Titreme tüm vücutta olabilir.Bu yazımda özellikle el titremelerinden bahsedeceğim.El titremesi kişilerin günlük aktivitesini aşırı derecede etkiler.İş yapma kabiliyetini bozar.
El titremesinin birçok nedeni ve tipi vardır.Halk arasında en çok Parkinson hastalarında olduğu sanılır.Fakat ailesel özelliğe bağlı,kalıtsal olan ve de esansiyel tremor (ailesel el titremesi) dediğimiz el titremeleri de sıkça görülür. Nörolog Doç. Dr. Serdar dağ, el titremelerinin nedenlerini Mynet yazdı.
Ben çok basit olarak birkaç çeşit sıkça görülen el titremesi çeşitlerinden bahsedeceğim.
1) İstirahat tremoru: Çok basit olarak özetlersem bu titreme kişi elleri hareketsiz haldeyken yani dururken olur.Hareket esnasında kayıp olur.Parkinson hastalığında görülen titreme bu tip titremedir.Zaman geçtikçe hastalık ilerledikçe hareket halindeyken de titreme olabilir.
2) Esansiyel tremor (ailesel el titremesi): Sık rastlanır.Genelde bir elde başlar ve zamanla diğer ele de geçer.Kural olarak hareket halindeyken başlayıp,istirahatteyken geçse de ,istirahat halindeyken de görülebilinir.Yeme,içme ve yazı yazma bozulabilir.
Hastalığın tanısı bazen tesadüfen konur veya hasta titremenin yarattığı sosyal sorunlarla doktora başvurur.Titreme dışında her şey normaldir.Hastaların yarısından çoğunda aile öyküsü vardır.
Hastalık her yaşta olabilir.Fakat sıklığı yaşta beraber artar.Ailevi vakalar genelde erken yaşta başlar çoğu zaman yavaş ilerler.Fakat hastalığın ileri evresinde aşırı titremeden dolayı dolayı hareketler çok kısıtlanır.Heyecan ,sinir,yorgunluk ,ısı değişikliği ..v.s. titremeyi arttırır.Uykuda titreme kesilir.
3) Intansiyon tremoru: Bu titreme istemli hareket esnasında ortaya çıkar ve hedefe yaklaşırken titreme artar.Beynin bir bölümü olan cerebellum denen kısmın rahatsızlıklarında sıkça görülür.
4) Psikojenik tremor: Ani başlar .Bir psikolojik sorundan sonra başlayabilir.Tipik bir özelliği yoktur.Kadınlarda daha sık görülür.En çok ailesel tremor ile karışır.
Bunlardan başka vücudu ilgilendiren birçok titreme tipi vardır.Ben ayrıntıya girmeden çok basit olarak en sık karşılaşılan el titremelerinden bahsettim.Titremenin teşhisi ve tedavisi uzmanlık gerektirir.Titreme iyi tedavi edilirse yüz güldürür sonuçlar elde edilir.Tabi ki tedaviye dirençli vakalar vardır.Fakat bunları tedaviyle minimale indirmek mümkündür.
Bruksuzim olarak bilinen ve genelde psikolojik bozukluk ve sinirlilikten kaynaklanan, diş gıcırdatması, diş kayıplarına, diş eti hastalıklarına neden olurken, baş ve yüz ağrılarını da beraberinde getiriyor.
Selçuk Üniversitesi Ağız, Diş, Çene Hastalıkları ve Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Ercan Durmuş, diş gıcırdatmasının, ağız içindeki kasların, alışılmışın dışında hareket etmesiyle ortaya çıktını söyledi.
Durmuş, ``Bruksizm, gece boyunca da görülebilir. Daha yaygın olanı, genelde kasların dinlenmeye geçtiği uyku döneminde olanıdır. Ağız çevresinde bulunan ve gece dinlenmesi gereken kaslar, ritmik hareketlerle birbirine temas ederek, gece boyunca diş gıcırdamasına neden oluyor`` dedi.
Dişlerin yapısında ciddi anlamda aşınmalara ve madde kaybına neden olan diş gıcırdatmasının, diş eti ve çevresindeki dokularda problemlere, çenenin eklem bölgesinde hastalıklara yol açtığını dile getiren Durmuş, bu alışkanlığın, özellikle şakak ve yanak bölgesindeki kasların aşırı çalışması nedeniyle yüz ve baş bölgesinde de ağrılara neden olduğunu belirtti.
Durmuş, şunları kaydetti: ``Genelde psikolojik bozukluk ve sinirlilik, bruksizme neden oluyor. Bazen kaslardaki rahatsızlık da bruksizme neden olabiliyor. Hastalık kolaylıkla tedavi edilebiliyor. Nedenini bildiğimizde tedavi kolaylaşıyor. Dişlerdeki mevcut rahatsızlığın tedavisi yapılırken bu duruma neden olan etkenlerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Dişlerin bir kapanış şekli var. Alt ve üst çene arasına bir plak yerleştirerek geçici de olsa hastadaki sıkıntıyı bir süre ortadan kaldırıyoruz. Durumu ortaya çıkaran neden, psikiyatri servisini ilgilendiriyorsa oraya yönlendiriyoruz.``
Kanser vakalarının 2000-2020 yılları arasında gelişmekte olan ülkelerde yüzde 73, gelişmiş ülkelerde ise yüzde 29 oranında artacağı tahmin ediliyor. Kanser vakalarının gelişmekte olan ülkelerde yüzde 30`u, gelişmiş ülkelerde ise yüzde 20`sinin diyete bağlı oluştuğu belirtiliyor. C ve E vitaminleri, karotenoid ve biyoaktif bileşen olarak değerlendirilen fenonik bileşik içerikleri ile potansiyel antioksidan etkinlik gösteren sebze ve meyve suları ise bazı kanser türlerine karşı koruyucu etkide bulunabiliyor.
Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sevinç Yücecan, bitkilerde bulunan doğal antioksidanların, özellikle de flavonoidler ve polifenollerin, reaktif oksijen türleri (ROS) aracılığıyla oluşan doku hasarlarına karşı olası koruyucu özelliklerine dikkat çekiyor. Bu reaktif türler, vücudumuzda metabolik yolla oluşabileceği gibi ultraviyole ışınlara, hava kirliliğine, sigara dumanına maruz kalınmasıyla, alkol ve bazı ilaçların alımıyla da oluşabiliyor.
Biyoaktif bileşenlerin sebze ve meyvelere kıyasla sebze ve meyve sularından daha kolaylıkla emilebildiği gösteriliyor. Özellikle, çilek, vişne veya kırmızı üzüm suyunun gerek antosiyanin, gerekse de askorbik asit ve diğer polifenoller gibi güçlü antioksidan etkinlik gösteren bileşenler yönünden zengin oldukları vurgulanıyor.
Elma ve elma suyu tüketimi akciğer kanseri riskini azaltıyor
Günde 1 porsiyon sebze ve meyve tüketiminin artması akciğer kanseri riskini yüzde 6 oranında düşürüyor. Yaşları 15-99 arasında değişen 9.959 Finli kadın ve erkek üzerinde Finlandiya`da Ulusal Halk sağlığı Enstitüsü tarafından yapılan 24 yıl süreli bir çalışmada elma tüketimi arttıkça akciğer kanser vakalarının azaldığı görüldü.
Epidemiyolojik çalışmalar fitokimyasallardan zengin elma ve elma suyu tüketiminin bazı kanser türleri, kardiyovasküler hastalıklar, astım ve diyabet gibi kronik hastalık riskini azalttığı belirtiliyor. Laboratuar çalışmalarında, elmanın çok yüksek antioksidan aktivitesi olduğu, kanserli hücrelerin çoğalmasını engellediği, lipit oksidasyonunu azalttığı ve kolesterolü düşürdüğü belirlenmiştir.
b-karoten deposu kayısı suyu
Çalışmalar, kayısı suyunun potasyum, folat ve A vitaminine dönüşebilen karotenoidlerden özellikle b-karoten açısından çok zengin olduğunu ortaya koyuyor. b-karoten`in diğer karotenoidler arasında en yüksek potansiyel A vitamini aktivitesine sahip bileşen olduğu belirtiliyor. Bir bardak (200 ml) kayısı suyunda bulunan 2300 mg b-karoten günlük A vitamini gereksiniminin 4-8 yaş grubu için %48`ini, 9-13 yaş grubu için %32`sini, 14 yaş ve sonrası erkekler için %21`ini, 14 yaş ve sonrası kadınlar için ise %27`sini karşılıyor.
Karotenoidler hücreleri oksidadif stresten, hassas molekülü ve tekli oksijeni süpürerek, serbest radikal reaksiyonu inhibe ederek koruyor. Karotenoid molekülleri doğal ve yapay ışınlar, sigara, zararlı kimyasallardan kaynaklanan ve hücre lipitlerinin oksidasyonuna neden olan aktif oksijeni tutma yeteneğine sahiptirler.
b-karoten`in karsinojen oluşumu engellediği, son 10 yıl içinde yapılan araştırmalardan sağlanan ve karotenoidlerin antimutojenik, bağışıklık sistemini güçlendirici ve koruyucu etkinliğe sahip olduğunu işaret eden verilerle de ortaya konulmuştur. Yapılan çalışmalarda plazma b-karoten düzeyi ile akciğer, mide, kolon ve diğer kanserlerden ölüm arasında önemli ilinti bulunmuştur. Veriler özellikle akciğer kanser riskinin karoten tüketimi ile önemli ölçüde azaldığını belirtiyor ki bu bulgular karotenoidlerin akciğer kanserinin oluşumunda önleyici olduklarının bir kanıtı sayılıyor. Ayrıca karotenoidlerin .kardiyovasküler hastalıklar ve katarakt oluşumuna karşı da etkili olduğu ortaya çıkarılmıştır.
Toplumda hastalığın hayat boyu görülme yaygınlığı % 1.5-3 arasında değişmekte olup, hastaların ¾ unu kadınlar oluşturmaktadır. Kadınlarda % 2.1 ,erkeklerde % 0.6 oranında görülmektedir. Kişilerin 1/10u hayatları boyunca en az bir kez panik atak geçirmekte ve bunların yaklaşık olarak 1/6si panik bozukluğa dönüşmektedir.
Kalıtımın etkisi var midir ?
Panik bozukluğu vakalarının birinci derece yakınlarında bu hastalığın görülme olasılığı ,diğer kişilere göre 4-7 kat daha çoktur (normsalda 2-4 iken ,panik bozukluklu kişilerin yakınlarında % 2-21 oranında ). Bu hastalığı olanların yaklaşık % 50 sinin, yakınlarında bu hastalık gözlenmekte olup, %15 vakada bu yakınlık birinci derecedendir.
Panik bozukluğunun oluşumunda gelişimsel ve çevresel faktörler:
Çocuklukta yaşanan seperasyon (çocukluk döneminde anne-baba sevgisinin kaybı,yaptıklarının anne ve babanın kalıpları ile uygunluk göstermemesi halinde terkedilecegi korkusu) anksiyetesinin panik bozukluk ve agorafobi ile ilişkisi olduğu iddia edilmektedir. Panik bozukluğu hastaları ailelerininkendilerine düşük derecede bakim verdikleri ancak çok fazla koruyucu olduklarını söylemektedirler. Boşanma, olum sebebiyle daha çocukken anne-babadan ayrılma yaşantıları olanlarda da panik atakları fazla görülmektedir.
Yapılan bazı araştırmalara göre, panik bozukluğu başlamadan yaklaşık iki ay kadar önce, kişi için önemli bir takım olaylar belirtilmiştir (önemli bir kişinin kaybı gibi
Panik bozukluğunda beyindeki değişimler:
Hipokampal girus denen bölgede metabolik asimetri gözlenmiş olup, her an olacak seklindeki beklenti anında beyin temposal bölgesinde kan akımında artış saptanmıştır. Karbon di okside aşırı duyarlılık,noradrenerjik sistemin aşırı aktivitesi ve serotonin yapımındaki bozuklukların hastalıkta rol aldığı düşünülmektedir.
Panik bozukluğu ile karışabilen diğer hastalıklar:
Kansızlık, kalp krizi (angina pectoris ve myokard enfarktüsü), kalp yetmezliği, yüksek tansiyon, astım, akciğer ambolisi, beyin-damar hastalıkları (enfarktlar-beyin kanamaları), epilepsi (sara hastalığı), migren, multipl skleroz, beyin tümörleri, diabet (seker hastalığı), hipertiroidi (tiroid bezlerinin çok çalışması), hipoglisemi (kan sekeri düşüklüğü),hipoparatiroidi (paratiroid bezlerinin az çalışması), bazı maddelerle zehirlenme (amfetamin, kokain, marihuana, nikotin, teofilin,antikolinerjik dediğimiz maddeler), bazı maddelerin kullanımının aniden kesilmesi ( alkol, tansiyon tedavisinde kullanılan ilaçlar, uyku getirici ilaçlar),üremi,vücut su-tuz dengesi bozuklukları, yaygın enfeksiyonlar, lupus hastalığı panik bozukluk tabloları ile karışabilmektedir.
Hastalığın gidisi nasıldır?
Genellikle yetişkinliğe geçiş ya da erken yetişkinlik dönemlerinde başlamakta ancak çocukluk cağında da başlayabilmektedir. Hastalığın görülme olasılığı, ek olarak otuzlu yasların ortalarında gene artmaktadır.
Tedavi yöntemleri :
1-İlaç tedavisi: En az 2-3 ay olmak üzere ,doz yavaşça yükseltilmek üzere kullanılmalıdır. 2- Bilişsel-davranışçı tedavi: Kişiye panik atakları ile ilgili olan yanlış bilgileri ve inançları gösterilir. Vücudundaki yanlış anlayıp,algıladığı ufak hislerin kendini ölüme götürmediği ,bunların kısa sureli olduğu belirlenir. Böyle bir şey olduğunda durumu geçirmek için yapacağı şeyler gösterilir.
Hastalığın tedavisi neden önemlidir?
Vakaların % 40-80inde majör depresyon dediğimiz tablo hastalığa eklenip,durumu ağırlaştırmaktadır. Kişilerin bahsetmemesine karsın intihar riski yüksektir. Hastaların % 20-40inda alkol ve madde bağımlılığı görülmektedir. Kişi ilerleyen donemde eve bağımlı hale gelebilmekte ya da hastane,eczane gibi yerlere yakın olmayı yeğlemektedir. Hasta bu konuya yakın olmayan doktorları bir dolaşıp,gereksiz ya da yanlış tedaviler almaktadır. Çevresi ile iletişimi bozulan kişinin mesleki,sosyal,ailesel işlevselliği azalmaktadır
Yoğun korku ve huzursuzluk durumunun olduğu, aniden başlayıp, rahatsızlığın en geç 10 dakika içinde en üst düzeye ulaştığı ve 13 adet vücutsal ve düşüncesel belirtiden, en az 4 unun varolduğu bir kaygı nöbetidir. Bu 13 belirti şunlardan oluşmaktadır:
1- çarpıntı,kalp hızında artış,kalp seslerini duyuyor gibi hissetme
2- terleme
3- titreme ve ya sarsılma hissi
4- boğulma ya da nefes alamama, nefesinin yetmediği hisleri
5- tıkanma ,soluğun kesilmesi hisleri
6- göğüste ağrı veya göğüste bir rahatsızlık hissi
7- bulantı ya da karında ağrı ya da karında bir rahatsızlık hissi
8- bas dönmesi, dengesizlik , basta sersemlik hissi ,bayılma hissi ,yere düşecek gibi olma
9- çevreyi olduğundan farklı ,sanki gerçek değil gibi hissetme ya da kendini çevredekilerden ayrılmış,olağandışı ,farklı bir şekilde algılama hali
10- kontrolünü kaybetme, delireceğini düşünme seklinde bir korku
11- o anda ,kalp krizi geçireceği ya da öleceği korkusu
12- uyuşma, hissizlik,yanma, karıncalanma hisleri
13- üşüme, ürperme ,soğuk ya da sıcak basmaları, basından aşağı kaynar su dökülmüş veya hamama girmiş gibi olma
Panik atak hangi bozukluklarda görülebilir ?
Panik bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu, sosyal fobi ve diğer fobiler, saplantı-zorlantı bozukluğu, madde kullanımına ya da vücutsal bir hastalığa bağlı kaygı bozukluklarında görülebilir.
Bir panik atak sebepsiz olarak aniden başlayabileceği gibi, belli bazı durum ya da ortamlarla ilişkili de olabilir. Örnek olarak korkulan bir hayvan (örümcek, kedi,köpek,fare,yılan görmek gibi), kalabalık bir ortamda bir faaliyet (konuşma, yemek yeme gibi) bir durumu takiben de başlayabilir.
Panik bozukluğu :
Yukarıda belirtilmiş olan panik ataklarının aniden,beklenmedik zamanlarda ve tekrarlayarak oluşması ve en az 1 ay sureyle bu atakların tekrarlayacağı yönünde sürekli bir kaygı, atağın sonunda olabileceğini düşündüğü şeyler (ölmek, delirmek, kalp krizi geçirmek seklinde ) ile ilgili kaygı duyma ya da bu ataklarla ilgili olarak bazı davranışlarında değişiklikler yapma seklindeki bir rahatsızlıktır. Bu rahatsızlık başka bir madde kullanımı ya da başka bir vücut ya da psikiyatrik bir rahatsızlığa bağlı değildir.
Agorafobi:
Panik bozukluğu agorafobili ya da agorafobisiz olabilmektedir. Agorafobi sözcüğü eski Yunanca dan köken almaktadır. Agora pazar yeri, toplantı yeri ,geniş meydan anlamına ,fobi ise korku anlamına gelmektedir. Kişi yalnız kalmaktan, kaçmanın ,o ortamdan uzaklaşmanın kolay olmayacağı ya da her hangi bir rahatsızlık hissetme anında yardim alamayacağı topluma acık yerlerde olmaktan korku duymaktadır.
Bu kişilerde gördüğümüz bazı ortak özellikler arasında, tek başına dışarıya çıkamama ve yanlarına başka bir kişiyi de alma , kalabalık caddelerden geçememe,kalabalık mağaza,marketlere girememe, kapalı ortamlar (tünel, köprü ve asansörler gibi) ve kapalı araçlar (metro,otobüs, uçak gibi) dan kaçınma sayılabilir. İleri aşamalarda kişiler evlerinden çıkmayı reddedip, çevrelerindekileri de kendileri gibi evde tutmaya zorlayabilirler. Sosyal ilişkiler bozulup, boşanmalara yol açabilir.
NOT..arkadaslar bu bilgi saglik konusunda var ama sanirim az biraz onun icin ben biraz daha vermek istedim,umarim sorun olmaz,thanks.
CİLDİNİZİ hırpalayan pek çok etken var. Sizin üzerinize düşen tek şeyse, güzelliğinizi korumaya çalışmak. Uykusuzluk, hava kirliliği ve stresin cildinize etkileri karşısında, doğru ve sürekli bir cilt bakımı uygulamıyorsanız, cildinizin nemini yitirmesi, kuruması, kırışması ve zamanından önce yaşlanması kaçınılmaz. Bu nedenle 20 yaşından itibaren, cilt bakımına başlamak gerekiyor. Tabii bu bakımın yaş ilerledikçe farklılaşması da şart. Günümüzün modern kadını, artık yüzüne sürdüğü, hatta değdirdiği her ürün konusunda son derece seçici davranmak zorunda.
20'Lİ YAŞLARDA CİLT BAKIMI
Bu yaşlarda cilt güçlü, pürüzsüz ve gergindir. Ama özellikle alın ile burnun ve ağzın yan taraflarında sivilce topluluklarına rastlanır. Genç cildin tek sorunu da budur: Sebum salgıları ve hormonlar henüz düzene girmemiştir. Ölü hücreler ayda 1 kez, yerlerini yenilerine bırakmak üzere, dökülür. Dokular sağlamdır, Vücut tarafından yıkılan kolajen, kolaylıkla tekrar üretilir. Temizlik ve nemlendirme anahtar kelimelerdir. Özellikle sivilce ve siyah noktaların fazla olduğu durumlarda, doğru sabunu kullanmaya özen gösterilmelidir. En sık yapılan hata, cildin yağını fazlasıyla alan bir ürün seçmektir: Böyle bir durumda, sivilceler azalmak yerine artar. Çünkü, cilt yüzeyindeki nem ve yağ tabakası hızla yok olur. Kullanılan kremler, gözeneklerin fazla tıkanmasını önlemek için, hafif olmalıdır. Ayrıca, genç ciltte leke oluşmasına fırsat vermemek için, parfüm içermemelidir.
30'LU YAŞLARDA CİLT BAKIMI
Otuzlu yaşlarda birkaç küçük sorun baş gösterir: Göz çevresi, alın ve ağzın kenarlarında, özellikle ışıkta belli olan, ilk kırışıklıklar ortaya çıkar. Yaşlı hücreler, dökülme yeteneklerini kaybeder ve üst derinin kalınlaşmasına neden olurlar. İşte bu yüzden, cilt yüzeyi artık eskisi kadar pürüzsüz değildir. Işık eskisi gibi güzel yansımadığından, cilt yüzeyinde gölge oyunları oluşur. Cilt kıvrımları arasına sızan makyaj malzemeleri de, alerjik reaksiyonlara neden olmaya başlarlar. Esnek lifler ve kolajen eskisi kadar fazla üretilmez. Cildin devamlı hareket halinde olduğu bölgelerde ilk belirgin izler oluşur. Yeterince güçlü olmayan bir cilt, güneş ışınlarından fazlasıyla zarar görür. Bu yaşlarda cilt, ilk zayıflık belirtilerini göstermeye başladığından, zararlı UV ışınları, cildin orta tabakasına kolaylıkla geçebilir. Bunu önlemek için ne mi yapmalı? Ağızdan A, F ve E vitaminleri ile mineral preparatları alınabilir. Dışarıdan yapılacak uygulamalara gelince: Sabahları koruma filtresi içeren kremler, akşamları ise cildi nemlendirip onaran meyve asitlerinden faydalanılabilir. Bu yaşa dek normal ya da karma olan bir cilt, birden kuruyabilir. Hemen uygulamaya geçmeniz gereken strateji, hassas ciltler için hazırlanmış, bileşiminde rahatlatıcı ve dengeleyici maddeler bulunan, özel ürünler kullanmaktır. Özel temizliğin dışında, nemlendirici bir kremle masaj yapılmalıdır.
40'LIYAŞLARDA CİLT BAKIMI
40'ını geçip de 35'inde gösteren kadınlar vardır. Yalnızca şans ya da kalıtım mı? Elbette değil. Cildin yaşlanmasını geciktirmek için yapılabilecek pek çok şey var. Bu yaşlardaki cildin kolajen üretimi giderek azalır. Üst katman hala gücünü korusa da, iç kısımda bulunup, onu destekleyen esnek lifler biraz zayıf düşer. Bu durum, dıştan bakıldığında, yanaklarda ya da çenenin altında çöküntüler şeklinde görülebilir. Bazen de, cilt mat ya da solgun bir görünüm alır. Bunun nedeni, hücre değişiminin yavaşlamasıdır. 40 yaşına gelindiğinde, tıpkı vücutta olduğu gibi, yüzdeki kaslarda da çökmeler görülür. Bu yüzden, her gün ayna önünde yapılacak 5 dakikalık bir yüz jimnastiği de mükemmel sonuç verir. Garip olduğu kadar etkili bir diğer egzersiz de, çubuk şeklinde bir sakızı dişlerin arasına yerleştirip, bu şekilde çiğnemeye çalışmaktır. Bir diğer kurnazlık da, yüzün bir yanı üzerinde uyumaktan kaçınmaktır: Aksi halde, yüzde kolaylıkla kırışıklık oluşabilir. Son olarak, ağızdan alınacak, vitamin ve mineral takviyesine önem vermenizi hatırlatalım.
NEMLENDİRİCİNİZİ YAŞINIZA GÖRE SEÇİN
Nem kaybına uğrayan cilt iki sorunla karşı karşıya kalır: Cildin en üst yüzeyi olan epidermdeki su molekülleri, buharlaşmaya karşısında, koruyucu bariyer görevini yerine getiremez hale gelir. Bitki özlü nemlendiriciler, cildin zayıflayan nem tutma kapasitesini artırır. Dış etkenlere bağlı olarak günlük nem ihtiyacı giderilmemiş olan epidermin bu gereksinimi böylece karşılanır. Amerika'da yapılan araştırmalar, 35 yaş üzerinde olup, nemlendirici krem kullananların kırışıklık şikayetlerinin, kullanmayanlara kıyasla, yüzde 50 azaldığını gösteriyor.
20 - 30 yaş: Bu yaş grubunda, normal veya yağlı cilt yapısına sahip olanlarda da cilt kuruluğu görülebilir. Nem eksikliğini giderecek nitelikteki kremler, cilde nüfuz ederek koruma sağlar. Ayrıca, cildin su dengesini düzelterek cildi canlandırır. Nemlendirici kremlerde bulunan bitkisel konsantrasyon, hücreler tarafından emilir. Bu da cildin en üst yüzeyi olan epiderme esneklik ve rahatlama kazandırır.
30 - 40 yaş: 25 yaşından sonra cildin doğal nemlendirici mekanizması yavaşlamaya başlar. Donuk, nemsiz, elastikiyetten yoksun bir cilt için kullanılacak nemlendirici kremin yumuşatıcı etkisinin yoğun olması gereklidir. Bitkisel lipozomlarla takviye edilmiş nemlendiriciler, 30 yaş ve üzeri ciltleri için idealdir. Bitkisel özlü nemlendiriciler cildin su deposunu uzun süre optimal düzeyde tutarak nemlilik sağlar.
40 - 50 yaş: Giderek daha da kuruyan ve doğal nemini kaybeden cildin, derinlemesine nemlendirilmeye ihtiyacı vardır. Limon, salatalık ve çiçek özlü kremler, cilt hücrelerine nüfuz ettiklerinde en az 8 saat boyunca nemlilik ve esneklik sağlarlar. Bu tür kremlerin kullanılması, cildin nem kazanma sürecini hızlandırır.
50 yaş ve üstü: Yaşın ilerlemesiyle birlikte, kullanılan ilaçlar, geçirilen hastalıklar ve hava kirliliği cilt üzerinde daha belirgin bir etki göstermeye başlar. Bu yaş grubu tarafından kullanılacak nemlendiricilerin, cildi nemlendirmenin yanısıra, onarıcı ve kırışık giderici özelliklerinin de bulunması gereklidir.
Sorunlar ve çözümleri
Hava kirliliği, soğuk ve stres
Hemen hemen herkes, yüz bakım ürünlerinin her açıdan doğal olması gerektiğine inanıyor. Belki de bu inanç herkesin gönlünde uyanan çevre korumacılığının bir uzantısı. Çünkü nehirlerin, göllerin, ormanların ve özellikle de soluduğumuz havanın düşmanı olan kirlilik, cilt sağlığımızı da tehdit ediyor. Yapılan pek çok araştırma stres, düzensiz yaşam, sigara dumanı ve çok kuru havaların cildin korunma mekanizmasını öldürdüğünü gösteriyor. Cildin yapı taşlarını yok eden her türlü kirlilik, cildin kırışıp sarkmasına neden oluyor.
Kuproz
Açık renk ve hassas cilde sahip olanlar, sık sık, yanaklar, alın, burun ve elmacık kemikleri üzerindeki kızarıklıklardan yakınırlar: Kılcal damarların genişlemesi, aşırı miktarda kanın geçişine neden olur. Yarım saat kadar sonra kaybolacak olan kızarıklık ortaya çıkar. Bu genişleme kalıcı olduğu zaman, kuprozdan söz edilir. Bu durum, kılcal damarlarda kontrol altına alınması gereken bir hassasiyet olduğu anlamına gelir.
1 - Işık ve sıcaklık kaynaklarına, dolayısıyla UV ve kızılötesi ışınlara uzun süre ve direkt olarak maruz kalmayın; kesinlikle alkol ve sigara kullanmayın; yüz temizliği sırasında, çok sıcak su ya da buhar banyosundan kaçının; temizleme sütü yanında, ebegümeci ve papatya gibi ağrı dindirici bitki özlerine dayanan alkolsüz tonik kullanılması uygun olur; UV korumalı kremler ya da çinko oksit bazlı özel koruyucular kullanın.
2 - Eğer sivilce oluşumuna eğilimli bir cildiniz varsa, her sabah, 4 - 5 dakika süresince demlenmeye bıraktığınız yabani çilek çayını için. Papatya, lavanta, ebegümeci, anason çayları da kan dolaşımını kolaylaştırmak ve heyecana dayalı gerilimden kurtulmakta faydalı olabilir.
3 - Makyajın, sivilceli deriyi daha kötü hale getireceği kanısı yanlıştır. Aksine, makyaj cildi dış etkenlerden koruyan bir kalkan işlevi görür.
Kozmetik alerjisi
Kozmetikler kolay kolay alerji yapmaz. Ama, normalde zararsız olduğu halde, sizin cildinizin hassasiyet gösterdiği bir madde (renklendirici, koku verici, koruyucu katkı maddeleri) içeriyor olabilirler. Dermatolojik olarak test edilmiş de olsa, hiçbir kozmetik malzeme bu riski tamamen önleyemez. Ürünlerin üzerindeki "hipoalerjenik" ibaresi, alerji riskinin en aza indirildiğini gösterir. Herhangi bir ürüne körükörüne güvenmemek en geçerli kuraldır. Özellikle, cildi hassas olanlar, yalnızca kozmetik seçerken değil, satın aldıklarını saklarken de özen göstermelidirler.
1 - Kutu ve tüpleri sıkıca kapattığınızdan emin olun.
2 - Kozmetiklerinizi aşırı sıcaklık farklarından koruyun.
3 - Kremlere direkt temastan kaçının. Elleriniz yerine minik bir spatula kullanın.
4 - Ürünlerin alerji riski çok yüksek bir bölge olan göz çevresine değmemesine özen gösterin.
5 - Deride uçuk varsa, kozmetik ve makyaj malzemesi kullanmayın. Durum tamamen normale dönmeden bunları tekrar sürmeyin.
6 - Alerjik tepkiden "sorumlu" kozmetiği saptamak için, ilgili bölgede kullandığınız tüm kozmetikleri, günde bir tane olmak üzere, deneyin. Böylece, cildiniz için zararlı kozmetiği belirleyip bunu kullanmaktan kaçınabilirsiniz.
7 - İlk kez kullandığınız bir ürün cildinizin tepki vermesine neden olabilir.
8 - Cildinize sürmüş olduğunuz parfüm veya parfümlü kremler, güneş banyosu sonrasında, ışık hassasiyetine neden olabilir.
Sivilce ve akne tedavisinde anahtar kelime: "temizlik"
Akneli cildin görünümünü düzeltmek için ilk adım, temizlik. Yüzün, sabah ve akşam, sıkıştırıcı maddelerle zenginleştirilmiş, çok hassas bir nötr sabunla yıkanması gerekli. Temizleyici seçiminde, cildin yağını fazla almayacak bir malzeme olmasına özen göstermek çok önemli: Aksi takdirde, tersine bir etki görülebilir ve yağ bezleri fazla yağ üretebilir. Cildin aşırı temizlenmesinden kaynaklanan bir tür akne de vardır.
Tedavide genel kurallar:
1 - Cilt toniğiniz çok az alkol içermeli. Antiseptik ve ağrı dindirici maddelerle zenginleştirilmiş olanları tercih edin.
2 - Koruyucu kremler içinde en uygun olanlar, cilde mat bir görünüm veren ve çabuk uçanlar. Bunların içindeki yağlı kısım, deriyle direkt olarak temas etmiyor.
3 - Temizlik maskeleri, cildi rahatlatan ve yağ üretimini azaltan A, E, F vitaminleri ve atkuyruğu, lavanta, adaçayı, biberiye, mercanköşk gibi bitki özleri içermelidir.
4 - Bir estetisyenin belli sıklıkta uygulayacağı derinlemesine temizlik, cildin durumunu kontrol altında tutmaya yardımcı olacaktır.
5 - Akneli cilde makyaj yaparken, özel hazırlanmış ürünler kullanmaya dikkat edilmeli. Örneğin, yağsız bir toz fondöteni kuru bir sünger yardımıyla uygulayabilirsiniz. Sivilcelerin azdığı dönemlerde pek makyaj yapmamanız daha iyi olur.
6 - Bir estetik uzmanı, akne sorununuzu 2 - 3 ayda çözebilir. Uygulanacak tedavi, kozmetik malzemelerle de takviye edilen birkaç ilacın kullanımına dayanıyor. Günümüzde, ilaçların içerdiği retin - A gibi temel aktif maddelerin oranının düşürülmesi, yan etkileri azalttığı gibi, mükemmel sonuç elde edilmekte.
Tahrişe karşı önlem alın
Cilt, genel olarak, havanın, çevrenin ya da kozmetiklerin etkisi yüzünden tahriş olur. Aşındırıcı ürünler (peeling) başta olmak üzere, bazı maddelerin hatalı kullanımı da cildi tahriş edebilir.
1 - Toz, kir ve cildin uzun süre makyajlı kalması tahrişe yol açabilir. Dolayısıyla, makyajın, en geç 10 - 12 saat sonra temizlenmesi yerinde olur.
2 - Mineral yağlar, parfüm ve alkol, hassas ya da herhangi bir rahatsızlığı olan ciltlerde tahrişe neden olabilir.
3 - Boyalar, renk açıcı kremler ve tüy dökücüler tahriş riski en yüksek kozmetikler.
4 - Tahrişe yol açma açısından, bitki özleri ya da doğal maddeler içeren kozmetikler, sentetik olanlardan daha güvenli değil.
5 - Dermatolojik olarak test edilmiş kozmetiklerin cilt tarafından kabul edilmeme olasılığı daha az. Gene de, cildiniz hassassa dikkatli olun.
6 -Kozmetik kullanırken, tahrişin çeşitli faktörlere bağlı olduğunu unutmayın. İşte bunlardan bazıları: Temas türü (Örneğin, şampuanın deriyle temas ettiği süre, deodorantınkinden daha azdır); temas noktası (Göz çevresi gibi bazı bölgeler, daha hassastır); PH değeri (Cilde uygun olanlar, asit özellik taşıyanlardır); uçma (Bazı kozmetikler, havayla temas ettikten sonra bozulup cildi tahriş edebilir).