DermanAbi

DermanAbi

Üye
18.11.2004
Çavuş
1.805
Hakkında

  • Essalâtu vesselâmu aleyke Yâ Rasûlallâh...

    Allah Rasulü Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :
    Ademoğlunun, emr-i bi'l-ma'ruf veya nehy-i ani'l-münker veya Allah Teala Hazretlerine zikir hariç bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir.
    Tirmizi, 2414
#01.03.2006 07:44 0 0 0
  • Essalâtu vesselâmu aleyke Yâ Rasûlallâh...

    Allah Rasulü Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :
    Sadaka Rabbin öfkesini söndürür ve kötü ölümü bertaraf eder.
    Tirmizi, 664
#01.03.2006 07:43 0 0 0
  • Konu: WC BURADA
    Tuvaleti Görünce. Tuvalete Gitmeye Gerek Kalmadan Yarı Yolda Şeeeyini Eder İnsan...
#28.02.2006 17:36 0 0 0
  • Hayallerimizi, yüreğimizden geçenleri, yaşayamıyoruz diye düşünür
    oldum son günlerde ben . Hep bir engel var insanların yaşamlarında
    mutluluklarını engelleyen. Bu engeller; yarım kalan bir iştir bazen
    tamamlanması gerekir, bazense sorumluluklardır. Bazen paylaşılamayan
    duygulardır, bazense nedensizdir, anlamsızdır bu engeller. Ama bir
    düşün, hayatı hayat yapanda bunlar değil mi? Bunlar değil mi insanı
    insan yapan. Sadece nefes alıp gülmek midir ki yaşam dediğimiz? Yoksa,
    acısıyla sevinciyle, karmaşasıyla, dinginliğinle yaşadıklarımız mı? Ya
    da yüreği sıkan, bunaltan, boğan yaşanmamışlıklar mı? Veya
    pişmanlıklar mı yaşadıklarımızdan duyduğumuz bize yaşadığımızı
    hissettiren.

    Hiç istiridye kabuğunu açtın mı? Ne ilgisi var deme bana. Hep bir ümit
    vardır istiridye kabuğu açılırken. Bu sefer dersin, bu sefer bu
    istiridye kabuğunu açacağım ve içinde bir "inci" olacak. Ama her
    defasında bir başka istiridye kabuğuna taşınır umutlar. İnsanların
    yaşadıkları ilişkileri de ben "inci" yi aramaya benzetiyorum. Her
    attığımız adım, her yaşadığımız şey başlangıçta bir umuttur. Bu sefer,
    evet kesinlikle bu sefer der dururuz. Ve bazen de hiç ummadığımız bir
    istiridyenin kabuğunu açtığımızda tüm ihtişamı ile karşımızda durur.
    Seviniriz, mutlu oluruz, işte aradığımızı bulduk deriz. İşte onca
    arayış, onca emekten sonra karşımızda duruyordur hayalimiz.
    Ancak çoğunlukla kaygan ve aramaktan yorulmuş, uyuşmuş ellerimizde
    tutamayız o küçücük "inci" tanesini ve kayar gider elimizden, denizin
    derinliklerine doğru süzülür, baka kalırız ardından boş gözlerle.
    Neden böyle düşündüğümü bilmiyorum, ama bildiğim bir şey var ki, hiç
    ummadığım anda bir istiridye kabuğunun içinde buldum ben seni. Ve
    biliyorum ki kayıp gitmene mani olamayacağım bir gün ellerimden. Doğal
    olanı da, doğru olanı da bu belki. Ama şu anda o inci tanesi ellerimde
    ve ben tüm ihtişamıyla seyrediyorum elimdekini. Ve mutluyum.......

    Neden böyle düşündüğümü bilmiyorum dedim ama, galiba bu gün
    okuduklarım etkili oldu buna ve beni farklı bir boyuta taşıdı o
    yazılanlar...

    "Şimdi artık biliyorum ki, bütün yaşantımız boyunca ancak bir/birkaç
    kişiye böyle bir hak tanırız. Onu şımartır, yüz verir, alttan alır ve
    hatta ona teslim bile oluruz. O da bunu, zaten taa en başından
    bilmektedir. Eğer çok şanslı değilseniz, karşınızdaki şımarır, ipin
    ucunu kaçırır, bin pişman olur, incinir, düş kırıklıklarıyla yaralanır
    ve acı çekersiniz sonunda. Bazen, çok ender de olsa şanslısınızdır ve
    bir mucize yaşarsınız. Çünkü, karşınıza dilinize akraba biri
    çıkmıştır. (Tanrım mucizeleri ne çok seviyoruz böyle!) O sırada kaç
    yaşında olduğunuzun kesinlikle hiç önemi yoktur. (Hayır yoktur!) Ve
    ben şanslıydım!"

    Geriye dönüp baktım yaşadıklarım içinde ben hiç kimseyi şımartamadım,
    alttan da almayı bir türlü beceremedim. Hep burnumun dikine gittim.
    Bir hünermiş gibi bu. Bazen daha da kötüsü, hak edenlere dahi hak
    ettikleri özeni gösteremedim. Olsun bir gün onu da öğrenirim de belki
    mezarımda gelincikler açar o zaman...

    ve hayat herşeye rağmen güzel.
    noimage
    dermişim!!!
#28.02.2006 17:25 0 0 0
#28.02.2006 17:18 0 0 0
#28.02.2006 17:12 0 0 0
#28.02.2006 16:58 0 0 0
#28.02.2006 16:34 0 0 0
  • Doğuda bir baba vardi
    Batı gelmeden önce
    Onun oğullari batıya vardı

    Birinci oğul batı kapılarında
    Büyük törenlerle karşılandı
    Sonra onuruna büyük şölen verdiler
    Söylevler söylediler babanın onuruna
    Gece olup kuştüyü yastıklar arasında
    Oğul masmavi şafağin rüyasında
    Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri
    Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere
    Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı
    Öcünü alsın diye kardeşini yolladı

    İkinci oğul Batı ülkesinde
    Gezerken bir ırmak kıyısında
    Bir kıza rastladı dağların tazeliginde
    Bal arılarının taşıdığı tozlardan
    Ayna hamurundan ay yankısından
    Samanyolu aydınlığından inci korkusundan
    Gül tütününden doğmuş sanki
    Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu
    Saçlarını güneş destelemiş
    Yıllarca peşinden koştu onun
    Kavuşamadı ama ona
    Batı bir uçurum gibi girdi aralarına
    Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr
    Alıp götürdü onu
    Ve ikinci oğulu
    Sivri uçurumların ucunda
    Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda
    Baba yağmurlardan anladı bunu
    Yağmur suları aci ve buruktu
    İşin künhüne varsın diye
    Yolladı üçüncü oğlunu

    Üçüncü oğul Batıda
    Çok aç kaldı ezildi yıkıldı
    Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada
    Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı
    Fakat batinin büyüsü ağır bastı
    İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı
    Sonra büsbütün unuttu onları
    Şef oldu buyruğunda birçok kişi
    Kravat bağlamasını öğrendi geceleri
    Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler
    Patron oldu ama hala uşaktı
    Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü
    Bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda
    Ondan hesap sordu o da
    Sırf utançtan babasına
    Bir çek gönderdi onunla
    Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi
    Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı
    Bu yüklü çeki
    İyice yaşlanmıştı ama
    Vazgeçmedi koyduğundan kafasına
    Dördüncü oğlunu gönderdi Batıya

    Dördüncü oğul okudu bilgin oldu
    Kendi oymak ve ülkesini
    Kendi görenek ve ülküsünü
    Günü geçmiş bir uygarlığa yordu
    Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı
    Batı bilginleri bunu kutladı
    O da silindi gitti binlercesi gibi
    Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle
    Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan

    Beşinci oğul bir şairdi
    Babanın git demesine gerek kalmadan
    Geldi ve batının ruhunu sezdi
    Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır
    Batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair
    Topladı tomarlarını geri dönmek istedi
    Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini
    Kum gibi eridi gitti yollarda

    Sıra altıncı oğulda
    O da daha batı kapılarında görünür görünmez
    Alıştırdılar tatlı zehirli sulara
    Içkiler içti
    Kaldırım taşlarını saymaya kalktı
    Ev sokak ayırmadi
    Geceyi gündüzle karıştırdı
    Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara

    Baba ölmüştü acısından bu ara

    Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara
    Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda
    Bir alinyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda
    Bir de o talihini denemek istedi
    Bir şafak vakti Batıya erdi
    En büyük Batı kentinin en büyük meydanında
    Durdu ve tanrıya yakardı önce
    Kendisini değistiremesinler diye
    Sonra ansızın ona bir ilham geldi
    Ve başladı oymaya olduğu yeri
    Başına toplandı ve baktılar Batılılar
    O aldırmadı bakışlara
    Kazdı durmadan kazdı
    Sonra yarı beline kadar girdi çukura
    Kalabalık büyümüş çok büyümüştü
    O zaman dönüp konuştu :
    Batılılar !
    Bilmeden
    Altı oğlunu yuttuğunuz
    Bir babanın yedinci oğluyum ben
    Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
    Babam öldü acılarından kardeşlerimin
    Ruhunu üzmek istemem babamın
    Gömün beni değiştirmeden
    Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
    Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :
    Karşınızdakini değistirmek
    Beni öldürseniz de çıkmam buradan
    Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
    Fakat değişmeyecek ruhumOnu kandırmak için boşuna dil döktüler
    Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
    O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı
    Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı
    O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı
    Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı
    Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar
    En onulmaz yarası olanlar
    Ta kalblerinden vurulmuş olanlar
    Yüreğinde insanlıktan bir iz tasıyanlar
#28.02.2006 14:44 0 0 0
  • Bir Deniz Islanır Kucağımda

    suçluyum!
    gövdemde yanan binlerce esmer mumdan
    herhangi biri gibi...
    gözlerini kaybettiğim Monalissa
    takıl saçlarıma doğudan gelen rüzgarla
    bağışla beni!
    eşleniği olmayan kutsal bir aşkla

    bir deniz ıslanır kucağımda
    --------------------------------------------------
    bir gemi yanaşır usulca aşkın
    unuttuğumuz, ertelendiğimiz sularına
    eğil, geçtiğim köprülerin altında n
    çekil, dur şimdi
    çekimsiz bir fiil, kal!
    korktuğum cümlelerin ardında
    bir gemi,
    bordasında ıslak yaralı gözleri annemin
    ellerindeki eğri dalgaları
    sakın çekme suları ardına
    bu gel-git, bu hezeyan
    bir papatya uzun uzun düşüyor suya

    --------------------------------------------------
    bir sabah beni yanında bulamamak için
    koy o yastığı başucuna
    gözlerini, beni ağlamak için sakla
    kusursuz engel, durma!
    kapıların önünde
    bir gemi diyorum
    bordasında utancından kızarmış
    bir karanfil sana
    --------------------------------------------------
    öleceksek, uzun olsun
    öldüreceksek, inançlı
    durgun, ki cesur rüyasında
    okyanus bedenli bir kadınla
    yatmış şaşkın ergen gibi
    bakıyorum hayata
    bir gemi bordasında
    bir gemi alabora
    bir deniz ortasında

    Vardır Herkesin Bir Denizi
    Uçurumu Olduğu Gibi.
    Belki Hayatın Kıyısında
    Belki de Hayatın Tam Ortasında....
#28.02.2006 14:28 0 0 0
  • Yokluğun Yoksulluk

    yaz geldi yine
    güneş bahçelerden doğuyor.
    bir yığın sensizlikleyim şimdi,
    sessiz ıssız bir geceyleyim.
    sabah oluyor.
    sen, yoksun.

    yürüdüğün bütün yollar yanımda
    beraber uzanıyoruz ömrüne
    ben, sana aşık oluyorum.
    sen, yoksun.

    beyoğlu'nda batıyorum ay'a
    yağmur var inceden.
    aşıklar el ele kol kola,
    ben yalnızım. çünkü
    sen, yokun.

    bütün limanlar kovalıyor sevdaları,
    bir fırtınayla dağılıyor duygular,
    ben firar ediyorum. çünkü
    sen, yoksun.

    akşamlar olmuyor şehirlerde,
    yada oluyor ben fark etmeden.
    koşmak istiyorum kalbine
    sonra, öylece kalakalıyorum.
    çünkü...sen, yoksun.

    bıraktığın yalnızlıkla yaşıyorum.
    yüzün yerine hayaline bakıyorum.
    her gece ölüp ölüp diriliyorum.
    ağlıyorum. çünkü..
    sen, yoksun.

    sayfaları yok düşlerimin.
    teksin sen bu düşüncelerde
    rüya görmüyorum
    çünkü sen varsın içimde
    bitişe yaklaşıyorum.
    sen, yine yoksun.

    yıldızları kayıyor yaşamımın,
    zaman boşalıyor bardaktan.
    çölden dönüyor kayıplar.
    uzanıyorum yokluğuna
    bekliyorum bana gelmeni
    ama. sen, yoksun.

    siper aldı bütün duygular sana
    ateşlerini söndürmek gerek bu kalbin.
    en kötü zamanıdır şimdi sensizliğin.
    sevinmek istiyorum seni gördüğüme
    bakıyorum, göremiyorum.
    çünkü...sen, yoksun

    ben varolmanı bekliyorum.
#28.02.2006 14:25 0 0 0
  • bir ölümün anatomisi
    Yazar: aris nalcı


    Uzun mavi taşlarla kaplı koridorun ışıksız bölümünde yere çökmüş oturuyordu. Gözü karşısında duran ve içeri girilmesi kesinlikle yasaktır yazan kapının tam karşısında küçük elle yapılmış ufak bir tahta parçasının üzerinde ellerini dizerinde birleştirmiş ve kafasını yaslamış oturuyordu.

    Kapıdaki en ufak kıpırtı gözlerini birkaç kez kırpıştırmasına neden oluyordu. Heyecanla dışarı çıkacak hademeyi ekliyordu. Geldiğinden beri dışarı kimse çıkmamıştı Nöroloji Bölümü yoğun bakımının kapısından. Birkaç saat önce etrafta koşuşturup duran içerideki yakınını görmek isteyen ziyaretçiler şimdi koridorun diğer köşesindeki koltukları birleştirmiş birbirlerinin üzerine kafaları düşmüş bir şekilde uyuyorlardı. Hasta beklemek onları yormuştu. Ama o 3 saattir yerinden hiç kıpırdamadan hatta kimseyle konuşmadan içerdeki odadan birinin çıkıp ona olan biten hakkında bilgi vermesini bekliyordu.

    Hademe elinde bir liste ile dışarı çıktı. İçinde en azından içeriden bir haber geleceği için bir sevinç fırtınası koptu gereksiz yere. Hastane koridorundan nasıl bir sevinç yaşanabilirdi ki doğumhane kapısında değilse eğer insan.

    Hademe elindeki listeyi çocuğa uzattı. Doktorun el yazısını, çocuğun da okuyamayacağını anlamış olacak ki hademe listeyi alıp tek tek okudu sırayla. Hortum, şırınga, bant, kotluk altı derecesi ve sargı bezi& Ardından da bunları alt kattaki tıp markette bulabileceğini söyledi. Hademenin elindeki ikinci listede ise bir fotokopi kâğıdı bulunuyordu. Kâğıtta hastaneye getirilmesi gereken eşyalar yazıyordu. Çatal, kaşık, pijama, iç çamaşırı, terlik vs. Uzun süre hastanede kalacaktı anlaşılan.

    Hastanenin uzun ve dolambaçlı koridorlarında alt kata inen merdivenleri bulmak için telaşla yürümeye başladı çocuk. Önce ailesini bulup onlardan para almalıydı. Önce sağ sonra kırık sandalyeli koridordan sağ ardından da merdiven, ilk merdivenden sonra tekrar sağ ve sonra sol& Kaybolmaya başlamıştı& Yoğun bakımın yerini bulana kadar zaten bayağı zaman harcamıştı. Ama bulmuştu işte. Tıp marketi de bulabilirdi. Hastanede birkaç dakika turladıktan sonra acil servisin kapısının önündeki bahçeye sigara içmek için çıkan anne ve babasını buldu. Onlara hademenin dediklerini bir teyp kasetinden okurmuş gibi duygusuz bir ses tonuyla tekrarladı. Sonra da onları alıp eliyle koymuş gibi bulduğu tıp markete götürdü. Gecenin 3ünde uykuya yeni dalmış bir görevli marketin kapısını açmadan camdan aldı listeyi ardından da aynı camdan verdi istediklerini.

    Yukarı çıktıklarında hademeye teslim etti torbayı. Hademenin onu güler yüzle karşılaması onu kuşkulandırdı. Hastanelerde güler yüz görmek iyi bir şey değildi. Doğumhane kapısında değilsen eğer. Sonra da tekrar kapının karşısındaki yerini aldı. Orda duran el yapımı sandalyeye benzeyen bir tahta parçasının üzerine oturdu yine. Üzerinde Ben bunu yaparken içerdeki tüm hastalar için dua ettim. Her kim ki buraya oturursa o da aynını yapsın. Yazıyordu tahta çökmeliğin üzerinde. Ancak bir çökmelik olabilirdi zaten. Birkaç saat önce ayakta bekleşen koltuklarda oturacak yer bulamayan çaresiz hasta yakınlarından biri yapmıştı herhalde.

    Çökmeliğe oturup hayatında çok az yaptığı bir şey yaptı o da. Dua etti. O an yoğun bakım kapısında bekleyen herkes dua ediyordu belki ama onun duasının hem dili hem de amacı farklıydı. Daha önce ettiği duaları hatırladı. Lisede üniversite sınavının iyi geçmesi için dua etmişti. Beğendiği kız da onu beğensin diye dua etmişti. Ama şimdi hayatında ilk kez uzun süredir hasta olan anneannesinin artık huzura kavuşması için dua ediyordu. Dua ederken bir yandan utanıyor bir yandan da Allahtan böyle bir şey istediği için kendine kızıyordu.

    Yorgundu, annesi ve babası nöbeti devralmaya geldiklerinde eve gitti. Uyudu. Rahattı. Sanki geçmişti tüm olanlar. Kendi de rahatlığına bir anlam veremedi.

    Ertesi akşam hademe kapıdan ölüm haberiyle çıktı. Son bir kez görsün diye annesini aldılar içeri. Konuşuyor ama iyi değil diye durumu özetledi annesi kapıdan çıkışta. Zaten birkaç dakika sonra da ölüm haberiyle geldi hademe dışarıya. Yapacak bir şey kalmamıştı onlar için. Duası tuttu diye sevinmeli miydi yoksa üzülmeli miydi anlayamadı o an. Yapabildiği tek şey anneannesinin hastalığı boyunca huzura kavuşmak için sürekli olarak dua okuduğunu hatırlayıp kendini avutmak oldu.

    Henüz sabah olmadan hastaneden çıkışını almaya gitti babası. Cenazeyi teslim almak için morga gittiğinde nüfus kâğıdını soran kişi imamdı. Dün gece eline tutuşturulan onca belge arasında nüfus kâğıdını ararken imam dua okumaya başlamıştı bile.

    Hoca bey biz Hıristiyanız

    Öyle mi& olsun bir de ben okumuş olayım bir şey olmaz. Allah rahmet eylesin. Geride kalanlara kuvvet versin evladım

    Nüfusu bulamadı ama elindeki kâğıt tomarlarına bakan imam bunların yeterli olduğunu söyleyerek başsağlığı dileyip cenazeyi teslim etti.

    Elindeki kâğıtların hiçbirinde hastanın adı doğru yazılmamıştı. Tüm gece hastanenin koridorlarındaki bir sürü vezneye kayıt yaptıran babası memurlara kaynanasının adını ve soyadını doğru yazdıramayacağını anlayınca işler hızlansın diye vazgeçmiş, isimleri memurların kulaklarındaki paslara bırakmıştı.

    Giriş belgesinde Agani Mandroğlu olan isim, gece boyunca Ağani Mandrolu, Agni Mando, Aganik Mandrolu olarak değişmiş, çıkış belgesinde ise Avni Mado olarak geçmişti.

    Zor bir isimdi belki ama Ermeniler arasında en çok bilinen isimdi Ağavni, güvercin anlamına geliyordu. Birçok kez hastalığı sebebiyle eski günleri hatırlayamadığı dedesini konuşma fırsatını bulamayan çocuk şimdi anneannesinin tabutu başında kilisedeki ayinin bitmesini bekliyordu. Bir yandan da kilisenin sahne şeklindeki ön tarafındaki yükseltide duran güvercin figürlerine takılmıştı gözü. Çok uzun sürdü cenaze töreni. Birçok düğüne gitmişti son yıllarda onlar bile bu kadar uzun olmamıştı. Ermeniler ölülerine çok saygılıdır ondan cenaze törenleri uzun sürüyor herhalde. Gitmesini istemiyorlar hemen diye düşündü.

    Ermeni cenazeleri uzun sürer. En önemli şeydir ölülerin ölüm yıldönümlerinin anılması. Ölümlerinin 40. günlerinde bir araya gelinip ölenin ruhunun şad edilmesi. Cenaze töreninin ardından kilise salonunda yapılan taziye ziyaretleri ve ardından da ölünün canına yenilen helva törenin en önemli yerleridir.

    Tören başlarken aile kilisenin yönetim kurulu odasında bekletilir. Gelenler karşılamak onların görevi değildir. Kapıdan girenleri imza listeleri karşılar. Cenazeye gelenler listelere isimlerini yazar ardından da ölenin anısına herhangi bir yardım kurumuna bağış yapmak için sıraya girerler.

    Tören büyük bir titizlikle başladı. En yakınından en uzak akrabasına kadar önem sırasıyla dizildiler konuklar kiliseye. Kadınlar solda erkekler sağ tarafta bekledi geleneğe uygun olarak. Ayinin ardından kapı çıkışında papaz ölenin ruhunu andı ve kalanlara güç vermesini diledi. Haçını öptürdü onlara. Kadınlar ayinden sonra kilise salonunda aileye gelen taziyeleri kabul etti. Konuklara kahve pişti. Kahve kokusu kapladı tüm salonu o kadar ağırdı ki gözyaşının akmasına bile izin vermedi. Erkekler ise cenazeyi toprağa vermeye gittiler.

    Ne kilisedeki törende ne evde hiç ağlamadı. Taa ki mezarlığa kadar. Mezarlıkta tabutun arkasında dört beş kişi vardı sadece. Tabutu gömmeye gittikleri yerde mezar taşının önüne dizildiler. En öndeydi torunu. Dikkatle seyretti tabutu nasıl yerleştirdikleri. Sanki bir şey olacak anneannesine diye korkuyordu halen. Ne yapacağını bilmiyordu vücudu. Papaz tekrar dua okumaya başlayıp tabut toprağa girdiğinde küreği kaptı gömücülerin elinden. Biri varsa toprağı onun üzerine atacak o da o olmalıydı. En azından 24 yıldır tanıdığı çocukluk yıllarında kendine bakan anneannesine bunu borçluydu. Cenaze töreninde tabutun önünde bulunan üzerinde torunları yazılı bir çelenk duygularına anlatmaya yetmezdi. Hiç yorulmadan saatlerce kürek salladı. İlk gözyaşı orda aktı torunun. Tabut tamamen gözden kayboluncaya kadar. Mezar taşı dikkatini çekti oradan giderken Mandroğlu soyadlı son kişiydi anneannesi. Bir ailenin daha soyu tükenmişti Sadece kütük kayıtlarında kalacaktı. Nüfus cüzdanından anne kızlık soyadı hanesinde yaşayacaktı artık o var olmayan Mandroğlu ailesi.

    Güvercinler eşlik ediyordu o mezarlıktan çıkarken. Anneannesi onu izliyor diye düşündü. O iki yaşındayken ölen dedesine çok benzediğini söylerlerdi, şimdi anneannesi onun yanındaydı belki de. Benden dedeme selam söyle dedi içinden dışarı çıkarken.

    Kiliseye döndü annesini kız kardeşini aldılar. Sonra da eve gittiler. Anneannesinin odasını topladılar. Tüm elbiseleri fakirler kurumuna verilmek üzere bavula kondu. Ama öyle eşyalar vardı ki&

    Televizyon seyrederken koltuğun minderinin arasından çıkan anneannesin yakın gözlükleri hatıra kaldı tüm o odadan.

    Yılbaşı arifesiydi. Herkes yeni yıl heyecanındaydı ertesi sabah İstanbulda. İlk yapmayı düşündüğü şeyi yaptı kalkınca. Binlerce kez önünden geçtiği Eminönü Sultanahmet Cami önündeki yemcilere gitti. Bir poşet yem alıp dağıttı cami önündeki güvercinlere. Anneannesinin yeni yılını kutladı bir yandan güvercinlere konuşarak. Ne de olsa Ağavniydi adı Güvercindi o da belki&

    Gözlerinize Sağlık Güzel Arkadaşlarım...
#28.02.2006 14:21 0 0 0
  • BEDAVA HEDIYE

    Çok fakir giyimli bir kadin yüzünde bir hüzünle bir manava girer. Dükkan sahibine mahcup bir sekilde yaklasir. Kocasinin çok hasta oldugunu, çalisamaz duruma düstügünü ve yedi çocugu ile birlikte aç kaldiklarini ve yiyecege ihtiyaçlari oldugunu söyler. John Longhouse isimli manav ona ters bir sekilde bakarak derhal dükkanini terketmesini ister. Kadin ailesinin ihtiyaçlarini düsünerek, lütfen efendim der, paramiz olur olmaz getirip borcumu ödeyecegim. John kendisine bir kredi açamiyacagini çünkü onun eski bir müsterisi olmadigini, kendisinde bir hesabinin bulunmadigini söyler. O sirada dükkanin disinda bekleyen bir müsteri ikisinin arasinda devam eden bu konusmayi dinlemektedir. Içere girerek manava yaklasir ve ben o kadinin almak istediklerine kefilim der. Ailesinin ihtiyaci olan seyleri ona ver. Bunun üzerine manav çok isteksiz bir sekilde kadina döner ve bir alis veris listen varmiydi diye sorar. "Evet efendim" der kadýn. "Tamam" der manav. Simdi onu terazinin su kefesine koy, onun agirliginca diger kefeye istediklerinden koyacagim.!" kadýn bir an duraksak, sonra basini önüne eger ve çantasini açarak üzerine bir seyler karalanmis bir kagit parçasini çikartir ve manavin kendisine gösterdigi kefeye özenle birakirken basi hala öne egiktir. Manavin ve diger müsterinin gözleri terazinin kefesine dikilirken hayretle büyümüstür. Manav müsteriye dönerek , kisik bir sesle, "Inanamiyorum." Der. Inanilacak gibi degildir. manav çoktan diger kefeye eline geçeni doldurmaya baslamistir ama nafile, diger kefeyi yerinden bile kipirdatamamistir. Terazinin kefesi artik üzerindekileri almayacak kadar doldurdugunda çaresiz hepsini bir torbaya doldurarak kadina verir. Saskinlikla üzerinde bir seyler çiziktirilmis kagidi eline alir ve okur. Bir de bakar ki orda bir alis veris listesi yoktur. Sadece bir dua yazilidir. "Allah'ým neye ihtiyacim oldugunu sen bilirsin, kendimi senin ellerine teslim ediyorum." Manav tas gibi bir sessizlige bürünmüstür.kadýn kendisine tesekkür ederek dükkandan ayrilir. Daha sonra manav terazisinin kefelerinin kirilmis oldugunu görür.

    duanin ne kadar agir çektigini sadece Allah bilir.
    DUA BIZIM IÇIN HIÇBIR MALIYETI OLMAYAN BEDAVA BIR HEDIYEDIR.

    GULUMSEMEK İSE YAN ETKİSİ OLMAYAN TEK REÇETEDİR GÜZEL DOSTLARIM...
#28.02.2006 09:04 0 0 0
  • BIR GÜN BIR ZAT HASAN BASRI HAZRETLERINE GELEREK YALVARIR
    ELINI AYAGINI ÖPEYIM DIYEREK HAZRETI IMAMDAN YARDIM ISTER
    ISTIRHAM EDER:-AMAN EFENDIM!NE OLUR?ALLAH ICIN BIZE BIR YARDIMDA
    BULUNUNUZ DER
    HZ.IMAM:-NEDIR? DERDIN NE HUSUSTA YARDIM EDELIM?ÖNCE DERDINI VE IHTIYACINI ISTEGINI SÖYLEKI SANA YARDIM EDEBILELIM DER
    ADAM:-EFENDIM!BENIM COK AKILLI BIR KIZIM VARDI ONU COK SEVERDIM
    SIMDI ISE BU AKILLI KIZIMA BIR SEYLER OLDU GECE GÜNDÜZ DURMADAN AGLIYOR
    KURANI OKUYOR AGLIYOR NAMAZI KILIYOR AGLIYOR HADISI SERIF OKUYOR
    AGLIYOR VE BUGÜNLERDE GÖZLERI ARTIK GÖRMEZ OLDU KORKUYORUM KI GÖZLERI KÖR OLACAK SIZDEN RICA EDIYORUM GELSENIZ DE BIR BAKSANIZ ONA (KIZIMA) BIR
    NASIHAT ETSENIZ BIRAZ ÖGÜD VERSENIZ DIYE RICA EDER
    HASAN BASRI HAZRETLERI KABUL EDER ADAMIN EVINE KADAR GIDERLER EVE VARDIKLARINDA HASAN BASRI HAZRETLERI:
    -YAVRUM NEDEN AGLIYORSUN?GÖZLERIN AGLAMAKTAN KÖR OLABILIR ONUN ICIN NEDEN AGLIYORSUN SEBEBINI BIZE SÖYLERSEN SANA YARDIMCI OLABILIRIZ SENDEN RICA
    ETSEM SEBEBINI SÖYLER MISIN? DEDI KIZ SU CEVABI VERIR :
    -EFENDIM BENIM HIC BIR HASTALIGIM YOKTUR SIHATIM GAYET YERINDEDIR GÖZLERIMIN
    AGLAYARAK KÖR OLMASININ IKI SEBEBI VARDIR
    BU GÖZLERIMIZ AHIRET ALEMINDE ALLAHU TEALAYI YA GÖRECEK VEYA GÖRMIYECEKTIR
    EGER CENAB-I HAKKI GÖRME NIMETINE ERERSE BÖYLE BINLERCE GÖZ ONU GÖRMEK
    ICIN FEDA OLSUN EGER GÖRMEZSE O ZAMAN ALLAHU TEALA KENDI ZATINI GÖRMEGE
    LAYIK KILMADIGI GÖZLERI KÖR ETSIN ALLAHI GÖRMEYECEK GÖZÜ GÖZÜM VAR DEYU NEYLERSIN DER
    HASAN BASRI HAZRETLERI BU CEVABDAN COK DUYGULANIR GÖZLERINDEN YASLAR GELIR
    VE SÖYLE DER:-NASIHAT ETMEYE GELDIK KENDIMIZ NASIHAT ALDIK
    HEKIM OLMAYA GELDIK HEKIMIMIZI BULDUK DEMISTIR.
    GÖZLERİNİZE SAĞLIK OKUYAN ARKADAŞLARIN...
#28.02.2006 08:42 0 0 0
#28.02.2006 08:30 0 0 0
  • İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) demiştir ki:
    "Kimin sıkıntısı artarsa şu duayı okusun:

    "Allahım ben senin kulunum, kulunun oğluyum, câriyenin oğluyum, senin avucunun içindeyim, alnım senin elinde. Hakkımdaki hükmün câridir. Kazan ne olursa hakkımda adâlettir. Kendini tesmiye ettiğin veya kitabında indirdiğin veya nezdinde mevcut gayb hazinesinden seçtiğin, sana ait her bir isim adına senden Kur'ân'ı kalbimin baharı, sıkıntı ve gamlarımın atılma vesîlesi kılmanı dilerim."

    Bu duayı okuyan her kulun gam ve sıkıntısını Allah gidermiş, yerine ferahlık vermiştir."
#28.02.2006 08:22 0 0 0
  • Çok Güzel Müthiş Bir Anlatım, Ancak Yasak Bir Olayın Hazin Sonu. Herşeyden Habersiz Hayata Kıymak Ne Garip...
#28.02.2006 07:56 0 0 0
  • Hz.Ali(as)rivayet ediyor"henüz Resulullah (sav)hayatta bulunduğu günlerde o
    hazrete nice yalanlar isnad ettiler,o kadar ki hazret bu hususta bir hutbe okumak zorunda kalarak "BANA BİLEREK YALAN İSNAD EDENLER ATEŞTEKİ YERLERİNİ HAZIRLASINLAR!"buyurdular.

    ALLAH BİRLİK ve BERABERLİĞİMİZİ BOZMASIN "İNŞALLAH" ARKADAŞLAR!
#28.02.2006 07:44 0 0 0
  • Konu: Fok Patates
    Dünyanın En Küçük Fok'u Bence. Teşekkür Ederim.
    Çok Çok Özür Dilerim DELL. Yanlışlıktan Dolayır.
    Çok Sayfa Açmıştım Tüm Resimleri Görmek İçin..
#27.02.2006 17:05 0 0 0