Amerika'da yaklaşık 80 milyon kişinin muzdarip olduğu varis , "varix" sözcüğünden türemiştir. Varix sözcüğü Latince'de kıvrımlı anlamına gelmektedir.
Varisler genellikle estetik ve görünüm açısından problem teşkil etmekle birlikte, tedavi edilmediklerinde ilerleyerek ciddi sağlık sorunlarını da beraberinde getirebilirler. Kadınlar hormonları nedeniyle varis hususunda erkeklere oranla daha şanssızdırlar, çünkü kadınlık hormonları damar çeperlerinin gevşemesine ve elastikiyetinin bozulmasına neden olur. Özellikle "spider vein" denilen örümcek ağı şeklindeki varisler bayanlarda görülmektedir. Örümcek ağı şeklindeki kırmızı, ince kılcal damarlar şeklindeki bu varisler dikkate alınmazsa, özellikle aşırı hareketsizlik ya da uzun süreler boyunca ayakta kalma gibi durumlara da bağlı olarak kolayca artabilir, acılı ve ağrılı bir hal alabilirler.
Varislerin oluşumunda genetik özelliklerimizin ciddi derecede rol oynuyor olması yanında, gebelik, yaşın ilerlemesi, kilo artışı, egzersiz yapmamak, damarlarla ilgili bazı hastalıklar ve uzun süre hareketsiz kalma, oturma ya da ayakta kalma gibi faktörler de varis oluşumuna naden olmaktadır. Çoğu zaman bacaklarda ağrı ve ağırlık hissine neden olan varislerin oluşumu hiçbir müdahaleye gerek kalmadan kendiliğinden sonlanmaz, tedavi edilmediği takdirde cilt altında ödem yapabilir, ayrıca ilerleyen durumlarda damar yetmezliğine ve sonrasında da kan dolaşımının ciddi derecede zorlanmasına neden olabilirler.
Vücuttaki arterler vasıtası ile dokulara iletilen kan, dokular tarafından kullanıldıktan sonra venler vasıtası ile tekrar kalbe gönderilir. Venler kanı tekrar kalbe taşırken, yerçekimine karşı hareket ederler. Başta yaşımızın ilerlemesine bağlı olarak elastikiyetini kaybeden venler, sertleşir, gerilir ve balonlaşmaya başlar. Böylece kanın kalbe geri iletilmesini sağlayan küçük kapakçıklar tek yönlü pompalama işlemini yapamazlar ve sonuçta kan kalbe gitmesi gerekirken, kapakçıklardan kaçar ve venlerin deforme olmuş çeperini doldurarak girintili, çıkıntılı varis durumuna neden olurlar.
Spor yapmak özellikle bacak kaslarını çalıştıran yüzme ve yürüyüş gibi egzersizler varis oluşumunu önlemede çok önemlidir. Ayrıca varisin konusunda uzman hekimler tarafından tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğu unutulmamalıdır.
Yukarıda da belirtmiş olduğumuz aşırı hareketsizlik, kilo artışı, genetik özellikler, hamilelik, yaşın ilerlemesi gibi faktörlere ek olarak sigara ve alkol kullanımı, karaciğer hastalıkları, fazla güneşlenmek, çok sıcak su ile banyo yapmak da varislere neden olmaktadır. Varis riskini azaltmak için,düzenli egzersiz yapılması, hergün bacakların altına birkaç yastık konularak dinlendirilmesi, bacakların duvara dayanarak havaya kaldırılması ve soğuk su tutularak canlandırılması faydalı olacaktır.
Ayrıca varisleri önlemek açısından,doktor önerisi doğrultusunda uygun basınç değerlerinde varis çorabı da kullanılabilir ve seyahatler esnasında verilen molalarda mutlaka belirli bir süre yürünmesi gerekmektedir.
Günümüzde varis tedavileri hastaneye yatmayı gerektirmeden ayakta yapılabilmektedir. Bu yöntemlerden biri de skleroterapidir. Bu yöntemde kullanılan özel enjektörler sayesinde özellikle orta ve küçük derecedeki varislerin içine solusyon enjekte edilir ve böylece varislerin kapatılması sağlanır. Böylece kan sağlıklı damarlara yönlendirilmiş olur. Problemin derecesine göre 10 seanslık kürler şeklinde uygulama yapılır. Özel enjektörler kullanıldığı için, herhangi bir acı hissedilmez. Skleroterapinin iyi netice vermesi için, bandajlama yöntemine özenle uyulması ve seans sonlarında 30 dakika kadar yürüyüş yapılması son derece önemlidir.
Dudaklarda uçuk adı verilen, yaralara neden olan herpes virüsü gözleri de tehdit ediyor&
Herpes virüsü, herpes simplex ve herpes zoster gibi alt grupları bulunan bir virüs tipidir. Dudak kenarlarında uçuk oluşturan herpes virüsü gözde de ciddi seyredebilecek, tekrarlama riski olan bir hastalığa neden olabilir. Dünya nüfusunun %50'sinden fazlasının bu virüsten etkilendiği düşünülürse, herpese bağlı göz hastalığının da sık görüldüğü tahmin edilebilir. Acıbadem Göz Sağlığı Merkezi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Gülbin Saltık konuyla ilgili şunları söylüyor: Herpes simplex Tip 1 adlı virüs dudak kenarlarında ortaya çıkan uçuktan sorumlu olup, bir kez hastalık oluşturduktan sonra , sinir uçlarında uyur vaziyette kalır ve bağışıklık durumunu kötü etkileyen ağır hastalıklar, bağışıklık sistemini baskılayan ilaç tedavileri, aşırı yorgunluk, uykusuzluk gibi durumlarda tekrarlar. Bu ataklar sırasında yerleşebildiği hedef organlardan biri de gözlerdir. Virüsün bu özelliği nedeniyle tekrarlama olasılığı çok yüksektir.
Belirtileri neler?
Herpes virüsü yerleştiği organlarda yara tarzı lezyonlar oluşturuyor. Gözde yerleşiminde ise birbirinden farklı belirtilerle ortaya çıkıyor. Dr. Saltık belirtileri şöyle sıralıyor: Kapak cildi üzerinde veziküler yaralar ( içi su dolu torbacıklar ) yapabilir, göz içinde kanlanma ve kabarıklıklar, kulak önü lenf bezlerinde şişme ile seyredebilir. Herpesin korneaya yerleşmesi ise en ciddi durumlardan birine neden oluyor. Dr. Saltık saydam tabaka tutulumunun yarattığı etkiler konusunda şunları söylüyor: Değişik şiddette bulguları görülebilir. Bunlardan en önemli olan, dendritik keratit denilen ağaç dalı manzarası şeklinde oluşan saydam tabaka (kornea) tutulumudur.Son derece spesifik bir bulgudur ve tanı koydurucudur. Ciddi formlarında korneal ülser, incelme ve hatta ilaç tedavisine dirençli tablolarda korneal delinme ile bile karşılaşmak mümkündür. Ciddi ve derin korneal tutulumlarda ön kamara denilen gözün kornea-iris arasında kalan ön bölümünde iltihap hücreleri (üveit tablosu) ortaya çıkabilir.
Erken tanı şart!
Gözlerde herpese bağlı göz rahatsızlığının oluşumunun tedavisi erken tanı ile çok zor değil. Geç kalmadan tanı konulduğunda ve doğru tedavi uygulandığında kolaylıkla iyileşme sağlanabiliyor. Dr. Saltık ciltte oluşan yaralar için Hijyen kurallarına uyularak antibiyotikli pomatlar, antiviral ilaçlardan yararlanılır diyerek şöyle devam ediyor: Kornea tutulumlarında ise, vakanın ciddiyetine göre antiviral ilaçlar ve çeşitli damlalar kullanılır. Birkaç haftalık tedaviye rağmen düzelmeyen vakalarda sadece suni göz yaşı kullanarak çok yakından takip etmek gereklidir. Eğer korneanın derinlerinde tutulum varsa farklı bir tedavi gerekir. Herpese bağlı göz tutulumunda tedavi hastanın durumuna göre çok değişken olabilmektedir. Bu nedenle yakından takip ve zamanında müdahale çok önemlidir.
Fırsatçı enfeksiyon olarak tanımlayabileceğimiz herpese bağlı göz enfeksiyonlarında hastada tekrarlar görülebileceğinden, bu konuda mutlaka uyarılmalıdır. Bu sayede uyarılan kişi, gözünde batma, yanma, kızarıklık ya da ağrı hisseden kişi, enfeksiyon tekrarından şüphelenip erken dönemde doktoruna gidebilir ve dolayısıyla tedavisi kolay, iyileşme şansı yüksek olur.
DÖVME YAPTIRMANIN ÖZELLİKLE GENÇLER ARASINDA ÇOK POPÜLER OLDUĞUNU SÖYLEYEN PLASTİK VE REKONSTRÜKTİF CERRAHİ UZMANI OP. DR. OYTUN İDİL, VÜCUDU DEKORE ETMEK ADINA GÜZEL BİR İŞLEM OLSA DA İLERİDE ÇIKARMAK İSTENDİĞİNDE BÜYÜK ZORLUKLAR YAŞANDIĞINA DİKKAT ÇEKİYOR! DÖVMENİN SİLİNMESİNDE BİR ÇOK FAKTÖRÜN ROL OYNADIĞINI İFADE EDEN İDİL, DÖVMENİN YAPILMA TEKNİĞİ, KULLANILAN RENKLER VE DÖVMENİN BÜYÜKLÜĞÜNE DİKKAT EDİLMESİ KONUSUNDA GENÇLERİ UYARIYOR!
Amatör dövme denilen iğne yardımı ile elle yapılan dövmeleri çıkartmanın her zaman daha zor olduğunu belirten Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Oytun İdil, Bu tip dövmede cilde verilen pigment maddesi (boya maddesi) farklı seviyelerde bulunur, bu da dövmenin lazerle silinmesini zorlaştırır. Amatör dövmenin kenar hatları daha silik olur, halbuki profesyonel dövmede pigment maddesi (boya maddesi) özel dövme cihazı ile cilde verildiğinden cildin hep aynı katmanına verilmiş olur, dövmenin kenarları daha keskindir, pigment aynı katmanda olduğundan lazer ile silinmesi daha kolaydır dedi.
İdil, Dövmenin silinmesinde önemli bir diğer faktörde dövmenin rengidir. Amatör dövme genellikle tek renk boya ile -genellikle siyah- yapılıyor. Lazer ile siyah renk kolayca silinebilir fakat amatör dövme olması dövmenin silinmesini zorlaştıran bir unsur. Her lazer birden çok renge duyarlı olmadığından renkli dövmeleri çıkarırken farklı lazer ışınları kullanılması gerekebilir şeklinde konuştu.
Bazen dövme yaptıran kişilerin ileriki yıllarda dini sebeplerle bu dövmenin çıkarılmasını istediklerini belirten İdil, bu kişilerin lazer ile dövmenin silinmesinden çok, ameliyatla alınmasını ve geride hiç artık kalmamasını istediklerini ifade etti. Bu gibi operasyonlarda dövme küçük ise ameliyatında kolay olduğunu söyleyen İdil, dövme yaptıracak kişileri küçük bir dövme yapılması konusunda uyardı.
Gün boyu açlıkla birlikte yavaşlayan metabolizmanız, iftardan sonra üşümenize neden olur. Bu nedenle bir kase çorba, ısınmanızı ve rahatlamanızı sağlar. İftar ve sahur arasında geçen sürede bol bol sıvı tüketmelisiniz
Acıbadem Hastanesi Kadıköy Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatoş Özcan, sağlıklı ramazan sofralarıyla ilgili bilgiler verdi.
Sağlıklı beslenmenin ana kriterleri nelerdir?
Oruç tutan veya tutmayan herkes, sağlıklı ve kaliteli yaşamak için sağlıklı beslenmeli. Yeterli ve dengeli beslenme de sağlıklı olmanın ilk şartı. Sağlıklı beslenmenin ana kriterleri ise şöyledir: Tüm besin gruplarından bir arada yemek, yavaş ve iyi çiğnemek, az ve sık yemek, lif alımı için sebze ve meyveleri mutlaka tüketmek, yağı yeterli miktarda ve daha çok doymamış yağlardan tercih etmek, günlük 1.5-2 lt su içmek, kepekli, yulaflı tahıl ürünleri, bulgur ve kuru baklagilleri diyetimize mutlaka katmak ve yeterli oranda protein alımına dikkat etmek.
Sahurda beslenmede nelere dikkat etmeliyiz?
Sahur özellikle kişiyi oruca hazırlayan özel bir öğün. Sahur ile iftar arasındaki uzun açlık döneminin yan etkilerini bu öğünü zamanında yiyerek atlatabiliriz. Sahur yerine yatmadan önce yemek veya hiç yememek; hem besin öğelerinin yeterince alınmasını engeller hem de sindirim sisteminin fonksiyonlarını bozarak reflü, gastrit, ülser vb. hastalıkların tetikleyicisi olur.
MUTLAKA ÇORBA İÇİN!
Sahurda hangi yemekleri tercih etmeliyiz?
Sahurda susamaya neden olmayacak az tuz ve yağ içerikli, hafif, bol lifli, kızartma ve kavurma gibi yağlı yiyeceklerin olmadığı kahvaltıya dayalı yiyecekler veya makarna, akşamdan kalan et yemeği, çorba ve şeker yerine pekmezle tatlandırılmış kan yapıcı, kalsiyum içerikli kompostolar, taze meyveler tercih edilebilir.
İftar sonrası beslenmede nelere dikkat edilmelidir?
İftar da oruç açılırken su, zeytin, peynir veya hurma gibi yiyeceklerden birer parça alınıp, daha sonra bir çorba ile devam edilebilir. Gün boyu açlıkla birlikte yavaşlayan metabolizma kişinin üşümesine neden olur. Bu çorba kişinin ısınmasını ve rahatlamasını sağlayacaktır. Daha sonra yine ağır olmayacak sebze, ızgara ve salata gibi yiyecekler az miktarlarda yenerek iftar yemeği tamamlanabilir. Bu döneme ait bir gıda olan ramazan pidesinin lezzeti tartışılmaz. Ancak pideler tam buğday, çavdar veya yulaf unundan yapılmadıkları için doygunluk sağlama, kan şekeri kontrolü ve kan yağlarını düşürücü özellikler içermez. Lezzetiyle daha fazla miktarda yendiği için; kilonun hızla artmasına da neden olacağından 1-2 dilim ekmek değişimi kadar yenmesine özen gösterilmelidir
hala en iyi tÜretici şirketler tatlandırıcılarının kesinlikle zararlı olmadığını iddia ederken, bu ürünlerin sürekli kullanımının birikim yoluyla olumsuz etkiler yaratacağı konusundaki söylentiler tüketicide kuşku uyandırıyor.
Dünyada milyonlarca insan tatlandırıcı kullanıyor. Örneğin yalnızca ABD'de 10 Amerikalının 8'si bir çeşit tatlandırıcı kullanıyor. Yine bu ülkede geçen yıl gıda sanayi 2.225 adet, şekeri azaltılmış veya şekerden arındırılmış yiyecek maddesini piyasaya sürdü.
Bunların pek çoğu sukraloz içeriyor. Gıda maddelerinde kimyasal katkı maddelerinin kullanılması yeni değil. İşlenmiş gıdaların pek çoğu yapay tat vericiler, renklendiriciler veya kıvam artırıcılar Ğjöleler- gibi katkı maddeleri içerir.
Bunların içinde en yaygını şeker yerine geçen katkı maddeleridir. Ancak bunların yan etkileri konusundaki söylentilerin ardı arkasının kesilmemesi, bu ürünlerin sürekli olarak gündemde kalmasına neden oluyor.
Rastlantısal keşifler
Pek çok bilim adamı uzun süredir mükemmel bir tatlandıcının peşinde. İlginç olan şu ki bu çabalara karşın bugüne dek en başarılı tatlandırıcılar tesadüfen bulundu.
Sakarin 130 yıl önce "coaltar" türevleri üzerinde çalışan Johns Hopkins Üniversitesi'nden iki bilim adamı tarafından keşfedildi.
Aspartam ise 1960'lı yıllarda gastrik ülser için ilaç araştırmalarına katılan Illinoisli bir tıp kimyacısı tarafından bulundu.
Sukraloz ise 1976 yılında Londra'daki King's College'da bir lisans öğrencisi tarafından tamamen rastlantısal olarak ortaya çıkartıldı. Araştırma sorumlusu, söz konusu öğrenciden bazı bileşimleri test etmesini istemiş. Öğrenci, test (sınamak) ile taste (tatmak) sözcüklerini karıştırarak bileşimlerin tadına bakmış.
Bu üç tatlandırıcının içinde en doğalının sukraloz olduğu söyleniyor. Ancak Walters, "Sukralozun en doğal tatlandırıcı olduğu inancı bana kalırsa kimyasından değil, başarılı pazarlamasından kaynaklanıyor" diyor.
En doğalı
Sukraloz şekerden yapılmasın karşın kimyasal yapısı tamamen şekerden farklı. Bu tatlandırıcının bir molekülü üç klorin atomu içerirken, şeker üç çift oksijen ve hidrojen atomları içeriyor.
Oysa aspartamın içindeki doğal olmayan tek bileşim, fenilalanin ve aspartik asidi birleştiren metil ester bağlantısı. Fenilalanin ve aspartik asit insan vücudunda bol miktarda bulunan iki amino asittir.
Vücudun sindirim enzimleri aspartamı bir protein olarak algılar ve doğal bir bileşimmiş gibi parçalar. Diğer taraftan sukraloz, sakarin gibi sindirilmeden gelip geçer. Walters bu bileşimlerle ilgili şunları söylüyor: "Vücut bunları ne yapacağını bilemez ve sonuçta hiçbir şey yapmaz."
Tek reseptör kuramıBu farklı yapıların hepsi nasıl oluyor da ağızda tatlı bir tat bırakıyor? Son yıllara kadar bu sorunun yanıtını herkes verebiliyordu. 150'den fazla kimyasal sınıfa ait binlerce tatlı bileşim keşfedilmişti.
Bunların arasında düşük moleküler ağırlıklı karbonhidratlar, aminoasil şekerler, amino asitler, peptitler, proteinler, terpenoidler, klorinli hidrokarbonlar, N-sülfonil amidler, sülfamatlar, poliketidler, anilinler ve üreler sayılabilir.
Bilim adamları dilimizin üzerindeki tat tomurcuklarının içindeki reseptörlerin bu bileşimlere reaksiyon verdiğini uzun zamandır biliyor. Ancak kimse bu mekanizmanın tam olarak nasıl işlediğini bilmiyordu.
Bu soruyu 4 yıl önce Howard Hughes Tıp Enstitüsü'nden sinir bilimci Charles Zuker yanıtladı: Yaşamımızdaki tüm tatlı şeyleri tek bir reseptör algılıyordu. Zuker insan ve fare genomlarından yararlanarak tat ile ilgili genleri ayrıştırmayı başarmıştı. 30'dan fazla gen acı ile ilgili duyuları algılarken, tatlı ile tek bir reseptör ilgileniyordu.
"Evrimsel açıdan bu çok anlamlı" diye konuşan Coca Cola'da görevli kimyager Grant DuBois, "Çok sayıda acı tat, zehirli olabileceği için, ayırt edilmesi zorunlu. Oysa tatlılar keyifli ve zararsız olduğu için birarada algılanmasında bir sakınca yoktur" diyor.
Sinerjik etki
Tek-reseptör kuramı, açıklanması gereken pek çok soruyu da beraberinde getiriyor. En büyük problem kimyagerlerin sinerji olarak adlandırdıkları olgudur.
"Şeker içermeyen bir çikletin içindeki tatlandırıcılara bakarsanız, uzun bir liste ile karşılaşırsınız" diye konuşan DuBois, "Bunun nedeni bazı tatlandırıcıların diğerinin tadını artırmasıdır. Örneğin siklamatın içine sakarin katarsanız ikisini de tek tek kullandığınızdan daha tatlı bir tat elde edersiniz. Sinerji ilaç tasarımında çok iyi bilinen bir olgudur ve en az iki reseptörün birarada bulunmasını gerektirir" diyor.
Benzer şekilde sıcaklık (soğuk) ve kafein gibi faktörler, bazı tatlandırıcıları baskılarken bazılarını etkilemez. Bu da birden fazla reseptörün devrede olduğunu gösterir. Buna karşın tek reseptör iddiasından geri adım atmaya yanaşmayan Zuker bu konudaki bulgularını şöyle açıklıyor:
"Laboratuvar faresinde protein reseptöründeki iki alt ünitesinden birini yok ederseniz fare, hangi bileşim verilirse verilsin tatlı algılama yeteneğini kaybeder. Bunun üzerine iki alt ünitenin her birinin kendi bağlama sitesinin olup olmadığını kontrol ettim. Nihayet geçen eylül ayında Senomyx'ten biyokimyacılarla birlikte yürüttüğümüz araştırma, benim haklı olduğumu ortaya çıkarttı. Vücudumuzda tek bir tatlı reseptörü vardı, fakat diğer reseptörlerden farklı olarak, değişik moleküllerle faal duruma geçen birden fazla bölgeye sahipti. Bunu, iki tetiği olan bir tabancaya benzetebiliriz."
Şekerden tatlıKimyacılar bu reseptörün gerçek potansiyelini yeni yeni anlamaya ve bundan yararlanmaya başlıyor. Siklamat şekerden 45 kat, aspartam 180 kat, sakarin 300 kat ve suklaroz 600 kat tatlıdır. Fakat aspartamın neotam olarak bilinen yeni nesil bir türü şekerden 13.000 kat daha tatlıdır. Ve son bulunan bir bileşimin ise 100.000 kat daha tatlı olduğu iddia ediliyor.
Şekerin yerini başka
"Bu farklılıklar moleküllerin farklı çekimlerinin olmasından kaynaklanıyor" diye konuşan Walters, "Sözgelimi suklaroz reseptöre sukrozdan daha sıkıca tutunur. Bunun nedeni klorin atomlarının, yerini aldıkları oksijen atomlarına göre daha güçlü bir şarj taşımalarıdır. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'nin yeni onayladığı Neotame, reseptöre o kadar sıkı bağlanır ki reseptörün makineli tüfek gibi ateşlemesine yol açar" diyor.
Bu tatlandırıcılardan hiçbiri aslında şekerin yerini tutmuyor. Sakarin dilde metalik bir tat bırakıyor, çünkü acı ve ekşi reseptörleri de tetkliyor.
Aspartam ve neotam zayıf moleküllere sahip olduğu için süpermarket raflarında durduğu yerde çabucak bileşenlerine ayrılırken, pişirme sırasındaki ısıya dayanmıyor.
Sukraloz ısıya dayanıyor ve bileşenlerine ayrılmıyor fakat gerçek şekerin "ağız tadını" vermiyor.
Tüketici kuşkulu
Şeker yerine kullanılan bu maddeler uzun zamandır sağlığa zararlı olduğu gerekçesiyle kuşkuyla karşılanıyor.
1981 yılında sakarin, yapılan bir hayvan deneyine dayanarak kansere yol açan maddeler arasına sokuldu.
Suklarozun test tüplerinde genleri mutasyona uğrattığı iddia ediliyordu.
Aspartamın da multipl sklerozdan otizme kadar pek çok hastalığı tetiklemesinden korkuluyordu.
Halihazırda bu iddialardan hiçbiri kanıtlanmış değil. Walters, gıda maddeleri içindeki katkı maddelerinin ilaçlardan daha yüksek standartları tutturması gerektiğini öne sürüyor, çünkü bu maddelerin zararlarını dengeleyecek tıbbi yararları yok.
Sözgelimi aspartam FDA'nın en fazla incelediği ürünlerin başında geliyor. Ancak her seferinde zararsız olduğu sonucuna varılıyor.
Sukralozun hayvanlarda yüksek dozlarda bile kanserojen olmadığı anlaşılmış durumda.
Ve sakarinin katkı maddesi olarak güvenli olduğu 1997 yılında FDA tarafından onaylanmış. Kaldı ki önceki araştırmalarda deney farelerinin tatlandırıcdan bağımsız olarak kansere eğilimleri olduğu anlaşılmış.
En iyi tercih
Yapay tatlandırıcılar konusundaki bu kuşkuların nedeni çok yabancısı olmadığımız olgulara dayanıyor. Sukraloz ve sakarin vücut tarafından emilmemesine karşın, kalorileri hiç yok değil. Bunlara hacim kazandırmak için kullanılan dekstroz ve maltodekstrin şekerde bulunan kalorinin dörtte birini içeriyor.
Ayrıca hayvan deneylerinde yapay tatlandırıcıların, çok küçük miktarlada da olsa insülin salgısını tetiklediğinin ortaya çıkması şeker hastaları için olumsuz bir haber.
Discover'da yer alan habere göre, ayrıca şekersiz meşrubat içenlerin şekerlileri tercih edenlere göre daha fazla kilo verdikleri görülüyor, ancak beslenme uzmanları, vücudun şeker ihtiyacını kısmanın şekerli maddelere duyulan arzuyu körüklediğini düşünüyor.
Bu durumda şeker, küçük dozlarda tüketilmek kaydıyla ercih
1) Çoraplarinizi çamasir makinesine koymadan önce çengelli igne ile birbirlerine tutturursaniz kaybolmadiklarini göreceksiniz.
2) Kadife ve ipekli elbiselerinizi buharli bir banyoya asin. Buhar onlarin tüm kirisikliklarini alacaktir.
3) Gözlügünüzün vidasi çok çabuk çikiyorsa vidayi takmadan önce, vidanin girecegi delige renksiz oje damlatin. Vidayi öyle takin.
4) Satin aldiginiz ayakkabilar ayaginizi sikiyor ise onlari bir kaç dakika buhara tutun. Makasinizi bilemek istiyorsaniz, zimpara kagidi kesin.
5) Halidaki sigara yaniklarindan, yanik yerler üzerinde zimpara kagidi ile dairesel hareketler yaparak kurtulabilirsiniz.
6) Mobilyalarin yerlerini degistirdiginizde halilarin üzerinde iz birakir. Bu izleri yok etmek için izlerin üzerine bir parça buz koyun ve erimesini bekleyin. Daha sonra üzerinde elektrik süpürgesini gezdirin. Izden eser kalmadigini göreceksiniz.
7) Evinizde hayvan besliyorsaniz ve bunlarin tüyleri koltuklariniza, kanepelerinize bulasiyorsa elinize yapiskan bir bant sarin ve tüylü olan yerlerde gezdirin.
8) Fermuarli giyeceklerinizi çamasir makinesine koymadan önce kapali olup olmadigini kontrol edin. Açiksa zedelenebilirler.
9) Yeni yikanmis nemli halinizin üzerine mobilyalarinizi koymadan önce ayaklarinin altina biraz alüminyum folyo koyun. Böylece izlerin çikmasina engel olacaksiniz.
10) Üst üste koydugunuz bardaklar yapisip çikmiyorsa bir legenin içerisine koyun Üstteki bardagin içerisine buz koyup legenin içerisine yavas yavas sicak su koyun. Bardaklarin kolayca çiktigini göreceksiniz.
11) Tahta salata kaplarinizi suyun içerisinde bekletirseniz çatlarlar. Bunu önlemek için kullandiktan sonra bekletmeden yikayip, kurulayin. Böylece tahtalarin bozulmalarini önlemis olursunuz.
12) Çocugunuz için bir parti vereceginiz zaman süslü bardaklari su sekilde yapabilirsiniz. Bardaklarin agzini önce yumurta akina batirin. Daha sonra renkli pasta sekerinin içerisine batirip kurumasini bekleyin.
13) Satin aldiginiz plastik ve cam esyalarin üzerine yapistirilan etiketlerden kurtulmak için etiketin üzerine yemeklik margarin sürün ve 15 dakika bekletin. Bir bez ile ovalayip yikayin. Üzerinde hiç bir leke ve çizilme olusmayacaktir.
14) Çekmecelerinizin raylari takilip kolayca kapanip açilmiyorsa biraz sabun sürün. Rahatça açilip kapandigini göreceksiniz.
16) Ütü yapmayi kolaylastirmak ve süreyi azaltmak için ütü masasinin kilifinin altina alüminyum folyo koyun. Sicagi geri yansitacagindan ütü yapmak daha kolay olacaktir.
17) Bez pabuçlarin temizlenmesi sorun oluyor ise pabuçlari bir yastik kilifinin içerisine koyun. Kilifin agzini kapayin ve çamasir makinasinda yikayin. Yeni gibi olacaklardir.
18) Buz kaliplarinizi su ile doldurmadan önce bölmelere portakal, limon ve dilediginiz meyve parçaciklari yerlestirirseniz dekoratif buzlar elde etmis olursunuz.
19) Saglikli dislere sahip olmak istiyorsaniz günde iki kez 150 gr yagsiz peynir tüketin. Peynirdeki kalsiyum diyetini kuvvetlendirir, disleri saglamlastirir
20) Eger ayaklariniz çok isinip sisiyorsa onlari saatlerce sicak suda bekletmeyin, aksine kolonya ile ovalayin. Bilekleriniz ve ayaklariniz sismeyecektir
21) Eger ayaklariniz çok hassas ise, sicak havalarda sikayetleriniz artiyorsa, her sabah bir kaç damla zeytinyagi ile ovalayin.
22) Eger cildiniz kuru ise bir muzu ezin, içerisine bir çay kasigi bal veya bademyagi karistirip yüzünüze sürün. Bir kaç dakika bekleyip ilik su ile yikayin.
23) Pamuklu giysilerinizin çekmemesi için ilk yikamada bir gece soguk suyun içerisinde bekletin, sonra yikayin, çekmeyeceklerdir.
24) Dirsek ve topuklarinizin sertlesmesini istemiyorsaniz, bir dilim limon ile ovun. Böylece yumusacik olacaklardir.
25) Duvar kagitlarini yenilemek istediginizde eski kagitlari çikartmak her zaman sorun olur. Ilik su dolu bir kaba bir miktar bulasik deterjani dökün ve karisima batirdiginiz sünger ile duvar kagitlarini silin, kolayca çikacaklardir.
26) Yeni bir tava satin aldiginizda ilk önce içinde bir miktar sirke kaynatin. Bu islem ilerde kizartmalarinizin tavaya yapismasini önleyecektir.
27) Büyüme çaginda yaninda sigara içilen çocuklarda kulak enfeksiyonlarina daha çok rastlandigi saptanmistir.
28) Yiyecek satin alirken mutlaka etiketlerini okuyun. Kilo verme savasinda maglup olmak istemiyorsaniz kalorilere ve yaga karsi tetikte olun.
29) Cevizle dost olun. Içindeki yag beyin hücreleri için çok yararlidir. Kan sekerini düsürdügü için seker hastalarina da uzmanlar tarafindan tavsiye edilir
30) Hizli kilo verip tekrar almak vücudunuzun zayiflamaya karsi direncini arttirir ve giderek kilo vermeniz zorlasir. Metabolizma alt üst olur.
31) Rasgele diyet, rasgele saglik yani sagliksizlik demektir. Sagliginizi hafife almayin ve rasgele diyet yapmayin.
32) Duvariniza çivi çakacaginiz zaman isaretlediginiz yerin üzerine çapraz bant yapistirin. Çiviyi öyle çakin. Böylece duvarin alçisini çatlatmamis olacaksiniz.
33) Bir büyük sogani rendeleyin ve orta boy bir bal kavanozuna koyup iyice karistirin. 48 saat bekletin, surup haline geldiginde öksürügü ve soguk alginligi olan hastaya sabah aksam bir çorba kasigi içirin. Soganin içerdigi yaglar öksürügü durduracaktir.
34) Kizartma yagini bir kaç kez kullanabilirsiniz. Kullanilir durumda olup olmadigini anlamak için kizgin yagin içerisine bir dilim ekmek atin. Ekmekte kara lekeler olusmuyorsa kullanabilirsiniz.
35) Cevizlerin kabuklarini kolayca açabilmek için onlari bir gece tuzlu suyun içerisinde bekletin. Böylece içleri de dagilmayacaktir.
36) Unlarinizin böceklenmemesi için, un kavanozunun içerisine bir adet defne yapragi koyun.
37) Yumurtalarin haslanirken çatlamamasi için, kaynatma suyuna bir çorba kasigi sirke koyun.
38) Firinda patates yapmadan önce , 10-15 dakika haslayin ve çatal ile delin. Daha kolay pisecektir.
39) Büyük miktarda patatesiniz var ise torbanin içerisine bir adet elma koyun. 8 hafta boyunca filizlenmesini ve büzüsmesini önler.
40) Patateslerinizi kuru ve serin bir yerde saklayin.
41) Kullanilmis limon kabuklarini rendeleyip seker ile karistirin. Kavanozun içerisinde buzdolabinda uzun bir süre saklayabilirsiniz. Böylece pasta yaparken elinizin altinda hazir bulunur.
42) Kabarik bir omlet yapmak istiyorsaniz, bir çorba kasigi suyun içerisine bir çay kasigi misir unu karistirin. Hazirladiginiz karisimi yumurtaya ilave edin. Böylece kabarik bir omlet yapmis olacaksiniz.
43) Sarimsak dograrken biçaga yapismasini istemiyorsaniz, kesme tahtasina biraz tuz serpistirin.
44) Yeni bir yemek tarifi denerken, yemek kitabinizi seffaf bir torbanin içerisine geçirirseniz, onu kirletmemis olursunuz.
45) Eger tencere kapaginizin tutacagi kirildiysa onun yerine sarap mantari geçirebilirsiniz. Böylece hem tutacak görevi yapacak, hem de izolasyon.
46) Hazirladiginiz soslarda harika tatlar olusturmak için soya ve susam yagi kullanabilirsiniz. Ancak bu yaglarin yüksek isida pisirilmesi dogru degildir
47) Pasta yaparken kati yag kullanacaksaniz onu rendenin kalin tarafi ile rendelemeyi deneyin. Küçük parçalar haline gelen margarin daha kolay islenir
48) Sarimsaklarinizi her zaman elinizin altinda hazir bulundurmak istiyorsaniz kabuklarini soyduktan sonra bir kavanoza doldurup üzerine zeytinyagi ko***** muhafaza edebilirsiniz. Ayrica bu yag yemeklerinize, salatalariniza ayri bir lezzet katacaktir.
49) Peyniri kolay rendelemek için, 15 dakika buzlukta bekletin
50) Bisküvileriniz yumusamissa onlari birkaç dakika firinlayin.
51) Bakir esyalarinizin parlamasini istiyorsaniz, onlari sirke ya da limon ve tuz ile ovun
52) Ahsap esyalarinizi temizlemek için sirke ve zeytinyagi (bir kaç damla)karisimi hazirlayin. Esyalariniz hem temizlenecek hem de parlayacaktir
53) Çekmeceleri içini bosaltmadan temizlemek istiyorsaniz, elektrik süpürgesinin ucuna ince bir çorap geçirin.
54) Elbisenize sakiz yapisirsa, naylon torbanin içerisinde buzluga koyun. Bir saat bekletin ve çikartin. Kolayca çikacaktir.
55) Haliya sakiz yapisirsa üzerinde buz torbasi gezdirin.
56) Eger galeta ununuz bittiyse ve ekmeginiz de yoksa mikser ya da blenderden geçireceginiz kornfleksler ayni islemi görecektir.
57) Firinda tavuk kizartacaginiz zaman üzerine koydugunuz baharatlardan içine de koyun. Böylece daha lezzetli olur.
58) Sert etlerinizi esit miktarda sirke ve sivi yag içerisinde bekletin Yumusadigini göreceksiniz.
59) Domates salçaniz çok eksi ise içerisine bir havuç rendeleyin. Havuç, salçanizi (sosunuzu) tatlandiracaktir.
60) Mantarlarin daha lezzetli olmasi için pisirmeden önce üzerlerine biraz tuz ve limon suyu koyun, 5 dakika bekletin. Daha sonra pisirin.
61) Firin torbasinda tavuk pisirirken; malzemeleri doldurdugunuz firin torbasinin üzerine bir kaç delik açin. Böylece daha çabuk ve iyi piser.
62) Ayrica firin torbasinin içerisine bir kaç dis sarimsak koyarsaniz lezzetine doyum olmaz.
63) Firinda tavuk kizartacaginiz zaman bir limonu ikiye bölün, yarisini tavugun üzerine bastirarak iyice sürün. Diger yarisini ise tavugun içerisine yerlestirin. Tavugunuz nar gibi kizaracaktir.
64) 2 Çorba kasigi yogurdu, sulandirilmis 1 çorba kasigi salçayi ve birazda zeytinyagini derin bir kabin içerisinde karistirin. Firina koymadan önce tavugun her tarafina sürün. Çok daha lezzetli olacaktir.
65) Satin aldiginiz havucun yapraklarini atmayin, salatalarinizda kullanin. Çünkü bu yapraklarda kemik erimesini önleyen kalsiyum bol miktarda bulunur.
66) C vitamini isi ile çok çabuk kaybolur. Bunun için C vitamini içeren sebze ve meyveleri fazla bekletmeden taze olarak tüketin.
67) Hazirladiginiz kekin ortasina malzeme koyacaginiz zaman biçak ile kesmenize gerek yok. Dikis ipligini kekin etrafina gerip dikkatlice çektiginiz zaman düzgün bir sekilde kesildigini göreceksiniz.
68) Hazirladiginiz kekin, firinda pisirirken çökmemesi için hamuru kalibi ile birlikte firina koymadan önce 20 dakika kadar dinlendirin.
69) Satin aldiginiz kültür mantarlarini kese kagidinda agzi kapali olarak buzdolabinin sebze bölümünde sakliya bilirsiniz. En az 2-3 gün tazeliklerini kaybetmezler. Mantarlari hiç bir zaman plastik torbada muhafaza etmeyin çünkü yapis yapis olurlar.
70) Tencerede kalan soslu makarnayi isitmak çogu kisiye zor gelir. Çünkü tencerenin dibi tutar yada alt tarafi isinir üzeri soguk kalir. Makarna kabini kaynar su dolu tencerenin içerisine koyun (benmari usulü) bir süre ocak üzerinde bekletin. Böylece makarnaniz kolayca isinacaktir.
71) Yumurta yüksek isida sülfürik asit çikaran bir besin oldugu için on dakikadan fazla haslamayin.
72) Hamur açarken merdane yerine içi buz gibi su dolu bir siseyi deneyin. Hamurunuzun daha kolay açildigini göreceksiniz.
73) Pisirdiginiz sebzelerin renklerini kaybetmemesi için bir kesme seker yada limon suyu koyun.
74) Hazirladiginiz omletin tavaya yapismamasi için, önce tavayi ocaga koyup iyice isitin sonra yagi döküp kizdirin. Daha sonra karisimi tavaya alin ve ocagin altini kisin.
76) Kavanozdaki hardal kurumaya basladiysa içerisine birkaç damla limon
77) suyu yada sirke ile toz seker ilave edin iyice karistirin
78) Çok miktarda alkollü ve alkolsüz kokteyller hazirladiginizda onlardan bir miktarini buz kaplarina yerlestirin. Kokteyllerin içerisine bunlari kullanin Böylece sulanip tatlarini kaybetmeyeceklerdir
79) Uzun süre saklanan kuru soganlar filizlenmeye baslar ve tazeligini yitirerek çürür. Kuru soganlari kese kagidina sardiktan sonra buzdolabinin sebze bölümünde muhafaza ederseniz çürüyüp bozulmasini önlemis olursunuz.
80) Kati yumurtayi parçalamadan kesmek için kullanacaginiz biçagi önceden sicak suyun içerisine koyup islatin ve kesin. Dagilmayacaklardir.
81) Aksamdan artan pirinç pilavini isitip yemegi sevmiyorsaniz, onu çorbalarinizda degerlendirebilirsiniz.
82) Kizarttiginiz tavugun tekrar isittiginizda lezzetini kaybetmesini istemiyorsaniz tavuk parçalarini bir süzgece koyun. Tencerenin içerisinde su kaynatin ve süzgeci üzerine oturtun. Buharda isitilan tavuk lezzetinde hiçbir sey kaybetmeyecektir.
83) Makarnanizi soguk suyun altindan geçirmeniz gereken yegane zaman onu soguk olarak servis yapacaginiz zamandir. Yada üzerine kaynar bir sos döküp aninda servis yapacaginiz zamandir. O zaman pisirme sürecini durdurmak için soguk suyun altinda gezdirin ve suyunu iyice süzün.
84) Satin aldiginiz kasar peynirini uzun süre saklamak istiyorsaniz onu küçük porsiyonlara ayirin ve buzlukta dondurun. Istediginiz kadarini çözülmesini bekleyip kullanabilirsiniz.
85) Maydanozu yemeklerinize atesten almadan bir kaç dakika önce ilave edin.Çünkü pismis maydanoz acimtirak bir tat alir ve vitamini kaybolur.
86) Kirmizi et ile hazirladiginiz yemeklerin daha lezzetli olmasini istiyorsaniz etin üzerine bir miktar biberiye serpin, kemik uçlarina sarimsak sürün. Daha sonra az yag ile firinda kizartin.
87) Satin aldiginiz kahveyi taze saklamak istiyorsaniz cam kavanoza bosaltip içine iki adet kesme seker atin. Agzini sikica kapatin. Kahvenin taze kaldigini göreceksiniz
88) Limondan daha fazla su elde etmek istiyorsaniz, limonu yikayip kuruladiktan sonra çatal ile bir kez delin, sonra suyunu sikin.
89) Satin aldiginiz kiviler çok sert ve ham ise bir gece boyunca plastik bir torba içerisinde elma ve armut ile saklayin.
90) Patates pürenize degisik bir koku vermek istiyorsaniz içine bir miktar hindistancevizi atin. Tadinin çok degistigini göreceksiniz.
91) Yaptiginiz böregin kivaminda pismesini istiyorsaniz firina koymadan önce birkaç saat buzdolabinda bekletin. Böylece çok daha lezzetli olacaktir.
92) Kahvalti yada çay saati için hazirladiginiz hamur kizartmalarinin daha lezzetli olmasini istiyorsaniz, hamura eklediginiz kabartma tozuna biraz toz seker katin.
93) Elma formunuzu korumak için ideal bir istah kesicidir. Ayrica sabah aç karnina yendiginde bagirsaklari çalistirir.
94) Bir adet kivide, bir portakalda olan C vitaminin iki kati vardir.
95) Yogurttan daha fazla yararlanmak istiyorsaniz suyunu atmayin. Yogurdun tüm mineral ve vitaminleri bu suyun içinde bulunmaktadir.
96) Evinizde mayonez hazirlarken bir kez de zeytinyagi yerine susam yagini deneyin. Mayonezinizin daha lezzetli oldugunu göreceksiniz.
97) Yemeginizin yagi fazla kaçti ise içine bir kaç küp buz atarak yaglarin buzun üzerine toplanmasini saglayabilirsiniz.
98) Patlican kabuklarini soyduktan sonra içine sirke ve çok az zeytinyagi konmus suda çok az haslayin. Daha sonra istediginiz küçükte dograyin ve pilav yaparken içine katin. Pilaviniz daha lezzetli olacaktir.
99) Dondurdugunuz sebzelerin uzun bir süre tazeliklerini korumalarini istiyorsaniz dondurmadan önce kaynayan su içerisine batirarak 2-3 dakika sok haslama yapin, ardindan hemen soguk suya tutun. Sulari iyice süzüldükten sonra naylon torbalara doldurup havasini alin ve dondurun.
100) Kök ve yapraklari beraber yenilen sebzeler pisirilirken önce kökleri ince ince dogranip tencereye konulmali. Yapraklari ise daha sonra ilave edilmeli. Böylece besin degerleri kaybolmayacaktir.
101) Evde pasta yaparken kullandiginiz meyve sekerlemelerinin dibe çökmesini istemiyorsaniz hazirladiginiz hamura bir miktar misir unu ilave edin.
102) Meyveler piserken sulari yogunlasir ve dibe çökmezler.
103) Kek kalibinizin içine hamurunuzu dökmeden önce ortasina bir serit alüminyum folyo koyun. Böylece kekinizi pisirdikten sonra kolayca çikartabilirsiniz.
104) Satin aldiginiz baligi hemen pisirmeyecekseniz, parçalara ayrilmis olarak almayin. Temizlenmis, bütün olarak alin. Çünkü derisiz et zararli bakterilere karsi daha açik ve duyarlidir.
105) Naftalin kokusundan hoslanmiyorsaniz, dolaplarin içine limon kabugu ve karanfil taneleri koyun. Böylece hem güve gelmeyecek hem de giysileriniz güzel kokacak.
106) Lahana ve karnabahar pisirirken çikan kokuyu önlemek istiyorsaniz tencerenin kapagina bir dilim ekmek koyun.
107) Sogan, sarimsak kesmeden önce parmaklariniza limon suyu sürerseniz , istemediginiz kokulardan kurtulmus olursunuz.
108) Kizartma kokularinin bütün eve yayilmamasi için yagin içerisine bir iki dal maydanoz atin.
109) Lambalarinizin üzerine kullanmadiginiz kokularinizdan veya biraz vanilya sürerseniz, lambalarinizi yaktiginizda mis gibi koku yayilacaktir.( Fazla sürmeyin.)
110) Evinizin mis gibi kokmasini istiyorsaniz, bir kaç tane karanfili az su ile kaynatin.
111) Kötü kokan spor ayakkabilarinizin içerisine biraz bikarbonat koyun ve bir gece bekletin. Sabahleyin silkeleyin. Kötü kokulardan eser kalmayacaktir.
112) Parfümü bitmis küçük parfüm siselerini atmaya kiyamiyorsaniz onlari çamasir dolabiniza koyun. Böylece çamasirlarinizin hos kokmasini saglarsiniz.
İftar vermeyi nimet bilmelidir
Sual: İftar vermenin fazileti nedir? İftâr veremiyen fakir, iftâr verme sevâbına kavuşmak için ne yapmalıdır?
CEVAP
Yolda giderken bir oruçluya bir hurma veya bir zeytin verilse de, iftar verme sevabına kavuşulur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ramazanda bir misafire oruç açtırana, Sırat köprüsünü geçmek kolaylaşır.) [V.Necat]
Peygamber efendimiz, (Bir kimse, bu ayda bir oruçluya iftar verirse günahları affolur. O oruçlunun sevabı kadar ona sevab verilir) buyurunca, Eshab-ı kiramdan bazıları, bir oruçluyu iftar ettirecek kadar zengin olmadıklarını söylediler. Onlara cevaben buyurdu ki: (Bir hurma ile iftar verene de, yalnız su ile oruç açtırana da, biraz süt ikram edene de bu sevab verilir.) [Beyhekî]
Peygamber efendimiz, (Ramazan ayında bir oruçluyu su ile iftar ettiren, anasından doğduğu günkü gibi günahsız olur) buyurunca, Eshab-ı kiram, "Su az ve kıymetli iken mi?" diye suâl etti. Onlara cevaben buyurdu ki: (İsterse nehir kenarında versin, aynıdır.) [V.Necat]
Yemek yedirmeyi nimet bilmelidir!
Yemek yedirmek çok sevabdır. Hele oruçluya yedirmek daha çok sevabdır. Oruç tutanın sevabı kadar sevab alır, oruçlunun sevabından eksilme olmaz. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Bir oruçluya iftar veren, aynı ecre kavuşur.) [Beyhekî]
(Allah indinde amellerin en kıymetlisi, bir müminin sıkıntısını gidererek, borcunu ödeyerek veya karnını doyurarak onu sevindirmektir.) [İsfehani]
(Amellerin en faziletlisi, bir müminin aybını örtmek, karnını doyurmak ve bir ihtiyacını karşılamak suretiyle onu sevindirmektir.) [Taberânî]
(Allah, yemek yediren cömertle meleklerine övünür.) [İ.Gazali]
(Misafir, sofrada bulunduğu müddetçe, melekler, ev sahibine duâ eder.) [Taberânî]
(Kıyamette Allahü teâlâ, kimine, "Bana niçin yemek vermedin?" diye sorar. O da, "Sen âlemlerin Rabbisin. Sana nasıl yemek verebilirdim" der. Allahü teâlâ da, "Aç olan bir arkadaşına yemek vermedin. Eğer verseydin, bana yemek vermiş gibi sevab alırdın" buyurur.) [Müslim]
(Cennette öyle güzel köşkler vardır ki, bunlar, tatlı konuşan, yemek yediren ve herkes uyurken namaz kılanlar içindir.) [Tirmizî]
(Arkadaşına, sevdiği yemeği verenin günahları affolur.) [Bezzar]
Dost ve arkadaşlara yemek yedirmek, sadaka vermekten efdaldir. Hz.Ali buyurdu ki:
(Dostlara yedirdiğim bir ekmek, fakirlere verdiğim beş ekmekten daha kıymetlidir. Dostlarla yenilen yemek, köle azad etmekten daha makbuldur.)
(O beni yemeğe çağırmıyor. Onu niye çağırayım) dememelidir! Yemeğe çağırırken de, yemeğe giderken de yalnız Allah rızasını düşünmelidir!
NOT..Rabbim cümlemize gereği gibi iftar veren (En az 1 fakire oruç açtıran) kullarından eylesin.
Beslenme tipi ile saatlerinin değişmesi ve hareketin azalması nedeniyle Ramazan ayında kilo almak kaçınılmaz hale geliyor. Ancak uzmanların önerdiği dengeli beslenme yöntemiyle şişmanlamak bir yana, kilo bile verilebiliyor.
Ramazan ayının gelişiyle birlikte oruç tutanların günlük beslenme şekli birdenbire değişiverir. Genelde 3 öğünden ibaret olan günlük beslenme 2 öğüne düşerken özellikle kırmızı et, ekmek, pilav, makarna, hamur işleri, tatlı ve börek tüketimi artar. Buna karşılık meyve, sebze ve beyaz et tüketimi azalır. Oysa ki ister 3 öğün, isterseniz 2 öğün yiyin; günlük almanız gereken karbonhidrat, yağ, protein, vitamin ve mineral oranları hep aynı olmalıdır.
Dengeli beslenerek 'Ramazan ayında hiç diyet olur mu?' diyenlere yanıtımız: Evet. Bir günde almanız gereken besin değerlerini iftar ve sahura akıllı bir şekilde bölüştürerek sağlıklı bir şekilde kilo verebilirsiniz. Bunun için Ramazan'da sıkça yapılan beslenme hatalarından kaçınmalısınız. Bahar Tıp Merkezi Uzman Doktoru M. Ali Çelebi, beslenme hatalarını şöyle sıralıyor: 'İftarda boş mideye birden yüklenip hızlı ve çok yemek midede ağırlık, yanma, bulantı, gaz ve kabızlık gibi sorunlara yol açıyor; yemek esnasında su içmek sindirimi güçleştiriyor. İftarda ağır yemekler yiyip sahura kalmamak mideyi zorluyor.'
Az ama sık yemeği ve iftar ile sahur öğünlerini 3-4 öğüne paylaştırmayı öneren John F. Kennedy Hastanesi Diyetisyeni Selçuk Yurttaş ise oruç tutarken kilo almamak için öncelikle dengeli beslenmenin ve besin değeri yüksek olan kaliteli besinlerin önemine değiniyor. Yurttaş'a göre oruca 1 bardak su ve iftariyeliklerle başladıktan sonra bir kâse çorba içip ara verilmeli; daha sonra hafif bir sebze yemeği, ızgara et, yoğurt ve salata ile devam edilip sahura kadar bol su içilmeli ve meyve yenmeli. Diyetisyen Banu Kazanç ise sahur öğününde reçel, bal, domates, peynir ve 2-3 dilim ekmek yemeyi öneriyor. Veya az yağlı börek, pilav ya da makarna ile hoşaf veya taze meyve suyunun ideal bir sahur yemeği olduğunu belirtiyor. Susuzluğu giderici özelliğinden dolayı sahuru çayla tamamlamak gerektiğinin altını çiziyor.
Ramazan'da nelere dikkat etmelisiniz?
Ramazan ayında, oruç tutan kişilerin mide ve sindirim sistemi farklı çalışmaya başlar, bu nedenle yemek yerken birçok şeye dikkat etmek gerekir.
* Yaklaşık 12 saat dinlenmeye çekilen mideye aniden yüklenmek, sindirim sorunlarına neden olabilir. Orucu hafif yiyeceklerle açın.
* Ramazan ayı süresince yapılan başlıca beslenme hatalarından biri de az meyve yemektir. Günde en az 2 porsiyon meyveyi çiğ ya da komposto olarak tüketin.
* Ramazan ayında kişinin tatlı ihtiyacı artabilir. Bu gereksinim kalorisi azaltılmış tatlılarla giderilmeli. Yağlı ve ağdalı tatlılar yerine hoşaf, komposto veya sütlü tatlılar yiyin.
* İftar sırasında yemekle birlikte çay ve kahve içmek yemeklerden alınan vitaminleri öldüreceğinden bu içecekleri yemekten bir süre sonra içmenizde yarar var.
* Ramazan'da kilo vermek istiyorsanız günlük almanız gereken kaloriyi iftar ve sahur öğünlerine paylaştırın. Sebze ve meyve gibi düşük kalorili besinlere ağırlık verin. Hareketsiz kalmayın. İftardan sonra mutlaka yürüyüş yapın.
* Mutlaka sahura kalkın. Bu şekilde hem aç kaldığınız süre azalır hem de metabolizmanız daha az yavaşlar.
* Kolesterolünüz yüksekse ve oruç tutuyorsanız kırmızı et ve tereyağı tüketimini sınırlamanız, haftada en az 1-2 kez balık ve kuru baklagil yemeniz gerekiyor.
* Oruç tutarken vücut uzun süre susuz kalacağı için, iftar ve sahur arasında bol su içmeye özen gösterin.
* Su içmek bağırsak ve böbreklerin çalışmasını hızlandırır. Ancak yemek esnasında su içmek, sindirim sistemini bozabilir.
* Ramazan'da sigara tiryakilerinin çoğu, iftar yemeğine başlamadan hemen bir sigara içer. Aç karnına içilen sigaranın zararları çok daha fazla olduğu için, yemekten önce sigara içmeyin.
Oruç ne zaman sakıncalı?
Uzun bir açlıktan sonra ağır yemek, kalbin yükünü artırabilir. Dolayısıyla kalp krizi, yüksek tansiyon, beyin kanaması ve felç gibi hastalıklar artabilir. Mide ülseri vakalarında ülseri azdırabilir. İnsülin iğnesi kullanan, hamile olan, kan şekeri normalin altına düşen ve 65 yaş üzerinde olan, düzenli ilaç kullanmayıp diyetini uygulamayan şeker hastaları oruç tutamaz. Kan şekeri 140'ın altında olan ve insülin iğnesi kullanmayan ikinci tip şeker hastaları oruç tutabilirler. Oruç tutmak kişiyi manevi açıdan rahatlattığı için stresten uzak tutuyor. Bu durumdan en çok asabi şekeri ve tansiyonu olanlar yararlanırlar. Oruç tutan şeker hastası sahura mutlaka kalkmalı. Ramazan'da kandaki şeker düzeyi ilk günlerde düşer, ancak ikinci haftadan sonra kan şekeri 40 ile 80 puan arasında yükselir. İftarda tıka basa yemek yemek, pankreasın yorulmasına ve kan şekerinin artmasına neden olur. Diyabet ve tansiyon hastaları, ateşli hastalıkları olanlar, sık ilaç alımının gerektiği durumlarda, akıl hastaları, verem ve kanser hastaları oruç tutmamalıdırlar.
Gündelik hayatta ihmal ettiklerimizin başında su içmek gelir. Özellikle kimimiz için eziyettir sanki o bir bardak suyu bitirmek. Ancak sağlığın korunması ve canlılığın sürdürülebilmesi için gerekli bir numaralı madde sudur. Vücudumuzun % 55-75' lik kısmını oluşturur
Su; metabolizmanın düzenlenmesinde ve vücudumuzdaki tüm reaksiyonlarda görevlidir. Gün boyu içeceğimiz 2 lt su, enerji oluşumunu artırır ve zayıflamaya yardımcı olur, besin maddeleri, oksijeni... taşı***** organ ve dokuları korur. Aç karnına içtiğimiz su; organizmayı zararlı toksin maddelerden arındırır.
İmmün sisteminin, görevini yapabilmesi için su gereklidir. Bu özelliği ile zinde ve dinç kalmamızda yardımcıdır.
Cildimizin; nem ve elastikiyetinin düzenlenmesinde su rol oynar. Günümüzde bayanların korkulu rüyası haline gelen selülit oluşumunun önlenmesinde de su yine ilk sırayı alır.
Emzikli kadınlarda; süt üretimini artıran en önemli sıvı sudur. Özellikle kalori oranları yüksek hazır meyve suları, gaz yapan asitli içecekler yerine su tercih edilmelidir.
Hamilelikte; suyun önemi daha da artar. Bebeğin içinde bulunduğu amnion sıvısı her üç saatte bir kendini yeniler. Yetersiz sıvı alımı ile amnion miktarı azalacağından, suya gereksinim artar.
Sıcak havalarda; vücut sıcaklığını düzenleyici olarak çalışır. Dikkat edeceğimiz nokta, yazın içtiğimiz su miktarını artırma gerekliliğidir. Bedenimiz ısındıkça terler ve su kaybeder. Bunun için su seviyesini yeterli düzeye getirmemiz gerekir. Vücut, suyu aktif olarak kullanır, depolayamaz. Bu sebeple susuzluğa dayanamayız. Vücudumuzun hiç su içmeden dayanabileceği maximum süre en uygun şartlarda 7 gündür.
Sporcularda; su kaybeden vücut, yeterli sıvıyı yerine koyamıyorsa; buna tepki göstererek metabolizmamızı yavaşlatır. Suyun atımını engellemeye çalışır. Özellikle spor sonrası, ter ile atılan suyun yerine gelmesi için ; egzersiz ve yarıştan 15 dk önce 1-1.5 bardak, egzersiz ve yarış sırasında her 10-15 dakikada bir 1/2 bardak su içilmesi gereklidir.
Nasıl her şeyin fazlası zararlıysa; aşırı su içtiğimizde de bedenin atmakta zorlandığı su tutularak ödemler oluşur. Bir seferde çok fazla su içilmesi ile böbrekler zarar görebilir...
Kısaca;
10-12 bardak suyu, gün içine dağıtarak için.
Su içmek için susamayı beklemeyin. Unutmayın; vücudumuzun, hissettiğimizden çok daha fazla suya ihtiyacı var.
Her öğünden 15 dk önce 1-2 bardak su için ki; 20 dakikada doygunluk mesajı alan beynimizde, bu hissin oluşumunu hızlandırın.
Hiçbir sıvı içeceğin suyun yerini tam anlamıyla tutmadığını unutmayın...
* 30 yas alti erkegin kadini olabilirsiniz. Ama 30 yas ustunun "fi" tarihinde bir yerlerde bir kadini zaten vardir. 30 yas ustunun 30 yasindan sonra kadini yoktur, kadinlari vardir.
* 30 yas alti erkeklerle butun fantezilerinizi gerceklestirebilirsiniz.Oysa 30 yas uzeri erkekler neredeyse fantezinin kitabini yazdiklarindan "Ben ucakta bile sevistim" deyip heyecaninizi kursaginizda birakabilirler.
* 30 yas alti erkeklerle "nerede", "ne" yiyeceginiz sorunu olmaz. Ancak 30 yas ustu erkeklerin ya saglik sorunlari basgostermistir ve her seyi yiyemiyorlardir, ya da zaten kilo sorunlari vardir.
* 30 yas altinda erkeklere "Bir kelime, dogru bir kelime soylesene" dediginizde, size asla Rusya'nin ekonomik durumundan ya da Afganistan'dan soz etmezler.
* 30 yas alti erkekler sizi gece eve seve seve birakirlar, asla surat asmazlar. Oysa 30 yas ustu erkekler taksi duragindaki soforleri yillardir taniyordur ve sizin eve guvenle birakilacaginizdan hic suphe etmezler.
* 30 yas ustu erkekler bir sey istememeyi ilke edinmistir. (Isteksizlik ve ilgisizlik ise yarar ya!) 30 yas alti bir erkek "Seninle dans etmek istiyorum" derken 30 yas ustu bir erkek -en iyi olasilikla- "Dans etmek istersen söyle" diyecektir.
* 30 yas ustu bir erkek gozunu bile kirpmadan size secicilikten bahsedebilir. Oysa en buyuk koleksiyoncular onlardir. 30 yas altinin koleksiyoncu sifatini tasiyabilecek bir birikimi yoktur.
* 30 yas alti erkeklerle bilgisayariniz arasinda pek ortak nokta bulamazsiniz. Halbuki 30 yas ustu deneyimleriyle bilgisayari aratmaz. Ancak dokundugunuzda tepki almamaniz dogaldir (Tipki bir bilgisayar gibi tuslar haric, tabii ki!).
* 30 yas alti erkekler size 30 yas alti kadinlarin, secimlerinde neden oncelikli oldugundan, kucuk kadinlarin yuksek duyarliliklarindan, iliski oyunlarinda kadinin tecrubesiz olmasinin getirecegi keyiften bahsetmezler. Cunku onlar da sizinle beraber buyuyordur ve daha fazlasindan haberi yoktur. Oysa 30 yas ustu erkekler, kadinin oyunu bilmemesinden hoslanirlar. Cunku o zaman kazanma sanslari yuksektir!
* 30 yas alti bir erkegi yataga cekip televizyondan kurtarabilirsiniz. Oysa 30 yas ustu bir erkek "Beni televizyon kurtariyor" deme cesaretini gosterebilir.
* 30 yas alti bir erkek gun boyu size cep telefonuyla mesajlar yollayabilir, mektuplar, siirler yazabilir. 30 yas ustu erkegin yazdigi
son sey ilk kadininda kalmistir.
* 30 yas alti erkekleri dogum kontrolunde aktif olmaya ikna edebilirsiniz ama 30 yas ustu erkekler bunu hep sizden beklerler.
* 30 yas uzeri erkek mevki sahibi, ciddi adamdir. Onunla sokagin ortasinda bagira cagira kavga edemezsiniz. Hele merdivenlerden onun sirtinda sarki soyleyerek inmenizin hic bir olasiligi yoktur.
Genç- yaşlı, kadın-erkek herkes hayatında en az bir kere kıskanır. Aşık olunan kişinin başkasına ilgi göstermesi, şüpheli davranışlar, aldatma... Kıskançlık hem kıskananın hem de kıskanılanın hayatını zehir edebilir. Ara sıra yapılan kıskançlık, bir ilişkinin canlı kalmasını sağlayabilir, ancak rahatsız edici ve mantık dışı boyutlara ulaştığında, çok zarar verici olabilir.
Değişik duygular
Kıskanan insan birçok duyguyu aynı anda yaşar, aklından bin türlü düşünce geçer, bir sürü farklı davranış biçimleri sergiler.
Düşünceler:
İçerleme, suçlama, kendini rakiple kıyaslama, imajın sarsılmasından korkma, kendine acıma...
Davranışlar:
Kendini bitkin hissetmek, titremek ve terlemek, sürekli soru sormak ve karşındakinden sürekli güvence istemek, saldırgan davranışlar, hatta şiddet...
Kıskançlık dozunda olduğu sürece, var olan bir ilişkinin korunmasını bile sağlayabilir. Kişilere, sevgililerinin, eşlerinin çantada keklik olmadığını hatırlatır. Karşındakine emek vermeye, onun kendisini değerli hissetmesi için çaba göstermeye yöneltir. Üstelik duyguları güçlendirir, aşkın ateşlenmesini sağlar ve sevişmeleri daha ihtiraslı kılar. Ama bir de aşkın dozunda olmadığı durumlar var...
Ölçüsü kaçarsa...
Bazen kıskançlıkta ölçü kaçar. Örneğin eşi eski bir arkadaşıyla dans ettiği için bir erkek kavga çıkarabilir veya kadın eşinin yeni patronu güzel bir kadın olduğu için çileden çıkar. Bu tarz kıskançlıklar gerginlik yaratır. Karşıdaki, kıskançlığa mahal vermemek için sürekli temkinli davranmak, tetikte olmak zorunda hisseder. Durumun farkında olan kıskanç taraf ise kendini suçlama ve haklı çıkarma arasında gidip gelir. Çiftlere bazen hayatı zehir eden, ayrılmalarına bile yol açan kıskançlık duygusuyla başa çıkmak aslında hiç de kolay sayılmaz. Uzun zaman ve emek isteyen bir mücadele olabilir. Kıskançlığınızın çocukluğunuzda yaşadıklarınızdan kaynaklandığını düşünüyorsanız, bir psikolağa başvurmanızda yarar var. Çocukluğunuzla ilgili bağlantı kuramıyorsanız o zaman şu noktaları gözden geçirmeniz faydalı olabilir:
Haydi deneyin!
- Kıskançlığınızın gerçekçi olup olmadığını gözden geçirin.
- Onu neden kıskandığınızı düşünün. Gerçekten ilişkinize yönelik bir tehdit söz konusu mu? Sizin tavırlarınız ilişkinizi kötüleşmesine neden mi?
- Kendi kendinize telkin edin.
- Kıskançlık belirtileri hissettiğinizde partnerinizin sizi sevdiğini, size bağlı olduğunu ve saygı duyduğunu hatırlayın.
- Sevilmeye layık, hoş bir insan olduğunuzu ve ters giden bir şeylerin olmadığını söyleyin kendi kendinize...
- Partnerinizden güvence isteyin. Kıskançlıkla başa çıkmanın iyi bir yolu da partnerinizden güvence istemek.
Hashimoto tiroiti, tiroit bezinin kendine has iltihaplarından biridir. Bezin yapısını bozarak hormon salgısını azaltır ve bu hastalıkta tiroit antikorları belirgin olarak pozitiftir. Tiroit hormon tedavisi ile eksik olan hormon yerine konarak bezin yapısındaki düzensizlik kontrol altına alınmaya çalışılır.
* Nodül ne anlama gelir? Sıcağı ve soğuğu olur mu?
Tiroit bezinin içindeki yumru şeklide oluşumlara nodül denir. Elle muayene veya ultrasonografi ile tespit edilir. Ultrasonografi ayrıca nodülün içeriğinin sıvı (kist) veya katı oluşunu tespit eder. Sintigrafi denilen tetkikte ise hastaya verilen özel maddeyi nodül tutuyorsa sıcak tutmuyorsa soğuk olarak adlandırılır.
* Soğuk nodül kanser mi demek?
Hayır, nodül soğuksa sadece kanser riski var demek. Bu risk nodülün yapısı, büyüklüğü, sınırlarının özellikleri gibi faktörlere bağlı olarak yüzde 8-20 arasında değişir. Böyle durumlarda biyopsi veya direkt operasyon önerilir. Ancak patoloji sonucu nodülün kanser olup olmadığını belirler.
Hamilelik sırasında anne dişlerinden kalsiyum kaybı ve her hamilelikte annenin bir dişini kaybedeceği yanlış bir inanıştır. Fakat hamilelik sırasında ağız sağlığında bazı değişikliklerin olacağı da bir gerçektir. En önemli değişiklik östrojen ve progesteron hormon düzeylerindeki artış olup, bu durum da dişler üzerindeki plak birikiminin artması ile bağlantılıdır.
Eğer plak uzaklaştırılmazsa dişeti iltihabına (gingivitis) neden olur. Bu durum "hamilelik gingivitisi" adını alır. Dişeti kırmızı, hacim olarak artmış, hassas ve kanamalıdır. Bu tablo daha çok 2. üç aylık dönemde hamile kadınların çoğunluğunu farklı şiddette etkiler. Eğer gingivitis zaten mevcutsa hamilelik sırasında şiddeti artabilir ve tedavi edilmezse periodontitise ilerleyebilir. Hamile kadınlarda aynı zamanda "hamilelik tümörü" geliştirme riski de vardır. Bunlar dişeti büyümelerinin irritasyonu sonucu oluşan iltihabi lezyonlardır. Genellikle kendi haline bırakılmakla beraber, hastaya rahatsızlık veriyorsa veya çiğneme, fırçalama ve diğer ağız bakımı işlemlerini engelliyorsa dişhekimi tarafından alınmalıdır.
Bu problemler nasıl önlenebilir?
Dişeti iltihabı dişlerin etkin olarak bakımı ve temizlenmesi ile önlenebilir. Her gün en az iki kez, mümkün olan durumlarda her yemekten sonra dişler fıçalanmalıdır. Her gün tüm dişlerde diş ipliği ile temizlik işlemi de yapılmalıdır. Sabah diş fırçalamak rahatsızlık veriyorsa ağız su veya anti-plaque ve floridli gargaralarla çalkalanmalıdır. Dengeli beslenme ile birlikte C ve B12 vitamin destekleri de ağız sağlığının sürdürülmesi açısından önemlidir. Dişhekimine daha sıklıkla gidilmesi de etkin plak kontrolünü sağlayarak gingivtis gelişimini önler. Plak kontrolünün sağlanması aynı zamanda dişeti irritasyonunu ve hamilelik tümörlerinin oluşma riskini de azaltır.
Dişhekimine ne zaman gitmelidir?
Hamilelik planlanıyorsa veya hamile olunduğundan şüpheleniliyorsa dişhekimi ziyaret edilmelidir. Ilk 3 aylık dönemde temizlik yapılması uygundur. Dişhekimi hamileliğin kalan dönemi için bir tedavi takvimi hazırlayacaktır. İkinci 3 ayda da ağız dokularında meydana gelen değişikliklerin ve ağız bakımının etkinliğinin değerlendirilmesi ile birlikte tekrar temizlik önerilebilir. Duruma göre üçüncü 3 aylık dönemde de tekrar randevu verilebilir fakat tüm bu seanslar mümkün olduğunca kısa süreli olmalıdır.
Hamilelik sırasında yapılmaması gereken işlemler var mıdır?
Genellikle acil olmayan işlemler de hamilelik sürecinde yapılabilir. Ancak herhangi bir diş tedavisi için en uygun zaman 4. Ve 6. aylar arasıdır. Şiddetli ağrının eşlik ettiği acil durumlarda tedavi hamileliğin herhangi bir döneminde yapılabilir. Anestezi ve ilaç verilmesini gerektiren durumlarda jinekolog ile irtibat kurulmalıdır. Ertelenebilecek işlemler doğumdan sonraya bırakılmalıdır.
Hamilelik döneminde diş röntgeni zararlı mıdır? Bu dönemde tedavi için çok gerekli ise ağız içinden 1-2 film alınabilir.Her ne kadar dişhekimliğinde çekilen röntgenlerde verilen radyasyon miktarı çok az ve karın bölgesine çok yakın değilse de gelişmekte olan bebeğin ışın almasını önlemek için mutlaka kurşun önlük kullanılması gerekir.Yine de ilk üç ay film çekilmesinden kaçınmak gerekir.
Dişler hamilelik sırasında daha çabuk mu çürür?
Daha öncede de belirtildiği gibi "hamilelik döneminde annenin dişlerinden kalsiyum çekildiği ve bu nedenle her bebeğin anneye bir diş kaybettireceği" inancı kesinlikle doğru değildir. Hamilelik döneminde vücuttaki dengenin bozulması dişlerin çabuk çürümesine uygun bir ortam yaratır. Bu dönemde dişlerin daha çabuk çürümelerinin nedenleri şunlardır; Bebek beslenen dönemde tatlıya, aburcubura aşırı istek belirir ve bunlar yendikten sonra diş fırçalama ihmal edilir İlk aylarda görülen kusmalardan sonra anne ağız bakımına yeterince özen göstermeyebilir. Gebelik hormonlarının (östojen, progertron) etkisi ile dişetleri daha çabuk kanayan anne, dişlerini fırçalamaktan kaçınır. İşte bu nedenlerden ötürü bu dönemde diş sağlığına daha özen göstermek gerekir.
Bebeğin diş sağlığı için alınması gereken önlemler var mıdır?
Bebeğin diş gelişimi anne karnında başlar. Bu dönemde anne hem kendi sağlığı hem de bebeğinin diş gelişimi için dengeli beslenmeye dikkat etmelidir. Diş sağlığı için protein,Avitamini (et, süt, yumurta, sarı sebze ve meyveler) C vitamini (narenciye, domates, çilek), D vitamini (et, süt, yumurta, balık) ve kalsiyum (süt ve süt ürünleri, yeşil yapraklı sebzeler) dan zengin gıdaların yeterince alınması gerekir. Bunun yanısıra bilinçsiz ilaç kullanımından kaçınılmalıdır. Kullanılan ilaçlar bebeğin diş sağlığının yanısıra genel vücut gelişimini de olumsuz yönde etkileyebilecektir. Bebeğin diş sağlığı konusunda bilgili olmak,çocuğunuzun ömür boyu sağlıklı dişlere sahip olmasında ilk basamaktır. Bebeğin diş bakımı ve beslenmesi ile ilgili bilgi edininiz.
Bu dönemde bilinçsiz ilaç kullanımından kaçınılması gerektiğini belirtmiştik. Ancak kullanılan her antibiyotiğin bebeğin dişlerinde lekelenmelere neden olduğu kanısı yanlıştır. Dişlerde renklenmelere neden olan antibiyotik grubu "tetrasiklinler"dir. Bunun dışındaki antibiyotiklerin renklenme yaptığı kanıtlanamamıştır
Doğada bulunan bütün minerallerin vücudumuzda da olduğunu biliyor musunuz ? İşte bu, onların ne kadar önemli ve sürekli tedarik edilmesi gereken maddeler olduğunu gösterir. Mineraller sağlıklı yaşam için gereklidir. Onlar olmadan vücut yaşaması için gerekli fonksiyonları sağlıklı bir şekilde sürdüremez. Mineraller vücudun kendi kendine oluşturamadığı inorganik maddelerdir. Sağlığımız için çok önemli olan 15'ten fazla sayıda mineral vardır. Mineraller çoğunlukla vitaminlerle birlikte çalışarak vitaminlerin en fazla ihtiyaç duyulan bölgeye ulaşmalarını sağlarlar. Vitaminler de mineraller için aynı şekilde çalışır. Minerraller hücre korunması ve sağlıklı diş,kemik,cilt yapısı için önemlidir. Mineraller aynı zamanda kan basıncı,kalp ritmi,kas fonksiyonları, vücuttaki sıvı dengesinin muhafazası,üreme ve daha pek çok fonksiyonda önemli rol oynarlar. Bilimsel çalışmalar göstermiştir ki, mineral kaybı ve eksikliği sağlığımızı direkt olarak etkiler.
KALSİYUM :
Sağlıklı vücut yapısı için gerekli önemli minerallerden biridir. Bu mineral büyük oranda vücudumuzdaki kemiklerde bulunur. Eksikliği yüksek oranlara vardığında diş ve sırtta ağrılar,kemiklerde zayıflama, çatlama ve kolay kırılma görülür. Vücuttaki kalsiyum miktarı sadece kemikler için önemli değildir. Aynı zamanda vücuttaki bütün fonksiyonlarda görev alır.
Özellikle vücuttaki demirin kullanımı ve alınan gıdaların hücre zarından geçebilmesi için gerekli olan bir mineraldir. Stres,egzersiz yetersizliği,aspirin,mineral yağ,fazla yağ alımı ve diğer faktörler nedeniyle vücuttaki kalsiyum miktarı azalır.
BAKIR :
Karaciğerde depolanan önemli eser minerallerden biridir. Vücut dokusunun yeniden oluşması için gerekli enzimlerin hayati komponentidir. Hemoglobine bağlı demirin korunması ve Vitamin C'nin kullanımı için gereklidir. Beyin sinirlerimiz ve bağ dokusu için bakır miktarı önemlidir.
KROM :
Vücuttaki basit şekerin parçalanmasında rol oynar. İnsülin oluşumuna, kandaki şeker ve kolesterol düzeyinin kontrolüne yardım eder. Krom; vücuttaki enzim ve hormonlar için çok önemlidir.
İYOD :
Tiroid bezlerinin içeriğinde yer alır. Tiroid ve tiroid kontrol mekanizmasında,zihinsel fonksiyonlarda,enerji ve kilo almada önemli bir rol oynar.
DEMİR :
Vücut için gerekli esansiyel minerallerden biridir. Hemoglobin (kırmızı kan hücresi),miyoglobin (kas pigmenti) ve enzim üretimi için gereklidir. Vücuttaki demirin sadece %8'i kan damarlarından absorblanır. Demir vücutta büyümeye yardım eder,yorgunluğa karşı ve hastalıklardan korunmada kullanılır. Demir özellikle kadınlar için daha önemlidir. Çünkü kadınlar 1 ay içinde erkeklerin kaybettiklerinden 2 kat daha çok miktarda demir kaybederler. Bugün demir kadınlarda eksikliği en çok görülen mineraldir. Ayrıca demir, vücuttaki B-grubu vitaminlerinin kullanımını arttırır.
MAGNEZYUM :
Sinir sisteminin ve kasların gevşemesini sağlayan mineraldir. Sakinleşmeye yardımcı olduğu için " Anti-stres Minerali " olarak bilinir. Magnezyum kandaki şekerin enerjiye dönüştürülmesinde önemli bir rol alır. Bu hayati mineral vücudumuzun Vitamin C,kalsiyum,fosfor,sodyum ve potasyum'u daha etkili bir şekilde kullanabilmesi için gereklidir. Magnezyum sağlıklı dişler ve sindirim sisteminin rahatlığı için gereklidir.
MANGANEZ :
Mağnezyum sinir sistemi,beyin ve kasların beslenmesi için gereklidir. Vücudun tüm dokularında bulunur. protein,yağ ve karbonhidratın kullanılabilir hale gelmesine yardımcı olan uyarıcı enzimleri aktive ederek çalışır. Vitamin B-1 ve Kolinle birlikte çalışarak sindirime yardımcı olur. Hem kadın hem de erkeklerde üreme sistemi için çok önemlidir.
FOSFOR :
Sadece fizyolojik kimyasal reaksiyonlarda yer almakla kalmaz,aynı zamanda vücuttaki bütün hücrelerde bulunur. Normal kemik ve diş yapısı,kalp düzeni ve normal böbrek fonksiyonları için gereklidir. Vitamin D ve Kalsiyum; Fosfor'un işlevini sürdürmesine yardımcı olur. Fosfor olmadan B-grubu vitaminleri ve niasin absorblanamaz.
POTASYUM :
Hayati minerallerden biridir. Vücuttaki potasyumun %98'i hücre duvarlarının içinde bulunur. Potasyum, sodyumla birlikte vücuttaki su dengesinin sağlanmasına yardımcı olur ve gıdaların hücre içine geçişini sağlar. Potasyumun önemli görevlerinden biri de sinir sistemindeki mesajları iletmesidir. Beyne oksijenin gönderilmesi beyin için önemlidir. Her gün bu mineral vücutta kullanılır ve tekrar yeri doldurulur. Kalbimiz ve vücuttaki diğer kaslarımızın sağlıklı yapısını koruması potasyuma bağlıdır. Fazla şeker,diüretikler, laksatifler,fazla tuz,alkol ve stres bu mineralle birlikte vücuttan atılır.
SELENYUM :
Vitamin E ile birlikte antioksidan ve hücre koruyucusu olarak çalışır. Erken yaşlanma ve dokuların oksidasyon nedeniyle zarar görmesini engeller. Erkeklerin selenyuma kadınlardan daha çok ihtiyaç duydukları düşünülür. Erkeklerde bulunan selenyumun yarısı üreme sisteminde bulunur. Selenyum dokuların elastikiyetinin korunması için önemlidir.
SODYUM :
Bu mineral sinir ve kas fonksiyonlarının devamı için çok önemlidir. Asıl görevi sıvı pompalanmasını sağlamak ve gıdaların hücre zarından geçişini sağlamaktır. Bol miktarda sodyum yüksek kan basıncına katkıda bulunur.
KÜKÜRT :
Sağlıklı saç,cilt ve tırnaklar için gereklidir. Oksijen dengesinin muhafazasına yardımcı olur,bu da beyin fonksiyonları için çok önemlidir. Sülfür aynı zamanda B-grubu vitaminlerinin işlevlerini yerine getirmesine ve karaciğerde safranın salgılanmasına yardımcı olur.
ÇİNKO :
Bu esansiyel mineral vücutta herşey için gereklidir. Vücudun sağlıklı bir yapıda tutulması için herşeyi harekete geçiren bir kıvılcım gibi çalışır. Vücuttaki pek çok fonksiyonda görev alır. RNA ve DNA oluşumu ve proteinlerin enerjiye dönüştürülmesi için çok önemlidir. Vücuttaki her hücrede Çinko vardır. Zihinsel fonksiyonlarda,vücudun kendi kendini iyileştirmesi ve yenilemesi gereken durumlarda,kanın stabilizasyonunda, vücuttaki alkali dengesinin muhafazasında önemli roller üstlenir. Bu mineralin varlığına ihtiyaç duyan organlar; kalp,beyin ve üreme sistemidir. Yemeklerin pişirilme yöntemleri,stres, diüretiklerin kullanımı,alkol alımı ve diğer faktörlerle vücuttaki çinko oranı azalır.
BORON :
Vücudumuzdaki ve kemiklerdeki kalsiyum,magnezyum ve fosforun muhafazası için gerekli olan bir mineraldir. Boron bu üç mineralin vücutta maksimum şekilde kullanılması ve muhafazasını sağlayan yardımcı mineraldir.
Şizofrenide görülen belirtiler başka psikiyatrik hastalıklarda da görülebilir.
Hiçbir belirti tek başına tanı koydurucu değildir. Tanı psikiyatri uzmanı tarafından hastanın ruhsal muayenesi, hasta yakınları ile görüşme ve çoğu zaman hastanın klinik izlenmesi sonucu konur.
Şizotipal kişilik bozukluğu, şizoaffektif bozukluk, bipolar duygulanım bozukluğu şizofreni ile sıklıkla karışan bozukluklardır.
Bazı bedensel hastalıkların seyri sırasında da benzer belirtiler görülebilir, bu nedenle ayırıcı tanıyı yapabilmek için fizik muayene ve kan tahlillerinin yapılması gerekir.
Alkol ve madde bağımlılığı olan veya bazı ilaçları kullanan kişilerde de benzer belirtiler olabilir. Hastanın öyküsünün alınması sırasında buna dikkat edilmeli ve öyküde bu durumlardan bahsediliyorsa buna yönelik tetkiklerin yapılması gerekmektedir.
Şizofreni hastaları dünyayı değişik algılar. Normalde çevrede varolan uyaranlar dışında olmayan sesler, hayaller, garip kokularla dış dünya karışık ve anlaşılmazdır.
Bu ortamda hastalarda anksiyete artışı, heyecan ve korku sıktır. Bu duygularla genelde normal olmayan davranışlar sergilerler.
Şizofreninin ortaya çıkışı değişik şekillerde olabilir. Bazı hastalarda aniden ortaya çıkabileceği gibi çoğu hastada sinsice yavaş yavaş gelişir. Yavaş seyir gösteren şizofrenide başlangıçta dikkat toplama güçlüğü, toplumsal ilgiyi kaybetme, içine kapanma, kendine bakımda azalma, dini uğraşılarda artma veya kara sevdaya tutulma gibi belirgin olmayan ve ilk bakışta şizofreniyi düşündürmeyen belirtiler görülebilir ve sıklıkla başka psikiyatrik hastalıklarla karıştırılır. Bu başlangıç belirtilerinin ardından birkaç ay veya yıl içinde de tüm belirtileri ile hastalık ortaya çıkar. Hastalar sıklıkla garip davranışlar ve konuşmalar sergilerler.Gerçekte olmayan sesler işitmeye ve hayaller görmeye başlarlar. Bazı hastalarda garip pozisyonlarda uzun süre durma, bazılarında hiç hareket etmeksizin uzun süre sessiz kalma veya aşırı hareketlilik görülebilir. Yavaş seyir gösteren şizofreninin yanında hızlı seyir gösteren şizofreni de olabilir. Bu hastalarda ise belirtilerin çoğu bir arada aniden ortaya çıkar.Bazı hastalarda belirtiler hafif seyrederken bazılarında şiddetli semptomlar olabilir ve bu durumda hastaları kontrol etmek güçleşebilir. Şizofrenide görülen belirtiler iki başlık altında toplanır: pozitif belirtiler ve negatif belirtiler. Her hastada bu belirtilerin tümü bir arada görülmez.
Şizofreninin tipine göre belirti kümeleri de değişir. Örneğin paranoid şizofrenide şüphecilikle ilgili belirtiler baskındır. Paranoid şizofrenlerde sık görülen temalardan bazıları şunlardır: kendisine kötülük yapmak isteyen kişiler veya güçler vardır, bununla ilgili sesler işitmektedir, bu nedenle evde perdeleri kapatıp oturmakta, yemek yerken zehirlenme riski olduğunu düşünerek yemeği kendi
önünde hazırlatmakta veya kendi yaptığı yemeği yemektedir. Odasına dinleme cihazları yerleştirilmiştir, bu nedenle odasında temkinli konuşmaktadır, eşi kendisini aldatmaktadır, v.b. Basit şizofrenide ise toplumsal çekilme, içine kapanma, sosyal aktivitelerde azalma, kendine bakımın düşmesi gibi belirtiler dışında fazla bulgu olmayabilir. Pozitif belirtilerde; şüphecilik, işitme varsanılar ve garip davranışlar sıktır.Hastalarda düşünce ve konuşmada kopukluk görülebilir. Konuşurken konudan konuya atlama, içerik olarak bir anlam ifade etmeyen sözcükleri birbiri ardına sıralama sonucu dinleyenler tarafından bir anlam ifade etmeyen sözcük salatası dediğimiz içeriği boş, anlamsız ve karmaşık konuşma biçimi görülebilir. Bazende hastalar kendileri kelime uydururlar, bu kelimeler kendilerince bir anlam ifade etmektedir.Aslında anlamsız gibi görülen konuşmaya dikkat edilirse çokta anlamsız olmadığı içeriğinin olduğu görülebilir. Bu konuşma biçimi kişinin çağrişimlarının hızlanması ile ilgilidir. Düşüncede bu hızlanmanın yanında duraklamalar da görülebilir.
Hastalar konuşurken ani duraklamalar, bloklar genelde buna bağlıdır. Düşünceler genelde çocuksu ve büyüseldir. Hastalarda gerçekle bağlantısı olmayan inanışlar görülebilir. Bu hastalarda görülen bazı düşüncelere şu örnekler verilebilir; telefonları dinlemekte, insanlar kendisini takip etmekte, herkes düşüncelerini bilmektedir, kötülük yapmak isteyen kişiler vardır, hatta ev içindeki yakınları bile kötülüğünü istemekte ve kendisine zarar vermek için planlar yapmaktadır,televizyondan mesajlar almakta, herkes kendisine manalı manalı bakmaktadır, iç organları parçalanmış ve yok olmuştur, telepatik güçleri vardır, uzaylılar kendisi ile bağlantı kurmaktadır v.b.
Gerçekle bağlantısı olmayan sesler işitilebilir. Bazen bu sesler bazı komutlar vermekte, alay etmekte veya kötü sözler söylemektedir. Yine gerçekte olmayan hayaller görülür. Garip şekiller, korkunç yaratıklar olabilir. Hastalar bu ses ve görüntülerin gerçekte olup olmadığını ayırt edemez. Çoğu zaman bunlardan rahatsız olurlar ve korkarlar. Bunları kendi beyinlerinin bir ürünü olarak kabul etmez ve genelde dışarıdan birileri tarafından yapıldığını düşünürler. Bazen bu seslere yanıt verir, konuşmaya başlarlar veya görüntüleri takip ederler. Hastaların bu hareketleri dışarıdan gözlendiğinde kendi kendine konuşuyormuş veya sabit bir noktaya bakıyormuş gibi gelir.
Negatif belirtilerde; toplumsal çekilme, içine kapanma, ilgi ve istek azlığı, kendine bakımda azalma, konuşma ve hareketlerde azalma gibi belirtiler görülür.
Duygulanımda azalma görülür. Hastaların jest ve mimiklerinin azaldığı görülür.Olaylara uygun tepkiler veremezler. Çoğu zaman yüzlerine maske giymiş gibi tepkisiz bir görünüm sergilerler. Bazen de uygunsuz tepkiler verdikleri görülür, ağlanacak yerde güler veya gülünecek yerde ağlayabilirler. Genelde hareketler azalmıştır.
Harekete başlama güçlüğü görülür. İleri evrelerde hareketsiz uzun süre durdukları görülebilir. Bu hareketsizliğin nedeni sıklıkla ileri derecede kararsız kalmakla ilgilidir. Bazen bu uzun süreli hareketsizliğin ardından ani beklenmeyen bir hareketlilik olabilir, hasta yaydan fırlamış ok gibi eyleme geçebilir. Hastalar toplumsal olaylara ilgi ve isteklerini genelde kaybederler. Toplumsal çekilme, okul ve işe devam edememe, arkadaşlardan uzaklaşma, yalnız kalmayı tercih etme sık görülür. Dikkat toplama güçlüğü vardır, hastalar bir konuya odaklanamazlar.
Şizofreni hastalarında saldırganlık sık görülen belirti değildir. Ancak şizofreni belirtileri ortaya çıkmadan önce saldırgan kişiliği olanlarda hastalık ortaya çıktıktan sonra saldırganlık görülebilmektedir. Bunun dışındaki hastalar genelde içine kapanıktır. Şüpheciliği olan hastalar ilaç kullanmıyorlarsa saldırgan olabilirler. Genelde aile içinde veya arkadaş ortamında saldırgan davranışlar gösterirler. Yine alkol ve madde bağımlılığı olan şizofrenlerde saldırganlık görülebilir. Şizofrenide intihar riski normal topluma göre fazladır. Hastaların %10unda intihar girişimi görülebilmektedir. Hangi hastanın intihar edeceğini önceden kestirmek genelde güçtür.
Şizofreninin kesin nedeni tam olarak bilinememektedir. Bu konuda değişik teoriler ileri sürülmektedir. Klinik izlemelerde kan bağı olan kişilerde genetik yatkınlığın olduğu başka nedenlerin de araya girmesi ile hastalığın ortaya çıktığı görülmektedir.
Tek yumurta ikizlerinin birinde şizofreni görülmesi durumunda diğerinde şizofreni ortaya çıkma olasılığı %50, anne babanın ikisinin birden şizofren olması durumunda çocuklarda şizofreni görülme olasılığı %40, anne veya babanın şizofren olması
durumunda çocuklarda görülme olasılığı %8, kardeşlerden birinin şizofren olması durumunda diğer çocukta hastalığın görülme olasılığı %12dir. Genetik geçişten sorumlu tutulan bazı genler vardır ancak bu konu henüz tam olarak aydınlatılamamıştır.
Şizofren hastaların beyin tomografisi ve MR gibi radyolojik incelemelerinde beynin bazı bölgelerinde değişiklikler tespit edilmektedir ancak bu değişikliklerin şizofreniye özgü olmadığı bilinmektedir. Yine ölen şizofren hastaların beyin
biyopsilerinde beyinde bazı doku değişiklikleri görülmektedir. Bu değişikliklerin de hastalık oluşmadan önce mi olduğu veya hastalığın ortaya çıkşıyla mı geliştiği bilinememektedir.
Beyin biyokimyası ile ilgili araştırmalarda beyinde haberci rolü üstlenen (nörotransmitter) maddelerden biri olan dopaminin aktivite artışının hastalığa yol açtığı bilinmektedir.
Son yıllarda dopamin yanında serotonin ve norepinefrin gibi diğer habercilerinde şizofreni oluşumunda rol oynadığı belirtilmektedir. Kullanılan ilaçlar da bu sistemler üzerinden etki etmektedir. Her hastada aynı belirtilerin ortaya çıkmaması,her ilacın her hastaya yaramaması hastalığın ortaya çıkışında bu maddelerle ilgili kişiden kişiye değişen özelliklerin olduğunu düşündürmektedir. Hastalığın ortaya çıkış nedeni olarak bazı hastalarda dopamin sistemi daha etkin olurken bazılarında sorun daha çok serotonin sisteminde olabilir.
Bağışıklık sisteminin bu hastalığa yol açtığı öne sürülen teoriler arasındadır.
Gebelik sırasında grip enfeksiyonu geçiren annelerin çocuklarında bu hastalığın ortaya çıktığı ileri sürülmüştür, ancak araştırmalar bunu desteklememektedir.
Çevresel bazı etkenler hastalığın ortaya çıkışında rol oynamaktadır. Kalp hastaları nasıl çevresel stres yaratan durumlardan olumsuz etkileniyorsa veya stresli bir yaşam olayı nasıl hastalığın ortaya çıkmasında rol oynuyorsa şizofrenlerde
de aynı durum geçerlidir. Bu hastalarda tek başına ilaç tedavisi genelde yeterli olmaz, stres yaratan durumların da ele alınması gerekir. Bazı aile yapılarının şizofreniye yol açtığı öne sürülmüş ve şizofren aileler modeli geliştirilmeye çalışılmıştır, ancak sonra yapılan araştırmalar bu teoriyi desteklememiştir.
Şizofrenlerde hormonlarda bazı değişiklikler olduğu ve bunun da hastalığa yol açtığı belirtilmektedir.
Bazı yapısal ve kimyasal bozuklukların şizofren hastaların algılarında bozulmalara yol açtığı ve hastaların algılarında seçicilik olmaması dolayısıyla beynin çok fazla uyaranla karşılaştığı öne sürülmektedir. Örneğin normal kişilerde bulundukları ortamda aynı anda ortaya çıkan seslere karşı bir seçicilik vardır, televizyonun sesini dinlerken dışarıda bağıran satıcının sesini algılamayabilir, oysa şizofrenlerde bu seçiciliğin olmadığı aynı anda var olan tüm seslerin algılandığı ve beynin
fazla uyaranla karşı karşıya kaldığı belirtilmektedir.
Stres-diyatez teorisine göre bünyesel olarak yatkın olan kişilerde stresli bir durumla karşılaşıldığında şizofreni ortaya çıkmaktadır. Şizofreninin ortaya çıkışında biyolojik, psikososyal ve çevresel etkenlerin birlikte rol oynadığı, stres yaratan bir durumla karşılaşıldığında hastalığın ortaya çıktığı ve stres yaratan durumun da bu etkenlerden biri ile ilgili olabileceği belirtilmektedir.Örneğin ortaya çıkarıcı etken enfeksiyon gibi biyolojik bir neden veya bir yakınını kaybetme veya sorunlu bir ailede yaşama gibi psikolojik bir neden olabilir. Her enfeksiyon hastalığı olan veya her yakınını kaybeden şizofreni olmaz, bu
hastalığın ortaya çıkışı için bünyesel yatkınlığın da bulunması gerekir.
Şizofreni kişilik bölünmesi, zayıf kişilikli olma, zeka geriliği veya tembellik değildir. Önemli ruhsal hastalıklarından birisidir.
Hastalarda genelde gerçekle hayal dünyasını ayırt edememe, mantıksal düşünme yeteneği kaybı, normal duygusal tepkiler verememe ve toplumsal kurallara uyamama görülür.Aynı zamanda hatırlama ve normal konu?ma yeteneği genelde kaybolur. Diğer bedensel ve ruhsal hastalıklarda olduğu gibi organik nedenleri vardır.Bu gün şizofreninin ortaya çıkışında rol oynayan dopamin ve serotonin sistemi gibi beyinde yer alan taşıyıcı (nörotransmitter) sistemlerin rol oynadığı araştırmalarla gösterilmektedir. Toplumda %1 oranında şizofreni görülmektedir. Sıklıkla 15-25 yaşları arasında ortaya çıkmaktadır. 12 yaşından önce ve 40 yaşından sonra görülmesi enderdir.
Günümüzde kullanılan ilaçlar belirtileri büyük oranda kontrol altına alabilmekte ancak bazı semptomlar çoğu hastada yaşam boyu sürmektedir. Bu hastalığı tümüyle atlatan hasta sayısı tüm hastaların ancak 1/5idir. Bazı hastalar sadece bir defa atak geçirmekte, bazı hastalarda ara dönemleri normal olan ve tekrarlayan ataklar olmakta, bazı hastalarda ise belirtilerde
artma ve azalma ile giden ancak hiçbir zaman normale dönmeyen bir seyir görülebilmektedir.
İlaç kullanımı ile çoğu belirti kontrol altına alınabilmektedir, buna karşın bazı hastalar halen var olan ilaç tedavilerinden faydalanamamakta, ekonomik nedenlerle ilaçları temin edememekte veya ilaç yan etkileri nedeni ile tedaviye
devam etmek istememektedir.