Sultan II. Abdulhamid'in Ulema İle İlgili Değerlendirmesi
Japon imparatorluk ailesine mensup bir Prens, kendisini ziyarete gelir. imparatorundan özel bir mektup getirir. Ondan İslam dininin muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini açıklayacak güçte bir dînî-ilmî heyet ister. Sultan, Japonya'da İslam'ın yayılması için maddi sahada mümkün olan her şeyi yapar ama İmparator'un istediği dinî-ilmî heyeti gönderemez. O, Sultan'ın içinde hicran olmuş bir hatıradır. Bunun sebebini şöyle ifade eder:
" Düşündüm ki, Japon imparatorunun istediği Müslüman din âlimleri kendi ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim Japonlardan evvel kendi milletimin ve halife olarak İslam âleminin istifadesini temin ederdim..."
Sultan'a göre o alimlerin ilmî kudretleri kadar dünyayı algılama tarzları da İslam'ın geleceği üzerinde bu kadar büyük etki yapacak bir konuyu ele almaya ve sonuçlandırmaya müsait değildir. O, bunun sebebini şöyle açıklar:
"Japon imparatorunun istediği Müslüman din alimlerini yetiştirecek feyyaz menbâlar artık mevcut değildi. Medreselerimiz birer ilim-irfan kaynağı olmaktan mahrumdu[1]."
İslam alemi Kuran'dan uzaklaşalı asırlar olmuştu. Şeyhler ve mezhep imamları kutsallaştırılmış, onların sözleri Kur'an ve sünnetin yerini almış ve Müslümanlar Kur'an ve sünnet ışığında yeni fikirler üretmeyi büyük günahlardan sayar hale gelmişlerdi.
Bu sebeple inandıkları değerlere olan güvenleri azalmış, kendilerini hakir, kimi şahısları da olduğundan büyük görmeye ve onlar için hayali makamlar uydurmaya koyulmuşlardı. Sonra da bu şahısların kendilerine manevi yardım yapacağına inanmışlardı. Bu inanç, toplumu kanser gibi sarmış ve Birinci Dünya Savaşı'nda o koskoca gövdenin tarihe gömülme sebeplerinden olmuştu. Geride kalanlar, o yanlış inancın bağlıları olmaya devam etmektedirler.
Ayette şöyle buyurulur: "Bir millet kendinde olanı bozmadıkça Allah onlarda olanı bozmaz. Allah bir millete ceza vermek istedi mi artık onun önüne geçilemez. Zaten onların ondan başka bir koruyucuları da yoktur." (Ra'd 13/11)
Müslümanları Batıran Şirk
Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na girmesi ile ilgili resmi belgelerde, savaşı kazanmak için Allah'ın yanında Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin yardımının da beklendiği görülmektedir. Sanki o, Allah'ın elçisi değildir de hâşâ, Allah'ın yanında ikinci bir tanrıdır. Sanki o, ölmemiştir de diridir. Sanki o, kendine yapılan çağrıları işitme, olayın geçtiği yeri görme ve istediğine istediği yardımı yapma yetkisine sahiptir[2].
Allah Teâlâ bu şekilde yardım bekleyenleri sapık sayıyor.
"Allah'ın berisinden kıyâmete kadar kendisine cevap veremeyecek olanı çağırandan daha sapık kim olabilir? Oysaki bunlar onların çağrısından habersizdirler. (Ahqâf 5)
Şimdi belgelerdeki ifadelere bakalım:
a- Sultan Reşad'ın savaş ilanı ile ilgili beyannâmesinin son bölümünde yer alan ifadeler:
"...Hak ve adl bizde zulüm ve udvan düşmanlarımızda olduğundan düşmanlarımızı kahretmek içün Cenab-ı âdil-i mutlakın inâyet-i samadâniyesi ve Peygamber-i zîşânımızın imdâd-ı maneviyesinin bize yâr u yaver olacağında şüphe yoktur..,[3]"
Bu ifadeyi şöyle sadeleştirebiliriz:
" Biz haklı ve dürüst, düşmanlarımız ise zalim ve saldırgan olduğundan düşmanlarımızı yere sermek için adaleti şaşmaz olan Allah'ın yüce desteğinin ve şanlı Peygamberimizin manevi yardımının bize yar ve yardımcı olacağında şüphe yoktur..."
b-Başkumandan vekili[4] Enver Paşa'nın beyannamesi şu ifadelerle başlamaktadır:
"...Hepimiz düşünmeliyiz ki, başımızın ucunda peygamberimizin ve sahabe-i güzîn efendilerimizin ruhları uçuyor...[5]"
Bu ifadeler şöyle sadeleştirilebilir:
"Allah'ın desteği, Peygamberimizin ruhânî yardımı ve mübarek Padişahımızın hayır duasıyla ordumuz düşmanlarımızı yere serecektir." "...Hepimiz düşünmeliyiz ki, başımızın ucunda Peygamberimizin ve onun seçkin arkadaşlarının ruhları uçuyor.."
c- İslam ülkelerini cihada davet beyannamesi:
Bu beyanname Meclis-i Ali-i ilmî (Yüksek ilim Kurulu) tarafından hazırlanmış ve halife sıfatıyla Sultan Reşad tarafından imzalanmıştır. Beyannamenin altında en üst seviyeden toplam 34 alimin imzası da vardır. Bunların arasında üçü eski, birisi görevde olmak üzere dört şeyhülislam ve Fetva Emini Ali Haydar Efendi de vardır.
Beyannamenin dördüncü paragrafı şu ifadelerle bitmektedir:
"... Dîn-i mübîn-i ilâhîsi namına cihada şitâbân olan müslimîni her bir hususta mazhar-ı fevz ve nusret buyuracağı inâyet ve eltâf-ı celîle-i samâdânîden mev'ûd ve şeriat-ı garrây-ı Ahmediyenin i'lây-ı şânı içün fedây-ı cân ve mal eyleyen ümmet-i nâciyesine zahîr ve destgîr olmak içün ruhâniyet-i mukaddese-i nebeviyye hazır ve mevcuddur."
Beyannâme'nin son paragrafı da şöyledir:
" Ey mücâhidîn-i İslâm Cenab-ı Hakk'ın nusret ve inâyeti ve Nebiyy-i muhteremimizin meded-i ruhâniyetiyle a'dây-ı dîni kahr ve tedmîr ve kulûb-i müslimîni sermedî seâdetlerle tesrîr eylemeniz va'd-ı celîl-i ilâhî ile müeyyed ve mübeşşerdir[6]."
Bu ifadeleri şu şekilde sadeleştirebiliriz:
"Allah'ın açık dini adına hızla savaşa çıkan Müslümanları her konuda başarılı kılıp yardım edeceğine onun yüce lütuflarıyla söz verilmiştir. Hz. Ahmed'in[7] aydınlık şeriatını yüceltmek için canını ve malını feda eden ümmet-i nâciyesine[8] arka çıkıp elinden tutmak için Hz. Peygamberin muhakaddes ruhu hazır ve mevcuttur..."
"... Ey islam mücahitleri! Allah Teâlâ'nın yardımı ve desteği, muhterem Peygamberimizin ruhaniyetinin yardımı ile din düşmanlarını yere serip yok etmeniz ve Müslümanların kalplerini sonsuz mutluluklarla sevindirmeniz Yüce Allah'ın verdiği söz ile teyit edilmiş ve müjdelenmiştir."
Soru-Müslümanlar kafirlere karşı cihada çıkıyorlar. Bu, Hz. Peygamberi memnun edecek bir davranıştır. Elbette o, ruhaniyetiyle Müslümanlara yardım edecektir. Onun seçkin sahabelerinin ruhlarının Müslümanların başları ucunda uçması da yadırganamaz. Çünkü bu savaşta sahabeler de yer almak isterler.
Cevap- Eğer Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve onun seçkin arkadaşları hayatta olsaydı elbette bundan çok memnun olur ve Müslümanların başarısı için ellerinden gelen her şeyi yaparlardı. Ama artık onlar ölmüşlerdir. Bizim yapmamız gereken, kendi hayallerimize göre davranmayı bırakıp Hz. Muhammed'in getirdiği Kur'an-ı Kerim'e uymaktır. Allah Teâlâ kendinden başkasının yardıma çağrılmasını Kur'an'da şirk saymış ve kesinkes yasaklamıştır.
işte böyle. Kuşkusuz Allah haktır ve O'ndan başkasını çağırmanız ise batıldır.(Hac 22/62)
Zaten Allah'tan başka yardıma çağrılan kim olursa olsun onun hiçbir şeye gücü yetmez.
işte Rabbiniz olan Allah, hakimiyet onundur. Ondan başka çağırdıklarınız bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.
Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size karşılık veremezler; kıyâmet günü de sizin ortak koşmanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyi bilen Allah gibi, haber vermez. (Fatır 35/13-14)
Allah'tan başkasını olağan dışı yollarla yardıma çağırmak şirktir. Allah böylelerine yardım etmez.
"inananlar ve imanlarını şirkle[9] bulandırmayanlar var ya işte güven onların hakkıdır; doğru yolu tutturanlar da onlardır." (En'am 6/82)
Birinci Dünya Savaşi'nda Müslümanlarla savaşan ingiliz, Fransiz, italyan ve Yunanlilar da zafer için Allah'a dua etmiyorlar miydi sanki. Ama onlar, Hristiyan olduklari için Allah'in yaninda Hz. isa'yi da yardima çagiriyorlardi. Öyleyse Müslümanlarla onlarin ne farki kaldi? Üstelik onlarin elindeki kitap bozulmuş, Müslümanlarin Kur'an'i hiç bozulmamiştir. Hem Kur'an'a göre Allah'tan başkasini yardima çagirmak, dogru yola girmişken geriye çevrilmek ve açik arazide şaşkina dönmektir.
De ki: Allah'in berisinden bize ne bir fayda ne de zarar verecek olani çagiralim da Allah bizi dogru yola sokmuşken ökçelerimiz üzerine geri çevirilmiş mi olalim? Tipki şeytanlarin açik araziye çektikleri şaşkin kimse gibi mi? Hem onu, "Bize gel." diye dogru yola çagiran arkadaşlari da olmuş olsun. Onlara de ki, "Dogru yol ancak Allah'in yoludur. Bize verilmiş emir alemlerin Rabbine teslim olmamiz içindir.(En'am 6/71)
Soru- Müslümanlar tarih boyunca çok yenilgiler almişlardir. Bu Allah'in onlari bir imtihanidir. Nitekim Hz. Muhammed'in ordusu da Uhud Savaşi'nda yenilmişti. Ama onun gayretleriyle daha sonra durum lehlerine çevrilmişti.
Cevap- Burada Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir komutan olarak büyük gayret göstermiş ve durumu lehine çevirmeyi başarmiştir. Fakat " Ben Allah'in elçisiyim. Benim duam ve manevi destegimle bu savaş kazanilir." dememiştir. Bütün savaşlarinda, bir komutan olarak yapilabilecek her şeyi yapmiştir.
Yenilgi dedik ya, cephede yenilmek o kadar önemli degildir. Toparlanir, düşmana daha büyük bir darbe vurabilirsiniz. Asil yenilgi içten yenilgidir. işte o zaman yapacaginiz bir şey olmaz.
Müslümanlar içten yenilmişlerdir. Onlar kendi siyasi, sosyal, iktisâdî askerî düzenlerine olan güvenlerini çoktan yitirmişlerdir. Bunlarin yerine Batili sistemleri ikame etme çabalari hep bu güvensizligin sonucudur. Bunu daha iyi anlamak isteyenler, Müslümanlarin hararetle destekledigi okullarda hangi sistemin ögretildigine baksinlar. Büyük maddi imkanlarla desteklenip Avrupa'ya ve Amerika'ya gönderilen ögrenciler, hangi sistemi ögrenmeye gidiyorlar? Kendi sistemimizi ögretmek için harcadigimiz çabayi bununla kiyaslarsak korkunç bir fark ortaya çikar. işte bunlar bati karşisinda kafamizi dik tutmamizi engellemektedir.
[1]- Fethi OKYAR, Üç Devirde Bir Adam, istanbul 1980, s.101-103.
[2]- Bu konu ile ilgili geniş bilgi, sitemizin Tarikatçilik bölümünde yer alan "Olagan Disi Yollarla Yardim" basligi altinda verilmistir.
[3]- 22 Zilhicce, 1332 tarihli Beyannâme-i Hümâyûn, Cerîde-i ilmiyye, Muharrem 1333 tarihli nüsha, Sayi 7, s. 436.
[4]- Başkumandan padişah oldugu için Enver Pasa padişahtan sonra en yetkili askerdir.
[5]- Başkumandanlik Vekaletinin Beyannamesi, Cerîde-i ilmiyye, Muharrem 1333 tarihli nüsha, Sayi 7, s. 436 ve 437.
[6]- 4 Muharrem 1333 (23 Kasim 1914) tarihli Beyannâme, Cerîde-i ilmiyye, Muharrem 1333 tarihli nüsha, Sayi 7, s. 456 ve 457.
[7]- Ahmed, Hz. Muhammed'in isimlerinden biridir.
[8]- Ümmet-i nâciye, Kur'an'ın istediği inanç ve davranıs içinde bulunan ümmet anlamınadır.
[9]- Ayette sirk diye tercüme edilen kelime "zulüm" dür. Bu anlam hem bir önceki ayetten, hem de Lokman suresinin 13. ayetindeki "Sirk gerçekten büyük bir zulümdür." ifadesinden anlasilmaktadir. Süleymaniye vakfı sitesinden alınmıştır
Eski zamanlarda bir zat, seyahati sırasında çok ilginç bir olaya şahid olur..
Çölde, eşkiyaların bir kervana saldırdıklarını, ne var ne yoksa zorbaca gasbettiklerini korkuyla seyreder uzaktan..
Biraz sonra bakar ki, soygun yapan eşkiyaların reisi bir kenarda abdest alıp, namaza duruyor..
Adam hayretlerdedir..Dayanamaz, namazdan sonra yanına varır ve sorar ona;
"Merak ve hayretler içindeyim" der..
"Yaptığın iş zalimce ve haram..Günahlar içindesin..Sonra da kalkıp, o yaptıklarını men'edenin huzuruna varıyorsun! Bu nasıl iştir?"
Yani bu ne perhiz bu ne lahana turşusu hesabı
Eşkiyaların reisi olabildiğince hüzünlü, şu ilginç ve ibretli cevabı verir;
" Ey yolcu! Ben yıllardır şeytana ve ayartıcı benliğime uyarak, Rabbimle aramda faraza 100 kapı varsa, 99 unu kapattım İstiyorum ki hiç değilse BİR KAPI AÇIK KALSIN!"
Aradan zaman geçer, o zatın yolu, nasibolur Kabe'ye düşer..Tavaf esnasında bir de bakar ki, yıllardır hiç unutamadığı o eşkiya reisi de orada!.. Kabe'ye sarılmış, huşu ile dua etmekte, hıçkırıklarla ağlamaktadır..
Yine hayretlerdedir o zat..
Yanına varır selamlar onu, kendini tanıtır ve sorar;
"Oradan buraya...Nasıl oldu bu iş? Nedir bunun hikmeti?"
Tebessüm eder tövbekar adam ve ışıl ışıl gözleri, boynu bükük der ki;
"Sana demiştim ya hani; Hiç değilse BİR KAPI AÇIK KALSIN O'nunla aramda..İşte ben, tüm acizliğim ve samimiyetimle o kapıyı hep açık tuttum..Rabbim de rahmetiyle, muhabbetiyle lutfetti tüm kapıları açıverdi, O'nun atasına hudud mu var?"
Evet efendim bu kadardır ol hikaye..
Unutmamali ki insan, içinde fücurun da potansiyelini barındırır, takvanın da...Kötülüğün de, Allah'a yakınlığın vereceği erdemlerin de..
Çağımız cazibedar fitne asrı..
Nefis ve şeytan daim günahlara sevketmede insanı..
Ve insan çok zayıf, çok aciz..
Hata edebilir, günah işleyebilir..
Her ne durumda ve konumda olursa olsun insan, hiç değilse bir kapıyı, namaz kapısını daim açık bırakmalı..
"Ben günahlar içindeyim, o huzura nasıl varırım" dememeli asla..
Samimi olsun yeter ki, bir süre sonra kıldığı namaz, onu kötülüklerden alıkoyacaktır..
Sakın deme;
"Ben çok günahkarım, kıldığım namaz olmaz!" İnatla devam et..
Sevgili kardeşim Türk kelimesi geçti diye hemen milliyetçilik aklına geliyor,arap ingiliz fıransı alman kelimeleri sizlerde rahatsızlık uyandırmıyor ama Türk kelimesi geçtimi huzursuz oluyorsunuz.İslamda milliyetçilik yok diyorsun,islamda ırkçılık yok dersen sana katılırım ama milliyetçilik yok dersen ayeti kerimelere ve hadisi şeriflere muhalefet yapmış olursun,
Türk kelimesi geçtimi huzursuz oluyorsunuz
diye yazmışsınız Deli Balta Bey,Alakası yok. Ben türküm. Kimse kimsenin niyetini okuyamaz.
İslamiyet ırk ya da millet ayrımı yapmaz. İslamiyet tüm milletleri kuşatır.Milletlerin birbirinde üstünlüğü yoktur.
Aynı milletten olmamız, gelenek göreneklerimizin yakın olması,dil birliğidir.
Saygılar
Arkadaşlar, ben buradan bir program indirdim. Programı kurarken, izinsiz kullandığınız için kul hakkına razımısınız gibi soru soruyor?
Çoğu Programı ücretsiz indirip, kuruyoruz. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
yemin bozmak hakkında - Kur'ana el basarak yemin etmenin bedeli - yemin bozmanın kefareti nedir
Kur`an`a el basarak yemin etmek, sonra da bozmak günah mı? Böyle yemin edip bozan birisi nasıl kefaret ödeyecektir?`
En iyisi, dilimizi yemine alıştırmamaktır. Fakat her hal ve şartta yeminle ilgili dini hükümleri bilmemizde yarar vardır. Bilmeden yanlış yere yaptığımız yeminleri, sonradan doğrusunu öğrendiğimizde bozarak kefaretini ödemek daha doğrudur. Mesela falanca kişiyle hiç konuşmayacağım diye yemin eden birisi, öfkenin gayzı ve garazı dindikten sonra mutlaka barıştırılmalı, yaptığı yemin için ise kefaret yolu gösterilmelidir. Çünkü Müslüman`ın Müslüman`a dargın durması gibi bir günaha, yemin yüzünden ölünceye kadar değil, bir gün bile katlanılmaz. Katlanılırsa daha büyük bir günah işlenmiş olur.
Gerek geçmişe dönük haberlerle ilgili yalan yere bilerek yapılan yeminler için, gerekse geleceğe dönük akit ve sözleşmelerle ilgili yalan yere bilerek yapılan yeminler için kefaret ödemek Allah`ın emridir, yani farzdır. Bu tür yeminlerle eğer birisine zarar vermişsek ve bir kul hakkını ihlal etmişsek, yapmamız gereken işler daha da girift haline gelir. Bu durumda:
a) Önce, zararı telafi etmeli ve kul hakkını ortadan kaldırmalıyız.
b) Sonra, hakkını ihlal ettiğimiz kişiden helallik istemeliyiz.
c) Daha sonra yalan yere yemin ettiğimiz için Cenab-ı Allah`a tövbe ve istiğfar etmeliyiz.
d) Son olarak da, yaptığımız yeminle ilgili söz konusu kefareti ödemeliyiz.
Kefaretleri hükme bağlayan ayet şöyledir: `Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da kefareti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin kefareti işte budur. Yeminlerinizi koruyun (onlara riayet edin). Allah size ayetlerini açıklıyor; umulur ki şükredersiniz!`1
Ayetin açık ifadesinden de anlaşılacağı üzere; yalan yere yapılan her bir yemin için öncelikle:
1- On fakiri yedirmek,
2- On fakiri giydirmek,
3- Mü`min bir köle azad etmek şıklarından herhangi birisi tercih edilir.
Eğer bunları yapmaya imkan bulunamaz veya bunlara güç yetirilemezse, yalan yere yapılan her bir yemin için üç gün oruç tutulur.
Bilerek yalan yere yapılan her bir yemin için ayrı ayrı olmak üzere aynı işlemler tekrar edilir ve her birinin kefareti ayrıca verilir. Çünkü her bir yalan yemin ayrı bir suç unsuru taşır ve ayrı bir günah konusunu teşkil eder. Yaptığı yeminin sayısını hatırlayamazsa, galip tahminine göre hareket eder.
Her bir yemini için on fakiri doyuran veya giydiren veya köle azad eden kimsenin, bundan başka oruç tutmak gibi bir yükümlülüğü yoktur. On fakiri doyurmaya, giydirmeye veya köle azad etmeye güç yetiremediği için zorunlu olarak oruç tutmayı tercih eden kimsenin de, `fakir doyurmak veya giydirmek` yükümlülüğü yoktur. Çünkü zaten kendisi de fakirdir.
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, yemin eğer bir farzı terk etmeye, Müslümanlar arası barışı bozmaya, Müslümanların zararına, bir musibetin gelmesine veya bir menfaatin engellenmesine sebep olacak şekilde yapılmışsa; yemin bozulur, yani yemine uyulmaz ve yapılan yemin için kefaret verilir.
Mesela, `Seni Pazartesi günü işe almayacağım` diye yemin eden birisi, arkadaşı eğer bu yeminin sonucundan zarar görecekse yeminini bozar, arkadaşının iş düzenini bozmaz, arkadaşını işe alır. Kendisi de yaptığı yeminin kefaretini öder. Böylece hem arkadaşına zarar vermekten kurtulmuş olur, hem de işi ibadete bağlamış olur, ibadet sevabı almış olur.
Çünkü yeminin kefaretini ödemek bir tür ibadettir. Nitekim Cenab-ı Hak: `Allah adına yaptığınız yeminleri iyilik etmenize, günahtan sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın. Allah işitir ve bilir`2 buyurmuştur.
İçtihadın sözlük anlamı; meşakkatli, külfetli, zor bir işi meydana getirmek için bütün gücünü sarf ederek ceht ve gayret göstermektir.
Terim anlamı ise; kesin ve açık delillerle sabit olmayan öznel yargıları şer'î delillere uygun olarak ortaya çıkarma konusunda bütün güç ve takatini sarf ederek çalışmaktır. Yani, Kur'an, hadis ve icma ile sabit olan şer'î delillerden hüküm çıkarmaktır.
Kur'an-ı Kerim, ezeliyete bakan ve ebediyetten haber veren bir denizdir; sonsuz bir feyiz ve rahmet hazinesidir. O'nun hikmet ve esrarı nihayetsizdir. Her asrın âlimleri anlayışları oranında ondan hisselerini almışlardır ve kıyamete kadar da alacaklardır. Ümmet-i Muhammed (asm.) onun bereketine mazhar olmuşlar, maddeten ve manen Kur'an 'dan istifadeler etmişlerdir ve edeceklerdir.
Kur'an-ı Kerim, özet hâlinde ve ince nüktelerle doludur; bir çok prensip ve kaideleri, esas ve usulleri ihtiva eden zengin bir hazinedir.
Cenâb-ı Hakk bir âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:
"Yaş ve kuru herşey Kitab-ı Mübindedir."
Bediüzzaman Hazretleri bu âyeti şöyle tefsir eder: "Bir kavle göre Kitab-ı Mübin, Kur'andan ibarettir. Yaş ve kuru, herşey içinde bulunduğunu, şu âyet-i kerime beyan ediyor. Öyle mi? Evet, her şey içinde bulunur. Fakat herkes her şeyi içinde göremez. Zira muhtelif derecelerde bulunur. Bazan çekirdekleri, bazan nüveleri, bazan icmalleri, bazan düsturları, bazan alâmetleri; ya sarahaten, ya işareten, ya remzen, ya ibhamen, ya ihtar tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre ve maksad-ı Kur'ana münasib bir tarzda ve iktiza-yı makam münasebetinde şu tarzların birisiyle ifade ediliyor."
Bu İlâhî hazinede beşeriyetin kıyamete kadar karşılaşacağı bütün meseleler sarahaten yani açık ve net olarak bulunsaydı, mevcut Kur'an'ın bin misli kadar bir kitap olması gerekirdi.
İmam-ı Şa'rânî'nin buyurduğu gibi. "Eğer Peygamber Efendimiz (asm.) Kur'ân-ı Kerimdeki icmalleri toplu, öz olarak bir arada bulunan ilimleri açıklamasaydı, Kurân-ı Kerîm'in özet hâlindeki ifadeleri üzere kalırdı. Aynı şekilde, müçtehid din imamları, Sünnette bulanan icmalleri açıklamasalardı, sünnet kendi özet hâliyle kalırdı."
Malumdur ki, Cenâb-ı Hakk nazarında en makbul olan amel güç olanıdır. (İbadetlerin en faziletlisi zahmetli olanıdır) hadisi-i şerifi de bunun bir delilidir. İçtihat da zor bir araştırma ve derin bir incelemeyi icap ettiren yüksek bir ilim ve ehli için mukaddes bir görevdir. İnsanların bütün hal ve hareketleriyle alakası vardır. Buna mazhariyet ise kuru bir iddia ile değil, Peygamberimize (asm.) tam anlamıyla vâris olmakla mümkündür.
Sırların sırrını Yüce rabbimiz Allah bilir. Rahmeti o kadar büyük ki, herkes günahlarının cezasını çekip yandıkdan sonra, belki cehennemde yanıp biter.
İslâmın baş düşmanlarından Ebû Cehil, bir gün Hazreti Resûlüllah'ı tenha bir yerde buldu, bir hayli hakaret ettikten sonra hırsını alamayarak başına taşla vurup yardı. Resûlüllah'ı, başının kanlar içinde eve gitmekte olduğunu gören bir Müslüman kadın oturup sokak ortasında ağlamaya başladı.
Heybetinden herkes korkardı
Hazreti Hamza, o zamana kadar henüz İslâmiyet'i kabul etmemişti. Sokaktan geçerken bir kadının ağlamakta olduğunu görüp, niçin ağladığını sordu. Kadın gördüklerini ona bir bir anlattı. Kadını sonuna kadar dinleyen Hazreti Hamza, doğru Ebû Cehil'in bulunduğu meclise gitti. Hazreti Hamza, pehlivan yapılı ve cüsseli bir vücuda sahipti. Onun heybetinden herkes korkar ve saygı duyardı.
Ebû Cehil, Hamza'nın geldiğini görünce şüphelendi ve korkuya düştü. Çünkü Hazreti Hamza'nın yüzü gülmüyordu. Doğru, yaptıklarını avenelerine böbürlenerek anlatan Ebû Cehil'in üzerine yürüdü ve elindeki yayıyla vurmaya başladı. Bir hayli hırpaladıktan, hatta başını kanlar içinde bıraktıktan sonra:
Karşısında beni bulur
— Bundan böyle Muhammed'e bir kötülük yapayım demeyiniz. Her kim ona bir kötülük yaparsa karşısında beni bulur, dedi.
Oradan ayrıldı.
Ebû Cehil'e niçin Hamza'ya karşı koymadığını sorduklarında, o:
— Sakın ha dokunmayın, bizim tarafımızda bir o kaldı. O da giderse İslâmiyet bir misli daha kuvvetlenir ve biz zarar ederiz, diyor avenelerine
Ona karşı koymamaları için sık sık tenbihte bulunuyordu. Hazreti Hamza, Ebû Cehil'i kanlar içinde bırakıp doğru Resulüllah'ın yanına vardı ve:
— Ya Muhammed! Hiç üzülme, senin intikamını ondan daha fazlasıyla aldım, dedi.
Eline ne geçti
Resûlüllah'tan:
— İyi etmişsin, diyeceğini bekliyordu. Peygamber Efendimiz:
— Öyle yapmakla eline ne geçti? dedi. Hazreti Hamza:
— Benim böyle yapmamdan memnun olmadın mı yoksa? diye sorunca Efendimiz:
— Hayır! Beni memnun etmiş sayılmazsın, diye cevap verdi. O:
— Öyle ise seni ne memnun eder? Ben senin düşmanının başını yardığım halde memnun olmuyorsun, dedi.
Beni memnun edersin
Resûlüllah (s.a.v.):
— Beni senin İslâmiyeti kabul etmenden başka hiçbir şey memnun etmez. Ancak sen hidayeti kabul edersen beni memnun edersin, deyince, Hazreti Hamza:
— Ya Muhammed! öyle ise bana islâmiyet'i anlat, ben Müslüman olacağım, dedi.
Peygamber Efendimiz, Şehadet getirdi, o da beraber «Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh» deyip İslâmiyet'i kabul etti.
Sultan II. Abdülhamit, yahudilerin Filistin
topraklarına yerleşme planlarının önüne geçen bir
padişah olarak bilinir. Bu tutumundan dolayı da
yahudilerin yönlendirdiği bütün fitne teşkilatlarının
ana hedefi haline gelmişti.
Siyonizmin fikir babası olarak bilinen Teodor Hertzl,
kendilerine Filistin'de toprak verilmesi için Sultan
II. Abdülhamit'le görüşme yapmak istedi. Bazı
kitaplarda II. Abdülhamit'in onlarla görüştüğü ancak
tekliflerini reddettiği söyleniyor. Oysa gerçekte II.
Abdülhamit onlarla görüşmeyi kabul etmemiştir. Bunun
üzerine yahudi heyeti başbakan Tahsin Paşa yoluyla
tekliflerini iletmişlerdir.
Yahudiler 1902 yılında Tahsin Paşa yoluyla padişaha
ilettikleri tekliflerinde şunları bildiriyorlardı:
"Yahudiler aşağıda bulunan hususları taahhüt ederler:
1.Osmanlı devletinin otuz üç milyon İngiliz altınına
ulaşan borçlarının tamamını ödemeyi,
2.İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın franka
mal olacak deniz filosu yaptırmayı,
3.Devletin mali durumunu canlandırmak için otuz beş
milyon altın lira faizsiz borç vermeyi.
Bütün bunlar yahudilerin, yılın herhangi bir gününde
Filistin'e ziyaret maksadıyla girmelerine müsaade
edilmesine ve yahudilerin Kudüs-i Şerif'te kendi
dinlerine mensup olanların ziyaretleri esnasında
içinde kalabilecekleri bir müstemleke (kanton)
kurmalarına izin vermesine karşılıktır".
Sultan II. Abdülhamid'e böyle bir teklifte bulunan
heyetin başında siyonizmin babası Hertzl vardı.
Yahudilerin bu teklifine Sultan II. Abdülhamid'in
cevabı şu olmuştur:
"Tahsin! Onlara de ki:
Devletin borçları onun için bir ayıp değildir. Çünkü,
Fransa gibi başka devletlerin de borçları vardır ve
borçları onlara zarar vermemektedir.
Kudüs-i Şerif'i İslam'a ilk önce Hz. Ömer (r.a.)
fethetmiştir. Burayı yahudilere satma kara lekesini ve
Müslümanların korumam için bana tevdi ettikleri
emanete ihanet etme suçunu yüklenemem.
Yahudiler, mallarını kendilerine saklasınlar. Devleti
Aliye'nin İslam düşmanlarının mallarıyla yapılan
kalelerin arkasına sığınması mümkün değildir.
Emret çıksınlar! Bir daha benimle görüşmeye veya
buraya girmeye uğraşmasınlar".
Siyonist lider Teodor Hertzl de anılarında, Sultan II.
Aldülhamid'in kendilerine şu cevabı verdiğini
yazmaktadır: "Doktor Hertzl'e bu konuda yeni adımlar
atmamasını öğütleyin. Çünkü ben bir karış toprak dahi
veremem. Orası benim kendi mülküm değil milletimin
mülküdür. Milletim bu yer için savaşmış ve orayı kanı
ile sulamıştır. Yahudiler milyonlarını kendilerine
saklasınlar. Bir gün gelir de İmparatorluğum
parçalanırsa işte o zaman yahudiler, Filistin'i para
ödemeden alabilirler. Fakat ben sağ olduğum müddetçe
bedenimin neşterle yarılması Filistin'in
İmparatorluğumdan koparılmasından benim için daha
kolay bir hadisedir. Bu imkansız bir şeydir. Ben daha
sağ iken bedenimizin üzerinde otopsi yapılmasına asla
müsaade edemem."
Sultan II. Abdülhamit, hatıralarında da yahudilerin
Filistin'e yerleşme fikirleri hakkında oldukça ilginç
noktalara parmak basmaktadır. Şöyle diyor Sultan II.
Abdülhamit:
"Yahudiler, Avrupa'da Doğu'da olduğundan daha fazla
bir kudrete sahiptirler. Bu sebeple de birçok Avrupalı
devlet çok artmış olan Semit (yahudi) ırkından
kurtulabilmek için Yahudilerin Filistin'e muhaceretini
iyi karşılayacaklardır. Fakat bizim memleketimizde
kafi yahudi vardır. Eğer Filistin'de Müslüman Arap
unsurunun faikiyetini (üstünlüğünü) muhafaza etmesini
istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden
vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde
çok kısa zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden
dindaşlarımızın ölüm kararını imzalamış oluruz....
Siyonistler Filistin'de yalnız ziraat yapmak değil,
orada hükümet kurmak, siyasi temsilcilerini seçmek
gibi şeyler de arzuluyorlar." (13)
Sultan II. Abdülhamit, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin
çıkardığı ve tarihe 31 Mart Vak'ası diye geçen
isyandan sonra tahttan indirilmiştir. Bu olayda ilginç
olan bir şey şuydu: 31 Mart isyanını çıkaranlar ve
kışkırtanlar İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları
veya onların yönlendirdiği kimselerdi. Daha sonra
padişahın tahttan indirilmesine de yine bu cemiyet
karar verdi ve bu kararında padişahı 31 Mart isyanına
sebep olmakla suçladı. Yani kendi suçlarını padişaha
yükleyerek bunu onun tahttan indirilmesi için gerekçe
olarak kullanmışlardı. Padişahın hal'ine (yani
saltanattan indirilmesine) dair kararı ona tebliğ eden
heyetin arasında yer alanlardan biri de Emanuel Karaso
idi. Bu kararı tebliğ eden heyetin içinde bir tek Türk
yoktu. Osmanlı ahalisini temsilen padişahın karşısına
çıktığını iddia eden böyle bir heyette, ahalinin ana
unsurunu teşkil eden ve devletin yönetimini resmiyette
elinde tutan önemli bir etnik unsuru temsil eden bir
tek kişinin bulunmaması dikkat çekiciydi. Padişah da
bu durum karşısında şu ifadeyi kullanmıştı: "Bir Türk
padişahına, 33 sene bu makamda bulunmuş İslam
halifesine hal' kararını bildirmek için bir yahudi,
bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını
bulamadılar mı?" (14)
Ne yazık ki, Filistin topraklarının yahudilere
satılması için rüşvet teklifinde bulunduğunda Sultan
II. Abdülhamid tarafından kovulan yahudi Emanuel
Karaso bu kez sultanın hal' kararını tebliğ için onun
karşısına çıkmıştı. İşte bu ihanetin şartlarını
hazırlayan teşkilat da İttihat ve Terakki
Cemiyeti'ydi.
Bu arada İsrail'in ilk başbakanı Ben Gurion'un da II.
Abdülhamid döneminde İstanbul Hukuk Fakültesi'nde
okuduğunu ve İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin
bünyesinde padişah aleyhine çalışmalara katıldığını
hatırlatalım. Ben Gurion Birinci Dünya Harbi'nin
patlak vermesinden sonra Kudüs'e döndü.
Sultan İkinci Abdülhamid Han, siyonizm tehlikesini çok iyi gören devlet adamıdır. Osmanlı tahtına çıkınca ilk icraatı, Filistin'in bütün topraklarını sarayın (Osmanlı Hanedanının) mülkü haline getirmek oldu. Böylece nüfusun çoğunluğunu elde etme planının bir parçası olan Filistin'de toprak satışı kesin olarak önlendi. Ayrıca Filistin'e 33 senelik saltanatı esnasında tek bir Yahudinin girmesine izin vermedi.
Siyonizm teşkilatının lideri Dr.Theodor Hertzel birçok defa Saraya ve Babıali'ye mektup yazdı. İngiltere'nin aracılığı ile Theodor Hertzel ve Haham Moşe Levi, Sultan Abdülhamid Han ile görüştüler. Dr.Theodor Hertzel, Abdülhamid Han'a şu tekliflerde bulundu. Filistin'de altın para karşılığı toprak sattığı takdirde:
1- Yahudiler Osmanlı Devletinin bütün borçlarını ödeyecekler.
2- Osmanlı Devletine büyük mali yardımda bulunacaklar.
3- Sultan Abdülhamid Han'ın siyasetini Avrupa'da destekleyecekler.
4- Yahudiler, Osmanlı Devletinde inşa edilecek savaş üslerinin parasını ödeyecekler.
5- Sultan Abdülhamid Han'a şahsı için büyük servet verecekler.
Osmanlı Devleti ekonomik yönden büyük bir çöküntü, hatta, iflas durumunda olmasına rağmen, Sultan Abdülhamid Han bu büyük maddi teklifler karşısında çok hiddetlenerek yüksek sesle, "Dünyanın bütün devletleri ayağıma gelse ve bütün hazinelerini kucağıma dökseler, size siyonistlik adına bir karış yer vermem. Ecdadımızın ve milletimizin kanıyla elde edilen bir vatan, para ile satılamaz. Derhal burasını terk edin. Defolun!" diyerek huzurundan kovmuştur.
Daha sonra Abdülhamid Han'ı tahttan indirerek intikamlarını aldı İngilizler. Teşkil olunan yeni Osmanlı hükumetinde üç Yahudi veya dönme bakan (maliye, ticaret ve ziraat ile nafia bakanlıkları) bulunuyordu. İttihat ve Terakki, azınlıkların da toprak satın alabileceğine dair kanun çıkarttı. İttihat ve Terakki'nin ihanetlerinden biri de budur... Yahudiler geniş topraklar alarak üzerlerine tapuladılar. Sultan Abdülhamid Han'ın şahsi (Hanedan) arazisi kasten ve yok pahasına Yahudilere satıldı.
Birinci Dünya Harbinden önce İngiltere ve Fransa, Yahudilere teminat verdi: Osmanlı Devleti yıkılacak ve Filistin'de Yahudi Devleti kurulacaktı. İttihat ve Terakki partisinin basiretsiz liderlerinin bir emri vakisi ile Osmanlı Devleti 1914'te Birinci Dünya Harbine katıldı.
Tarih kitaplarında Birinci Dünya Harbinin görünen ve görünmeyen sebepleri olarak çok şeyler söylenmiştir. Fakat gerçek sebep Osmanlı Devletini yıkmak ve Yahudi devleti kurmaktır.
Filistin'i işgal eden İngilizler derhal askeri idare ilan ettiler. Çeşitli planlarla, mülk satışlarıyla Yahudilerin sayısını artırmaya başladılar. 1919'da Filistin'de, Arapların sayısı, Yahudilerin 16 misliydi. 1947'de ise Yahudi sayısı ile Arap sayısı eşit duruma geldi.
İkinci Dünya Harbi müttefiklerin galibiyetiyle bitince, İngilizlerin Filistin'i Yahudilere hediye etmesine artık hiçbir mani kalmadı. 14 Mayıs 1948'de Yahudiler, İsrail'in kuruluşunu ilan ettiler.
Bu arada Filistinliler, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi gibi değişik teşkilatlar kurarak mücadeleye başladılar. Fakat bunlar da, dış güçlerin kontrolünde, İslam kültüründen habersiz, ateist, Hıristiyan kökenli maocu, marksist-Leninist ideolojilere sahip teşkilatlardı. Yusuf aleyhisselamın kabrini yakacak kadar cahil, dinden bîhaber kimselerdi.
Netice olarak Filistin'in bugünlere gelmesinin müsebbibi İngilizler ve bunların oyunlarına alet olan, İttihat terakkiciler ve Osmanlının kıymetini bilemiyen Filistin halkıdır.
"Dünyanın bütün devletleri ayağıma gelse ve bütün hazinelerini kucağıma dökseler, size siyonistlik adına bir karış yer vermem. Ecdadımızın ve milletimizin kanıyla elde edilen bir vatan, para ile satılamaz. Derhal burasını terk edin. Defolun!"