1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • Kim engelleyebilir mutluluğumuzu?

    Biz kendimize engel olmadıktan sonra...

    Hayatın yamaçlarında güzel düşler kurmamıza,

    Umudun resmini yapmamıza

    Kim karışabilir?

    Kurumuş yüreklere yağmur olup yağmayı düşledik mi?

    Sokak aralarında bir çocuk gülüşü görebilmek için arayışlara girdik mi?

    Arada bir hayata mola verip kendimizden uzaklaşmayı denedik mi?

    Güzel bir hobi edindik de engel mi çıkardılar?

    Seni seviyorum, Özür dilerim kelimelerini bolca söylemek elimizde değil mi?

    Sahi gülümseme nerede satılır? Kilosu kaç lira?

    Bir bebeğin Meleksi yüzüne bakıp da yüreğimizde oluşturacağı şefkat ve merhamete kim neden karşı çıksın ki?

    Kuşların seher vakitleri ile yaşadığı aşkı izlememize

    Kendimize, çevremize, Yaratılmış tüm canlılara sevgi ile bakmamıza

    Temiz bir havada yürüyüp oksijeni tüm hücrelerimize çekmemize kim engel olabilir ki?



    Eğer kafamızda iki bilinmeyenli denklemler çoksa

    En ufak bir olayda yüreğimizde en şiddetli depremler oluşuyorsa

    Cebimiz yapılacak işlerin notları ile doluysa

    Sürekli bir şeylerden şikâyetçi isek

    Hiç mi bizim suçumuz yok!

    Kadere kızmak, hayatı kötülemek çok ucuz bir yol değil mi?



    Her şey beynimizde bitiyor.

    Nasıl bakmak istiyorsak öyle görüyoruz.

    Tamam, bazen irademiz dışında hayatımızı etkileyen engelleyemediğimiz olaylarda olabiliyor.

    Ama olaylara bakış açımız, olayları yorumlama biçimimiz bizim elimizde değil mi?

    Değiştiremeyeceğimiz yazgımızla barışık olarak yaşamak elimizde değil mi?



    Arsız yanlarımızı terbiye etme zamanı geldi geçiyor bile!

    Gözlerimizdeki coşkuyu paylaşmaktan utanmayalım!

    Kara kalem çalışmalarını bırakalım artık!

    Bari bundan sonra mutluluk sahnelerini kaçırmayalım!

    Kimse engelleyemez mutluluğumuzu

    Yeter ki biz kendimize engel olmayalım


    noimage


    Forumumuzun değerli abisi Refik abim...

    Size aileniz,sevdiklerinizle bereber geçireceğiniz nice sağlık,huzur,bereket ve başarı dolu daha nice seneler dolu bir ömür dilerim.Hayırlı yaşlar olsun abim;doğum gününüz kutlu olsun...


    @1Sidelya
#15.08.2011 10:15 0 0 0


  • noimage

    Bir varmış bir yokmuş misali yaşanan hayatta

    Hiçbir yere sığmıyoruz, hep arayış içindeyiz, durup soluklanmıyoruz

    En büyük yenilgilerimizi hırslarımıza, arzularımıza karşı yaşıyoruz

    Yani şu hayatta

    Sevinçten yüreğimizin taştığı günlerde olacak

    Tarifsiz sıkıntılarımız da

    Tebessüm de olacak gözyaşı da

    Zaten sürekli bir mutluluk sence de çok garip değil mi can?

    Hayatın satır aralarında hüzünler serpiştirilmese mutluluğu nasıl keşfedeceğiz



    Hangi şartlarda ve nasıl bir hayat sürersek sürelim

    Önümüzde hep iki seçenek olacak

    İyiye yorma- kötüye yorma, yıkılıp kalmak- ayakta durmak, üzülmek -ders çıkarmak, isyan etmek-sabredip dua etmek,

    Tercihimizi bizi mutlu edecek şıktan yana kullanamaz mıyız?

    Oturup beklemek, kolaycılığa kaçmak insanlardan ve yaratıcıdan bedelsiz mutluluklar beklemek hayalcilik değimlidir?

    Mutluluk emeğin ödülüdür.

    Bazıları bu ödüle kolay ulaşır bazıları zor

    Eğer senin de payına zor olan düşmüşse üzülme!

    Bedeli fazlasıyla ödenmiş mutlulukların tadı bir başka olmaz mı can



    Ne zamanki

    İsteklerini makul seviyede tutup doyumsuzluğa nokta koyarsan

    Biraz çaba harcayıp emek verirsen

    Verdiği nimetler için yaratıcıya teşekkür edersen

    Çözümü zor olaylar, çileler, hastalıklar karşısında

    Sabredip umudu koruyarak dua edersen

    Mutluluğu bulursun demiyorum

    Zaten mutlusun demektir can.




    AHMET Arkadaşım mutlulukların daima size gölge olduğu,yüreğinizde ve yüzünüzde tebessümlerin aynı anda açıp yarattığı o mutlu anların dolu olduğu,sağlık,huzur,bereket ve başarı dolu nice seneler dolu bir ömür dilerim...

    Doğum gününüz kutlu olsun...

    @1Sidelya
#13.08.2011 11:59 0 0 0
  • Hayat! Bekleyiş ve kavuşmalardan,

    Sevinçler ve üzüntülerden,

    Sınanmalardan,

    Gidilen limanlardan,

    Görülen günlerden,

    Ve Daha belki de gidilecek nice limanlar ve görülecek nice günlerden oluşmaktadır.

    Değiştirilmeyecek yazgımızla bizi sınayan yaratıcı buna dayanma gücünü de beraberinde vermiştir. Bazen çok bunalırız, yenilmişizdir ama hala ayaktayızdır ve bizi ayakta tutan şeyin ne olduğunu bizde bilememekteyiz, işte bizi ayakta tutan güç yaratıcının yardımıdır.

    Bu dayanma gücünün yanında, umut etme, sevgi, düşünce gücü, akıl, sabretme gibi hayatı güzelleştirebileceğimiz nimetlerde biz insanlara sunulmuştur.



    Yüreğimiz çile yüklü kervanların daimi ikametgâhı olmasına rağmen eğer birazcık yüzümüz tebessüm ediyorsa,

    Hayatın sırtımıza yüklediği bunca yüküne ve çilesine rağmen, ucundan bucağından tutunmaya çalışıyorsak,

    Hayatın Sol yanımıza sunulan ziyafetlere rağmen, Ufak şeylerden büyük mutluluklar duyuyorsak,

    Uçurumun kenarında köhnemiş bir ağaç dalını tutup bir umutla kurtuluş bekleyip kendimizi aşağı bırakmıyorsak,

    İçimizde çıkan nice yangınlara rağmen, kül olmayıp; dışarıya serin meltemler estiriyorsak,

    Bu hayatın güzel olmasından değil,

    Aksine bizim güzelliğimizdir.

    Güzel olan bizleriz!

    Yüreğimiz,

    Ruhumuz,

    Bakış açımız,

    Yüreğimizin kenarlarından taşan sevgi seli,

    Pozitif enerjimiz,

    Umudumuzu kaybetmememiz,

    Sabırlı olmamız,

    Aklımızı ve düşünce gücümüzle her şeyin üstesinde gelebileceğimizi bilmemizdir.


    noimage



    SAYIN ENGIN BEY...

    Aileniz,sevdikleriniz ve dostlarınızla daha nice sağlık,huzur ,başarı ve bereket ile beslenen seneler nasip etsin size.Doğum gününüz kutlu olsun.Hayırlı yaşlar dilerim...

    Saygılar...

    @1Sidelya
#12.08.2011 20:26 0 0 0




  • Gökyüzünde seri seri geometrik şekil oluşturmuş bulutlar,yağmur habercisi şimşek parıltısıyla birlikte hareketlenmişti.Kaybolan ışık davetsiz diğer bir ışığı çağırıyor,eski manzara gözden kayboluyordu.İstiridye ve midye kabukları göç etmişlerdi sahilden.Sakinlik diyarı el değmemiş tabelada yerini belli etmişti.Sakinlik veya sükunet..arınma musluğunda değişimin adı ve tadı.Dil suskunluğunda uğranacak bir rüya melekesi.Gariplik kukla olamaz onun için.Işığa baş vurmuş her duvarda, yürüyen ayak izlerinin uzaklığı vardır onda.Kalp kırılmadan nabız rakımının ölçüldüğü bir alçakgönüllülük bestesidir bahsedilmeye çalışılan hane.

    Kış olağanca soğukluğuyla masum papatyaları çimdikliyor,yapraklarını buduyor,bahar tebessümleri perde değiştiriyordu.Yeni yapılmış asfalt yolun zemini gökyüzünden yağan ibrişimlerle kuşatılmıştı.Yağmur tanelerinin temas etmediği çatı altlarına gürbüz kediler saltanatlarını kurmuşlardı.Pencereden dışarısını seyreden saçı uzun bir delikanlı,elinde tutmuş olduğu kitabın son sayfalarında şu tümceyi düşünmektedir:"Çocuğunu kaybeden anne,hep kederinin ilk gününü yaşıyor gibidir.." Belki kendisi de aynı kederin armağancısıdır kimbilir.Bu bilinmezlik caddesinde ilerlemek de epey güç görünmektedir.Gözleri kamaştıran bir ışık yeni bir heyecan damıtsa da kısa sürmez.Kiremitlerin sarmaş dolaş yapıştırıldığı duvara ince bir yansıma dağılır sadece.Gelir ve gider..Kımıldayan insan bakışları kirpiklere emanet olarak bırakılmıştır.Kapalı bir sandık gibi bünyelerinden ses gelmez.Karanlık mumyalanmış rolüyle kahramanlığını sergilemekte,uzaktan küçük boncuk tanelerine benzeyen ses simsarları bir anda kayboluvermektedirler.

    Tembellikten yeni uyanmış bir tufeyli, dakikalarca hareketsiz ve bedbin kanepe üzerinde oturmaktaydı.İçinde kaynayan balçık taneciklerini fincanına dolduruyor ve yudumluyordu.Duymak istediği sadece buymuşçasına..Rüzgarın yüreği çok keskinleşmiş,kapının altından şaşmaz soğukluğunu aşketmişti.Kapılar ardından şimşekler olağanca taravetiyle gürlüyordu.Yemeğini henüz yeni bitirmiş masum bir çocuk,caddelerde oluşan davetsiz arkları izliyordu.

    Kırık bir kapının açıldığı hissedildi.Hisseden sadece birkaç kişiydi.Kapının açılmasıyla,sanki kırk yıl saklanmış da yepyeni bir yılı müjdeleme görevi kendisine verilmiş gibi olan meczup,titreyen parmaklarıyla haykırmaktaydı:

    "Güveçte kaynayan son su damlacığı benim olsun!Ateşe,sıcaklığa,kaynamaya ve buharlaşmaya dost ben olayım.Akan rahmet ibrişimlerini yakından tanıma pahasına süpürüleyim deryaya.."

    Kendisini tanıdığının farkında olan meczup,tanınmadığı cazibesiyle bulutlara aşk kemendini atmıştı.Bir kanat hatırına kozalar feda edilebilirdi onun için.
    Yağmur sergi ve sevgi helezonuydu onun için.Aşkta yananları çeken bir cazibe takılırdı hep ona.Bu son rötuşuydu belki.Su birikintilerine girmemek ve incitmemek için yana geçti.Geçmesiyle kayması bir oldu.Bu,ayağı kayanların hamlesi değildi.Seven,sevdiğini çağırıyordu.Soğuktan üşüyen ayağı küçük bir taşa takılıp yere düştü.Burnundan süzülen bir damlacığın varlığını hissetti yüzünde.Düştüğü yerde küçük bir ayna parçasının olduğunu gördü.Aynadan kendisine dünya gözüyle son defa bakıyordu.İncitilmeyen dudaklardan sayısı belli şu kelimeler dökülmüştü:

    "Bu bir tavsiye..pencereden nefsinin kimliğini sorgulamayanlar!İçinde bulunan nefislerini zirvelere çıkartanlar,yerde ne bulabilecekler ki?Yer altında bekleyenler daha fazla iken,kutlanılan bayramların karinesi nerede?Ben bir düştüm,bin anladım.Nefsini bin defa yükseltenler,binlerce yerden yere süzülüyorlar,var mı cabası?Benim mektubum geldi,beklemeyenler sürprizle karşılaşınca vicdan fermuarları neyin hoşamedisini alkışlayacaklar!Heyhat!"

    Yapmacık güzellikler,ölüm bahçesindeki solmaz güllerin misafiri bile olamazlar.Gül yaprağı arkasına saklanmakla,külliyen dikenlerden sakınılmış olunmaz!Etrafı çengellerle kuşatılmış düşünce yolunda sağlam adımlarla yürümek değiştirilmeyecek bir hayat kanunudur.

    Ölüm de bir gün ölecektir,fakat,kendi nefsini öldürenler sonsuza dek yaşayacaklardır.
    Minareden sonsuzluğu haykıran talihli,iftar saatine saykal çalmış bir getiridir.
    Meczup gitmesine gitmişti fakat,arkaik tabut bırakmamıştı sonsuzluk ağaçlarına..salına salına ve dalları öpülesi bir toprak bestekarının son nefesleriydi bunlar..

    Gürsel ÇOPUR

#04.08.2011 07:08 0 0 0
  • Konu: Ah Annecigim
    Yıllar var ki, geçmişime özlem duymamacasına kulaklarımı kapatmam, öğretmiş olduğun vefâ duygusuna vefâsızlık gibi gözükecektir. Ben nasıl vefana gözümü kaparım, ben nasıl tek kürekle sandal yürütme sevdasına kapılırım.

    Ama ortada bir şey var.. Kelimelerimin kelimelerine gurbet kaldığı, soluklarına hasret olduğum şu sıla demlerinde kalbimin sılasını gerçekleştiremedim. Hep hayıflandım bu kaçamak davranışıma, kalbimi avuçlarım arasında sıktım eritircesine. "Sen bu kadarcık mısın, bu kadar mı sevgi kıvılcımı birikti içine?" dedim kendime günlerce. Oysa ben bunları derken erimeliydim, düşüncelerim sızmalıydı kapaklanan heyecanıma. Yanmalıydım gurbet ateşinde izhâr etmeden, tütmeliydim bacasına kalbî duygularımı yasladığım benliğimle.

    Elimdeki bir buket hicransı duygularla huzuruna varmam, sana olan hasretimin mesafesini daraltmaya yetecek gibi olsa da, "sultana sultanlık, gedâya da gedâlık yakışır" mülahâzasıyla hareket etmem gerektiğini düşünüyorum. Sen benim âb-ı hayatımdın, varlığımın vesilesindeki dibâce kaynağında. Onun için ben sana kırık testi getirdim bana kırılmaman için, gül tazeliğindeki tebessümünde kendi endâm aynama bakabilmek için. Hep bu mesafeyi daraltmaya çalıştım, merdiven kurdum, merdiven oldum, basamak oldum. Ama hâlâ yolda olduğum zehâbına kapılmaktayım inancımı ümitsizliğe çevirmemecesine. Hep bu solmayan ümidimle kapına baktım aylarca, belki açarsın diye. Belki o cennetsi tebessümünü yakalarım diye kapına yörüngeledim bakışlarımı. Şuan da beklediğimi söylememde hislerimi yanıltmamanın bir mutluluğu içerisindeyim.

    Sesini duyamama ve sensizlik girdabında sessizce yol alma şu an ki hayatımın şafak kulesi. Bazen o kuleye tırmanıp âvâzım çıktığı kadar bağırmak istiyorum. Kendimin ancak duyabileceği bir çığlık senfonisinde kendimce davranmak, herhalde bohemce yaşamak gibi bir şeydir. Bunları da düşününce sana olan yakınlaşma arzum iki kat daha artıyor. Bilmiyorum hâlimi anlıyor musun anneciğim? Melek kanatlım! Demet demet taze hislerle bir yolcu gibi hareket etsem de, karınca izi mesâbesindeki vuslat hamlelerimi umarım çok görmezsin. Ben de bu şefkatli kucak gibi görünen vâridata sarılır, özlem gideririm belki.

    "Duyduğumdan beri râyihasını sonsuzun,
    Bir dünyâ ki, ölümle sona ermez; upuzun"

    İşte, kendi talih pusulamda hep arayış içerisinde bulundum. Sonsuzluğun koyunda bir nokta olma aşamasındayken, onun bile başka noktalarda arkadaşlık kurduğuna şahit oldum ve teselli buldum. Sonsuzluğu nokta olma sayesinde tanımışken sonsuz hazinelere de bu süreçte -bir nebzecik- hissedâr oldum. Belki hadîs-i şerifte ifade edilen cennetsi değerlerin ayağına kaldırım taşı olacağı ve bu değerlerle, değerlerüstüne yürüyeceğin belirtilmişti. Bunun için elimde olmayarak "hissedâr oldum" dedim. Ama neylersin, o kadar susadım ki bu birlikteliğe, cân ile cânân koruyla yanmadır bu. Pervâneler gibi aşk ateşiyle cezb olup kendinden geçmedir bu. Âşıkın ölümü vuslatsa; yanan ateş, yanan kalptir. Yananlar bir daha yanmazlar rahmetin kucağında. Bu öyle bir rahmettir ki, şefkat kahramanlarına sunulmak üzere hazırlanmış gibidir. Bu öyle bir rahmettir ki, cennetin o tertemiz ikliminde kanat çırpmadır. Ah beyaz kanatlım! Seni ne kadar özledim bir bilsen.

    Hisler vardır cennet kevserlerine batırılıp çıkarılmış gibi dupdurudur, hisler vardır melek mâsumluğunda hiçbir çengele takılmadan ilerleyen altın süvâri konumundadır. Böyle bir varoluşlar içerisinde aynı paralellikte öyle dirilişler de vardır ki, işte hakîkî mutluluk burada olsa gerektir. Hakîkî mutluluk beraberinde bir kutlu diriliş de meydana getirir. Benim beklentim odur ki sen, sana has olan meleksi duygunla o kutlu diriliş kervanına katılacak ve bana da el uzatacaksın. Bunun heyecanını dahi yüreğimde hissetmem, benim adıma bir diriliştir. Sendeki heyecana denk olmasa da.

    Bir beste sunmak isterdim serince özlemlerimin kıvılcımlarıyla. Bir beste sunmak isterdim sonsuzluğa uçmak için kanat çırpıyormuşcasına olan hislerimle. Bir beste sunmak isterdim yed-i beyzâ parlaklığındaki ellerini bûselerime misafir etmek için. Belki biraz kırık ses oldum ama, atan kalbime de hep şu ölmeyen mısralar damıtıldı:

    "Hummalı gözlerimde yaz rüyâları şimdi,
    Çocukluğumdan beri kurduğum hayâlimdi.
    Saldım kendimi o âleme ki, yok serhaddi"

    Sevgilerimi sevgine sunuyorum anneciğim!..

    Gürsel ÇOPUR

#04.08.2011 07:00 0 0 0
  • Rüyadan önceki düşüncenin odak noktasındaydı.Bir adım daha atsa beyin mumu sönüp kalbi değişik bir atmosfere seyahate çıkacaktı.Hep böyle olurdu ve olacaktı.Gökyüzüne cüssesine göre serpiştirilmiş yıldızları seyretmek ve uzaklardan ışıklı karıncaları anımsatan şehrin lambalarına göz gezdirmek epey zevk verirdi ona.Yeryüzü ile gökyüzü kardeşliği bu olsa gerekti.Elinden tutamadığı sonsuzluk havasını bir nebze de olsa teneffüs edebiliyordu ancak.Cırcır böceklerinin şafak yorganını kaldırıncaya kadarki ötüşmeleri,gece izleri olarak yeterdi.

    Gördüğü rüyaları sabah kalktığında anlatmayı pek sevmese de,dili tutulmayan nasihat güdümlü olayları anlatmayı bazen tercih ederdi.Tabiatın özgür havasında canlı desenler halinde uçuşan kelebeklerin suçu olamazdı.Bir kelebek olmayı istemek suç sayılamazdı.Onları anlatmasa da aynaya bakabildiğinde kendisini coşturacak bir dürtüye mutlaka sahip olmalıydı.Muhabbet çayının dumanının eşlik etmesiyle benliğini kerpeten gibi çeken kalp meyveleri,mevsimi geçmeden insanlara ve insanlığa ikram edilmeliydi.Kireç yüzlü bohem sokaklar hiçbir zaman tatlı rüya göremezdi.Bunu çok iyi biliyordu.Çıkmaz sokaklarla sarmaşık düğümü atılmış yolda ilham rıhtımından söz etmek, insanı zorlayan bir güç sayılırdı ancak.

    Düşüncesini esir almak da istemiyordu.Elbette kabul göreceği şahsiyetli fikirlere bel bağlamasını da bilecekti.Kalabalıklar büyümesine büyüyecekti,buna paralel olarak hep aynı mekanın insanı da olmayacaktı.Tunç gibi bir ruh kostümüne sahip olmak ne büyük talihsizlikti!Gecenin harmanisinde gözünü örtmeyen direnci,ona hayat musluğunda hep hayatsuyu bağışlayacaktı.Öyle inanmış ve o yörüngede benliğini tanımıştı.

    Tüm bu his piramidiyle yolda yürümekteydi..karşısına yıllar öncesinden tanışmış olduğu çok değerli bir kitapçı çıkmıştı.Ayaküstü muhabbet yapmasını ikisi de sevmediği için,her zaman içini dinlendirdiği çay bahçesine doğru ilerlediler.Samimi bir şekilde göz göze gelmeleri,sohbete start veren ilk hengamdı.Heyecanlı elleriyle gömleğinin cebinden küçük bir kitapçık çıkartıp masanın üzerine koydu.Kitapçı bunu hediye etmek için böyle yapmıştı."Bu kitabın içinde kalp var evladım,hayatın her ünitesini incitmeden süzen ve kuşatan.."

    "İlginç" dedi genç.Aslında bir arayış içerisinde olduğu belliydi.Her düşüncesini rüya kalesinden bakarak idare edemezdi tabiî ki.Suskunluğuna gem vurmak isteyen bir insan rolündeydi şuan."Anlat kitapçı,seni dinliyorum."

    -Anlatırken şuuru elden bırakmadan göz gezdirmek lazım evladım.
    -Neye göz gezdirmek?
    -Her kaybettiğin senin olmadıysa,her yakalayabildiğin de senindir.Bir şeye ulaşamazsan bilumum terk etme!
    -Avucuma sıkıştıramadığım rüyalarımın gerçekliğini hayatımda görmek istiyorum.
    -Rüya,kalp işidir.Kalbinle sıvazladığını,gözün açıkken yapmak pek zor olmasa gerekir.Kalbindeki kıpırtıların düz yolda sağlam ilerleyebilmesi, kalbinde geçenleri olumlu yönde pekiştirmenle mümkündür.İki insanın yapmış olduğu muhabbet,kalp sayesinde sohbete dönüşür.Bir tebessüm bile kalpten gelen ikram çiçeğidir.
    -Anladım.Özlüyorum artık bu heyecanımı.
    -Özlem,her zaman ayağının ucuna bırakılmaz.Uzaklaştıkça kendisini hissettirir.Zindanda ışığa hasret yaşayan çiğ damlaları senin için özlem değil de nedir?
    -İnsan,rüyada zindan hayatı mı yaşamaktadır demek istediniz?
    -İyi anladın evladım

    Bu şekilde doyurucu sohbetin olması,eritilen sürece ne verse kârdı.Şekerlik şeker için yapılmışsa,ikramın kıymetinin ipucu da bu küçük kutuda verilmiş oluyordu.İnsanın içerisine yerleştirilmiş olan kalpte de aynı halka devam etmekteydi.İnsan,yaşadıklarıyla vardı.Bir eşyanın dahi anlatabildiği çok şey olmalıydı.Nitekim oluyordu.Aynalar insanın içini okumasına katkı sağlamıyor mu?Niçin insanlar akan su çevresinde toplanırlar?Cazibesi nedir?Soru sormadan bir nesneye tutunabilmek meraksız davet sayılsa da,insan, düşünceleriyle zaten birtakım sorularını süzmüş demektir.

    Kitapçının destek ve moral sağlayıcı ifadeleri karşısında kitaba karşı ayrı bir sevgi duymaktaydı.Bir şeyi sevmek için mesleğe bağlı olmak gerekmez.Mesleği sevmekle kapılar açılır.Kalp mesleği hayatın fakültesindeki en önemli bir kurmaydır.Sahiplenilince insanlık devam eder.

    Bu duygular kervanında sohbetin en koyu yerinde ilerlediklerinin farkındaydılar.Soru-cevap şeklinde gerçekleşen sohbet doyurucu bir hava estirmişti.

    -Görebildiğim kadarıyla sen,taşralısın amca?
    -Hislerime yenilmeyinceye kadar,evet.
    -İnsan bazen neye hayret edeceğini bilemezken,hayret uyandıracak sözler karşısında duygularını serbest bırakabiliyor.Yanılıyor muyum?
    -Bu seviyedeki hayret makamına diyecek bir sözümüz yoktur.Düşünsenize,hayatın kıvamını yakalamış bir insanın kaybedeceği fazla bir ganimet olamaz.
    -Kimler kaybeder?
    -Hırsızı laboratuara sokamazsın,onun da kendine has dükkanı vardır.Kuyumcudan yediği tokadın elbisesine damlayan ibret hediyelerini görmez belki ama,hayatını çil çil katran saraylarda devam ettirir.Hayret doğrusu..Hırsıza hayret makamı yakışır mı sence?

    Sohbet sürükleyici tonunda devam ediyordu.Taşradan fırlatılan taş,şehir kulesinde mücevher haline dönüşmüştü.

    Gürsel ÇOPUR

#04.08.2011 06:56 0 0 0
  • Bir parfüm geçiciliğinde ilerliyordu semtten uzak kaldırımda.Üstüne başına dekor vermeden evden çıkmıştı.Halbuki çıkmadan önce aynaya baksaydı,kaşlarının arasında nasıl olduğunu bilmediği, hafif kurumuş kan lekesi vardı.Aynadan izin istercesine yüzünü lavaboda yıkama alışkanlığını fazla kazanmamıştı.Halbuki dilediğinde şık elbiseler giyebiliyordu.Hevesi süratli kaybolan bir kişilik yapısına sahipti.Yaşamın güzellikleri veya güzellik denildiğinde akla ne gelecekse onu bir an önce elde etmek ister gibiydi.

    Hiç ağladığını gören olmamıştı.Halbuki onun da mazgallara akıtmadığı gözyaşları vardı.İç dünyasını reklam tarzında anlatmayı pek sevmezdi.İçindeki duygular tüneyebildikleri kadar tünemişler,dahasını kendisi de merak etmemişti.Merak ederek başarıya ulaşabileceğini sanmıyordu,buna karşıydı zaten.Etme bulma dünyasında yaşandığını herkes gibi o da biliyordu fakat,kendisi ne yaptığının bilincinde değildi.Bilincini muhasebe definesini aramakla geçirme niyetinde değildi.Şimdilik bu niyetten uzak yaşamaktaydı.Bu bir darağacı mıydı konuşmayan?İçine kurt düşmüşçesine hece hece kelime kelime haykırmak istiyordu.Hayatı boyunca içinden geçirdikleriyle,bunları pratiğe dökme arasında bariz bir boşluk vardı.Hayatını gözünün önünden sinema şeridi halinde geçirmeye koyuldu.Boğazının kuruduğunu hatırlayarak su içmek istedi.Yorgun ve bitap bir halde mutfağa doğru ilerledi.Plastik sandalyesine oturdu ve lezzetli bir düşünceye dalmak istercesine işaret parmağının bir tanesini şakağına yasladı.

    Kaygan yollardı geçeceği köprüler.Altında dalgaların elbiselerini ıslattığı martı soluklu yollar yoktu.Tabiatın serenatını sanatsı gözleriyle izleyebileceği arkadaş ortamı yoktu malesef.

    Konuşmak istedi fakat ani bir refleksle kesildi.Canı sıkıldı,bir şey yapmak isteyip de hedefe ulaşamayan birisinin ruh haleti vardı üzerinde.Zaten ne zaman konuşmaya başlasa çok defa lafı kesilirdi.Ansızın evde suların kesilmesi neticesinde ne yapacağına karar veremeyen bir duygusal kütlenin yaşadıklarıydı bunlar.Hatta daha da fazlası.Neydi bu kendisini rahatsız edenler,hayatında niçin bunlar oluyordu?Bir türlü yorumlayamıyordu çitle çevrilmiş vaziyetteki karamsar hayatında.Yoruma açık kalem misafiri yoktu yanında.Apartman komşularına da uğramayalı bir aya yaklaşık zaman olmuştu.

    Daha dün akşam, kitap ödüllü bir yarışma olan televizyon programına katılmıştı. E-mail ile cevabını göndermiş fakat kendisine cevap gelmemişti.Kazanacağından ve ismini bilmediği o kitaba sahip olacağından emindi.İçinde yaşattığı heyecan rahatlığıyla geçici bir tebessüm aşketti.Karşısında duran akvaryumun içindeki balığın ağzından çıkan baloncukları seyrediyordu.Baloncuklar çocukken oyun niyetine oynadığı baloncuklara çok benziyordu.En azından böyle betimlemişti hayal dünyasında.Turkuaz renkli su borularını küçük kesitler halinde arkadaşlarıyla birlikte keser,sonra deterjan karışımlı suya nefesiyle köpürtme yöntemini uygulayarak baloncuklar çıkartırdı.Onların etrafa yayılmasını izlemek çok hoşuna giderdi.Tatsız kazalar yaşamakta da üzerine yoktu.Hatta bir gün,yanlışlıkla elinde tutmuş olduğu boruya nefesini fazla daldırmıştı.Boğazına kaçan deterjanlı suyun içini yakmasıyla şiddetli şekilde öksürmesi bir olmuştu.Annesi ses çıkartan sesiyle koşarak yanına gelmişti.Mağmalar gibi köpürmeye müsait olan annesi o gün fazla ses çıkartmamış,sadece acı bir tebessüm yansıtmıştı yüzüne.Şimdi o tebessümü hatırladı iliklerine kadar.Kaybolan baloncuklarıyla arkadaş olmuşçasına içine bir sessizlik cemresi düştü.Hissetti ve irkildi.Kendine gelmenin rahatlığıyla balkona doğru ilerledi.Balkonunda iki değişik türden karanfili vardı.Birisini karşı dairedeki komşusu hediye etmişti.Tomurcuklanma sürecine gireli bir hayli olmuştu.Biraz da inat edercesine çiçeğini henüz göstermemişti.Diğeri ise,hazır paketlere ambalajlı şekilde konularak satılanlardandı.Baharatçı dükkanından satın almıştı,çiçek beslemesini fazla sevmese de.Bir ay içinde hayata eşlik eden ve çiçek veren cinstendi.Çiçeğinin rengi,pembeye batırılmış süt kıvamındaki ebru sadesiydi.Kendisine sorulsa tarif etmek bile istemez, pembe der lafı geçiştirirdi.

    Bazen sıkıldığı zaman geniş cüsseli balkona çıkardı.Hava alma gayesiyle etrafı izlerken bu pembemsi hilkat muştusunun da yanaklarını okşamayı ihmal etmezdi.Bari esen rüzgârla yüzleşip şifahi olarak dertleşebilsindi.Buydu şu anki hevesi.Rüzgâr deyince,daha geçen Cuma günü hiç uğramadığı ve sokağın bitim yerine yakın arsaya inşa edilmiş olan camiye gitmişti.Ruhen boşalmak için.Caminin giriş kapısına yakın ,eşiğe yarım metre mesafede dilenmek için yeri avuçlayan bir ihtiyar görmüştü.Dilenci olduğu endamının her ünitesinden anlaşılmaktaydı.Onca kimliksizliğine rağmen merhamet sinyalleri paslı hücrelerini tetiklemeye başlamıştı.Cebindeki bir miktar kâğıt parayı vermek istedi şadırvan gözleriyle.Dilencinin insanın içini dağlayan bakışlarıyla kendisi arasına,havada esmekte olan bir rüzgâr kümesi girmişti.Elindeki zayıf parmakları arasına sıkıştırmış olduğu kâğıt para bir anda cami avlusundaki çınar ağacının ayak uçlarına süzülmüştü.Mahallenin haylaz çocukları da fırsattan istifade ganimetin üstüne konmuşlardı.İçlerinden bu işin en beceriklisi parayı kaptığı gibi oradan sıvışmıştı.

    Caddelerin ve evlerin silueti dahi yürüyüş ritmini değiştirirdi.Yoldan geçen taşıtlar bile bazen lafını keserdi.Bazen çok sevdiği bir arkadaşıyla yolda karşılaşır,konuşur ve sohbetin tam kıvamlı yerinde beynine kalabalık bir ses gürültüsünün geldiğini anlardı.Bu sayede sohbetini fazla uzatmaz,inceldiği yerden bırakırdı.

    Düşünürken,hicran güdümlü bir ilhamın karabulutlar halinde içine göç ettiğini hissetti.Yıllar öncesinden küçük bir çocuğa(tüm masumluğuna rağmen) şaka ile karışık sesli tonda bağırmış ve çocuğun kekeme olmasına vesile olmuştu.Bunu biliyordu ve zıpkın gibi içini parçalayan gerçekle yüzleşmenin de hesabını veriyordu.Daha doğrusu vermeye doğru yol alıyordu.Ayaklarına dikenlerin battığını hisseder gibi oldu.Perçemi yanmak üzere olan sabi heyecanı benliğini kuşattı.Kuşatılmıştı artık ve hesap verecekti çıkamadığı odadan.Tutkal gibi yapışmış vaziyette bulunan bu mâzi düşlemesinden bir an için sıyrılsa iyi olacak sanmıştı.Sıyrılamıyor ve zaman ilerledikçe bir anaforun cazibesine atıldığını pişman gözlerle seyrediyordu.Yüzme de bilmiyordu bu düş hatırına..

    Kurtarıcı bir el mi bekleyecekti şu rutubetli dakikalarda?Bir pir-i fani mi konuk olsundu bembeyaz çaresizliğine?Böyle mistik dokunuşları hayatı boyunca sevmezdi.İstemezdi böyle hayata kapı aralamayı.Felsefeye çok merdiven dayamış,sosyoloji branşına hahiş derecede merak sarmıştı.En iyi konuşabildiği ve ruhen boşaldığı anlar şüphesiz kitaplarıyla baş başa olduğu zaman dilimleriydi.Dağlardan kopup gelen ve şırıl şırıl akmayı dünya bahçesinde bir bayram havasında kutlayan velut çeşmeydi sanki onlar.Ağzı kapatılmamış çeşme ve şirâzesi okumaya endeksli kitap en muhteşem hayat argümanlarıydı onun için.

    Bedeninin yorgunluğunu hissetti.Uyumak için yatak odasına yöneldi.Sabah mahmurluğunun hediyesi olan düzeltilmemiş yatağına uzandı.Elyaf rahatlığındaki yastığına,gündüz yaşamış olduğu olayların putrak dilleri komşu oldu.Çaresiz duran başını yastığa koydu.Desensiz yorganını da gevşek bir hamleyle üzerine çekti.Bir rüya görmek istiyordu içe damıtılan.Damarlarında sicim halindeki kıpırtılardan yeni bir şeyler yaşayacağını umuyordu.Çok defa böyle olmuş ve içindeki haklı tahminler kendisini haklı çıkarmıştı.

    Aynı yastık,aynı yorgan ve aynı odayla hayata bakmaktan sıkılmıştı artık.Değişik yönelişlere katılmalıydı belki de.Lisede okuyorken öğretmeninin yıllar öncesinden söylemiş olduğu şu sözleri hatırladı:"Evladım,insanın bazı duyguları yaşadığı ortam ve eşyalardan etkilenir.Ortama göre konuşabildiğin gibi,hiç hareket etmeyen bir eşyanın yıllarca kendisine arkadaş olduğu evde onu etkileyebileceği sırlar vardır.Eşyanın sessiz duruşunda dahi duyguları seslendiren zaman sinyalleri vardır.Zamanı gelince ve nasibinde varsa anlarsın."

    Anlamıştı..ne de güzel anlatmıştı şimdi bu başını koyduğu yastık ve desensiz yorgan.Demek ki aşırı rahatlığın akla faydası yoktu ve hayata bir düzen gerekliydi.Uykusunu ve kimliğini emanet ettiği bu odadan artık girdiği şekilde çıkmak istemiyordu.

    Göz kirpikleri kepengini kapatmış ve uykuya dalmıştı.Tatlı girizgâhını oluşturduğu duygusal haliyle umduğu rüyaya doğru yelken açmıştı.Kendisinin iç donanımını değiştirecek kristallerle döşeli çok güzel rüyaydı bu.Belki de uyandığında pişman olacaktı gözleri açıldı diye.Açılmasındı rüyası bir paket halinde.Oysa hediye paketiydi bu hayat parkesine konulan.Hiç tanımadığı ve ondan ayrılmak istemeyeceği melek gibi bir insan görmüştü rüyasında.Rüyasında bile kendinden utandığını hissetti.Belki de melekti bu hediyeyi getiren.Hayatı boyunca bu seviyede ruhunun boşaldığına şahit olmamıştı.Uykudan uyanmazdan önceki ve anlatmaya kıyamadığı bu rüya süvarisinin son sözü şu şekilde sona ermekteydi:"..büyük hataların olsa da büyük üzülme.Kaos bir hayat virüsüdür.İçinin sesini şimdi dinle ve şu gördüğün rüyaya yaşamın boyunca saygı duy."

    Fazla nasihat dinlemeyi sevmezdi ama uyandığında çok farklı bir alemin kendisini beklediğini anladı.Sanki kalbi yeniden atıyordu.Bir kalp veya ruh ameliyatı geçirmişti rüyasında.İlk ve son ameliyatının bu olmasını istiyordu.

    Gürsel ÇOPUR

#04.08.2011 06:54 0 0 0
  • Konu: Kar Taneleri
    Musaca__Sığınak___Nerissasu ve Dilara66 canımm sizlerinde okuyan gözlerinize sağlık..Evet hem bu sıcaklarda özlediğimiz kar taneleri ve şiir içinde ki yeri ve anlam yüküyle bu mübarek ay içinde sizlerle paylaşmış oldum..

    Teşekkür ederim yorum ve beğenileriniz için arkadaşlar..
#04.08.2011 06:46 0 0 0
  • "Durumun aşağılığı, düşünceleri de aşağılık yapar" der Marivaux.Bilginin saklanamaması/korunamaması ve yeterli miktarda kullanılamaması neticesinde oluşabilecek tehlike bir rapor halinde sunulmuştur.Bilginin "yeterli miktarda kullanılabilmesi" düşünceye bağlı bir olgu basamağıdır.İnsanın içinde bulunduğu duruma(psiko+sosyal) göz gezdirildiğinde,düşüncenin ve kullananın salt gerçeği ortaya çıkmaktadır.Hayattaki oluşum(tekevvün) ve bu oluşumdan kaynaklanan medeniyet çıtasını yükseltme girişimi,renk yenileme(televvün),insan için med-cezir mesabesindedir.Beynini rantabl kullanabilen bir insan için hercai kulvarda adım atma söz konusu olamaz.Düşüncenin sezgisel başlıkta kabzasını elinde sağlam tutmanın amacı,bilgiyi tazeleme ve pekiştirme yöntemlerine başvurabilmektir.Bu yöntemlerin modernize süzgeçte radara yakalanmış pervane gibi,sistematik hava boşluğunda temsil edilmesi şart değildir.İlerlemeye matuf her hamle yeni bir hamle doğurur.Bilginin tazelenmesi/beslenmesi sürecinde pekiştirme olayı budur.

    Daireyi kendi çapında biraz daha genişleten Balzac "Düşünmek görmektir" der.Göz ile algılanabilen her nesne,kendi evrensel dünyasında keşfedilmek ister.Gözün bilgiye ulaşabilmesi,rantabl düzeyde bir olgunluğa bağlıdır:düşünce kültürü.Benlik kapısını kendine olan özgüveniyle cesurca açabilen bir insan için,hamlenin hamleyi tetiklediği mevsime kavuşabilmesi her zaman için doğaldır.Akıl testinde dış dünyadan sentezlediği kazanımları dünya masasına(düşünce ortamı) koyan insan,kendine ait deneyinde bir buluşun içerisinde olduğunu unutmamalıdır.Bireysel hak kavramından daha da önemli olan bireysel düşünce düzeyi,işlendikçe bu yüzeyselliği kıracaktır.Aklın dış dünya ile olan mutabakatı,akıl-ruh izdivacını(sentez) gündeme getirecektir.Salt ve çıkar sağlamayan akıl,benliğindeki bu taze havayı medeniyet çıtasına teneffüs edecektir.Düşünce kültürü kavramını bu ilk basamakta bu şekilde izah ettikten sonra,diğer atılımlara tortuları temizlemek şartıyla geçebiliriz.

    Düşünce ve bilgi kavramlarının uzantısı olarak kabul edeceğimiz medeniyet temayülü,birbirinden ayrılmayacak kuvvette bir hazine kardeşliği taşımaktadır.Bilginin hazine olması,diğer ikiliyi yalnız bırakacak erdemi kendinde bulamaz.İnsanı bu tezde bir üretim dişlisi olarak kabul edecek olursak,her dişlinin kendi işçiliğine soyunmuş üstün kabiliyetine şahit oluruz.Verimsizliğin kronik boyuta gelmemesini isteyen üretken bir kalabalığın,düşünce mozaiğinde etkin bir karar alması gerekir.Günübirlik değişen bir mantık adımında yürümeye karşı motivasyon sunumu olmayacağı gibi,mütemadiyen akım sağlayan hayat gidişatında da bu kavşağın bir dönüm noktası olması mümkün değildir.Su götürmeyen katiyette düşüncemizi ifade edebiliriz ki,düşüncenin işlenmesi de bilginin verimliliğine bağlıdır.Düşünceyi işlemek için sağlam bir akıl değirmenine ihtiyaç vardır.Ekmek ve versiyonik ürünleri,insan için en gerekli gıdalardan bir tanesidir.Ekmeğin gün yüzüne çıkmasını sağlayan sürece göz gezdirdiğimizde,sağlam bir düşünce harcının zincirleme sunumunu izleriz.Sağlam bir ürünün ortaya çıkması,kullanılmayı bekleyen/kullanılması gereken materyalin sağlamlığına bağlıdır."Su testisi su yolunda kırılır" sükut-u hayaline uğramamak için "haklı bir düşüncenin meyve vermemesi mümkün değildir" tezini savunmak durumundayız.

    Bilginin ruhuna sarılmak gerekir diye düşünüyorum.Düşüncemi bilgiye atıfta bu şekilde kararlılık gösteriyorum ki karamsarlık yaşamayayım.Bilginin ruhu,düşüncenin iskeleti ile sentez yakalayabilirse medeniyet yağmuru yağıyor.Kurak bir iklimde dört mevsim yağmur beklemek,bilgiyi sessizliğe itmek olacaktır.Korteks komplikasyonu yaşamamak,bilgi-düşünce nabız atışının olumlu yöndeki atışlarına bağlıdır.Geri adım atmamanın karinesi,ileriye güdümlenmiş düşünce standındaki bilgiye adapte olmuştur.Aklın rahat nefes alabilmesi için dengeli beslenme inceliğinde dengeli bilgi depolama yapabilme de bir önkoşuldur.Düşünce ile merdiven kavramlarını nüans olarak ayırmak bile bazı izlenimlerimize göre hata sayılmaktadır.Şunu da unutmayalım ki,merdiven,ateş ile yakılamaz!

    Elbette,denize düşmeyen yağmur taneciği talihsiz olarak nitelendirilebilir.Talihsizliğe bir elbise giydirdiğimizde karşımıza ilk olarak insan çıkar.İnsan ile duyguların elbise giymeleri,yaratılışına has bir birlikteliktir.Kopmaz bir bağ olan bu oluşumda insanın özüne dair deliller vardır.İnsanın dimağına bir dünya modelini ve etkisini sıkıştırabilmek/yerleştirebilmek,hislerin de misafir olması sayesinde gerçekleşmektedir.His manivelasında "kalb"e ait muazzam dökümanlar mevcuttur ki,insan bazen düşünürken dahi hayranlığını gizleyemez.Düşünce rezervlerinin her faslını,her adımını etüt salonu olarak görmedikten sonra bilumum başarının görülebilmesi kolay değildir.Medeniyet parkelerini insanlığa taşıyan bir düşünce atıl ve edilgen olamaz.

    Tehditten fersah fersah olan şu söze ne kadar hayranlık duyarım:"Bir çivi yüzünden bir nal,bir nal yüzünden bir at,bir at yüzünden de bir atlı gidiverir".Tehdit bile saysak,düşünce söz ile tehdit yaşamaz;insan yaşantısının gidişatına paralel bir şekilde bu olay istikbal eder.Kutsal Kitabımız'daki ilk emir olan "oku" hecesine karşı,lakayt olan bir yaklaşımın bilgi kültürüne barikat kurduğu muhakkaktır.

    "Ülfet,düşünce sistemini etkiler mi?" sorusuna vereceğimiz cevabın olumsuz olacağı düşünülemez!Yeniliğe kapısını kapatmış,medeniyet penceresine panjur çekmiş bir yapının,insani yapıya da katkı sağlaması çok zordur."Zor" kelimesini kolayca ifade edebildiğimize göre,çok ağır şartları üzerine bilinçsizce almış mantık bohemine (şuan için) muhatap olmamız aklı aldatmakla eş değerdedir.Daha henüz yeni müslüman olmuş bir Rus kardeşin bilgi açlığını doyurabilmek için,onun mantık yudumlarını tanımak gerekir.Edebiyat ile ilişkisinden evrensel paradigmasına kadarki seyahatinde avucunuza alabileceğiniz her izlenim,insanı yakalayabilmek için bir fırsattır.Kaldı ki o Rus kardeşin,yeni bir hayata göz açması nazarıyla bakılabilmesi,o şekilde düşünce ve metafizik edinimleri bulabilmesi,bu tanışmaya bağlıdır.Bohem bardağındaki kirli suları dökebilmenin ilk ve son şartı,ülfetten sıyrılarak yeni paradigmalara açık bulunabilmektir.Ne bilgi düşüncenin,ne de düşünce bilginin efendisi olabilir.Asıl efendi olan insanın içindeki heyula/özbenlik veya hayatı anlama kalitesidir.İnsan,en kaliteli canlıdır.Kalitesini sergilemekte haklılık payı elbette vardır.Bunun için stant açmasına gerek yoktur;hal ve kal diliyle düşünce/bilgi harcını arzetmesi medeniyet için yeterlidir.

    İnsanın konuştuğu dilini çok iyi seviyede kullanması gerekir. Ne kadar bilirsek bilelim,anlatabildiklerimiz, muhatabımızın anlayabileceği kadardır.Anlatabilme yetisi,düşünce odaklı bir bilgi misafirliğidir.Buna "beyan" da diyebiliriz.Beyanda düşünce-bilgi at başı gider.Lisan gücünün de destek sağlaması neticesinde insan meyvesi belirgin hale gelir.İnsanın kalite bakımından en belirgin özelliği akıl ve dildir.Bu iki değeri zirve manasında temsil edebilme,mantık terbiyesini azami manada göstermekle mümkündür.

    İnsan ve içindeki donanımlar,rezervin çürümemesi gayretiyle değer sunmaktadırlar.En büyük rezervlerin beyin ve kalp olduğu düşünülürse,onların dahi boş bırakılmaması gerekir.Bu iki gücün boşluğu bize yeni bir tez sunar ki,hayal kırıklığıdır:"dolu olmayan insan".Aklıyla-hissiyle-hareket tarzı ve yaşamıyla dolmamış bir insanda her zaman boşluklar oluşur.Viraneler,viraneleri oluşturur.

    Sağlam olmanın şartı,olumsuz boşluklara kapı aralamamaktan geçer.İnsan için çalışmasından başka kâr yolu yoktur.
    Ne mutlu o beyne ki,insan için kitap olur ve salt bilgiyi zerk eder.
    Ne mutlu o kalbe ki,insan için kırmızı halı olur ve his letafetini asfalta usulce serer.

    Meyve vermek istemeyenler,toprağın vefasını kuşatamazlar!

    Gürsel ÇOPUR

#03.08.2011 09:06 0 0 0
  • "Gül"ü gül yapan sen,bağımızı güldüren sen..kıyamete kadar rahmetini indirmede fedakarlık tulumlarını esirgemeyecek olan da sen..

    Buna yağmur dedirtmiştin bizlere..yağmurlarla sevinmiş ve şiirimize nakarat saykalı çalmıştık.

    Bin bir ab-ı hayat hikâyesinin ana kahramanı rolünde hep tâc olmuştun.

    Çiçeklerle ellerimize estetik yağmış ve biz onlarla sevgiyi tadar olmuştuk.Sekans oluşturmuşlardı adeta:leylak,fesleğen,hanımeli,haseki küpesi,karanfil,gül..yazmada rehavete kapılamayacak kadar mebzul bulunan bu bahçemsi havanın şaheseri olan sen.

    Sevda sarkacının bırakılmaması ve insana kalbin emanet edilmesi "gül" ile ispatlanmıştı.İspatın ise noteriydi bu mücessem esinti.

    Çiçekler köklerini sana bırakıyor,seninle bize rehber olmaya çalışırcasına hayatlarını feda ediyorlardı.Kök ile bağlanma dilde altın pelesenk olmuştu.Hayatın heyulasında da bu imbik vardı.Tutunmak ve tutulmak,söyleyecek söz bulabilmek.Hayatı tam ucundan ve zirvesinden yakalayabilmek.

    Toprak tevazusu diyelim biz bu hadiseye kelimeden ötürü.Sayısı kesret olan minarele mukabil,sayısız duyguyu damıtan toprağın kutsi yeri de inkar edilemiyordu her mevsimde.Belki de avazın çıkamadığı kadar bakabilme buydu ruhun dilinde.

    Bahar tılsımının anahtarı vardı elinde sicim sicim.Bakraç bakraç sunuyordu bize bu muştunun birsamından uzak demetinde.Taze bir hediye vermenin heyecanı bu şekilde atardı nabız nabız.Bahar bu şekilde dile getirilirdi dilim dilim.

    Seyyal yılkı koşuşturmacası,bir kalemsiz betimleme ve kirpiksiz gözyaşı saltanatıydı bu.Güneşin telvesinde pürüz olmaz,rüzgâr süreli misafirliğini aşkeder ve toprak kendi ketum derinliğini seyran ederdi.

    Beyaz bir kefenin mahşere sunulması,mahşerde gerçek mülakatın yapılması ne enfes vetireydi.Makber dostluğunun badireleri çok olsa da,bir göz hatırına çok gözler feda edilebilirdi.Diğerkamlık süsüydü,takısıydı mermer bakışının.Çoğu mevtanın mermerinde lahuti bir ibare olarak yer alan "ruhuna fâtiha" yazısı,bir açılışın retinasıydı.Gözler sende,gönüller nirengi dallarda.

    Müfit dallarda mutat anaforlar olamaz.Evcil hasreti vardır ney'in toprağında.Gurbet yalnızlığı değil kurbet yalazı,belki de kudüm şerbeti içmektir çöl sıcaklığında,çöllerde.Fırtına görmeyen ikindilerin ne hazin serenatı yankılardı defne tepelerini.Müebbet yiyen aşk kestanesiydi balını toprağa akıtan.Tıklım tıklım samimiyet kokan lalezârın çiğnendiği adımlardı asil toprak.

    Şehidin gül şehadeti ebedi noktaydı.Bir imzaydı sunulan bağrına.Temiz nakışlar halinde sekerât talihsizliği yaşayan dünyanın acı tebessümüydü.Bir dehlize girme haykırış değildi fakat,topraksız kalma hayattan derdest edilmeydi.Ölüm derdest edilme değil,toprağın vefâsı eşliğinde büyük buluşmaya hazır olmaydı.

    Ey, basmaya bazen hicap ettiğim zemin!
    Salkımlarında duruyor hep büyük yemin.

    Küçükken kanayan yaramdan dökülen katrecik,şimdi gözümden süzülmeyi arzulayan seylap oldu.Acı çekmeden gözyaşı dökebilmekti toprağı sarsmayan.Engel de olunamıyor gidişata,toprağın gözü kapanamıyor.Kepenk olamıyoruz kaosa,topraktan aldığı merhameti yansıtamayanlara.Toprak sessizliği içimizi dağlıyor olsa da biz hala kalabalığın romanını terennüm ediyoruz.

    Vardır bir kısmeti yağan yağmurların,düşen yıldırımın.Boşa gitmeyen hayallerime denk,pranga dallarda bülbül ıstırabı toprağa emanet.Havale etmek bile içimden gelmiyor,içime nigehbân olan kıpırtımla.Emaneti kucaklayan adaydı varlık semasında.Semadan uzak olmayan toprak bize ne kadar yakın.Hâlâ sevinmeyecek miyiz?

    Silinmeyen imza vardı adımlanmadığın her gölgede.Gölgeler sana ne kadar yakın olsa da,sen seni sevenlerle yaşayacaksın.Bülbülün güle serenatı,çölün Mısır melikine hasreti hep aynı toprakta yeşermiş tohumlardı.Tohumdu bu dünyada olan her varlık,tohumu şenlendiren ve mevsimi gelince elbise giydiren sendin.Elbise alan da sen.Dünyada öğretmiştin bizlere alış verişi.

    Ey,kaybedecek damlası olmayanlar!Damlayı yağmur izinli toprakta arayın.Kahve renginde bir temizlik ve bu temizliğe komşu bir dilekçe.Yazılar hayata,hayat toprağa emanet.

    Bir bebek ağlamasıdır anneyi kaldıran.Bir filiz ağlamasıdır yağmuru çağıran.Bir kalem sancısıdır kelimeleri dize getiren.Bir kalp tebessümüdür dosta kavuşturan.Bir hayat hecelemesidir toprağın varlığını sezdiren.Gecekondu kirpikler uğramaz nazar bakışlarına.Bu ev yıkılmaz toprağa bağlı,toprakla akan..

    Bir gün ben de öleceğim,her can gibi canıyla bağlanan.Canım canınla kaynaşacak ve canlar konuşacak.Canlar sevdiği ile beraberdir.Bu parolayla yürüyeceğim o koridorda.Açtığın o koridorların serinliğini bizlere hissettirmeye çalışıyorsun biliyorum.Geliyorum,geliyoruz

    Gürsel ÇOPUR

#03.08.2011 09:02 0 0 0
  • Bahçelerde geçen çocukluğum,bugün anlıyorum o güzellikleri,hayat filminin başına geçip.

    Çavuş üzümü asmasıyla sarılı dört bir yanı,yeşerince asma yaprakları şimarırdı

    çocukluğum.Birde kayısı ağaçlarının çiçeklenmesi ,çığlıklanırdı düşlerim...

    Özlüyorum annanemli günlerimi o çiçekli bahçelerde geçen doğal oyuncaklarımı .Sarı

    civcivlerin cıvıllarını ,avuçlarımda kalan yemlerini .Seviyordum sessizleri çiçekleri

    böcekleri.Karıncaları bir hizaya almanın püf noktalarını keşfetmiştim,toz şekerlerini tren rayları gibi

    kıvrım kıvrım döker ,karıncaların sevinç cümbüşlerini izlerdim bir hizada konvoylarını..

    Kayısı güllerinin üzerine konan rengarenk kelebekleri ,bakla çiçeklerinin üzerine hep

    beyaz kelebekler konardı;

    kelebekleri çok severdim ,beyaz kelebeklerin kibarlığı mı ne beni çekerdi ,yakalamak

    isterdim uçarlardı ,bir günlük ömrüme dokunma der gibi..

    Ateş böceklerini beklerdim ağustos'larda,avuçlarımın içine toplar ,ışıklı böcekleri izlerdim

    karanlık çökünce..

    Uç uç böcekleri ,çiçeklerin arasında ,kırmızı renkleriyle ,manken edasıyla süzülür elleyince

    ateş çiçeklerinin arasına uçardı ,kıvrak zekasıyla ,kendi rengi gibi kırmızı olduğu için...

    Ballı incir ağacına arılar doluşurdu ,incirin yarısını yemeden atardım elimden ,silahşördü

    onlar ,iğneleriyle ,çamur sürerdi annem beni hedeflediklerinde ,çok canım acırdı ,arılar

    meyvemi yedirtmezdi kıskanç böcekti onlar...

    Salyongozları unutuyordum,yeşil kıvırcıkları yerdi ,tuz dökerdim ,hemen odasına çekilirlerdi..

    Karadut ve beyaz dut ağacını yaprağını toplardı dedem ,ipek böceğine dut yaprağı yemlerinı yedirirdim ,

    tırtıla benzer di ipek böcekleri ,beyaz fıstık diye kozasını ısırdığımda çok kızardı bana

    dedem...

    Koza oldu çocukluğum ,dutlu bahçeye sakladım çocukluğumu...

    Kaybolmadı ki ..!

    Oya GEDik

#03.08.2011 08:53 0 0 0
  • Shakespeare'nin' bir sözüyle başlamak istedim.Gözyaşıyla yıkanan yüzden daha temiz bir yüz olamaz...
    Gözlerimiz, Dünya hazinemizdir...

    Allah ağlatmasın da, Dünya'ya gelirken de ağlarız ve giderken de ağlarız, Aşık oluruz
    ağlarız, seviniriz ağlarız , üzülürüz ağlarız, billur dur gözyaşlarımız arınırız...

    Ağlamak güzeldir aslında , içimizdeki zehri atarız, arınır ruhumuz uçsuz bucaksız okyanuslar gibi...
    Doktorlar derki , ağlayamıyorsanız yapay gözyaşı damlatıp ağlamak gerekiyormuş, ağlamayan gözlerin , göz pınarları kuruduğundan göz körlüğüne neden de olmaktaymış...

    Dünya ile buluşturan en önemli organımız, gözlerimiz.Yaz mevsimlerinde bol bol böğürtlen yememiz gerekiyor, gözlerimizin dostuymuş. İbi- n Sina'yı da anmadan geçemeyeceğim.Şöyle der' gözlerinizin sağlığı için birkaç sap mayıs papatyası haşlayın soğuyunca birkaç damla limon damlatıp gözlerini yıkayın.Mikropları kırıp göz hastalıklarından koruyrmuş. Uyguladım ve çok yararı olduğunu gördüm.

    İlerleyen yaşlarımızda gözlük kullanmak zorunda kalıyoruz., Ben üç yıldır kullanmaktayım.Gözlüğü her kullandığımda icat edene dilimin döndüğünce dua ediyorum.Mekanı cennet olsun..
    İlk gözlükçü dükkanı 1783′de Philadelphia'da açılmış, kimin icat ettiği de bilinmiyor.Bu kişinin 1250 veya 1280 yıllarında Venedik'te yaşamış olması büyük bir olasılık diye düşünülüyor...

    İnsanlık tarihin en büyük teşekkürü bu olsa gerek. Görme engellilerine de yardımcı olmamız gerektiğini de asla unutmamalıyız...

    Gözlerimizle Dünya'ya hakimiz , değerini bilerek yaşamalıyız.Gözlerinize sağlık okuduğunuz için...

    Oya Gedik
#03.08.2011 08:50 0 0 0
  • Konu: Kar Taneleri
    noimagenoimagenoimage



    Ödül bir serinlik mi
    bereket misiniz toprağa
    ceza bir soğukluk mu
    yoksulluğa
    kar taneleri
    noimage
    seyretmek mutluluk
    ığıl ığıl yağmanızı
    çocuklara oyunluk
    toprağa örtü
    temizlik bolluk
    noimage
    yoksul titriyor
    istemiyor
    kurak da olsa
    sıcak olsun
    yaksın isterse
    güneş olsun
    noimage
    hangisini seçelim
    kıtlığı mı bereketi mi
    kimleri düşünelim
    varsılı mı yoksulu mu
    noimage
    siz yine yağsanız
    kar taneleri
    biz kol kanat gersek
    yoksullara
    paylaşsak aşımızı
    giysi ve çatımızı
    noimage
    birlikte ısınıp
    birlikte serinlesek
    yokluğu da varlığı da
    paylaşsak
    noimage
    kimimiz serinlerken
    kimimiz donmasa
    kimimiz ısınırken
    yanmasa diğerleri
    noimage
    unutmasak kardeşliği
    paylaşsak
    acıyı tatlıyı
    utanmadan sıkılmadan
    neşeyle yağsa
    kar taneleri

    Fikret TEZAL - 15/12/2007

#03.08.2011 08:25 0 0 0
  • Yaklaşık on yıldır geçimini emlâkçılık yaparak sağlamaya çalışan biriyim ben. Bu meslek adını duyanların aklına hemen büyük paralarla oynayan, hatta insan kandıran kişiler akla gelebilir. Doğrusunu isterseniz çoğunluğu biraz böyledir bizim mesleği yapanların.

    Oysa ben günlük geçimini zor kazanan bazen de kiralarını ödeyebilmek için çocuklarının desteğine ihtiyaç duyan biriyim.

    Gözlerimi açtığımdan beri içindeyim aslında ticaret hayatının. Fakat karakter bu ya ; aslında hiç de beceremem ticareti. Cebimde metelik olmadığı günlerde bile insanlara karşı insafımı kaybetmem. Hatta biraz fazla insaflı olurum ve kendime zarar veririm.
    .................
    Mesleğim gereği piyasaya çıkmıştım yine dün sabah. Sokaklarda dolaşırken bir kaç gün önce bir bayan müşteri getirdiğim evlerden birinin sahibi bayanla karşılaştım. Balkondaydı ve elindeki telefonla görüşme yapıyordu. Buna rağmen konuşmasına ara vererek bana seslendi. Daireleri günlerdir tadilâttaydı. Beni içeriye davet edip değişen kapıları ve dairenin yeni durumunu gösterdi. Gerçekten çok güzel olmuştu daire.

    Dairenin içini birlikte gezerken bir kaç gün önce gelen bayan müşterimin tekrar gelip gelmediğini sordum. Ve günlerdir ailemle tartıştığım konunun gerçekleştiğini öğrenip yıkıldım. O bayan ev sahibini arayarak beni devre dışı bırakmasını teklif etmiş.

    Yani bir emlâkçı olarak bana gelip benden gördüğü daireyi, beni devre dışı bırakarak, emlâk ücreti ödemeden tutmak istemiş.

    Bu olaylar maalesef çok sık başımıza gelmesine rağmen bu defa daha çok yıkıldım. Çünkü o müşterim muhafazakâr görünümlü, türbanlı, genç bir bayan edebiyat öğretmeni idi. Eşinin de doktor olduğunu, şu anda taşrada zorunlu hizmet yapmakta olduğunu söylemişti.

    Dairede çok uzun süre kalıp ev sahibi bayanla da tanıştırmıştım. Hatta karşı komşu ile de tanıştırdım. Daireyi çok beğenmişti. Telefonla eşine de anlattı yanımızda. Çok saygın bir konuşma geçti aramızda. Ona sonsuz güven duydum ve daire sahibine de tavsiye ettim. Daire sahibi bayan da güvendi ona. Kendisini çok sevdiğini, daireyi tutmaya karar verdiğinde her türlü kolaylığı göstereceğini söyledi.

    Evden birlikte ayrıldığımızda ev sahibinin telefonunu almasında bile bir sakınca görmedim. Emlâk ücreti olarak ne alacağımı sorduğunda normalin yarısı kadar bir rakam söyledim ona. Eğer daha azını teklif etseydi, yine razı olacaktım.

    Emlâkçılık hayatımda hiç kimseyi ücret konusunda zorlamadım ve bu yüzden hiç kimsenin işine engel olmadım ben. Üstelik bu konuda kendime sözüm ve hatta yeminim var.
    ..............
    Böyle bir insanın benim hakkıma tenezzül etmesi çok ağrıma gitti. Oysa kendimi bildim bileli muhafazakâr görünümlü insanları kendime yakın hissettim. Onlara her zaman saygılı davrandım, güvendim, yardımcı olmaya çalıştım.
    ..............
    Bu olay yıllar önce yaşadığım iki olayı daha hatırlattı bana. Birincisinde yine kapalı giyinen bir bayanla eşi birlikte iş yerime gelip satılık daire aradıklarını söylediler. Onları iyice dinledikten sonra tam da onlara göre bir daireye götürdüm.

    '' Ağabey, Allah rızası için bu daireyi bize yap!'' dedi kadın birden bire. Çok beğenmişlerdi ve imkânları o daireye yetiyordu. Birden içim sızladı. O söz üzerine, o insanların o daireyi almaları için elimden gelebilecek hiç bir şeyi esirgemem mümkün değildi.

    Aradan geçen bir kaç gün içinde hep onlara nasıl yardım edebileceğimi düşündüm. Onlarsa paralarını toparlamak için süre istemişlerdi benden.

    Ve beni devre dışı bırakıp daireyi satın aldılar.

    '' Hiç utanmadınız mı ? Bana bu yapılır mı, size yakıştı mı ?'' dediğimde biraz utanmıştı kadın.

    İkincisi de yine aynı semtte meydana geldi. İki kardeş bayan geldi büroma. Birer tane daire satın almak istediklerini söylediler. Aklıma yakındaki bir emlâkçı arkadaşın ilgilendiği daireler geldi. Bayanları alıp ona götürdüm. Birlikte gösterdiğimiz daireleri beğendiler.

    Bir kaç gün sonra o emlâkçı arkadaş beni bürosuna çağırdı. O bayanlar iki daireyi birden satın almak için karar vermişler.

    '' Bizi sana getiren emlâkçı bizden mi ?'' diye sormuşlar. Ben onlardan değil mişim. Mezheplerimiz farklıymış. Arkadaş bunu söyleyince ;

    '' O zaman onu unutalım. Paramız nasip olmasın !'' demişler.

    Ne var ki arkadaş onlar gibi düşünmeyip benim hakkımı verdi. Fakat bu acı sözleri bana söylediğinde de yıkılmıştım. Çünkü ben kimseyi dinine, mezhebine göre değerlendirmeyi hiç aklımdan geçirmedim. İnsanların yaptığına bakın.
    .................
    Bütün bunları anlatmamın sebebi son olayda o edebiyat öğretmeni bayanın benim gibi birine yaptığının bendeki hayâl kırıklığıdır.

    Din, mezhep insanları birbirinden ayırmalı mı ? Bir dinden ya da mezhepten olmak, iman ibadet etmek insan olmak için yeterli mi ?

    Örtülü olmak, hatta namaz kılmak ahlâklı, namuslu olmak mıdır ?

    Emlâkçıları ya da başka meslekten insanları sevmeyebilirsiniz. Onlara verilen paraya acıyabilirsiniz de. O zaman yapmanız gereken onlardan hizmet almamaktır. Eğer hizmet almışsanız, dinine, mezhebine bakmaksızın o insana , o hizmetin karşılığını mutlaka ödemelisiniz.

    Dininden, mezhebinden olmayan insana hakkını ödememeyi hiç bir din, mezhep tavsiye edemez.
    ..............
    Ahlâk, namus din ve mezheple olmuyor dostlar. Başını örtmekle, bacak aranı sadece nikâhlına açmakla bile namuslu olunmuyor !

    Yalan söylememek, insan kandırmamak, hakka saygı duymak, çalmamak da ahlâklı, namuslu olmanın gereklerindendir.
    ..............


    Fikret TEZAL
#03.08.2011 08:03 0 0 0

  • noimage


    Her Türk çocuğu gibi Milliyetçi doğdum ben de ! Savaşlarımızı, destanlarımızı, tarihimizi dinlerken gururlandım, şiirler okurken ağladım.

    Elimde olmadan kin tuttum Yunan'a, Rum'a, İngiliz'e, Rus'a. Lânetler yağdırdım Haçlı seferlerini yapanlara, yurdumu işgal eden, saldıran her düşmana.

    Hiç bir zaman garez bellemedim, Kürt'e, Lâz'a, Gürcü'ye ya da diğerlerine.

    Kendi acınası halime bakmaksızın acıdım Anadolu insanına. Doğu'nun, Güneydoğu'nun geri kalmışlığına, ihmal edilmişliğine yoksulluğuna hep üzüldüm.

    ' İlle de öğretmen olacağım ve de Doğu'daki bir köye gönüllü olarak gideceğim !' diye ısrar ettim yıllarca.

    Öğretmenlerimin yönlendirmesiyle girdiğim Mühendislik okulunda da vaz geçmedim ezilen, ihmal edilen, yoksul bırakılan halkların haklarını savunmaya.

    Demokrat, çağdaş, ilerici, emekten, ezilenden, sömürülenden yana oldum. ' Solcu ' dediler adımıza, ' Komunist ' deyip de ' vatan haini ' ilân ettiler. Askeri, polisi üzerimize saldılar. En çok ' Rus uşağı ' demeleri koydu bize.

    Devrimcilikte uşaklık yoktu oysa. Bizim mücadelemiz, insanın insana uşaklık etmemesi, sömürü düzeninin sona ermesi içindi aslında.

    Aramızda Kürtler de vardı, Lâzlar, Arnavutlar, Boşnaklar, Türkler, hepimiz kardeştik. Aynı dava için, insanlık için, ezilen halklar için, emekçiler için, sömürüye son vermek için, herkesin insanca yaşayabilmesi içindi tüm mücadelemiz.

    Hiç birimiz Türkiye sadece saf kan Türklerindir demiyorduk. Lâzlar ayrı, Kürtler ayrı, Boşnaklar ayrı devletler kursun, bölünelim parçalanalım demiyorduk.

    Ürktü, paniğe kapıldı Emperyalistler. Birlik olduğumuzda güçlüydük. Gerçekten bu mücadelede başarılı olma şansımız vardı. Zafer ufukta görünmeye başlamıştı bile.

    Son silâhlarını çekti Emperyalistler : Bölmek, parçalamak, lokma lokma yutmak !

    İlk oyuna Kürtler geldi. Solculuğun, devrimciliğin adı birden bire Kürt Milliyetçiliği oldu. Ermeni ASALA devreye girdi. PKK yönetimine sızdılar. Kürtleri biraz geçmişle biraz da bizzat yaptıkları provakosyonlarla kışkırttılar.

    Yıllardır dökülen kanların başka da bir sebebi yok aslında. Emperyalizmin baş edemeyeceği ezilen halkların gücünü bölerek kırmak ve parça parça sömürmeye yutmaya devam etmek.

    Şimdi soracak bazı arkadaşlar : ' Asimilasyona uğramadık mı, dilimiz yasaklanmadı mı, kültürümüz yasaklanmadı mı, faili meçhul cinayetler işlenmedi mi ?' diye.

    Hiç birini inkâr etmenin kimseye bir yararı yok. Önemli olan sebeplerini araştırmak. Sonuçlarının nereye vardığını ve varacağını idrak etmek.

    Şimdi bu ülkeyi bölmeyi, bizden ayrılmayı hedef seçmişsiniz. Bu yoldan dönmeye de hiç niyetiniz yok gibi. Demek ki yıllardır akan kanın dinmesi, yitirilen canların sona ermesi mümkün görünmüyor.

    Ülke içinde size direkt düşman olanların bile olduğunu varsayarsak eğer, bu tüm Türklerin size düşman olduğunu mu gösterir ?

    Niçin sürekli askerimize, polisimize, halkımıza, esnafımıza, hatta içi insan dolu otobüslerimize bile saldırıyorsunuz ?

    Barıştan söz ediyorsunuz bir de üstelik ! Sürekli saldırarak, kin ve öfke kusarak mı inşa edeceksiniz barışı ?

    Siz, Emperyalizme karşı mücadelemizi bölerek, süreci kendinize yontarak çoktan kaybettiniz.

    Şimdi de askere, polise, halka, esnafa saldırarak yakıyorsunuz Barış'ı !

    Dağlarda ziyan olan, ölen, öldürülen tüm gençlerin katilleri de sizsiniz ey bölücüler !

    Mezopotamya'nın makus talihinin yenilememesinin, bölge insanının da yoksulluğunun, geri kalmışlığının, ezilşmişliğinin sona erdilememesinin sebebi de sizden başkası değil !

    Fikret TEZAL
#03.08.2011 07:42 0 0 0
  • Tepeören Köyü'nün yoksul ailelerinden birinin kızıydı. Dördü kız, ikisi erkek, altı çocuklu ailenin üçüncü kızı, Hüsniye...

    Bilmiyorum ben, başkaları da bilmiyor ; gönlünde bir prens var mı- yok muydu ? Manda arabası koşan köylü babası, uzaktaki bir köyün ekmek fırınına çalı- yıngıl taşır, karşılığında sıcacık beyaz ekmekler getirirdi evlerine. Altı kardeş de çok severlerdi o beyaz ekmekleri.

    Yine uzak bir köyün, zengin ailelerinden birinin tek çocuğuna istediler Hüsniye'yi. Fikrine pek önem verilmeden, sevinildi onun adına. Söz kesildi, nişan kondu, düğün kuruldu.

    Yıllarca şiddet gördüğü, hor görüldüğü, ezildiği söylendi koca evinde, hem eşi hem de kaynanası tarafından. 'Deli damat' olarak adlandırıldı eşi. Çok az getirildi köyüne. Çare bulunamadı ezilmişliğine, maruz kaldığı şiddete.

    Üç oğlu bir kızı oldu. Çocuklar büyüdüğünde destek çıktılar annelerine. Hatta baba köyüne taşınıldı, ev-bark inşa edildi. Mutluydu Hüsniye. Anne-babasını kaybetmiş olsa da çoktan, hem şiddet görmekten kurtulmuştu, hem de ablaları ve kardeşlerini daha sık görüyordu.

    Üç oğlunu, bir de kızını evlendirip torunlar sahibi bile oldu. Kocası amansız bir hastalığa tutulup eline kaldı. Ölüm korkusu sardığında, günlerce yalvarıp özürler diledi Hüsniye'den.

    'Kocamdır, çocuklarımın babasıdır' deyip elinden geldiğince baktı ona. Utandırdı.

    Göçüp gittiğinde kocası, herkes ' Kurtuldu kadın, artık hayatını yaşar' dedi. Fakat öyle olmadı. Kısa sürede hastalıklar birbirini kovaladı. Ameliyatlar sıraya girdi.

    En son, safra kesesi ameliyatı oldu. Sağlığına bir türlü kavuşamadı. Kimi 'Ameliyatta hata yapılmış' dedi. Kimisi de,' Yılların birikimi ' diyordu.

    Oğulları doktordan doktora, hastahaneden hastahaneye koşturdular. Bir teşhis kargaşası vardı. Yemez içmez oldu Hüsniye. Küçüldükçe küçüldü. Sonunda yoğun bakıma alındı. Serumlar verildi. Önce ciğerleri, sonra da böbrekleri bitti.

    Son gün kız kardeşi, onun kızı ve kendi kızı yalvar yakar girebildiler yanına. O, bakamıyor, konuşamıyordu. Onlar yine de konuştular onunla. Gözünden bir damla yaş geldiğini görüp uzunca ağladılar.

    Helâlleşip ayrıldıklarından bir kaç saat sonra ölüm haberi ulaşmaya başladı. Çocukları, kardeşleri, torunları, sevenleri haykırmaktan göğü inlettiler. Fenalaşıp hastahaneleik olanlar oldu. Sakinleştirici iğneler vuruldu, haplar verildi onlara.

    'Annemin, babamın yanına gömün beni. Eğer kocamın köyüne gömerseniz hakkımı helâl etmem !' diye vasiyet ettiği halde çocuklarına, o sözü bile dinlenmedi Hüsniye'nin. İnadına yapar gibi, yine kocasının köyüne ve onun yanı başına defnedildi.

    'Çilesi kaldığı yerden devam edecek !' diyenler de oldu, ' Şimdi o kocasından hesap soracak!' diyenler de.

    Vasiyetinin neden dikkate alınmadığına cevap bulunamadı sadece.

    Bedeni nerede olursa olsun, ruhu şimdi göklerde Hüsniye'nin.

    Hüsniye, benim baldızımdı. Eşimin ablasıydı. Hüsniye ablamızdı.

    Mekânı cennet olsun İnşaallah !

    Fikret TEZAL
#03.08.2011 07:36 0 0 0
  • Evet , maalesef ben bir sigarayım.

    Tüm evreni bir tek Tanrı'nın yarattığına inanırız bizler. Hatta, canlı- cansız her şeyi.

    Peki, sigarayı kim yarattı ?

    Ben bir sigarayım. Yaradılışımdan hoşnut değilim, hatta isyankârım üstelik. Oysa herkesin ve her varlığın bir önemi, rolü olmalı değil mi ? İyiler, kötüler, zararlılar ve yararlılar ; hepsi bizleri sınamak için yaratılmamış mı ?

    Kadınlara zulmettiği söylenen erkekleri, insanlığın düşmanı olarak görünen çakalları, çıyanları, yılanları ve hatta Şeytan'ı bile yaratan aynı Tanrı değil mi ?

    Yaratılmışlığımıza ve rollerimize itiraz etme hakkımız olabir mi ?

    Ben isyan ediyorum işte, sigara olduğuma. Ama bu isyanım Tanrı'ya değil elbet, insanoğluna.

    Zararlıyım ben, yaklaşmayın, uzak durun. Bağımlılık yaparım, zehirlerim, hasta eder süründürür ve hatta ölümünüze sebep olurum.
    .....................................

    Ona da söyledim tüm bunları ; hem de defalarca. Bir yazı masasının başındaydı. Bilgisayarında bir şeyler yazıyordu. Bir ara yerinden kalktı, masasının üzerinden beni aldı. Öyle sevecen baktı ki bana ; galiba çocuklarıyla karıştırmıştı. Bir sigara paketine öylesine sevecen bakılır mıydı ?

    - Sen, en yakın dostumsun benim ! Karanlık gecelerimin, hüzün dolu saatlerimin sırdaşı, dert ortağımsın. Sen olmasan yanımda, kiminle dağıtırım hüznümü ? Kim alıkoyabilir gecenin bu saatinde tüm dünyayı, eşimi, çocuklarımı, annemi bile unutup, kendimi balkondan bırakıvermemi ?

    - Yapma arkadaş. Bana bu kadar değer verme. Uzak dur benden. Ben sana ancak zarar verebilirim, keder, hüzün verebilirim. Hasta ederim seni, psikolojini bozarım.

    Başını iki yana sallayıp bir tek daha aldı içimden. Ağzına götürdü ve elinde çakmağı çakarak balkona çıktı. Yandığımda öylesine bir nefes çekti ki içine, az sonra soba bacası gibi dumanlar çıktı ağzından. Rahatlamıştı. Balkon demirlerine tutunup gökyüzünü, mehtabı seyretmeye başladı.

    En yakınındaki Ay'a ve çok parlak yıldızlara değil de en uzaktakilere bakıyordu ; en zor görünen, en az parlayanlara.

    - Ah anne aah ! diyordu, ikide bir.

    Oturdu balkondaki masaya dayalı sandalyeye. Eline beni aldı. Üzerimdek uyarıcı yazılara gülerek bakıyordu.

    - ' Sigara öldürür !' müş ! Ha ha ha. Öyleyse neden yaşıyorum ben halâ ? He, neden yaşıyorum söylesene ?

    - Yapma arkadaş. Yazık ediyorsun kendine. Git yat odana. Haydi söndür beni, çiğne ayağının altında ve git yat eşinin yanına . Haydi, ne olur ?

    - Eşin mi dedin ? Hani nerede ? Evde değil ki ?

    - Çocukların var. Git onların yanına yat. Sarıl onlara. Güzel düşler gör, sev yaşamayı.

    - Hayır hayır. Ben seninle kalmak istiyorum. Benim tek dostum sensin. Beni ancak sen anlarsın.

    Bir nefes, bir nefes daha aldı. Bana bakarak konuştu hep. Sanki gerçekten dertlerine ortak olacak, onu anlayacak biriymişim gibi, çok şeyini anlattı bana.

    - Bundan sonra seni ayağımın altında ezmeyeceğim. Söndürmeyeceğim de ; kendiliğinden sönmeni bekleyeceğim. Bittiğin zaman da ambalajını saklayacağım ; biriktireceğim. Sen benim tek dostumsun...

    Odasına döndüğünde bilgisayarının başına geçip yazıyordu sabahlara kadar. Belli etmemeye çalışarak okudum yazdıklarını. Çok güzel yazıyordu ama dertliydi. Yazdıklarının aralarına sırlarını gizlemeye çalışıyordu. Herkes anlayamazdı onu. Şikâyetçiydi aslında birilerinden. Ve onları hep annesine anlatıyordu.

    Geceler böylece sürüp gitti. Beni ezmemeye, incitmemeye özen gösteriyordu. Bense onu hep uyardım. Zararlı olduğumu, bana verdiği değeri hak etmediğimi tekrarladım. O dost olmakta ısrar etti benimle.

    Fakat gün geldi, bıkmaya başladı dostluğumdan. Bitinceye kadar atmayıp beklemek, ambalajlarımı biriktirmek, ayağının altına alıp ezme zevkinden mahrum kalmak, bir de üstelik sürekli ona zarar verdiğimi tekrarlayıp durmam bıktırıverdi onu.

    Bir gece yine balkonda söylenmeye başladı.

    - Yeter be ! Bunca derdin arasında, bir de seninle mi uğraşacağım ? Alt tarafı bir sigarasın işte. İster yakar, ister söndürürüm. Dilersem de ayağımın altında çiğnerim işte ! dedikten sonra ayağının altına alıp öyle bir ezmeye başladı ki beni ; o saygın insan, o dostluğuna gerçekten inanma hatasına kapıldığım, nazik, kibar insan, nasıl da şaşırtmıştı beni. Etmedik hakaretler bırakmadı bir anda.

    Sonra da biriktirdiği tüm ambalajlarımla birlikte, o gece içip de küllükte biriktirdiği tüm izmaritlerimi de balkondan etrafa fırlattı.
    ............................

    Ben bir sigaraydım ; evet. Yaratılışından memnun olmayan, insanlara zarar verdiğine inanan, bundan da çok utanan biriydim. Ona da hep benden uzak durmasını söylemiştim.

    Oydu ,ille de benimle dost olmak istediğini söyleyen.
    Yine oydu , tek dostum dediği sigarasını ayakları altında ezip, en ağır hakaretler ederek sokağa savuran.
    ........................

    Olmadı be dost. Ben kötüydüm, zararlıydım, dostluğunu hak etmiyordum belki ama yaptıkların sana hiç mi hiç yakışmadı.

    Kendim için değil senin için tüm üzüntüm. Bana değil be ( eski ) dost , sana ayıp oldu bence. Sana yakışmayan davranışlarınla, bana değil kendine ayıp ettin sen.

    Hoşça kal ( eski ) dost, hoşça kal....

    Fikret TEZAL
#03.08.2011 07:33 0 0 0
  • Canım arkadaşım Rabbim her canlıya ayrı özellik ve güzellik katarak yaratmış.(Görebilene)"Kelebekler" benim için ayrı bir güzellik ve narinlik taşıyor çok seviyorum.Uçuş uçuş bu canlilari..Paylaşımda, harika herbiri ayrı güzeller; yüreğine sağlık canım tşkr.ederim emeğine sağlık..

#20.07.2011 13:48 0 0 0
#18.07.2011 20:41 0 0 0