Nedensizim şimdi kimsesizliğim kadar,
Dönülemez yollardayım!
Bir baksam ardıma! belkide göremem bir iz kendimden,
Çareler olmadan varettim beni,
Varettiğim yerde,olamıyorum şimdi.
Karanlıkla kapladım gökyüzünü,
Güneş doğsada ne çare, görmüyorum gündüzü
Sorsan bana neden....
Nedenmi......? sorma.! !
Arama bugece beni,
Sesizliğimin duyulmazındayım..
Sisli hayatımıda alıp, benden bir zaman uzaklaşmalıyım
Katlanılmaz geceleride istemiyorum bugün!
SON çareleri bulmalıyım
Yürekli değilim bu gün.hiçbirşeye....
Nedenmi......? sorma.! !
Anlatılmazlardayım bugün,
Düğümler üzerine düğümler ekledim,
Sabrımı tükettim,
Yanlışlardan kaçıyorum şimdi,yanlış bir yolda...
Düşmemek için; daha hızlı koşmak gibi.
Yorgun düşüp kendine yenilmek gibi,
Gözyaşlarını saklamak için; yağmurda yürümek gibi,
İçimde sızım,yüreğimde kesikler, jilet yarası gibi..
Gerçek yok bugün,
Yalan olma zamanı şimdi
Yalanlarla dolu benenim
Sesizce.. yok olmalıyım
Nedenmi......? SORMA.! ! !
Bahar Atalay
(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Biten bir resme bakıp, eksiklikler görürsün, ama çizemezssin....
Boştur :anlam katmak için olmalıdır,
Tamamlayamadığın dizeler vardır.
Hep kafandadır ,ama dökemezsiz yazıya...
İçli şarkılardır tesellin, konuşamadıklarına kelam.
Belki dersin: belki bu dağın ardında beklenen,
Belki, yarım kalan hayatının tamamlayıcısı.
Ömrünü çürütürcesine bekleyiştir bu...
Sonunda! yaşamaktan kaçınılmaz ayrılığı besler.
Hep buruktur bir yanın...
Acılarına sardığın sargılar ,sıkar bedenini.
Diken olur dilin,
Zehirdir nefesin,
Düşsüz gecelerde ,yokoluşlarınla kaçışların arasında,
Varlıkla yokluğun ortasında ,çeteleşmiş bir savaşın içinde...
Liğme liğme eder her bakış,
Dokunur belli etmezsin her söz,
Süzülen yaşlarını saklarsın gözündeki,
Gülücükler süsler gündüzleri...
Nereye kadardır, bilinmez bir yol dur bu.
Düşücen anı beklediğin kadar ,korku dolu....
Doldurulmaz boşluklar kadar BOŞ bir yol...
Issızlığını içinde saklar ,sakladıkça uzar.
Tamamladığın an sa içindeki yokluğu!!
Biten bir hayatın ,pençesinde bulursun kendini.
Azrailmidir selam veren!!
Bitmişliğin huzuru kaplar birden,
Kapkara kesilen hayatına ,umut penceresi açılır.
Artık vardır kaçıcak bir yerin.
Yokoluşlarda başlayan bir yaşamdır bu,
Sonsuzluk kadar huzurlu,
Sonu bulmak kadar durgun.
Gidersin belli olmaz yokluğun,
Şimdi ıslak toprak saklar seni.
Sesin yok ,ruhun yok ,bir avuÇ toprak alıverir edresini.
Yaşarsın ebediyeti....
yorumlarınız için ayrı ayrı teşekkür ederim hepinize... bu aralar... çöplüklere ne kadar benzediğini keşfediyorum bişeylerin... merak eden özel mesajla sorabilir (: ya da bir yazı hazırlıyım... kısa kesebildiğim kadar (:
çoğu şey zaten çöplüğe benzer siz bunu yeni keşfetmiş olmalısınız.çevremize baktığımızda yaşananların içinde bir çok yerde bu benzetme var.
vet Atatürk'ü hepimiz çok seviyoruz.bu değiştirilemez bir gerçek. çok sevdikki insani vasıflarından ço kahramanlıklarını okuduk ne kadar cesur bir lider olduğunu öğrendik ama bir şeyi gözardı ettik. evet oda bir insandı ve hataları olabilirdi .Türkiyeyi buralara getiren bir lider olması dışında bir insan olarak yaptıklarıylada bu filmde yer almıştır.ve bunu eleştirmek yerine bunu hatırlatan filmin yapımcılarına teşekkür etmeliyiz.
konu iyi seçilmiş teşekkürler.
Bak bakalım baban mı?
Yaşlı adam vefat etmiş...
Cenaze töreni sırasında hoca konuşmaya başlamış;
"-Merhum çok dürüst, iyi bir aile reisi, mükemmel bir eş, sevecen bir babaydı..."
Konuşma böyle devam ederken gözü yaşlı karısı yanındaki çocuklarından birine dönerek;
"-Bir gidip bakın bakayım... Oradaki babanız mı?..."
Kalabalıkta özellikle o dikkat çekiyor. Yakası açık birakilmis, kolları kısa tutulmuş, eteğinin ucu hayli yukarıdan kesilmiş, beli iyice daraltılmış elbisesi değil dikkat çeken. Elbiseden taşan beden parçaları.. O elbiseyi özenerek seçmiş olmalı. "Üzerinde güzel duracak" demiş olmalılar. "Bana yakışacak" diye umutlanmış olmalı. Ama hoyrat bakışlar, elbiseyi değil, elbiseden arta kalan kısımları süzüyor. Öylesine yok gibi ki elbise hepten çıplak kalmak istediğini haykıran bedenin üzerinde "engel" gibi duruyor. Bedenin tamamlayıcı parçası değil, "fazlalık" gibi görünüyor.
Bakılsın diye oradaydı bedeniyle. Bakıldıkça varolacağına inandırılmıştı. Bir tür bakılma açlığı ile donanmış olmalıydı. Farkında olmadan, diğer gözlerin "nesne"si haline getirilmişti. Öyle bir nesne ki, üzerine bakış düşmediğinde karanlıkta kalıyordu. Gözler üzerinde olmadığında kıymetini kaybettiğini sanıyordu.
Gözlerin kayması için açıkta bırakılmış bir bedene, teşhir etme niyeti de eşlik ederse,-bu niyetle bakılanın gözleri de sizin bakan gözlerinize kilitlenmişse- kendi içinde tutarlı bir sahne seyredersiniz. Seyredilmek isteyen bir ruh ve seyredilen bir beden, birbiriyle yan yana, kardeşçe oturuveriyorlardır: Sorun yok gibidir. Ama çıplak bırakılmış bedene, içindeki ruh başka telaşlar peşinde koştururken gözünüz kaydığında, mağdur edilmiş bir beden buluyorsunuz karşınızda. Uçağa yetişme telaşının sardığı, tatilden dönme hüznünün hükmettiği bir ruhun ardı sıra yürüyen, hâlâ daha plaj kıyafetine takılmış bir beden, gözünüzün önünde, birden bire çıplaklaşıyor, topraklaşıyor, et ve kemik soğukluğuna düşüyor. "Açılmış" değil "açıkta bırakılmış" oluyor.
Onu o çıplaklığa özendiren tüketim mekanizmalarıyla paketlenmiş, onu açıklık içinde utanmaktan alıkoyan ısrarlı teşviklere sarılmış bir cesedi sürüklüyor ardı sıra. Kadın bedeninin özellikle sivriltilmiş bir kaç detayına indirgenmiş bir kişilik sergisine icbar edilmiş, zorlanmış, itilmiş oluyor. Özel bir insan olarak yaratılmış, yüzü özel, duyguları biricik, kalbi bi'tane, varlığı müstesna bir kadını, "her kadın gibi" eyleyen, "herhangi bir kadın" gibi "den den"leştiren, sıradan bir serinin modüler parçası kılan sürecin ucuna yerleşiyor: Kalça hareketleri kadar var olan bir kadın. Göğüs dekoltesi kadar öne çıkan bir kadın. Yüzünden çok belden aşağısı muhatap alınan bir kadın. Kişiliği dişiliğine kilitlenmiş bir kadın.
Mağlup, mağdur, mazlum o. Kendi rızasının şimdi ve burada olması bir şeyi değiştirmiyor. Kendi rızasını iptal eden, kendi iradesini unutturan, utanma duygusunu uykuya yatıran hayli uzunca, karşı konulmaz ve sistemli bir ikna sürecinin kurbanı.. Ara sıra, varlığını hatırlatan o kadınsı irade, o utanç duygusu hiç uzamayacak eteğini refleksif bir hareketle çekiştirtiyorsa da ona; nafile. Bedeni üzerine yapışmış gözleri kabullenen, yaban bakışları evcilleştiren bir çaresizlikle oturduğu yerde oturtuyor onu görünmez bir iktidar. Alnına boncuk boncuk dizilmeye hazırlanan utancını müşfik bir el hareketiyle siliveriyor. Bir anda çıplak olarak yakalandığını hissettiği o nadir şaşkınlık anlarında gözlerini kurnazca kapatıveriyor. Sakinleştiriyor onu, uysallaştırıyor, hırçınlığını gideriyor.
Kendinden uzağa düşürüyor kadını çıplaklık. "Kendine özel", "sahici" ve "sahih" bakışlar arıyor boşuna. Baştan ilan edilmiş bir sadakatsizlik vardır çıplak bedende.. "Bakan sadece sen değilsin ki bana!" "Ben bütün bakışlara açı(ğı)m." "Bunca bakanım var benim." "Sen de kim oluyorsun?" Galip gibi duruyor ama mağlup. Zulmediyor görünüyor ama mazlum. Kadir kıymet bilmiyor ama kadir kıymeti de bilinmiyor. Mağdur ediyorken mağdur ediliyor.
"Açık"ta bırakılmış kadın, sırf şehvet üzerinden tanımlanıyor. "İnsan"da olan ama tümüyle "insan" olmayan bir şehvet üzerinde dikelmeye zorlanıyor. Böylece, "dişi" yanı "kişi" yanına galip getiriliyor. Olan "kişi"ye oluyor. Önce ve hep "insan" olan kadın, bedeninin kıvrımlarına sürgün ediliyor, teninin sığlıklarında hapis tutuluyor. Kadın ruhu, kadın bedeninin altında eziliyor.
Örtünmek, kişiliğini dişiliğinin üstüne koymaktır. Kendini sonsuza saklamaktır. Kadınsı merhameti, kadınsı inceliği, kadınsı zerafeti ipekten tüller ardına saklayıp inci gibi büyütmektir örtünmek. "Tesettürsüzlük nedir?" diye sorsaydınız bana, "Kadının dişiliğini kişiliğinin önüne geçiren her haldir" derdim... Bir "kişilik tutulması"... Bir "kadınlık eklipsi"... Ay tutulur ya hani dünyanın gölgesi üzerine düştü diye. Dişiliğin kişiliği gölgede bırakıp kadın ruhunu gözden kaçırdığı bir tür eklips hali bu.. Saçları kapatmaktan fazlası: Kadın ruhunun bedenle kapatılması...