Foruma fazla gelemeyince konu başlığınıda geç farkettim.Özür dilerim bunun için.Size hayırlı yaşlar diliyorum abim Sevgili Su Perisi arkadaşımla beraber huzur,mutluluk bereket ve sevgi&saygı ile heran beslenen daha nine nice yıllar diliyorum.Allah herbir yıl için "iyiki" lerle dolu günler nasip etsin.Sevdikleriniz ve ailenizle sağlıklı bir ömür diliyorum abim.Doğum gününüz kutlu olsun ...
Böyle mübarek bir ayda ve günde ruhunu teslim etmek her kula nasip olmaz.Rabbim, Ateş Hocamın mekanını cennet eylesin;rahmet eylesin.Ailesi ve tüm sevdiklerine sabır versin...
Daha nice sağlık,huzur,bereket,dostluk ve barış içeren Ramazan bayramları dilerim cümle Müslüman alemine.Bayramımız mübarek olsun;tekrarını nasip eylesin yüce Rabbim hepimize hayırlısıyle..
Derdini Büyütme!...
Çevrene bak; Acısı, üzüntüsü olmayan var mı ?
Dünya halidir bu, Çünkü dünya imtihan sahasıdır.
Tatlısı az, acısı fazladır.
Sevinci az, üzüntüsü fazladır
Çevrene Bak!
Çoğunun acılarına yürek dayanmaz.
Her evden bir inilti,
Bir çığlık, bir feryat yayılır
Her gözden bir yaş akar
Fakat her şeye rağmen nice felâketlere SABREDENLER var !
Acıyı yüreklerine akıtanlar var
Bir lokma ekmeği bulamayan,
Hayatın ağır yükünü,
Cılız bedenleriyle taşımaya çalışanlar var!...
Çevrene Bak!
Yalnız sen değilsin;
Sıkıntı, üzüntü ve acıyla kıvranan,
Yalnız sen değilsin;
ünya cenderesinde ezilen,
Yalnız sen değilsin;
Umduğunu bulamayan,
Yalnız sen değilsin;
Aşk acısı içinde tükenip yok olan
Belki başkasına oranla,
Senin gülmen gerek..
Haline şükredip sevinmen gerek !
Hayatın artısı ile eksisini,
Müspeti ile menfisini,
Tatlısı ile acısını,
Sevinci ile üzüntüsünü..
Hafifletmeye çalış !
İster beğen,
İster beğenme,
İşte budur hayat
İsyana gerek yok,
Dünya işte bu, budur zaten imtihan
Zaten değiştirmene de imkan yoktur.
Acı olmayınca
Tatlının değeri de olmayacaktır.
Kötülük görülmeyince
İyiliğin değeri bilinmez.
Kıymeti fark edilmez!
Yaşlılık olmazsa gençliğin,
Hastalık olmazsa sağlığın,
Yoksulluk olmazsa
Varlığın değeri anlaşılmaz.
Sayın ISSIZADA Arkadaşım doğum gününüz kutlu olup,daha nice güzel,sağlık,mutluluk dolu bereketli yıllar diliyorum size aileniz ve sevdiklerinizle beraber.
Anamı kaybettiğimde beş-altı yaşlarındaydım..Sokakta gülle (misket)oynarken babam eve geldi bisikletle..Neredeyse bisikletten düşercesine indi.Evde bir ağıttır koptu...Ne olduğunu anlayamamış, merak da etmemiştim..Sonra mahalleli toplanmaya başladı bizim evde..Her gelenden sonra feryat,figan biraz daha yükseliyordu.Ben yine de ne olduğuna dair bir bilgi sahibi değildim...Gülle oynamaya devam ediyordum ama garip bir his de dolmuştu içime...
Biri geldi yanıma."Annen ölmüş,gülle oynanır mı?"dedi. Ben de -Verin gülleleri annem ölmüş,dedim.Dedim ama anne nedir,ölüm nedir bilmeden..Feryat,figanların çoğaldığı bir anda komşumuz olan bir teyze beni ve iki küçük kardeşimi aldı evlerine götürdü.En küçük kardeşim ikibuçuk, ,onun büyüğü dört yaşındaydı.Teyze bize sofra hazırlamıştı..Biz birşeyler yerken onlar kendi aralarında konuşuyordu.
-Yazık oldu kadıncağıza tam gün görecekken öldü...
-Sekiz tane öksüz nolacak şimdi?
-Şu masumlara bak anam, can dayanmaz vallaha....
-Kele bacım en büyüğü onyedi yaşında sekiz çocuk,Allah Hoca amcaya yardım etsin.
-Hoca amcaya nolacak bacım,Allah bu çocuklara yardım etsin..
-Mahallenin bilmişleri kanına girdi kadının,doğursaydı nolurdu ki?
Bir yandan kahvaltımızı yaparken,bir yandan da konuşmaları değerlendirmeye çalışıyordum...Konuşmalardan çıkardığım sonuç:durumun vehametiydi..İçime bir ürperti düştü ama, hala ağlamamıştım..Küçük kardeşlerim de bilmiyordu ölümü...
Eve tekrar döndüğümüzde büyük bir kalabalık orada toplanmıştı.Kimi başımızı okşuyor,kimi sarılıp ağlıyor,kimi bize para veriyordu. Bir siyah taksi ve zencimsi uzun boylu bir şoför geldi.Bizi gösterdiler..Bizi arabaya bindirdi..Şoför bize bazı sorular soruyor,aldığı cevaplar hoşuna gidiyor..Aferin diyerek bizi onore ediyordu.Ya da hoşuna gitmiş gibi yapıyordu teselli kabilinden.
Cenaze köyümüze gömülecekti.Köydeki evimize geldiğimizde sanki bütün köy orda toplanmıştı.Ağıtlar arşa yükseliyor,kimse kimseyi teselli edemiyordu.
-Vah Eşe'm vah sözleri değişik ağızlardan sürekli duyuluyordu.
.Mezarlığa geldiğimizde daha da büyük bir kalabalığın olduğunu gördük..Biri: -Açın çocuklar annelerinin yüzünü görsün ,dedi.Bazıları karşı çıksa da bizi tabutun başına getirdiler..Tabutun kapağını kaldırıp kefeni açtılar..Parlayan iki altın dişiyle,yarı açık gözleriyle tebessüm eder bir haldeydi..Bu tablo yine birçoğunun feryadına sebep olurken ben yine ağlayamamıştım.Ne kaybettiğimi,neler kaybettiğimi bilmediğimden olsa gerek...
Ağlayanların,feryat edenlerin ağıtları,her geçen gün azaldı.Benimse ağıtlarım yeni başlıyordu.Çünkü iyiye gitmediğini anlar olmuştum.Farkında olmadan yaşadığım huzur ortamını yitirmiştim.Her geçen gün de bu huzursuzluğun artacağını hissediyordum..
O yaşlarda bir çocuğun annesini daha iyi hatırlaması gerekirken ben niye hatırlamıyordum..Bu soru zihnimi megul eder olmuştu.Sorunun cevabı annemin ölümünde gizliydi.
Anacağzım yaşayan sekiz çocuk, ölen iki çocuktan sonra onbirinci.çocuğunu düşük yapıp kan kaybından ölmüştü.Otuzbeş yaşındayken.Yolun yarısında.Otuzbeş yaş ve onbir çocuk.Bugün rastlanabilinir mi acaba böyle bir örneğe?
Babam köyün hocası ama aynı zamanda hocalık yaptığı köyden olunca hem hoca hem köylü gibi yaşıyordu.Yüz kadar davarımız,bahçelerimiz,köpeğimiz,tavuklarımız vardı. Babam onbeş kardeşin en küçüğü,nenemin yedi kızından sonra olan tek oğluydu.Kendisinden büyük yeğenleri vardı.Bize akran olabilecek bir amcaoğlu veya halaoğlu yoktu.
Babam sesi çok güzel, zeki biriydi.Yedi kızın üstüne olunca bu özellikleri de eklenince elüstünde tutulurdu.Köyün üçte biri nerdeyse yeğeniydi.Herkes çok severdi.Sohbetini dinlemeye,sesini dinlemeye bayılırlardı.Annem de bu özelliklerinin meftunu olmuştu ..Askerdeyken ilk çocuğu olmuştu.Sonraki çocukların arası bir-birbuçuk yaş devam etmişti.
Annem ilk çocuğundan sekizinci çocuğuna kadar,yüz tane davara bakmış,,bahçe ile ilgilenmiş ve babamın özel hizmetine koşmuştu.Hatta eşeğin,köpeğin yiyeceğini içeceğini anacağzım düşünürmüş.
Çok çalışkan,çok saf bir kadınmış anam.Çok da cesurmuş ayrıca.Zifiri karanlıkta kimsenin gitmeye cesaret edemiyeceği yerlere gidermiş.Yılanı kuyruğundan tuttuğu gibi silkeler,belini kırar atarmış.
Bu kadar yükün altında hiç şikayet etmezmiş.Kocasını çocuklarını çok severmiş.Onun haline acırmış kimileri,kimileri gıpta edermiş.Babamı taparcasına seven bacılarından bazıları acımasızca kardeşlerine iyi bakmadığından,ona iyi hizmet etmediğinden yakınırlarmış.Babama aşık olan bir dul kadını babama iyi baksın diye yapmaya çalışırlarmış.
Bu iş babamın da aklına yatınca:Anama:"Hatun sen çok yoruluyorsun,sana bir yardımcı getireyim,yükün hafiflesin"demiş. Zaten canına tak eden kadıncağız iyi olur düşüncesiyle bunu kabul etmiş.Gelen kadın gerçekten babamı ve bizleri çok severmiş.Bizlere annemden daha çok o bakmış
Çocuklar da biraz büyüyünce anamın biraz yükü hafiflemiş ama kadınlık duyguları da kabarmaya başlamış. Rahat edeyim derken huzuru kaçar olmuş.Sık sık kuma kavgası yaşanır olmuş evde.Babamın da huzuru iyice kaçmış.Babamın kuma olarak aldığı kadının akrabaları da bu işe sıcak bakmamışlar.Köyde de huzuru kaçmış.
Bir çözüm olur düşüncesiyle şehre tayin istemiş.Hanımın biri köyde biri şehirde kalır diye.Hatta ilk başta çocukların da hepsini götürmemiş.Köydeki bahçe,davarlar,mal-malel için.İlk giden ekipte ben de vardım.Yani anamın yanında..Buna rağmen yine de anamı net hatırlamıyorum..
Benden küçük iki kardeşim daha olunca doğal olarak küçüklerle daha çok ilgilenmiş kadıncağız.Belki ben de çocuksu bir tepkiyle uzak durmuşumdur.
Önce dört çocuk şehire gelmiş dördü köyde kalmış.Mahalleli hoca hanımına hoşgeldine geldiğinde sohbet çocuk sayısına gelince anam sekiz diye cevap verdiğinde afallarmış gelenler.
-Abooov Bacım bu kadar çocuk bu genç yaşta,nasıl büyüttün,canına yazık değil mi? Aman ha bir daha çocuk yapma hayatını yaşa eleştiri ve telkinleri.Anacağzım:Ne yapayım Allah veriyor bacım dermiş...
-Kız deli olma bunun çaresi var, tedbiri var dikkat et derken,anam gebe olduğunu anlamış.
-Düşür bunu, şu ilaç,bu ilaç,derken..Çocuk meğer düşük evresini geçmiş.Bu gün için bir çaresi olur muydu bilemem ama, o gün doktorlar birşey yapamamış..
Daha hayatının baharında,hiçbir çocuğunun mürüvvetini görmeden,Bilinçsiz telkinlere safça kanarak kendi sonunu hazırlamış.
Hatırladığım tek suretin tabuttaki gülen yüzün anam. Gözünün yarı açık olmasıyla ,gülen simanla ne demek istediğini şimdi çok iyi anlıyorum anam.Öldüğünde bilemedim,kıymetini,değerini..ağlayamadım..Ama bu yaşıma gelene kadar hergün ağladım anam..Çünkü hergün yeniden öldün yüreyimde...Ruhun şad,mekanın cenet olsun anam..Her geçen gün hasretin biteceği düşüncesi tek tesellim..Gelirim yakında anam...İnşallah beni affedersin...Bahtsız anam...Canım anam....
şimdi neresindesin hayatın ?
hangi kavşakta ?
ardına baktığında yaşadıklarından ne kadar hoşnutsun ?
ve yapmak istediğin neler var ?
sormak lazım kendimize ...
çok şey olmalı çok planların olmalı, daha iyi daha mutlu olmak ve daha mutlu etmek adına...
sevgi çiçeklerin olmalı rengarenk, zamanla solsada kopartılsada acımadan,
sen daha güzellerini yetiştirmelisin gönül bağında, severerek yılmadan yorulmadan,
hayata inat tüm zorluklara inatla...
gülmelisin en içten tavrınla, özlemeli insanlar seni yarışmalı seninle olmak için.
mutlu olmalılar senin yanında, gözyaşın da olmalı ,saklamadan gizlemeden bırakmalısın dökülsün gözlerinden ve ağlarken gülmelisin aniden, işte bu yüzden çok sevmeli seni insanlar...
sen sevdikçe sevecektir seni herkes...
bir duruşun olmalı hayatta !
senin doğrularını yanlışlarını bilmeliler.
vazgeçemediklerin olmalı mesela, ailen gibi sevdiklerin gibi, dostların gibi...
önceliklerin olmalı,maneviyatın güçlü olmalı,karşılıksız sevmelisin hayatta...
beklentin ve beklediğin tek bir kapı olmalı ve bilmelisin herşeyin O' na ait olduğunu ve herşeyi O' nun adına sevmelisin riyasızca, gönlünü doldura doldura...
hangi yol ayrımında olursan ol...
bilmelisin ve inanmalısın doğru yolda olduğuna, çıkacak zorluklardan yılmamayı öğrenmelisin bir anda kapılsanda çaresizliğe, hayat zorlada da seni sen yılmamalısın yıkılmamalısın düşsende kalkmalısın tekrar tekrar varsın ayakların ellerin kanasın canın yansın devam etmelisin kalsanda karanlıklarda bir tek ışık varsa gitmelisin korkmadan o ışığa...
eğer hiç bir ışık yoksa yolunda durmayı düşünmeyi işte orada yolunu değiştirmeyi de bilmelisin...
dimdik bir duruşun olmalı hayatta ve insanlara bırakacak bir çift kelamın kalmalı...
SENİ SEVİYORUM mesela...
söylediğinde bu sözü şüphe duymamalı karşındaki ve içinden geldiğinde hiç beklememelisin
ya ! söyleyecek zamanın olmazsa bir daha...
Çıkmaz bir sokaktı kaldırım taşlarıyla kaplı,yedi on yaş arası tam çocukluğumuzun en güzel anları..nede güzel yaşadık samimi insanlar herkez komşu annne teyze bile denmezdii..toz toprak içinde kalırdık ama annelerimiz hiç birşey demezdi..akşam olsun istemez saklanbaçlar. kapı önlerinde evcilikler.. misafir olurduk birbirimize..annelerde katılırdı zaman zaman bizlere mis gibi kekler pastalar annelerden hediye..
Kandil geceleri özel vede çok güzeldi.. sokak başlarını karşılıklı tutulan iplerle keser,ya mum ya para derdik,nasılda eğlenirdik..Böyle bir kandil gecesi topladığımız bütün paramızla doğru mahallemizin Şaban bakkalına gittik ve alabildiğimiz kadar mum aldık ve çıkmaz sokağımızın kaldırım taşlarına abartısız hemen hepsine yapiştırdık ve bunları yaktık... olağan üstü bir manzaraydı bütün mahalle bu manzarayı seyrine doyamadık.
Bizler bez bebeklerle oynadık onları kendi diktiğimiz elbiselerle giydirdik..yün ipliklerle saçlar ekledik..belki daha ozaman öğrendik yoktan var etmeyi..
Erkek çocukların boş makaralardan tekerlekleri olan arbaları ..kalın tellerle çekerler kurdelelerle süslerlerdii..ay nasılda güzeldii..
Oysa şimdi öylemi ?
Onların var sindi bebeklerii, çeşit çeşit elbiseleri hatta kurulu evlerii..
ama yokki hiç misafirleri..
son model arabaları uçakları tirenleri..ve en kötüsü envayi çeşit silahları..belkide ektik içlerine kin çiçeklerini ..
birşeyleri uğraşarak elde etmediler..herşeyin hazırına ve en güzeline alıştılar...hep birileriyle yarıştılar..
Bilmiyorum ama çocuklarımızın oyunlarını ve oyuncaklarını hayata dair çabalarını birileri çaldı..onlara mutsuz ve doyumsuz bir dünya bıraktı...
MALESEF;engel olamadık..
çocuklarımıza yaşadıklarımızı aktaramadık...
İnsanları olduğu gibi kabul etmek,aslında hayatı kabul etmekten geçiyor ve her şey bizde bitiyor...
Bizim yargılarımızla hayat sürüyor"nasıl bakarsak öyle görürüz" hayata kendi bakış açımızla bakıyor ve yön veriyoruz,seviniyor ve üzülüyoruz...
Suçlamadan,kınamadan,yargılamadan,
Hoşgörüyle,sevgiyle,saygıyla baktığınızda...
Yaradılanı Yaradan'ın hikmetiyle görmeye başlayınca,
artık sizi hiç birşey üzmez ve sinirlendirmez...yerini sabır sûkûnet alır ve cehenneme dönen dünyanız cennet olur.
"sizin şer gördüğünüzde hayır,hayır gördüğünüzde şer olabilir" dendiği gibi,
takdiri O'na bıraktığınızda,huzur başlar,yanmalar sona erer.
İnsanız,acılar kapımızı her an çalabilir,
o anın hiç geçmeyeceğini zannederiz,dayanılmaz gelir..işte burda sabır devreye girer...
O'na teslimiyetle acılar hafifler.
Ölüm bile bir son değil başlangışsa...neyin acısı hiç bitmez sandığın.
Her anımız yeniliğe ve güzelliğe açılır ama buna izin vermemiz gerekir,
bırakın güzel düşünceleriniz sizi kuşatsın,beklediğime sabrıma değdi dedirtsin.
Siz bunları yaşarken,hayat size en güzelini hazırlar, ümit hiç bitmeyen sermaye olmalı elinizde.
Bunun tersini yaşayan ne çok insan var...
Herşey kötü,herkes kötü,hayat kötü...eyvah eyvah....
isyanlar başlamıştır hayata...
her günün felaket beklentisiyle...
bu gün nasıl bir kötü olay olacak
kim bana ne diyecek
kim ne yapacak...ve bu beklentiler zaten gizli bir davettir ...gel der bul beni,
ağlamak kahrolmak için bekliyorum, der sanki....ve her an'ı bir kısır döngüdür artık,
biri bitse diğeri başlar ona göre...
aslında bu sizin bakış açınızdır sadece...
hüzünleri siz bırakmadığınız sürece hüzünler sizi bırakmaz,
unutmayın ki hayat aynadır size,nasıl bakarsanız öyle görürsünüz kendinizi,hiç gülerek baktığınızda aynada ağlayan bir ifade gördünüz mü ?
tabi ki hayır,
aynalar yalan söylemez,hayata da gülerek bakın ve hayatın size güldüğünü göreceksiniz
bu polyannacılık değildir,bu sadece güçlü olduğunuzu her ne olursa olsun pes etmeyeceğinizi gösterir...
Belki..diyeceksiniz
ama benim karşımdakiler bana yanlış yapıyor haksızlık ediyor ben onlarla anlaşamıyorum...
evet haklı olabilirsiniz..aynı dili konuşamadığınız insanlarla mücadele etmek zordur...iki yabancı dili konuşan iki insan nasıl anlaşamazsa iki ayrı fikirde olan insanlarda anlaşamaz,illa anlaşmaya çalışmıycaksın kendini de onu da özgür bırakacaksın o zaman.
siz tüm iyi niyetinizle elinizden geleni yapın ve takdiri Yaradan'a bırakın, bütün mesele bu ,tam teslimiyet ve en emine havale etmek,bırakın içinizdeki huzursuzluğun yerini huzur alsın,kendinize bunu çok görmeyin.
Kendinizi bir test edin, ne zaman karşınızdakini affetmeyi denediniz ?
"ben asla affetmem" diye bir cümle sakın kurmayın
"affetmeyi bilmeyen affedilmeyi beklemesin" deniliyora...İşte orda durmak gerek.
içinizde nefret duygusuna yer vermeyin , bu sizi perdeler sevmeyi sevilmeyi unutursunuz.
Kollarınızı açın ,yüreğinizi açın ve hayatı kucaklayın iyisiyle, kötüsüyle,acısıyla,tatlısıyla
ve huzur kuşatsın sizi ....
Olmak ya da olmamak
Yaşamak ya da yaşamamak
Nasıl yaşamak
Yaşarken yaptıklarımız
Yapamadıklarımız
Yapmak isteyip yapamadıklarımız Bu yazıya başlarken, etkilendiğim Michael Josephson'nın bir yazısından yararlanacağım
Hazır olun ya da olmayın, bir gün sona geleceksiniz.
O gün geldiğinde Zenginliğin... iz, hıncınız kininiz, öfkeleriniz, hayal kırıklarınız, umutlarınız, tutkularınız, planlarınız ve yapmak istedikleriniz hiçbir önemi kalmayacak.
Öyleyse önemli olan nedir?
Yaşadığımız günlerin değeri neyle ölçülür.
Önemli olan, ne aldığınız değil, ne verdiğinizdir.
Önemli olan, öğrendikleriniz değil, öğrettiklerinizdir.
Önemli olan, doğruluk, dürüstlük, merhamet, fedakârlık ve cesaretle atmış olduğumuz her adımla, başka yaşamları zenginleştirmiş olmanızdır.
Önemli olan, yetenekleriniz değil, karakterinizdir.
Önemli olan, diğer insanları yüreklendiren, onların sizi takip etmesini sağlayan örnek bir insan olmaktır.
Önemli olan kaç kişi tanıdığınız değil, siz gittiğinizde ebedi bir yoksunluk hissedecek olan insanların sayısıdır.
Önemli olan, hatıralarınız değil, sizi sevenlerin kalbinde yaşayacak olan hatıralarınızdır.
Önemli olan, ne kadar uzun süre hatırlanacağınız değil, kimler tarafından ne şekilde hatırlanacağınızdır.
Önemli bir hayat yaşamak rastlantıyla olmaz.
Önemli olan, koşullar değil, seçimlerinizdir.
Önemli bir hayat yaşamayı seçin.
Kısa ve öz bırakmak istiyorum
Çünkü anlatmak istediğimi anlattığımı sanıyorum
Yoksa uzatıp okumayı zorlaştırmayı da sevmiyorum
Yaşamınız öz olsun
Anlaşılır olsun
Yaşanmaya değer olsun
Her gününüz bayram olsun
Yaşayacağımız bayram insanlık alemine sağlık, mutluluk ve esenlikler getirmesi temennisiyle.
Ülkede 20 milyon kişi açlık, yoksulluk sınırında
8 milyon işsiz umutla iş bekliyor
Biz ne yapıyoruz?
Al sana kömür
Al sana gıda paketi
Al sana kira yardımı
İdare et diyoruz
Ha birde al sana yeşil kart
Yeşil kart olayı farklı sosyal bir devlet halkının sağlık sorunlarını kartsız vermeli, yeşil kart yerine kimlik geçmelidir Bu farklı bir olay Ayrı bir yazı konusu
Bu yardımlar yapılmamalı demiyorum, yapılmalı ama yerine göre gazilerimize, şehitlerimize, dul ve yetimlerimize elbette fazlası yapılmalı
Ama gel gör ki Japon atasözünde olduğu gibi "bana balık verme, balık tutmayı öğret" diye bir kavram da var dünyada
Çalışma yaşında olan genç insanımıza bu yardımlar yarardan fazla zarar vermektedir
İnsanımızı tembelliğe alıştırmakta ve yozlaştırmaktadır
Bu dağıtılan yardımlar üretime aktarılsa, insanlara sadaka yerine iş verilse daha iyi olmazmı?
Alın terinin yerini hiçbir şey tutmaz, bizim kültürümüzde alın teriyle kazanmanın özel bir önemi olduğunu hepimiz biliyoruz
Bildiğimiz halde kendi elimiz ve paramızla illerde önümüze çıkacak sorunlar üretmiyor muyuz?
İlçemizde Keban kilimciliği anlaşılmaz bir şekilde neden bitirildi bilmiyoruz?
Bu kilimler daha yani tanınmış ve rağbet görmeye başlamışken neden üretilmiyor?
Bir anlam verebilmiş değilim
Yeni bir iş imkânı araştırılıp halkımız yardıma muhtaç olmaktan kurtarılamazımı?
Bu insanlar tüketici yerine üretici hale getirilemezimi?
Mutlaka yapılacak şeyler vardır
Mesela kültür mantarı üreticiliği teşvik edilemezimi?
Neden kültür mantarı derseniz?
Kebanda iklim koşulları uygun özellikle Eylül ve Mayıs ayları arasında mantar üretimi için iklim son drece uygundur Uygun olan bir şey daha var Kebanda iki katlı evlerin %60 ının alt katları boş ve atıl durumdadır Bu alt katlar rutubet ve nemden dolayı kullanılmamaktadır Bu rutubet ve nem kültür mantarı için uygun koşullardır
Kış aylarında onlarca sera boş durmaktadır bu seralarda bu iş için son derece ideal yerlerdir...
Kişi başına verilecek yardım paketi yerine kompost temin edilip bu insanlarımız üretici haline çok kolay getirilebilinir
Bu ve buna benzer çok imkânlarımız olduğu halde neden hala hiçbir şey yapmıyoruz? Anlamak istiyorum
Sizi bilmem ama ben manavdan domates alırken bile zor seçerim, o manav ya da bakkalın vitrini önemlidir, işine saygısı önemlidir, en önemlisi müşteriye saygısı önemlidir.
Doğal olmasına özel itina gösteririm.
Giysiler için de aynı hassasiyeti gösteririm. Öncelik üzerime uyması, kaliteli olması, kullanışlı olması rengi, duruşu ve saire dört bir yandan incelerim.
İş memleketi yönetenler olunca bu hassasiyet kat sayım daha da artar. Mesela Geçen seçimlerde Milletvekili seçimlerinde bir partiye oy verirken, belediye başkanlığı seçimlerinde başka bir partiye, il genel meclisi seçimlerinde başka partiye oy verdim.
Neden böyle yaptığımın kendimce gerekçelerim var mutlaka. Bu gerekçeler duygusal değil, mantıklı gerekçeler, hiç sevmediğim insanlara kendi konumlarında daha başaralı olacağına inandığım için, onlar benden oy istemediği halde oy verdim.
Yani bence seçerken gerçekten seçici olmak gerek kim nerde daha başarılı olur ona bakmak gerek.
Bana göre tek gerçek vardır; istediğimiz, özlediğimiz, beklediğimiz yönetimlere ulaşamamamızın nedeni; bizzat bizlerin seçerken izlediğimiz yolun yanlışlığıdır.
Hepimiz biliyoruz ki adayları tespit ederken hangi kriterlere bakıldığının, sıralamaların neye göre yapıldığının yasal gerekliliklerin dışında başkaca hiçbir standardı yok.
Böyle olduğuna göre bizde kendimize göre kriterleri kendimiz belirlemeliyiz.
En basit yerden başlayalım, çünkü azda olsa siyaset yapan biri olarak benimde az çok tecrübelerim var.
Elinizi ölü balık gibi sıkanları es geçin. Bu samimiyetsizliği ve özgüven eksikliğini gösterir.
Sizinle konuşurken gözlerinize bakmayan sık sık bakışlarını kaçıranlarında mutlaka sakladığı şeyler vardır.
Kürsüde seçmenlerine seslenirken, ağdalı nutuklar atarken önündeki yazılı kâğıttan okuyanların daha doğrusu onu bile okuyamayanların beceri ve yeteneklerinden şüphe duyulmalıdır.
Güce tapanları, kişisel hırslarını ön plana çıkaranları ve bunu da açık seçik ortaya koyanlar tehlikelidir. Bilin ki gittiği yerde de benmerkezci davranacaktır.
Hani uzun uzun konuşup hiç bir şey anlatamayanlar vardır. Kendini doğru ifade edemeyen, mecliste sizleri ne kadar doğru anlatacak ve savunacaktır.
Boş boş bakan, konuşurken ellerini nereye koyacağını bilemeyen sapla samanı ayırt edemeyenler defosu olanlardır.
Sizden biri olmayanlar, sizin gibi giyinmeyen, sizin gittiğiniz yerlerde görünmeyenler sadece seçim zamanı siz gibi davranmaya başlamışsa içtenliğinden şüphe duymalısınız, bunun adı kandırmacadır.
Sayılacak daha çok şey var. Ama İyi bir makale mini etek gibidir. İlgiyi çekecek kadar kısa esası kaplayacak kadar uzun olmalıdır.(sıkmamalıdır).
Onun için bende bir kıssa ile noktalayayım.
"Dönemin Babil hükümdarı Nemrut; putlara karşı mücadele eden Hz.İbrahim i öldürmek için devasa bir ateş yaktırır. Her taraf alev alev dir. Bu arada küçücük bir karıncanın canla başla ateşe su taşıdığını görürler şaşkınlıkla. Derler ki;''Senin taşıdığın suyun hiç bir yararı olmayacak ki''Karınca cevap verir; ''Evet olmayacağını bende biliyorum, ama hiç olmazsa herkes hangi tarafta olduğumu bilecek".
Seçimlere çok az bir zaman kala, hala kararsızım diyenleri anlamıyorum. Kararsız olmak ben bilmiyorum demek, hiçbir şeyden haberim yok demek değilmidir.
Zira kararlılık; bireyin ilkeleriyle, yaşam biçimiyle ve en önemlisi de tarafıyla çok yakından ilgilidir.
Taraf olmak'' herkese göre değişen bir kavramdır ve bizim seçimlerimizle, hayata bakışımızla alakalıdır.
Hepimiz seçimlerimizi, üretimlerimizi bu bilinçle yaparız. Bilimden sanata, spordan eğlenceye, aşktan arkadaşlığa kısaca insana dair her şeyde tarafızdır.
Sık sık taraf değiştiriyorsanız eğer
Ve nerede duracağınızı da bilemiyorsanız ciddi sorun var demektir.
Tarafsız olmak, renksiz olmaktır.
Tarafsız olmak hiçbir fikri olmamaktır.
Tarafsız olmak, günümüzde güçlüden yana olmak anlamındadır.
Tarafsızlık zayıflıktır, korkudur.
Tarafsız olmak banane demenin öztürkçesidir.
Oysa taraf olmak;
Yandaş olmaktır,
Hangi cephede olursan ol inandıklarını korkmadan söyleyebilmektir.
İnanılmaz özgürlük, inanılmaz güçtür.
Geleceğinizi sahiplenmek için,
"Bende yaşama dâhilim ''demek için,
Düşünerek, analiz ederek
Kararınızı vermek zorundasınız.
Çünkü en kötü karar, ne yapacağınızı bilememekten çok daha iyidir...
BABAMA
Bu hafta bana ayrılan alanı kendim için kullansam, sanırım herkes mazur görecektir beni Duygularıma hâkim olmaya çalışarak kenarından, köşesinden içimdekileri dökmek istiyorum
Cemal Süreyya nın şiirindeki satırlar geliyor aklıma. "sizin hiç babanız öldümü? Benim bir kere öldü kör oldum "şair böyle yazıyordu dizelerinde
Kör olmuyormuş insanoğlu, ama katran karası bir yalnızlık çöküyormuş, acılar, sızılar, isyanlar, keşkeler ve yaşamın dibe vurduğu anlar işte o an oluyormuş, öğrendim
İnsanın iliklerine kadar hatta hücrelerindeki çekirdeklere kadar çaresiz kaldığı an yaşamın dibe vurduğu anmış
Biliyorum ki; bu herkes için böyledir
Ama müsaade ederseniz biraz dertleşmek istiyorum sizinle ne dersiniz
Babamın okuryazarlığı askerde başlıyordu. Zar zor, kendini kurtaracak kadar bir okuma yazma öğrenmişti askerde"Ali okulundan çıktım "derlerdi Kuran okumasını da hacıdan hocadan öğrenmişti Hiçbir zaman onun benden aşağı mı yüksek mi, ileri mi geri mi olduğunu aklıma getirmedim Bana, her insandan öğreneceğim, her insanda benim bilmediğim birçok bilginin saklı olduğunu öğretmişti hayat denilen okul O lastik pabuçlarıyla yürüyen bir çınarı andıran adam, benim babamdı ve onunla gurur duyuyordum Bu insana kutsal, yıkılmaz bir saygı beslemekteydim. Namuslu olmayı, adam gibi adam olmayı, sınırsız vermeyi öğretti bana
Babamın yüreğinde taşıdığı ve yanında hiç eksik etmediği, "ağulardan süzülmüş" sabır olduğunu çok sonradan anladım
Bunca yoksulluk ve çağın gerisinde, sürüne sürüne, bin yıllardır yaşayan Anadolu insanından daha iyi kim bilebilir "sabrı" Sabır, sözcüklerden labirent kurarken çekilen sıkıntıdan çok daha derin ve başka bir şeydir buralarda
Babamın yüzündeki çizgiler dünyanın öte ucunda benzeri acıları yaşayanlarla aynıydı. Babamın bana kütüphane olarak bırakacağı, yüzündeki çizgiler ve gözlerindeki ifadenin evrenselliğiydi
Buralarda yaşam, elini, yılan, çıyan deliğine sokmaktan farksızdı çünkü;. Gülüşlerin bıçak keskini, yüzlerin taştan oyulmuşçasına sert, sabrın dağlardan kavi olan yeriydi dünyanın, bu acı bozkırı Babam bana ne az güldü Babam bana gülmeden çok önce unutmuş olmalıydı gülmeyi... Babam bana sevgisini nasıl sundu? Bir savaş alanında doğup yaşayanların acı yazgısıydı bu... Gülmek de, sevmek de en saklı derinimizdeydi Kim bilir belki de, bizim en değerli şeyimiz diye en sert yanlarımızın altında saklayarak koruyorduk onu Belki de; ekmeği, suyu, azar azar kullanıp, yetirmeğe alışmış olanlar, sevgiyi de, bitiverir korkusuyla, idareli kullanmaya zorunlu hissediyorlardı kendilerini
Sonra babam öldü. Bir gün babalar ölüyormuş meğer İnsan gibi yaşanmamış, ama adam gibi yaşanmış bir yaşamdan geçti gitti. .Ayaklarındaki kara lastik ayakkabıları ile üzerinde kahverenginin ala çalan tonundaki eski giysileriyle kaldı aklımda Bazen orak biçerken, bazen kazmayı toprağa vururken ve benzeri binlerce haliyle kaldı Ve en önemlisi herkese ama herkese saygıyla bakardı kimdir nedir ayırtmazdı En azından insanlara bir bardak su ikram etmeden bırakmazdı Yoksuldu ama cömertti mirası çoktu şimdi onun yüzde birini yapabilir miyiz ondan bile endişeliyim Bu dünyada uçaklara binip pembeli aklı bulutlara dokunamadı; köpüklü kıyılarından denizlerine girip yüzemedi güzelim ülkenin. Bir esir kampında gibi, çilelerin harman olduğu bir yaşam geçirdi. Bir dağ gibi devrildi gitti babam.
Yaşıyorsa babanız gelmesini beklemeyin siz gidin babanıza Kırsalar bile hayatta olmaları bile inanın güç verir insana Sonra keşkeler çok olur
Bu gazete muhtemelen çoğunuza bayramda ulaşacak Bu bayram günü de böyle şeyler yazılırımı diyecekleriniz olacak Olsun varın değin ama hatırlayın babanızı ananızı en azından bayramdan bayrama onlara gidin ve onları mutlu etmeye çalışın
Bu temenni ve dileklerimle herkesin bayramını en içten duygularla kutluyorum
Her yerleşim yeri; idari ve yönetim açısından birilerine zimmetlidir
İllerde validen başlar belediye başkanlarından, muhtarlara kadar ve yerleşim yerinin Protokolü sahiplenir orayı... Kurallar, yöntemler, yasaklar belirlenir; uygulanır...
Baskın olanlar; erk sahibi olanlardır
Kalabalıklara ise sadece uymak, kabul etmek, izlemek kalır...
İstenende budur zaten
Böyle olunca da o yerleşim yerindeki her şeyin hesabını o yerleşim yerini yönetenlerin
Hesap vermesi gerekmezimi?
Gerekir ama gel gör ki hiç öyle olmuyor
Ama aslında o kentte sürekli yaşayan bizler
Oysa bir kentin gerçek sahipleri; ona hayat veren kalabalıklarıdır
Ayakkabı Boyacısı Ahmet, ya da Alattin.
Fırıncı Özcan,
Terlik ve haşhaşçı Ali,
Çerçi bakkal,
Muhtar Ali,
Hüseyin turan,
Balıkçısı öğrencisi ev hanımı ve herkes
Nefes aldıkları kentin parke taşlı kaldırımlarında onlar yürürler,
Yağmur onların üzerine yağar,
Çamur onlara sıçrar,
Okulda eğitim iyi değil diye onların çocukları mağdur olur,
İşsizlik onların belini büker,
Ulaşım pahalı olunca onlar ızdırap çeker,
Su lar sağlıklı olmayınca onlar hastalanır,
Karamsar ve umutsuzdurlar,
Dertlerini anlatmakta zorlanır,
Sıkıntılarına alışırmış gibi yaparlar.
Aslında yaşadıkları şehri en iyi onlar bilirler...
Sokak sokak, cadde cadde...
Her şeyi duyarlar, görürler, bilirler...
En iyi şehir plancısı,
En iyi Belediye Başkanı,
En ideal Meclis Üyesidir onlar...
Tek kusurları;
Güçlerinin farkında olmamalarıdır.
Bilmezler ne kadar kalabalık olduklarını
Bilmezler kenetlenmenin ne kadar önemli olduğunu
Seçmek için kullandıkları oylarla,
Kendilerinin idare edildiklerini...
Ne gariptir ki; sayısal olarak azınlıkta olanlar,
Sayısal olarak çoğunlukta olanları idare ederler...
İşte kalabalıklar bir türlü bunu sorgulamazlar,
Haklarını aramaz,
Hukuklarını bilmezler
Sadece izlerler
Bir kentin gerçek sahipleri;
Orayı benimseyen, içselleştiren,
O şehirle bütünleşenlerdir...
Sorgulayan,
Araştırıp, öğrenen
Merak edenlerdir
Şimdi bakın bakalım aynaya;
Siz o sahiplerden misiniz?
İnsanın belirli zamanlarda ibadet ederek, ara sıra da Kur'an ahlakını yaşayarak din ahlakını yaşadığını zannetmesi yalnızca kendini aldatmasıdır. Bu, ayetteki gibi nefsinin bencil tutkularını gözeterek dini bir ucundan yaşamaktır:
İnsanlardan kimi, Allah'a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır. (Hac Suresi, 11)
İnsanın, yukarıdaki ayeti gereği gibi düşünmesi ve böyle kendince bir 'mantık dini' arayışının yanlışlığını anlaması önemlidir. İnsan kendi dinini değil, Allah'ın dinini yaşamakla sorumludur.
Cahiliye bireyinin yaşadığı 'mantık dini'nin en önemli özelliklerinden biri, Kur'an ahlakının kişisel çıkarlarla uyumlu olduğunda yaşanmasıdır. Bu kişi kulluk görevlerini, ibadetlerini, ancak çıkarlarıyla çatışmadığında uygulayabilir. İnsanlar arasında takdir görecekse güzel ahlak özellikleri sergiler, tepki alacağını düşünürse, sorumluluklardan hiç haberi yokmuş gibi davranır.
İnsanın yaşamı, ölümü, ibadetleri ve kulluğu yalnızca Allah içindir. Ancak söz konusu insanlar günün neredeyse 23 saatini Kur'an ahlakından uzak geçirirken, dinİ yaşamaya ise neredeyse bir saatlerini ayırırlar.
Dünyaya yönelik yaşayan bu kişiler belli dönemlerde, belli miktarda infak etmeyi ve yoksullara yardım etmeyi yeterli görürler. Ancak yardımlarındaki asıl amaç, Allah'ın rızası değil, toplumda ' hayırsever' sıfatı kazanabilmek ve saygın bir yer edinebilmektir.
Kendilerince bir mantık dini yaşayanların en büyük yanılgılarından biri ise tüm bu Kur'an dışı inanışlara rağmen, din ahlakını yaşadıklarını iddia etmeleridir. Oysa gerçek İslam ahlakının, bu kişilerin çarpık mantık örgüleri üzerine kurdukları sapkın yaşamlarıyla hiçbir ilgisi yoktur.
Kur'an'da, müminlerin tüm yaşamlarının Allah'ın hoşnutluğu üzerine kurulduğu bildirilir. Salih müminler, her ne iş yapıyor ve her nerede bulunuyor olurlarsa olsunlar, hasta da olsalar yalnızca Allah rızası için yaşarlar. Hayatlarında "biraz Allah rızası için, biraz nefsi için" gibi bir ayırım asla olmaz. Yaptıkları her işte yalnızca Allah'ın hoşnutluğunu kazanma çabası vardır:
(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar. (Nur Suresi, 37)
Davranışlarımızı ve sözlerimizi 'mantık süzgecinden' değil, mümin ahlakına uygun olup olmadığı konusunda süzgeçten geçirelim. Attığımız adımda "cennette böyle bir tavır içinde olabilir miyim?" diye düşünelim ki Kur'an ahlakını gereği gibi yaşayabilelim.
Allah huzurunda yapayalnız hesap vereceğimizin bilinciyle, yaptığımız tüm ibadetleri samimiyetle yerine getirmeye çaba gösterelim. Nefsimize uygun olanı seçerek gaflet içerisinde değil, Allah'ın sınırları içerisinde yaşayalım.
Çöp karıştırarak yaşamını sürdürenler Çok az bir para karşılığında hayatlarını tehlikeye atarak çalışmak zorunda kalan insanlar Sokaklarda yaşamak zorunda kalan evsizler Barınacak yer ve yiyecek bulamayan çocuklar Beslenme yetersizliği nedeniyle ölen çocuklar Ufacık omuzlarında taşıdıkları ağır yükler nedeniyle ezilen çocuklar
Ülkelerindeki yoksulluktan en fazla çocuklar etkilenmektedir. Birçok çocuk eğitimlerini yarıda bırakmakta, zor koşullarda çalışmak zorunda kalmakta hatta kimi çocuklar aileleri tarafından köle gibi satılmaktadır.
Ve bunlar gibi yoksulluktan kaynaklanan daha pek çok sorun, bütün dünyanın gündeminde yer almaktadır. Amerika gibi zengin bir ülkede bile, yoksulların sayısı son 20 yılda 3 katına çıkmıştır. Bu adaletsizliğin önüne geçilmesi, ancak varlıklı insanların Kur'an'da bildirilen güzel ahlakı benimsemesiyle gerçekleşir.
Kendi imkanlarından özveride bulunup yoksula ve düşküne yardım etmek... Kendisinin hoşlanmayacağı şeyleri başkalarına yapmamak... Gösteriş yapmak, adını duyurmak için değil, sadece Allah'ın rızası hedeflenerek muhtaçlara hizmet ve yardım etmek...
İşte toplumda sosyal adaleti ve barışı sağlayacak olan çözüm, bu ahlaki erdemlerin benimsenmesidir. Allah, maddi yönden güçlü olan kişilerin nasıl davranması gerektiğini Nur Suresi'nde şöyle haber verir:
Sizden faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah bağışlayandır, esirgeyendir. (Nur Suresi, 22)
Allah Kur'an'da, "Onların mallarında dilenip-isteyen ve iffetinden dolayı istemeyip de yoksul olan için de bir hak vardır." (Zariyat Suresi, 19) ayetiyle, zenginlerin mallarında yoksullar için bir hak bulunduğunu bildirir.
Kur'an'da özellikle yoksulluğunu dile getirmeyen onurlu kişilere de dikkat çekilerek, haklarının korunması öğüt verilir:
Sadakalar kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir ki onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (Bakara Suresi, 273)
Yoksulluk, dünyada yaşanan göçmen sorununun önemli sebebidir. Fakir insanlar daha iyi bir iş bulmak, daha iyi imkanlara kavuşmak için başka ülkelere gitmek istemektedirler. Özellikle savaş sonrası meydana gelen yoksulluk, pek çok insanı yurdundan ayrılmaya zorlamıştır. Ancak göçmenlerin, kendilerini kabul etmeyen ülkelere girebilmek için illegal yollara başvurmaları son derece ciddi sorunlara yol açmaktadır. Pek çok ülke, imkanları olduğu halde, mültecileri kabul etmemektedir.
Kur'an ahlakı yaşandığında ise her zaman fakirlerin, zorluk içinde olanların, yurtlarından sürülenlerin hakları korunur. Osmanlı İmparatorluğu'nun 1492 yılında İspanya'dan sürülen Musevilere kucak açması ve onları en iyi şekilde barındırması, İslam'ın bu yüksek ahlakının tarihsel örneklerinden biridir.
Fedakarlığın en güzel örnekleri ise Peygamberimiz (sav) döneminde yaşanmıştır. O dönemde şehirdeki müşriklerin baskıları nedeniyle Mekke'li Müslümanlar, evlerini ve mallarını geride bırakarak Medine'ye hicret etmek zorunda kalmışlardı. Medine'li Müslümanlar, hicret eden kardeşlerine büyük bir fedakarlıkla yardım etmiş, her şeylerini onlarla paylaşmışlardı. Allah, Kur'an'da bu örnek Müslüman ahlakını şöyle bildirir:
Kendilerinden önce Medine'yi hazırlayıp imanı gönüllerine yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinde bir ihtiyaç olsa bile kardeşlerini öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularından korunmuşsa, işte onlar kurtuluş bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)
İnsanlığın kurtuluşu, kendi ihtiyacı olmasına rağmen, imkanlarını Allah rızası için başkalarına sunan bu üstün ahlakın yeniden diriltilmesindedir. Kurtuluş Kur'an ahlakının sıcaklığının insanlığı sarmasındadır.
İnsanlık tarihi boyunca yaşanan savaş ve çatışmaların birçoğunun altında, farklı ırklar arasında süregelen düşmanca duygular yatar. Irkçılık ya da etnik düşmanlık, bu çatışmaların kaynağıdır. Bu ideolojilerin mensupları, kendi ırklarını veya etnik gruplarını tutkulu bir biçimde savunurlarken, diğerlerine karşı kin ve nefret beslerler. Onlara göre, ırklar ve uluslar arasındaki farklılıklar, bir çatışma ve kıyasıya rekabet nedenidir.
Bu ideoloji, yakın tarihte Nazi vahşetini doğurmuştu. Naziler, sırf ırkçılık adına, Yahudi, Slav ya da Çingene oldukları için milyonlarca masum insanı korkunç toplu imha yöntemleriyle yok etmişlerdi.
Kur'an ahlakında ise ırkçılığa yer yoktur. Kur'an'da bildirildiğine göre, Allah farklı kabileleri ve halkları birbirleri ile tanışmaları için yaratmıştır. Üstünlük, insanın ırkına ya da etnik kimliğine göre değil, Allah'a olan yakınlığı ve takvası oranındadır:
Ey insanlar, gerçekten biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün olanınız, ırk ya da soyca değil takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)
Yaşadiğimiz çağın büyük felaketlerinin çıkış noktası, insanların, farklılıklarını kültürel alışveriş ve tanışma nedeni değil, bir çatışma nedeni olarak görmeleridir.
Örneğin Zaire'de iki kabile arasında yaşanan savaş, 20. yüzyılda ırklar arasında yaşanan çatışmaların acı bir örneğiydi. 1997 yılı ilkbaharında 5 büyük ülkeyi; Zaire, Ruanda, Uganda, Burundi ve Tanzanya'yı içine alan, büyük bir bölgeyi etkileyen savaşta, Hutu ve Tutsi adlı iki büyük kabile birbirini katletti.
İki kabilenin hesaplaşması, çok büyük bir soykırıma sahne oldu. Yarım milyona yakın insan feci şekilde öldürüldü. Öylesine büyük vahşetti ki küçük çocuklar, bebekler dahi farklı bir kabileden oldukları için öldürüldüler. Göç eden onbinlerce kişi ormanlarda açlıkla, sefaletle, salgın hastalıklarla mücadele etti ve çok büyük bir bölümü yaşamını yitirdi.
Dinden uzak cahiliye insanlarının bu nefret dolu ırkçılıkları Kur'an'da öfkeli soy koruyuculuğu olarak tanımlanır.
Hani o inkar edenler, kendi kalplerinde öfkeli soy koruyuculuğunu, cahiliyenin öfkeli soy koruyuculuğunu kılıp-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve müminlerin üzerine güven ve yatışma duygusunu indirdi ve onları takva sözü üzerinde kararlılıkla ayakta tuttu. Zaten onlar da, buna layık ve ehil idiler. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. (Fetih Suresi, 26)
"Arap'ın Aceme, Acem'in de Arap'a üstünlüğü yoktur. Aynı zamanda siyahın beyaza ve beyazın da siyaha bir üstünlüğü yoktur, üstünlük sadece takva iledir. Hepiniz Âdem'densiniz, Âdem de topraktandır." buyurur Peygamberimiz (sav). Bir başka hadisi de şöyledir: "Allah, sizden cahiliye kötülüklerini (kibri, gururu) ve atalarla övünmeyi yoketmiştir. İnsanlar iki kısımdır; ya takva sahibi mümin veya bedbaht bir facir (günahkar)."
"İnsanların bana en yakın olanları kimler olurlarsa olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar takva sahibi olanlardır." buyuran Resûlullah (sav), yalnızca Araplara değil, alemlere rahmet olarak gönderildi. Mücadelesi diğer kavimlerle değil, putlarla oldu. Zaten ırkçılıktan, "asabiyyet-i cahiliyye" olarak söz ederdi. O'nun da ifade ettiği gibi, ırkçılığın tam bir cehalet ürünü olduğu açıktır.
Hz. Ali (ra)'den de şu söz rivayet edilir: "Şeref, akıl ve edep iledir. Soy sop ile değildir. Soyluluğun en ilerisi, güzel edep ve sağlam terbiyedir."
İnsan, ırkından dolayı iyi bir kul olmaz. Allah'a şirk koşmadan iman etmek, O'nun sınırlarını korumak, Allah'a aşkla bağlı olmak ve derin bir saygıyla O'ndan korkmak insanın ırk özelliğine bağlı değildir. Bu takvadır.
Dünyanın dört bir yanında yaşanan ırkçı akımlar, dinsizliğin karanlık yüzünü ortaya koyar. Hiçbir ırkın üstünlük iddiası olmamalıdır. İnsanlar arasında barışın ve huzurun sağlanması, ancak Kur'an ahlakının dünya üzerinde gerçek anlamda yaşanması ve yaşatılması ile mümkün olacaktır.
Allah'ı çok seven, Allah'tan çok korkan ve Rabb'ine yakın yaşamaya çalışan insanın üzerinde Allah'ın Adl sıfatı tecelli eder. Allah'ın, adil olan kullarını seven olduğunun bilincindeki inananlar için karşılarındaki kişiyi 'son kez affetme' ya da 'silme, bitirme' gibi Kur'an dışı mantıklar geçerli değildir. Geçmişte yaşananlar nedeniyle kin tutmak, nefret etmek bir yana, onlar haklarından bile bağışlayarak vazgeçerler.
Müminler, "bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever." (Al-i İmran Suresi, 134) ayeti gereği bağışlayıcı, şefkatli, merhametli ve adaletli davranırlar. Her durumda sevgiden, adaletten, barış ve dostluktan yanadırlar.
Bu üstün ahlak, insanlar arasında olduğu gibi, toplumlar arası ilişkilerde de geçerli olmalı. Toplumlar arasında anlaşmazlık ve gerilim yaşanması durumunda da Müslüman adaleti ayakta tutmalı. Kur'an'da buyrulduğu gibi:
Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide Suresi, 8 )
Samimi inananlar toplumlar arasında daha önce yaşanmış çatışma, haksızlık ve zulüm nedeniyle birçok insanın yaptığı gibi düşmanlığı ilke edinmez, sevgi, dostluk ve barışın hakim olduğu ortamları meydana getirmeye çalışırlar. Toplum genelinde öfke, kin ve nefret güdülecek olursa, dost edinilecek ülke bulunamaz. Bu duyguların ölçü alınması, bütün ülkelerin düşman olduğu anlamına gelir. Çünkü tarih boyunca aralarında küçük ya da büyük, anlaşmazlık yaşamamış iki ülke yoktur.
Aynı düşmanlıkları ısıtıp ısıtıp gündeme getirmenin hiçbir yararı yoktur. Geçmişte yaşanmış hatalar nedeniyle gerilim yaşamak yerine sevgiyi ve bağışlayıcı olmayı tavsiye ederek huzur ortamı oluşturmak ve buna sebep olmak en hayırlı olandır. Allah'ın beğendiği güzel ahlak bunu gerektirir.
Bir zulme maruz kalındığında, zulümden o toplumun ya da ülke insanlarının tümü sorumlu tutulamaz. Allah Katında, zulümden yalnızca zulmü yapan sorumludur. Yalnızca zalim, yaptığı zulmün yasal karşılığını görür. İnkarcı ideolojilerin etkisindeki Darwinist-materyalist kişilerin yaptıkları zulümden, hiçbir suçu olmayan masum insanların da sorumlu tutulması ne Kur'an'a ne de akla ve mantığa uymaz.
Müslüman, insanları sevgi ve şefkatle İslam'a davet etmekle sorumludur. Müslüman olmayanları lanetlemek, aşağılamaya kalkışmak yerine güzel sözle yaklaşmak, akıllıcadır. İslam'ın güzelliğini, Müslüman iyi örnek olarak göstermelidir. Geçmişteki hatalarından dolayı toplumun tamamını lanetlemek, barış döneminde de kıtal ayetini esas alarak, "ölüm ve kan" sloganları atmak yanılgı olur. İslam akılla, sevgi ve şefkatle gelişir, yayılır. Düşmanlık, kin ve nefret politikalarıyla, Kur'an ahlakının dünya hakimiyetinden söz edilemez.
Samimi müminler savaş ortamında bile yiyeceklerini esirlere veren bir ahlaka sahiptir. Güzel sözle ve sabırla İslam'ın güzelliğini insanlara anlatırlar. Kardeşlik ve dostluğun önündeki engelleri bağışlayıcılıkla kaldırır ve insanları güzel ahlaka davet ederler. Samimi çabalarının karşılığını yalnızca Allah'tan beklerler. Rabb'leri de onlara başarı ve zafer yollarını açar.
Allah, inkar edenleri kin ve öfkeleriyle geri çevirdi, onlar hiçbir hayra varamadılar. Savaşta Allah (yardımcı ve zafer nasib edici olarak) mü'minlere yetti. Allah çok güçlüdür, üstün ve galib olandır. (Ahzab Suresi, 25)
Çok parçalı büyük bir yap-bozunuz vardır sanırım. Bir gün odanıza girdiğinizde, dağınık bıraktığınız yap-bozunuzun düzgün bir şekilde yerleştirilmiş olduğunu görseniz, ne düşünürsünüz?..
Ailenizden birinin; anneniz, babanız ya da kardeşinizin siz evde yokken odanıza girip yerleştirdiği aklınıza gelir doğal olarak. Yap-bozun parçalarının kendi kendine yerleştiğini düşünmezsiniz kesinlikle. Örneğin kardeşiniz size bu parçaların kendiliğinden yerleşmiş olduğunu söylese, hayal gördüğünü söylersiniz. Ya da kardeşinizin şaka yaptığını düşünürsünüz, değil mi?
Ama bazı insanlar, güneşin, yıldızların, dünyanın, tüm evrenin, canlı cansız her şeyin kendiliklerinden, tesadüflerle oluştuğunu söylerler. Bu insanlar yap-bozla kıyas bile yapılamayacak kadar harika sistemleri, gökleri, yeri, canlı cansız her şeyi Allah'ın yarattığını söylemek istemezler. Bu yüzden saçma iddialar öne sürer, yanlış olanı savunurlar. Oysa doğru olan; bizi ve her şeyi yaratan tek büyük gücün Allah olduğu.
Gözlerimizle görebildiğimiz ve göremediğimiz her şeyi; dünyamızı, ayı, güneşi ve yıldızları Allah yaratmış.aæ Canlıların rahatça yaşayabilmeleri için de Dünyamızı pek çok güzellikle süslemiş, nimetlerle doldurmuş. Eğer bu güzellik ve nimetler olmasaydı, ne biz, ne anne babamız, ne de arkadaşlarımız; hiçbirimiz var olamazdık.
Bir düşünelim Evrendeki her şey nasıl düzenli. Güneş tam bizi ısıtacak ve aydınlatacak bir yere yerleştirilmiş. Güneş olmasaydı, dünyamızda hiçbir canlı yaşayamazdı. Ne biz, ne hayvanlar, ne de diğer canlılar olmazlardı.
Allah, Dünyamız'ın Güneş'e uzaklığını da en iyi şekilde düzenlemiş. Eğer Dünya ve Güneş'in arasındaki uzaklık daha az olsaydı, Dünyamız sıcaktan kavrulurdu ve biz olamazdık. Dünya ve Güneş'in uzaklığı biraz daha fazla olsaydı, o zaman da dünyanın her yeri buzlarla kaplı olurdu ve yine canlılık olmazdı.
Canlılar yaşayabilmek için nefes alırlar biliyorsunuz. Nefes alabilmek için de havada oksijen olması gerekir. İşte havada insanların rahat nefes almaları için en uygun miktarda oksijen vardır. Havadaki oksijen biraz daha az veya biraz daha fazla olsaydı, ne biz ne hayvanlar ne de bitkiler yaşayamazdık.
Bize hayat veren en önemli şeylerden biri de su. Susuz yaşayabilen hiçbir canlı yoktur. Bu yüzden Allah dünyanın büyük bir kısmını su olarak yaratmış. Dünyanın dörtte üçü sularla kaplıdır.
Bizim dünyada rahat yaşayabilmemizi sağlayan binlerce olay var. Bu olaylardan biri bile olmasa dünyada tek bir canlı yaşamaz. Peki bu binlerce olay kendiliğinden bir araya gelmiş ve Dünyamızı oluşturmuş olabilir mi? Kesinlikle olamaz. Bu özelliklerin hiçbiri tesadüfen gerçekleşemez arkadaşlar. Allah bütün evreni ve üzerinde rahatça yaşamımızı sürdürdüğümüz Dünyayı, bizim için en uygun şekilde yaratandır.