Ikinci Mahmud istanbul'da dogdu. Diger padisahlar gibi kuvvetli bir tahsil gördü. Tahta çiktiginda 23 yasinda idi. Üçüncü Selim'in, ögrenimine bizzat önem vererek yetistirdigi kiymetli bir sahsiyetti. Hattat, bestekâr ve sairdi.(Adli) mahlasayla siirler yazmistir. Cesur, temkinli, sabirli ve azimli bir tabiata sahipti.Dagilan Nizam-a Cedid askerinin yerine Sekbân-a Cedid askeri teskilâtini kurdu. Çok geçmeden âsiler ayaklaninca, bu ocaga kendiliginden dagitti.
1808'de ayaklanan âsiler, Alemdar Mustafa Pasa'yi öldürdüler. 1812'de Ruslarla Bükres Antlasmasi yapildi.1813 senesinde, Mekke ve Medine'de mukaddes yerlere hakaretlerde bulunan Vehhabiler temizlendiler. Osmanla Imparatorlugu yakilincaya kadar bir daha huzursuzluk çikaramayacak hale getirildiler.1821'de Yunan Ihtilâli oldu. Binlerce sivil halk öldürüldü.1826'da Yunan Ihtilâli bastirildi. Yeniçeri Ocagi, Seyhülislâmin fetvasi, ulemâ sinifi, asker ve halkin ayaklanmasi ile tamamen ortadan kaldirildi Bu olaya tarihçiler Vak'ay-i Hayriye diye isim verdiler. 1827'de Rus savasi yeniden basladi. 1829'da Edirne Anlasmasi yapildl. 1831 ve 1839'da Misir isyanlari oldu. 1839 senesinin Temmuz ayanda Ikinci Mahmud vefat etti. Hayati boyunca ugrasmas oldugu elim hadiselerin tesiriyle üzüntüden verem olmus ve bu hastaliktan vefat etmisti. Cenazesi Divanyolundaki türbesine defnedildi. (Allah rahmet eylesin)Ikinci Mahmud her sahada çok genis çalismalarda bulundu. Bir çok yeni mektepler açti. Büyük binalar insa ettirdi. Istanbul'daki bütün büyük camilerin tamirini yaptirdi. Un kapani Köprüsü de onun zamaninda yapildi.Mekke-i Mükerreme'de bir medrese yaptirdi ve Mescid-i Aksa'yi da tamir ettirdi.Sümbülzâde Vehbi ve Keçecizâde Izzet Molla Efendi bu devirde vefat etmislerdir.
Erkek çocuklari : Abdülmecid, Abdülaziz,dört adet Ahmed isimli sehzade, Bayezid, Abdülhamid, Süleyman, Mehmed, Murad, Nizameddin, Mehmed, Abdullah; Osman.
Abdülmecid Istanbul'da dünyaya geldi. Babasi ona iyi bir tahsil yaptirmak için çok titiz davrandi. Kendisi biraz zayifça idi. Çok zeki,terbiyeli, merhamet ve sefkatli bir kimseydi.Tâhta çiktiginda 16 yasindaydi. Yeni gelismeleri çok siki bir sekilde takip eder ve hemen Devlet-i Aliyyede tatbik edilmesini isterdi. Devrinde olan önemli olaylar :1839 senesinde Gülhane Hatti Hümayunu okundu. 1846'da Mustafa Resid Pasa Sadrazam oldu. Maarif alaninda pek çok ilerlemeler oldu. Bir çok meslek okullari açildi. 1848'de Macar isyani dolayisiyla Macaristan'dan çok sayida ilticalar oldu. Eflak ve Bogdan'da ihtiIali oldu. Mübarek yerler meselesi ortaya çikti.1853'de Rusya harbi basladi. Sinop baskini oldu. 1854'de Ruslar karada büyük kayiplar verdiler. Meshur Silistre müdafaasi yapildi 've Ruslar bozuldu. Yerköyü Muharebesi kazanildi. Fransa ve Ingiltere de Türkiye yaninda yer aldilar ve Kirim'a çikarma yapildi.1855'de Sivastopol alindi. Telgraf ve demiryolu hatlari yapildi. 1856'da Paris Anlasmasi yapildi. Ruslara karsi büyük menfaatler sagIandi.Abdülmecid Dolmabahçe Sarayi'ni yaptirdi
ve Ortaköy'deki Mecidiye Camiini insa ettirdi.25 Haziran 1861'de babasi gibi verem hastaligina tutularak vefat etti. Öldügünde 38 yasindaydi. Fatih'teki Sultan Selim Camii avlusundaki türbesine gömüldü. (Allah rahmet eylesin)
Silsile-i Saadât-i Naksibendiyye'den Hâfiz Ebü Said Sâhib (k.s.) Hazretleri bu devirde vefat etmistir.
Erkek çocuklari : Ahmed, Mehmed Burhaneddin, Bahaddin, Rüstü Mehmed, Seyfüddin, Osman, Ziyaeddin Mehmed, Abid Mehmed ,Abdüssamed Mehmed, Fuad Mehmed, Nureddin, Vamuk Mehmed, Abdülhamid, Mehmed Vahidüddin, Süleyman, Kemaleddin, Nizameddin,Mehmed Resad.
Besinci Murad da Istanbul'da dogdu. Degerli âlimler tarafindan yetistirildi. Siir ve Nesir üzerinde çalismalar yapti.Tahta çiktiginda 35 yasinda idi. Sultan Abdülaziz'i tahttan indirenler onu padisah yaptilar. Tahta çiktigi zaman akli muvazenesi tamamen bozuldu. Dünyanin en mütehassis doktorlarina teslim edilmesine ragmen iyilesemedi. Zamaninda Osmanli Tarihinin en büyük cinayeti islenmistir. Hüseyin Avni Pasa, Mithat Pasa ve kafadarlari, bir baska ihtilâl olur da Sultan Abdülazizi tekrar tahta çikarirlar korkusu ile Sultani hapsettikleri Feriye Sarayinda hunharca sehid ettiler.Bu hadiseden 11 gün sonra, Binbasi Çerkez Hasan Olayi oldu. Bir kabine toplantisinda Sultan Abdülaziz'in kayinbiraderi olan Binbasi Hasan Bey, Hüseyin Avni'yi, Hariciye Naziri Rasit Pasa'yi ve bir de subayi öldürdü.Böylece Hüseyin Avni'den enistesinin intikamini almis oldu.Devlet bu devrede Rüstü Pasa tarafindan idare edilmekteydi. Bu sirada ise devletin en büyük felâketi olan Osmanli - Rus Harbi basamak üzereydi. Besinci Murad Abdülaziz ile beraber Avrupa seyahatine çikmis ve bilhassa Fransa'yi yakindan tanir hale gelmisti. Mükemmel bir Fransizca biliyordu. Müsikisinasti. Fakat bütün bu meziyetleri tahta çiktiginda bir ise yaramadi. Akli muvazenesi bozuldugu için, devletin ileri gelenleri onu tahttan indirmek mecburiyetinde kaldilar. Hayatinin sonuna kadar Çiragan Sarayinda oturdu. Bir müddet sonra akli tamamen düzeldi. Hayati çiragan Sarayinda geçti. Yine bu sarayda 64 yasinda iken vefat etti. Yeni Camii yanindaki türbeye gömüldü. (Allah rahmet eylesin)
Osmanli pâdisâhlarinin otuzdördüncüsü, Islâm halîfelerinin doksandokuzuncusudur. Sultan Abdülmecîd'in ikinci oglu olup 1842'de dünyâya gelmistir.
Genç yasta dînî ve fennî ilimleri mükemmel bir sekilde ikmâl etti. Sâzeliyye tarîkati seyhi Mehmed Zâfir Efendi ve Kâdiriyye tarîkati seyhi Ebu'l-hüdâ Efendi'den feyz alarak zâhirdeki dirâyetini, mânevî bir kemâl ile de tâçlandirmistir.
Daha genç yasta zekâsi ve siyâsî kâbiliyetleriyle temâyüz etmis bulundugundan amcasi Sultân Abdülazîz Han, Misir ve Avrupa seyâhatlerinde O'nu da yaninda götürmüstü.
Çok nâzik idi. Herkesin gönlünü almasini bilirdi. Fevkalâde bir zekâ ve hâfizaya sâhibdi. Bir defa gördügü veya sesini isittigi kisiyi aslâ unutmadigina dâir kaynaklarda sayisiz misâller vardir. Alman birligini kurmus olan Prens Bismark rivâyete nazaran:
"Dünyâda yüz gram akil varsa, bunun doksan grami Abdülhamîd Han'da, bes grami bende, kalan bes grami da diger dünyâ siyâsîlerindedir..." demistir.
O'nun en büyük talihsizligi, devleti çok kötü sartlar altinda eline almis olmasidir. Buna ragmen hiç yilmadan, bikmadan müthis bir zekâ, sabir ve büyük bir mahâretle devleti, otuzüç sene ciddî bir kayba ugratmadan idâre etmistir.
Sultân Abdülazîz merhûm gibi büyük masraflari ve dis borçlanmayi mûcib olan harpçi bir siyâset takibi yerine, gelisen sanayî hareketleri dolayisiyla batida temâyüz etmis bulunan iki devleti karsi karsiya getirmek ve onlarin menfaat çatismalarini tahrîk ederek ülkeyi -âdetâ- bir sirat köprüsü üzerinde yürütmek, O'nun siyâsetinin temel esasi olmustur.
Bu sulhçu siyâsetin neticesinde yeni askerî yatirimlarin masrafindan kat'an nazar dis borçlarin 300 milyon altindan, 30 milyona indirilmesi saglanmistir. Abdülhamîd'in Almanlar'i Ingiliz siyâsî emellerine karsi mâhirâne bir sûrette kullanmasinin çok çesitli ve parlak tezâhürleri vardir. Medîne demiryolu imtiyâzinin Almanlar'a verilmesi ve stratejik bir mevkî olan Akabe'nin onlarin yardimiyla Ingilizler'den kurtarilmasi, bunun târihte en tipik bir misâlidir.
Abdülhamîd Han, 93 Harbi felâketinden aldigi dersle gayr-i mütecânis ve devleti parçalamaya sürükleyebilecek cereyanlarin müsâhede edildigi Meclis-i Mebûsân'i böyle bir felâkete mânî olabilmek için 1878'de süresiz olarak kapatmistir.
Mithat Pasa ve avanesinin sebep oldugu 93 Harbi felâketinin neticesinde Rumeli'de kaybedilen topraklardan pek çok müslüman ahâli, muhâcir olarak Istanbul'a gelmis bulunuyordu. Bunlarin magdûriyetlerini istismâr ederek toplayabildigi bir kisim issiz-güçsüz takimiyla Çiragan Sarayi'na yürüyen Ali Suâvî, Sultân Abdülhamîd'i devirerek, bu sarayda mahbus bulunan V. Murad'i tekrar tahta geçirmeye tesebbüs etti. Sultan V. Murad, mason Mithat Pasa ve avanesi tarafindan tâ sehzadeliginden beri hususî bir sûrette yetistirilmisti. O da, akil hocasi Mithat Pasa gibi otuzüç dereceden bir masondu. Fakat hiç süphesiz bu teskîlata onun gerçek hüviyetini bilmeden girmisti. Bununla beraber serîrler, kendisi pâdisâh olsa menfûr emellerine daha kolay ulasacaklarini düsünüyorlardi. Ali Suâvî ise, Sulltan Abdülhamîd Han tarafindan Galatasaray Lisesi müdürlügünden bozuk siyâsî düsünceleri sebebiyle azledilmis bulunmanin igbirâri (gücenikliligi) ile haraket ediyordu. Gerçekten de Ali Suâvî, yavas yavas yahûdî siyâsî emellerinin hâkim olmasiyla Osmanli aleyhtarligina meyleden Ingiliz siyâsetinin kör bir âleti durumundaydi.
Besinci Mehmed Resad Istanbul'da dogdu.Orta boylu, mavi gözlü ve beyaz tenli idi. Siirle de mesgul oldu. Fakirlere ve hastalara çok yardim ederdi. Tarih kitaplarini okumaktan zevk alirdi. Çok kuvvetli bir hafizaya sahipti.Babasi onun tahsiline cok ehemmiyet verdi.Daha ziyade sark ilimleri ile mesgul oldu.Sultan Devrinde idareye hiç tesiri olmuyordu.Daha ziyade devlet pasalarin ellerindeydi. Mesrutiyet ilân edilmis ve Meclis-i Mebusan karari müessir olarak bulunuyordu.Bu devirde 1910 senesinde Arnavutluk isyani bastirildi. 1912'de Balkan Harbi basladi.1914'de Almanlarin safinda, Birinci Dünya Savasina girildi. 1915'de Müttefikler hemen bütün taarruzlari durdurdu. Ingilizler ve Fransizlar Çanakkale'de 130.000 ölü verdiler.1916'da Çanakkale'yi geçemiyeceklerini anlayan Ingiliz ve Fransiz kuvvetleri çekildiler.1917'de yapdan antlasma ile Rusya, Kars,Batum ve Ardahan'dan çekildi. 1918 senesinin Temmuz ayinda Besinci Mehmed Resad vefat etti. Vefatinda 73 yasini geçiyordu. Eyüp Sultan'daki türbesine gömüldü. (Allah rahmet eylesin)
Erkek çocuklan : Mehmed Necmeddin,Mehmed Ziyaeddin, Ömer Hilmi.
Mehmed Vahidüddin de Istanbul'da dogmustur. Orta boylu, zayü fakat kuvvetli bir vücudu vardi. Kiymetli ulema tarafindan iyi bir tahsil yaptirildi.Tahta çiktiginda Osmanli Devleti en kötü günlerini yasiyordu. Birinci Dünya Savasinda kendi cephelerimizde gâlip gelmemize ragmen yenik çikmistik. En agir sartlari ihtiva eden Mondros ve Sevr anlasmalari yapildi. Devletin tamamen elden çiktigini gören padisahin yüksek seviyede bir gizli toplanti yaparak zamaninin kabiliyetli subaylarina, Anadolu'ya geçip milleti istilâcilara karsi ayaklandirip teslim olmamalarini tavsiye ettigi söylenir. Anadolu'da Milli kiyam harekâti oldu. Milli Meclis tesekkül etti. Yeni meclis Padisahligi kaldirarak, Cumhuriyet idaresini kabul etti. Zaten Istanbul isgal altinda idi.Padisahin elinde ne bir kuvvet ve ne de bir selâhiyet vardi. Padisahligin kaldirilmasi ve Osmanli Hanedanina yapilan tenkitlerin son hadde varmasiyla Istanbul'dan, dolayisiyle Türkiye'den ayrildi. 641 senelik Osmanli Hanedaninin son üyesi, son padisahi ve müslümanlarin yüzüncü halifesinin bu ayrilisinda sene 1922 idi. Avrupa'nin bir çok yerlerine ugradi. Pek çok yerden oturma teklifi aldi. Fakat hiç kimsenin gizli gayesine alet olmadi. Nihayet Italya'nin San Remo sehrinde oturmaya karar verdi. Vefatina kadar orada kaldi. Hayati maddi sikintilar içinde geçti. 15 Mayis 1926 tarihinde vefat etti. Cenazesi Türkiye'den istenmedigi için Türkiye'ye getirilemedi. Borçlari bulundugundan tabutuna haciz kondu. Suriye Devlet Baskani cenazeye sahip çikti ve tabutu Suriye'ye getirtti. Sam'da Sultan Selim Camii avlusuna defnedildi. Vefatinda 65 yasinda idi. Defnedildigi mezarlik 1965 senesinde park haline getirildi. Simdi mezarinin da kat'i olarak nerede oldugu belli degildir. (Allah rahmet eylesin). Son padisahin Seyhülislamlari: Musa Kazim Efendi, Dagistanli Ömer Hulusi Efendi, Hayderi Zâde ibrahim Efendi, Mustafa Sabri Efendi, Dürri Zade Abdullah Efendi, Medeni Mehmed Nuri Efendi.
Sadrazamlari : Talat Pasa, Izzet Pasa, Ahmed Tevfik Pasa,Damad Ferid Pasa, Ali Riza Pasa, Hulusi Salih Pasa ve Tevfik Pasa.
350 g tavuk bonfile eti
2 adet kabak
1 adet orta boy patlıcan
250 g taze fasulye
1 adet orta boy patates
3 diş sarımsak
3 adet orta boy kuru soğan
3 adet sivri biber
3 adet domates
3 yemek kaşığı mısırözü yağı
2 çay bardağı su
Az miktar pul biber, karabiber, kimyon
Az miktar tuz
1 yemek kaşığı salça
Hazırlanışı:
Önce tüm sebzeler yıkanır ve patlıcanlar ile kabaklar alacalı şekilde soyularak kuşbaşı doğranır. Patatesler de soyulduktan sonra kuşbaşı doğranır ve ardından kuru soğan ve sarımsaklar ince bir şekilde kıyılır. Domates, biber ve kuşbaşı doğranmış tavuk etleri derince bir kaba konur. Aynı kaba 3 yemek kaşığı Adese mısırözü yağı, baharatlar, tuz, 2 çay bardağı suda çırpılmış salça ve tüm sebzeler de eklendikten sonra kabın iyice karıştırılarak harmanlanır. Elde edilen bu karışım fırın poşetine konur ve poşetin ağzı bağlanır. Derin yayvan bir fırın tepsisine, yatık olarak konulup torbanın üst kısmına küçük bir delik açılarak 150 derecelik fırında tavuk pişene kadar pişirilir. Pişen malzemeler torba açıldıktan sonra servis tabağına alınarak sıcak olarak servis yapılır.
Osmanlılar, bir taraftan sahip oldukları silah teknolojisini geliştirmek için çalışırken, diğer taraftan da, bu silahların kendileriyle dinî veya ırkî bağı bulunan çeşitli Asya ve Afrika ülkelerine yayılmasında köprü rolü oynadılar. Bu rol, Osmanlıların diğer İslam ülkelerine genellikle belli miktarda topçu, tüfekçi ve ateşli silah uzmanları ile top ve tüfek yardımı yapmak şeklinde olmuştur. Osmanlı tehlikesi karşısında bu devletlerden bazılarının Avrupa'dan silah almak zorunda kalmaları da dolaylı bir roldür.
Şah Abbas dönemindeki İran dışında kalan doğu ülkeleri, etkili olarak ateşli silahlarla mücehhez bir ordu kuramamışlardır.
Açe Sultanlığı'na kadar...
Osmanlıların ateşli silahları taşıdıkları ülkeler arasında ilk olarak Türkistan Hanları, Kırım Hanları, Hindistan, Sumatra'da Açe Sultanlığı ve Habeşistan'da Sultan Ahmed Gran'in Devleti ile Afrika'da Bornu Devleti gelmektedir. İkinci grupta ise, İran'da Akkoyunlu ve Safeviler, Mısır'da Memlûklar sayılabilir.
Bazı Avrupa ülkelerinin yanında Osmanlılarla da ilişkisi olan bu devletlere Osmanlılar siyasî ve dinî ilişkilerine göre personel, silah, barut ve demir gibi malzeme satarak veya hibe ederek ateşli silahlar konusundaki imtiyazlı konumlarından istifade ile Asya, Afrika ve Orta Doğu'daki etkinliklerini artırma politikası takip etmişlerdir. Hariç ülkelere yapılan bu yardımların yanında kendi ülkesi içinde uçlarda bulunan beylerbeylerine de gerektiğinde savaş malzemesi veya top, tüfek yapıcısı ustalar yine İstanbul'dan gönderilmekteydi.
Portekizlilere karşı...
Osmanlıların verdiği ateşli silahların, özellikle Orta Asya'da Türk Devletleri'nin iç savaşlarında, desteklenen taraf açısından çok önemli rol oynadığı; Habeşistan ve Açe'de de Portekiz ve Hollanda gibi gayri müslim sömürgeci devletlerle savaşan İslam devletlerinin muvaffakiyetinde ciddî ölçüde tesirli olduğu görülmüştür. Tabiatıyla bütün bu yardımlar hilafet merkezini elinde tutan Osmanlıların, söz konusu devletler nezdindeki itibarını artırmış ve saygınlık kazandırmıştır. Memlûklara silah yardımı yapılması da henüz bozulmamış olan ilişkiler öncesinde onları Hristiyan Portekizlilere karşı savaşlarında destekleme gayesi gütmekteydi
Osmanlı döneminde bayan şairler - osmanlı şairleriZeynep Hatun:
Fatih dönemini Mihrî Hatunla birlikte temsil eden Zeynep Hatun, adı bilinen ilk Türk kadın şairi olup, kaynaklarda Amasyalı ya da Kastamonulu olduğu ifade edilmektedir. Divan edebiyatının şekillenme döneminde Fatih çevresinde hissedilen verimli sanat iklimi, sanata ve sanatçıya hasredilen teşvik bu iki kadın şairin varlık göstermesinde de etkili olmuş olmalıdır. Asıl adı Zeynünnisa olan Zeynep Hatun bir kadı kızıdır. Bir kadı olan ve şiir çalışmalarını anlayışla karşılayan İshak Efendi ile evlenmiştir. Kültürlü bir muhitte yetişmiş, Arapça, ve şiirler söyleyecek olgunlukta Farsça öğrenmiş, Mihrî Hatun ile tanışıklık kurmuştur, Şiirin yanı sıra beste yapabilecek ölçüde musıki çalışmaları da olan Zeynep Hatun 1563'de Amasya'da ölmüştür.
Fatih adına tertip edilmiş bir Divan sahibi olup, eldeki şiirlerine bakılırsa açık ve sade bir söyleyişin sahibidir. Bir kıt'asının,
Mihrî Hatun:
Fatih dönemi şairlerinden olan Mihrî Hatun, Zeynep Hatunla birlikte adı bilinen ilk Türk kadın şairlerindendir. Amasyalıdır. Asıl adı Mihrünnisa ya da Fahrünnisa olup, 1460 ya da 1461 yılında doğmuştur. Mihrî mahlasını kendisi de bir şair olan babası Mehmet Çelebi bin Yahya (Belâyî)'dan almıştır.
Dillere destan bir güzelliğin, hayranlık uyandırıcı bir kültür ve birikimin sahibi olmasına rağmen kendisine yöneltilen bütün evlilik tekliflerini geri çevirerek ömrü boyunca bekâr kalmıştır. Dönemine göre serbest bir yaşantının sahibi olan Mihrî, tarihçi Hammer tarafından "Osmanlılar'ın Sapho'su" olarak isimlendirilmiştir. Çevresinde platonik aşklarına dair fısıltılar daima mevcut bulunan Mihrî'nin, Müyyedzâde Abdurrahman Çelebi ve Sinan Paşazâde İskender Çelebi'ye duyduğu aşka dair ipuçlarına şiirlerinde de rastlamak mümkündür. Evinde düzenlediği edebî meclisler gibi, samimi kadın duygularını çekinmeksizin şiirinde terennüm etmiş olması cihetiyle de, kendisinden sonra yetişenler arasında en çok XIX. asır şairi Nigâr binti Osman'a benzetilebilir. Ona erken bir Nigâr Hanım olarak bakmak mümkündür.
Kolay söyleniyormuş izlenimi veren sade bir şiiri vardır ve bunlar arasında en başarılı bulunanları nazireleridir. Dönem şairlerinden Necati'nin etkisinde kalan Mihrî'nin, şiirlerini Necati'ye gönderdiği ve onun şiirlerine nazireler yazdığı bilinmektedir.
Necati'nin ünlü Döne Döne redifli gazeline nazire olarak yazdığı ve;
Âteş-i gamda kebâb oldu ciğer döne döne
Göklere çıktı duhânımla şerer döne döne
matlalı gazeli bunlardan biridir.
1506 yılında Amasya'da ölen Mihrî Hatun'dan geriye eser olarak Divan'ı kalmıştır.
Hubbî Hatun:
Hubbî Hatun bir XVI. asır şairi olup Divan şiirinin zirvesini teşkil eden Kanuni dönemini kadın şair olarak temsil etmektedir. (Aynı asırda, Baki'nin hanımı Tutî Kadın'ın da şiir yazdığı söylenmektedir). Asıl adı Ayşe olan Hubbî Hatun da Mihrî ve Zeynep gibi Amasyalıdır. Kanuni'nin süt kardeşi Şemsi Çelebi'nin Hanımıdır. Bu yakınlık Hubbî Ayşe'nin saraya intisabına zemin hazırlamış, önceleri II. Selim'in, sonra da III. Murad'ın nedimesi olarak saray muhitinde şiiri için gerekli kültür atmosferini bulmuş, zamanın hocalarından dersler almış ve Arapça'yı çok iyi öğrenmiştir. Şuara tezkirelerinde kendisinden evvelki kadın şairlerden daha kuvvetli olduğu ifade edilirse de, kadın duygularını terennümü ve lirizmi bakımından Mihrî'nin önüne geçemediği fark edilir. Erkeksi bir duyuşu vardır.
Gazel ve kasideler yazan, Hurşid ve Cemşid adlı üç bin beyti aşkın bir mesnevisi olan Hubbî Hatun 1590 yılında İstanbul'da ölmüştür.
Sıtkî Hatun:
XVII. asrın ikinci yarısında yaşayan Sıtkî Hanımın asıl adı Ümmetullah olup, bir kazasker kızıdır. Kardeşi Faize Hanım da şairdir ancak Sıtkî kadar tanınmış değildir. Bayramiye tarikatıne mensup olan Sıtkî Hanım gazel ve ilâhiler yazmıştır. Divan'ı ile Genc-i Envâr ve Mecmuaü'l Hayal adlı basılmamış tasavvufî şiir mecmuaları bulunmaktadır. 1703 yılında ölmüştür.
Ani Hatun:
Ani Fatma kültürlü bir ailenin kızı olarak İstanbul'da doğmuştur. Akıllı, bilgili ve eğitimli bir kadın olup, "Hace-i Zenan (Kadınların Hocası)" lâkabıyla anılmıştır. Arapça bilen, doğu ve Batı edebiyatlarını öğrenmiş bulunan Ani Hatun'un bir Divan teşkil ettiği söylenmekteyse de bu eser ele geçmiş değildir. Ani Hatun bir hattat olarak da ün yapmıştır. Hattatlığının şairliğinden üstün olduğu bazı tezkirelerde ifade edilmektedir. 1710 yılında ölmüştür.
Fıtnat Hanım:
Asıl adı Zübeyde olan Fıtnat Hanım bir şeyhülislâm kızı olup adı bize kadar gelen kadın şairler arasında en dikkat çekicilerden birisidir. Aydın ve şairi bol bir çevrede yetişmiş, edebî muhitlere girip çıkmıştır. Şiirleri kadar nükteleri ve kendisi ile Koca Ragıp Paşa ve şair Haşmet çevresinde teşekkül eden latifelerle de tanınmıştır. Ancak bunların bir kısmı kaba olup, orijinal yazılı kaynaklarda mevcut bulunmadığına bakılırsa uydurmadır. Fıtnat Hanım kendisini anlamayan, ruhuna denk düşmeyen, şiirle uğraşmasına bir anlam veremeyen bir zât olan Derviş Mehmet Efendi ile yaptığı evlilikte hiç mutlu olamamıştır. Bir Divan teşkil etmişse de şiirlerinde kadın kalbinin samimiyetini bulmak zordur. 1780 yılında ölmüştür.
Güller kızarır şerm ile ol gonce gülünce,
mısraı ile başlayan şarkısı çok ünlüdür.
Leylâ Hanım:
Bir kazasker kızı olan Leylâ Hanım, Keçecizâde İzzet Molla'nın yeğenidir. Çocuk denecek yaşta evlendiyse de bir hafta üzerine, daha ilk geceden kabalıklarına tanık olduğu eşinden ayrılmıştır. Saray kadınlarıyla yakın ilişkisi olduğu bilinen, iyi eğitimli ve çok kültürlü bir şairdir. Hazır cevaplığı ve nüktedanlığı ile de tanınmıştır. Leylâ Hanım, Mevlevî tarikatine mensup olup Mihrî Hatun kadar olmasa da kadın duygularını biraz olsun terennüm etmesiyle ve zamanına göre bir kadın için serbest sayılabilecek söyleyişleriyle dikkat çeker. Edebî bir çevrede yaşamış ve yazmaktan hiç uzak kalmamış olan Leylâ Hanımın şiir dili açık ve sadedir. Bir Divan'ı vardır. 1847 yılında ölmüştür.
Pür âteşim açdırma sakın ağzımı zinhâr
mısraıyla başlayan
Zâlim beni söyletme derûnumda neler var
nakaratlı şarkısı çok ünlüdür.
Şeref Hanım:
Şeref Hanım şairi bol ve kültürlü bir ailenin kızı olarak 1809 yılında İstanbul'da doğmuştur. Kadirî ve Mevlevî tarikatlerine mensubiyeti bilinmekte olup, sıkıntılı bir ömür geçirdiği II. Mahmud'a ve Valide Sultan'a yazdığı şiirlerden anlaşılmaktadır. Geleneksel kalıplar içinde kalan şiirlerinde sade ve düzgün bir anlatım vardır. Divan sahibidir. 1861 yılında ölmüştür.
Sırrî Hanım:
Asıl adı Rahile olup Diyarbakırlıdır. 1814 yılında kültürlü bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Divan kültürüyle yetişmiş, bir müddet Bağdad'da yaşadıktan sonra İstanbul'a gelmiş, Kâmil Paşa konağının şiir-edebiyat sohbetlerine katılmış daha sonra Kâmil paşa ile evlenmiştir. Kızının ölümü üzerine yazdığı içli bir Mersiye ile tanınan Sırrî Hanımın bir divan oluşturacak kadar şiiri vardır. Kadirî olan Sırrî Hanım 1877'de ölmüştür.
Âdile Sultan:
Dönemi, kadın şairler bakımından diğer dönemlere nazaran daha zengin bir görüntü veren II. Mahmud'un kızı olan Âdile Sultan, 1825 yılında doğmuştur. Çağdaşı olan Leylâ ve Fıtnat Hanımlardan daha az başarılı bir şairdir. Saray çevresinde iyi bir eğitim almış olmasına rağmen, dil, vezin ve kafiye bakımından çözük bir dili vardır. Aruzun yanı sıra hece ölçüsüyle de şiirler yazmıştır. Fuzulî, Şeyh Galib ve Muhıbbî (Kanuni Sultan Süleyman) etkisindedir. Kızını ve kocasını kaybetmiş, bu acılar şiirini etkilemiştir. Nakşıbendî tarikatine girmiş, hikemî şiirler de yazmıştır. Kendi Divan'ı basılmamışsa da Muhibbî (Kanuni Sultan Süleyman) Divanı'nın basılmasını sağlamıştır. 1898 yılında ölmüştür.
Nakıye Hanım:
Şeref Hanımın yeğeni olan Hatice Nakıye Hanım 1845 yılında doğmuştur. Daha ziyade bir eğitimci olarak tanınır. Eğitimli ve kültürlü bir kadın olarak döneminde bir hayli hizmet vermiş, II. Abdülhamid tarafından bir Şefkat Nişanı ile ödüllendirilmiştir. Türkçe ve Farsça şiirler yazmışsa da şairliği eğitimciliğinin gölgesinde kalmış, dergilerde dağınık halde kalan şiirleri bir araya getirilmemiştir. Ancak bunların bir kısmı kardeşi Nebil Bey'in Divan'ının sonunda bir bölüm halinde, bir kısmı da Ahmet Muhtar Bey tarafından yayımlanmıştır. Hiç evlenmemiş bulunan Nakıye Hanım 1879 yılında ölmüştür.
Münire Hanım:
Bir sadrazam kızı olan Münire Hanım 1825 yılında doğmuş ve iyi bir eğitim almıştır. Mevlevî tarikatine mensup olup çoğu tasavvufî şiirler yazmıştır. 1903 yılında ölmüştür.
Feride Hanım:
Kültürlü bir aileden gelmekte olan Feride Hanım 1837 yılında doğmuştur. İlk derslerini, Arapça ve Farsça bilgisini babasından almıştır. Hattatlığı da olan Feride Hanım nesih bir Kur'an yazmıştır. Önce eşinin, sonra babasının ölümü üzerine içe kapanık bir hayat sürmüş, 1903 yılında ölmüştür.
Saniye Hanım:
1836'da Trabzon'da doğan Saniye Hanım şiir zevkini de aldığı babası tarafından eğitilmiştir. Divan tarzı kadar halk tarzında da şiirler yazmış, aruz kadar hece ölçüsünü de kullanmıştır. Bir Divan teşkil edecek hacimde şiiri olduğu halde bunları tertip etmemiş olan Saniye Hanımın birçok şiiri de bir yangında yok olmuştur. Evliliği sebebiyle bir süre Rize'de yaşayan Saniye Hanım 1905 yılında Trabzon'da ölmüştür.
İnanılmaz şiddetli bir mide kasılmasıyla uyandığımda, artık her şey farklıydı. Midem içerden bana yumruk atıyor gibiydi. Her yumruğun arasında toplasam 5 saniye ya var ya yoktu. Ve her yumrukla birlikte ben de iki büklüm oluyordum. Bu yaklaşık 10 dakika kadar sürdü. Sonra yumruklar azaldı. Sabah sabah perişan bir haldeydim. Yattığım yerde dertop bir halde bana neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Bir süre geçip de artık yumruk yemeyeceğimi anlayınca yavaş yavaş çözüldüm, derin derin ama huzursuzca nefes alıyordum, sanki uzun süre iki tarafından inatla çekilip sonra aniden bırakılan lastik gibi rahatlamıştım.
Uzunca bir süre duvarı seyrettim. Beynimde hiçbir şey yoktu. En ufak bir şey. Oysa daha düne kadar giden sevgilimin yasını tutuyor, kredi kart borçlarımın fazlalığını, sürüp giden iş yeri dalaşmalarını, hâlâ anne-babamın küçük çocuğu olmamın isterik sorumsuzluğunu, hiç istemediğim bir hayat yoluna sürüklenmiş olmanın suçunu kime atacağımın arayışlarını vs. düşünüp duruyordum. Bir sürü derdim vardı benim! Ama şimdi hepsi aklımdan uçup gitmiş gibiydi. Hepsi aklımı terk etmiş gibiydi. Yoksa aklım mı onları terk etmişti? Bana kalan yalnızca onlar mıydı?
Midem tekrar kasıldı.
Buna izin vermemek için zorla da olsa yataktan kalktım. Banyoya gidip yüzümü yıkayacaktım. Gözlerim yarı kapalı aynanın önüne geçtim. Musluğu açtım. Yüzüme iki kere su çarpıp aynaya baktım. Yüzüm? Yüzüm nerede? Bu kim? Bu aynadan bana bakan, daha önce hiç görmediğim yüz kimin? Kimin? Neredeyim ben? Ben nereye kayboldum?
Dünya karardı sanki. Lavabonun kenarına tutunup ayakta durmaya çalıştım. Bir yandan gözlerimden akan yaşlar diğer taraftan müthiş bir halsizlik buna engel olmuştu.
Gözümü açtığımda banyonun tavanını gördüm ilkin. Yerde öyle yatıyordum. Başımın arkasındaki ağrıyı dindirmek için elimi uzattığımda saçlarımın arasından hafif bir kan sızdığını fark ettim.
İlk düşündüğüm, kalkmam gerektiği oldu. Hiçbir şey olmamış gibi kalkmam gerektiği. Duymamışlardı ve duymamaları gerekiyordu. Üzülmemeliydi hiç kimse benim için! Ne olduğunu tam çözemesem de ben bunu da atlatırdım! Yine ayakta dururdum.
Dururdum değil mi?
İçim sızladı. Ne kadar yalnızım ben? Büyük bir akvaryuma tek başına konulmuş küçücük bir lepistes gibiyim. Kocaman bir dünya, küçücük ben. Ne korkunç!
Konuşmaya, konuşabilmeye, anlatabilmeye başlamam çok uzun zaman aldı. İlaç tedavisine başlayıp, uykularım ve yemek alışkanlığım düzelince
Ona "Balık gibiyim" dedim. "Kocaman bir akvaryumda, neden orada olduğunu bilmeyen, orada olmayı hiç istemeyen küçücük bir lepistes."
Gülümsedi. "İki gün düşün" dedi. "Sence balıklar depresyona girer mi?"
Çok düşündüm. Hâlâ da düşünüyorum, kötü hissettiğimde.
Hayır, balıklar depresyona girmez. Onlar akvaryumda olduklarının farkında değillerdir çünkü. Ve bu yüzden mutludurlar.
Anladım ki, bizler ruhumuzu balık gibi bir yaşam akvaryumuna hapsedeceksek farkındalığımızı terk etmek zorundayız. Yok eğer farkında olarak yaşayacaksak o zaman da balıklığımızı
DİP NOT:
Bir Buddha koanı şöyle der: Usta, öğrencinin başını uzun zaman suyun altında tutar; yavaş yavaş su kabarcıkları seyrekleşir. Son anda, usta, öğrenciyi çıkarıp yeniden canlandırır. Ve şöyle der: "Gerçeği, havayı istediğin gibi istediğin zaman, evet, işte o zaman bileceksin onun ne olduğunu."
Evet, hüznün de çeşitli târiflerini yaptı hayat bana; Ama sevmek gibi başkalarının anlam kattığı târifler değildi bunlar, ben kendim, bir gece içimde buluyordum, gül kokulu bir mendil gibi, taptaze bir çiçek gibi; Mânâsı bana açık semboller oldu bu yüzden hüzne dair sözlerim
Hüzün... H, yorgun he... Ü... İncecik bir dehliz, ucu en derinimize inen. Hüzün, z ve ü, h ve n; Allâh'ın yaratma harikalarından biridir bu kelime; Bir hâl, bu kadar güzel arz edilir harflerle ve bu kadar güzel setredilir seslerle. Bu kadar mezc olur bir kelimede mânâ ile madde, beden ile ruh;
"Hüzün" denince akla "gam" gelir, hüzün değildir. Gam ağırdır, koyudur.
Hüzün ince ve nârin yanını temsil edemez.
"Üzüntü" gelir, geçicidir, ucuzdur; hüznün asîl ve paha biçilmez oluşuna yakışmaz;
"Sıkıntı" denir, hüznün rengârenk atlasında pek soluk kalır bu. Evet, hüzün hem gam, keder, üzüntü, sıkıntı, endişe, vehim, korku ve nihayet suskunluktur, hem de hıçkırıktır, haykırıştır, sorgudur, yargıdır, umuttur incecikten ve nihayet fısıltıdır, gözyaşıdır.
Hüzün biraz isyandır, biraz rıza, biraz gözlerini kaçırmaktır, biraz yüreğini sunmak...
Hüznü ellerinde oyuncak ederse insan, başına taç etmek varken; yazık olmuş demektir hüzne ve insana.
Keder denilse, keder lâubâlîdir, yapışkandır, yüzsüzdür; ama hüzün, dedim ya, asildir, peygamber soyludur, mübârek bir taçtır ki, ancak sahibinin başına tam olur. Beyaz papatyadan değil, ay ışığından örülmüştür. Bu yüzden sarartır insanın benzini, gözlerinin altı kararır bu yüzden. Yıpratır bazen, bolca gözyaşı döktürür, saçlarına ak düşürür; ay ışığındandır o...
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün" der gibi; Kırmızı, tül ve ipekten elbisesi ile önümüzden değil, içimizden geçip giden bir âhû gibi; Acısı yüreği kavursa da sevdası eksik olmaz onun.
"Ben nereye gidersem gideyim
Güzel gözlü sevdiğim benim
Hüzün atımın terkisine binip
Benimle gelir"
Tüy gibidir hüzün. Hafif ve yumuşak, canlı ve ölü... Hayattan ve ölüme dair;
Hüznün gecesi ağırdır. Hüznün gece hâli ağırdır. Nefes alırsın, oksijen değil cıva dolar ciğerlerine...
@SU-PERISI adlı üyeden alıntı: Bu özellikleri göre göre evlenen kişi zaten mutsuzluğu göze almış demektir,evlenirken gençler çok dikkatli olmalı. Orijinali Göster...
eş seçerken - eş seçimi - uygun eş - evlilikte eş seçimi - evlilik kararı verirken
Hayatın önemli dönemeçlerinden biri olan evlilik kararını vermeden önce dikkat edilmesi gerekli bir takım süreçlerden söz etmek gerekir. Kişiler arası ilişkilerde hissedilen sevgi, aşk ve çekicilik gibi duygular evlilik kararı almada bazen yeterli olmamaktadır. Eş seçimine dair kararın üç aşamalı bir süreçten geçmesi gerekir.
Kişinin kiminle evlilik kararı alacağının öncelikli koşulu kişinin kendisini tanımasından geçer. Kişi kendini ne denli iyi ve doğru tanımlarsa aynı oranda kararında isabetli davranabilecektir.
- Kişi ne aradığını
- Kendisi için nelerin önemli olduğunu bilmeden alacağı evlilik kararı tamamen şans ve tesadüf içeren karar olacaktır
Bazen karşınıza çıkan insanın ekonomik durumunun iyiliği, kariyer sahibi oluşu ya da sizin evlilik arzunuz ötekini doğru değerlendirmenizde bir takım perdeler oluşturabilmektedir. Onun içindir ki "evleneceğim insan benim için uygun biri midir?" sorusuna doğru cevap verebilmesi için kişinin kendini yeterince tanıması ve nelere tahammül edip edemeyeceğini bilmesi gereklidir.
Kişi kendine dair farkındalığı arttırmak için kendine ilişkin önemli sorular üzerine düşünmüş ve bu sorulara az çok tatminkar cevaplar bulmuş olması gerekir.
Örneğin;
- Kişiliğim nasıl
- Güçlü ve zayıf yanlarım neler
- Nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmıyorum
- Hayattan ne bekliyorum
- İdealim ne
- Hangi tür insanlarla ilişki beni mutlu ediyor gibi sorulara verilecek cevaplar karşısındaki kişide arayacağı özelliklere ilişkin ipucu ve bilgiler verecektir.
2. Koşul: EŞ OLARAK SEÇECEĞİNİZ KİŞİYE İLİŞKİN ÖZELLİKLERİ DOĞRU TANIMLAMALISINIZ.
Evleneceği kişide aradığı ve istemediği özellikleri doğru belirlemek son derece önemlidir. Bu özellikler derecesine ve önemine göre sıralanmalıdır. Kişi kendisi için önemli özellikleri göz ardı etmemeli ve sonrasında durum değişir diye kendini avutucu savunmalar geliştirmemelidir.
Eş seçimine dair yapılan araştırmalarda erkeklerin eşlerini fiziksel çekiciliğe sahip olmasına verdikleri önem, kadınlardan daha fazla olmasına rağmen, kadınların da eşlerinin maddi olanaklarına verdikleri önemin daha fazla olduğu gözlenmiştir.
Eş seçiminde dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de iyi bir evlilik için eşler arasındaki benzerliğin önemidir.
Ayrıca ortak hayat görüşü ve hedeflerin aynılığı da beraberliklerindeki mutluluğu olumlu yönde etkileyecek faktörlerdir.
3. Koşul: EVLENECEĞİNİZ KİŞİNİN İSTEDİĞİNİZ ÖZELLİKLERE NE ÖLÇÜDE SAHİP OLUP OLMADIĞINI DOĞRU DEĞERLENDİRMEK
Kişi karar vereceği müstakbel eşinin diğer insanlarla olan ilişkilerini ve farklı ortamlardaki davranış biçimlerini dikkate almalıdır.
Zira şimdiye kadar öğrendiği ve içselleştirdiği davranış şekli ileriki yıllarda evlilik sırasında göstereceği davranışlara benzer olacaktır.
Müstakbel eşini ilişkinin başındaki duygusal davranışlara göre değerlendirmek çokta doğru değildir, zira hepimiz bu tür ilişkilerde diğer insanlara davrandığımızdan farklı davranabilmekteyiz.
Kadın ya da erkeğin ailedeki karşı cinse nasıl davrandığı son derece önemlidir çünkü eşine de ileride benzer şekilde davranma ihtimali yüksektir. Örneğin; aile içindeki bir genç annesine ve kız kardeşine destekleyici ve yapıcı davranıyorsa ileriki yıllarda karısına da benzer şekilde davranması olasıdır.
Dilsizlerin haberini
Kulaksızlar dinleyesi
Dilsiz kulaksız sözün
Can gerek anlayası
Yunus Emre
Montaigne "gerçek dostluğun ne olduğunu bilirim" demiş. "Bildiğim için
de dostumu kendime çekmekten çok, kendimi ona veririm". Ne ilginçtir ki,
Montaigne'den yaklaşık 500 yıl önce yaşayan bir başka bilge de benzer
şeyleri dile getiriyor. Yunus da diyor ki :
İnce sırat köprüsü
Sıfat imiş bu yolda
Dosta giden kişinin
Doğruluktur çaresi.
Doğruluk ve dürüstlük günlük hayatımızda, başkalarında en çok
aradığımız özellikler olmasına rağmen, ne yazık ki çok önem vermiyoruz
bulduğumuzda. Duymak istenilenleri söylemeyi ya da duymayı istediğimiz
şeylerin söylenmesini yeğliyoruz çoğu kez.
Koca Yunus :
Bir kez gönül yıktınısa
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil
diyor. Ama aynı Yunus yine şöyle sesleniyor yüzyıllar öncesinde :
Gönüllerin pasını
Ger sileyim der isen
Şol sözü söylegil kim
Sözün hülâsasıdır
Kuli'l Hakk dedi Çalap
Sözü doğru diyene
Bugün yalan söyleyen
Yarın utanasıdır.
Montaigne, dostunu kastederek, "ona iyilik etmeyi, onun bana
iyilik etmesinden daha çok istemekle kalmam; kendine her edeceği iyiliğin
bana da iyilik olmasını isterim. Bana en büyük iyiliği kendine iyilik
ettiği zaman etmiş olur" diyor. Bu ise ancak paylaşmakla, paylaşmayı
bilmekle olur. Dosta karşı açık olmakla, dürüst olmakla olur. Unutmamak
gerekir ki "dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan bir
ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur."
Elimizdekilerle Yetinmeyi Bilmek - Geçmişten Ders Almak - Geçmişin Değerini Bilmek
Elimizdekilerle yetinmeyip, hayattan çok daha fazlasını beklediğimizde ve bize sunulanları şımarıkça bir kaprisle geri çevirdiğimizde elimizde kalanlar gurur ve aptallıktan ibaret oluyor. Kendi şımarıklığımız ve bencilliğimiz ile hayatı çekilmez kılan yine bizler oluyoruz.
Güzel bir gelecek beklentisi olmayanların geçmişi hayal kırıklıkları ile doludur. Geçmişte hayal kırıklığı yaşayan insanların ne bugünü, ne de yarını ümit verici değildir. Geçmiş bir karamsar tablodan ibarettir artık ve geriye dönüp bakmaya değer birşey yoktur, o halde; gelecek için mutluluk verici bir tablo çizilmesi imkansızdır. Bu şekilde sadece hayallerimizi donuklaştırır ve anımızı da yaşamaya değer bulmayız. Artık hayat bizim için eski bir resimden ibarettir.
Geçmişinden ders almayı bilmeyen, yaşadığı anın hazzına varamayan bir insan için gelecek resmi çizmek ve o resme renkler katabilmek zordur. Hayatın donuklaştığını hissettiğimiz anlarda, karamsar bir tabloya dönüştürdüğümüz o resme tekrar tekrar yeniden bakabilmeyi becerebilirsek, belki de gözümüzden kaçan "oysa o an mutluyduk" diyebileceğimiz, tablomuza birden bire renk katabilecek bir detayı görmemiz mümkün olurdu. Ancak o zaman yaşadığımız an değerli, gelecek ise ümit verici olabilir.
Hayat, sanıldığı gibi "tesadüflerden ibaret" değildir. Tesadüfleri tasarlayan da, yaratan da bizleriz; bilinç altına attığımız isteklerimiz, gerçekleşmesini dilediğimiz dileklerimizdir tesadüfleri ortaya çıkaran. Hayat bazen o tesadüfleri karşımıza çıkarır bunu görürüz, bazen de hiç farkına varmadan yanından geçer gideriz. Çünkü; yaşadığımız o an bizim için değerini yitirmiştir, oysa o anı ıskalamadan yaşamak belki de hiç hayal edemeyeceğimiz güzellikte bir geleceğin tohumlarının ekildiği andır. Hayatın bize sunduğu anlar içinde, en değersiz olanı yaşadığımız andır. Bir anlamı yoktur çünkü. Oysa, geçmişe dönüp bakabilmeyi becerebilseydik; geçmişte de kıymetini bilmediğimiz, ama sonrasında bir sürü "keşke" dediğimiz aynı anların var olduğunu görebilirdik ve bu sefer ileride" keşke" dememek için, şu anı daha farklı değerlendirebilirdik.
Geçmişimiz de kıymetini bilemediğimiz bir sürü hazine saklı, ama o hazineden elimizde kalan tek şey, gurur ve aptallık.
Gurur ki, bazen insanın en büyük düşmanı, aptalık ise en büyük kaybı olabiliyor.
Kim bilir belki değerini bilmediğiniz bir an için tozlanmış raflara kaldırdığınız ve artık hiç bakmadığınız için kaybettiğinizi sandığınız gelecek, belki de değerini anlayabileceğiniz bir an da saklıdır. O anın değerini kaybetmeden bilmek gerek.
alıntı
Kainatın en ağır yükünün hasretlik olduğunu,yağmur yemiş bir gecenin sabahında,yüreğimin vurgun yediği gün anladım...
Çünkü o gün,yeryüzünün bütün hüzünlerini yüreğime yükleyip bir nehir gibi akıp gittiğin gündü...
Çünkü o gün güneşin dalgın baktığı o güzel gözlerinden mahrum olduğum gündü...
Yokluğunun gözlerimin içine devrilmiş kocaman bir dağ olduğu gündü...
Hayat çiçeğimin yapraklarına solduğu umutlarımın zaman değirmeninde eridiği gündü...
Çünkü o gün karanlıklarını yüreğime bırakan gecenin zırhını parçaladığım gündü...
Ve çünkü o gün ,her atışı senin için olan kalbimin avuçlarımda öldüğü gündü...
Ey benim nazenin yıldızım,şimdi sensiz nasıl perişanım bir bilsen...gönlümün semasından ansızın akıp gittiğin günden beri acılarla aynı yaştayım...
Acaba şimdi hangi kuş benim kadar çaresizliği taşır kanatlarında?..
ne yazık ki,şu dakikalar bir yağmur bulutunu sancısıdır gözlerime konaklayan...bir ağlamak bir ağlamak çöktü ki içime...
Hatıralarım göz pınarlarımda ıslanıyorken,zaman hıçkırıklarımın rengine büründü...
Soğuk gecelerde kucağını yorgan edindiğim annemin beni dünyaya getirdiği günden bu yana yüreğim hiç bu kadar çaresiz,gözlerim hiç bu kadar yağmurlu olmadı...
Beceremiyorum artık ilham perilerimi de birileri çaldı.
En iyisi gecenin koyu karanlığına kaptırmamak kendini,yazıyı uzatmadan bitirmek hissettiklerimi,en basit haliyle özetlemek gerekirse seviyorum seni,daha ne diyeyim ki...