BiR-DOST

BiR-DOST

Admin
13.01.2008
Genel Kurmay Başkanı
525.784
Hakkında

  • Gecenin orta yerindeyim.Kemiğe dayanmamış bıçakları beklerken ben,ruhum sırtından hançerlendi Anne!Hırçın vakitlerin zindanındayım şimdi.Çaresizliğin denizinde sığınacak bir çare aramaktayım.Unutulmuş düşleri yazamamanın ızdırabını yaşamıyorum Anne!Her gece kendi ruhumun zindanındayım ben sen uykunun en derin yerindeyken.Sana yazılacak o kadar çok şey var ki.Korkular,suskunluklar...

    Anne,kaybolduğumu hissedebildin mi?Gözlerinin önünde esir alındığımı.Neden bu kadar çok sustuğumu sordun mu hiç kendine?Neden her gece her şeyden kopup kendime sığındığımı düşündün mü?Karanlıkların ortasında bütün umutlarımı bir bir kurşunlayan o karanlık adamları gördün mü?Duyabiliyor musun her gece feryatlarımı?Anne!Ne olur tut elimden!Kalabalıkların arasında yalnızlığın girdabına düşüyorum.Ruhumun kanatlarını kırdılar Anne!Biricik oğlunun yüreğini susturdular.Esir ettiler bakışlarını.Sen,ben tam vaktinde eve geldiğim için sevinirken ben vakitsiz esaretlerde kıvranmaktayım.Sen yaşadığıma sevinirken her akşam,ben ruhumun gölgesinden damlayan sıcacık kanları silmekteydim ruhumun zindanından.Anne oğlun düşecek ellerinden.Umudu elinden alınmış ruhu şimdi şekeri elinden alınmış çocuklarla sırdaş.

    Neden sustuğumu soruyor herkes Anne!

    Neden konuşmadığımı.Sanki konuştuğum zaman tercümansız beni anlayacaklar.Geçmişin hesaplaşmalarını bugüne sarkan soruları ruhumu zincire vurmuşken.Soramadığım hesapların muhasebe günü yaklaşırken neden konuşmadığımı soruyor herkeSelamunAleykümnne!Tut ellerimi sen,yoksa düşeceğim girdabına gecenin.

    Ve gelelim neden sustuğuma.Dostlar.Bunca suskunluk bunca korkular kuşatmışken meydanları.Benim konuşacağım ne kaldı ki.Kemiğe dayanmamış bıçaklar,biz onların kemiğimize dayanmasını beklerken sırtımıza saplandı.Sen söyle Anne,söylenecek ne kaldı?

    " Çıldırmak üzere olan bir hasta için acilen bir yudum özgürlük aranmaktadır.İlgilenenlerin ........ numarayı aramaları önemle rica olunur" diye bir anons duyarsan televizyonlardan Anne.Bilki tutsak edilmişim ve "hiçliğe" gitmekteyim süratle.Anne kayboluşumun başladığı günlerdeyim ben.Ruhumun zindanından o günleri seyretmekteyim.Yıkılışımızı yaşıyorum yeniden,kendi depremlerimi.Saat gecenin üç buçuğu ,sen yan odada uykunun en derin yerindeyken ben ruhumun zindanında işkenceyi solumaktayım.

    Halam çocuğuna şöyle ufak bir tokat attığında;beni göstererek kızmıştın :"Bak İbrahim yirmi yaşına geldi daha bir fiske vurmadık,hiç vurulur mu el kadar çocuğa?".Ben sustum, söylenecek çok şey yoktu zaten.Bilmiyorsun kaç kere sürüklendi bu genç beden yerlerde.Kaç kurşun delip geçti ruhumu.Ne kadar acı varsa ordu olup işgal ettiler yüreğimin her köşesini bilmiyorsun.Kaç ızdırabı taşıdı bu yorgun ceset.Kaç kuşatmaya direndi.Fiske vurulmamış bir çocuk zannediyorsun beni Anne.Bilmiyorsun kaç kere dövdüler oğlunu.Kaç depremin enkazını taşırım sırtımda bilmiyorsun.Yıkıntılar şehrinde ve bunca ölü hayatın arasında nasıl tutuşur yanarım bilmiyorsun.Bilmediklerinin içinde yaşadığından nasıl kayıp düşüyorum "hiçliğe" gözlerinin önünde.Görmüyorsun.

    Açıkçası işte böyle güzel Annem!Yağmurlarda ıslanmış bir ruhun ve kalbinin ayakları prangalanmış bir garip çocuğun yanında yaşamaktayım.İşgal edilmiş bir ülke taşırım içimde.Gözlerime bak Anne!!!Üzerime hayaller kurma olur mu?Unut torununu seveceğin güzel ve bembeyaz yarınları.Mezuniyet törenine gidip gururla alkışlayacağın bir çocuğu unut.Mezuniyet töreni yaklaşmıştır oğlunun.Meydanları ihanet kokan bu karanlık okuldan.Bir yudum özgürlük için acımasızca harcandığım bu şehirden korkularımı alıp yanıma, ruhumun zindanından yüreğimin hücresine gidiyorum.

    Güzel cümlelerle anlatacaktım düşlerimi.Korkuları değil umutları,hazan mevsimlerini değil baharları yazacaktım Anne!Masum çocukların gülen yüzünden yansıyacaktı dizelerim.Olmadı.Olamazdı da.Bunca garipseyeceğin düşüncenin içerisinden belki yadsıyacağın ve "Ne demek şimdi bunlar?" ya da "Yazamadıysan yazamadın ne olacak?Sen okuluna bak." diyeceğin cümlelerin arasından her şeye rağmen ve bilinenlerin pek çoğuna aykırı haykırışlarla sana sesleniyorum.Saat gecenin bilmem kaçı.Her gece olduğu gibi sen yine uykunun koynunda bense ruhumun zindanında.

    Şimdilerde kendi işine bakar oldu herkes.Oysa biz çok şey istememiştik.Yalnızca inanmak ve inandığımız gibi yaşamak.Anlamadılar.Anlayamazlardı da.İstediklerimizi vermedikleri gün,izin almak için değil Anne,gerçekleri yüzlerine buruşturup fırlatmak için çıktık meydanlarına şehrin.Evler,binalar,karakollar,hastaneler aklına gelen ne varsa onlarındı.Meydanlar kalmıştı bize.Milyon kere tekrarlamışımdır ne olduğunu.Bir kere daha söylemeyeceğim Anne.Ağlamak değil istediğim.Sadece düşlerimi bıraksınlar.Düşlerim benim olsun.

    Güzel Annem!Bu kaçıncı mektubum oldu sana.Duymadığın sözcüklerle dert yandım sana.Sen de olmasan.Zihnimde canlanan hayalin olmasa.Bir kere daha yıkılırdım meydanlara.Bu sefer bir cinnet anının ardından,bir daha kalkmamacasına.Bunca hayal kırıklığının arasında içimde küçücük bir umut taşıyorum.Sesler,yankılar ve suskunluklar arasında düşlerime tutundum.Ellerimden alma düşlerimi.Onlarla yaşıyorum.

    İnsan yandığı kadar anlarmış Anne!

    İnsan anladığı kadar yanarmış Anne!

    Ben sokakların prangalı özgürlüğünden zindanımın gerçek esaretine kaçtığımdan beri senden yana ne varsa ruhumda kuşattı dört yanımı.Basit cümlelerle anlatamalıyım sana ne kadar muhtaç olduğumu.Ancak konu sen olduğunda içimde kurulabilecek bütün cümleler bir anlayış yangınına tutuluyor.En çok neyi özledim biliyor musun Anne?Küçüktüm sen benim tek limanımdın.Hangi kış mevsiminde hangi yıkıcı fırtınaya tutulsam.Sen yetişirdin ruhum alabora olmadan.

    Çok zaman olmadı Anne.Bir yanda fırtına,öteki tarafta korsanların amansız saldırıları sarsarken ruhumun gemisini.Bir umutla uzandım tek limanıma.Tam tutacakken sımsıcak ellerini.Araya giriverdi hayatın dalgaları.Kaç kış geçti üzerinden gözlerine son kez hasretle bakışımın üzerinden?Kaçıncı kez gelmedi o beklediğimiz baharlar?Ben sustum köşeme çekildim Anne!Sen benim ızdırabsız olduğum sevinciyle hayatının baharını yaşarken.Sırf büyük bir şevkle tutunduğun bu hayalin yıkılmasın diye mutlu insan taklidi yaptım.Ben sessiz ve sakince kendi kıyametime doğru giderken.Seni de yanımda sürüklememek için bütün çabam.

    Bırak beni kendi yalnızlığımla,korkularımla ve umutlarımla başbaşa.Sen bensiz bir baharı yaşa,yanında ben olduğum zannıyla.Ben meydanların hesap soran bakışları altında kendi kışımı alayım omuzuma.Sen odanda uykunun derinliklerinde kendi düşlerinle kolkola.Ben ellerimden alınmış düşlerimin hayaliyle ruhumun zindanında.

    Ve güzel Annem.Sen bu acıdan damıtılmış satırlarda ağlarken ben kaderimin hangi rüzgarlarında savruluyor olurum kimbilir.Neden yazıyorum anlamsız bunca satırı?Sana belki hiç okuyamayacağın bu mektupları niye yazıyorum?Anne,inan kağıda kondurulan her öznede,her fiilde başımı dizine koymuş gibi bir hisle titriyorum.Senden yana ne varsa bende, sarıyor tüm benliğimi.Ben seni yaşıyorum kısacası bu satırların köşe başlarında.


    Murat SAKİ


    alıntı
#21.02.2009 22:47 0 0 0
  • Leo Buscaglia sözleri - gülümsemenin önemi - güler yüzlü insanlar - saygı ve sevgiLeo Buscaglia der ki,

    "Günün başlangıcındaki ruhsal durumunuz, o gün ilişkide bulunduğunuz herkesi etkiler." Ruhsal durumuzun düşünceleriniz kadar bakışlarınızdan da etkilendiğini biliyor olmalısınız. Günün sabahında yüzümüzden yansıyan duygu, günün akşamına kadar yaşadıklarımızı şekillendirecek. Ya mutluluk saçacağız çevremize ya da üzüntünün yayıcısı olacağız.

    Bazı insanlar canlı, heyecanlı ve güler yüzlüdürler. Onların çalışma azmiyle dolu olduklarını görürsünüz. Bakışları ışıl ışıl parıldar. Seslerinden heyecan fışkırır. Çünkü hedefleri vardır; çünkü ideallere adanmışlardır; çünkü anlamlı işler uğrunda uykularını terk etmeye gönüllüdürler. Karamsarların düşünmediğini düşünürler.

    Gününüze nasıl başladığınızı anlamak için yarım saat düşünme fırsatınız oldu mu? Örneğin bu sabah aynaya baktınız mı? Evinizden çıkarken aile üyelerinize nasıl baktığınızı hatırlıyor musunuz? Yoksa gözleri fark etmediniz mi ve nasıl baktıklarını görmediniz mi? Fark etmeyenler, fark edilmeyi hak etmiyorlar. İnsan aynadır; karanlık olan karartır, parlak olan aydınlatır.

    Oysa küçük kuşlar, sabahın ilk ışıklarında, ağaçların dalları arasında ibadet edercesine dans etmeye girişmişlerdi. Ekipler halinde uçuşmuşlar, konuşmuşlar; hareketlerinden neşe, seslerinden huzur okumuştunuz. Bir dakikalarını bile durgun ve donuk geçirmediklerini görmüştünüz. Fırtınaysa, onlar açıkta; sıcaksa, onların serinleticisi yok. Yiyecekse, kışlık bir şeyler depolayamazlar. İçten şükreden gönüller için her sabah bir bahardır, bir diriliştir. Bugün niceleri bu sabahı göremediler.

    Biliyoruz ki insan sevinenle sevinecek; üzülenle üzülecek kadar engin bir ruhla yaratılmıştır. Ama bu insan evsiz serçeden, arabasız arıdan daha umutsuz, daha bitkin olmamalıdır.

    Gerçekte mutluluk başkalarına verilebilecekler arasında en ucuzu ve en kolayı olduğu halde en değerlisidir. Saygı ve sevgi bakışı yeter. Yüzüne baktığınızda kalbinize heyecan veren, mutluluk saçan bir insan varsa ondan kaçmazsınız. Ümidi öyle insanların gözlerinde bulur, şefkati onların sözlerinde tadarsınız. Kibir dostluğu katleder.

    Bugün yüzüne baktığınız kaç kişiyi gülümsettiniz? Sevinçli selamınızı ruhundan okuyan kaç kişi sesinizi duyma bahtiyarlığına erişti? Kaç kişiyi bir yığın dert arasından çekip huzura çıkardınız?

    Ya da kaç kişiye ilk yüzleştiğiniz otobüs durağında somurttunuz? İş yerinize girer girmez, kaç mesai arkadaşınıza "seni önemsemiyorum, sevmiyorum ey paçavra!" anlamına gelen boş bir bakışla "günaydın!" deyiverdiniz.

    Herkes ve her şey sevgi bekler. Evrenin Yaratıcısı bile, sevgisine ve lütfuna karşılık sevgi bekliyor yarattıklarından. Sehpanızın üzerindeki menekşe bile, günler ve geceler boyunca, "beni sevin" diye yalvarıyor.

    Şehirlerin sevgisiz, saygısız sokaklarında savrulmak zorunda kalan insanlar, kalplerini karamsarlığa kaptırıyorlar. Bizler taştan dağlara dönüşen dargınlıklarımızı, gittiğimiz yerlere taşımakta neden bu kadar ısrarcıyız?
    İslam Peygamberi (asm) insanlara öyle iyi davranırdı ki, herkes en çok kendisini sevdiğini sanırdı. Hz. Ali (ra) der ki, "İnsanlara öyle iyi davranınız ki, düşmanlarınız bile ölümünüze ağlasınlar."

    Öyleyse kendime söz veriyorum, duvara bile bol bol gülümseyerek bakacağım. İnsanlara, hayvanlara, bitkilere, yıldızlara gözlerimle gülümseyeceğim. Yapayalnız mıyım? Olsun. Beni izleyen sevgili meleklerin hafızasında da, somurtkan bilinmek istemem. Bu bazen ikiyüzlülük mü olur? Karanlık bir kalbi gülümseyen gözlerde gizlemek şerefli bir ikiyüzlülüktür.

    Dr.Muhammed Bozdağ

    alıntı
#17.02.2009 18:55 0 0 0
  • noimage

    Kaybol...

    Çık git artık yüreğimden hüzün.Verdiğin yorgunluk bitiriyor beni.Tüketiyor ağır ağır.Garip bir ölüm sarıyor bedenimi;ruhumu kaplıyor karanlık..

    Korkuyorum...Evet korkutuyorsun...Hep korkutuyordun...

    Titremelerden alamıyorum ruhumu..Çık git yüreğimden artık..Çık git hüzün...
    Bir kerecik olsun yalnız bırak beni..Ne olursun git...

    Göz yaşlarımı arama boşuna yanaklarımda,kurudu onlar çoktan...yüreğimi akan kanlar sardı bedenimin her tarafını da onu bile umursamaz oldu benliğim..
    Git..Ne olursun bir kez olsun,bırak beni bir başıma.

    Yada...

    Yada, bırak beni, ben gideyim çarpıp kapıyı...
    Dışarıda kar var umurumda değil...
    Belki tipi çıkar kaybolurumkarda izini sürerken sıcak bir gülümseyişin...
    Belki tipi çıkar kaybolurumizinisürerken sessiz...

    Hem dışarısı soğuk..İzin verirsen ve gidersem eğer;buzdan evim daha güçlenir de yüreğimin orta yerinde,bir daha bu kadar yorulmaz bedenim.

    Tamam...
    Kabul...
    Yastık altında sakladığım son umut kırıntılarımda sana kalsın ey hüzün...

    Evet..

    Evet al,onlar da sana kalsın, ne yazar?
    Ama alırken zorla yapıştırdığın maskemi de çıkar yüzümden...

    Bazen beni bile kandıran bu maskeyi istemiyorum artık anla...Kanımı emiyor ve ben engel olamıyorum canımı yakmasına..Lütfen almışken yüzüme yapıştırdığın bu maskeyi de al...

    Bırak..Bırak izin ver gideyim artık...
    Dışarıda kar var hem,belki tipi çıkar...
    Tipi çıkar da kaybolurum ...
    Kaybolur da kurtulurum..

    alıntı
#17.02.2009 12:43 0 0 0
  • ölüm hakkında sözler - umutsuzluk - hayat ve ölümDenizde bir kum tanesi de olsa, umuttur umut. Yaşamaya sebep...

    Hiç bitmez istekleri insanoğlunun. Kendimizi bilir bilmez biran önce büyümeye can atarız. Böylece salmaya başlamış işte köklerimizi hayata. "Keşke hiç büyümeseydim" demeye başladığımız vakit, çaresizliğimi kabul eder ve devam ederiz yürümeye, büyümeye. Ağır ağır, isteksizce.

    Kimi zaman bir el iter sırtımızdan usulca, koşaradım kimi zaman. Bağlanmak için bir umut ararız, yığınla buluruz. Önce iyi bir okul bitirmek isteriz, ardından iyi bir iş. Nice sevgiler gelir geçer hayatımın orta yerinden, kiminde acı çeker, kiminde çektiririz. Bir eksilip, bir çoğalırız.

    Kaybederiz bilmeden, hiç aklımızda yokken kazanırız. Böylece oturur benliğimiz, köklerimiz daha da derinlere iner. Umutsuz kaldığımız zamanlar da olur elbet.

    Hayat bu; her şey ne zaman hep çok güzel oldu ki. İsyan boşa; ne çocukluğumuz geri dönebilir, ne değiştirmeye yeter gücümüz geçmişi.

    Hep tutunacak bir dal buluruz, ya da dallarımızı onaracak birilerini.

    Umutsuz kaldığımız vakit, öldük demektir.

    alıntı
#17.02.2009 12:29 0 0 0
  • Kimsesiz zamanların yalnızlığından, aydınlık diyarların masalsı
    görüntülerinden, küçük bir çocuk yüreğinin tebessümüyle merhaba dostlar.

    Şimdiki yazım sahte dostluklara, yani dost gözüken dostsuzlara olsun...

    Geçte olsa anladım ama "Dost vurulunca değil de unutulunca ölürmüş" meğer.

    Ama ben dostlarımı kır çiçekleri gibi avucumda değil, kurşun yarası gibi yüreğimde sakladım bunca yıl. Nice kavgalarda onlarında yanında oldum ve nice sorgularda onları ele vermedim hiç.

    Dostluk deniz kenarındaki taşlara benziyormuş. Önce tek tek toplayıp sonra birer birer atmakmış denize. Ancak bazıları vardır ki kıyılmaz atmalara.

    İşte benim dost bildiklerim o kıyamadıklarımdı. Bilirim ben gülerken herkes eşlik eder, başarılarıma ortak olur. Ama ağlarken kimseyi bulamadım yanında,
    hele yenilgilerimde hep bir başıma kaldım. Bende diyorum ki şimdi öyle bir dost edinmeli ki insanoğlu; Kötü gün her kapıyı çaldığında kapıya beraber bakalım. Öyle bir dost edinelim ki, her daim yanımızda olsun.

    "Hangi yıldızı seçersen seç gökyüzünden
    Bilki o yıldızda hep ben olacağım
    Ne zaman yangınlara düşerse yüreğin
    Bilki o yürekde her daim ben kalacağım..."

    Böylesi bir dostluğun son nefesinde, bir kayığa binmiş kürek çekiyordum akıntıya karşı. Nereye gittiğimi bilemeden, bilmeden işte. Akıntı beni nereye gotürecekti onu da bilmiyordum. Ama şunu iyi biliyorum ki herkesin bir dost görünen vefasızı vardır mutlaka. Belkide, buncadır hep ayrı dilleri konuşmuş, ayrı düşünceleri yaşamışsınızdır, yaşamışızdır.

    Acının varlığını unutarak hep ballarından tatmışsınızdır. Belki hiç dost değildiniz, belki de hiç olmamıştınız kim bilir. Ama bundan böyle, adını asla koyamadığın ayrılıkların kentinde yaşayacak, geriye asla bakamayacağın yalnızlık yollarının kilometrelerinde, aynalar arayacaksın kendine bakacak
    demelisiniz. Bulunur mu bilinmez ama en azından dostlarınızı tanımış olursunuz. Ne kadar dostlar anlarsınız sonunda.

    Ben bunca yıldır çok yaralar aldım dost elinden. Anka kuşunun gözyaşları bile iyi edemedi açılan yaralarımı. Oysa Anka kuşunun göz yaşları iyi eder sanırdım. Ben hep içime attım dost sıkıntılarımı. Ama gel gör ki sığmadı, sığmadığı yetmezmiş gibi de taştı çoğu zaman. Nice yürek kaplarım vardı rengarenk, küçüklü, büyüklü onlar dolsun dedim ama boş kaldı. Benim bildiğim sırlarını hiçbir kimselerle paylaşmadım. Yüreğime kazıdım, diğer sırlarla birlikte onlarda yok oldular.Ben de çok sırlar verdim dağlara. Acılarımı ağaçlar dinledi, toprağa söyledi sonra, toprak kızdı, yıldızlara müjdeledi. İnanmazsan yıldızlarıma sor söylesinler sana.

    Dilerim, beni benden eden dostlarım, küskün geçen her sabahımda, gecelerin beni saran hüzün yağmurlarında yine de ıslanmasınlar bir daha.

    "Yolun ne yanaysa yönün ne yana
    İster düne olsun istersen yarına
    Gülen yüzüne kara bahtına
    Yarenlik yaparım be DOSTUM"

    alıntı
#17.02.2009 12:25 0 0 0
  • Evet kavanoz dipli dünya hayat denen serüven bir sahnede bazen tek kişilik bir oyun bazen çok kalabalık piyes gibi. İnsan hayatı hep hayalleri üzeri yaşar.

    Küçükken sorarlar ne büyünce ne olacaksın. Hemen bir hayal dünyasında kendimi doktor yaparız, öğretmen yaparız.. Hep gözde insan olma, güzide bir meslek söyleriz. Hayallerimiz yaşımız ilerledikçe değişir hayata bakışlarımız farklılaşır. Artık ne olacaksın soruna ne olmalıyım cevabını ararız, sorgularız. Gözde, güzide insan olmak hayallerimizin yerini hayatla nasıl savaşırım nasıl daha iyi mücadele ederim fikirleri almıştır.

    Küçükken dinlediğimiz pamuk prenses ve 7 cüceler masallarının yerini hayatın gerçek oyunları almıştır. Hayat rüzgarında savurulan yaprak gibiyizdir. Bir zamanlar tost pembe hayaller kurduğumuz dünyalar artık arabesk parçaları hayatın acı, keder, elem yarınlarından umutsuzluklar almıştır. Artık hayat bize anlattıkları gibi değildir.

    Hayat denen bu serüvende aslında aradığımız tek şeyin sevgi yolundan geçen mutluluklar olduğunu anlamaya başlamışızdır. Hayat dün bize anlatıkları gibi olmadığını görmeye başlamışızdır. Hep arayışlarımız gönül dünyamızı mutlu etmek üzerine olduğunu görmeye başlamışızdır. Hayat çarkın içinde ne kadar az kırılırsak bunu başarı saymaya başlamışızdır. Hayat serüvenlerini hayallerimizin ötesinde artık bu dünyanın gerçekleri üzerine koymuşuzdur.

    Yaşımız ilerledikçe hayattan beklentilerimizi değil alabildiklerimizi kapabilme mücadelesi içindeyizdir. Oysa bize böyle demişlerdi sen büyünce kocaman adam olacaksın, sen alim olacaksın, sen doktor olacaksın demişlerdi. Senin gibi bir pırlantada olmaz hayatta demişlerdi.

    Oysa bizler pırlanta bir yana demir parçası olabildikse kendimizi şanslı hissediyoruzdur. Hayat sahnesinde hep bir koşturmaca aramaktan ziyade hayattan ne alabilir mücadelesi içindeyizdir.. Er yada geç şunu anlarız ki hayatta en güzel değerin sevgi olduğunu bizi hayata bağlan en büyük değerin sevgi olduğunu anlarız. Aslında tüm hayallerimizin sevgi üzerinde olması gerektiğini anlarız..

    Allah kimseyi sevgisiz bırakmasın.
    Anne, baba aile sevgisi, yar sevgisi gibi bu kutsal değerlerden mahrum etmesin. Ceza evinde, Huzur evinde, çocuk esirgeme yurtlarında vs.vs. yerlerde kalan kardeşlerimize rabbim bu bayram gününde kimsesizlerin yalnızların gönlüne de dünyanın en kutsal değeri sevgiyi kucak dolusu versin

    alıntı
#17.02.2009 12:18 0 0 0
  • Ağlamaktan başka bir şey bilmiyor. Ağlıyor, uyuyor, tatlı tatlı esniyor, uykusunda meleklere gülümsüyor ve yağmur sonrası toprak sanki, mis gibi kokuyor.

    Hiçbir şey bilmeyen, belki sevildiğini bilmeyen, esasında belki sevmeyi bilmeyen bir-iki aylık torununu sevdi adam. 'Ben seviyorum ya, şükür sevdirene, sevmeyi nasip edene' dedi, uykusundaki torununu seyrederken.

    ...

    Toprağı sevdi, seviyordu.

    Toprağı sevdikçe sevmeyi seviyordu.

    Elleriyle yoğuruyordu toprağı, tırnaklarıyla, teriyle. Gecesi gündüzüyle, ömrüyle yoğuruyordu.

    Toprağı sevdikçe göğü seviyordu. Havayı, suyu, yağmuru, karı, güneşi seviyordu. Yeşili, sarıyı, maviyi; rengi seviyordu. Hamuru, tekneyi, ekmeği; nimeti seviyordu.

    Elleri topraktaydı, toprak ellerindeydi. Elleri topraktı, toprak elleriydi. Annesinin dizine kapanır, torununu kucaklar gibiydi. Toprağı sevdikçe insanı seviyordu.

    Yağmuru, karı, güneşi ve gölgeyi, yari gözler gibi gözlüyor, bekler gibi bekliyordu.

    Toprağı sevdikçe Halik'ını biliyor, Halik'ını seviyordu.

    Hasat zamanı yaklaşırken, toprak sürgün verdiğinde, boy atan sarı başaklar uzun ikindilerde rüzgarda salınırken, terini silerken, testiyi ağzına dayarken 'toprak da beni seviyor' derdi. ' Veriyorum, veriyor.'

    Fakat bir gün gök vakitsiz kararır, şimşekler, iri damlalar, deli dolular... biçmeye ne kalmışken şunun şurasında, başaklar yanar kararır, başaklar büker boynunu, toprağa yatar. Biter, her şey biter. Toprak toprak... neredesin?

    Ah ne kadar acizdi, aniden kararan gökler, vakitsiz yağmurlar altında. Tohumları toprağa bırakıp da yağmur diye dua dua göklere bakarken ne kadar acizdi. Toprak olup toprakla, öyle derin, öyle sessiz beklerken ne kadar acizdi. Tek damla indirmeyen, sessiz, habersiz bulutlar altında ne kadar acizdi, acizdik. Aciziz.

    Sularımız bir gün çekilirse kim verir suyu?

    Toprağı bildikçe acizliğini biliyordu. Acizliğini seviyor, acizliğine sığınıyordu: 'Rabbim, sahibim!'

    ...

    Denizi sevdi, seviyordu.

    İşte yine evine dönüyordu. Motoru susturmuş; zayıf, yorgun kollarına ses vermeden küreklere sarılmıştı. Yeni yeni doğan güneş altında masmavi deniz usul usul salınıyordu. Dinmiş, sakinleşmişti. Dün geceki hali neydi öyle? Kararmış gökler, şimşekler, gök gürültüleri altında gökle inatlaşırcasına deniz de kanatlanmıştı.

    Denizi seviyordu. Böyle durgun, nazlı nazlı salınırken, verir verir de, evine kendisini elleri kolları dolu yollarken de; şaha kalkmış, verdiklerini almış, ömründen kaç ömür almış haliyle de.

    Denizi biliyordu. Denizi bildikçe acizliğini biliyordu. Gök kararır, sular kararır, deli dalgalar boyunu aşar, sular verdiklerini alırdı. Neler neler verdiği, kaç ömür verdiği sular adeta düşmanı olurdu. Böyle zamanlarda bir ömür yetmezdi de, ömrüne ömür ekler, sulara salıverirdi. Her şey biter, sulara gömülürken bir duayla, bir aminle kalakalır, acizliğine sığınırdı. Bir, sahibiyle kalakalırdı. Sahibiyle dolardı, taşardı kabına sığmayan dalgalar misali...

    Denizi bildikçe sahibini biliyordu. Denizin, göğün, nimetin, canın sahibini biliyordu. Vereni biliyordu ki alan da başkası değildi. Her şeyin sahibi karşısında hiçbir şeye sahip olmamaklığını biliyordu.

    Denizi seviyordu. Deniz de seviyor mu bilmiyordu. Bilmek de istemiyordu. Sevmek yetiyordu. Çünkü o denizi sevdikçe Rabbi'ni seviyordu.

    ...

    Sevdi ol Nebi'yi. Sevdi de evlatlar verdi ki, her biri bir dünyaya bedeldi. Evler, ocaklar, topraklar, dostlar verdi. Nebi torunu vefalı bir eş verdi. Ahırları, ağılları, ambarları dolar taşardı. İbadetini taşıyacak güçlü, sağlıklı elleri, ayakları vardı. Nimeti veren şükrünü de vermişti. Rüya gibi bir ömür vermişti.

    Rüya gibi kısa sürdü. Esasen ne kadar uzun olsa da, rüyalar hep kısa sürerdi. Evler gitti, ocaklar söndü. O verdi, O aldı. Ahırlar, ağıllar, ambarlar boşaldı. Evlatlar bir günde gittiler ki, her birinin sevgisi bir dünyaya bedeldi. Bereket fışkıran, sürgünler veren topraklar gitti. Dostlar birer birer çekildi. Nihayet dertler, illetler müptela oldu, elleri-ayakları kurudu. Şehrini dar ettiler de, vardı bir çöplüğe kuruldu.

    İnsan elleri ayaklarıyla mı insan?

    Toprakla oynar, yollar aşarken mi insan?

    Yoksa insanda bir insan mı vardı ellerinden, ayaklarından; ettiklerinden, eylediklerinden öte?

    'Sen verdin sen aldın.

    'Beni sevdin; evler, ocaklar, çocuklar, dostlar verdin.

    'Beni sevdin, hepsini aldın.

    'Beni bir kendinle bıraktın. Kalbimle, insanlığımla bıraktın.

    'Seninle kaldım, seninle doldum.

    'İmtihanım nimet şimdi, çilem nimet. Sabrım kanat, şükrüm kanat; uçuyorum. Sanmasınlar kurudum, bir taş, bir kaya gibi kaskatı, cansız, hissiz kalakaldım.

    'Can nedir, nerededir?

    'Canı kaybettim, cananı buldum, cana erdim.

    'En büyük nimeti, beni sevdiğini bildim.

    'Çünkü seni sevdiğimi bildim.

    'Sen, seni seveni sevmez misin?

    'Verirken de alırken de sevmez misin?'

    Ve Eyyub a.s. canı buldu yeniden, cana erdi yeniden doğmak üzre kaybolan güneş gibi.

    ...

    Seven, esasen sevilendi.

    Sevildi ki sevebildi.

    Herkes kendi kalbiyle yol aldı, kalakaldı.


    ZEHRA KORKMAZ

    alıntı
#17.02.2009 12:14 0 0 0
  • Hoşça kal demek istiyorum giderken...
    Hoşça kal da kocaman bir umut vardır çünkü.
    Sen Hoş kal, ben geleceğimdir aslında ardına gizlenen.

    Bir kayboluş değildir Hoşça kal, aksine beş dakika sonra geleceğimdir ya da beş saat sonra.
    Gelirken de tüm umutları çuvalla getirmektir.
    Hayatın gülücüklerine ufak bir hüzün eklemektir, dudağın yarısına tebessümü saklayarak.

    Hoşça kal ağlamaktır koparcasına, sarılmaktır karşındakine.
    Çünkü bilinir ki geriye kesin dönüş vardır bir gün.
    Aşk bitmemiştir yüreklerde, daha sıcacıktır.
    O sıcaklık köz olsa da hiç bitmeyecektir.
    Zira Hoşça kal denmiştir giderken.

    Gözler birbirinden hiç ayrılmayacaktır, kalple işbirliği yaparcasına.
    Başkalarına bakmayacaktır.

    Kalp, adını her duyuşta fırlayacaktır yerinden.
    Çünkü Hoşça kal denmiştir giderken.

    Dünyanın bir ucunda bile olunsa o hep seninledir, nefesi hep boynunda, umudu hep seninledir.

    Bazen bir köşebaşında beklemektir, onun oradan sana koşacağını bilmektir.
    Hoşça kal Nihavent makamıdır. Bahar kokar, umut kokar, aşk kokar.
    Ağlarken güldürür.
    Severken daha da sevdirir.

    Hoşça kal kısa bir mola, küçük bir nazdır.
    Ancak ne olursa olsun, sonu hep mutluluktur.

    Elveda demek istemiyorum giderken.
    Hüzün dolu ayrılıkları kemikleştiren bir kelimedir çünkü.
    Sevdaları yürekten kopartıp atan ve yerinde yaralar bırakandır.
    Çiçekleri soldurup, güneşi bile karartandır.
    Tüm yaşanmışlıkları ortadan kaldırıp, hatıraların koynunda yıllandıran bir kelimedir, elveda.

    Bakışların bakışlara kenetlendiği günlerin, saatlerin hatta saniyelerin bittiğidir.
    Sevgi sözcüklerinin tükendiğidir, konuşamamaktır.

    Özlemlerin himayesine girmek ve hiç çıkamamaktır elveda.
    Kalbin yerinden çıkacakmış gibi atmasının sonudur.
    Ömrünü adadığın her kimse ömrünle kaybolup gitmesidir, seni yalnızlığınla baş başa bırakıp.

    Dokunuşların hissini kaybetmesidir, uyuşmaktır elveda.
    Dünyanın sonudur, yaşarken ölmektir, anlamsızlıktır.
    Tatlının acı, tuzlunun tuzsuz, suyun ise zehir olmasıdır.

    Fotoğraflara son kez bakıp hepsini göz kırpmadan yakabilmektir.

    Bazen verdiğin ömre bir yenisini eklemek için Tanrıya dua etmektir.


    Başını geriye çevirmek ve beyaz mendil sallamaktır, gözlerde iki damla yaş ile birlikte.

    Ya da ardına bakamamak ve gözlerinden damlaması gereken yaşları içine akıtıp hızla uzaklaşmaktır.

    Bir an kendinle olan mücadeleni kaybedip yine ona koşmaktır, ancak uzakta kalmak ve sadece seyretmektir, görebilmektir onu.

    Bahçende, saksında, fesleğen yetiştirmektir veya ıhlamur ağacı aramaktır çevrende.
    Zira ikisinin de kokusu içlidir, arsızdır. Bir nefesin rüzgarı bile kokularını salmaları için bahanedir onlara.

    Beraber yaşadığın günleri büyük bir iştahla saymak yerine artık tarihleri unutmaktır.

    Hiç neşe barındırmaz içinde elveda.
    Sıcaklıktan uzaktır, sevgi katilidir, sinsidir.
    Bir onur mücadelesidir, kıyasıya.

    Kısacası, umudun bitmesi ve ömrün kalan kısmını uzatma olarak görmektir elveda.


    alıntı
#17.02.2009 12:09 0 0 0
  • Konu: Sessizlik
    sessizlik sözleri - sessizlik hakkında - sessizliğin tanımıDerlerki;Bir konusmanın ortasında bir an sessizlik yaşandığında,bir yerlerde bir kız çocuğu dünyaya gelmiştir.Her ne kadar bu kız çocuğunu görmek ve tanımak şerefine nail olmasakta böyle bir yaygın düşünceye sahibizdir.

    Tıp kelimesi tek başına kullanıldığında bu doğum olayları ile birebir bağlantısı olan bir anlam taşır.Fakat bu tıp kelimesinin önüne sayılar koyduğunuzda doğacak olan tek şey sessizliktir.

    Neden sayılara gerek duyulur o bilinmez ama bilinmeyen bir durumda neden o sayıların sadece 1 2 3 olduğudur.Harfler dünyasında sesli ve sessiz harfler görmüş olmamıza rağmen sayılarında sesli ve sessiz sayılar olmak üzere var oluşlarına benim değilde matematikçilerin kafa yorması daha mantıklıdır.

    Gündüz kelimesi içerisine bir çok şey sığdırabilirsiniz.Gündüz olan biten bir çok seyi kimi zaman anlamadan kimi zamanda anlayarak yaşar gidersiniz.Gündüzü temposu yüksek bir koşuşturmaya benzetebilirsiniz.Bütün bu koşuşturmaların neticesinde ise anlaşılan tek şey gürültünün diğer bir adınında gündüz olduğudur.

    Geceleri ise geriye kalan ve hüküm süren tek şey sessizliktir.Bu şekilde sesin renginin gündüz olduğunu sessizliğin renginin ise gece olduğunu anlarsınız.

    Bazı anlarda ise şöyle bir cümle duyarsınız."Sen sus hiçbir söyleme sen susta gözlerin konuşsun" her ne kadar gözler konuşurmu konuşmazmı onu bilemem ama bildiğim tek şeyin gözlerin hiçbir zaman yalan söylememiş olmasıdır.Bu sebeptende sessizliğin en güzel tarafının yalansız dolansız olmuş olmasıdır.Her ne kadar sessizlik suçu kabullenmektir manasına gelsede bilinmelidirki yalan söylenemeyen hiçbir yerde suçta var olmaz.

    Hayatın içinde sessizlik ile ilgili bir çok şeyleri düşünüp konuşabilirsiniz.

    Sessizliğin hüküm sürdüğü yerlerde yaşamak isteyebilirsiniz.Belkide sessizliği hiç sevmeyen biriside olabilirsiniz.Gürültüyü patırtıyı her daim sessizliğe tercih edebilirsiniz.Aslında her ne şekilde olursa olsun bilinmesi gereken tek şey sessizliğin her an ne zaman geleceğini bilmiyor olmamızdır.

    Bunu bilmenin yanında bence en önemliside sessizliği bütün hücreleriniz ile kabul edip etmediğinizdir.Bu sessizliğe alışıp alışamamazlığınızdır.

    Gelmesi için mucizelere gerek yoktur.Geldiğinde ise sakın ondan oyuncak ve hediye beklemeyin.Sessizlik geldiğinde yapacağınız tek şeyin çıt çıkartmadan etmeden sadece ve sadece o sessizliği dinlemeniz olacaktır.

    Anlatacaklarına gelincede orasıda size kalsın.Neden mi...

    Sessizlikten öğreneceklerinizi sessiz bir şekilde yaşabilmeniz için..


    alıntı
#15.02.2009 15:16 0 0 0
  • Bu üç önemli kural, alfabemizin son harfiyle başlıyor ama ailede sevgi iletişimini kopmazlaştıran ilk prensiplerdir aslında:

    1-ZARAFET: Hanımlar daima zarif olmalıdır. Onlara kaba-sabalık, dağınıklık yaraşmaz. İç güzelliğini yansıtan bütün incelikler, zarafettir.
    Tabii ki erkekler de zarif olmalı ama bu güzellik asıl kadınlara mahsustur ve onlara daha çok yakışır.

    Zarif bir hanımefendiyi kırabilmek için bir erkeğin çok kaba ve hiç yontulmamış olması gerekir. Yani hanımların zarif oluşu, muhataplarını da öyle olmaya mecbur eder.

    Pis, pasaklı, kendini bırakmış hanımlar, bu hallerini mazur gösterecek haklı bir sebep bulamazlar. Çünkü zarafet için pahalı elbiselere, zengin makyaj malzemelerine ve lüks takılara ihtiyaç yoktur.
    Tam tersine asıl zarafet, temizlik, sadelik ve kişiliğini samimiyetle konuşturarak sağlanır.

    Giyimiyle, haliyle, diliyle zarif olmasını bilen bir kadın, hanımefendidir. Böyle bir kadının kocası da beyefendi olur, ya da öyle olmak mecburiyetini hisseder.
    Ailede sevgi iletişimini kolay kuran hanımlar, zarif olmayı başaranlardır.

    2-ZİYARET: Sevgi iletişiminin sürekliliğini sağlayan önemli bir kuraldır ziyaret Bu, gezmekten öte bir güzelliktir. Ziyaret, anne baba, eş dost, konu komşu, hısım akraba ziyaretlerinden, hasta ziyaretine, hatta mezarlık ziyaretine kadar çeşitlilik gösterir.

    Bu ziyaretleri birlikte yapmak, eşleri birbirine yaklaştırır. Aslında her ziyaret, kendi gönüllerine giden yolları genişletir.

    Ama ailede sevgi iletişimini sağlayan asıl ziyaret, gönül ziyaretleridir. Sevindiren sürprizlerle, eşinin gönlüne giden yollara düşerler. Gönül yolunun düzü yokuşu, patikası, şosesi asfaltı, yani bütünü mutluluk verir.

    "Kalpten kalbe yol vardır" denilir. Ama kaç eş, bu yolun yolcusu olmayı iş edinir?
    Yapı ve yaratılışları gereği hanımlar, bu yolları daha çok bilir, sezer ve yolcusu olmayı da severler.

    Eşinin ziyaretiyle gönenen, donanan gönüller; eşine daha çok, daha fazla bağlanır.

    3-ZİYAFET: Kendim ve hemcinslerim adına söylemek biraz zor olsa da, gerçekler gizlenmemelidir diye düşünüyorum. Bu yüzden de, gayet açık yazıyorum:

    -Erkeğin kalbine giden yol, midesinden geçer. Aç bir adamla, sevgi iletişimi kurmak çok zordur. İşte bu sebeple hanımlar, ziyafet konusuna çok önem vermelidirler.

    Eşinin alışkanlıklarına uygun zamanda, severek yiyeceği bir yemeği önüne koymayı asla unutmamalı ve mutfak marifetlerini konuşturmalıdırlar. Zira mutfağın dili, sevgi iletişimini kurmakta çok işe yarar. De oldukça işe yarayacaktır.

    Bu konuya önem vermeyen hanımlar, çok önemli bir sevgi iletişimini göz göre göre kaçırmış olurlar.


    İçine sevgi ve şefkat katıldığında, bazen bir dürüm, bir kap çorba, bir tas ayran ziyafettir.

    Sevgisiz hazırlanmış nice bol çeşitli sofradan ise, sadece kavga, gürültü çıktığı çok görülmüştür.

    Muhammed Masum

    alıntı
#15.02.2009 15:05 0 0 0
  • Kendine Değer VErmek - Kendi Değerini Artırmak - Değer Vermek Üzerine Sözler - Değer Sözleri
    Bugün değerimi yüze katlayacağım.

    İnsan dehasına değen dut yaprağı, ipek haline gelir.
    İnsan dehasına değen killi toprak, kalelere dönüşür.
    İnsan dehasına değen selvi ağacı, sandık olur.
    İnsan dehasına değen bir avuç koyun postu, krallara giysi olur.

    Eğer yaprak, kil, odun ve post insan eliyle yüz kat, bin kat değer kazanabiliyorlarsa, aynı şey niçin benim adımı taşıyan toprak için geçerli olmasın?

    Bugün değerimi yüze katlayacağım.

    Kendisini üç gelecek bekleyen bir buğday tanesi gibiyim. Buğday tanesi, bir çuvala konduktan sonra ahıra boşaltılabilir. Ya da ekmek yapılmak üzere öğütülebilir. Ya da altın başağının bir taneden binlerce üretmesi için toprağa ekilebilir. Ben, tek bir farkla, bir buğday tanesi gibiyim. Hayatımı başkaları tarafından parçalanıp yenilmek üzere başarısızlık ve ümitsizlik taşları arasında öğüteceğim.

    Bugün değerimi yüze katlayacağım.

    Büyüme ve çoğalması için buğdayın toprağın karanlıklarına ekilmesi gerekir. Başarısızlıklarım, ümitsizliklerim, cahilliğim ve becerisizliklerim, olgunlaşmak için dikildiğim karanlıktır. Nasıl ki buğday tanesi yağmurla, güneşle, ılık rüzgarlarla beslenir, filiz sürüp serpilirse, vücudumu ve aklımı, düşlerimi gerçekleştirmek için öyle beslemeliyim. Buğday tanesi başak vermek için tabiatın lütfunu beklemek zorundadır. Ben ise beklemek zorunda değilim, çünkü kendi yazgımı seçme gücüne sahibim.

    Bugün değerimi yüze katlayacağım.

    Peki bunu nasıl yapabilirim? İlk önce, günle, haftayla, ayla yılla ve hayatımla ilgili hedefler koyacağım. Nasıl ki buğday tanesinin kabuğunu çatlatıp filiz vermesi için yağmur yağması gerekiyorsa, hayatımın önüne billurlaşması için öyle hedefler koymalıyım. Hedefler koyarken, geçmişteki en iyi icraatımı dikkate alacak ve bunu yüzle çarpacağım. Gelecekteki yaşantımın kuralı bu olacaktır. Hedeflerimi hiçbir zaman çok yüksek görmeyeceğim. Mızrağımı aya doğrultup yalnızca bir kartala saplamak, onu kartala doğrultup yalnızca kayaya çarpmaktan daha iyi değil midir?

    Bugün değerimi yüze katlayacağım.

    Hedeflerimin yüksekliği, tam isabet sağlayıncaya kadar sık sık tökezlesem bile, beni korkutmamalıdır. Tökezlersem, doğrulacağım, düşüşlerin beni endişelendirmeyecektir, çünkü tam isabet sağlamak için herkes tökezlemek durumumdadır. Yalnızca bir solucan tökezlememe özgürlüğüne sahiptir. Ben, solucan değilim. Ben, soğan bitkisi değilim. Ben, koyun değilim. Ben; insanım. Başkaları, killeriyle bir kulübe yapa dursunlar. Ben, benimkiyle bir kale inşa edeceğim.



    alıntı
#15.02.2009 14:53 0 0 0
  • Nasıl bir şey biliyor musun? Bir tren istasyonundasın ve treni bekliyorsun.

    Önemli olan trenin nereye gideceği değil, gelmesi. sonra tozu dumana katarak yaklaşan bir cisim. Yaklaştıkça bir tren olduğunu anlıyorsun. Duruyor önünde sanki sadece senin binmeni istermiş gibi, zaten istasyonda da sadece sen varsın. Bunu farkına vardığında bütün tüylerin ürperiyor. Ayağı kalkıyorsun ama sanki kalkmıyorsun. Bir parçan hala oturuyor ve belki de binmeni istemiyor. Ama binmek zorunda olduğunu ona, arkanı dönerek ve sadece yanağın hafiften yukarı kaldırarak anlatıyorsun.

    Sonra kayboluyor, belki de seninle geliyor. Ama sen onun boşluğunu hala hissediyorsun. Sonra trenin kapısına doğru ilerliyorsun, kapının açık olduğunu gördüğünde, bu trenin sadece senin için gelmiş olacağı aklına bile gelmiyor. İçeri giriyorsun, herşey normal. Ama kimse yok.

    Tekrar bir boşluk hissediyorsun. Yürümek istiyorsun, sanki seni tutan birşeyler varmış gibi, gidemiyorsun. Vazgeçiyorsun herşeyden,vagon geçiş kapısına açamayancı. Sonra düşünüyorsun ; hayat bu mu? acaba bir kapıdan diğerine geçiş mi diye ? Saçmaladığını düşünüyorsun. Kendini rahat hissediyorsun o an. Tekrar yürüyorsun. Ve kapıyı açıyorsun. İçerde hayallerin var, hepsi oturmuş sessizce belki de yolun sonunu bekliyorlar.

    Yavaş yavaş yürüyorsun. Sonra diğer kapıdan kondüktör geliyor. Biletleri kesemeye geliyor. Teker teker hepsinin biletlerini kesiyor, kestikleri gözden kayboluyor. Birer birer...

    Sıra sana yaklaştığında biletinin olup olmadığını düşünüyorsun. Sonra olmadığının farkına varıyorsun, bu sırada bilet kontrol sırası sana gelmiştir. Sana bakıyor kondüktör, sende ona. Sonra kondüktör arkasını dönüyor ve gidiyor. Evet gidiyor.

    Seni bırakıyor orada tek başına hayallerin olmadan. Düşünüyorsun neden benim biletimin olup olmadığını kontrol etmedi diye. Sonra farkına varıyorsun bu tren sonsuzluğa gidiyor ve içinde bir hayalin olmaksızın. Ve farkediyorsun ki tren sensin. Pencereden bakıyorsun ve konuşmalar duyuyorsun, gülüşmeler, bağırışmalar, ağlamalar... İşte şimdi varıyorsun nasıl birşey olduğunun fakına...alıntı
#15.02.2009 14:47 0 0 0
  • Konu: Söz
    Kimse seni seyretmiyormuş gibi danset...!

    noimage

    Daha önce asla incinmemiş gibi sev...!

    noimage

    noimage

    Hiç kimse seni duymazmış gibi şarkı söyle...!

    noimage
#15.02.2009 13:08 0 0 0
  • Konu: Bir Rüya
    O güzel yüreğine sağlık Serap 'ım
#15.02.2009 12:51 0 0 0
  • Teşekkür ediyorum hepinize ...

    İnanın üzüldüm de eklediğim için ,canı çekenler olacağını düşünemedim

    Sylar,evet üç tava yapmıştım da nasıl gördün
#06.02.2009 18:15 0 0 0
  • noimage

    Anlamsızlıklarımla boğuştuğum günlerde, imkansız aşklarımın peşinden koşarak tükettiğim bir ömrün suçlayan bakışları soğuttu, avuçlarına bıraktığım kıpırtısız yüreğimi Ne yağmurlar avutabilirdi içimdeki sıkıntıyı, ne de bir köşe başında, anlamsızca seni görebilme umudu

    Dostlarla konuşup, acılarımı dindirme umudu sardı boşluklarımı Senin gibi değildim ben Yeni olan hiçbir şey bana göre değildi.. Aşk o kadar basit değildi.. Paylaşılanları bir kenara bırakıp, benliğimin bir parçasının sende olduğunu bile bile.. Aklımın bir ucuna sen olduğun halde.. Hatırlamayan bakışlarla gözlerine bakamazdım.. Kendimi acımasızca kandıramazdım Ben ruhuma yalan söyleyemezdim


    Sahip olduğum onca güzel şeyin, hiçbir şey ifade etmemesi ne kadar çok içimi acıtıyor bir bilsen Yüreğim onlara ihanet ediyor.. Ve ben elimden bir şey gelmediği için kendime saldırıyorum her gecenin karanlığında gizlice

    Tüm sevdiklerimi aldatmanın hıncını alıyordum bedenimden.. Hepsi senin yüzünden Bütün aşklarımın sonunda söylenen ; neden bu kadar iyisin.. cümlesinden nefret ediyorum artık.. Ben iyi olmak istemiyorum.. Evrenin her hangi bir yerinde yaşanılan küçük bir acının, bir parçamı koparıp gitmesini istemiyorum..

    Üstümden geçen her rüzgarın beni küçük parçalara ayırmasına dayanamıyorum ve her defasında yeniden inatla kendimi toparlama mücadeleme Benden bir şeyler alıp sonrada arkasına bakmadan gidenlere dayanamıyorum.. Senin ve diğerlerinin yalancı bakışlarına dayanamıyorum..

    Her gün, her gece neden hep böyle olmak zorunda olduğunu soruyorum kendi kendime.. Neden ruhuyla konuşmuyor insanlar.. Neden kalın maskelerinizin ardından bakıyorsunuz her defasında aşka.. Hiç hak etmeyen bir akla neden işkence ediyorsunuz

    Aşk eskisi gibi karanlıkta kalacak...

    Hiç istemesek de

    alıntı
#06.02.2009 11:57 0 0 0
  • noimage

    Sen benim hüzün yanımsın... Güneşin vurmadığı gölgede kalan yanım. Kimselerin bilmediği kendime sakladığım. En çok ayazda kalmış olup da rüzgara savuramadığım, alıp alıp defalarca sineme sardığım yanımsın. En çok kanayan yarama sarmaya çalıştığımsın. Sardıkça kanayan kanadıkça sardığımsın

    Sen benim hüzün yanımsın... Her doğan günle bir kez daha ümidimi yıkan tarafımsın. "Olmadı olmayacak" dedirten hain düşmanımsın. "Ah çıksa gelse şimdi" diyecek kadar kendimi kaptırdığım saflığımsın. "Çıksa ve gelse, alsa ve gotürse" diye çırpan kanadımsın. Ve her defasında kendime kırk kez söyleyip kırk kez yanıldığımsın.

    Sen benim hüzün yanımsın... Söküp atamadığım umut çiçeklerini gömdüğüm toprağımsın. Bahar gelir yeşerir diye yağmur, çamur, kar kış demeden suladığımsın. Olur da bir gün açarsın diye beklediğim sevdamsın. Sevda çiçekleri açar mı bilinmez ama umuduna umudumu bağladığımsın.

    Sen benim hüzün yanımsın... Dar vakitte bulup tez zamandaki kaybımsın. "Ne olur kal benimle" dedirtecek kadar yalvardığımsın. "Sensiz hayatı istemiyorum" diyecek kadar uçurumdan kendimi attığımsın. Geceyle gündüzümü, yanlışla doğrumu karıştıran arafımsın. Sahi sen benim soldan soldan vuran yanımsın.

    Sen benim hüzün yanımsın... Sensizken anlamını yitirdiğim hayatımsın. Bütün kelimelerime yüklediğim anlamsın. "Sen" diye başlayıp da bitiremediğim üç noktamsın. "Sen, sen ille de sen" diye durup durup nefes aldığımsın. "Sen varsan ben varım" dedirtecek kadar kendimi hiçe saydığımsın. Kaderi kaderime yazılsın diye her gün Yaratıcıya yalvardığımsın. Aklımda, yüreğimde ve duamda olansın.

    Sen benim hüzün yanımsın... Bakışına hasret kaldığım, sesine özlemle bağlandığımsın. Özlemim, hasretim, bakmaya doyamadığımsın. Bahtıma doğanımsın. Olmazsa olmazsımsın. Nefretim, öfkem, kinim, sevincim, umudum, düşüm, rüyam, hayalim en çok da ağlayan, en çok da ağlatan yanımsın


    alıntı
#06.02.2009 11:48 0 0 0
  • Konu: Oyun Bitti
    Bembeyaz sayfalarla dolu defterlere yazdık ömrümüzü
    Geçmişimize sünger çekip, attık imzamızı

    Yüreğine sağlık Serap'ım
#06.02.2009 11:41 0 0 0
  • Kendi Hazırladığım Hamsi tavası

    Hamsiler mısır ununa batırılıp resimdeki gibi tavaya dizilip iki tarafı da çevrilerek pişirilir .
    Sonra marul salatası,roka ve soğanla servis yapılır .

    noimage

    noimage
#05.02.2009 22:56 0 0 0