Çay Kaşığım

Çay Kaşığım

Üye
04.02.2008
Genel Kurmay Başkanı
165.440
Hakkında

  • Konu: Namazda Dua
    namazda dua ve tesbih - diyanet islami bilgiler - Allah’ı zikretmek
    Aceleyle kılınan namazlar, çekilmeyen tesbihler, edilmeyen dualar… Günlük işlerimizi bahane ederek çoğu zaman namazlarımızı hızlı bir şekilde kılıp ardından tesbihimizi çekmeden, duamızı yapmadan topluyoruz seccademizi. Peki böyle yaparak neler kaybediyoruz farkında mıyız?

    Gün içinde dünya telaşına o kadar dalıyoruz ki çoğu zaman farz ibadetlerimizi bile son dakikada yerine getiriyoruz. Hal böyle olunca Allah’ın bize sunduğu birçok bağışlanma fırsatını elimizden kaçırıyoruz. Namaz sonrası tesbih ve dua bu fırsatlardan biri, belki de en önemlisi. Bediüzzaman Said Nursi namaz sonrası çekilen tesbihlerin namazın çekirdekleri hükmünde olduğunu söylüyor. “Namazın manası Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve ta’zim ve şükürdür. Yani, celaline karşı, kavlen ve fiilen ‘Sübhanallah’ deyip takdis etmek; hem kemaline karşı, lafzen ve amelen ‘Allahu Ekber’ deyip ta’zim etmek; hem cemaline karşı, kalben ve lisanen ve bedenen ‘Elhamdülillah’ deyip şükretmektir. Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedir.”

    Birçok yerde duası ve tesbihi eksik namaz zarfa konduktan sonra yollanmamış mektuba benzetilir. Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte namaz sonrası çekilen tesbihlerin önemini Peygamber Efendimiz (sas) şöyle ifade etmiştir: “Her namazdan sonra kim 33 defa sübhânallah, 33 defa elhamdülillah, 33 defa Allahüekber der, yüze tamamlamak için de Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh lehü’l mülkü ve lehü’l hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr derse günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile affedilir.”

    Tesbihin faziletini anlamak için şu rivayet yeterli: Bir gün Ebû Zerr Peygamber Efendimiz’e gelerek “Yâ Rasûlallah! Zenginler cennetin derecelerini, ebedî nimetleri kaptılar. Çünkü onlar da bizim gibi namaz kılıyorlar, bizim gibi cihad ediyorlar, mallarının fazlasını sadaka veriyorlar. Bizimse malımız yok ki, Allah yolunda sadaka olarak verelim.” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (sas), “Ey Ebû Zerr! Sana bir şeyler öğreteceğim, eğer onları yaparsan senden önde olanlara yetişirsin, senden arkada olanlar da sana yetişemez. Ama onlar da aynı şeyleri yaparlarsa, aynı sevabı kazanırlar.” dedi ve “Her namazın ardından, 33 defa ‘sübhânallah’, 33 defa ‘elhamdülillâh’, 33 defa ‘Allâhüekber’, sonra da Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh lehü’l mülkü ve lehü’l hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr dersin.” buyurdu.

    Çok kısa bir vaktimizi alacak bu namaza veda anı belki de bize affolunuşun kapılarını aralayacak. Sizce de bu fırsatı kaçırmak ahmaklık değil mi?

    ‘Tesbih ve duasız namaz dört başı mamur bir namaz değildir’

    İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Mehmet Atalay konuyu psikolojik açıdan ele alıyor: “Namazdan sonra çekilen tesbihler zikir ibadeti için de önemlidir. Dua ise ibadetin özü ve bir anlamda semeresidir. Psikolojik açıdan şunu söyleyebiliriz ki, zikir ibadet ve ubûdiyette hayati öneme sahiptir. Zikir, Allah sevgisini gönle yerleştirme çabasının en somut yöntemidir. Bu sebepledir ki Kur’an’da mesela ‘çok namaz kılın’ ya da ‘çok oruç tutun’ denmezken ‘Allah’ı çok zikredin’ denir. Elbette ki namaz da bir zikirdir; bununla beraber asıl zikir, yani birinci anlamıyla zikir, dilin “Allah, Sübhanallah, Allahu Ekber” demesidir. Yine psikolojik açıdan dua da bireyin Allah ile kişisel ve özel bir iletişim hali olarak değerlendirilebilir. Namazdan sonra dua yapmayan ve bunu alışkanlık haline getiren insan dini mükellefiyetini yerine getirmiş olsa da Allah ile bu çok özel irtibat ve iletişimden kaçınıyor, metafizik ve manevi bir olgu olarak ‘dua’nın gerektirdiği samimiyet ve tevazu durumuna yükselemiyor demektir. Tesbih ve duasız bir namaz eksik değildir ama dört başı mamur bir namaz da değildir.”

    ‘Kulluk bilincini artırır’

    İlahiyatçı Enes Ergene konunun fıkhi açıdan şart olmadığını ancak kulluk bilincini artırdığını söylüyor: “Meseleye fıkhi açıdan bakarsak namaz sonrası tesbih ve dua namazın şartlarından değil elbette. Ancak yalnızca zahiri sıhhat şatlarına indirgenmiş bir namaz Efendimiz’in namazını ifade etmez diye düşünüyorum. Bir maç bile yalnızca sahada ve doksan dakikada bitmiyor. Ardından saatlerce spor kanallarında üzerine yorumlar yapılıyor, zihinleri meşgul ediyor. Bir maç zihni bu kadar meşgul ederken namaz beş dakikada bitse ne olur? Namaz öncesi ve sonrasında yapılan duaları, okunan evrad, tesbih ve zikirleri böyle değerlendiriyorum. Evrad ve tesbihler bizde namaz duygusunun ve kulluk bilincinin sürekliliğini sağlıyor. Bizi ne kadar namazın manevi ve psikolojik zemininde tutarlarsa o kadar iyidir.”

    ‘En hayırlı amel Allah’ı zikretmek’

    Prof. Dr. Reşat Öngören (İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi): “Kur’an-ı Kerim’deki birçok âyet ve Efendimiz’in söz, davranış ve tavsiyeleri dikkate alındığında insanın mümkün olan her durumda Allah’ı tesbih etmesi ve zikretmesi gerekmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ı anmanın bütün ibadet ve itaatlerden üstün olduğu ifade edilmiştir. Öte yandan Zümer Suresi’nde Allah’ın zikrine karşı kalpleri katı olanların açık bir sapıklık içinde oldukları beyan edilmektedir. Hadislerde de zikir ve tesbihin önemine işaret edilmiş, en hayırlı amelin Allah’ı zikretmek olduğu vurgulanmıştır. Bütün bu uyarılardan sonra her vesileyle, namazlardan önce ya da sonra Allah’ı anmanın, tesbih etmenin, kulluğu samimiyet ve muhabbetle icra etmek adına gerekli olduğu ortaya çıkar. Kulluğunu farz ibadetlerin yanı sıra nafileler, dualar, zikirler ve tesbihlerle süslemeyenler imanın tadını alamaz, kulluğun zevkine varamazlar.”

    ‘Namaz sonrası tesbih ve dua’'

    Prof. Dr. Davut Aydüz (Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi): “Selam verip namazdan çıktıktan sonra Allah’ı zikretmek, Peygamber Efendimiz’den öğrendiğimiz duaları yapmak ve günahlarımızın affedilmesi için yalvarmak sünnettir. Peygamber Efendimiz (sas), namazlardan sonra selâm verir vermez değişik dualar okurdu. Resûlullah Efendimiz’in, bu duaların bazılarını farz namazlardan sonra okuduğu, bazılarını da hem farz hem de nâfile namazlardan sonra okuduğu belirtilmiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sas) farz namazlardan sonra okuduğu dualara bakarak, bazı İslâm âlimleri farzlardan sonra dua etmenin, nâfilelerden sonra dua etmekten daha uygun olacağını söylemişlerdir. Ayrıca namazın arkasından okunan Âyetü’l-Kürsi’nin de önemi büyüktür. Peygamber Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur: Kim farz namazdan sonra Âyetü’l-Kürsî’yi okursa, cennete girmesine ölümden başka bir şey engel olmaz.”
#13.04.2013 08:44 0 0 0
#13.04.2013 08:03 0 0 0
  • burkulma belirtileri - burkulmalarda ilk yardım nasıl yapılır
    Burkulma; eklemi yapan eklem kapsülü ve eklem bağlarının eklem hareket eksenine uygun olmayan ani ve sert hareketler sonunda kısmen yırtılmasıdır. Özellikle ayak bileği ekleminde burkulma sık görülür.
    Yüksekten atlama, şuursuz hareketler, eğik yere basma ve ayağın içe yada dışa dönmesi başlıca sebepleridir. Çocukların bol ayakkabı giymeleri burkulmaya yol açabilir.

    Ekleme başka cisimlerin çarpması ve düşmesi burkulmada olduğu gibi aynı sonuçları doğurur.

    BELİRTİLER

    Ezilen, kopan veya yırtılan eklem dokusundan sızan eklem sıvısı, kan ve plazma eklemde şişme meydana getirir. Büyük kan damarlarının yırtılmasıyla Ekimoz hatta hematomlar (dokuda kan toplanmasıyla oluşan şişlik) gelişir. Şişme ve hematom sonucu sinirler baskı altına girdiğinden şiddetli ağrı hissedilir. Ağrı eklemin hareketiyle artar. Hasta bu yüzden hareket etmekten korkar. Ağır burkulmalardan sonra genellikle ağrı şoku olur.

    İLK YARDIM

    Burkulmalarda eklem mutlaka atel veya sargı ile istirahata alınır. Şişmenin devam ettiği zamanlarda sıvı sızmasını önlemek için soğuk ve sıkı bandajlardan yararlanılır.

    Gecikmiş vakalarda sıcak ve tuzlu su banyolarıyla şişlik giderilir.

    Şişmeyi azaltmak amacıyla burkulan bölge vücut seviyesinden 10- 15 cm yukarıda tutulur. Bacağın altı yastıklanır. İlk yardım yapıldıktan sonra röntgen muayenesinden geçirilerek, kemikte fissür (kemik çatlağı) araştırılır.
#29.03.2013 00:09 0 0 0
  • arsenik zehirlenmesi belirtileri - arsenik zehirlenmesinde ilk yardım
    Arsenik, rodentisit olarak kullanılır. Arseniğin bazı bileşikleri sanayide ve tarımda yaygın olarak kullanıldığından zehirlenme oldukça yaygındır. Kurşun endüstrisinde kurşunun yanması sonucu ortaya çıkan arsenikli hidrojen gazının solunması; bazı boyalarda, fare zehirinde ve insektisitler de bulunan arsenik tuzlarının ağız yoluyla alınması, solunması veya deriden emilmesi arsenik zehirlenmesine yol açabilir.

    BELİRTİLERİ

    Bulantı, kusma, kusmukta sarımsak kokusu, karın ağrısı, kanlı-müküslü ishal, kanamalar, hipovolemik şok, böbrek yetmezliği görülür. Morarma, bilinç bulanıklığı, koma .

    Solunum ve dolaşım merkezleri felcine bağlı olarak koma ve ölüm meydana gelir.

    İLK YARDIM

    Kusturma, lavman ve sodyum tiyosülfat veya tuzlu su ile mide yıkanır, sindirim kanalı boşaltılır.

    Suni solunum yapılır. Şoka karşı tedbir alınır.
#29.03.2013 00:02 0 0 0
  • kanserden koruyan besinler - sağlıklı beslenme - sağlıklı gıdalar
    Yapılan araştırmalar, daha fazla meyve sebze yemenin (özellikle muz, kayısı) kan basıncını düşürebildiğini ortaya koyuyor. Kilo fazlalığı ve şişmanlık konusunda yapılan araştırmalar da düzenli sebze ve meyve yemenin sağlıklı bir kiloda kalmanın güvencesi olduğunu gösteriyor. Sebze ve meyvelerin çok düşük kalorili olmaları ve kan şekerinde insülin dengesini bozacak ciddi dalgalanmalar yaratamamaları kilo sorunuyla mücadeleyi kolaylaştırıyor.

    Kolesterolü azaltır

    Meyve ve sebzelerin hiç birisinde kolesterol yok. Yani bu yiyeceklerin kan kolesterolünüzü doğrudan arttırmaları kesinlikle mümkün değil. Avakado, Hindistan cevizi gibi birkaç istisna dışında bu besinlerin yağ içerikleri de çok düşük. Özellikle kolesterolü arttıran doymuş yağlar yok denecek kadar az. Daha da önemlisi bu yiyeceklerde bulunan bitkisel steroller, başka yiyeceklerle alınan kolesterolün emilmesini azaltıyor. Kısacası, sebze ve meyvelerin kolesterol avantajları "çifte kavrulmuş" bir avantaj sağlıyor. Bunlara bir de bu besinlerin kolesterolün emilmesini azaltan liflerden yani suda eriyen ve erimeyen posadan zengin olmaları eklenince bunlar neredeyse kolesterol düşürücü ilaç gibi etki ediyor.

    Ayrıca daha fazla meyve sebze tüketmenin kabızlık gibi çok yaygın olan bir sağlık sorunu ile mücadelede faydalı olabileceğini unutmayın.

    Meyve ve sebzelerin dondurulmuş veya konservelerinden değil, tazelerinden istifade etmeye, doğal ve organik şartlarda yetiştirilenlere öncelik vermeye çalışın.

    Kanserlerden korur

    Sebze ve meyvelerin yararları sadece bunlarla da sınırlı değil. Bol meyve sebze tüketmek, sizi kanserden ciddi bir oranda koruyabiliyor. Lahana ve benzeri yiyeceklerde bulunan "sulforafan", domateste bulunan "likopen", çayda bulunan "kateşin"ler, üzümdeki "resveratrol" ve daha yüzlerce antioksidanın mide kanserinden kolon kanserine, meme kanserinden prostat kanserine kadar, birçok kanserden bizi koruyabileceğinden hiç kimsenin şüphesi kalmadı. Meyve ve sebzelerde bulunan vitamin, mineral, posa ve özellikle antioksidan maddelerin her biri kanser önleyici ilaçlar gibi görev yapıyor.

    Koyu yeşil sebze gözlere iyi geliyor

    Bol sebze ve meyve tüketmek, daha güzel, net, berrak görmenize de yardımcı oluyor! Havucun, böğürtlenin, ıspanağın birer göz dostu olduklarından hiç şüphe edilmiyor. Eğer yaşlanınca başınıza gelebilecek katarakt ve makula dejenerasyonu gibi görme sorunlarıyla karşılaşmaktan korkuyorsanız, bol bol sebze ve meyve yiyin. Özellikle koyu yeşil renkli sebzelerden istifade edin. C vitamini ve E vitamininden Beta karoten veya A vitamininden zengin besinler de gözü koruyor.
#28.03.2013 23:55 0 0 0
  • domates suyu yapımı - evde domates suyu hazırlama - domates suyu nasıl yapılır
    noimage
    Malzemeler

    60 gr tereyağı
    60 ml (¼ ölçek) zeytinyağı
    1 büyük soğan, ince ince doğranmış
    5 diş sarımsak, ince ince doğranmış
    4 kutu (her biri 410 gr) domates
    400 ml su
    20 ml (4 çay kaşığı) yumuşak kahverengi şeker
    7 ml (1½ çay kaşığı) tuz
    Taze çekilmiş karabiber
    80 ml (⅓ ölçek) ince doğranmış taze otlar (kekik, fesleğen, keklik otu, İtalyan maydanozu)

    Hazırlanışı

    Tereyağı ve zeytinyağını geniş bir tencerede ısıtın ve yaklaşık 5 dakika boyunca soğan ve sarımsağı orta ateşte kavurun.
    Otların dışındaki malzemelerin tamamını tencereye ekleyin.
    İyice karıştırın. Karışımı kaynama noktasına getirin, ateşi kısın ve 2 saat kadar kaynatın.
    Otları ekleyin ve sosu mutfak robotunda ya da karıştırıcı ile pürüzsüz olana kadar karıştırın.
    Lezzet vermek için çeşnilendirin.
#28.03.2013 23:27 0 0 0
  • zeytin nasıl kurulur - zeytin yapımı - zeytin yapmak
    noimage
    Zeytin kurmak öyle fantastik ya da pahalı malzemeler gerektiren bir iş değildir: sadece su, tuz salt ve sabır yeterli. Zeytinleri kurmak, zeytinin dışındaki acı oleuropein bileşimini zeytinden temizler ve yenilebilir hale getirir. Kurma işlemi zeytin daha hamken yapılabileceği gibi, sert yeşilden yumuşak siyaha dönene kadar meyvenin tüm gelişim aşamalarında yapılabilir. Bu işin ne kadar uzmanı varsa, o kadar da değişik yöntemi vardır. Bazıları size zeytinleri salamuraya yatırmadan önce dikine, başından aşağı doğru çizmeniz gerektiğini söyler. Bazıları ise bunun gereksiz olduğuna inanır. Aslında temelde iki önemli kurma yöntemi vardır: Kuru ve yaş... Bu yöntemlerin her ikisinde de sıkı kapaklı plastik kavanozlar kullanılır ve kullanılan tuz da iyotsuzdur.

    Yaş Kuruluş

    Bu basit metot hem yeşil hem de siyah zeytinde kullanılabilir. Yeşil zeytin daha yüksek oranda oleuropein içerir, dolayısıyla yeşil zeytinleri öncelikle büyük bir kova suya batırıp 7 ila 12 gün arası bekletmek gerekir, bu arada su her gün değiştirilir.

    Zeytinleri ovarak yıkayın, ezik ve çürük olanları ayıklayın. Keskin bir bıçakla zeytinleri teker teker başlarından aşağı doğru çizin veya bir çekiçle hafifçe vurarak azıcık yarın - fazla değil. Bazıları bu adımı atlar.

    20 litrelik kapaklı bir kabı ¾'ine kadar zeytinle doldurun. 20 litre suda 1kg tuzu eritip kapların içindeki zeytinlerin üstüne taşıncaya kadar doldurup karıştırarak tuzu eritin. Kapağı kapatıp serin bir yerde yaklaşık 6-12 ay arası bekletin. Eğer zeytini biraz acımtırak seviyorsanız salamurada 3-4 ay bekletmeniz yeterlidir.

    Üstte beyaz bir köpüklenme oluşacak. İşte bu zeytin kurma işleminin esasıdır ve olduğu gibi bırakılmalıdır.

    Yeterince salamura olunca (tadına bakarak kontrol edin), zeytinleri çıkarın, tuzlu suyu dökün ve akan su altında iyice durulayın. Yumuşamaya yüz tutmuş ya da bozulmuş zeytinleri ayıklayın, sonra da temiz suda 2 gün bekletin.

    Zeytinleri süzüp, sterilize edilmiş kavanozlara doldurun ve tekrar tuzlu su ekleyin -bu sefer 30ml (2 çorba kaşığı) tuz ve her litre su için 250ml (1 bardak) üzüm sirkesi. Lezzet katması için kurutulmuş biberiye, kekik defne yaprağı, kurutulmuş sarımsak, karabiber taneleri, kişniş ya da bir dilim limon kabuğu da ekleyebilirsiniz. Son olarak üzerine üzerini kaplayacak kadar (en az bir santimetre) zeytinyağı ekleyerek zeytinleri koruma altına alın, kapağını kapatın ve yemeden önce birkaç hafta dinlenmeye bırakın.

    Kuru olarak hazırlanışı

    Bu metot özellikle iri taneli zeytinler için güzeldir. Bu şekilde hazırlanan zeytinler daha acı olur ama kısa zamanda -yaklaşık 5-6 hafta gibi kısa bir süre içinde- tatlanacaklardır. Zeytinleri yıkayın ve şekli bozulmuş, ezik olanları ayıklayın. Her bir l kg zeytine 500g kaya tuzu kullanın (kosher olursa daha iyi).

    Zeytinleri, bir kat zeytin – bir kat tuz olmak üzere serin ve altlarında suyun boşalması için delik olacak şekilde büyük kaplara koyun. Zeytinleri haftada bir çevirin ki, hepsi tuzla iyice temas etsinler. Kurulma işlemi bitince (tadına bakarak karar verin), su da birkaç kez yıkayıp, iyice durulayın. Temiz suda 1-2 gün bekletin.

    Süzün ve sterilize kavanozlara doldurun, yeni hazırlanmış salamurayla birlikte kapakları sıkıca kapatın. Tatlandırmak için yukarıda anlatılan bitkiler ve zeytinyağıyla işlem yapabilirsiniz (yukarıda açıklanan adımları aynen izleyin) ve yemeden önce dinlenmeye bırakın.
#28.03.2013 23:21 0 0 0
#28.03.2013 22:43 0 0 0
  • islamda ahlak - hasan kamil yazıları - islami bilgiler
    Genelde bütün peygamberlerin ve özelde bizim Peygamberimiz (s.a.)’in en önemli vasıflarından biri “üsve-i hasene”1 güzel model ve örnek oluşudur. Peygamberler, ümmetlerinin rol modelleri ve ahlâkî kahramanlarıdır. Çünkü insanlar ahlâkî erdemleri, güzel huyları ve insânî davranışları târiflerden çok; fiilî uygulamalardan öğrenir, kavrar ve hayata uygularlar.

    Eğer sâdece kuralların bilinmesi yeterli olsaydı peygamberlere ihtiyaç olmazdı. Allah Teâlâ melek aracılığıyla ya da başka bir vâsıtayla hayatı kuşatacak ve davranışları yönlendirecek dînî hükümleri ihtivâ eden kitaplarını gönderir; insanlar da o kitaptaki ahkâm ve kurallara uyarak doğru yolu bulmuş olurlardı. Ama Allah Teâlâ öyle yapmamış; insanlara kendi içlerinden ve kendi cinslerinden peygamberler göndermiştir2 ki ümmetlerine model olsunlar ve fiilen yol göstersinler.

    Allah Teâlâ, Rasûlünü Kur’an’da ahlâkî açıdan: “Sen yüce bir ahlâk üzeresin”3 diye övdüğü gibi yüce Nebî (s.a.)’nin bizzat kendisi de: “Mekârim-i ahlâkı/güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”4 buyurarak bi’setin/peygamber olarak gönderilişinin ana hedefinin güzel ahlâk olduğuna dikkat çekmiştir.

    Gazzâlî’nin İhyâ’da naklettiği rivâyete göre Allah Rasûlü kendisine: “Din nedir?” diye ısrarla soran adama: “Güzel ahlâktır” buyurmuştur. Aynı zât üçüncü defa suâlini tekrarlayınca Peygamberimiz (s.a.) tekrar adama dönerek: “Anlamıyor musun? Din kızmamak demektir”5 buyurmuştur. Kendisine bir başka seferinde: “Şum/uğursuzluk nedir?”diye sorana da: “Kötü huydur” diye cevap vermiştir.6

    Kur’ânî ve Nebevî anlayışa göre güzel ahlâk insanın kalb ülkesine Allah’ı egemen kılması “nerede bulunursa bulunsun Allah’tan korkup çekinmesidir. İnsanlık îcâbı bir yanlış ve günah işlediğinde ardından o günahı giderecek bir iyilik yapması ve insanlarla hüsn-i muâşereti/güzel geçinmesidir.”

    Bu âyet ve hadîslerden ahlâkın îmân ve Allah korkusu ekseninde gelişen bir vicdan olayı olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim millî şâirimiz Mehmed Âkif de bunu şöyle ifâde eder:

    Ne irfândır veren ahlâka yükseklik, ne vicdândır,

    Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

    Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân’ın.

    Ne irfânın kalır tesîri katiyyen, ne vicdânın.

    Güzel ahlâkın temelinde Allah korkusu ve insanlara iyi davranma kaygısı vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.) mîzâna ilk konulacak şeyin güzel ahlâk ve cömertlik olduğunu8 ifâde buyurduğu gibi dindarlığı süsleyen iki değerli hasletin de cömertlik ve güzel huy olduğunu ortaya koymuştur.9 Cömertliğin ölçüsü herkese ve her varlığa karşı yardıma koşmak değildir, ama hiç olmazsa güler yüz, güzel huy ile onları hoşnut etmeye çalışmaktır. Mümine şeref kazandıran dîni, asâlet veren güzel huyu, mürüvvet bahşeden ise aklıdır.10

    Allah Rasûlü (s.a.): “İbâdeti zayıf olduğu hâlde kulun güzel ahlâkı sâyesinde âhirette yüksek derece ve şerefli menzillere erişeceğini”11 ifâde buyurur. Nitekim Cüneyd Bağdâdî hazretleri bu hadîsin şerhi zımnında şunu söylemiştir: Dört şey vardır ki bunlar -kişinin ilmi ve ameli az da olsa- onu yüksek mevkîlere yükseltebilir. Îmânın kemâli demek olan bu dört şey hilim/yumuşaklık, tevâzu/alçakgönüllük, cömertlik ve güzel ahlâktır.

    Dîni güzel ahlâkla, güzel ahlâkı da tasavvuf ile özdeşleştirenler çoktur. Nitekim Ebû Bekir Kettânî bunlardan biridir. Ona göre “tasavvuf denilen şey güzel ahlâktan ibârettir. Ahlâkını güzelleştirip artıran kimse tasavvufî bakımdan da yücelik kazanır.” Atâ da şöyle der: “Yükselenler hep güzel ahlâkları sâyesinde yükselmişlerdir. Ahlâkın kemâl derecesi Hz. Muhammed (s.a.)’dir. Allah’a yakınlık da Rasûl-i Ekrem (s.a.)’in izini takip ederek güzel ahlâk ile gerçekleşir.” Kur’an’a göre “insanların en keremli ve şereflisi takvâ sahibi olanlardır.”12 Îmânın esâsı takvâ, İslâm’ın esası güzel ahlâktır.

    Tâbiîn neslinin ser halkası, tasavvuf yolunun kol başısı Hasan Basrî güzel ahlâkı şöyle târif eder: “Güler yüz, tatlı söz, insanlara iyilik yapmak, kötülükten sakınmak.” Ebû Bekir Vâsıtî güzel ahlâk için: “Kimseye husûmet etmemek, kimsenin husûmetini çekmemek, bütün bunları Allah’ı daha iyi bildiği için yapmaktır” der. Sehl Tüsterî ise güzel ahlâkı şöyle anlatır: “En aşağısı halkın eziyetlerine katlanmak, kötülüğe kötülükle karşılık vermemek, zâlime bile merhamet etmek, onun bağışlanmasını dilemek ve ona şefkatle muâmeledir.”

    “Ene’l-hak” sözünü söyledi diye îdama mahkûm edilen ve taşlanarak öldürülen Hallâc-ı Mansûr ise güzel ahlâkı şöyle açıklar: “Hakk’ı düşünerek halkın eziyetlerine aldırmamak.”

    İnsanda çirkinliklerin kaynağı, kötülüğü çokça emreden nefistir.13 Bu yüzden ahlâkın esâsı nefsi adam edebilmektir. Çünkü insan nefsi şeytandan da firavundan da beterdir. Kibir dersen onda, mal peşinde koşmak dersen onda, şehvete tapmak dersen yine ondadır. Nefsin sâkin duruşu âcizliğindendir. Eğer imkân verilse o zaman gerçek yüzünü gösterir. Hani derler ya: “Bir insanın gerçek tabîatını ve huyunu tanımak isterseniz ona ya para verin; zengin edin, ya da makâm verin; iktidâr sâhibi, güçlü yapın, ondan sonra davranışlarına bakın.” Elindeki ekonomik gücüne; ya da makâm ve yetki kuvvetine rağmen iyilik yapıyor, herkese iyi davranıyorsa ne âlâ. Değilse onun iyi görünüşü ve suskunluğu âcizliğindendir. Mayasının temizliğinden değil.

    Önemli olan insanın tabîat olarak iyilik ve güzelliğe, kötülük ve günaha duyarlılık kazanmasıdır. Gerçek iyilik güzel ahlâktan ibârettir. Günah ve çirkin davranış insanın gönlünü tırmalayan ve içinde huzursuzluk meydana getiren hareketlerdir.14 Onlara karşı hassasiyetin kaybolmaması gerekir ki güzel ahlâk zâyî olmasın.

    Hz. Mevlânâ Mesnevî’sinde ahlâksız, geçimsiz ve dikkatsiz insanları katıra; yumuşak tabîatlı, iyi huylu ve herkesle geçinen güzel ahlâk sâhibi kimseleri de deveye teşbih ederek şöyle anlatır:

    Katır bir gün deveye der ki: “Ey güzel yol arkadaşı, sevgili yoldaş! Yol yokuş ya da iniş, dar ya da geniş seni hiç ilgilendirmiyor. Güzelce geçip gidiyorsun. Hiç kapaklanmıyor; tökezleyip düşmüyorsun. Ben ise şaşkın gibi çoğu zaman tepetaklak düşüyorum. Sıkça tökezliyorum. Bana bunun sebebini anlatır mısın?” Deve cevaben der ki: “Ben her adımımı görerek atarım. O yüzden de tökezleyip sürçmekten kurtulurum. Sen ise üç adım ilerisini bile göremezsin, acele edersin. Önündeki dâneyi görürsün de tuzağı görmezsin. Hiç körle gören bir olur mu?15 Nitekim Allah Rasûlü de müminleri yumuşak huylu ve uysal tabîatlı olmada güzel yürüyen ve çekince giden deveye benzetir.16 Güzel ahlâkın temeli de geçim ehli olmaktır, uyum sağlamaktır.

    Mevlânâ Dîvân-ı Kebîr’inde güzel ahlâk sâhibi olmadan Sevgiliye varılamayacağını şöyle anlatır:

    Ulaşmak için ay yüzlü dilbere

    İyi huylu ve geçimli olmak gerek bir kere

    Güzelse eğer âşıkın ahlâkı ve huyu

    Kurtulur, derin dahi olsa düştüğü kuyu

    Aşk bir şehirdir ki, güzellikleri var

    Güzelleri için lâzım ona hisar

    Kötü huyluları aşk şehrine sokma sakın

    Aşk ehli olmalıdır ahlâklı, îmânlı ve ehl-i yakîn

    Aşk gam yükleri altındaki gönlün gıdâsıdır

    Sevgiliyle buluşmak bir kalb safâsıdır.

    Aşk hem ibâdet ve kulluğu hem de kahır ve cefâ çekmeyi kolaylaştırır. Güzel ahlâk sâhibi olmanın önündeki engelleri kaldırarak öfke kılıcının yerine hilim kılıcını ikâme eder. Çünkü güzel ahlâkın temeli olan hilim/yumuşaklık öfke kılıcından daha keskindir. Bu konuda en güzel model Allah Rasûlü’dür. Allah Teâlâ onun hakkında buyurur ki: “Sen Allah’ın rahmeti sâyesinde insanlara leyyin/yumuşak davrandın. Eğer sen katı yürekli ve acımasız olsaydın insanlar etrafından dağılır giderlerdi.”

    Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ
#27.03.2013 19:23 0 0 0
  • islamda merhamet - hasan kamil yazıları - islami bilgiler
    Merhamet, Allah’ın cemal sıfatlarından sayılan Rahman isminin mazharı olarak zuhûra gelen, evreni kuşatan, hayâtı yönlendiren en önemli güç; ilâhî, rûhânî ve mânevî duygudur. Rûhî hayâtımızdaki rikkat ve inceliğin; muhabbet ve sevginin sebebidir. Hayâtı besleyen en büyük ilâhî ve rahmânî damardır merhamet. Mânevî hayâtımızda merhametin ürünü muhabbet, tezâhürü rikkattir. Merhametin olduğu yerde davranışlarda rikkat zuhûra gelir..

    Merhamet, Allah’ın cemal sıfatlarından sayılan Rahman isminin mazharı olarak zuhûra gelen, evreni kuşatan, hayâtı yönlendiren en önemli güç; ilâhî, rûhânî ve mânevî duygudur. Rûhî hayâtımızdaki rikkat ve inceliğin; muhabbet ve sevginin sebebidir. Hayâtı besleyen en büyük ilâhî ve rahmânî damardır merhamet. Mânevî hayâtımızda merhametin ürünü muhabbet, tezâhürü rikkattir. Merhametin olduğu yerde davranışlarda rikkat zuhûra gelir.

    Oysa ki maddî hayâtta rikkat, şiddet sebebidir; rikkatin olduğu yerde şiddet vardır. Çünkü madde rikkat kesbettikçe hayât şiddet peydâ eder. Nitekim maddenin incelip rikkat kazanarak atomun îcâd edilmesi sonucu gelişen teknoloji, hayâta şiddet olarak yansımıştır.
    Mânevî ve içtimâî hayâtta şiddetin doğurduğu sonuç nefrettir. Târih boyunca insanlık merhametin ürününü muhabbet, şiddetin ürününü ise nefret olarak soluklamıştır. Bu yüzden câhiliye toplumlarının en büyük problemi merhametten mahrûmiyet ve şiddettir. Âile içi şiddetten toplumsal ve toplumlararası şiddete kadar her türlü şiddet sarmalı, insanlığı kanser gibi kemiren nefret tohumları ekmektedir.
    İlâhî dinlerin insanlığa öğrettiği en önemli haslet merhamet duygusudur. İnsan merhameti kuşandığı zaman başkalarının farkında olmaya; başkalarının farkına varınca da kendisi için istediğini başkaları için istemeye ve empati duygusuyla yaşamayı öğrenmeye başlar. Merhamet ehli, toplumda açlar varsa karnını doyuramaz; üşüyenler varsa ısınamaz; ağlayanlar varsa gülemez.
    Mekke’deki câhiliye toplumunu medenî hâle getiren ve onları şiddet sarmalından kurtarıp merhametle buluşturan Yüce Peygamberimiz’in en önemli vasfı rahmet elçisi olmasıdır. Ondaki bu duygu, şiddetin her türlüsünün egemen olduğu ortaçağ insanını rahmet yağmurları gibi şiddet tortularından yıkayıp arındırmıştır.

    Efendimiz’in insânî ilişkilerdeki temel özelliği merhamet, hoşgörü ve şefkatidir. Kur’an onun bu özelliğini şu lâfızlarla anlatır: “Allah’ın sana verdiği merhamet sâyesinde ey Muhammed sen insanlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz insanlar etrafından dağılır giderlerdi. Onları bağışla, onlar için mağfiret dile, iş konusunda onlarla istişâre et. Bir kere karar verdin mi Allah’a tevekkül et! Allah kendisine güvenenleri sever.”

    Bu âyette Allah Rasûlü’nün insânî ilişkilerinin zemîni merhamet olarak belirlenmektedir. Âyette Allah Rasûlü’nün insanların yanlışlık ve taşkınlıklarına hoşgörü ile mukâbele etmesi ve onlar için Allah’tan bağışlanma dilemesi öngörülmektedir.
    Genelde bütün peygamberlerin ve özelde bizim Peygamberimiz (s.a.)’in en önemli vasıflarından biri “üsve-i hasene” güzel model, rehber ve örnek oluşudur. Peygamberler, ümmetlerinin rol modelleri ve ahlâkî kahramanlarıdır. Çünkü insan ahlâkî erdem kabûl edilen merhamet, şefkat, rikkat ve muhabbeti, güzel huy ve insânî davranışları anlatım ve tanıtımdan çok fiilî uygulamalardan öğrenir, kavrar ve hayâta geçirir.

    Sâdece kuralları bilmek yeterli olsaydı peygamberlere ihtiyaç olmazdı. Allah Teâlâ melek aracılığıyla ya da başka bir vâsıtayla hayâtı kuşatacak ve davranışları yönlendirecek dînî hükümleri ihtivâ eden kitaplar gönderir; insanlar da o kitaptaki ahkâm ve kurallara uyarak doğru yolu bulmuş olurlardı. Allah Teâlâ insanların model ihtiyâcına binâen onlara kendi içlerinden merhametle donanmış peygamberler göndermiştir ki ümmetlerine model olsunlar ve fiilen yol gösterip onları arıtsınlar.
    Bu vasıflara en yüksek seviyede sâhip olan Hz. Peygamber (s.a.) her alanda olduğu gibi merhamette de bütün insanlığa örnektir. Mevlânâ onu safâ, safvet ve mânevî temizlik yolunun kaptanı olarak görür ve şunları söyler:
    “Ey Mustafâ! Sen bu safâ denizinin kaptanı ol! Çünkü sen o denizin ikinci bir Nûh’usun. Ortalık kaptanlık iddiâsında bulunan, gemiyi batırarak vurgun vurmaya çalışan sahte rehberlerle dolu. Sen zamanın sâhibi ve vaktin hızırısın. Her geminin kurtuluşu sana bağlı.”
    İnsanlara yolculuklarında, özellikle deniz yolculuğunda, her zaman bir kılavuz kaptan lâzımdır. Kızıldeniz gibi kayalıkları çok denizlerde kılavuz kaptan almayan gemiler güvenle seyredemezler. Çünkü gemi her an bir kayaya çarparak parçalanma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ama kılavuz kaptanlar o denizin kayalıklarını da, güvenli yollarını da çok iyi bilirler. Çünkü o yoldan defalarca geçmişlerdir.
    Hayât denizinin şiddet girdaplarını ve nefret tuzaklarını aşabilmenin en iyi yolu ehlinden öğrenilecek merhamet yönetimidir. Hz. Peygamber merhamette bir kılavuz kaptan olmanın yanı sıra karanlık geceleri aydınlatan bir mum, bir kandil gibidir. Onun ışığı olmadan insanlık için gündüz bile karanlık sayılır. Onun öğrettiği merhametten mahrum olanlar, kafalarını kuma gömen deve kuşu misâli başkalarının farkında olmadığı gibi, yarasa misâli ışıktan da rahatsızdır. Onun rehberliğine sığınmayan dağların kıralı arslan bile tavşan olur. Ancak onun merhamet ikliminden şebnemler teşemmüm eden tavşan arslanlara sultan olur. Güneşin gizlenmesi nasıl karanlığı dâvet eder ve insanları ışıktan mahrum bırakırsa onun merhamet nûrunun kaybolması da aynen öyledir. İnsanlık bugün olduğu gibi önünü göremeyeceği bir karanlığa dûçâr olur.

    Gözü görmeyen, doğuştan âmâ insanların yürümeleri için nasıl kolundan tutan ve ona yol gösteren bir rehbere ihtiyâcı varsa, basîret gözü görmeyen, mânâ cihetine karşı kör, merhamet yoksulu insanların elinden tutacak, yol gösterecek, ayağı tökezlemeden selâmetle onları menzil-i maksûda götürecek bir rehbere ihtiyâcı vardır. İşte o rehber, Allah’ın hayâtın her safhasından geçirerek eğittiği ve insanlığa merhamet modeli olarak sunduğu Hz. Muhammed Mustafâ (s.a.)’dır. O âlemlere rahmet, takvâ ehline önder ve insanlığa rehberdir. İnsanlık onun elini tutup ardından yürüdükçe onun sunduğu merhamet ikliminde aradığı huzûr ve mutluluğa erecektir.
    Allah Rasûlü gerek âile hayâtında, gerek toplumsal hayâtta, gerekse devlet yönetiminde merhamet merkezli ilişkilerin en iyi örneklerini sergilemiştir. Onun âile içinde, mescidde, sokakta ve devlet yönetimindeki beşerî münâsebetleri, merhamet zeminine oturmaktadır. Eşlerine, çocuklarına ve torunlarına gösterdiği sevginin temelinde de, mescidde kendisinden zinâ etmek için izin isteyen gence gösterdiği hoşgörü ve iknâ çabasının temelinde de merhamet vardır. Yine mescidde hâcetini gören bedevîye tepki gösteren sahâbîleri sükûnete çağırırken gönül dünyâsındaki engin merhamet onu motive eden en büyük güçtür.

    Mekke fethinde müşriklere gösterdiği afv ve müsâmahada da, en azılı katilleri bağışlamasında da merhametin derin izlerini görmek mümkündür. Mekke onun çok sevdiği yurduydu. Hem de çıkarılmasa, asla terk etmeyi düşünmediği vatanıydı. O kendisini Mekke’den çıkaranları; hattâ hicrette kendisini yakalamak üzere iken kumlara saplanan Süraka’yı, ashâbını Mekke’den çıkartan Ebû Süfyan’ı ve eşi Hind’i, Hamza’yı öldüren Vahşî’yi ve diğerlerini hep affetti. Ancak onun afv, musâmaha ve hoşgörüsü acz, zillet ve meskenetten değil, âlemşümûl merhametinden kaynaklanıyordu. Hz. Peygamber şâirin dediği gibi beşerdi, ama sıradan bir beşer değildi:
    Yâkut, taşlar arasında bir taştır, ama değildir sıradan bir hacer
    Muhammed (s.a.) beşerdir, fakat değildir sıradan bir beşer
    Bir başka şâirin bu konudaki düşüncesi şöyledir:
    Sen raûfsun rahîmsin buluttan cömerdsin
    Bulut verirken ağlar, sen tebessüm edersin

    Hz. Mevlânâ âlemlerin merhamet menbaı şanlı nebîye şöyle seslenir:
    Ey yeryüzünü nurlandıran, gökleri aydınlatan çerâğ!
    Hâlimi gör, feryâdımı işit, derdlerim sırtımda bir dağ.
    Kaçtım yüzlerce belâdan, sığındım merhamet ve inâyetine,
    Rahmet elinle başımı okşa, kerem eyle, muhtâcım hidâyetine.
    Şefâat eyle, tut elimi, temizle içimden dünyâ duygularını,
    Ver ukbâ murâdımı, kurtulayım düşünmekten yarını.
    Müjdelemiş seni kitâbında fetih ve safâ ile Hakk,
    Fetih kapısını aç ey nebî, oradan bize şefkatle bak.
    Açmış sadrını Allah, genişlik vermiş göğsüne
    Düşsün bize de ihsân ve aşk ile dolu bir sîne.

    Maddenin, rikkat kesbettiği çağımızda hayâtın günbegün şiddet peyda ettiği açıkça görülmektedir. Rûhun rikkat kazanmasına yarayacak merhamet olmadıkça ortaya muhabbet ve sevginin çıkması beklenemez. Günümüzde insanın rûhî ve duygusal tarafı görmezden gelinmektedir. Toplumlar merhamet açı hâline getirilmiş durumdadır. Merhametten yana aç olan toplumlarda ise temel öğenin şiddet olması kaçınılmazdır.
    Evet, bugün hepimiz ve herkes şiddetten şikâyet ediyoruz, ancak şiddeti doğuran sebepler üzerinde durmuyoruz. Şiddet, âdetâ bir eğitim aracı hâline geldi. Çocuk oyunlarından, televizyon film ve dizilerine kadar her yer ve her yönümüz şiddet sarmalında. Toplumu bu şiddet sarmalından kurtarmak herkesin derdi gibi görünüyor, ancak bunun yolu nedir, buna nasıl bir çözüm üretilebilir? Buna kafa yoran ise yok. Varsa da çözüm üretebilen, sesini duyurabilen yok.
    Kişiyi insânî davranışlara sevk eden merhamet eğitimi çok anlamlı ve önemlidir. Merhamet denilince mutlak bir acıma duygusundan öte kişiyi harekete geçiren, motive eden, davranışa sevk eden duygu hatıra gelmelidir. Yoksa sâdece acıma mânâsında bir merhametin kıymet-i harbiyyesi yoktur. Nitekim hastayı görünce acıma duygusuna kapılıp merhametle seyretmekten çok tedâvî ve şifâ bulması için ne yapabilirim derdine düşmek esâstır. Aç olanı görünce acıma duygusu yerine onunla lokmamızı paylaşabilecek bir iç motivasyonumuz var mı ona bakmak esâstır.
    Sosyal devletin insanların yüreklerinden acıma duygusunu söküp aldığı düşünülür. Çünkü sosyal devlet ortamında yaşayan kimseler sokakta aç, bî-ilâc ve muhtaç birilerini gördüğünde “bunlara bakmak devletin görevi” diye düşünüp âdetâ devlete sosyal sorumluluk devri yaparak yüzünü çevirmekte; aç ve yoksulu doyurmaya, hastaya şifâ aramaya, yetîmi korumaya yönelik bir heyecân duymamaktadır. Hattâ kendi çocuğunu bile on sekiz yaşından sonra devletin güvencesine, yaşlı ana-babasını da huzûr evlerine bırakarak sorumluluktan kaçmaktadır. Bugün ülkemizde de yaygınlaşmaya başlayan bu anlayış, insanımız için önemli bir sosyal problemdir.
    Oysa ki toplumda psikiyatrik rahatsızlıkların en iyi tedâvî yöntemlerinden birisi “hayır terapisi” denilen yöntemdir. Böyle bir terapiye alınan kişiye derdli, acılı ve şefkate muhtaç insanların yanında onların acılarını paylaşmak sûretiyle merhamet duygusu telkîn edilmektedir. Kendisinden daha zor ve dar durumda olanları gören böyle bir kimse, önce kendi hâlini şükretmeye, ardından gönlünde meydana gelen merhamet duygusu sâyesinde kendisinden daha aşağı durumda bulunanlara yararlı olmaya yönelmektedir. Bu yöntem kişilerin gönül dünyâsında merhamet sâyesinde pozitif bir enerji oluşturmaktadır.
    Bugün âileden eğitim kurumlarına, iş yerlerinden sokak ve eğlence merkezlerine kadar her alanda yaygın şekilde gördüğümüz şiddet sahnelerinin temelinde merhametten yoksun bir eğitim sürecinin bulunduğunu söylemek abartı olmasa gerektir.
    Diyanet İşleri Başkanlığı olarak biz bu yılki kutlu doğum haftası kapsamında ülkemizde ve İslâm dünyâsında merhamet peygamberinin rehberliğinde bir “Merhamet Eğitimi” seferberliği başlatalım istedik. Dileğimiz odur ki ülkemizde ve dünyâda insânî duyguları yaralayan şiddet kalmasın, onun yerine merhamet egemen olsun.

    Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ
#27.03.2013 16:39 0 0 0
  • hikmetinden sual olunmaz nedir - hasan kamil yazıları - islami bilgiler
    Hikmet, varlık ve olaylarla ilgili olarak insana huzur ve mutluluk veren, derûnî bir seziş ve idrakin adıdır. Hikmet ilimden farklıdır. İlim kitap okumak ya da muallim/hoca vasıtasıyla elde edilen bilgidir. Hikmet ise olayların arka planını kavramak için sebepler üzerine kafa yormak, eşya ve olayları gönül gözüyle yorumlamaktır.

    İnsan hikmet ilişkisi, hikmeti aramakla başlar; hikmeti görmek ve bulmak şeklinde devam eder. Hikmeti bulan hikmetle bakmaya, hikmetle konuşmaya ve hikmetle yaşamaya başlar. Doğrudan hikmeti bulamayan da bu konuda aczini itiraf eder. Nitekim Türkçede kullandığımız: “Hikmetinden sual olunmaz” sözü, hikmet arayışında acze düştüğümüzde yapacağımız bir itiraftır. İnsan olayların ve varlık âleminin gidişatındaki hikmetler konusunda verilecek cevap bulamazsa: “Hikmetinden sual olunmaz” diyerek küllî iradeye teslim olur ki bu da bir hikmettir.
    Hikmeti kavramak için tezkiye ve mânevî arınmaya ihtiyaç vardır. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’de sevgili Peygamberimiz’i takdim ederken şöyle buyurur: “Size kendi içinizden ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran/tezkiye, size kitabı ve hikmeti talim ederek bilmediklerinizi öğreten bir peygamber gönderdik.” Bu âyette ince mânâlar saklıdır. Âyetteki hikmet sözde ve özde isâbetli davranmaktır. Bu vasfı taşıyan kimse hakîm olarak isimlendirilir.
    İnsanda fıtrî olan hikmet arayışı varlık ve olayları sorgulamayı gerekli kılmaktadır. Bu âyet hikmet arayışının yolunu şöyle öğretmektedir:
    1- Önce kevnî âyetleri okumak için insanın kendinden başlayarak topyekun kâinat kitabını ibretle incelemesi; bakmaktan çok görmeye ve anlamaya çalışması,
    2- Kendini okuyup zaaf ve kusurlarını gördükçe arınma çabası içinde olması ve başkalarıyla iletişimde farkındalık bilincine ermesi,
    3- İbretle okunan kâinat âyetlerinin ardından tezkiye duygusuna ererek bu duyguyla kitabı okuması,
    4- Hem kevnî kitabı, hem kelâmi kitabı okurken hikmeti yakalamaya çalışması.
    Eşyanın hikmet, sır ve inceliklerini kavramak insana basiret kazandırır. Ya da bir başka ifadeyle basiret nazarı, insan gönlünü hikmetle buluşturur. Bu yüzden ehl-i dil insanlar sürekli hikmet arayışı içerisindedir.
    Hikmet arama kaygısı kişiyi cehâlet, hamlık ve hatadan uzak tutan bir haslettir. Hikmet bir bakıma ibret alma, basîret nazarıyla bakma anlamına gelir. Allah Teâlâ: “Hikmeti dilediğine verdiğini, kime de hikmet verildiyse büyük bir hayra mazhar olacağını, akıl sahiplerinin düşünüp ibret alacaklarını” haber vermektedir.

    İnsanlığın henüz bilip hizmete sokamadığı, göklerde ve yerde nice hazîneler bulunduğu gibi sebep, sonuç ve hikmetlerini kavrayamadığı nice olaylar vardır. Allah bunları bilir ve zamanı geldiğinde insanlığın istifâdesine sunar, sebep ve hikmetlerini insanlara ızhâr eder. Meydana gelen olaylar, hâdiseler, korku ve dehşet veren âfetler tabîatın değil, hakim olan Allah’ın kudretinin âsârıdır. Allah hikmeti gereği onları birtakım kurallar çerçevesinde sevk ve icrâ etmektedir.
    Sayısız olaylar, sınırsız âlem ve uçsuz bucaksız kâinât aslında Allah’ın sonsuz kudretinin bir tezâhürüdür. İnsanoğlu bu âlemden yine O’nun müsâade ettiği ölçülerde istifâde edebilmekte; O’na karşı gelme noktasında sürekli uyarılmaktadır. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.) hikmetin yolunun Allah korkusundan geçtiğini, “hikmetin başı Allah korkusudur” hadîsi ile ifâde buyurmaktadır. Hikmetin başı Allah korkusu olduğuna göre hikmete ermenin yolu da her ânını kulluk bilinciyle yaşamak, her an ilâhî kameranın altında olduğu idrâkinde bulunmaktır.
    Nefsânî duygulardan sıyrılamayan, kendini aşamayan, öfkesini kontrol edemeyen, duygularını yenemeyen insandan hikmet ummak tekeden süt çıkmasını beklemek gibidir. Hikmete ermek, nefsin arındırılmasına, yeme ve içmenin eksiltilmesine bağlıdır: Nitekim Şeyh Sa’dî bunu şöyle ifâde eder:

    Midesine düşkün olanlar habersizdirler
    Dolu midenin hikmetten boş olduğundan.

    Gönül gözünün açılabilmesi için tâat, ibâdet, kulluk ve irfân lâzımdır. Gönül gözü kendiliğinden açılmaz. İrfân ve hikmet, muhabbet ve ibâdetle beraber olduğu zaman gerçekleşir. Muhabbet olmadan sâdece ibâdet yetmez; ibâdet olmadan sâdece muhabbet yetmez. İbâdet ve muhabbet birlikte olduğu zaman irfân, idrâk olur; fehm açılır. Dil ve dudaktan irfân ve hikmetli sözler dökülmeye başlar. Nitekim bir hadîs-i şerifte buyrulur: “Kim kırk gün süreyle ihlâs ile kulluk ederse Allah o kişinin kalbinden lisânına hikmet pınarları akıtır.”
    Sözde ve özdeki hikmet gönül gözüyle hayatı okumaya ve anlamlandırmaya bağlıdır. Bakmak ile görmek ayrı ayrı şeylerdir. Her bakanın gördüğü söylenemez. Hikmet ehlidir ki baktığını görür, gördüğünü anlar ve anladığını yaşar. Kur’an Peygamberimiz’i halkı hikmetle Hakk’a davete yönlendirmektedir: “(Rasûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et!”
    Hikmetle konuşmanın yollarından biri hikmetli hikâye ve kıssalardan yararlanmaktır. Kur’an’ın da uyguladığı bu metod irşad ehlinin sıklıkla kullandığı yöntemdir. Hz. Mevlânâ pek çok konuyu öğüt ve vaaz üslubuyla anlatmak yerine ibretli ve hikmetli kıssalarla sunmayı tercih etmiştir.

    Gönül gözünün açılarak dilden hikmet pınarlarının akmasının ilk adımı tevbedir. Nitekim Mevlânâ, Kur’an-ı Kerîm’deki: “Ey îmân edenler! Allah’a tevbe-i nasûh ile tevbe edin” âyetinde geçen “nasûh” kelimesini lügat mânâsı olan hâlis, samimi ve içten bir tevbe, günaha dönüşü olmayan bir tevbe olarak yorumlamakta ve onu bir olayla perçinlemektedir.
    Mevlânâ’ya göre memeden çıkan süt nasıl bir daha memeye geri giremezse, nasûh tevbesiyle tevbe eden de günahı bir daha aklına getirmez. Kendini ve yaptığını beğenmek şöyle dursun yaptıklarından ve kusurlarından nefreti artar. Aslında günahtan nefret, tevbenin kabûlünün işâretidir. Nasûh tevbesiyle tevbe edende günah işleme isteği tatsız bir hale gelip nefrete dönüşür. Nasıl mecâzî aşk, daha güçlü olan ilâhî aşk ile izâle olursa, günah sevgisi de günahtan nefretle izâle olur. Mevlânâ nasûh tevbesiyle ilgili hikâyeyi hikmetli bir biçimde, psikolojik yorumlar yaparak ve insan gerçeğini gözler önüne sererek anlatır:
    Nasûh, kadınlar hamamında tellaklık yaparak geçinen tüysüz, parlak yüzlü genç bir oğlandır. Yıllarca erkekliğini gizleyerek azgın nefsinin esîri olmuştu. Zaman zaman yaptığından pişmanlık duymuşsa da kâfir nefsi ona tevbesini bozdurarak yeniden bu işe bulaştırmıştı. Yaptığı iş nefsinin hoşuna gitse de vicdânı bundan rahatsız olduğundan bir gün bir ârifin yanına gitti ve bu işten kurtulmak için duâ talep etti. Fakat yine de nefsi onu bırakmadı. Bir gün Nasûh hamamda mesleğini icrâ ederken devrin padişahının hamama gelen kızının değerli bir incisi kayboldu.

    Görevliler hamamın kapısını tuttular ve herkesin eşyasını, bohçasını didik didik aradılar. Fakat ne mümkün… İnci bulunamamıştı. Eşyaların içinde ve görülen yerde bulunamayan incinin kadınların üstünde ve bedenlerinde aranmasına karar verildi. İşte o zaman Nasûh’u bir ateş bastı. Çünkü erkek olduğu ortaya çıkacak ve helâk olacaktı. Üstelik bazıları en çok ondan şüpheleniyorlardı. Çünkü padişahın kızına tellaklık hizmeti yapan oydu. İnsanlar padişahın kızına yakınlığı sebebiyle bunu açıkça söyleyemediler.
    Arama sırası Nasûh’a doğru yaklaşmaktaydı. Tam o sırada Nasûh bütün sıkıntıları izâle eden, gönülleri ferahlatan yüce kudrete bin bir nedâmet ve pişmanlık duygusuyla ve gönülden ilticâ ile sığındı. Öylesine bir coşku ve acz ile ilticâ etmişti ki nefesi boğazında düğümlenmiş, benzi sararmış ve baygın düşmüştü. Birden bir sadâ duyuldu: “İşte kaybolan inci.” İnci bir yerden bulunmuştu. Hüzün gitmiş, yerini sevinç çığlıkları doldurmuştu.
    Nasûh tekrar kendine geldi herkes ondan helallık diliyordu: “Hakkında sû-i zan ettik” diyordu. O ise bütün bunlara aldırmadan hikmetle hamd makamındaydı. Padişahın kızı kendisini keselemek üzere davet ettiyse de o hikmetle diyordu ki: “Ben öyle hâlisâne tevbe ettim ki canım tenimden ayrılmadıkça tevbemi bozmam.” Nasûh’un pişmanlıkla yaptığı bu tevbe, samimi ve dönüşü olmayan tevbeler için âdeta alem oldu.

    İşte Mevlânâ’nın anlattığı bu hikâyede olduğu gibi, doğru ve güzel bilgiyi insanlara kabulde zorlanmayacakları şekilde anlatmak hikmet gereğidir. Bu yüzden Mevlânâ gibi şahsiyetler muhataplarına bir şey anlatırken hikmetli söz ve olaylardan hareketle işe başlamaktadırlar. Çünkü bu tür hikâyeler, şekeri farklı meyvelerin içinde ayrı bir lezzetle yemeğe benzer. İnsanın ihtiyacı glikozdur. Ama bunu toz şeker olarak yemekle, bal ya da meyve içindeki şeker halinde yemek arasında fark vardır. Hikâyeyle anlatılan hikmetli gerçekler dinleyiciler için baldaki ve meyvedeki şeker tadındadır.

    İslam irfan geleneğinde önemli yeri bulunan Ahmed Yesevî (ö.1162), Mevlânâ (ö.1273) ve Yunus Emre (ö.1321) gibi şahsiyetler, anlatımlarındaki hikmetli sözleriyle yaşadığı dönemdeki insanları olduğu gibi günümüz insanlarını da etkilemektedirler. Bu gönül ehli insanların yazmış oldukları hikmet dolu eserler, günümüze yazılmış bir mektup niteliğindedir. Okuyan insanlar her zaman âdeta bu mektubun kendileri için özel olarak yazıldığı duygusuna kapılmaktadırlar.
    Özellikle Gazzâlî (ö.1111)’nin İhyâ’sı, Mevlânâ’nın Mesnevî’si, Ferîdüddin Attâr (ö.1229)’ın Tezkiretü’l-evliyâ’sı, Şeyh Sa’di Şirâzî (ö.1292)’nin Gülistan ve Bostan’ı, İbn Atâullah el-İskenderî (ö.1309)’nin Hikem’i, Yazıcızoğlu Mehmed Efendi (ö.1453)’nin Muhammediyye’si, Yazıcızâde Ahmed Bîcan (ö.1466)’ın Envârü’l-âşıkîn’i, Eşrefoğlu (ö.1470)’nun Müzekki’n-nüfûs’u, Erzurumlu İbrâhim Hakkı (ö.1780)’nın Mârifetnâme’si içinde hikmetli söz ve kıssaların bulunduğu önemli eserlerdir. Bugün bunların yeniden gündemimize düşmesi hikmet hazinelerinin anahtarına ulaşmak demektir.
    En doğrusu ve ideal olan, ferdî tecrübelerle hikmeti yaşamak ve hikmet konuşmaktır. Ancak bunu kaç kişi başarabilir ki… Öyleyse bunu başaramayan bizlerin ve çağımız insanı meslektaşlarımızın hikmetle konuşmalarının yolu, hikmet kaynağı eserlerden yararlanmak, kendilerine, dinleyicilerine ve okuyucularına böylece bir hikmet penceresi açmaktan geçmektedir

    Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ
#27.03.2013 16:16 0 0 0
  • islamda hasta ziyareti - hasan kamil yazıları - islami bilgiler
    Hastayken ziyâretinde bulunmak

    Hasta ziyâretinin biri ziyâret edilen ile, diğeri ziyâret eden ile ilgili iki boyutu vardır. Ziyâret edilen hastalık sebebiyle moral desteğe ve acısının paylaşılmasına muhtaçtır. Bu yüzden müminlerin hasta olanları ziyâretleri hem bir hak, hem de bir hizmet sorumluluğudur. Zîrâ hastalık anı, insanın moral seviyesinin en düşük olduğu zamandır. Ziyâret sayesinde hasta olan kimse arandığını, kendisinin değerli olduğunu hisseder ve bu moral, hastalığının tedâvî sürecine olumlu katkı sağlar.

    Hasta ziyâreti önemlidir, çünkü derdiyle baş başa kalmış, hastalığından dolayı inim inim inleyen bir hastanın ne çektiğini anlamak için onu ziyâret etmek gerekir. Hasta ve derdli insanların yüreğindeki yangın ve acı, ancak ziyâret edildiğinde idrâk edilebilir. Hasta, derd çekmiş ve hâlden anlayan bir ziyâretçisi olduğunda hastalığını bir nebze unutur. Bu yüzden Müslümanların aslî vazîfelerinden birisi de hasta olan ve derdi bulunan kardeşlerini ziyâret edip onlara hizmet etmektir.

    Hasta ziyâret eden ise biryandan hastaya duâ etmeli, diğer yandan da hastalıktan ibret alıp hâline şükretmeyi bilmelidir. Duâda ölüm duygusu içerisinde olan hastaya soluk aldırma ve rahatlama vardır. Nitekim Hz. Peygamber bir hadîslerinde: “Hasta ya da ölünün başında bulunduğunuz zaman hayır duâ ediniz. Çünkü melekler sizin duâlarınıza âmin derler”[5] buyurduğu gibi bir başka hadîslerinde de: “Hastaya ölüm konusunda soluk aldırın”[6] buyurarak bu husûsa vurgu yapmıştır. Kendinden kötü olan birini ziyâret etmek, kişinin hâlinden râzı olup şükretmesine vesile olur. Bu bakımdan hastanelere ve hastalara yapılan ziyâret, daha kötüyü görerek insana empati kurma ve şükretme imkanı verir.

    Cenâzesinin teşyîine katılmak

    İslam’ın emrettiği vazîfe ve içtimâî ibâdetlerden birisi de vefat eden mümin kardeşine son görevin yapılmasıdır. İnsan cenâzeye katılmak sûretiyle cenâze yakınlarının acısını paylaşmış olur. Bu insani bir görevdir. Cenâze namazı ve kabre giderek duâ ve helâlleşmek sûretiyle de İslâmî bir vazîfeyi icrâ etmiş olur.

    Cenâze sırasındaki şâhidlikte Allah’ın kullarına yüklediği ilâhî bir görevi yerine getirme vardır. Çünkü Allah Rasûlü: “Siz yeryüzünde Allah’ın şâhidlerisiniz. Kime hayırla şâhidlik ederseniz, ona cennet vâcip olur…”[7] buyurmaktadır. Vefât eden mümin kardeşin namazını kılarak hüsn-i şehâdette bulunmak ve defnetmek farz-ı kifâye kabul edilen bir hak ve sorumluluktur. Bu görevler ihmâl edildiğinde toplumdaki herkes sorumlu olacaktır.

    Cenâzeye iştirakin bir de katılana sağladığı fayda vardır ki en az diğerleri kadar önemlidir. O da cenâze sayesinde ölümü hatırlamak ve ölümden ibret almaktır. Bir süre önce hayatta olan, kendisi gibi yaşayan birinin bugün cenâzesini kaldırmak ibret-âmiz bir durumdur.

    Dâvetine icâbet etmek

    Dâvete icâbet sevinci paylaşmak demektir. Müminin diğer bir mümin üzerindeki haklarından birisi statüsüne, ekonomik ve sosyal durumuna bakmadan mütevâzî bir şekilde mümin kardeşinin dâvetine icâbettir. İnsanın mümin kardeşinin dâvet ve sevincini paylaşması aralarındaki muhabbetin artmasına vesîle olur.

    “Sevinçler paylaşıldıkça artar” prensibi gereği insanın mümin kardeşinin davetine icâbet etmesi gerekir. Düğün, nikâh, mevlid, sünnet ve açılış gibi dâvetlere icâbet edilmesi insanın aslî vazîfeleri arasındadır. Mümin bir yürek böyle zamanları fırsat bilmeli ve gönüller arası köprülerin kurulmasına vesîle saymalıdır. İnsanlar genellikle sevinçli ve hüzünlü günlerinde dost ve kardeşlerini yanlarında görmek isterler. “Ağaç dalıyla gürler” sözü bunu ifâde eder. Hatta sevinçli ya da üzüntülü gününe kimlerin katılıp, kimlerin katılmadığını insanlar çetele tutarlar.

    Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ
#27.03.2013 16:07 0 0 0
  • islamda selamlaşma - hasan kamil yazıları - islami bilgiler
    Kardeşlik insanlar arasındaki her türlü farklılık ile sosyal ve ekonomik üstünlüğü bir tarafa bırakmayı sağlayan ve yürek bütünlüğü içerisinde Allah’a yönelmeyi gerçekleştiren bir duygudur. Kardeşlik mesûliyet, fedâkarlık ve farkındalık bilinci isteyen bir birlikteliktir.

    Bu yüzden İslâm dîni, toplum içinde yaşayan ferdlerin birbirlerinin farkında olmalarını; üzüntü ve sıkıntıları ile sevinç ve mutluluklarını paylaşmalarını emretmektedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.)’in kardeşlik hukuk ve ahlâkını anlattığı şu hadîs-i şerîf, bu konuda yapılması gerekenleri özetler: “Müslümanın, müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmına mukâbele etmek; yâni selâmlaşmak, hastayken ziyâret etmek, cenâzesinin teşyîine katılmak, dâvetine icâbet etmek ve aksırdığında «yerhamükellah/Allah sana merhamet etsin!» demek.”[1]

    1- Selâmlaşmak; kardeşinin selâmına mukâbele etmek

    Selâm içtimâî huzur, mutluluk ve barışın gerçekleşmesi için kalbî duâ, fiil ve söylemdir. Toplum hayatında kardeşlerin birbirleriyle selâmlaşmaları barış ve güvenin sembolüdür. Selâm genelde kâinatta varlıkların fıtrat, tabîat ve şerîat kanunlarına göre birbirleriyle olan kavlî, fiilî ve kalbî iletişimlerinin genel adı olarak değerlendirilebilir.

    Kardeşler arası selâmlaşmayı hayatın bir parçası gören İslâm dîni, selâmın yaşaması için ona mukâbeleyi ondan daha önemli bir mânevî sorumluluk olarak görmektedir. Nitekim bir âyet-i kerîmede: “Bir selâm ile selâmlandığınız zaman siz de ondan daha güzeli ile mukâbele edin veya verilen selâmı aynen iâde edin”[2] buyrulmuştur.

    Selâmlaşma, kardeşlerin dünyada birbirlerine duâsı, âhirette ise dâru’s-selâma çağrısıdır. Selâm, hayatı paylaşmaktır. Selâm ile insan hemcinslerinin farkına vararak hayatın zorluk ve kolaylığını, sevinç ve üzüntüsünü fiilî ve kalbî olarak paylaşmış olur. Selâm en hayırlı amellerden biri kabul edilir. Nitekim bir sahâbi Allah Rasûlü’ne: “İslâm’ın en güzel ve hayırlı davranışı hangisidir?” diye sorduğunda o: “İnsanlara yemek yedirmek (it’âm-ı taâm), tanıdığın, tanımadığın herkese selâm vermektir (ifşâü’s-selâm)”[3] diye cevâb vermiştir.

    İnsanın mümin kardeşini evinde, iş yerinde ziyareti, bir tür selâmı yayma çabasıdır. Selâm, insanın kardeşine kalbî duâsının yanı sıra fiilî destek ve hizmetidir. Selâmı sâdece kavlî lafızlardan ibâret saymak, ondaki hizmet boyutunu görmemek demektir. Selâm hem hayâtı, hem sevinç ve sıkıntıları paylaşmaktır. İnsan selâmlaşma sayesinde toplumdaki diğer insanların farkına varır; onların derd ve sıkıntılarını fiilî ve kalbî olarak paylaşmış olur. Selâmın lafzî boyutu kadar fiilî boyutu da önemlidir. Hz. Peygamber’in selâmı, hadîsin farklı rivâyetlerinde hasta ziyâreti, cenâze teşyîi, zayıfa yardım ve mazlûma destek[4] gibi fiilî hizmetlerle beraber zikretmesi, selâmın hizmet ve destek boyutuna işârettir.


    Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ
#27.03.2013 16:01 0 0 0
  • ev temizliği nasıl yapılır - ev temizliğinde püf noktalar
    Evinizde çıkaramadığınız leke kalmasın.

    Avizeler: Tüylü ve uzun saplı bir fırça ile silebilirsiniz. Elektiriği önceden kesin, merdivenin kaymamasına özen gösterin. Kristaller ispirtolu yumuşak bir bezle silinebilir. Metal ve pirinç alkollü suya batırılmış bezle silinebilir.

    Bambu ve beyaz patine mobilyalar: Bambu içine birkaç damla amonyak damlattığınız su ile silebilirsiniz. Bir bardak suya 5 yemek kaşığı konulur. Beyaz patine ise, hafif sabunlu su ile yavaş ama kuvvetlice ovun. Boya, yağ ve mürekkep lekelerini su zımparasıyla temizleyin. Beyazlatmak için biraz çamaşır suyu ile ovabilirsiniz.

    Çaydanlıklar: Çaydanlığı kapağı açık olarak bir gün amonyaklı sıcak suda bekletin. Bu leke ve kireç kalıntılarının erimesini sağlar. Kullanmadan önce içindeki havayı boşaltın. Eğer sıcak suyu içinde uzun süre barındıracaksanız suya bir parça tuz ekleyin.

    Duvarlar: Yüzeyde asitli ve amonyaklı temizleyiciler kullanın. Çamaşır suyu ile fırçalayın ve durulayın. Bir sünger ile üzerini pudralayın ve lekeler çıkana kadar durulayın.

    Etiketler: Plastik ve çelikten çıkartmak için sıcak hava tutun ve sonra çıkartın. Ayrıca, bir barça katı yağ sürün, 15 dakika bekletin ve süngerle temizleyip yıkayın.

    Fayans, seramik ve porselen: Sabunlu fırça ile ovalayın, durulayın ve kurutun. Yumuşak beyaz bir tel yardımı ile silin. Zor lekelerin üzerine bir miktar karbonat serpip bekleyin ve silin. Derzlerdeki kiri bir parça tuz veya toz deterjan ile ovabilirsiniz.

    Giysiler: Giysilerinizin kötü kokmaması için içine koku pedleri yerleştirebilir veya oda parfümü kullanabilirsiniz. Lavanta torbaları da farklı bir seçenek olabilir.

    Halılar: Koton ve pamuk dokumalı halıları sabunlu ve ılık suyla yıkayın, düz bir şekilde kurumaya bırakın. Büyük parça halıları özel köpük ve deterjanlarla temizleyip kuru bir bezle silerek kurutun. Sentetik halılar haftada iki kere elektrik süpürge ile temizlenebilir. 2 yılda bir profesyonel temizlik yaptırabilirsiniz.

    Jaluziler: Elektrikli süpürge ile tozunu alın ya da vakumlayın. Bunu yaparken jaluzi çıtalarının aşağı doğru bakmasını sağlayın. Ayrıca, bulaşık deterjanlı suyla silebilirsiniz. Her seferinde bir çıtayı silin ve kuru bezle iyice kurulayın. Jaluziyi yukarı çekip kordonu açığa çıkarın nemli bir bezle silin ve hemen kurulayın.

    Küllükler: Evde hem koku hem de görüntü kirliliği yaratan küllüklerin içinde kalan nikotini temizlemek için bez ve tuzla ovun.

    Laminat yüzeyler: En iyisi arap sabunu ve yumuşak bir bezle silmektir. Çamaşır yumuşatıcıları da laminat yüzeyi parlatır. Beş litre suya iki kapak koymanız yeterli. Sildikten sonra mutlaka kurulayın.

    Mermer zemin: Arap sabunu veya çamaşır deterjanlı su ile silin hemen durulayıp kurutun. Mermer yüzey için koruyucu kullanın.

    Nem lekeleri: Nem lekeleri için 30 gr beyaz sabun, 30 gr nişasta, 15 gr tuz ve bir miktar limon suyunu karıştırın ve lekenin
    üzerine sürün. Bir gece bekletin ve sirkeli su ile yıkayın.

    Parkeler: Ahşap parkelerde oluşan kir ve toz lekeleri silmek için silme suyuna bir miktar çamaşır suyu ilave edebilirsiniz. Sonra hafif kuru bir süpürge ile durulayın. Kurulama için mutlaka pamuklu bezle iyice silin. Zor lekeler için suya bir parça amonyak ekleyebilirsiniz.

    Cam sürahiler: Cam sürahilerde oluşan beyaz lekeleri çıkartmak için içine beyaz sirkeli su doldurun ve birkaç dakika bekletin. Zor lekeler için sirkeli suya kaya tuzu ekleyebilir ya da limonlu su kullanabilirsiniz. Sürahinizin boynu çok darsa sirkeli suya beyaz pirinç ekleyip bekletin, iyice çalkalayın ve durulayın.

    Şamdanlar: Şamdanlarda oluşan mum lekelerini temizlemek için bir süre buzdolabından bekletin ve sonra ılık suyun altına tutun.

    Tencere ve tavalar: Teflon tavalar zamanla sararabilir, bunu önlemek için bir miktar çamaşır suyu damlatın. Bir süre hafifçe kaynattıktan sonra önce sıcak, sonra soğuk suyla iyice durulayın.

    Döküm tencereler: Sabun beya bulaşık deterjanı ile sıcak suda elde yıkamalısınız. Zor artıklar için bir parça sıcak suyla doldurup 15-20 dk bekleyin ve elde yıkayın. Mutlaka bir bez ile kurulayın, ıslak bırakırsanız paslanabilir. Nemden uzak, seri bir yerde saklayın.

    Uhu ve japon yapıştırıcılar: Yapıştırıcıları çıkartmak için önce kalın bir kağıt havluya veya pamuklu beze bir kaç damla aseton damlatın. Uygulamadan önce küçük bir bölgede Lekenin üzerine bastırın ve ovmadan tamponlayın. 1-2 dakika bekletin ve kür uçlu bir kesici ile gevşeyen lekeyi zeminden sökün.

    Ütü bakımı: Ütünüzü tabandaki etiket lekesi için düşük ısıya getirin ve bir parça kurutma kağıdının üzerinde bastırarak gezdirin.
#27.03.2013 15:10 0 0 0
  • hafıza için besinler - hafıza güçlendiren besinler - zihin açan besinler
    Bazen yakın bir arkadaşınızın ismini veya bir gece önce yediğinizi unuttuğunuz oluyor mu? Yoğun iş hayatı, hafızamızı olumsuz yönde etkileyebiliyor. Özellikle stresli bir işe sahip olanlar ve raporlar arasında boğuşanlar bu konudan daha fazla şikayetçi. Son araştırmalar, ofis hayatı yoğun bireylerin, hafızalarını taze tutmak için düzenli ve dengeli beslenmeye önem vermesi gerektiğini gösteriyor.

    Yaban mersini: Araştırmalar, içeriğindeki anti-oksidan kapasitesi yüksek antosiyanidinlerle hafızayı desteklediğini gösteriyor. Antosiyaninler, yaşa bağlı olarak gelişen hafıza azalmasını engelliyor. Ayrıca glisemik indeksi düşük olduğu için kan şekeri üzerinde olumlu etkileri var. Alzheimer’a karşı koruyucu etkisi de biliniyor. Günde, 30 adet (yaklaşık bir avuç) kuru yaban mersini tüketilebilir.

    Elma: “Günde bir elma seni doktordan uzak tutar” cümlesi bir özdeyiş değil, gerçek. Elmanın içeriğindeki quercetin, kateşin, phloridzin ve chlorogenic asit güçlü anti-oksidanlar. Son çalışmalar, quercetin’in hafıza kayıplarını önleyici etkisi olduğunu gösteriyor.

    Somon: Hafıza dostu somon, omega-3 yağ asitlerinin mükemmel kaynağı. Araştırmalar, tüketiminin beyin fonksiyonlarını olumlu yönde etkilediğini ortaya koyuyor. Omega-3 yağ asitleri, hücre inflamasyonunu azaltarak, hafızayı taze tutmaya yardımcı oluyor.

    Ispanak: Ispanak ve diğer yeşil yapraklı sebzeler, yaşa bağlı gelişen hafıza kayıplarını yavaşlatıyor. Ayrıca ıspanak, folik asit içeriği yüksek bir sebze. Bu sayede Alzheimer riskini azaltıyor.

    Kırmızı soğan: Antosiyanin ve quercetin içeriğiyle beyin için harika bir besin.

    Kuruyemiş ve yağlı tohumlar: Birçok yağlı tohumun, E vitamini içeriği oldukça yüksek. E vitamini, hafıza için önemli bir anti-oksidan. Badem, fındık ve ayçekirdeği en iyi kaynaklarından.

    Yağsız kırmızı et: Çalışmalar, demir eksikliğine bağlı olarak hafıza kayıpları yaşanabileceğini gösteriyor. Kırmızı et, demirin çok iyi bir kaynağı. Demir, hem vücut direnci hem de zihin keskinliği için önemli. Demir eksikliği yaşayan bireylerde anemi ve hafızada zayıflamalar görülüyor.

    Üzüm: Kırmızı ve mor üzüm, quercetin’le antosiyanin içeriyor. Kırmızı şarabın da quercetin ve antosiyanin değerleri yüksek ancak fazla miktarda alkol tüketmek, hafızayı olumsuz etkiliyor.

    Biberiye: Biberiyeyi koklamak bile hafıza üzerine olumlu etki gösteriyor. Beyine giden kan akışını artırıyor, böylece konsantrasyonu yükseltiyor.

    Kafein: Çalışmalar hem olumlu hem de olumsuz etkileri olduğunu gösteriyor ancak özellikle orta yaş grubundakilerin hafızası üzerindeki olumlu etkileri öne çıkıyor.

    HAFIZA İÇİN KÖTÜ TERCİHLER
    Aşırı alkol tüketimi,
    Kontrolsüz yapay tatlandırıcı kullanımı,
    Yüksek şeker içeren besinler,
    Yağlı yiyecekler.

    Dilara Koçak
#27.03.2013 13:07 0 0 0
  • beynin güçlendirilmesi - zihin açan egzersizler
    Beyin gücünü arttırmak için çeşitli yöntemler mevcut. Basit ve eğlenceli beş tavsiyeyi uygulayın.

    Çözemediğin şeyler okuyun

    Psychological Science'da yayımlanan bir çalışmaya göre beyninin daha iyi çalışmasına yardım etmek istiyorsanız Kafka'nın bir romanını veya modern bir şiir kitabı okuyabilirsiniz. İlk bakışta anlamdıramadığınız bir şey okuduğunuzda, zihin çözüm aramaya başlar. Bu da otomotik olarak beynindeki gri maddeyi tetikler ve öğrenme ile ilgili bölümler arası bağlantıları artırıp harekete geçmesini sağlar.

    SOSYALLEŞİN

    İşten sonra hemen eve gidip pijamalarınızı giymektense arkadaşlarınızla buluşup birşeyler içebilirsiniz. Sosyal ilişkilerin sağladığı zihin jimnastiği, kognitif fonksiyonların gelişmesini sağlar. Yaptığı araştırmada sosyal hayatı daha fazla olan katılımcıların, bilişsel performanslarının daha yüksek olduğu belirtilmiş.

    UYUYUN

    Yeterli uyku almak, beynin gün içerisinde edindiği bilgiyi işlemesini sağlar, nöronlar arası bağlantı kurulmasına yardımcı olur ve hafızayı kuvvetlendirir. Yapılan çalışmada sekiz saat uyumuş ve hiç uyumamış kişilere 12 saat önce gösterilmiş olan kelimeler tekrar sorulduğunda, dinlenmemiş olanların daha fazla hata yaptığı ortaya çıkmıştır.

    MÜZİK DİNLEYİN

    Faculty of 1000 Biology and Medicine tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırmada herhangi bir enstrüman çalmak, beynin motor sistemini geliştiriyor ve başka hiçbir aktivitenin yapamadığı şekilde geri kalan tüm sinir sistemini fazlalıklardan arındırıyor.

    ESRARENGİZ OLAYLARA KAFA YORUN

    Zekanızı geliştirmek için Lost veya CSI'ın bir bölümünü açın. Bunlar bilgi toplamak, hipotez üretmek ve düşüncelerin test edilmesi.

    Yani siz Lost dizisindeki Hugo'nun o adada neden hala kilo vermediğini veya CSI'da neden hiç laboratuar ışıklarının açılmadığını anlamaya çalışırken aslından bir yandan da problem çözme yeteneğinizi, sosyal zekanızı geliştiriyorsunuz.

    GÜNLÜK EGZERSİZLER

    Çok yorgun olmanıza rağmen ayakta kalmanız gereken durumlarda bu besinler imdadınıza yetişebilir.

    * Sütlü olanlara göre çok daha fazla kafein içeren siyah çikolata sizi bir anda canlandırabiliyor. Böyle acil durumlarda dört parçaya kadar izin var.

    * Küçük bir fincan espresso, büyük bir fincan kahveyle hemen hemen aynı miktarda kafein içeriyor. Acil durumlarda espresso tercih edebilirsiniz. Ama sonunda kendinizi daha yorgun hissedebilirsiniz.

    * Pek çok uzman her gün bir kutlu enerji içeceği içmenin sakıncası olmadığı konusunda hem fikir. Bu nedenle enerjiye ihtiyaç duyduğunuz zamanlarda güvenle içebilirsiniz. Kesinlikle alkolle karıştırmayın.

    * Basketbol takımlarının maçtan önce kalabalıkları nasıl galeyana getirdiğini bilirsiniz. Birkaç dans figürü ve biraz hoplayıp, zıplamak sizde de aynı etkiyi gösterecektir.
#27.03.2013 12:59 0 0 0
  • yüz bakımı - cilt sağlığı - sivilce yok etme
    Herkes hayatı boyunca en az bir dönem bu şikayeti yaşar.

    1. “Akne ile sivilce aynı anlama gelmez”

    Bazen hastalar durumunun akne değil sivilce olduğunu vurgular ki bu algı yanlıştır. Aknenin tipleri olduğundan bahsedilebilir. “Vulger” adı verilen basit akneden “nodulokistik” dediğimiz şiddetli akneye kadar değişik görünümler sergilerler.

    2. “Sivilceyi sıkarsam yara olur ve iyileşir”

    Her çıkan sivilcenin sıkılması tedaviye katkıda bulunmak bir yana, telafisi olmayan izlerin ortaya çıkmasına ve aknenin yaygınlaşmasına neden olur.

    3. “Ergenlik dönemi geçince sivilceler de geçer”

    Sivilceler konusunda ergenlik nedeni ile oluştuklarını düşünüp tedavi yoluna gitmemek son derece yanlıştır. Aknenin tedavisini geciktirmek, kendiliğinden düzelmesini beklemek, yapılacak en büyük ihmaldir. Üzerinden yılların geçmesini beklerken akne yerini kalıcı izlere bırakır.

    4. “Yoğurt, diş macunu ve sabun köpüğü sivilceleri kurutan doğal ilaçlardır”

    Son yıllarda daha az rastladığımız ama daha önceleri sıkça gördüğümüz yoğurt, diş macunu, sabun köpüğü sürerek saatlerce beklemek tedavi yöntemi değildir. Bu tür uygulamalar, deride enfeksiyonların artmasına, kalıcı kızarıklıklara ya da lekelenmelere neden olabilir. Deride alerjik reaksiyonlar görülebilir.

    5. “Kapatıcı kullanmak hem güzel bir görünüm sağlar hem de sivilceyi kurutur”

    Fondoten ya da pudra kullanımı sivilceyi sadece kapatır. Ancak güzel görünmek için yaptığınız bu uygulama yeni sivilce oluşmasına neden olur. Özellikle siyah nokta veya beyaz nokta tarzındaki komedojenik sivilcelerin ortaya çıkması kaçınılmaz olabilir.

    6. “Sivilce için uygulanan tedaviler ciltte başka hasarlara neden olur”

    Akne, farklı şekillerde tedavisi mükemmel sonuçlara varan bir hastalıktır. Tedavi sürecinde kızarıklık, kaşıntı, pullanma ve kurumanın yaşanması tedavinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Bazı hassas ciltlerdeki aşırı tepki doktora tekrar başvurulduğunda alınacak önlemlerle düzelir. Bu sonuçlar hekimin ya da ilaçların yanlış olduğu anlamına gelmemelidir.

    7. “Şiddetli vakalarda ağızdan kullanılan ilaçlar hastaya zarar verir”

    Nodulakistik ya da daha şiddetli akne tiplerinde ağızdan verilen doğum kontrol veya retinoik asit tedavileri hastanın hayatını riske atmak demek değildir. Uygun vakada gerekli takipler yapılmak kaydıyla kullanılacak bu tedaviler, hastaya zarar yerine yarar getirir. Unutulmaması gereken faktör, her ilacın kendine göre yan etkileri olduğudur.

    8. “Retinoik asit tedavisi sonrasında hamile kalamam”

    A vitamini derivesi olan retinoik asit tedavisi bir kısım akneli hastalarda hayat kurtarıcıdır. Sık olarak bahsi geçen bu tedavi sonrasında hamile kalınamayacağı endişesi tamamen yersizdir. İlacın kesilmesinden 2 ay sonrasında hamile kalmak isteyenler için risk yoktur fakat doktorunuzun da belirteceği üzere tedavi sürecinde hamilelik yasaktır.

    9. “Tek reçete tedavi için yeterlidir”

    Sivilce problemi yaşayan ve çoğunluğunu sabırsız gençlerin oluşturduğu bazı hastalar mevcut şikayetlerinin bir iki gün içinde geçmesini beklerler. Ne yazık ki; akne kronik bir durumdur ve tedavisi uzun soluklu, takip gerektiren, hastalığın farklı dönemlerinde farklı ilaç kullanımına ihtiyaç duyulan bir hastalıktır.

    10. “Arkadaşıma iyi gelen sivilce ilacı benim cildimi de düzeltebilir”

    Akne bir dermatolog için her yönüyle çok iyi bilinen bir hastalıktır. Aknenin çeşidi, nedenleri, tedavileri basitçe planlanabilir. Güzellik salonlarında yapılan yanlış uygulamalar, komşulardan alınan öneriler, eczacıya danışılarak kullanılan tedaviler bazen isabetli olabilir; ama çoğunlukla derin ve tedavisi güç izler bırakmaya ya da sivilcenin artmasına neden olur.
#27.03.2013 12:54 0 0 0