdı. Meram ve çevresinden bağ evlerine göçülür ve yaz boyunca oralarda oturulurdu.

    Eskiden Konya'nın yerlileri, yağ, peynir, yoğurt ve süt ihtiyaçlarını çarşıdan karşılamazlar evlerinde besledikleri inek veya mandıralardan temin ederlerdi. Ayrıca güz ayında etlik yapmak için ve yine kışın kesmek maksadıyla 8-10 kadar koyun ve keçi alınır, ahırın bir tarafına bağlanıp, gündüzleri bahçede veya civar meralarda otlatılırdı. Güz aylarında bahar aylarına kadar ahır kapısı yanında toplanmış olan hayvanların gübreleri, ev halkının veya bu iş için tutulan işçi kadınların yardımıyla yapma veya mayız (tezek) denilen bir eşit kış yakacağı hazırlanır. Bunlar kışın tandıra ekmek yapmak için yakıldığı gibi odun yerine sobada da yakılır. Kuruyan yapmalar tandır civarında yakacak örtmesi veya yakacak damı denilen yerlerde intizamlı olarak kayılırdı.

    Yaz Hazırlığı : Meyveler bu mevsimde olur, kışın ev ihtiyacını karşılayacak miktarda vişne, kayısı, erik bahçede varsa ağaçlardan toplanır, yoksa çarşıdan satın alınırdı. Vişne reçelinden başka vişne şurubuda kış için kaynatılırdı. Diğer taraftan kayısı, erik, üzeri karanfille süslenmiş armut ve elma reçelleri hazırlanırdı. İçleri yeşilsırlı çömleklere reçeller doldurulur, ağızları okunup üflenerek ve ağız tadı ile yenmesi temennisiyle ağızları temiz bez örtülerle örtülür ve bağlanır, izbenin serin olan duvar diblerine konulur. Reçellerdensonra sıra kurutmalara gelirdi. Sabah serinliğinde bahçedeki ağaçladan toplanan kayısı, küfelere toplanarak ikindi serinliğinde damın temiz bir yerine örtü vey hasır serilerek kayısılar üzerine ayrılıp kurutulmaya bırakılırdı.
    Erik ve diğer meyvalarda aynı tarzda kurutulurdu. Kayısı ve erik meyvası fazla olgunlaşmış durumda olursa süzgeçten geçirilerek, içleri yağlanmış bakır tepsilere pestil yapılmak üzere dökülürdü.

    Kışın hoşaflık için vişne, elma kurutulur, bazıları kabukları soyulur dilimlere ayrılarak kurutulmaya hazırlanırdı. Ayrıca yaz mevsiminde evin ihtiyacını karşılayacak nisbette domates salçası çıkarılır, kabak,patlıcan ve biberleri içleri oyularak kurutulurdu. Bazı sebzelerde ince dilimler halinde dam üzerinde kurutulmaya bırakılırdı. Yaz aylarının sonlarına doğru sıra bulgur yapmaya ve nişasta çıkarmaya gelirdi. Bir kış mevsimi tarladan ve buğday pazarından yumuşak buğday alınır. Komşularla yardımlaşılarak bulgur kaynatılırdı. Dama serilmiş olan örtülerin üzerine yayılarak kurutulur, iki günde kuruyan buğday çuvala konarak değirmende öğütülürdü. Bundan sonra sıra kışlık ekmek buğdayına gelirdi. Bir kış yetecekmiktarda bir kaç ton buğday alınır, temizlenip yıkanır, kurutulduktan sonra değirmene götürülerek öğütülür ve izbedeki un ambarına dökülür ve çuvallara konurak muhafaza edilirdi.

    Sonbahar mevsimin de kış hazırlıkları başlardı. Bu hazırlıklarınbaşında hiç şüphesiz üzüm bağı olanlar için pekmez, kaynatma gelirdi. Bağdan araba veya merkep üzerine yüklenmiş küfelerle üzüm eve getirilir, yakacakdamı yakınında bulunan çaraşhaneye dökülür, salkımlardan iri ve sert olarak seçilerek sicimlerle birbirine bağlanır. İşte bu hazırlanmış Hevenk'ler tavan arası veya izbenin direklerine çakılmış çivilere asılırdı. Çaraşa doldurulun üzümler ayakla ezilmek suretiyle suyu çıkarılır, ak topraktan geçirilen bu şıra üzerinde kaynatılır, leğenden kazana alınarak soğutulmaya bırakılırdı. Pekmez kaynarken bir kısmının içerisine kuru kayısı dilimlenmiş yahut ufak bütün kabak, patlıcan atılarak pekmezli reçel elde edilirdi. Pekmez hazırlığı bittikten sonra sıra turşu kurmaya gelirdi. Sırçalı küpçüklerle sebzesine göre ve evde en çok sevilen sebzelerin turşusu kurulurdu. Turşu sirkeleri çarşıdan ziyade evlerde hazırlanırdı. Bu sirke ekseriye pekmez için sıkılan üzümün posasından yapılırdı. Buna çıbra denirdi. Turşu hazırlığı bittiktensonra da sıra pastırma ve sucuk yapılmasına gelirdi. Çarşıdan alınan veya evde beslenen kısır inek veya düve kesilerek bir kısmından pastırma, bir kısmından sucuk yapılırdı. Sığır eti sucuğunun sert olmaması için bir veya iki keçi- koyun kesilerek, etleri karıştırılırdı. Pastırmalar denge konulduktan sonra sucuklar doldurulup kurutulur. Ayrıca kışın hazır olması ve çarşıdan et alınmaması için (etlik yapma) denilen kavurma hazırlanırdı. Pazardan alınan 5-6 koyun veya keçi, yada ufak bir sığır, eve getirilen kasap tarafından kesilerek etleri komşuların yardımıyla doğranır, bir kısmı de kemikli olmak üzere kıyma denilen kavurma hazırlanırdı. Kavurma piştikten sonra yardımda bulunmuş olan komşuların evlerine birer sahanın içerisi ekmekli kavurma gönderilirdi ki buna (ekmek salması) denir.

    Sıra en son kışlık yakacağı gelir. Ekseriye kışlık yakacak bahardan alınıp kırılarak yapılır, halılar ve kilimler göçlerden çıkartılarak serilir, sobalar kurulur, kışlık giyecek eşyaları bohçalardan çıkarılarak giyime hazırlanır, bundan sonra günlük ev işleri başlardı.

    EL SANATLARI

    Konya elsanatlarında kendine özgü duygu ve düşünceleri yansıtmıştır. El sanatlarında halıcılık, kaşıkçılık, keçecilik oya ve nakış işçiliği şeklinde gelişmiştir. İşlemişoldukları şekiller, çizgiler, renkler belli bir düzen içerisinde kendini göstermektedir. İzleyenleri büyülemekte ve hayran bırakmaktadır. Elsanatları ile uğraşan bir esnaf kesimi türemiş ve çarşılar kurulmuştur.

    Halıcılık :
    Halıcılık ilimizde XI nci yüzyıldan itibaren Büyük Selçuklular yolu ile girmiş ve Anadolu Selçukluları devrinde en iyi örneklerini vermişlerdir. 1271-1273 yıllarında Çin'e kadar seyahat eden Marko- Polo, Anadolu'da özellikle Konya'da dünyanın en iyi halılarının dokunmakta olduğunu seyahatnamesinde yazmıştır. İlimizde Ladik, Sille, Akşehir, Karapınar, Saray,Kavak İlçe köyleri ve önemli halı dokuyan merkezlerdir.

    Kaşıkçılık :
    Konya'da kaşıklar daha ziyade Şimşir- Armut- Gürgen - Kavak gibi ağaçlardan yontularak yapılır. Kaşıklar, ressamlar tarafından boyanır ve motiflendirilir. Sonra SİR denilen reçineli ilaçlarla cilalanır ve kurumaya bırakılır. İyi cilalanmış kaşıklar yıllarca bozulmadan sofrada kullanılır. Turistik eşya olarak en çok pazarlanan el ürünleri arasında bulunmaktadır.

    Keçecilik :
    Keçeler ev döşemelerinde kullanıldığı gibi seccade, yolluk olarakda kullanılır. Keçelerden kepenek denilen kışlık paltolar, külahlar yapılır. Binek ve koşum hayvanlarının eğer ve semerinde kullanılır. Keçenin imal edilmesi şu şekilde olur. Yünler temizlendikten sonra hasır döşem üzerine, renk isteniyorsa desenli bir şekilde düzgün olarak serpiştirilir, yünler tazyikle sıkıştırılır. Rulo haline getirilen hasır iki üç kişi tarafından ayak ile yerde yuvarlanır. Sonra keçeler hamamda sıcak su ile yıkanır ve keçeye son şekli verilir.

    Oya ve Nakış İşleri:
    Daha ziyade genç kızların ve kadınların yapmış oldukları oya ve nakışişleri turistik eşya satan işyerlerinde satılmaktadır. Kumaş ve dokuma bezleri üzerine gergef ve kasnak gibi el tezgahlarında yapılan çeşitli renk ve motiflerle süslenmiş bohça, peşkir, uçkur, çevre, mendil, örtü, yaşmak , kese, seccade, yastık yüzü işlenir. İğne İşleri : Çin iğnesi, çapraz iğne, balıksırtı, ciğer deldi, mürver iğne işleri, şahmeran, mavilimuska gibi oyaları çok meşhurdur.

    Huğlu (Tüfekçilik):
    Konya İline bağlı Huğlu Kasabasında bugün Dünyada adını duyurmuş elle yapılan av tüfekleri yapılmaktadır. Eski çifte veya süperpoze tipinde yapılan av tüfeklerinin kabza ve tetik tertibatının bulunduğu kısımlara av hayvanları motifleri işlenmektedir. Av tüfekleri düz oyma şeklinde yapıldığı gibi pirinç veya gümüş kaplama üzerine motif yapılarak satışa sunulmaktadır.

    Üzümlü (Tüfekçilik):
    Üzümlü Kasabası Beyşehir ilçesine bağlı Toros Dağları üzerinde 10.000 nüfuslu bir beldedir. Beldede bulunan tüfek ustalarının ortak olduğu bir kooperatif kurulmuş bugün imalatın % 30'u el emeğine dayalı, çok kaliteli ve zarif av tüfekleri üretilmektedir. Yurt içinde 1.500 bayii kanalı ile ayrıca başta A.B.D. olmak üzere Almanya, Fransa, Yeni Zellanda, Lübnan ve Kıbras'a ihracaat yapılmaktadır. Elde edilen döviz girdisi 1.000.000 (Bir milyon) dolardır. 1996 yılı itibariyle yıllık 40.000 adet av tüfeği üretilmektedir.

    T esticilik :
    Konya İline bağlı Doğahisar İlçesi'nde topraktan testiler, sırçalı kaplar, çiçek saksıları büyük bir ustalıkla üzeri çeşitli desen ve motiflerle işlenerek yapılır
    Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al.
    Beslemeden kadın olmaz, gül ağacından odun olmaz.
    Cins, cinsine çeker.
    Düğün el ile, harman yel ile.
    Er kalkan yol alır, Er evlenen döl alır.
    Gelin iskemle getirir, üstüne kendi oturur.
    Kızı kardeşli yerden, tarlayı taşlı yerden almalı.
    Kız kocayınca gayret dayıya düşer.
    Lafın özü, çobana verme kızı, ya koyun güttürür ya kuzu.
    Ne kızı verir, ne dünürü küstürür.
    Oyun bilmeyen gelin yerim dar, eteğin asık dermiş.
    Öksüz evlenmek isterse, herkes anası babası olur.
    Pekmez küpte, kadın dipte.
    Şaşan karısına teyze der.
    Vardığın yer kör ise gözünü kırp, topal ise sek.
    Yiğite ver kızı, mevladan iste rızkı.
    Hayatın üç önemli geçiş safhasından biri olan evlenme, pek çok gelenek ve göreneklerle donatılmıştır. Üzerinde en fazla durulacak olan konu düğünlerdir. Çok geniş bir konu olan düğünleri, bölümlere ayırarak incelemek gerekir.



    KIZ İSTEME

    Oğlunun evlenmesine karar veren baba ve ana dünürcü göndermede gayet gizli hareket eder. Bu da ilk önce kadınlar tarafından yapılır. Önce oğlanan anası ve kız kardeşi, kızkardeşi yoksa akrabalarından en yakını, bir iş bahane ederek kız evine gider. Kızın güzelliğine terbiyesine, vücudunun sağlamlığına alıcı bir gözle bakarlar. Kızı uygun bulmazlarsa,hiç bir şey demeden izin alıp giderler. Kız beğenilirse, bu işlerde hünerli olan bir kadını öncü olarak, kızın önce anasının ağzını arar. Bu arada oğlanın durumu hakkında bilgi verir. Uygun görülürse kızlarına dünürcü geleceklerini anlatır. Kadın dünürcü, kız tarafının verimkar olduklarını öğrenince kız tarafına gönderilir. Bu dünürcülere, kızın anası kesin cevap vermeyeniyetli olsa bile bir kere babasına ben söyliyeyim der. Kadın dünürcülere fazla hürmet yapılırsa, kızın verileceğine bir işaret sayılır. Hatta şöyle bir durumla da sonuç anlaşılır. Ayakkabıları çevrilmişse bu işin olacağına, çevrilmeyip dışarı konulmuşsa olmayacağı anlaşılır. Bu şekilde bir başlangıçtan sonra, erkek dünürcü kız evine gider. "Allah'ın emri, Peygamber'in kavli ile kızınımızı oğlumuza zevceliğe istemeye geldik" diyerek dünürlük edilir. Buna karşılık kızın babası hiç bir şeyden haberi yokmuş gibi, bir süre düşünür, eğer vermeye gönlü varsa; "Sizin ve mahdumumuz için bir şey diyemem, Allah yazdıysa bir şey diyemem. Bana bir kaç gün müsade edin, ben bir düşüneyim" der. Vermeye niyeti yoksa, "Kızım küçüktür, evlenme vakti değildir" yada "kızımız sözlü, sözlü olmazsa sizden iyisine mi verecektik" deyip savuşturur.

    Gönüllerin inancına varılırsa, bu konuşdan sonra iki veya üç gün ara verilir. İkinci kez gidişte, kızın babası "Biz razıyız, fakat hısım- akrabaya bir danışalım" diye cevap verir. "Kız evi naz evi" derler . Üçüncü gidişde "Ne yapalım, Allah nasip etmişse bizim elimizde ne var, alın yazısına bir şey diyemeyiz" denir. Oğlan tarafı da "Allah razı olsun sizden, hayırlısı Allah'tan, Biz verdik diledik, kapınıza geldik, sizde bizi sevip diledinizse nişanımızı (bellimizi) koyacağız" denir.



    NİŞAN

    Kararlaştırılan günde nişan koyma merasimi yapılır. Yüzük takılarak ve şerbet içilerek yapılan nişan koyma merasimi daha ziyade kadınlar arasında yapılan bir toplantıdır. Kızın evi müsait ise evde, yoksa bir akbara evinde yapılır. İki tarafında akrabaları toplanır. Bu toplantılar da ailer fazla mutasıpsa, hocaların ilahi ve dua okuduğu görülür. Değilse çalgıcılar getilir, oyunlar oynanır.

    Gelin, eltisi veya görümcesi tarafından yoksa oğlanın genç bir yakını tarafından salona getirilir. Yüzüğü oğlanın annesi takar. Gelin, orada bulunanların ellerini öper, akrabalar takı takarlar. Oğlan tarafının kız tarafına getirdiği hediyeler gösterilir. Yapılan ikram yine oğlan tarafına aittir. Nişan genellikle Perşembe günleri olur. Nişanın bazen yemekli olduğu da görülür. Nişandan sonra kararlaştırılan günde elbise görme işi başlar. Elbise görme işi düğüne yakın birzamanda olur. Beraberlerinde gelin kız da olduğu halde köyde oturuyorlarsa şehre gelinir, şehirde ise çarşıya çıkılır. Daha önce "mehir kesiminde" kararlaştırılan ve alınması gereken eşyanın alınmasına başlanır. Kız tarafı da güveyin giyeceği eşyayı alır. Elbiseyi dikecek terzi oğlan evine bildirilir.

    Nişandan sonra, kız evine yollanacak dürüye sıra gelir. Dürü bohça içinde kız evine gönderilir. Her iki tarafın hısım akraba ve konu komşusuna gönderilir.



    DÜĞÜN

    Düğün genellikle Konya'da haftanın Pazar ve Perşembe günleri yapılır.Düğünden bir kaç önce yemek hazırlıkları yapılır, gelinin oğlan evine getirileceği günün sabahı, oğlan evinde pilav verilir. Oğlan tarafının eşi dostu yada umanları çoksa okuntu (davetiye) dağıtılır. Köylerde de,komşu köylere okuntu gönderilir. Pilav dökme işi devam ederken, gelin hamama ve berbere gider, Geline yakın arkadaşları da eşlik eder.

    Güveyi de pilav gününden bir gün önce geceleyin "zamah" düzenler. Zamah'a içki içilir, her türlü çalgı çalınır. Güvey fakirse zamah fakir geçer. Çünkü zamah ayrı bir masraf açar. Zamah gecesi kız evinde de eğlence düzenlenir, buna "kına gecesi" denir. Kına gecesine oğlan evinde bir grup kadın da o eğlenceye katılır. Kına gecesinde gelin kıza bir türküyle kınası yakılır. Kına gecesi türkülerinden örnekler :

    "Altıntas içinde kınan ezilsin,
    Sabah olsun güzel yüzün yazılsın,
    Görümceler etrafına dizilsin
    Gelinim kınan kutlu olsun.
    Burda dirliğin tatlı olsun.
    Esvap yıkadığım ak taşlar,
    O gölgelendiğim ağaçlar,
    Tuz ekmek yediğim kardaşlar,
    Gelin kınan kutlu olsun
    Orta dirliğin tatlı olsun
    Hani bu kızın anası
    Önünde mumlar yanası
    Gel gelinin kaynanası
    Gelinim kınan kutlu olsun
    Orta dirliğin tatlı olsun
    Yine gelin okşanırken şu mani söylenir :

    "Atladım çıktım eşiği
    Sofrada kaldığı kaşığı
    Kız evinin yakışığı
    Git kızım sağlıklarla
    Sil gözünü yağlıklarla
    Babamın öküzübeştir
    Anadan ayrılmak güçtür
    Kızların emeği boştur
    Git kızım sağlıklarla
    Sil gözünü yağlıklarla
    Analar besler hurma ile
    El oğlu döver yarma ile
    El oğluna oldum yalvarma ile
    Git kızım sağlıklarla
    Sil gözünü yağlıklarla
    Gelinin yükü tutuldu
    Oğlan evine yıkıldı
    Ananın beli büküldü
    Git kızım sağlıklarla
    Sil gözünü yağlıklarla
    Ertesi günü oğlan evinde pilav yenir, buna düğün yemeği de denir. Yemeğin bitiminden sonra, gelin alma zamanı gelir.

    Oğlan tarafı, araba, otobüs, taksi ile kız evine gider. Köylerde at arabası, traktör veya eğerli at ile kızın evine gidilir. Kayınpeder yanında iki kişi olduğu halde, gelinin bulunduğu odaya varır. Gelin odası arkasından kapanır. Kız tarafı kayınbabadan çeşitli bahşişler almadan gelini vermezler. Gelinin kolundan önce kaynana tutar, birkoluna da diğer akrabası girer. Gelin dış kapıya çıkarılır, bineceği vasıtaya yerleştirilir.

    Topluca "Allahaısmarladık" denildikten sonra gelin alayı yola düzülür. Köylerde bahşiş alabilmek için yollar engellenir. Gelin, oğlan evine gelinceye kadar bir hayli müşkille karşılaşılır. Oğlan evinde, gelin arabadan inerken gireceği kapının iki tarafı kilimlerle kapatılır. Bazı yerlerde gelinin önüne içi dolu bir testi bırakılır. Güvey tarafından gelinin başına para ve çerez saçılır. Çocuklar tarafından paralar kapışılır, bu arada gelin damadın koluna girerek odasına kadar götürür. Sonra sadıçla beraber evden ayrılır. Evine dönen damat gelinin yüzünü açar, yüz görümlüğü olan parayı verir. Gelin ev halkı ile tanıştırılır. Güveyi, kapıda bekleyen sadıçı ile akşam yemeğine kadar kaybolur. Akşam yemeğinden sonra, yatsı namazı kılınır. Dini nikah, imam efendi tarafından gelinden söz alınarak kıyılır. İmam efendi, gelin odasından kapısı önünde bir dua eder ve güveyi gelin odasından kapısını açarak, gerdeğe sokar. Güvey kapıdan içeri girerken en yakın arkadaşları tarafından sırtına kuvvetlice bir yumruk indirilir.

    Ertesi günü, gelin yüzü düğünü yapılır. Bu düğün kadınlar arasında yapılır. Gelin oyuna kalktığı zaman göğsüne kağıt para takılır. Güveyde aynı günün öğleni, sağdıç "yiğitbaşılarla" bir yemek yer. Yemekten sonra yiğitbaşıların düğün süresince emeği olan "yiğitbaşı parası" dağıtılır. Gelinin getirdiği pişmiş tavuk ve helva beraberce yenilir. Düğün böylece sona erer. Birkaç gün sonra damat ve gelin hısım akrabalara el öpmeye çıkarlar. El öpmede geline gizlice para verilir. El öpmeye haberli gidilir. Gidecekleri yerde damat- gelin gelecek diye yemek hazırlanır. Önceden o akrabalara alınan dürü (hediyelik eşya) el öpmeden sonra bırakılır. Eli öpülenler "Allah başa kadar sürdürsün" diye dua ederler.
    Konya’nın Tarihi ve Turistik Mekanları

    Mevlana Türbesi; Hz. Mevlânâ’na 17 Aralık 1273 yılında vefat edince Sultanul Ulema Bahaeddin Veled’in de kabrinin bulunduğu yere defnedildi. Oğlu Sultan Veled tarafından Mimar Tebrizli Bedreddin’e “Kubbe-i Hadra” inşa ettirildi. Aynı zamanda bir Mevlevi Dergah’ı olan türbenin inşaatı genişleyerek 19. yy.ın sonuna kadar sürdü. Dergahın avlusunda yer alan üzeri kapalı şadırvan 1512 yılında Osmanlı Hükümdarı Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılmıştır. Türbe salonuna girilen Gümüş Kapı 1599 yılında Sokollu Mehmet Paşa’nın oğlu Hasan Paşa tarafından yaptırılmıştır. Yeşil Kubbe’nin tam altında yer alan Hz. Mevlânâ ve oğlu Sultan Veled’in mezarları üzerinde yer alan iki bombeli mermer sanduka 1565 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır. Sandukalar üzerindeki altın sırma tellerle işlenmiş puşiler ise 1894 yılında Sultan 2. Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır. Halen Mevlânâ’nın babası Bahaeddin Veled’in üzerinde bulunan ahşap sanduka ise bir Selçuklu ahşap işlemeciliğinin şah eserlerinden olan sanduka 1274 yılında Hz. Mevlânâ için yaptırılmıştır. Semahane ve mescid bölümü 16. yy.da Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır. Mevlana Dergahı’nın ön avlusunun batı ve kuzey yönünü çevreleyen her birinde birer küçük kubbe ve baca bulunan hücreler 1584 yılında Sultan 3. Murat tarafından dervişlerin ikamet etmesi için inşa ettirilmiştir. Matbah denilen ve Mevleviler için özel bir anlamı olan dergah mutfağı yine 1584 yılında Sultan 3. Murat tarafından yaptırılmıştır.
    Karatay Medresesi; Sultan 2. İzzeddin Keykavus devrinde Emir Celaleddin Karatay tarafından 1251 yılında yaptırılmıştır. Selçuklu çini işlemeciliğinin en nadide eserlerinden biri olarak günümüze kadar ulaşmıştır.
    İnce Minare Medresesi; Selçuklu Veziri Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından hadis ilmi okutulmak üzere 1254 yılında yaptırılmıştır. Mimarı Abdullah oğlu Kelük’tür. Selçuklu taş işçiliği şah eserlerinden olan taç kapısı üzerinde kabartmalı geometrik ve bitkisel bezemelerle birlikte Selçuklu sülüsüyle yazılmış Yasin ve Fetih sureleri vardır.
    Sırçalı Medrese; 1242 yılında Bedreddin Muslih tarafından yaptırılıan Sırçalı Medrese, çinilerle süslü açık (avlulu) medreselerden biridir. Çinileriyle dikkat çekmektedir.
    Selçuklu Köşkü; Sultan 2. Kılıçarslan’a ait olduğu sanılmaktadır.Köşk bugün Alaaddin Tepesi’nde yer alan küçük bir parçasıyla ayakta kalabilmiştir.
    Kubab-Abad Sarayı; Sultan 1. Alaaddin Keykubad tarafından 1226-1236 yılları arasında yaptırılmıştır.Beyşehir Gölü’nün güney batısında yer almaktadır. Dünyaca meşhur Selçuklu çinileri, sır altı ve lüster tekniği ile dikkat çekmektedir.
    Zazadin Han; Sultan Alaaddin Keykubad devrinde 1236 tarihinde yaptırılmıştır. Konya Aksaray yolunun 25. km.sinde Tömek bucağındadır.
    Horozlu Han; 1248 yılında yaptırılmıştır. Konya-Aksaray yolunun 8. km.sinde bulunmaktadır.
    Kızılviran Han; Konya-Beyşehir yolu üzerinde olup Konya’ya 44 km. uzaklıktadır.
    Obruk Han; Konya’yı Aksaray’a bağlayan yol üzerindedir. Döneminin ticaret yolları üzerine kurulan hanlarına bir örnek teşkil eden han, klasik Selçuklu üslubu ile inşa edilmiştir.
    Alaaddin Camii; Anadolu Selçuklu devri Konya’nın en büyük ve tarihi camisidir. Alaaddin tepesi üzerinde yer alan caminin yapımına Sultan 1. Rükneddin Mesud zamanında başlanmış Sultan 2. Kılıçarslan ile devam etmiş ve Sultan 2. Alaaddin Keykubad tarafından 12221 yılında bitirilmiştir. Bizans ve klasik devirlere ait 41 taş mermer sütunu da barındırması açısından önemli bir eserdir. En dikkat çekici yanı minberidir. Abanoz ağacından birbirine geçirilerek yapılan minber Selçuklu ahşap işlemeciliğinin şah eserleri arasındadır.
    İplikçi Camii; Şemseddin Altınoba tarafından 1201 yılından sonra yaptırılmış olan İplikçi Camii Alaaddin Caddesi üzerindedir.
    Sahip Ata Camii ve Külliyesi Anadolu Selçuklu Devleti’nin en başarılı vezirlerinden Sahip Ata tarafından 1258-1283 yılları arasında inşa edilmiş olup mescid, türbe, hanigah ve hamamdan ibarettir.
    Sadrettin Konevi Camii ve Türbesi; 1274 yılında yaptırılmıştır. Sadreddin Konevi zamanının meşhur alimlerinden ve mutasavvıflarındandır. Türbesi açık türbeler tipinin ayakta kalan tek örneğidir.
    Şems-i Tebrizi Camii ve Türbesi; ilk olarak 13. yy.da yapıldığı ileri sürülmektedir. Bugünkü mevcut yapı ise 1510 yılında Abdurrezzakoğlu İshak Bey tarafından mescidle birlikte elden geçirilmiş ve genişletilmiştir.
    Ateşbaz Veli Türbesi; Klasik Selçuklu Kümbetlerindendir. Türbe, lında vefat eden Mevlevi Ateşbaz Yusuf’a aittir.
    Tavusbaba Türbesi; Türbe 1. Alaaddin Keykubad devrinde Konya’da vefat eden Şeyh Tavus Mehmet El Hindi’ye aittir.
    Karamanoğulları Devri
    Konya’da Karamanoğulları devrinde de bilim ve kültür alanındakigelişmeler devam etmiş Ulu Arif Çelebi ve oğulları Adil ve Alim Çelebiler ile Ahmet Eflaki ve Sarı Yakup gibi bilgin ve mutasavvıflar yetişmiştir.
    Hasbey Dar’ul Huffazı; Karamanoğlu 2. Mehmet devrinde Hacı Hasbey oğlu Mehmet Bey tarafından 1421 yılında “hafızlar evi” olarak yaptırılmıştır.
    Meram Hasbey Mescidi; Konya’nın tarihi bir mesire yeri olan Meram’da Karamanoğlu 2. Mehmet devrinde Hasbey oğlu Mehmet tarafından yaptırılmıştır.
    Nasuh Bey Dar’ul Huffazı; Karamanoğlu 2. İbrahim Bey zamanında Kadıoğlu Nasuh Bey tarafından yaptırılmıştır.
    Ali Gav Zaviyesi ve Türbesi; 14. yy.da inşa edilmiştir. İçerisinde Hacı Bayram Veli ahvalinden Ali Gav Baba metfundur. Bugünkü Tarla Mahallesi’nde yer almaktadır.
    Burhaneddin Fakih Türbesi; 1454 yılında bilgin, mutasavvıf Burhaneddin Fakih Paşa için yaptırılmıştır. Bugünkü Burhandede Mahallesi’nde yer almaktadır.
    Ayrıca Kadı Mürsel Zaviye ve Türbesi, Ebu İshak Kazeruni Zaviyesi, Şeyh Osman Rumi Türbesi, Ali Efendi Muallimhanesi, Turgutoğulları Türbesi, Kalenderhane Türbesi, Tursunoğlu Camii ve Türbesi ve Siyavuş Veli Türbesi Karamanoğulları devrinin diğer eserleridir.
    Osmanlılar Devri
    Konya, 1467 yılında Osmanlı sınırlarındadır. Doğu seferlerine çıkan Osmanlı Sultanlarından Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve 3. Murat’ın uğrak yeri olmuştur. Selçuklulardan sonra ilim, kültür ve sanat hareketleri kesintisiz olarak devam etmiştir.
    Selimiye Camii; Mevlânâ Dergahı’nın batısında inşaatına Sultan 2. Selim’in şehzadeliği zamanında başlanmış (1558-1567) arasında tamamlanmıştır. Cami, Osmanlı klasik mimarisinin Konya’daki en güzel eserlerindendir. Çift minarelidir.
    Aziziye Camii; Muntazam Gödene Kesme Taşı ile yapılan mabed, son Osmanlı mimarisinin çok başarılı eserlerinden biridir. Önceden yerinde bulunan ve 1671-1676 yılları arasında Şeyh Ahmet tarafından yaptırılan camii yandığı için Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal adına yeniden bugünkü camii yaptırılmış (1874) ve Aziziye adıyla anılmıştır. Türk baroku üslubuyla yapılan camiinin minareleri, o zamanın karakteristik özelliklerini yansıtmak bakımından eşsiz bir örnektir.
    Şerafeddin Camii; camii ilk defa12. yy.da Şeyh Şerafeddin tarafından yaptırılmış, 1336 yılında tamamen yıktırılarak Çavuş oğlu Mehmet Bey tarafından inşa ettirilmiştir. Cami, iç süsleme ve yazıları, mermer işlemeli minber ve mihrabıyla takdire şayan bir sanat eseridir.
    Kapu Camii; Asıl adı İhyaiyye olup eski Konya Kalesi’nin kapılarından birinin çevresinde yer aldığından Kapu Camii adıyla anılır. Cami ilk defa 1658 yılında Mevlevi Dergahı Postnişinlerinden Pir Hüseyin Çelebi tarafından yaptırılmıştır. Bir süre sonra yıkılan bu camiyi 1811 yılında Konya Müftüsü Esenlilerzade Seyyid Abdurrahman yenilemiş, 1867 yılında çıkan bir yangınla cami yok olmuştur. 1868 yılında cami yeniden yaptırılmıştır. Kapu Camii, Konya’da yer alan Osmanlı dönemi camilerinin en büyüğüdür.
    Nakipoğlu Camii; Konya Müftüsü Nakib’ül Seyid İbrahim tarafından 1762 yılında yaptırılmıştır. Minaresi 1764 yılında Nakib’ül Hac Seyid İbrahim oğlu Mehmet Emin Tarafından yaptırılmıştır. Caminin minaresi 1926’da yıktırılarak yeniden yaptırılmıştır.
    Mevlana Dergahı; Mevlânâ Dergahı’nın büyük bir bölümü Osmanlılar döneminde yaptırılmıştır.
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız
    Bende bir seydisehirli olarak ilcemizden bahsetmek isterim

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Seyyit Harun Camii, Seydişehirin güney kesiminde, Seyyit Harun-ı Veli Külliyesi içindedir. Külliyenin çekirdeği ve ana yapısıdır. Yapılışından sonra zaman zaman onarımlar yapılmışsada bu onarımlar mevzi olmuşi esastan son onarımıi, külliye ile birlikte son yıllarda Vakıflar İdaresi tarafından yapılmıştır. Bu onarım sırasında camiinin kuzey yönü ve bitişiğindeki türbelerin dış kaplamaları tamamen yenilenmiş, külliye bahçesi ile birlikte bir duvarla çevrilmiştir.



    Seyyit Harun Camiinin inşaatına ait herhangi bir tarih kitabesi bulunmamakla birlikte , şimdilik elimizde tek kaynak olan "Menakıb-ı Seyyid Harun-ı Veli" adlı yazma eserden, camiinin Seyyid Harun tarafından, onun ilahi bir ilhamla bir şehir kurmak üzere buraya geldiği yıllarda yapıldığı anlaşılmaktadır. Camiinin 1302 - 1320 yılları arasında yapıldığı tahmin edilmektedir.Seyyid Harun Camiinin cümle kapısı kuzeye açılmaktadır. Camii dikdörtgen planlıdır. Dikdörtgenin dar kenarları, güney (kıble) de mihrap, kuzeyde cümle kapısı üzerinde yer almıştır. Camiin doğu ve batısında da bire kapısı vardır. Tek minaresi kuzeybatı köşesine yerleştirilmiştir. Kıbleden cümle kapısına doğru iki sıra halinde düzenlenmiş, birbirine kemerlerle bağlı yedişer sütunlu iki sıra nef, camii eşit üç sahna bölmektedir.Bu ondört sütun üzerine


    oturan çatı düz damlıdır. Son onarımlarda içten tahta tavanlarla örtülmüştür. Camii içerisinde, kuzey-doğu ve kuzey-batıda tahtalarla çatılmış iki mahfel yer almaktadır. Her iki mahfele de ahşap merdivenlerle çıkılmaktadır. Mahfeller bir taraftan camiinin yan duvarlarına, öteki taraftan sütunlara dayalı kemerli kirişlere oturmaktadır. Camiin batı duvarlarında alt sırada iki, doğuda duvarlarında dört, kıblesinde iki penceresi, üst sırada ise batıda iki, kıblede iki, doguda üç penceresi vardır. böylece onbeş pencere camie bol ışık vermektedir. Camiin sonradan yapılmış olan ahşap mihrabı, boyalar ve tahta oymalarla süslüdür. Asıl mihrabın neden yapıldığı bilinmemektedir. Seyyit Harun Camii, Sonradan yapılan onarımlarla asıl şeklini azçok kaybetmiş olsa dahi, Camiin Anadoluda Selçuklular ve Beylikler devrinde

    örnekleri çok olan düz damlı ve ahşap sütunlu camiler tipinde yapıldığı bir gerçektir. Seyyit Harun Camiinin kuzey cephesine bitişik ikisi cephedeki cümle kapısının solunda, biri de sağında olmak üzere üç kümbet (türbe) yer almaktadır. Kuzey cephesine bitişik üç kümbetten sağdaki ilk kümbet, Seyyit harun-ı Veli Türbesidir. Camiinin kuzey-doğusu bitişiğinde yer alan kümbet Halife Sultan Türbesidir. Camiinin kuzeyinde Halife sultan türbesinin kuzey duvarına bitişik kümbet Rüstem Bey ve Sultan Hatun Türbesidir.

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Sultan hatun Mezarı:

    Türbeye girişte soldan birinci ve doğu mezarına yakın duvar, Turgutoğlu Emir Şah kızı Sultan Hatun'a aittir. Mezar üzerinde mermer bir sanduka kapak, iki ucunda baş ve ayak taşları vardır. Taşlar burma sütun ve motiflerle süslenmiştir. Mezarın üzerine yerleştirilen merker sanduka üzerinde (besmele) ile (Kur'an Bakara Suresi) nden bazı ayetler yazılmıştır.

    Mezarın baş taşının iki yüzünde : (Kutlu şehit, rahmet olunmuş ve esirgenmiş olan Turgut Bey oğlu Emir Şah kızı Sultan Hatun dünyadan ahrete göçte. Allah onun kabrini nurlandırsın) anlamına gelen arapça kitabe yer almaktadır. Ayaktaşının iki yüzünde Sultan Hatun'un 825 yılı Şaban ayının 8. günü (29 Temmuz 1422) vefat ettiğine dair kitabe ile yine Bakara Suresinden alınma bazı ayetler yazılıdır

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız
    SEYDISEHIRDEKI TARIHI MAGARALAR

    MAĞARALAR
    SAKALTUTAN MAĞARASI

    Seydişehir ilçesi yakınlarındadır. Mağaraya Seydişehir'den Süleymaniye köyü ve Seydişehir-Antalya karayolundan ulaşılabilir. toplam derinliği 303 metre olan dikey bir mağaradır.



    SUSUZ MAĞARASI

    Seydişehir Antalya yolu üzerinde susuz köyündedir. Mağaranın uzunluğu 2000 metre olup yatay dar bir delikten ve 60 metre derinliğinde bir bacadan oluşan iki girişi vardır. Her mevsim botla gezilebilir. Özellikle baharda bu tip aktif mağaralar acemiler için çok tehlikeli olmaktadır. Mağaranın bulunduğu yerde su bulmak zor olduğu için Kamp yapacakların yanlarında su getirmeleri tavsiye edilir.



    TINAZTEPE MAĞARASI

    Tınaztepe Mağarası Orta Toros'ların batı kesiminde Seydişehir - Antalya karayolunun 25nci kmsinde, Eti Alüminyum işletmesinin (Mortaş) yakınındadır. Mağaraya Seydişehir- Antalya karayolundan yaklaşık 350 metrelik stabilize bir yolla ulaşılmaktadır. Toplam uzunluğu 1650 metre derinliği 65 metre olup, Tınaztepe'nin güney-batısında yer alır. Tınaztepe Mağarası 1540 metre rakımlıdır ve Konya N 27- c-2-1 paftası içinde yer almaktadır.


    1968 yılında Kaptan Custo tarafından gezilen ve o tarihlerde Almanyada basılan Dünyanın harikaları adlı kitapta geniş yer verilen Tınaztepe mağarasının 1968 yılında Michael Bakalowichz tarafından krokisini hazırlamıştır. Daha sonra mağarabilimci Jeolog Dr. Temuçin AYGEN mağara ile ilgili araştırmalarda bulunmuştur.


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız



    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    PINARBAŞI

    Pınarbaşı, şehrin güneyinde, dağların eteğinde, bahçeler içinde gür bir doğal su kaynağıdır. Serin ve soğuk suları ile düzenlenmiş bir piknik yeri olarak halkın faydalanmasına açıktır. Ayrıca Pınarbaşında özel sektör tarafından işletilen bir restoran bulunmaktadır.

    Pınarbaşı Mesire yeri etrafında bulunan şahıslara ait bahçeler 2001 yılında Belediye tarafından istimlak edilerek parkın genişetilmesi ve düzenleme çalışmaları devam etmektedir.


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız
    Her gün iki kilometre etliekmek yediriyor


    Albenisi çok fazla olmayan bir lokantaya adımınızı attığınızda içeride Ogün, Rıdvan, Ali Müfit Gürtuna, Abdullah Kiğılı, Uğur Işılak, Orhan Hakalmaz, Rasim Özdenören, Mustafa Armağan, Mehmet Doğan, Ahmet Özhan gibi tanınmış simaları, çatalsız ve bıçaksız, elleriyle etliekmek yerken görseniz ne yapardınız? Herhalde bir film setine girdiğinizi düşünürsünüz.

    Havzan Etlipide Salonu, Konyada etliekmeğin onurunu kurtaran bir yer. Öyle ki, şehirde çığ gibi büyüyen lahmacun salonlarının önünü kalitesiyle ve lezzetiyle bıçak gibi kesmiş. Şu an üç şubesiyle ince, çıtır çıtır bir lezzet sunuyor. Hatta insanlar o kadar benimsemişler ki bulunduğu caddenin adına Havzan Etliekmekçisi Caddesi diyorlar.

    Konyada malum etliekmekçi çok fazla. Zaten herkes genelde hafta sonları evde malzemesini hazırlayıp fırınlarda pişirttiriyor. Havzanın kalkış noktası da bu. Etliekmek pişiren bir fırın iken lezzetinden dolayı lokantaya dönüşmüş. Öyle ki artık bu küçük yerde hafta sonu yer bulmak mümkün değil. Havzan Etlipide Salonunun sahibi Osman Tezcan, Herkes etliekmek yapar; ama böylesini yapamaz. Üç çeşit unun karışımıyla yapıyoruz ve kaliteden asla ödün vermiyoruz. Etliekmek fırının önünde yenir, biz de bunu yapıyoruz. diyor.

    Etliekmek sipariş ettiğinizde önünüze gazete kağıdına sarılmış tam 1 metre 65 santim uzunluğunda etliekmek geliyor. Yeme de yanında yat! Bunun nasıl yiyeceğim diye düşünürken lezzetinden ikincisini söyleme gereği duyuyorsunuz. Kesilmeden ve sıcacık. Ancak masaya tabak ve çatal getirilmiyor, elinizle yiyorsunuz. Osman Bey bunu İnsanın en temiz yeri kendi elidir. diyerek izah ediyor. Günde 1.200 etli ekmeğin pişirildiği lokantada her gün mideye iki kilometrelik yol yapıyor.

    16 kişi ile hizmet veren lokantada servis öğleyin 11de başlıyor, gece 10da bitiyor. Etliekmek dışında Mevlâna, bıçakarası, tereyağlı börek yapılıyor. Mevlâna peynir kıyma karışımına deniyor. Kaşar, tulum ve beyaz peynirin karışımından hazırlanıyor. Makineye girmemiş elle doğranan parça etten yapılan ve domates ve yeşil biber ilave edilen pideye bıçakarası deniyor. Etliekmek ise soğan ve kıymadan yapılıyor. Ancak Konyada yaygın olan Mevlâna pidesine bir itiraz var.

    Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi Başkanı Ahmet Köseoğlu, (ortadaki) Mevlânanın yemeği olmaz, şekeri olmaz. Mevlânanın fiziksel olarak mideye değil ruha, yani manevi olarak gönüllere hitap ettiğini düşünüyoruz. Mevlâna isminin karışık pideye isminin verilmesi o ismi küçültür, o cihanşümul bir isim. Bu ismin böyle hoyratça kullanılmasının takipçisi olacağız. diyor. 1 metre 60 santim boyundaki etliekmeğin fiyatına gelince... 2 milyon. Evet sadece iki milyon. Diğer pideler de aynı fiyat.



    28.03.2004
    H. SALİH ZENGİN (zaman.com.tr sitesinden alıntı yapılmıştır)

    Not: Arkadaşlar herkese tavsiye ederim burayı. Eğer yolunuz düşerse Meram Havzan mahallesinde veya Emniyet Müdürlüğü karşısında yeni açılan şubesinde.

    Etliekmeğin tadını unutamazsınız. (Tecrübeyle sabittir)
    Bende bir Beyşehirli olarak kısaca bilgi vermek istiyorum.

    BEYŞEHİR VE TARİHİ

    İlkçağ'da Beyşehir Gölünün de içinde olduğu bölge pisidya adıyla anilırdı. Pisidya' da Karallia olarak bilinen bir şehir adıydı.Ramsay bu konuyu şöyle değerlendirir;"Biri gölün güneydoğusunda , Trogitis gölü'ne akan suyun ağzında, diğeri güneybatısında olmak üzere ihtimal iki şehir bulunuyordu.Bu ikincisinin Parlais olma ihtimali daha kuvvetli olduğu için birincisini Karallia olarak kabul etmeniz lazım geliyor."Yine Ramsay'a göre Karallia Bizanslılar zamanında Skleros adını almıştır.

    Daha sonra harap olan Karallia,Viranşehir adını almıştır.Onüçüncü yüzyılın ilk yarısında , Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad devrinde, muhtemelen 1240'tan biraz önce çoğunluğunu Üçoklar 'ın oluşturduğu Türkmenler tarafından yeniden kurulmuştur.Eşrefoğulları'nın hakim olduğu dönemden itibaren Viranşehir'in adı Süleymanşehir olmuştur.

    Beyliğin merkezi olmasından dolayı geçen zamanla beraber beyin şehri olarak anılır. Bundan dolayıda Beyşehir adını alır. Beyşehir adının bir de efsanevi hikayesi vardır. Buna göre;

    Trogitis' de bulunan Seydi Harun Veli şimdi kendi adıyla anılan camiyi yaptırmaktadır.Eşrefoğlu Mehmet Bey de ona malzeme yardımında bulunur. Sonrasında gelişen olaylar onları dost yapar. Eşrefoğlu, Trogitis'e Seydişehir adını verirken Seyyid Harun Veli de Süleymanşehir'e Beyşehir adını vermiştir.
    Görüldüğü gibi Beyşehir'in akıp giden zaman içinde aldığı adları incelerken tarihinin kilometre taşları da hemen belirmektedir.

    Muhtemelen Beyşehir ve çevresinin tarihi M.Ö 7000'li yıllara kadar uzanmaktadır. Bölgede Eski ve Orta Taş devri'ne ait buluntuların varlığı söz konusudur. Ama daha çok Cilalı taş devri' ne ait buluntular yoğunlaşır. Yapılan araştırmalar Beyşehir'in daha o dönemde önemli bir yerleşim alanı olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır. M.Ö 5700-M.Ö5300 arasına tarihlenen Erbaba Höyüğü kalıntıları bunun en somut göstergesidir.Kıstıfan Köyü yakınlarındaki höyükteki kazılarda Kanadalı bilim adamları Jacgues ve Louisse Alpes Bordaz çifti tarafından yapılmıştır.(1968-1975).

    Türkiye Selçuklu Sultanı 2. Mesud 1124'te yöremize yönelik fetih hareketlerini yoğunlaştırmışlardır. Ankara' dan Eymür oymakları reisi akıncı Nureddin bin Madan Gazi, Beyşehir, Seydişehir, Şarkikarağaç ve Gelendost civarını fetihle görevlendirilmiştir.Beyşehir gölü ile Hoyran Gölü arasına yerleşen Eymür Türkmenleri bugünkü kasaba ve köyleri kurarak buralarda yeniden Türklüğü ihya etmişlerdir.Selçukluların 1176'da Bizans ordusu karşısında elde ettiği Miryokefalon Zaferi sonrası, Anadolu'nun Türk yurdu olması kesinleşmiş ve Beyşehir çevresine de Türkmenler hakim olmuştur.

    Anadolu'ya halen hakim olan Müslüman Türk varlığı köken itibarıyla Türkiye Selçuklularına dayanır.Onlar üzerinde yaşadığımız toprakların fatihleri ve koruyucuları olarak bilinir.Beyşehir ve çevresi de 1075'ten sonra Türkiye Selçuklularının hakimiyet alanına dahil olmuştur.13. yüzyılda ise hakimiyet kesinleşme aşamasına gelmiştir.

    Türkmenlerin Batı Anadolu'ya akınlar yapması Yuhannes'in 1120 yılında sefer yapmasına sebep olur.Bu sefer sonunda Uluborlu ve Beyşehir gölü civarı yeniden Bizanslıların hakimiyetine geçer.Bu noktada,Türkler ile yerli gayrimüslim halkın güçlü bir iletişim köprüsü kurdukları görülür. Şöyle ki:

    "1. Mesud idari alanda gösterdiği adaletle gayrimüslim dahi kendisine bağlanmıştır.Bundan rahatsız olan imparator Yuannis Kommenos, 1142'de Uluborlu'yu Türkler'den kurtarmaya çalışırken, Beyşehir gölü adalarında oturan hristiyan halkı yurtlarından gemilerle taşıyarak ve zorla çıkarmıştır. Zira onlar, Türkler'le dostluk ediyor ve onlar gibi yaşamaya alışıyordu." Peçenekler'in balkanlardan yaptıkları akınlar, imparatoru İstanbul'a dönmeye mecbur etmiştir.Bu gelişmeden de anlaşıldığı üzere Anadolu'da 1071 sonrasında başlayan fetih hareketleri 12. yüzyılın ikinci çeyreğine gelindiğinde,Beyşehir civarında da yoğunlaşır ve bu dönemde bölge Türk hakimiyetine girer. Sultan Alaeddin Keykubat döneminde, kültür ve imar faaliyetleri iyice canlanır.Buna paralel olarak Beyşehir' de de Kubadabad Sarayı yapılır.

    Sultan Konya'dan Antalya ve Alaiye arasında kış başlangıcı ve bahar dönüşü seyahatlerinde göl kenarında ve bir tepenin eteğinde inşa ettiği Kubad -adab şehri meyve ağaçları ve yeşillikleri , suları ,havası ve gölün manzarası ile çok şirin bir yerdi.Bu güzel yer sultanında dikkatini çekti.Ve mimarlarına burada bir mamure yapmasını emretti.Ve az bir müddet içinde sultanın arzusuna göre bir saray yapıldı. Sultan her sene Akdeniz sahillerine gider ve oradan dönerken bir müddet burada yaşar;eğlenir ve dinlenirdi." Sultan bu şehri yaptırdıktan sonra, bu toprakların saadeti ve umranı artmış, yeni vilayet kurulmuştur.Adalar yarım adalar muhteşem kasırlarla süslenmiştir.Bundan sonra Kubadabat, Türkiye Selçukluları' nın ikinci derecede başkenti işlevini üstlenmiştir.

    1240'da Baba İshak İsyanı sırasında 2.Gıyaseddin Keyhusrev Kubadab'a kaçmış ve orada bir adada kalmıştır.Anadolu'da çok sevilen Mübarizeddin Armağan Şah'ı da isyan bastırmakla görevlendirmiştir.Armağan Şah Amasya'ya ulaşıp, isyanı bastırmışve Baba İshak 'ı öldürmüştür.Bunu öğrenen bazı Baba İshak yanlısı asiler Armağan Şah'ı şehit etmişlerdir.Dışarı şehirdeki en eski mahalle ve oradabulunan bir cami Armağan Şah'ın adını taşımakta olup bu eser Cuma Camii olarak bilinir
    Gıyaseddin Keykubat devlet adamlarının birer birer ortadan kaldırılması ve sıranın kendisine gelmesi üzeine çok inandığı hassa kölesini gizlice Sivas Sülbaşısı Hüsamettin Karatay'a göndererek bu önemli meselenin çözümü için derhal gelmesi bildirilmiştir. Hüsamettin Karatay Kudabaadab'a giderken Saddetin Köpek saraydan ayrılırken kendisine hürmet gösterir durumda olanlar üzerine saldırmışlar.Bayraktar Togan kılıcı ile Saddetin 'i öldürmüştür.1258'de ise Sultan Keykavus Hülagü'nün gönderdiği elçileri Kubadaabad'da kabul etmiş ve terslemiştir.Bu olay Moğol zulmünün daha da artmasına yol açmıştır. Moğolların desteğini alarak sultan olan 4.Kılıçarslan , Türkmenlerin sert tepkisiyle karşı karşıya kalmıştır.Bu gelişmelere paralel olarak Beyşehir'de de Eşrefoğulları etkili olmaya başlamıştır.

    Bu arada 13. yüzyılda yaşamış tıp alimi BEY HEKİM'in de Beyşehirli olduğu yönünde iddialarıda hatırlamakta fayda vardır.

    Osmanlılar ele geçirmek istedikleri beylikleri öncelikle çatışmaya girmeden diyalog yoluyla almaya çalışmışlardır. Bu siyaseti büyük ölçüde başarıyla uygulayan Osmanlıların Anadoludaki en ciddi rakibi Karamanoğulları olmuştur. Bu sebepten olsa gerek Beyşehir, bu iki devlet arasında sık sık el değiştirmiştir. Osmanlıların yöreye yönelik ilk ciddi adım Sultan 1.Murat dönemine rast gelir.Sultan Muratbüyük oğlu Yıldırım Beyazıt ile Germiyan hükümdarı Süleyman Şah'ın kızı Devlet Hatun'un nişanları yapıldı ve az sonra da düğünleri oldu. Süleyman Şah, kızının çeyizi olarak;

    Kütahya,Tavşanlı,Emiz(Eğriöz),Simav şehir ve kasabalarını Osmanlılar'a terk etti.Sultan Murat oğlunun düğünü münasebeti ile davetli olan Hamitoğlu Hüseyin bey tarafından hediyelerle gönderilmiş olan elçiye Hüseyin Bey'e ait bazı yerleri kendisine satılmasını söylemiş ve Hamitoğlu'na da o yolda haber yollamıştı.Beyazıd'ın düğününden sonra Kütahya'ya gelen Sultan Murad'ın kendi üzerine geldiğini zanneden Hüseyin Bey, Akşehir,Yalvaç,Beyşehir,Seydişehir,Karaağaç ve rivayete göre Isparta 'yı 80,000 altın mukabilinde sattı. Bu gelişme sonrası Beyşehir ilk kez Osmanlı hakimiyeti altına girmiş oldu.

    1.Murad'ın Rumeli'de fetihle meşgul olduğu bir sırada Karamanoğlu Alaeddin Bey Beyşehir'i ele geçirir.Buna çok kızan Sultan Murat Karamanoğulları üzerine yürür ve Konya Kalesi içinde Karaman kuvvetlerini sıkıştırır.Ancak 1. Murad'ın kızı ve Alaüddin Bey'in de eşi Melek Hatun babasından kocası adına af diler.Ayaklanmayı bastıran 1. Murat, kendi hakimiyetini kabul eden damadını bağışlar. Sultan Murad'ın 1389'da Kosova Savaşın'da şehadeti üzerine, Alaüddin bey yeniden Beyşehir'i ele geçirir.Bir süre sonra bölgeye gelen Yıldırım Beyazıt Beyşehir'i geri alır. Çarşamba Çayı sınır olmak üzere antlaşma yapılır ve bölgenin yönetimi Osmanlılara geçer.

    Timur istilası sonrası Karamanoğlu Nasiruddin Muhammet Bey, Bursa'ya kadar ilerlemiş ve şehri 1413'te ateşe vermiştir. Osmanlılar Kastamonu hakiminin oğlu Kasım Bey'in de yardımını temin ile Akşehir, Beyşehir ve Seydişehir'i geçerek Konya'da Karamanoğullarını yendiler.Bir süre sonra Karamanoğulları Beyşehir ve Seydişehir'e yeniden saldırır.Bu gelişme üzerine Anadolu Beylerbeyi Beyazıt Paşa sefere çıkar ve Karamanoğlu Mehmet Bey'i ele geçirir.



    Karamanoğulları 1428'de Macarlarla anlaşarak Osmanlı topraklarına yeniden saldırmış ve İbrahim Bey, Beyşehir'i işgal etmiştir. Bu gelişme üzerine harekete geçen 2.Murat 1437 baharında Karaman kuvvetlerini mağlup etti ve Beyşehir yeniden Osmanlı topraklarına dahil oldu.İbrahim bey 1443'te Beyşehir'i tekrar ele geçirmek istediyse de 2.Murat'ın bölgeye gelmesi üzerine geri çekilmek zorunda kalır.

    Görüldüğü gibi Karamanoğulları beyliği Osmanlı devletini hep rahatsız etmiştir.Devletin sınırlarını batıya genişletmek isteyen 2.Mehmet de öncelikle anadoludaki bu meseleyi çözüme kavuşturmak istemiştir.

    2.Mehmet ordusuyla Akşehir ve Beyşehir üzerine geldiği zaman Karamanoğlu İbrahim Bey,Ermenek yakınlarındaki Taşeli'ne çekilmiştir.Daha sonra da ulemadan Molla Veli adında birini oraya koyarak barış istemiştir.Ilgın sınır sayılarak; Akşehir, Beyşehir ve Seydişehir yeniden Osmanlı Devletine geçmiştir.Daha sonra Karamanoğlu İbrahim Bey ölmüş, iki oğlu Pir Ahmet ve İshak arasında taht mücadelesi başlamıştır.Gelişmeleri takip eden 2.Mehmet , Pir Ahmet Bey'e yardım eder, O da yapılan yardıma karşılık Akşehir ile Beyşehir'i ve Sıklanhisarıyla Ilgın tarflarını Osmanlılara bıraktılar. Bir süre sonra tarihe Eflatunpınar Savaşı olarak geçen yeni bir gelişme yaşanır.Yusuf Mirza komutasındaki Akkoyunlu kuvvetleriyle karamanoğulları Karaman ilini aldıktan sonra Akşehir'e daha sonra Bolvadin'den geçip Beyşehir yakınlarındaki Kıreline gelmiştir. Burada Şehzade Mustafa ve Anadolu Beylerbeyi Davut Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu galip gelir.Yusuf Mirza yakalanır ama Pir Ahmet Bey kaçar ve Uzun Hasan'a sığınır.

    Yukarıda yaşanılan olaylara rağmen Karaman artık Osmanlı Devleti'nin eyaletlerinden biri konumuna gelmiştir.Bu beyliğin tamamen ortadan kalkmasıyla birlikte Beyşehir de Karamanoğulları ve Osmanlılar arasında el değiştirmekten kurtulup, Osmanlı Devletine dahil olmuştur.

    Bu döneme dair üzerine durulması gereken bir diğer nokta da söz konusu mücadeleler bağlamından ve belki de başka bazı faktörlerin de katkısıyla bölgeden Rumeli'ne göç eden Türk aşiretleri ile ilgilidir.2. Murad ve özellikle de Fatih zamanında; Karaman, Konya ve Ankara civarından giden bu insanları,Konyar Türkleri adıyla anılan Türkler olduğu sanılmaktadır. İşte bu gelişmelerin bir parçası olarak Beyşehir çevresinden de Rumeli'ne gidenler olmuştur.
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız