Allah Rasulü Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :
Ademoğlunun, emr-i bi'l-ma'ruf veya nehy-i ani'l-münker veya Allah Teala Hazretlerine zikir hariç bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir.
Tirmizi, 2414
Hayallerimizi, yüreğimizden geçenleri, yaşayamıyoruz diye düşünür
oldum son günlerde ben . Hep bir engel var insanların yaşamlarında
mutluluklarını engelleyen. Bu engeller; yarım kalan bir iştir bazen
tamamlanması gerekir, bazense sorumluluklardır. Bazen paylaşılamayan
duygulardır, bazense nedensizdir, anlamsızdır bu engeller. Ama bir
düşün, hayatı hayat yapanda bunlar değil mi? Bunlar değil mi insanı
insan yapan. Sadece nefes alıp gülmek midir ki yaşam dediğimiz? Yoksa,
acısıyla sevinciyle, karmaşasıyla, dinginliğinle yaşadıklarımız mı? Ya
da yüreği sıkan, bunaltan, boğan yaşanmamışlıklar mı? Veya
pişmanlıklar mı yaşadıklarımızdan duyduğumuz bize yaşadığımızı
hissettiren.
Hiç istiridye kabuğunu açtın mı? Ne ilgisi var deme bana. Hep bir ümit
vardır istiridye kabuğu açılırken. Bu sefer dersin, bu sefer bu
istiridye kabuğunu açacağım ve içinde bir "inci" olacak. Ama her
defasında bir başka istiridye kabuğuna taşınır umutlar. İnsanların
yaşadıkları ilişkileri de ben "inci" yi aramaya benzetiyorum. Her
attığımız adım, her yaşadığımız şey başlangıçta bir umuttur. Bu sefer,
evet kesinlikle bu sefer der dururuz. Ve bazen de hiç ummadığımız bir
istiridyenin kabuğunu açtığımızda tüm ihtişamı ile karşımızda durur.
Seviniriz, mutlu oluruz, işte aradığımızı bulduk deriz. İşte onca
arayış, onca emekten sonra karşımızda duruyordur hayalimiz.
Ancak çoğunlukla kaygan ve aramaktan yorulmuş, uyuşmuş ellerimizde
tutamayız o küçücük "inci" tanesini ve kayar gider elimizden, denizin
derinliklerine doğru süzülür, baka kalırız ardından boş gözlerle.
Neden böyle düşündüğümü bilmiyorum, ama bildiğim bir şey var ki, hiç
ummadığım anda bir istiridye kabuğunun içinde buldum ben seni. Ve
biliyorum ki kayıp gitmene mani olamayacağım bir gün ellerimden. Doğal
olanı da, doğru olanı da bu belki. Ama şu anda o inci tanesi ellerimde
ve ben tüm ihtişamıyla seyrediyorum elimdekini. Ve mutluyum.......
Neden böyle düşündüğümü bilmiyorum dedim ama, galiba bu gün
okuduklarım etkili oldu buna ve beni farklı bir boyuta taşıdı o
yazılanlar...
"Şimdi artık biliyorum ki, bütün yaşantımız boyunca ancak bir/birkaç
kişiye böyle bir hak tanırız. Onu şımartır, yüz verir, alttan alır ve
hatta ona teslim bile oluruz. O da bunu, zaten taa en başından
bilmektedir. Eğer çok şanslı değilseniz, karşınızdaki şımarır, ipin
ucunu kaçırır, bin pişman olur, incinir, düş kırıklıklarıyla yaralanır
ve acı çekersiniz sonunda. Bazen, çok ender de olsa şanslısınızdır ve
bir mucize yaşarsınız. Çünkü, karşınıza dilinize akraba biri
çıkmıştır. (Tanrım mucizeleri ne çok seviyoruz böyle!) O sırada kaç
yaşında olduğunuzun kesinlikle hiç önemi yoktur. (Hayır yoktur!) Ve
ben şanslıydım!"
Geriye dönüp baktım yaşadıklarım içinde ben hiç kimseyi şımartamadım,
alttan da almayı bir türlü beceremedim. Hep burnumun dikine gittim.
Bir hünermiş gibi bu. Bazen daha da kötüsü, hak edenlere dahi hak
ettikleri özeni gösteremedim. Olsun bir gün onu da öğrenirim de belki
mezarımda gelincikler açar o zaman...
Doğuda bir baba vardi
Batı gelmeden önce
Onun oğullari batıya vardı
Birinci oğul batı kapılarında
Büyük törenlerle karşılandı
Sonra onuruna büyük şölen verdiler
Söylevler söylediler babanın onuruna
Gece olup kuştüyü yastıklar arasında
Oğul masmavi şafağin rüyasında
Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri
Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere
Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı
Öcünü alsın diye kardeşini yolladı
İkinci oğul Batı ülkesinde
Gezerken bir ırmak kıyısında
Bir kıza rastladı dağların tazeliginde
Bal arılarının taşıdığı tozlardan
Ayna hamurundan ay yankısından
Samanyolu aydınlığından inci korkusundan
Gül tütününden doğmuş sanki
Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu
Saçlarını güneş destelemiş
Yıllarca peşinden koştu onun
Kavuşamadı ama ona
Batı bir uçurum gibi girdi aralarına
Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr
Alıp götürdü onu
Ve ikinci oğulu
Sivri uçurumların ucunda
Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda
Baba yağmurlardan anladı bunu
Yağmur suları aci ve buruktu
İşin künhüne varsın diye
Yolladı üçüncü oğlunu
Üçüncü oğul Batıda
Çok aç kaldı ezildi yıkıldı
Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada
Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı
Fakat batinin büyüsü ağır bastı
İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı
Sonra büsbütün unuttu onları
Şef oldu buyruğunda birçok kişi
Kravat bağlamasını öğrendi geceleri
Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler
Patron oldu ama hala uşaktı
Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü
Bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda
Ondan hesap sordu o da
Sırf utançtan babasına
Bir çek gönderdi onunla
Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi
Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı
Bu yüklü çeki
İyice yaşlanmıştı ama
Vazgeçmedi koyduğundan kafasına
Dördüncü oğlunu gönderdi Batıya
Dördüncü oğul okudu bilgin oldu
Kendi oymak ve ülkesini
Kendi görenek ve ülküsünü
Günü geçmiş bir uygarlığa yordu
Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı
Batı bilginleri bunu kutladı
O da silindi gitti binlercesi gibi
Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle
Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan
Beşinci oğul bir şairdi
Babanın git demesine gerek kalmadan
Geldi ve batının ruhunu sezdi
Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır
Batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair
Topladı tomarlarını geri dönmek istedi
Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini
Kum gibi eridi gitti yollarda
Sıra altıncı oğulda
O da daha batı kapılarında görünür görünmez
Alıştırdılar tatlı zehirli sulara
Içkiler içti
Kaldırım taşlarını saymaya kalktı
Ev sokak ayırmadi
Geceyi gündüzle karıştırdı
Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara
Baba ölmüştü acısından bu ara
Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara
Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda
Bir alinyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda
Bir de o talihini denemek istedi
Bir şafak vakti Batıya erdi
En büyük Batı kentinin en büyük meydanında
Durdu ve tanrıya yakardı önce
Kendisini değistiremesinler diye
Sonra ansızın ona bir ilham geldi
Ve başladı oymaya olduğu yeri
Başına toplandı ve baktılar Batılılar
O aldırmadı bakışlara
Kazdı durmadan kazdı
Sonra yarı beline kadar girdi çukura
Kalabalık büyümüş çok büyümüştü
O zaman dönüp konuştu :
Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :
Karşınızdakini değistirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhumOnu kandırmak için boşuna dil döktüler
Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı
Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı
O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı
Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı
Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar
En onulmaz yarası olanlar
Ta kalblerinden vurulmuş olanlar
Yüreğinde insanlıktan bir iz tasıyanlar
suçluyum!
gövdemde yanan binlerce esmer mumdan
herhangi biri gibi...
gözlerini kaybettiğim Monalissa
takıl saçlarıma doğudan gelen rüzgarla
bağışla beni!
eşleniği olmayan kutsal bir aşkla
bir deniz ıslanır kucağımda
--------------------------------------------------
bir gemi yanaşır usulca aşkın
unuttuğumuz, ertelendiğimiz sularına
eğil, geçtiğim köprülerin altında n
çekil, dur şimdi
çekimsiz bir fiil, kal!
korktuğum cümlelerin ardında
bir gemi,
bordasında ıslak yaralı gözleri annemin
ellerindeki eğri dalgaları
sakın çekme suları ardına
bu gel-git, bu hezeyan
bir papatya uzun uzun düşüyor suya
--------------------------------------------------
bir sabah beni yanında bulamamak için
koy o yastığı başucuna
gözlerini, beni ağlamak için sakla
kusursuz engel, durma!
kapıların önünde
bir gemi diyorum
bordasında utancından kızarmış
bir karanfil sana
--------------------------------------------------
öleceksek, uzun olsun
öldüreceksek, inançlı
durgun, ki cesur rüyasında
okyanus bedenli bir kadınla
yatmış şaşkın ergen gibi
bakıyorum hayata
bir gemi bordasında
bir gemi alabora
bir deniz ortasında
Vardır Herkesin Bir Denizi
Uçurumu Olduğu Gibi.
Belki Hayatın Kıyısında
Belki de Hayatın Tam Ortasında....
yaz geldi yine
güneş bahçelerden doğuyor.
bir yığın sensizlikleyim şimdi,
sessiz ıssız bir geceyleyim.
sabah oluyor.
sen, yoksun.
yürüdüğün bütün yollar yanımda
beraber uzanıyoruz ömrüne
ben, sana aşık oluyorum.
sen, yoksun.
beyoğlu'nda batıyorum ay'a
yağmur var inceden.
aşıklar el ele kol kola,
ben yalnızım. çünkü
sen, yokun.
bütün limanlar kovalıyor sevdaları,
bir fırtınayla dağılıyor duygular,
ben firar ediyorum. çünkü
sen, yoksun.
akşamlar olmuyor şehirlerde,
yada oluyor ben fark etmeden.
koşmak istiyorum kalbine
sonra, öylece kalakalıyorum.
çünkü...sen, yoksun.
bıraktığın yalnızlıkla yaşıyorum.
yüzün yerine hayaline bakıyorum.
her gece ölüp ölüp diriliyorum.
ağlıyorum. çünkü..
sen, yoksun.
sayfaları yok düşlerimin.
teksin sen bu düşüncelerde
rüya görmüyorum
çünkü sen varsın içimde
bitişe yaklaşıyorum.
sen, yine yoksun.
yıldızları kayıyor yaşamımın,
zaman boşalıyor bardaktan.
çölden dönüyor kayıplar.
uzanıyorum yokluğuna
bekliyorum bana gelmeni
ama. sen, yoksun.
siper aldı bütün duygular sana
ateşlerini söndürmek gerek bu kalbin.
en kötü zamanıdır şimdi sensizliğin.
sevinmek istiyorum seni gördüğüme
bakıyorum, göremiyorum.
çünkü...sen, yoksun
Uzun mavi taşlarla kaplı koridorun ışıksız bölümünde yere çökmüş oturuyordu. Gözü karşısında duran ve içeri girilmesi kesinlikle yasaktır yazan kapının tam karşısında küçük elle yapılmış ufak bir tahta parçasının üzerinde ellerini dizerinde birleştirmiş ve kafasını yaslamış oturuyordu.
Kapıdaki en ufak kıpırtı gözlerini birkaç kez kırpıştırmasına neden oluyordu. Heyecanla dışarı çıkacak hademeyi ekliyordu. Geldiğinden beri dışarı kimse çıkmamıştı Nöroloji Bölümü yoğun bakımının kapısından. Birkaç saat önce etrafta koşuşturup duran içerideki yakınını görmek isteyen ziyaretçiler şimdi koridorun diğer köşesindeki koltukları birleştirmiş birbirlerinin üzerine kafaları düşmüş bir şekilde uyuyorlardı. Hasta beklemek onları yormuştu. Ama o 3 saattir yerinden hiç kıpırdamadan hatta kimseyle konuşmadan içerdeki odadan birinin çıkıp ona olan biten hakkında bilgi vermesini bekliyordu.
Hademe elinde bir liste ile dışarı çıktı. İçinde en azından içeriden bir haber geleceği için bir sevinç fırtınası koptu gereksiz yere. Hastane koridorundan nasıl bir sevinç yaşanabilirdi ki doğumhane kapısında değilse eğer insan.
Hademe elindeki listeyi çocuğa uzattı. Doktorun el yazısını, çocuğun da okuyamayacağını anlamış olacak ki hademe listeyi alıp tek tek okudu sırayla. Hortum, şırınga, bant, kotluk altı derecesi ve sargı bezi& Ardından da bunları alt kattaki tıp markette bulabileceğini söyledi. Hademenin elindeki ikinci listede ise bir fotokopi kâğıdı bulunuyordu. Kâğıtta hastaneye getirilmesi gereken eşyalar yazıyordu. Çatal, kaşık, pijama, iç çamaşırı, terlik vs. Uzun süre hastanede kalacaktı anlaşılan.
Hastanenin uzun ve dolambaçlı koridorlarında alt kata inen merdivenleri bulmak için telaşla yürümeye başladı çocuk. Önce ailesini bulup onlardan para almalıydı. Önce sağ sonra kırık sandalyeli koridordan sağ ardından da merdiven, ilk merdivenden sonra tekrar sağ ve sonra sol& Kaybolmaya başlamıştı& Yoğun bakımın yerini bulana kadar zaten bayağı zaman harcamıştı. Ama bulmuştu işte. Tıp marketi de bulabilirdi. Hastanede birkaç dakika turladıktan sonra acil servisin kapısının önündeki bahçeye sigara içmek için çıkan anne ve babasını buldu. Onlara hademenin dediklerini bir teyp kasetinden okurmuş gibi duygusuz bir ses tonuyla tekrarladı. Sonra da onları alıp eliyle koymuş gibi bulduğu tıp markete götürdü. Gecenin 3ünde uykuya yeni dalmış bir görevli marketin kapısını açmadan camdan aldı listeyi ardından da aynı camdan verdi istediklerini.
Yukarı çıktıklarında hademeye teslim etti torbayı. Hademenin onu güler yüzle karşılaması onu kuşkulandırdı. Hastanelerde güler yüz görmek iyi bir şey değildi. Doğumhane kapısında değilsen eğer. Sonra da tekrar kapının karşısındaki yerini aldı. Orda duran el yapımı sandalyeye benzeyen bir tahta parçasının üzerine oturdu yine. Üzerinde Ben bunu yaparken içerdeki tüm hastalar için dua ettim. Her kim ki buraya oturursa o da aynını yapsın. Yazıyordu tahta çökmeliğin üzerinde. Ancak bir çökmelik olabilirdi zaten. Birkaç saat önce ayakta bekleşen koltuklarda oturacak yer bulamayan çaresiz hasta yakınlarından biri yapmıştı herhalde.
Çökmeliğe oturup hayatında çok az yaptığı bir şey yaptı o da. Dua etti. O an yoğun bakım kapısında bekleyen herkes dua ediyordu belki ama onun duasının hem dili hem de amacı farklıydı. Daha önce ettiği duaları hatırladı. Lisede üniversite sınavının iyi geçmesi için dua etmişti. Beğendiği kız da onu beğensin diye dua etmişti. Ama şimdi hayatında ilk kez uzun süredir hasta olan anneannesinin artık huzura kavuşması için dua ediyordu. Dua ederken bir yandan utanıyor bir yandan da Allahtan böyle bir şey istediği için kendine kızıyordu.
Yorgundu, annesi ve babası nöbeti devralmaya geldiklerinde eve gitti. Uyudu. Rahattı. Sanki geçmişti tüm olanlar. Kendi de rahatlığına bir anlam veremedi.
Ertesi akşam hademe kapıdan ölüm haberiyle çıktı. Son bir kez görsün diye annesini aldılar içeri. Konuşuyor ama iyi değil diye durumu özetledi annesi kapıdan çıkışta. Zaten birkaç dakika sonra da ölüm haberiyle geldi hademe dışarıya. Yapacak bir şey kalmamıştı onlar için. Duası tuttu diye sevinmeli miydi yoksa üzülmeli miydi anlayamadı o an. Yapabildiği tek şey anneannesinin hastalığı boyunca huzura kavuşmak için sürekli olarak dua okuduğunu hatırlayıp kendini avutmak oldu.
Henüz sabah olmadan hastaneden çıkışını almaya gitti babası. Cenazeyi teslim almak için morga gittiğinde nüfus kâğıdını soran kişi imamdı. Dün gece eline tutuşturulan onca belge arasında nüfus kâğıdını ararken imam dua okumaya başlamıştı bile.
Hoca bey biz Hıristiyanız
Öyle mi& olsun bir de ben okumuş olayım bir şey olmaz. Allah rahmet eylesin. Geride kalanlara kuvvet versin evladım
Nüfusu bulamadı ama elindeki kâğıt tomarlarına bakan imam bunların yeterli olduğunu söyleyerek başsağlığı dileyip cenazeyi teslim etti.
Elindeki kâğıtların hiçbirinde hastanın adı doğru yazılmamıştı. Tüm gece hastanenin koridorlarındaki bir sürü vezneye kayıt yaptıran babası memurlara kaynanasının adını ve soyadını doğru yazdıramayacağını anlayınca işler hızlansın diye vazgeçmiş, isimleri memurların kulaklarındaki paslara bırakmıştı.
Giriş belgesinde Agani Mandroğlu olan isim, gece boyunca Ağani Mandrolu, Agni Mando, Aganik Mandrolu olarak değişmiş, çıkış belgesinde ise Avni Mado olarak geçmişti.
Zor bir isimdi belki ama Ermeniler arasında en çok bilinen isimdi Ağavni, güvercin anlamına geliyordu. Birçok kez hastalığı sebebiyle eski günleri hatırlayamadığı dedesini konuşma fırsatını bulamayan çocuk şimdi anneannesinin tabutu başında kilisedeki ayinin bitmesini bekliyordu. Bir yandan da kilisenin sahne şeklindeki ön tarafındaki yükseltide duran güvercin figürlerine takılmıştı gözü. Çok uzun sürdü cenaze töreni. Birçok düğüne gitmişti son yıllarda onlar bile bu kadar uzun olmamıştı. Ermeniler ölülerine çok saygılıdır ondan cenaze törenleri uzun sürüyor herhalde. Gitmesini istemiyorlar hemen diye düşündü.
Ermeni cenazeleri uzun sürer. En önemli şeydir ölülerin ölüm yıldönümlerinin anılması. Ölümlerinin 40. günlerinde bir araya gelinip ölenin ruhunun şad edilmesi. Cenaze töreninin ardından kilise salonunda yapılan taziye ziyaretleri ve ardından da ölünün canına yenilen helva törenin en önemli yerleridir.
Tören başlarken aile kilisenin yönetim kurulu odasında bekletilir. Gelenler karşılamak onların görevi değildir. Kapıdan girenleri imza listeleri karşılar. Cenazeye gelenler listelere isimlerini yazar ardından da ölenin anısına herhangi bir yardım kurumuna bağış yapmak için sıraya girerler.
Tören büyük bir titizlikle başladı. En yakınından en uzak akrabasına kadar önem sırasıyla dizildiler konuklar kiliseye. Kadınlar solda erkekler sağ tarafta bekledi geleneğe uygun olarak. Ayinin ardından kapı çıkışında papaz ölenin ruhunu andı ve kalanlara güç vermesini diledi. Haçını öptürdü onlara. Kadınlar ayinden sonra kilise salonunda aileye gelen taziyeleri kabul etti. Konuklara kahve pişti. Kahve kokusu kapladı tüm salonu o kadar ağırdı ki gözyaşının akmasına bile izin vermedi. Erkekler ise cenazeyi toprağa vermeye gittiler.
Ne kilisedeki törende ne evde hiç ağlamadı. Taa ki mezarlığa kadar. Mezarlıkta tabutun arkasında dört beş kişi vardı sadece. Tabutu gömmeye gittikleri yerde mezar taşının önüne dizildiler. En öndeydi torunu. Dikkatle seyretti tabutu nasıl yerleştirdikleri. Sanki bir şey olacak anneannesine diye korkuyordu halen. Ne yapacağını bilmiyordu vücudu. Papaz tekrar dua okumaya başlayıp tabut toprağa girdiğinde küreği kaptı gömücülerin elinden. Biri varsa toprağı onun üzerine atacak o da o olmalıydı. En azından 24 yıldır tanıdığı çocukluk yıllarında kendine bakan anneannesine bunu borçluydu. Cenaze töreninde tabutun önünde bulunan üzerinde torunları yazılı bir çelenk duygularına anlatmaya yetmezdi. Hiç yorulmadan saatlerce kürek salladı. İlk gözyaşı orda aktı torunun. Tabut tamamen gözden kayboluncaya kadar. Mezar taşı dikkatini çekti oradan giderken Mandroğlu soyadlı son kişiydi anneannesi. Bir ailenin daha soyu tükenmişti Sadece kütük kayıtlarında kalacaktı. Nüfus cüzdanından anne kızlık soyadı hanesinde yaşayacaktı artık o var olmayan Mandroğlu ailesi.
Güvercinler eşlik ediyordu o mezarlıktan çıkarken. Anneannesi onu izliyor diye düşündü. O iki yaşındayken ölen dedesine çok benzediğini söylerlerdi, şimdi anneannesi onun yanındaydı belki de. Benden dedeme selam söyle dedi içinden dışarı çıkarken.
Kiliseye döndü annesini kız kardeşini aldılar. Sonra da eve gittiler. Anneannesinin odasını topladılar. Tüm elbiseleri fakirler kurumuna verilmek üzere bavula kondu. Ama öyle eşyalar vardı ki&
Televizyon seyrederken koltuğun minderinin arasından çıkan anneannesin yakın gözlükleri hatıra kaldı tüm o odadan.
Yılbaşı arifesiydi. Herkes yeni yıl heyecanındaydı ertesi sabah İstanbulda. İlk yapmayı düşündüğü şeyi yaptı kalkınca. Binlerce kez önünden geçtiği Eminönü Sultanahmet Cami önündeki yemcilere gitti. Bir poşet yem alıp dağıttı cami önündeki güvercinlere. Anneannesinin yeni yılını kutladı bir yandan güvercinlere konuşarak. Ne de olsa Ağavniydi adı Güvercindi o da belki&
Çok fakir giyimli bir kadin yüzünde bir hüzünle bir manava girer. Dükkan sahibine mahcup bir sekilde yaklasir. Kocasinin çok hasta oldugunu, çalisamaz duruma düstügünü ve yedi çocugu ile birlikte aç kaldiklarini ve yiyecege ihtiyaçlari oldugunu söyler. John Longhouse isimli manav ona ters bir sekilde bakarak derhal dükkanini terketmesini ister. Kadin ailesinin ihtiyaçlarini düsünerek, lütfen efendim der, paramiz olur olmaz getirip borcumu ödeyecegim. John kendisine bir kredi açamiyacagini çünkü onun eski bir müsterisi olmadigini, kendisinde bir hesabinin bulunmadigini söyler. O sirada dükkanin disinda bekleyen bir müsteri ikisinin arasinda devam eden bu konusmayi dinlemektedir. Içere girerek manava yaklasir ve ben o kadinin almak istediklerine kefilim der. Ailesinin ihtiyaci olan seyleri ona ver. Bunun üzerine manav çok isteksiz bir sekilde kadina döner ve bir alis veris listen varmiydi diye sorar. "Evet efendim" der kadýn. "Tamam" der manav. Simdi onu terazinin su kefesine koy, onun agirliginca diger kefeye istediklerinden koyacagim.!" kadýn bir an duraksak, sonra basini önüne eger ve çantasini açarak üzerine bir seyler karalanmis bir kagit parçasini çikartir ve manavin kendisine gösterdigi kefeye özenle birakirken basi hala öne egiktir. Manavin ve diger müsterinin gözleri terazinin kefesine dikilirken hayretle büyümüstür. Manav müsteriye dönerek , kisik bir sesle, "Inanamiyorum." Der. Inanilacak gibi degildir. manav çoktan diger kefeye eline geçeni doldurmaya baslamistir ama nafile, diger kefeyi yerinden bile kipirdatamamistir. Terazinin kefesi artik üzerindekileri almayacak kadar doldurdugunda çaresiz hepsini bir torbaya doldurarak kadina verir. Saskinlikla üzerinde bir seyler çiziktirilmis kagidi eline alir ve okur. Bir de bakar ki orda bir alis veris listesi yoktur. Sadece bir dua yazilidir. "Allah'ým neye ihtiyacim oldugunu sen bilirsin, kendimi senin ellerine teslim ediyorum." Manav tas gibi bir sessizlige bürünmüstür.kadýn kendisine tesekkür ederek dükkandan ayrilir. Daha sonra manav terazisinin kefelerinin kirilmis oldugunu görür.
duanin ne kadar agir çektigini sadece Allah bilir.
DUA BIZIM IÇIN HIÇBIR MALIYETI OLMAYAN BEDAVA BIR HEDIYEDIR.
GULUMSEMEK İSE YAN ETKİSİ OLMAYAN TEK REÇETEDİR GÜZEL DOSTLARIM...
BIR GÜN BIR ZAT HASAN BASRI HAZRETLERINE GELEREK YALVARIR
ELINI AYAGINI ÖPEYIM DIYEREK HAZRETI IMAMDAN YARDIM ISTER
ISTIRHAM EDER:-AMAN EFENDIM!NE OLUR?ALLAH ICIN BIZE BIR YARDIMDA
BULUNUNUZ DER
HZ.IMAM:-NEDIR? DERDIN NE HUSUSTA YARDIM EDELIM?ÖNCE DERDINI VE IHTIYACINI ISTEGINI SÖYLEKI SANA YARDIM EDEBILELIM DER
ADAM:-EFENDIM!BENIM COK AKILLI BIR KIZIM VARDI ONU COK SEVERDIM
SIMDI ISE BU AKILLI KIZIMA BIR SEYLER OLDU GECE GÜNDÜZ DURMADAN AGLIYOR
KURANI OKUYOR AGLIYOR NAMAZI KILIYOR AGLIYOR HADISI SERIF OKUYOR
AGLIYOR VE BUGÜNLERDE GÖZLERI ARTIK GÖRMEZ OLDU KORKUYORUM KI GÖZLERI KÖR OLACAK SIZDEN RICA EDIYORUM GELSENIZ DE BIR BAKSANIZ ONA (KIZIMA) BIR
NASIHAT ETSENIZ BIRAZ ÖGÜD VERSENIZ DIYE RICA EDER
HASAN BASRI HAZRETLERI KABUL EDER ADAMIN EVINE KADAR GIDERLER EVE VARDIKLARINDA HASAN BASRI HAZRETLERI:
-YAVRUM NEDEN AGLIYORSUN?GÖZLERIN AGLAMAKTAN KÖR OLABILIR ONUN ICIN NEDEN AGLIYORSUN SEBEBINI BIZE SÖYLERSEN SANA YARDIMCI OLABILIRIZ SENDEN RICA
ETSEM SEBEBINI SÖYLER MISIN? DEDI KIZ SU CEVABI VERIR :
-EFENDIM BENIM HIC BIR HASTALIGIM YOKTUR SIHATIM GAYET YERINDEDIR GÖZLERIMIN
AGLAYARAK KÖR OLMASININ IKI SEBEBI VARDIR
BU GÖZLERIMIZ AHIRET ALEMINDE ALLAHU TEALAYI YA GÖRECEK VEYA GÖRMIYECEKTIR
EGER CENAB-I HAKKI GÖRME NIMETINE ERERSE BÖYLE BINLERCE GÖZ ONU GÖRMEK
ICIN FEDA OLSUN EGER GÖRMEZSE O ZAMAN ALLAHU TEALA KENDI ZATINI GÖRMEGE
LAYIK KILMADIGI GÖZLERI KÖR ETSIN ALLAHI GÖRMEYECEK GÖZÜ GÖZÜM VAR DEYU NEYLERSIN DER
HASAN BASRI HAZRETLERI BU CEVABDAN COK DUYGULANIR GÖZLERINDEN YASLAR GELIR
VE SÖYLE DER:-NASIHAT ETMEYE GELDIK KENDIMIZ NASIHAT ALDIK
HEKIM OLMAYA GELDIK HEKIMIMIZI BULDUK DEMISTIR.
GÖZLERİNİZE SAĞLIK OKUYAN ARKADAŞLARIN...
"Allahım ben senin kulunum, kulunun oğluyum, câriyenin oğluyum, senin avucunun içindeyim, alnım senin elinde. Hakkımdaki hükmün câridir. Kazan ne olursa hakkımda adâlettir. Kendini tesmiye ettiğin veya kitabında indirdiğin veya nezdinde mevcut gayb hazinesinden seçtiğin, sana ait her bir isim adına senden Kur'ân'ı kalbimin baharı, sıkıntı ve gamlarımın atılma vesîlesi kılmanı dilerim."
Bu duayı okuyan her kulun gam ve sıkıntısını Allah gidermiş, yerine ferahlık vermiştir."
Hz.Ali(as)rivayet ediyor"henüz Resulullah (sav)hayatta bulunduğu günlerde o
hazrete nice yalanlar isnad ettiler,o kadar ki hazret bu hususta bir hutbe okumak zorunda kalarak "BANA BİLEREK YALAN İSNAD EDENLER ATEŞTEKİ YERLERİNİ HAZIRLASINLAR!"buyurdular.
ALLAH BİRLİK ve BERABERLİĞİMİZİ BOZMASIN "İNŞALLAH" ARKADAŞLAR!