Adamın biri askere gidiyormuş,,
giderken sormuşlar; vatan için ne yapacaksın?
Adam;Canla Başla Savunacağum oni...
Adam ı askerde mutfağa verirler 15 ay patates ,soğan soyar
Mutfakta asker arkadaşımdam biri sorar;Tertip Sivile gidince Vatan için ne yapacaksın?
Adam;Elinde soğan,gözünde yaş,Ula Tertip Soyacağum oni.......
Vay benim birtürlü şımartılamadan biten çocukluğum,O halimle bile nekadar şanslıymışım,ne güzelde yaşamışım oysa, hiç yaşayamadım sandığım çocukluğumu,bunu şu zamanda okadar iyi farkedebiliyorumki...!
Evet biz çocukmuşuz çelik çomak oyunu oynarken,
çocukmuşuz günde beş kere yüz misketi sayarken,
bi patlamış plastik topun peşinden onlarca kişi ile,yirmi metre alanda saatlerce koşarken,
çocukmuşuz konserve tenekesini devirdikten sonra lalempe,lulempe,kındırabiç,kırküç,kırkdört diye sayarken,
çocukmuşuz kızların seksek oyununa hayranlıkla bakarken,
arkam sağım solum ebe dendiği halde yinede saklanıp sobelenirken
ve bir uçurtmanın ipini üç kişiyle tutarken...
Ne kadar da şanslıymışız hatırlayamadığım daha nice oyunları oynarken,
Vay benim çocukluğunu yaşama fırsatı fazlasıyla varken zamanını heba eden küçük kardeşlerim vay...!
Canter oyununun etkisiyle gangısterlik öğrenip,GTA ile hertürlü şiddete hayran bırakılan gelecek nesilim...!
Çocukluğunu yaşa ve bunu çocuklarına da yaşatki,Baba olabilesin,Anne olabilesin,Ağabey olabilesin...Küçüklüğünü bilmeyen,asla büyüyemez...!
"Şu dünyada bir nesneye
Yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere
Gök ekini biçmiş gibi"
Koca Yunus yukarıdaki efsane dizeleri söylerken sanki bugünler için söylemiş. Anaların, dört gözle yolunu bekeldikleri yiğitlerin acı haberi sineleri dağlıyor. Vicdanları kör, sağır olanların dışında herkes acı duyuyor. Teröre lanet okuyor. Doğrusu bu kadar acze düşmeyi bir devlete yakıştıramıyorum. Otuz küsür yıldır neden yeterli dersi çıkartıp nihai çözümü bulamadık. Birbirimizi suçlamakla nereye varacağız. Yapılan hatalar gözden geçirilip acil tedbir alma zamanı çoktan geçti. Doğru tüm dünya bizimle uğraşıyor, işimiz oldukça zor. Ancak bir çözüm yolu mutlaka var.
Bugün bize insan hakları dersi vermeye çalışıp terörü destekleyen iki yüzlü batı ne yaptıysa onu yapalım. Örneğin Almanya geçmişte Baidermainof örgütünü nasıl çökertti. O zaman dünya neden sesini çıkartmıyordu. İtalya Kızıltugayların işini nasıl bitirdi. Bizi neden engelliyorlar. İsrail kendisi için tehlike sezdiği anda gidip başka ülkenin sınırları içinde adam öldürüp dönüyor. Rusya hakeza. Bizim sınır komşumuz Irak, İran, Suriye teröristleri topraklarında barındırıyor. Her türlü kaçakçılığı (eroin,esrar,silah) yapmasına göz yumuyor. Biz de eyvallah diyoruz. Kullandıkları mayınları ve silahları manavdan almıyor bu terör örgütü. Markası belli arkası belli. Yeter artık kendimize gelelim. Teröre verdiğimiz canların hürmetine silkinip ayağa kalkalım. Medyasıyla,siyasetiyle, sivil toplum kuruluşlarıyla. Terörün ekmeğine yağ sürecek tavır,davranış ve gafletten ve dalaletten bir an önce vazgeçelim. Artık analar ağlamasın. Vatan, yalnız garibanların çocukları için sağ olmasın. Tuzu kurular da bu vatanda yaşıyor.Hem de kaymağını yiyerek. Sağ olacaksa herkes için sağ olsun vatan...
Gökyüzünün gözyaşı kurudu kaç yıl oldu.
Ağlamak betimlemez duyduğumuz acıyı.
Beyinsizler eliyle nice civan mert soldu.
Dindirmiyor ilaçlar vicdanlarda sancıyı.
Yiğidimi kalleşçe kurşunladı kahpeler.
Ne özümde har kaldı ne gözümde fer kaldı.
Barış kardeşlik diyen sahtekârlar nerdeler?
Semirdiler devletin imkânıyla her biri.
Mebus olup devletten bir de maaş aldılar.
Yüzleri it derisi vicdanları zifiri.
Yallandılar yalakta itlerini saldılar.
Annelerin sinesi sönmeyen yangın yeri.
Ateşten top içinde çaresizce kaldılar.
İmralı'da besleriz kuş sütüyle haini.
Ne sinede iman var ne inandığı dini.
Adresleri aşikar kendileri karanlık.
Zangoçu Avrupa'nın bunlar baştan ayağa.
Kurmuşlar destek ile halk üstünde tiranlık.
Susamışlar cümlesi adam gibi dayağa.
Kadın çocuk demeden katletmişler daima.
Arsızlık edip eder demokrasiyi ima.
Boğulması mukadder kendi döktüğü kanda.
Nerede insan hakkı nerede demokrasi.
Siyaseten kabzımal hususeten niyazi.
Avrupa Amerika ve bil cümle düka.
Yarın diyecek ona tu kaka da tu kaka.
O zaman yine bizden merhamet dilenecek.
Ama yok öyle yağma tarihten silinecek.
Minik pembe burnu kar beyazı rengiyle bir albeni yumağı katıldı aramıza. Adını ne verelim diye hayli düşündük. En sonunda bir çırpıda söylenebilen ve o güzelliği taşıyabilecek busede karar kıldık. Artık bizim Buse'miz neşemiz her şeyimiz o. Yuvamıza huzur ve sükûnun yanında suhulet ve naz ıtırlı bir güzel katıldı. Hane halkı daha ilk andan itibaren üzerine titriyordu.
Eve geldiği andan itibaren, işimiz onun çevresinde dört dönmek oldu. Bir anda etrafında bir ilgi ve sevgi halesi oluştu. Her birimizle ayrı ayrı oynadı daha elli günlüktü. Minicik sevimli bir yavru. Sonra koltuğun üzerine kıvrıldı mışıl mışıl uykuya daldı. O kadar güzel bir uyuyuşu vardı ki baktığımızda içimiz gidiyordu. Masumiyetin ve güzelliğin beyaza bürünmüş hâliydi minik Buse.
Tüyleri bembeyaz , patileri , burnu ve kulaklarının için tatlı bir pembeydi. Sonsuzluğun sahibi renkle ahengi birlikte ihsan etmişti. Bu ihtişamlı uyum aklıma Ebu Hureyre (RA) 'ı getirdi. Onun bu güzel yaratılmışlara beslediği sevgiyi şimdi daha iyi anlıyordum . Bu sevgisi, ona Peygamber Efendimiz (SAV) tarafından verilen unvanı mahşere kadar taşıyıp hayırla yâd edilmenin yolunu açmıştı. Tabi ki dünyadayken Efendimizin (SAV) iltifatına mazhar olmak da cabası.
Sanıyorum , ömrümüz oldukça Buse ile ilgili ayrıntıları günü gününe yazmak zevkine mazhar olmak da benim ayrıcalığım olacak. Ona ait gelişmeleri hurufatla, kâğıt ve kalemle paylaşmanın tadını çıkaracağım. Ona dair güzellikleri sözcüklerin sihirli dünyasına taşımaya çalışmak ban ayrı bir haz verecek. Bugün 29 Mayıs 2011 Pazar Ben Busenin günlüğünün ilk sayfasını yazıyorum. Buse karşımda kendisi gibi beyaz bir minderin üstüne kıvrılmış mışıl mışıl uyuyor. Kim bilir ? belki de rengi gibi albenili munisliği kadar sevimli rüyalar görüyordur şu anda. Bu demden itibaren Mevla izin verdiği sürece birlikte nefes alıp vereceğiz.
Onun sevimli hâli ve beyaz rengi bizim için sevinç vesilesi oldu ya bundan sonra varsa yoksa Buse. Biz de ona bir sığınak olabilirsek daha ne isteriz Artık, Buse bizim konuktan öte canımız. Miladımız. Buseden önce Buseden sonar diye ikiye ayrıldı hayatımız.
Efendim, kadim devirlerden bu yana söylene gelen sözler vardır. Ki bunların her biri bin bir tecrübenin ürünüdür. Bizlerden önce bu fani dergâhta bir nefeslik konaklayanlardan bize mirastır bunların cümlesi. Söyleyenlerin yerinde yeller esse de yazı denilen mucize ile vecizeler, kelamı kibarlar ulaşmıştır günümüze. Bundan sonra dahi dünya durdukça bu çark böyle dönecektir. Söyleyenden, dinleyenden ,duyandan , uyandan uymayandan nice insan konup göçecektir dünya denen deni gezegene
Bilindiği üzere yoğurt kelimesi, dilimizden dünya literatürüne geçen bir kelimedir. Bu cümleden hareketle yoğurt denen nimetin keşfinin de bize nasip olduğunu söyleyebiliriz çekinmeden sakınmadan. Ayrıca, "Silifke'nin Yoğurdu" Türküsü de bu kelimenin tapusunun bize ait olduğuna düşülen bir şerh kabul edilebilir. "Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır." Sözünü de bu cümleden saymak lazım gelir.
Yoğurtla yiğidi aynı cümlede hem dem eden atalarımız, bugünü görselerdi hayıflanmadan edemezlerdi sanırım. Eskiden tahta kaşıkla kalıp kalıp kaşıklanacak kıvamdaki koyun yoğurdu, keçi yoğurdu , manda yoğurdu günümüzde yok artık. Kalaylı bakır bir bakraçta kaşıklarken mest olduğumuz yoğurt yerine, plastik kaplarda ömrünü uzatmak için işlem yapılmış yoğurda muhtaç olmak bir bahtsızlık olsa gerek.
Tüm bunları söylerken aklıma çocukluğumda anamın yaydığı yayıklar geldi. Akdeniz ikliminde yazın havalar çok sıcaktır. O yüzden anacığım yayık yayacağı günler sabah namazından önce kalkar seher serinliğinde işe koyulurdu. Gün doğup ortalık ısınmaya yüz tutmadan koca bakır bir leğene mis gibi kokan, kendine has bir rengi olan tere yağını tepeleme doldururdu. Çömçe denilen büyük tahta kaşıkla üzerinde küçük tereyağı yüzen ayranı içmek ve taptaze tereyağından çomaç yapıp yemek benim ayrıcalığım olurdu. Bırak tadını rengini bile göremiyorum artık o tereyağının. Çomaç kelimesini merak edenler olacaktır. Yufka ekmeğin içine peynir çökelek vb. konulup yapılan dürüme çomaç denir.
Bunca detaydan sonra gelelim günümüze. Artık ne yoğurdumuz yoğurt ne yiğidimiz yiğit. Yoğurdumuz bozulunca yiğidimiz de yoğurt yeme şeklini değiştirdi. Birbirinden esinlenip ayranına su katan komşulara hasret kaldık. Susurluk ayranıyla değil, meşhur kamyonuyla anılır oldu. "Silifke'nin yoğurdu/ Kız seni kimler doğurdu/ Seni doğuran ana bal ile mi yoğurdu." Türküsünü bile ağız tadıyla söyleyemez olduk. Kanlıca'nın yoğurdunun kaderi de eski tadını yitirenlere dahil olmak. "Kimse ayranım ekşi demez" sözü de yavaş yavaş tedavülden kalkacağa benzer.
Kola, hamburger, pizza kültürünün cirit attığı bir devirde devri kadime sığınmak değil elbette amacımız. Ancak yine yiğidimiz yiğit olsun yoğurdumuz yoğurt. Çok şey mi istiyorum sizce
Kışa girizgâh olan şu günlerde havanın gözü yaşlı Ankara'da. Yağmur kararsız, kâh yağıyor, kâh duruyor. Havaya rağmen, güvercinler sevimli ve sükûn içinde. Sabahın, taze başlangıçlara merhabası ise biraz buruk.
Sabahları havaya karışan taze simit kokusu ve çay buğusu bu merhabanın burukluğuna merhem oluyor. Çay bardağının üstünde halkalanan tebessümün albenisi sarıp sarmalıyor adeta Simitteki susamın dişler arasındaki çıtırtısı bir şarkı oluyor. Sımsıcak çayla simitse birbirine pek yakışıyor Sıcak bir tevazu yumağına dönüşüyor ellerde ikili.
Çayla simidin damak çelen ihtişamına, boyun eğmeme ihtimaliniz çok zayıf böyle havalarda. Çay,ister fincanda, ister bardakta olsun; eğer tazeyse kokusu ve buğusuyla büyüler göreni. Taze gevrek susamlı bir simitle ve çayla yaşayacağınız mütevazı şölen her zaman içinizi ısıtır, her zaman muteberdir.
Çay, kapalı havanın matlığını giderir; berrak ve ışıl ışıl görünüşüyle. Itırı ciğerlerinize şifa; tadı damağınıza nefasettir. Şükrün, ete kemiğe bürünmüş hâlidir bir bakıma çayla simitHer lokmada ve her yudumda farkına varırsınız bu durumun.
Çayın buğusundaki tebessüm, gözlerinizin aydınlığıdır. Her bakışta içinizi açar. Üstünüzdeki ataletten kurtulmanıza vesile olur. Taze çaya, illa bir yoldaş bulmak gerekiyor ise o yoldaş; mutlaka dumanı üstünde susamlı Ankara simidi olmalıdır. Ki çayın buğusundaki tebessüm her yudumda biraz daha ziyadeleşsin.
Çay demlemeye zaman bulamadan evden çıkmışsanız gam değil. Bir punduna getirip çayının ihtişamını, simidinin methini bildiğiniz adreslerden birine uğrayın. Yok öyle bir adres bilmiyorum diyorsanız. Yaşadığınız şehrin,mütevazı güzelliklerine biganesiniz demektir.
Tez vakitte bu biganelikten kurtarın özünüzü. Ya da Beşevler semtine uğrayıp *Kirvenin demlediği çayın damağınızda ve dimağınızda iz bırakmasına kapı aralayın. Simitle çayın ünsiyetine şahitlik edin. Tabii kirvenin mukallitliklerine tebessüm etmeniz de işin cabası
Yoksa, başka türlü bu gri günlerin sıkıntısını atlatamazsınız. Çayınız taze demli, simidiniz çıtır çıtır ; huzur ve sağlığınız gümrah olsun
Değerli Superisi canım arkadaşım...Doğum günün kutlu olsun.Ailen ve sevdiklerinle sağlık,huzur,bereket içinde gececek daha nice yaşlar dilerim canım...Refik abimle beraber iki ton ton, tatli, ak pak nine ve dede olasınız canımm..Sevgilerimle,herşey o güzel gönlünce olsun...
Her geriye baktığınız senenin ardından,keşkelerden uzak;iyi ki diyebildiğiniz daha nice sağlık,huzur,bereket,başarı dolu nice seneler Mardinli Arkadaşım...Doğum gününüz kutlu olsun...
Yaşantısını kontrol altında tutanlara, hayran kalıyorum. Daha öğrenciyken, hangi meslekte mutlu olacaklarına karar veriyorlar. O mesleği yapmaya başlayıp, başarılı da oluyorlar. Nasıl bir eş seçilirse mutlu olunur, biliyorlar. Etrafı araştırıp, adayları belirleyip, eşlerini seçiyorlar. Görkemli düğünlerle, gösterişli bir şekilde evleniyorlar. Kaç çocuk uygundur mutlu bir evlilik için, güzelce araştırıp ona göre çocuk sahibi oluyorlar. Dostlarını dikkatlice seçip, kuralları kendileri belirliyorlar. Haftanın hangi günü dışarı çıkılacak, hangi mekanlara uğranacak, hepsi önceden tespit ediliyor. Yıllık kazanç hedefleri, eksiksiz gerçekleştiriliyor.
Parmakla gösterilip, gıpta ile izleniyorlar. Allah, daha da kusursuz etsin, muhteşem bir yaşama sahipler. Saat gibi planlayarak kurulmuş düzenleri bozulmasın diye de, geceleri uyumayıp nöbet tutuyorlar. Kolay kolay kimseye güvenmeyen, kontrol bağımlısı bu insanlar, mutlu olamasalar da, mükemmel bir şekilde mutluluk rolü oynuyorlar.
Ben ise öğrenciyken edebiyata, psikolojiye olan düşükünlüğüme rağmen; meslek seçiminde tamamen farklı bir yöne kaydım. Hangi akla hizmet ederek, ruhuma aykırı bir meslek seçtim kendime, halen anlayamıyorum. İlkokul öğretmeni babamın da tavsiyelerini kulak arkası ederek, bildiğimden şaşmadım. Okulu bitirken, çok önemli bir iş yapacağımı zannederek başladığım görevimde; yanlış seçim yaptığımı anlamam uzun sürmedi.
Fakat bunu kendime itiraf etmek yerine , hayatımın mesleğiymiş gibi davranarak asıldım işime.
Mutlu olamadım belki işimi yaparken de, en iyi şekilde yaparak kendi ayaklarım üzerinde durmayı başardım.
Sevgi kapımı çaldığında kalbim de çarpmışsa, hesap kitap yapmadım, uygun bir eş adayı olur mu ondan diye. Saymadım, o mu daha çok aradı, sevgi kelimesine kim daha çok uğradı diye. Mükemmel eş adayı olacak kişiler, eğer yüreğimi kandıramadıysa, red kelebekleri yolladım. Sevgi renklerime gelecek kaygılı kuşlar uçurmadım, o büyülü bakışların tadını çıkarmayı tercih ettim. Yük olmadım hiç kimseye, gözleri gözlerime aşkla kondu diye. Sadece sevdaya pencere açıp, güllerle etrafını sardım. Birlikte yaşlanabiliceğim, mükemmel bir eş seçemedim kendime. Hangi özel okulda okutacağım telaşına kapılacağım, süper zeki bir çocuğa da sahip değilim.
Dostlarım, masum yıllarımızı hatırlayabiceğim kadar eski. Planlamadan ararız birbirimizi. Korkmadan , sevgi ile seçeriz cümlelerimizi. Kimin ihtiyacı varsa onun üzerinde toplarız, kardeş ellerimizi. Arkadaş bahçem çok geniş benim, kendine güvenen rahatlıkla girebiliyor içeri. Çiçeklere ve çimlere zarar vermek yasak sadece, kapı dışında bulur bir anda kurallara uymayan kendini.
Düşünüyorum da hiç planlamadan, özgürce seçmişim yaşam çizgimi. Mesleğimde yükselirken, tırnaklarımı geçirmişim bilgiye ve ilerlemeye. Ter akıtarak kazanmışım, her kuruşumu. Bileğimle belirlemişim, hak edilerek kazanılan onurlu duruşu. Belki gelecek garantili, bir eş sigortası seçmedim kendime. Fakat, sevda gülleri ile donattım gökyüzünde ki evleri. Belki de fark yaratarak, derin duygularda yüzdüm küçük bir kuğu gibi.
Çay bahçelerine gidip, çay eşiliğinde simit yemeyi çok seviyorum. Hele bir de yanında, can bir dost sohbeti varsa; dünyanın merkezinde hissediyorum kendimi. Geleceğe dair, hiç bir garantim yok belki Günlük sağlığımla, günlük işlerimi yapıyorum. Yarın, nefes alıp alamayacağımızı kimse bilmiyor. Nefesi garantileyemedikten sonra, banka hesabını, ideal eşi, arkadaşları, nasıl garantileyebiliriz ki?
Sadece sevgi, eşlik edebilir günlük nefes sayımıza. Sevgi varsa içimizde, bir simit bir dostla da dünyanın en mutlu insanı olabiliriz. Yeter ki hislerimizi yitirmeyelim, temel duygulardır en büyük gelecek garantisi.
Sıkıntılı anlarımda bile, yüreğimin bir köşesinde sakladığım insani değerlerimle mutlu olmayı başarabiliyorum. Ayakta kalmak için çok emek sarfediyor, belki çok haksızlığa uğruyorum fakat, kişiliğime zarar verilmesine izin vermiyorum.
En büyük zenginliğin, duygusal bütünlük olduğunu düşünüyorum. Duygularını yitirmeyen insanlar, çevrelerini kontrol etmeğe gerek görmezler diye düşünüyorum.
İnsanların, başkalarına neden acımasızca davrandığını hiç bir zaman anlayamayacağım sanırım. Kendilerine sorsanız, onlar hep haklıdır. Haketmiştir saldırıya, yada haksızlığa uğrayan kişi, o davranışları. Eğer, ilgili kişiyi korumaya kalkarsanız, anında size de saldırır.
Diyaloğu da ortadan kaldırıp, çözümsüz hale getirir tüm sorunları.
Eğer karşısındakini ezmeye çalışan kişi, bir de maddi ve manevi anlamda güçlüyse; ezilmekten başka çaresi kalmaz ilgili kişinin.
Ezen insanları çok gözlemledim, yaşam boyunca. Bazen yakınımda, yada çevremde gördüm, kimi zamanda çalıştığım yerlerde. Genellikle sevgi ve bilgi donanımı eksik kişilerin, konuşmak yerine ezmeği tercih ettiğini gördüm. Ezdikleri, kendinden daha bilgili, daha zeki, yada daha çok sevilip sayılıyorsa saldırıyorlar. Eğer konumu, buna yardımcı oluyorsa her türlü yetkilerini kullanıyorlar. Bazen, ailelerde de görüyorum. Aile içinde, kim maddi olarak daha güçlüyse diğerini eziyor. Ailesinden bir parçasını ezerek, kendini güçlü hissetmeye çalışan biri, dışarıda daha da acımasız olabiliyor.
Kendisine güvenmeyen kişi, başkasına zarar vererek güven bulmaya çalışıyor. Bulamayınca, tekrar tekrar deniyor, çevresinde iyice sevilmeyen biri olmaya da başlıyor tabi. Sevgisizlik, iyice saldırganlaştırıyor ve kişi en çok da kendine zarar veriyor.
Acı ile bakar saldırarak, ezmeye çalışanlar. Dikkatlice gözlerine bakanlar, o çaresiz ışığı görür. Aslında yardım çığlıklarıdır her seslerini yükseltip, kendilerini gösterme çabası. Karşı tarafa attıkları her ok, kendi yüreklerini parçalar. Kendilerine kızarlar da, konuşmanın, sevgi köprüsü kurmanın yollarını bulamazlar.
Güçlüler ise acı dolu bakışlara, yürekli duruşları ile cevap verirler. Aile içinde, her türlü şiddete maruz kalsalar da, yavruları için dimdik ve onurlu duruşlarını bozmazlar.
Emekleri ile para kazananlar, uğradıkları her türlü saldırıya karşı daha çok çalışarak cevap verirler. Güçlü insanlar, kolay kolay ezme çabalarına yenilmezler. Güçlü insanlar, kendilerini hayatın içinde acılarla geliştirerek, çektiklerinin acısını kimseden çıkarmazlar.
Savaşları kendileriyledir, kendinden sonra gelenlerin yollarını taşlardan temizlerler. Yolda, dost seçtiklerini sürekli kollar ve özgür bırakırlar.
Güçlü insanlar, söylenenmez, dertlenmez ve başkalarına dert olmazlar. Yaşamın tam merkezinde yaşarlar ve sürekli okuyarak, gözlemleyip sorgulayarak kendilerini geliştirirler.
Hoşgörülüdürler, hata değil umut ararlar. Sevgi doludurlar ve kolay affederler. Prensiplidirler, kendilerine yakışmayan söz ve davranışlardan kaçınırlar.
Gelişip büyüdükçe alçakgönüllü olma hallerini artırırlar.
Güçlü kişi ezmez, aksine etrafına ışık saçar sözü ve özü ile.
Çevresindekileri, ezerek güçlü görünmeye çalışanlara; çevresindekiler acıyarak bakar aslında.
Çevreme bakıyorum da, söylemek istediğini doğru bir şekilde ifade edebilen çok az insan görüyorum. Çok konuşuyoruz fakat anlaşmakta zorlanıyoruz. Çoğunlukta da etkili dinlemeyi bilmiyoruz.
Çevremdekiler, benim konuşma dilimi kitap diline benzetiyor. Uzun uzun tanımlamalar ve detaylarla konuşuyorum sanırım. Konuşurken ise bu bana çok doğal geliyor. Eğer detayı ile anlatmazsam konu tam anlaşılamayacak sanıyorum demek ki.
Bir de insanları kırmamak için elimden geldiğince özen gösterince, benimle konuşan kendini kitap tanıtımında gibi hissediyor olmalı. Konuştuğum kişiler, anlattığım her şeyi çok iyi anlıyor fakat kitap okumaktan kaçan biri ise kitapla konuşur gibi hissediyor kendini ve tabi sıkılıyor. Allah'tan dinlemeyi biliyor ve karşımda ki kişinin hislerine çok özen gösteriyorum da benimle sohbet etmekten kaçmıyorlar. Konuşurken karşımda ki incitmemeye çok dikkat ediyorum.
Bir de kısa cümlelerle konuşup dağları devirenler var ki tahammül etmekte çok zorlanıyorum o kişilere. Kendilerine söylendiğinde çok kızacakları cümleleri, başkalarına rahatlıkla kurabiliyor ve pişkin pişkin bakıyorlar. Dillerinin hiç bir kontrolü yok bu tarz insanların.
Özelinizi sorgulamak, hayatınıza karışmak, sorulmadan fikir vermek, eleştirmek, haddini aşan espiriler yapmak. Bu tarz kişilerin bir kısmı kendini "dobra insan" diye tanımlıyor. Kontrolsüzce konuşmak olsa olsa patavatsızlıktır bence. Dobra konuşmak ise, insanların arkasından konuşmak yerine yüzüne uygun bir şekilde doğruları söyleyebilmektir. Dobra bir insan olmakla patavatsızlık günümüzde karıştırılıyor.
Eskiden insanlar birbirleri ve büyükleri ile saygı ve sevgi ile konuşurdu. Saygı ve sevgi dolu bir dil unutulmaya yüz tutuyor. İnsanlar, birbirlerini kırmaktan çekinmedikleri gibi gizli bir zevk bile alıyor. Belki de insanlar çok mutsuz ve birbirlerine saldırıyor.
Saldırgan dil, bulaşıcı bir hastlalık gibi dalga dalga yayılıyor. Tek bir çözümü var bu rahatsız edici durumun, o da insan olduğumuzu hatırlamak.
Olumlu tepki almak, sevmek ve sevilmek istiyorsak tanımadığımız insanları bile sırf insan oldukları için sevmemiz gerekiyor. Hoşgörülü olmayı, affetmeyi bilmeyi, incitmeden diyalog kurmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Gittikçe yalnızlaşan insanlar, dillerini sevgi yoluna çevirmeyi bir an önce öğrenmezse kendi sonlarını da hazırlayacaklar. Alçakgönüllü olmanın erdem sayıldığı bir kültürden gelen bizler, neden sahte zirvelerde dolaşırız anlamak çok zor. Ortak bir geçmişimiz var ve kimse kimseden çok üstün değil bence.
Eğer mutsuzsak, dermanı belki de hiç ummanıdığınız bir elin sevgi dolu dokunuşudur. Bir ağaca sevgi ile dokunmak, bir çocuğa kocaman gülmektir. Evet küçümsediğiniz şeyler aslında hepimizin doğal mutluluk kaynağıdır.
Güçlü bir iletişim, ummadığımız kadar hayatımızı kolaylaştırır.
Sevgiye açık olur umarım, insanlık kapıları.
Yetim yavru uyumada. Sonsuzluğun bağrına yolladığı hilkatinin tıkırtısıyla gözlerini kapamada. Kirpiklerindeki ıslaklık, geleceğin buruk tepelerindeki üzüntü zıpkınlarını tutmada. Sen ağlayacaksın, ama halinden anlamak isteyenler, halini tam anlayamayacaklar.
Kundaktaki vakur duruşun, sana bizi tam olarak anlatamasa da derin iç geçirmeni ileriki yıllarda anlayacağızdır, kimbilir? Benevşe dudaklarındaki talihsiz yakamozlar, karanlığa set çekmeye adanmış yeryüzü yıldızını andırsa da senin "gündüz"ünü tam olarak anlayabilecek miyiz? Ağzına tutturulmuş o yalancı emzik dekoru, hayatına ümit parkelerini döşeyebilecek mi? Kucağını açmasını beklediğin o varlık sebebin olan anneciğinin tatlı sesini, perdeler ötesi seviyeden dinleyebilecek miydin?
Ah yavru.. çığlıklarına çığlık olamadık, ağlamalarında derya hissedemedik. Hissimize his ekleyemedik. Sesi kesilmiş ağlamaların, gelecek olan ağlamalarının mayası iken, biz içimizde bu hüzünlü yutkunmayı tadamadık. Hüznüne tercüman olamadık. İki dudağın arasındaki o cennetsi havayı, iliklerimizde hissedemedik. Dışarıdaki taze çiçeklerin deste haline getirilmiş olan kıvamını sana hediye edemedik. Baharın destanını şakıyan rengarenk o güzelim kuşların ezgisini sana dinletemedik. Evin dışında, hıçkırıklarının dışında "bahar" vardır diyemedik. Masum edayla sallanıp da zamanın belini kıran o talihsiz beşiğine baharı haykıramadık. Soğuk ağlamaların içimizi titretir gibi oldu ama, sana olan sıcak bakışımız içimizi üşütemedi..
Ah yavru.. adı konulmamış bu garip soluklarının elbette bir şahidi vardı. Sana varlık elbisesini giydiren, elbette o altın kalbini de temiz elbiselerle lebriz edecekti. Sen, kıvılcım bekleyen karanlık koylara belki de bu kalb ışığınla girecektin. Bunlar senin yağmursu geleceğinin sağanak düşünceleriydi.. Geleceğine gelmek için adım atıp yürümen gerekti, ama sen az sonra odanın ışığının kapatılmasıyla yalnızlığa terk edilecektin. Onlar seni uyudu bilecekler, ama sen uyumadığını söyleyemeyecektin. Yanında anneciğin olsaydı nasıl da hemen heyecanlı hareketlerinle uyumak isteyecektin. Anneciğinin şefkatsi bir bûsesi bile sana yetecekti. Ama sen bu yetiden şu an uzaktın, "yeti"n olmadı için yetimdin.. ve yetimce uyuyacaktın. yetimce uyumanın da nasıl bir his olduğunu, diğer odadakilere fısıldayamayacaktın
Ah yavru.. seni sevindirmek için yanaklarına bûse aşkedenler, sana tam olarak yakın olamayacaklardı. Anneciğinin şefkatsi iklimi, sana hayat tacı armağan edecekken şu anki konumun buna pek elverişli olmayacaktı. Sana olan bakışlar acımaklı olacak, ağzına konulmayı bekleyen mama kaşığı acınaklı bir nağme çıkaracaktı. Sen, tam olarak gıdanı alamamanın da ötesinde "vefa" diyecek inleyecek ve herkese teşekkürünü böyle dile getirecektin.
Ah yavru.. her kapı açılışında "belki annem gelmiştir" deyip ümidini zorlayan sen değil miydin? Karanlık odada, aydın tebessümünü esirgemeyecek olan anneciğini tatlı ağlamalarınla "merhaba"ya davet edecek olan sen değil miydin? Açılan kucaklara ağlamalı ıslak ellerini dokundurup, sessiz bir hamleyle bırakacak olan sen değil miydin? Zaman büyüse de, emanetçisi olduğun duygu ve düşüncelerinle büyümeyecek olan sen değil miydin?
Ah yavru.. bunlar hep "Sen"din.. Hayatında kendini görecek kadar büyüme erdemine sahip olamasan da bu, sendin. Hayat senindi, hayat sesindi, sen ise hayatın.. Seninle gelmek isteyen bir hayat yolcusuna, sen "yolcu" gözüyle bakıp kabul edebilecek miydin? Kendin yol almayı yeni öğrenmişçesine ilerlerken, ilerlemelerinde bu hayatı görüp de resmedebilecek miydin?
Ah yavru.. sana sorsalardı, hayatının özetini belirten bir resmi, temiz bir kâğıda çizer misin? Acaba ne çizerdin, neyi çizerdin durmadan ve haykırmadan? Taze bir hüznü mü, yoksa soğumayı öğrenememiş sımsıcak ve taptaze duran ızdırabını mı? Bunları ancak sen çizerdin o temiz kâğıtlara, ancak sen..
Ve bir gün olacak, gün dolacaktı. Bu senin geleceğin olacaktı. Sen, hicranla ördüğün bu hayat peteğinde bir bal olamama üzüntüsüyle, mazindeki yetimsi ajandana bakacak ve bir ihtiyar büyüğünün sana şu sözleri sarfettiğini okuyacaktın: "Bir gün üzerimize terâküm etmiş günahlarla karşına çıkarsak, sana revâ gördüğümüz şeylerden ötürü bizleri kınama. Affet yavru; çünkü seni anlayamadık!"
Çocuktu daha o Hayatın tomurcuğu, özü ve notası olması dolayısıyla bir çocuk. Hayata tutunabilmenin ve hayatı kendi çerçevesinde yudumlamanın temiz bir sayfasında bir çocuk. Belki bundan dolayı adı küçüktü, şirindi. Bundan dolayı olaylar atabildiği adımlarla ölçülebiliyordu Veya insanlar, tabir-i diğerle büyükleri, çocukluğu dar pencereden gördükleri için adını öyle koymuşlardı: Küçüklük...
Hayat aslında çok ufaktı onun için, eline alıp okşamak istese hemen eliyle temas edebileceğini sanıyordu. Aynaya hiç bakmadığı için kendisini ve olayların akışını nasıl karşılayabileceğini hesaplayamazdı daha o. Ama onun içinde kırılmayan çelik bir kuvvet, bükülmeyen bir sevgi yelpazesi vardı. Öksüz ve yetim büyümüş olması psikolojisine damla damla yansımazdı bu günlerde, ama zıplaya zıplaya hayat merdiveninde kendi varlığıyla arkadaşlık kurmaktı hedefi. Belki tam olarak hedef kulesini oyun hamuru ölçüsünde inşa edememişti ama anlatamadığı rüyaların sesli soluğu onu böyle yapması gerektiğini fısıldıyordu.
İlköğretim basamağına yeni adım atmış ve gökyüzü renkli elbiseyi üzerine benimsetmişti adeta. Sorulsa belki de bu elbisenin kendisine gökyüzünün hediyesi olduğunu söyleyecekti, içinin bamteline süzülen misafirsi duyguları biz anlayamıyorduk ama tomurcuk bakışlardaki parlaklığın tercümesi buydu onun için. Okulunda öğretmeninin vermiş olduğu bilgiler hayatına nasıl da kucak açıyordu, kıpır kıpırdı hücrelerindeki tomurcuklanmalar.
Harflerdeki; kıvrımlar ve düzelmeler onun için çok şey anlatıyordu. Belki onun için bir rotaydı. Sesli denizdeki uçuşan dalgaların haykırışını içinde hissedercesine bağlıydı yuvasına o kuluna, arkadaşlarına ve öğretmenine. Öğretmeninin adı Tarık'tı. İdealist bir öğretmendi, çehresinde sevgi meltemleri esiyordu hep. Bu talihsiz yavrunun içinde anne-baba yokluğu tam olarak hissedilmiyordu, ama öğretmeninin varlığı ona bunları geçici olarak unutturmaya yeter ve artardı.
Tarık öğretmeni Berk'in okumasını çok istiyordu. Berk'in mahzun biyografisi öğretmeninin içindeki panosunda hep asılı duracaktı. İğnesiz, acıtılmamış ama acıya eş değerde olan sessiz bir panoda Öğretmeninin tomurcuğuydu artık, onunla yeşerecek, onunla meyvesini bulacak ve çiçeğini benliğinde beraberce hissedeceklerdi. Ona Tarık olmasını öğretecek ve hayatta geri adım atmanın faydadan çok zarar getirebileceğini o çiçeğe damıtacaktı. Ne de olsa Berk, onun çiçeği, özü ve balıydı. Bunları yapmanın onun için elverişsiz bir tarafı yoktu.
Günler temiz ve ışıldamayı bekleyen zaman tünelinde heveslice ilerlerken, Berk ile öğretmeni arkadaş olmuşlardı. Neden olmasındı ki? Aynı yuvayı, aynı nefesi ve aynı hedefi paylaşan iki canlı olarak müşterek bir noktada hareket etmeleri gayet normaldi. Belki de Berk'i kendisine çeken bir hayat periyodu vardı öğretmeninin sinesinde. Belki öğretmeni de yetim doğmuş ve büyümüştü; ama bunu Berk'e söyleyemezdi ve söylemek de istemezdi. Hayata sımsıkı bağlanması ve ideal yetişmesi gereken bir tomurcuk için bunları dile getirmenin ne kadar da gönül yaralayıcı ve erken olduğunu biliyordu. Sudan çıkan balığın tekrar suya girmesi her zaman zor karşılanırdı ve bu olumsuzluğun simgesi sayılırdı. Hâlbuki ortada açılmayı bekleyen bir hazine vardı. Hazinenin içinde kırılmaya ve demode olmaya müsait materyallerin olmaması gerekliydi.
Öğretmeni ile Berk arasındaki bu bağda hayata tutunmayı bekleyen bir destanın lirik sancısı vardı. Çakmak taşı çakmak taşına sürtünürse ışık saçardı, şimşek gibi. Berk, isminin ne anlama geldiğini can bileşkesi öğretmeninden dinlemişti: Şimşek Ne de güzel bir programdı bu Berk için. Evet evet, bir program Geçmişle gelecek arasında hızına göre bir bağ kurabilme, hayatı okul gibi görebilme, adımını attığı her yeri sevgi parkeleri narinliğinde keşfedebilme ve bunların hepsini yorumlayabilme
Tomurcuk için yağması gereken yağmurun mutlaka bir terazi ölçüsü vardır; yağmurun teşekkülü için de sebepler zincirinde şimşeğin çakmak taşı gibi çakması gerekir. Berk için hayat her şeye müsaitti. Tomurcuk da olabilirdi, şimşekli yağmurların altında da kalabilirdi. Berk çok şanslı bir çocuktu, çünkü onun şemsiyesi can bileşkesi öğretmeniydi. Çünkü öğretmeninin evinde kalıyordu artık, hakiki sevgi yuvasını bulmuştu. Öğretmeni de ondan ayrı kalmak istemiyordu, onu çocuğu gibi çok seviyordu.
Mahzun biyografiye yıllar eklenmiş ve Berk, ilköğretim çağını bitirmek üzereydi. Hayatın sorular ve cevaplarla dolu bir sınav kazanı olduğunu artık anlamıştı. Kazanın kaynadığını düşünmeden ruhunda serinlik yaşayabilmeyi de üvey babası, öğretmeni öğretmişti. Bu ne fedakârlıktı ki, başkasını düşünebilmenin en çıplak bir şekilde desenleri çiziliyordu.
Hayat onun için bir uçurtmaydı artık İpi senden, süsü senden, renkli kâğıtları senden, kuyruğu senden ve terazisi senden Hayat uçurtmasını özgür maviliğin cazibeli tonunda tutabilmeyi, dayanıklı ipi satın almak sayesinde gerçekleştiğini de sevgili öğretmeninden öğrenmişti.
Gökyüzünde uçurtma uçurabilmek Ne heyecanlı ve sır dolu bir işti Berk için. Elinde sımsıkı tuttuğu ip yumağında bile kendini görebiliyordu artık. Bırakmamak ve sımsıkı sarılmak, hayat hazinesi kutusunda bunlar da vardı.
Tüm bunları canlı canlı sezebilmesi ve yudumlayabilmesi için de üvey babası ona bir uçurtma yapmıştı. Rengârenk tonunda, tertemiz kâğıtlardan yapılmış ve kopmayan iptendi. Tam da Berk'in ruhuna hitap edercesine... Bırakılmayan ve sımsıkı sarılmayı sağlayan uçurtma bu olması lazımdı. Ne de olsa rehber öğretmeni yapmıştı. İkindi serinliğinde gökyüzüne kalem edasında sevgi şiirleri yazan bu uçurtma, Berk'in o şirin ellerinde tam otuz dokuz defa uçma başarısını göstermişti. Berk, gökyüzüne otuz dokuz defa şiir yazmış ve sayfa değiştirmeyi bekleyen bir şair heyecanıyla ertesi günün ikindi sonrasını beklemek istiyordu içinden
Tertemiz ve tüm parlaklığıyla kırkıncı sayfa da hazırdı. Islak parmaklarıyla o hazzı da yaşamak için bütün şirin heyecanını feda etmeye razıydı. Fakat az sonra istenmedik bir olay oldu, kara bulutlar kervan misali birbiri ardınca ilerliyorlardı. Berk için uçurtmanın uçamaması demek, içindeki hayat programının bir günlüğüne durması demekti. Uçurtma ile hayatı arasında enfes çağrışımlar yakalıyor ve bunları üvey babasıyla akşam çay içerlerken paylaşıyordu. Anlaşılan, bu akşamki çaya şekersiz bir ton hâkim olacaktı.
Berk bu düşüncelerle eve ilerlerken kapı önünde okul arkadaşlarından oluşmuş bir kalabalık gördü. Kalabalık ağlıyor ve kapının önünde haklı olarak gözyaşı sel gibi çağlıyordu. Üvey babası trafik kazası geçirmiş ve hayatını kaybetmişti. Berk için ise iki hayat birden buhar olup uçmuştu. Hayatında ilk defa üzülüyor ve ağlıyordu. Üvey babası ve sevgili öğretmeni için. Demek üzüntü buymuş, ağlamak buymuş, diyordu kendi kendine ve kimseye hissettirmeden. Üvey babası, ona hayat adına olumlu olabilecek ne varsa çoğunu tattırmıştı ama üzüntünün ne olduğunu yaşatmamıştı. Berk ise şuan kendisini bir enkazın içerisinde gibi hissetmeye başlamıştı.
Berk, biraz kendini toparlamasına toparlamıştı ama kabuk bağlayan yaradan az da olsa burukluğun sızıntıları beliriyordu. İçten içe kendini yiyen bir ağaç olamazdı artık. Daha dün akşam çay sohbetinde babası ona şöyle demişti: "Oğlum, hayatta iyi-kötü ne varsa her şeyi yaşamaya razı olacaksın. Sen hayatındaki yaşadıklarına razı olmazsan, bu boşluğu bir düşman doldurabilir." Berk yeni hatırladı babasının bu son nasihatini, içtikleri çayın sıcaklığını hissedercesine. Evet, babası haklıydı ve öyle yapacaktı. Her şeye razı olmak vardı kaderinde
Mahzun biyografisine kırmızı mürekkep damlası düşmüştü, ama sayfalar iştahla açılmayı bekliyordu. Gökkubbenin sütun halindeki sarsılmaz ruhunda Berk'in de kalemi vardı. Berk'in bir eli bu kalemde, bir eli de mezardaki babasının hediye etmiş olduğu uçurtmadaydı. Hayatı uçurtma gibi görüyordu artık. İpin sağlamlığında ve ellerin bırakılmamasındaydı gerçek mutluluk.
Berk, kırkıncı günün uçurtmasını Çocuk Esirgeme Kurumu'nun çerçevesi çizilmiş avlusunda uçuracaktı. Elleriyle sımsıkı tuttuğu ip, sarsılmayan inancından tebessümler yağdırıyordu
Okulun çıkış zili ile birlikte avlu kapısına doğru yönelmişti.Günün tüm yorgunluğunu vücudunda kümelenmiş gibi hissetti.Öğretmenlik mesleğinin daha henüz birinci yılındaydı.Hayatında bu kadar gürültüyle yoğrulmuş bir ortamla karşılaşacağını aklının ucundan bile geçirmemişti.Ümitsizliği pek sevmezdi fakat,okulun bünyesinde olan aşırı gürültü onu pek rahatsız ediyordu.Teneffüslerde öğretmenler odasına hızlı adımlarla yürüyerek öğretmen arkadaşlarıyla sıkıntısını dile getirmesi, artık alışageldiği bir davranış haline bürünmüştü.Daha henüz stajyer öğretmendi.Önündeki mesleki hayatının uzun yıllarını düşündükçe erimeyen büyük aysberglerin kendisine kabus olacağı ihtimalini taşıyordu.En azından böyle düşünüyordu.
Tecrübeli öğretmen arkadaşlarının sıcak sohbetleri,etkili tavsiyeleri ve hayata dair anlattıkları veciz düşünce sinyalleri,onu biraz da olsa rahatlatmaya yetiyordu.Fakat bu geçici rahatlama modu,psikolojisinin tamamen düzelmesine yardımcı olamıyordu.Hassas bir yapısının olması ve her şeyi kafaya takan mizaca sahip bulunması, bozulmaya yüz tutmuş psikolojisin tadı-tuzu konumundaydı.Samimi bir öğretmen arkadaşının latife tarzında söylemiş olduğu "terapi" ifadesi ise yalnızlık girdabından kurtulmayı sağlayan bir ilaç gibiydi.Aslında "terapi" ifadesini okuldaki hayatıyla evdeki hayatı arasında bir köprü kurması için söylemişti.Neden olmasındı?Ne de olsa evdeki beden ile okuldaki beden aynı yükü kaldırmak için motive olmuşlardı.Tek farkı ortam içindeki yapılan işlerdi.Ev işlerini omuzlayan bir irade,okul işlerindeki sıkıntıları da aşmaya yetebilecek kıvama neden gelmesindi?
Tümden kaçırmaması gerekli olan huzurun ilk basamağını "terapi" ile adımlamıştı aslında.Daha büyük sıkıntı yaşayanlarla empati kurabilmesi onun için bir fırsattı.Hem bu,kendine güvenmesine de engel olmazdı."Kalbin ile güvendiğin her yolda kişiliğinin de orada olması gerektiğini hiçbir zaman unutmamalısın!" demişti arkadaşı.
Kapıdan tam çıkmak üzereyken sınıfta bir eşyasının kaldığını hatırladı.Öğretmen arkadaşlara bugün servis ile gitmeyeceğini ve kendisini beklememelerini söyledi.Unuttuğu bir hediyeydi.Merdivenleri hızlı bir şekilde çıkıp sınıfa doğru ilerlemişti.İlk defa sınıf bu kadar sessizdi.Sınıfın bu haline ne kadar imrendiğine kendisi de şaşırdı.Bedeninin sessizce aynaya bakıyor olduğunu hissetti.Masanın üstünde duran hediyeyi ayaklarının altından çıkan yankı eşliğinde aldı.Temizlik görevlisine tebessüm ederek okuldan ayrıldı.İçine yeni paketlenmiş bir duygunun aktığını hissetti.Elindeki hediye kalbine inen bir yağmur gibi ona misafir olmuştu.Hediyeyi açmaya karar verdi.Ne de olsa hava kararmamıştı.Evine de alternatif bir vasıtayla gidecekti.
Okulun karşısındaki çocuk parkının asude bankına yorgun bir edayla oturdu.Kamelya ağaçlarıyla desenini kazanmış bu nezih ortam dinlenmek için ideal yerdi.Yaşlı bir ayakkabı boyacısı ilişti gözüne.Yılların kederi saklıydı alnında.Ama o da tebessümünü esirgemeyen bir tavırla işini yapmaya devam ediyordu. Çocuk cıvıltısıyla örülmüş bir duvar gibiydi burası.Hiç de rahatsız olmamıştı.Evet,ilk defa okula yakın bir yerde gürültüden şikayet edebilecek durumla karşı karşıya gelmemişti.Belki de kalbinin pırlanta isteklerini yapmaya meyilli olduğu için böyle olmuştu.Hayattaki davranışlardan intikam almak değil,onunla muhabbet edebilmekti tek sorun.Dilinin ucuna şu cümle geldi:"Şuan parkta oturan sadece ben değil,benimle birlikte çözüm bekleyen sorunlarım.."
Hediye paketinin içinden bir mektup çıkmıştı.Eline mektubu aldı.Hayatında ilk defa kendisine bir mektup gönderilmişti.Heyecanlı gözlerle mektubu okuyordu.Mektubun çok hızlı yazıldığı belliydi.Kısa ve özdü.Okumasını bitirdiğinde içinde yakıcı bir korun damarlarına doğru çekildiğini hissetti.Mektup şu cümlelerden ibaretti:
"Değerli öğretmenim,
Tahmin ediyorum,siz de fazla durmaz,üç yıl sonra tayin istersiniz.İnanır mısınız,size yazı yazacak kadar kendimi cesur buldum bugün.İnsan,içinden geçirdiklerini samimi bulduğu insanlara dökebiliyor ancak.Öğrencinin duyabileceği sevgi bununla başlıyor galiba.Okul dışı hayatınızda nasılsınız bilemiyorum ama,hep sizin gibi bir öğretmen olmayı hayal etmiştim..ve karşıma siz çıktınız.Bize balık tutmasını öğretirsiniz diye düşünüyorum.İsterseniz bu da lafın gelişi olmasın,çünkü,hayatımda hiç balık yemedim.Yiyemedim.Babam ayakkabı boyacılığı yaparak evimizin geçimini sağlamaya çalışmaktadır.Ben ise sabırla eğitim-öğretim hayatımı tamamlayıp gelecekte öğretmen olmayı..
Fazla başınızı ağrıtmak istemem.Kusura bakmayınız.Yarın derste görüşürüz veya her zaman..
Öğrenciniz Murat"
Az önce görmüş olduğu ayakkabı boyacısı Murat'ın babası olmalıydı.Yanına gitmeye karar verdi.Öğretmenin geldiğini gören adam ayağa kalktı.Tezgahının yan tarafında sıra halinde dizilmiş kitaplar vardı.Anlaşılan usta,okuyan bir insandı.İnanılmayacak tarzdaki kibar kişiliğiyle kendisini tanıttı.Evet,yanılmamıştı.Murat'ın babasıydı.Yılların tecrübesini omzuna almış olan usta,öğretmen ile olan muhabbetinde sabrı nasıl bir meyve yaptığını şöyle anlatmıştı:
-Değerli hocam,sizler gençsiniz.Hayatta her yıl bir bahar hediyesi vardır.Bahar sabrın bir hediyesi ve çiçeksi duyguların tomurcuklanması demektir.Baharda tatlı heyecanlar vardır,bunlar kendisini saklayamaz.İnsanın içindeki sır demetleri bile sokağa pazara dökülür.İnsan,sıkıntıları aşmak için mücadelesini sürdürürken,ona yardımcı baharlar gelir.Bahar,sarsılmamanın ve yılmamanın adıdır.Çiçekler bin defa poyraz da görse,baharın gelmesiyle tebessüm yapraklarını serper etrafa.Çürümek isteyen bir iradede meyve verme sancısı olamaz.Her sancı bir hediyenin özüdür.Özden ayrılmamak lazımdır!..Haksız mıyım pek kıymetli Hocam?
-Yerden göğe kadar haklısınız..Beni çok şaşırttınız.Sizdeki bu kibarlık ve sunmuş olduğunuz insanlık tavsiyesi herkes için gereklidir.Özellikle ortamın sıkıntılarına karşı sabretmesini bilemeyenler için.
-İnsanları tanımak için sadece bir göz bile yetebiliyor bazen.Gözüyle görebildiklerini tadarken,kalbine sıkıştırabildiği donanımlarında ise hep bu gözlemlerin ipuçları var sanki.Ayakkabı boyamaya gelen birisi yürümesiyle kendisini tanıtıyor bana.İnsanın adımlarında dahi kişiliği şifrelenmiş gibi.Yıllar ak saçıma ayna oldu ve bakışımı buna göre ayarlar oldum.Ayakkabılara değil adımlara eğildim ve insanlara içimi böyle sunmaya devam ettim.Hiçbir zaman kaybetmedim ve kazancımı da tavsiye olarak anlatmayı bir şeref bildim.
-Siz..Ne büyük bir insansınız!Arzu ederseniz sizi evime davet etmek isterim.Hem silinmeyecek sohbet sayfanıza bir yenisini eklemiş olursunuz
Ayakkabı boyacısı,öğretmenin bu samimi davetini geri çevirmedi.Akşamın lacivert tonu ağaç gölgeleriyle şakalaşırken,gökyüzündeki aydınlık uzun bir muhabbetin sürprizini tattırıyordu.İnsan, adımını atabileceği yolu iyi seçmeliydi.İnsan,insanlık yolunda bir hizmetçiye bile efendi gibi davranabilmesini bilebilmeliydi.
Yaz mevsimiydi.Hava,sıcak olarak yorumlanmıştı artık.İnsanlar kendi gök kubbelerinde bir mangal külü bırakmama adına seyahate çıkmışlardı.Altınbaşak sütunlarına kırlangıçlar konuyordu.Ne tatlı gagaları vardı onların.Belki de insanlardan firari olarak yaşamaları onları gizemli kılmıştı.Hızlı sahne alan helecanlarında ufku delen süzülüşleri vardı.Sıcak havada gönüller de ısınmıştı.Ertelenmemişti ikram sözleri.Sıcaktan asfalt bademyağına batırılmış gibi parlamaktaydı.Sırra kadem basmayan adımlarla kalpler de yalnız kalmamıştı.Dilden dökülen sitare sözcüklerle kalp bayramı kutlanmaktaydı.
Babil'deki yetim yalnız değildi.Yıkılmayan surlarda dünyaya tebessüm eden bir can vardı.Karanlık koridorlarda perdeli kahkahalar atanlar incitemezdi onu.Pirinç fincanlar ona gölge olamazdı.Gökyüzünün enginliğine susamışlığı vardı.
Büyümüştü yetim.Kurumuş böğürtlen dallarının alevleri içerisinde kalan küçük bir fidanın yanmasına gönlü razı olmayan bir yaştaydı.Bu bir his arenasıydı.Alevlerden kaçarak buraya gelmişti.Yalnız kalmayı ve himayesizliğin ne demek olduğunu çok iyi bilirdi.Gece kirpiklerinde sağanak bir yağmur gibi yağan dakikaların masumluğunu da çok iyi anlardı.Hızla ilerlemişti bir bahar ülkesine.Elhamra çinilerinin yere düştüğü sahneyi hatırladı.Defalarca ağladı,hıçkırıklara boğuldu.Rüya perdesini aralamadan bakıyordu etrafa.Firuze saksısında yetim bahçesini hayal eden ihtiyar bir bahçıvana rastladı.Göz göze geldiler.Ziyareti çok uzun sürmedi.Toprak yumuşaklığıyla bezenmiş o mübarek ellerini öperek oradan ayrıldı.Şimşek gürültüsünü bastıran ve kalbi dağlayan bir ses duydu.Vücudundan bir kemik dışarı fırlamış gibiydi.Bu ses Hülagü'nün atlı ordusunun sesiydi.Çiğnediği her toprak hacminde bir ebucehil karpuzu yetişiyordu.Kabuk bağlamayan yaralardan matem serumları hızlı adımlarla ilerlemekteydi.Vicdan kapıları şiddetli bir şekilde kapatılmıştı.Kırılan pencerelerden taze yetim hıçkırıkları sokağa dökülmekteydi.Bir minyatür simyacı,olan bitene anlam veremiyordu.Kalabalık ordunun tıknaz bir askeri kendine yakışmayan kirli elleriyle şadırvandan su içiyordu.İçsindi..Su,yine akacaktı..
Dedesi söylemişti "Çöl haydutları kaktüslere zarar vermezler" diye.Herkes kendi karakterini böyle sergilemişti.Kötülüğün yaveri her zaman iyilik masalları anlatamazdı.Olsun,şu da bir gerçektir ki,kukla niyetler hiçbir zaman sağlam netice sağlayamamışlardır.
Hayatın zehirli salkımlarını da gören yetim,seyahatine kaldığı yerden devam ediyordu.Yolda bir dervişe rastladı.Vücudundaki ter damlaları aşkı haykıran tennuresiyle ahenk sağlamıştı.Uzun bir yolculuğun kafiyesi vardı gözlerde.Göz konuşuyordu bu seyahatte.Kırk gönül dostunun bir araya gelmesi için bir gönül dostuna ihtiyaç vardı.İşte o aranıyordu.Beklenen ve bekleyen aynı çadırdaydı.Yetim sordu dervişe:
-"Peki var mıdır bir alameti,nasıl bulacaksınız onu?"
-"Aşk ile beslenenler gıdasını erken bulurlar.Hatadan kurtulmaları ve doğruyu yakalamaları geç olmaz.At hırsızlığına da soyunsalar,yaptığı işe karşı duyduğu pişmanlıkları arşı titretir.Aşkın gözyaşında pişmanlık ve sevinç aynı anda pişer.Onun için biz,aradıklarımızı aramadan önce bulmuşuzdur!"
Bu ince hasbıhalden sonra yola koyuldu.His santrali yeni kurulmuş gibiydi.Yıllardır kalemiyle yazmak istediklerini az önce yaşamıştı.Bir geçmişine bakıyordu,bir de şimdiki yaşadıklarına.Aramadan bulanlar neyi kaybedeceklerdi.Aşk kapısı içten açılan bir kapı olduğu için misafirler zahmet yudumlamazlardı.Haykırmak geldi içinden.Fotoğraf albümünde kendini göremedi bir ara.Üzülmesine gerek yoktu.Kendisini unutmadığı her yerde bir düşüncesi vardı ya.
Mürekkep içinde yüzen bir kuğu kuşu olmak istemişti.Kaleme aşık olanların yolunda kanat çırpabilmek ne güzeldi.Masasına akıttığı gözyaşlarını hatırladı.Sessiz ortamdan alınmış ganimet gibiydi onlar.Masasını hiç silmemişti,silmek istememişti.Gözyaşlarının kurumasından korkuyordu.Kendisine can veren bir enerjiydi o.Okuduğu her kitapta bir gönlü kırık var mı diye etüt hamlesine girerdi.Bu arayış bitmeyecekti.Ayakları yaz sıcağında yürümekten nasır tutsa da vazgeçmeyecekti.Nasıl vazgeçsindi?Dünyanın dörtte üçünün seviyesinden daha büyük olan gözyaşlarını dostu sayesinde elde etmişti.Dost varsa gönül rahattı.Şehrin nabzı burada atmaktaydı.Kurak insanlık mayasına yelpaze sunabilecek fedakardı o.
Söz vermişti.Gençliğine küsmeyecekti.Geçmişinden taze yapraklar koparıp bir bahçeye bırakmayı çok özümsemişti.Alevler yükselmeye devam etse de hayatının taze kısımlarını bir albümde toplamaya karar vermişti.Nar çiçeği renkli evler en yakın komşularıydılar.Beyaz ibrişimlerle örülmüş çitlerde bir kahvenin kırk yıl hatırı vardı.Tadı dudaklara emanet..En yakın komşusu kalbine serinlik hediye etmişti.Bu yüzden sevmişti bu semti.Samimiyeti yüklemiş bir komşu, semte bedeldi.Üç gün sonra barıştığı bir arkadaşı ona "Çalkantılı Deniz" konulu tuvali anlatmaya başlamıştı ki,ruhu sıkıldı.Yüz hatlarını renklere bulaştırmadan bir ressam hassasiyetinde kaldırıma bırakıp oradan uzaklaşmıştı.
Bir ara ömür ağacının dallarının siyah ve beyaz fareler tarafından inceltildiğini gördü.Kaçamazdı siyahtan ve beyazdan;geceden ve gündüzden..Zaman daralsa da gençleşiyor,güzelleşiyordu.Dikenler gül yoluna elçilik yapıyor,kalp kapıları yavaş yavaş aralanmaya devam ediyordu.Fildişi merdivenlerden ilerleyenlerin belkemiği kamburlaşıyor,fakat zaman ses çıkarmıyordu.Sonsuzluğa ait bir damla nasihat yayılıyordu etrafa:"Gel!"
Ama nasıl gelecekti?Tüm olup bitenler bu seyahatin bir parçası olduğuna göre,ilerleyerek "gel" çağrısına daha da yakın durmanın faydalı olacağı belliydi.Kitaplarda okuduğu hazzı bir çırpıda yakalamanın heyecanı vardı üzerinde.Şimdi bu heyecanla karşı karşıyaydı.Aşktan dönmek ile aşkı kucaklamak arasında dönüp gidiyordu.Tarifsiz bir bahçenin savurduğu yaprağın üzerindeydi.Yere düşmüyordu bu yaprak.Daha doğrusu süzülmüyor,sadece bir pervane şıklığında dönüyordu.Bir yaprak bu bahçede ne de şık görünüyordu!
Bir adım gerisine baktığında gördüklerine inanamadı.Az önceki geldiği yol burasıydı.Bozkır ve sessizlikSessizlik,aşk diyarına kendisini adapte etmişti.Kurumuş nehir yolunda ava giden insanlar içindeki arzuyu nasıl törpüleyemezlerse,aşka giden her kalp de bu şekilde müptela olurdu!
Gözüne bir mezarlık ilişti.Asırlık servilerin nizamlı duruşu,mezarlığa heybetli bir güzellik veriyordu.Bir hazineye kavuşmuş olduğunu hissetti.İçine bir cemre düştüğünü anladı.Mezarlık kapısının görüntüsü aşkın aynasıydı.Evet,evet,ta kendisiydi..Yıllar öncesinin tatlı hatıraları gözünde canlanıyordu.Annesinin kabrini ziyaret etmek için geldikleri o mübarek şehre yaklaştıklarında,teyzesinin sıcak ellerini bırakır ve adımlarını hızlandırırdı.Okaliptüs ağaçlarıyla bezeli yoldan muzaffer bir kumandan edasıyla ilerler,yetim heyecanını bir kez daha yudumlardıKonya'ya gelişi de böyle olmuştu..
Aşkın aynasında kendisini gören yetim,artık dinlenmeye karar verdi.Aşk sultanı Mevlana'nın yurduna geldiğinde ayaklarının altında kırık bir baston gördü.Bu,gençlik koridorunda pişmanlığın köpürmesiydi.Kahverengi külahlı semazenler ona tebessüm ediyorlardı.Bu nasıl olurdu?Dünya'nın terazisi buraya kurulmuştu sanki.Durmuştu saat,kurulmuştu aşk zembereği..Bir Mevlevi selam gönderiyordu ona.Karanlıktaki ıstırap güvercinleri son kanatlarını çırpıyorlardı yeşil kubbe etrafında.İnmemişti eller.Tebessüm bir aşk aynasına dönüşmüştü.Kırılmayan rüya aynalarının içerisinden rengarenk insanlar el açmıştı gökyüzüne.Gözyaşları gülbank kaselerine boşaltılıyordu.
Silmeyecekti masasını..Gözyaşı kasesi masasında kaldığı müddetçe bu böyle devam edecekti.