GeceMavisi

GeceMavisi

Üye
20.01.2008
Uzman Çavuş
5.132
Hakkında

  • ÖRNEK ANLATIM BOZUKLUKLARI

    Ekşi yiyecekleri az , acıyı ise hiç yemezdi.
    Ekşi yiyecekleri az yerdi, acıyı ise hiç yemezdi.

    Bu yazıyı değil okumak, anlamak bile imkânsız.
    Bu yazıyı değil anlamak, okumak bile imkânsız.

    Ben ona ağabey, o da bana kardeşim derdi.
    Ben ona ağabey derdim, o da bana kardeşim derdi.

    Toplantıda pasta ve meyve suyu ikram edildi.
    Toplantıda meyve suyu ve pasta ikram edildi.

    Biricik arzum bu yılki sınavı kazanmak ve iyi bir bölüme girmemizdir.
    Biricik arzum bu yılki sınavı kazanmanız ve iyi bir bölüme girmenizdir.

    Bu işi ben ve sen yapmalısınız.
    Bu işi ben ve sen yapmalıyız.

    Kendisine bütün sınıf adına teşekkür eder ve tebrik ederim.
    Kendisine bütün sınıf adına teşekkür eder ve kendisini tebrik ederim.

    Yarının mutlu günlerine özlem duyuyorum.
    Özlem geçmişe duyulur.

    Bu bölge coğrafî ve iklim açısından ilgi çekici özelliklere sahiptir.
    Bu bölge coğrafî açıdan ve iklim açısından ilgi çekici özelliklere sahiptir.

    Hiçbiri anlatılanlara inanmıyor, kendi fikrinde ısrar ediyordu.
    Hiçbiri anlatılanlara inanmıyor, herkes kendi fikrinde ısrar ediyordu.

    Bir yıl boyunca devamlı çalışarak kazanıldı.
    Bir yıl boyunca devamlı çalışılarak kazanıldı.

    Bu yasadan özel ve kamu kuruluşlarında çalışanlar yararlanacak.
    Bu yasadan özel kuruluşlar ve kamu kuruluşlarında çalışanlar yararlanacak.

    Dünkü toplantıda Ali bana okul arkadaşını tanıştırdı.
    Dünkü toplantıda Ali bana okul arkadaşını tanıttı.
    Dünkü toplantıda Ali benimle okul arkadaşını tanıştırdı.

    Beyin zarı iltihapları iyi tedavi edilmezse ölüme hatta sara nöbetlerine yol açabilir.
    Beyin zarı iltihapları iyi tedavi edilmezse sara nöbetlerine hatta ölüme yol açabilir.

    Her yolda kalan insana yardım etmeliyiz.
    Yolda kalan her insana yardım etmeliyiz.

    Bu tür konuşmalar gözlerimi yaşartırlar.
    Bu tür konuşmalar gözlerimi yaşartır.

    Şüphesiz ki bu sözleri bazı öğrenciler duymuş olmalı.
    Mantık yanlışıdır.

    Başarısını düzensiz çalışmasına borçludur.
    Başarısını düzenli çalışmasına borçludur.

    Kitap için kendisine verilen paranın eksik ve yeterli olmadığını söyledi.
    Kitap için kendisine verilen paranın eksik olduğunu ve yeterli olmadığını söyledi.

    Herkes onu görmek istemiyordu.
    Hiç kimse onu görmek istemiyordu.

    Japonya'daki arkadaşıyla on yıl boyunca karşılıklı mektuplaşmış.
    Japonya'daki arkadaşıyla on yıl boyunca mektuplaşmış.

    Büyüklere gereken saygıyı göstermeli ve incitmemeliyiz.
    Büyüklere gereken saygıyı göstermeli ve büyükleri incitmemeliyiz.

    Bu erikler çok tatlıdırlar.
    Bu erikler çok tatlıdır.

    Yanına gidin, konuşup derdinizi anlatın.
    Yanına gidin, derdinizi anlatın.

    Bu konuda söylenenlere inanıyor, her yerde öne sürüyordu.
    Bu konuda söylenenlere inanıyor, söylenenleri her yerde öne sürüyordu.

    Ağaç bayramında ben de birkaç fidan ektim.
    Ağaç bayramında ben de birkaç fidan diktim.

    Karaya yaklaşıyor mu, yoksa uzaklaşıyor muyuz?
    Karaya yaklaşıyor mu, yoksa karadan uzaklaşıyor muyuz?

    Hiç kimse bu paraya bu işi yapar.
    Herkes bu paraya bu işi yapmaz.

    Erzurum'da hava sıcaklığı sıfırın altında eksi otuz dolaylarındaydı.
    Erzurum'da hava sıcaklığı eksi otuz dolaylarındaydı.

    Güç ve müşkül zamanlarda üstüne düşeni yerine getirir.
    Güç zamanlarda üstüne düşeni yerine getirir.

    Mutlaka bugün çocukluk arkadaşını belki arayacak.
    Mantık yanlışı vardır.

    Öğrencileri, teşvik etmeli, yüreklendirmeli, destek olmalıyız.
    Öğrencileri, teşvik etmeli, yüreklendirmeli, onlara destek olmalıyız.

    Şirketteki mevcut ikilik günden güne büyüyor.
    Şirketteki ikilik günden güne büyüyor.

    Bu iki sınıf arasındaki ayrıcalık tespit edilemedi.
    Bu iki sınıf arasındaki farklılık tespit edilemedi.

    Yeni kaydolan öğrencilerin bu kadar çekimser davranmalarına bir anlam veremiyorum.
    Yenikaydolan öğrencilerin bu kadar çekingen davranmalarına bir anlam veremiyorum.

    Son dakikada attığı golle takımının galip gelmesine yol açtı.
    Son dakikada attığı golle takımının galip gelmesini sağladı.
    Yol açmak olumsuz işler için kullanılır.

    Sınavı düzenli çalışmasına karşın kazandı.
    Sınavı düzenli çalışmasına karşın kazanamadı.

    Ülkemizde bu tür ameliyatlarda ölüm şansı Avrupa'da yapılanlardan ancak yüzde bir fazladır.
    Ülkemizde bu tür ameliyatlarda ölüm ihtimali Avrupa'da yapılanlardan ancak yüzde bir fazladır.

    Aşağı yukarı bundan tam iki yıl önceydi.
    Mantık yanlışlığı vardır.

    Oturduğu yerden ayağa kalktı, yanıma geldi.
    Oturduğu yerden kalktı, yanıma geldi.

    O fabrikada benim iyi tanıdığım bir adam var.
    O fabrikada iyi tanıdığım bir adam var.

    Parktaki yeşil çimenlere basınca bekçiyi kızdırdık.
    Parktaki çimenlere basınca bekçiyi kızdırdık.

    Kardeşim yanıma geldi, kulağıma yavaşça bir şeyler fısıldadı.
    Kardeşim yanıma geldi, kulağıma bir şeyler fısıldadı.

    Arkadaşım gizli sırlarımızı ona da söylemiş.
    Arkadaşım sırlarımızı ona da söylemiş.

    Bugünden sonra sağlığınıza, sıhhatinize dikkat etmelisiniz.
    Bugünden sonra sağlığınıza dikkat etmelisiniz.

    Köyde birçok hayvanlar ölmüş.
    Köyde birçok hayvan ölmüş.

    Bana yardım ederek, işi kısa sürede bitirmeme neden oldu.
    Bana yardım ederek, işi kısa sürede bitirmemi sağladı.

    Alıntıdır noimage

#24.09.2008 20:43 0 0 0
#24.09.2008 20:36 0 0 0
  • @MaRaBoGLu61 adlı üyeden alıntı:










    Ünlülerin Burçları

    KOÇ:

    Descartes,Tenesse Williams, Vincent Van Gogh, Herbert von Karajan, Neşe Karaböcek, Yüksel Uzel, Johann Sebastian Bach, Charlie Chaplin Joan Crawford, Marlon Brando, Ömer Şerif, Fatih Sultan Mehmet, Dr. Yıldırım Aktuna, Zeki Alasya, Sakıp Sabancı

    BOĞA:

    Salvadore Dali, Karl Marks, Sig mund Freud, Asil Nadir, Nükhet Duru, Kanuni Sultan Süleyman, Kraliçe II. Elizabeth, Lenin, Barbra Streisand, Evita Feron, Honore de Balzac, Johannes Brahms, Gary Co oper, Henry Fonda, Jehudi Menu hin, Bertrand Russell, Shakespeare, Stevie Wonder.

    İKİZLER

    Adile Naşit, Bülent Ecevit, Tansu Çiller, Çetin Altan, Nilüfer, George Bush, J.Paul Sartre, Marilyn Monroe, Clint Eastwood, Tcıny Curtis, Che Guevera, John F. Kennedy, John Wayne, Thomas Mann, Erdal İnönü.

    YENGEÇ:

    Sylvester Stallone., Tom Cruise, Bedrettin Dalan, Türkan Şoray, Sezen Aksu, Julius Caesar (Sezar), Lady Diana, Kenan Evren, Louis Armstrong, Nelson Rockefeller, Yul Brynner; Ernest Hemingway, Hermann Hesse, Kafka, Ringo Starr, Mireille Mathieu, Nathalie Wood.

    ASLAN:

    Napoleon Bonaparte, Fidel Castro, Alfred Hitchcock, Robert De Niro, Uğur Mumcu, Bill Clinton, Benito Mussolini, Coco Chanel, Mata Hari, Jaqueline Onassis, Mae West, Henry Ford, Mick Jagger, Carl Gustav Jung, Guy de Maupassant, Madonna, Gönül Yazar, Ahu Tuba

    BAŞAK:

    Michael Jackson, Uğur Dündar, Vitali Hakko, Peter Sellers, Ray Charles, Ingrid Bergman, Agatha Christie, Greta Garbo, Leo Tolstoy, D.H. Lawrence, Sophia Loren, Fri edrich Nietzche.

    TERAZİ:

    Brigitte Bardot, Catgerine Deneuve, Cem Özer, Cervantes, Christopher Reeves, Cliff Richards, Hülya Avşar, Jimmy Carter, John Lennon, Julio Iglesias, Klaus Kinski, Konficyus, Lizst, Meryl Streep, Michael Douglas, Nurseli İdiz, Oscar Wilde, Pavorotti, Rahmi Koç, Roger Moore, Sylvia Kristel, Turgut Ozal, Verdi

    AKREP:

    Hz. Muhammed, A1ain Delon, Rock Hudson, Martin Luther, A1fred Nobel, Pablo Picasso, Marie Curie, Indira Gandhi, Katherine Hep burn, Mesut Yılmaz, M.Kemal Atatürk, Necmettin Erbakan, Nazlı Ilıcak, Süleyman Demirel, Dostoyevski, Troçki, Albert Camus, Voltaire, Theodore Roosevelt.

    YAY:

    Woody Allen; Ludwig van Beet hoven, Walt Disney, Kirk Douglas, Frank Sinatra, Jane Fonda, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik, Mehmet AIi Birand, Zeki Müren, Winston Churchill, Gustave Flaubert, Edith Piaf, Mark Twain.

    OĞLAK:

    Benjamin Franklin, Henry Miller, Moliere, Isaac Newton, Elvis Presley, Joan Baez, Marlene Diet rich, Ava Gardner, Hz. İsa, Filiz Akın, Semra Özal, Federico Fellini, Rudyard Kipling, Richard Nixon, Simone de Beauvoir, Martin Luther King, Mao Tsetung.

    KOVA:

    Bertolt Brecht, James Dean, Federico Fellini, Paul Newman, Franz Schubert, Jules Verne, Eva Braun, Mia Farrow, Sylvia Krystel, Ajda Pekkan, Rauf Denktaş, Charles Darwin; Charles Dickens, Clark Gable, Abraham Lincoln, Norman Mailer, Ronald Reagan, Franklin Roosevelt, John Travolta, Nastassia Kinski, Wolfgang Amadeus Mozart.

    BALIK:

    Albert Einstein, Galileo Galilei, Vivaldi, Marlon Brando, Ursula Andress, Elizabeth Taylor, Frederic Chopin, ROSa Luxemburg, Georg Friedrich Handel, Ornella Mutti, Suna Yıldızoğlu, Füsun Önal, Victor Hugo, Salvador Dali, Mihail Gorbaçov, Paolo Pasolini, Michelan Gelo




    burclar
    burçlar
    günlük burçlar
    burçlar ve özellikleri
    yükselen burçlar
    haftalık burçlar
    burçlar ve fallar
    burçlar com
    www burçlar
    2007 burçlar
    www burçlar com
    gunluk burçlar
    aylık burçlar
    fal ve burçlar
    bugünkü burçlar
    burçlar ve yorumları
    burçlar gen
    burçlar hakkında
    burçlar gen tr
    burçlar ve uyumları
    uyumlu burçlar
    astroloji burçlar
    ingilizce burçlar
    burçlar dünyası
    burçlar fallar
    burçlar özellikleri
    astroloji ve burçlar
    burçlar ve yükselenleri
    burçlar arası uyum
    yıllık burçlar
    burçlar ve tarihleri
    burçlar uyumu
    burçlar ve aşk
    fal burçlar
    burçlar ve yükselenler
    burçlar ve anlamları
    burçlar uyum

    Orijinali Göster...


    KOÇ:

    Descartes,Tenesse Williams, Vincent Van Gogh, Herbert von Karajan, Neşe Karaböcek, Yüksel Uzel, Johann Sebastian Bach, Charlie Chaplin Joan Crawford, Marlon Brando, Ömer Şerif, Fatih Sultan Mehmet, Dr. Yıldırım Aktuna, Zeki Alasya, Sakıp Sabancı



    Paylaşımınız için teşekkürler.
#24.09.2008 20:28 0 0 0
#24.09.2008 20:00 0 0 0
  • TemeL Bilgiler

    Windows kendisinin tanıyamadığı driverlara isimler verir. Nedir bu isimler ?

    - PCI Communication Device = Modem
    - PCI Multimedia Auido Device = Ses Kartı
    - PCI Multimedia Device & PCI Multimedia Video Device = TV&Radio Kartı
    - USB Device = USB porta takılı alet.
    - PCI Host bridge = Anakartla ilgili
    - PCI ¤¤¤¤¤¤ Bus = Anakartla ilgili
    - Bilinmeyen aygıt = Bu genelde anakartla ilgili olur.

    Neyin hangi driver olduğunu anladıysak ikinci basamağa geçebiliriz. Driver tanıtımı:
    Bu listeyi "Denetim masası-> Sistem -> Aygıt yöneticisi" de görebilirsiniz. Daha sonra yüklemek istediğiniz Driver ı seçip Özelliklere tıklıyoruz. Sürücü bölümüne geçip sürücüyü güncelleştir diyoruz. Bundan sonra karşımıza bir sihirbaz çıkıyor burda sürücüyü iki şekilde tanıtmamız için seçenekler var;

    - a) sürücüyü aratabilirsiniz
    - b) Konumunu gösterip listeden seçebilirsiniz.

    a seçeneği daha yararlı ve kolaydır. üstteki seçeneği seçersek sürücüyü aratırız bu disket cd yada konumunu sizin yazdığınız biryer olabilir . Konum belirtten bunu yapabilirsiniz. Herangi bir sürücü bulduğunda tamam seçeneği çıkar o zaman konumu belirtebilirsiniz. (C:modemwin98) Sonra ileri diyoruz bulursa buluyo bulamazsa ikinci seçenek bizi bekliyor;
    b seçeneği ise kesin çözümdür. Yani yalnış sürücü tanıtma ihtimaliniz burda olduğu için kesin bi sürücü tanıtabilirsiniz. Herneyse b seçeneğini seçip listeden driver arıyoruz. İleri dediğimizde ana liste çıkar burda ne yükleyeceğimizi seçeriz ( ModemSeskartı Vs.) Burdan uygun seçeneği seçip ileri diyoruz ve karşımıza markalarla modellerin olduğu düzenli bir liste karşımıza çıkıyor. Burdan uygun marka ve modeli arıyoruz yoksa driver cd veya disketine ihtiyacımız olacaktır. Bunun için disketi var seçeneğini tıklayıp tekrar konum belirt tarzı sürücünün bulunduğu yere gidiyoruz. Herhangi bir sürücü ( *.inf) bulduğunda soldaki kutucukta belirir ve ozaman tamama tıklıyoruz ve az önceki büyük listede bikaç yeni driverdan başka birşey kalmaz ya da hiç driver olmaz buda yanlış konum belirttiğimiz içindir.
    Listeden driver çıktığını varsayarak ileri diyoruz Sonra driver ı yüklemeye başlıyor bazı driver larda windows cd sine ihtiyaç olabilir ( Ses Kartı - Ethernet) Bu cd veya bilgisayarda yedeği olmazsa sürücüyü tanıtamazsınız.

    Alıntıdır noimage
#24.09.2008 19:43 0 0 0
  • noimage

    MOĞOLCA:
    Köken bakımından Türkçe ile aynı kökten gelmektedir. Hunlar devrinde Türkçe ile birbirinden ayrıldıkları bilinmektedir. Kiril alfabesi ile yazılmaktadır
    KORECE:
    Kore yarım adasında ve komşu Yanbian özerk bölgesinde (Çin) yaygın olarak kullanılan bir dildir ve hem Kuzey Kore hem de Güney Kore'nin resmi dilidir. Korece'nin kökeni uzun süre belirlenememişti ve uzmanlar Altay Dillerine bağlı olduğunu düşünüyorlardı. Yakın zamanda bu kanıtlandı. Ancak hangi kola bağlı olduğu hala belirlenemedi.Koreliler tarih boyunca Hanja adını verdikleri Çince yazı karakterlerini kullanmıştır; günümüzde ise ağzın ve dilin aldığı şekle göre karakterize edilen Kore alfabesi Hangul kullanılmaktadır.
    JAPONCA:
    Japonca Dünya üzerinde başta Japonya olmak üzere ve diğer ülkelerde yaşayan Japon göçmen toplulukları tarafından konuşulan bir Uzak Doğu dilidir. Japonca birçok lehçeye sahiptir. Birbirine yakın olan anakara lehçelerini dört öbekte inceleyebiliriz. Fakat Ryukyu Adalarında konuşulan lehçeler hem kendi aralarında hem de anakara lehçeleri ile büyük farklılıklar göstermektedir. Öyle ki; bazı farklı lehçelerde konuşan Japonlar birbirlerini anlayamaz. Günümüzde bu lehçe farklılıklarını gidermekle ilgili çalışmalar sonuç vermeye başlamıştır. 1868 Meiji Restorasyonu ile birlikte dil konusunda büyük reformlar yapılmıştır. İlköğrenim hızla yaygınlaştırılmış ve okullarda Tokyo lehçesine dayalı eğitim verilmiştir.
    FİN-UGOR:
    Batı Sibirya ile Kuzey Norveç arasında yaşayan kavimlerin konuştukları dillere Fin-Ugor dilleri denir. Lapça, Fince (Fincenin bir lehçesi sayılabilecek Estçe), Mordvince, Çeremisçe, Züryence, Votyakça, Vogulca, Ostyakça ve Macarca bu dil ailesi içinde yer alırlar. Fin-Ugor dillerinin en yakın akrabası ise Kuzey Sibirya'da konuşulan Samoyetçedir. Fin-Ugor ile Samoyet dilleri Ural dillerini oluştururlar. Macarcanın Türkçe, Moğolca ve Mançu-Tunguzcanın içinde yer aldığı Altay dilleri ile de akrabalığı vardır.
    ÇUVAŞ-YAKUTÇA:
    Çuvaş Türkçesi ya da Çuvaşça Türk Lehçelerinin uzak bir Lehçesidir.Anlaşılabilirlik oranı çok düşük olduğu için uzun süre Türk Lehçesi olduğu kabul edilmemiştir.
    Saha Türkçesi veya Yakutça,Türk Lehçeleri'nin Sibirya-Türkçe gurubuna aittir. Ayrıca Taymir Yarımadası'nın doğusunda yaşayan halkların ticaret dilidir (Ruslar hariç). Yakutça'ya Saka dili de denmektedir.
    ESTONCA:
    Estonca, Ural dil ailesinin, Fince kolundan gelir. Yani Estonya'nın komşusu Finlandiya ile aynı dil ailesinden gelen dilleri vardır. Bazı benzerlikler olmakla birlikte, kesinlikle en yakın komşusu olan İsveçlilerin dili İsveççe ile veya Rusça ile bir akrabalığı yoktur, zira onlar Hint-Avrupa Dil ailesinden gelirler.


    1-Sözbaşında ünsüz gruplarının bulunmaması,
    2-Sözbaşında /r/ ünsüzünün bulunmaması,
    3-Ünlü uyumunun bulunması,
    4-Adlarda belirlilik-belirsizlik edatlarının bulunmaması,
    5-Dilsel cinsiyetin bulunmaması,
    6-Bükün yerine bitişkenliğin bulunması,
    7-Eylem eklerinin bolluğu,
    8-Adılların Hint-Avrupa dillerindekinden farklı biçimde çekimi,
    9-Öntakılar yerine sontakıların bulunması,
    10-"Malik olmak" anlamında bir eylemin bulunmaması,
    11-Sıfatların karşılaştırma biçimlerinin çıkma durumu eki ile oluşturulması,
    12-Soru edatlarının azlığı,
    13-Bağlaçların azlığı,
    14-Belirticilerin belirtilenlerden, nesnenin de eylemden önce gelmesi.


    Alıntıdır
#24.09.2008 19:29 0 0 0
  • GÜNEY-BATI TÜRK LEHÇELERİ (OĞUZ)
    1. Türkiye Türkçesi
    2. Azerice
    3. Gagauzca
    4. Türkmence
    5. Horasanca
    Yukarıdaki beş lehçeyi Oğuz grubu Türk lehçeleri olarak kabul ediyoruz. Bu lehçeler içinde Horasancanın yazı dili yoktur. Diğer Türk lehçeleri birer yazı dilidir. Türkçe, Azerice ve Gagauzca birbirine çok yakın Türkçelerdir. Türkmence Oğuz grubu içinde özellikli bir yere sahiptir ve Oğuz coğrafyasının en doğusunda yer alır ve dolayısıyla Doğu Türkçesine yakın ve temas hâlindedir.
    Oğuz grubu içinde konuşur sayısı ve konuşurlarının dağılımlı coğrafyası bakımından en büyük grup Türkiye Türkleridir. Türkiye Türkçesi, Türkiye'de, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Balkan Ülkeleri, Yunanistan, Bulgaristan, Eski Yugoslavya topraklarında, Makedonya ve Romanya'da, Batı Avrupa ülkeleri ile Avusturalya kıtasında konuşulmaktadır. Türkiye'de 1928 yılında harf devrimi ile Latin yazısı kabul edilmiştir. Türk yazı dili İstanbul ağzı temelinde şekillenmiştir. Türkiye Türkçesi Anadolu ve Rumeli ağızları olmak üzere zengin bir alt diyalekt alanına sahiptir.
    Gagauz Türkçesi Oğuz grubunun en küçük kolunu oluşturur. Oğuzcanın en batıda kalan bu kolunu konuşanların büyük bir kısmı bugün Moldova cumhuriyetinin güneyinde ve Ukrayna'nın güneybatısında yaşarlar. Ayrıca Bulgaristan ve Dobruca'da ve Kafkaslarda da yaşayan Gagauz toplulukları vardır. Gagauzlar Hristiyan Türklerdendir. 20 Ağustos 1990'da Moldova'da Gagauz yeri adlı özerk bir devlet kurmuşlardır. Devletlerinin resmî konuşma dilleri, Gagauzca, Romence ve Rusçadır. Gagauz Türkçesi aslında dilbilimsel açıdan baktığımızda Türkiye Türkçesinin bir ağzıdır. 1957'de Sovyetler birliği içinde yazı dili olarak resmî statüsünü kazanmıştır, 1996'ya kadar kiril harfleriyle yazılmıştır. Bugün Slavcanın yoğun etkisi altındadır. Özellikle Gaguzcanın sözdiziminde bu Slav etkisi dikkati çeker.
    Gagauzcadan sonra Türkiye Türkçesine en yakın Türkçe; Azerbaycan Türkçesi, Azerbaycan cumhuriyeti, Ermenistan'da, Gürcistan ve en kalabalık olarak İran'da konuşulmaktadır (Tebriz ağzı, Kaşkay-Eynallu ağızları). Irak'ta konuşulan Kerkük Türkçesi de Azerbaycan Türkçesinin bir ağzı olarak kabul edilmelidir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Rus işgaliyle ikiye bölünen Azerbaycan'ın tarihinde Türkmençay antlaşması (1828) ile yeni bir dönem başlamıştır. Kuzey Azerbaycan Rus hakimiyetine girerken, Güney Azerbaycan'da İran hakimiyeti altına girmiş, dolayısıyla Azerbaycan Türklüğü iki farklı fikrî ve kültürel, dini çevrede yaşamıştır. İslamın Şia geleneğine bağlı Güney Azerbaycanlılar bölgenin Lingua Franca'sı olan Farsçanın kuvvetli tesiri altında, İran kültürüyle içiçe yaşamaktadırlar.
    Türkmen Türkçesi öncelikle yoğunlukla Türkmenistan cumhuriyetinde, İran ve Afganistan'da konuşulmaktadır. Türkmen Türkçesinin bir ağzı olan Türühmen Kafkasya'da, Stavropol'dan Astrahan'a kadar olan yörelerde konuşuluyor. Oğuz grubu içinde eski Oğuz Türkçesinin özelliklerini en iyi korumuş olan lehçe ise Türkmencedir. Türkmenler köken olarak Oğuz boylarına dayanırlar. 11. yüzyıl Türk kaynaklarından itibaren Türkmen etnonimine kaynaklarda rastlanmaktadır. 1917'den itibaren Sovyetler Birliği içinde yer alan Türkmenistan, 1991'de birliğin dağılmasıyla 27 Ekim 1991'de bağımsızlığını kazanmıştır. Başkenti Aşgabat olan Türkmenistan bugün bağımsız Türk cumhuriyetlerinden biridir. Azeriler gibi Türkmenler de bugün Latin yazısını kullanmaktadırlar. Türkmenler 1996'dan itibaren Latin yazısını kullanmaktadırlar. Türkmen Türkçesi, Türkçenin ses tarihi araştırmaları için son derece önemlidir. Ana Türkçenin aslî uzun ünlülerini Yakut ve Halaç lehçeleriyle birlikte sistemli olarak koruyan bir Türk lehçesidir.
    Oğuz dünyasının doğu kolunda yer alan Horosan Türkçesi, İran'ın kuzey-doğusunda, Horosan bölgesinde konuşulur. Yakın zamana kadar bu Türk lehçesi ile ilgili fazla bir şey bilinmemekteydi. Bu lehçenin Türkmencenin bir ağzı olduğu düşünülüyordu. Ancak Alman Türkolog G. Doerfer'in alanda yaptığı önemli çalışmalarla (1969) Horosan Türkçesinin de Oğuz grubu içinde diğer lehçeler gibi eş değerde özelliklere sahip bir dil olduğu ortaya konmuştur. Horosan Türkçesi Türkmenceye benzemekle birlikte birçok özellikleriyle ondan ayrılır.
#24.09.2008 19:19 0 0 0
  • Yeni Türkçe dönemi (16. yy ve sonrası)

    Modern Türk yazı dilleri döneminin bir önceki safhasını oluşturan Yeni Türkçe dönemi 16. yüzyıldan itibaren Türk dili alanında mahallî dil özelliklerinin mevcut yazı diline girmeye başladığı dönemdir. Bir anlamda bu yeni dönem, Modern Türk yazı dillerinin şekillenmeden önceki hazırlık devresini oluşturmaktadır.
    Tarih boyunca geniş bir siyasî coğrafya içinde yer alan Türklüğün, ayrı ayrı siyasî teşekküllerde bulunmakla birlikte, müşterek bir edebî dilde buluştuğunu ve 15. yüzyılın ilk yarısından itibaren İslâmî Türk muhitinde iki edebî dil/yazı dilinin mevcut olduğunu biliyoruz. Balkanları, Anadolu'yu ve Azerbaycan'ı içine alan ve Oğuz temelinde şekillenen Batı Türk yazı dili ile Uygur-Karluk ağzı temelinde şekillenen İdil-Ural ve Orta Asya sahasını içine alan Doğu Türk yazı dilidir. Her iki yazı dilinin sınırları çeşitli sosyal, siyasî ve coğrafî hareketlenmelerle birbirine yer yer geçmiş, aralarındaki organik bağı korumuş, ayrıca bulunduğu coğrafya içinde etnik unsurlarının da yazı diline dahil edilmesiyle yazı dili gelişim süreçleri tamamlanmıştır.
    Osmanlıcanın temsil ettiği Hem Batı Türk yazı dili alanında hem de Çağataycanın temsil ettiği Doğu Türk yazı dili alanında Türkçenin yerel konuşma ağızlarının yazı dillerini etkilemesiyle, Genel Türk dillerinde yeni varyasyonlar oluşmaya başlamış, 20. yüzyıldaki Modern Türk yazı dillerinin temelleri bu dönemde atılmaya başlanmıştır.

    Modern Türk dili dönemi (20.yy-)

    Modern Türk Dili alanı daha öncede söylediğimiz gibi Balkanlardan Büyük Okyanusa, Kuzey Buz Denizinden Tibet'e kadar uzanan çok geniş bir alandır.
    Türk dilinin tarihsel gelişim süreci içinde bir takım iç ve dış faktörlerle çeşitli kollara, diyalektlere ayrıldığını daha önce ifade etmiştik.
    Bugün Türk lehçelerinin büyük bir kısmı devlet dili, yazı dili, edebî dil, edebiyat dili, vb. statüsünde kullanılmaktadır: Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan Cumhuriyetleri; Rusya Federasyonu içinde Tataristan, Başkurdistan, Çuvaş, Kabartay-Balkar, Karaçay-Çerkes, Dağıstan, Tuva, Saha (Yakut), Altay, Hakas Cumhuriyetlerinde, bu cumhuriyetlerin adıyla aynı adı taşıyan Türk lehçeleri bu sayılan cumhuriyet, bağımsız cumhuriyet ve/veya muhtar cumhuriyetlerde belirtilen statüye sahiptir. Çin Halk Cumhuriyetinde Şincan Uygur Özerk bölgesinde yaşayan Uygur Türklerinin kendi yazı dillerini kullanmaktadırlar[9].
    Bugünkü modern Türk dili alanını coğrafi ve lingusitik esaslarda 6 gruba ayırarak size kısaca bahsetmek istiyorum:
    1. Güney-Batı Türk ~ Oğuz Türk Lehçeleri
    2. Güney-Doğu ~ Uygur ~ Karluk Lehçeleri
    3. Kuzey-Batı ~ Kıpçak Türk Lehçeleri
    4. Kuzey-Doğu ~ Sibirya Türk Lehçeleri
    5. Çuvaşça
    6. Halaçça
#24.09.2008 19:16 0 0 0
  • Orta Türkçe Dönemi (11.yy-16. yy)

    Türklerin 10. yüzyılda İslâmiyeti kabul ederek yeni bir muhite girmesiyle, Eski Türkçe döneminden itibaren süregelen yazı dili geleneği değişmemiş, aynen devam etmiştir. Ancak İslâmiyete girmeyle Eski Türkçe dönemi kapanmış ve yeni yazı dilleri oluşum sürecini toplayan Orta Türkçe dönemi (11-16.yy) başlamıştır.
    Bu dönemde Orta Asya steplerinden çıkan Türk toplulukları Avrasya ve ön Afrika coğrafyasına yayılmaya başlamışlardır. Ogurlar ve Kıpçaklar, Kıpçak bozkırlarına (Deşt-i Kıpçak) ve Mısır-Suriye bölgesine; diğer eski Türk toplulukları batıya, Avrasya derinliklerine; Uygurlar güneye, Şincan'a; Oğuzlar ise güneybatıya, İran, Anadolu ve Balkanlara yönelmişlerdir. Böylelikle Türk dilli topluluklar Avrasya ve Afrika coğrafyasında, çok sayıda siyasî oluşumun, devletin içinde, en eski dönemlerden itibaren tarihsel gelişmeleri belirleyici birer öge olarak tarih sahnesinde yer almışlardır.
    Oldukça uzun bir süreci kapsayan Orta Türkçe dönemi içinde sınırları yer yer birbiri içine geçen çeşitli yazı dilleri oluşmaya başlamıştır. Bu dönem çeşitli Türk yazı dillerinin oluşma dönemidir. Bu dönemdeki yazı dillerini şu şekilde sıralamak mümkündür: ,
    1. Karahanlı Türkçesi (11-13. yy); 2. Harezm Türkçesi (14.yy), 3. Kıpçak Türkçesi (Altın Orda Kıpçak Türkçesi) (13-16. yy) Memlûk Kıpçak Türkçesi (14-16. yy) Ermeni Kıpçakçası (16-17. yy), 4. Eski Anadolu Türkçesi (13-15. yy), 5. Çağatay Türkçesi (15-19.yy).

    1- Karahanlı Türkçesi (11. yy-13. yy)
    Orta Türkçenin başlangıç dönemini oluşturan ve yine Eski Türkçenin üzerinde temellenen Karahanlı Türkçesi, Karahanlı devletinin yazı dili idi. Karahanlıların İslâm dinini kabul etmelerinden sonra başkent Kaşgar önemli bir kültür merkezi hâline gelmiştir. Divan, Kutadgu Bilig, Atabetü'l-Hakayık gibi günümüze gelen az sayıdaki Karahanlı Türkçesi eseri aslında Eski Uygurcaya çok yakın özellikler taşımaktadır. Ancak sözvarlığında Arapçanın ve Farsçanın tesirleri artmıştır. Türk dili tarihi açısından en önemli iki eser Divan ve Kutadgu Bilig, bu dönemin eserleridir.
    Eski Türkçe döneminde Türkçenin tek bir yazı dili vardı. Orta Türkçenin başlangıç dönemini oluşturan ve yine Eski Türkçenin üzerinde temellenen Karahanlı Türkçesinden sonra Türk yazı dili farklı kollarda dallanmaya başlamıştır.

    2- Harezm Türkçesi (14.yy)
    Türk yazı dili geleneği 11. yüzyılda, Orta Asya'da, yazı dili-edebî dil seviyesinde iki ayrı sahada kendine gelişme yolu çizmiştir. Bunlardan doğuda olanının merkezi Kaşgar'ken, diğer batıda yer alan sahanın merkezleri Harezm ve Sirderya ırmağının güneyindeki Yedisu, Merv ve Buhara gibi şehirler olmuştur. Kaşgar bölgesinde gelişen Karahanlı Türk edebî dili, temelde eski Uygur Türkçesine bağlı idi ve Türklerin İslâmiyete girmesiyle birlikte İslamî bir özellik de kazanmıştı. 12. yüzyıldan sonra Orta Asya'daki Türk edebî dilinin gelişme sahası Harezm bölgesi olmuş ve bu sahada gelenek olarak Karahanlı Türkçesine bağlı, bunun yanında Kıpçak-Oğuz unsurları yanında kendine has dil özellikleri olan ve geçiş Türkçesi özelliği taşıyan Harezm Türkçesi şekillenmiştir. Karahanlı Türkçesi ile Çağatay Türkçesi arasında bir geçiş Türkçesi olarak değerlendirilen ve Karahanlı Türkçesi temelinde, bölgedeki kuvvetli Oğuz ve Kıpçak dil unsurlarını da bünyesine alarak kendisine has bir gelişim yolu çizen Harezm Türkçesi, bir taraftan Karahanlı-Harezm doğrultusunda ilerlerken, etnik yapısındaki çeşitlilik ve dilin kuruluş ve gelişme şartlarındaki lehçe karışıklıkları yüzünden Harezm-Kıpçak ve Harezm-Oğuz doğrultusunda gelişmiştir. Uzunca bir dönem Harezm'de Kıpçak ve Oğuz boyları bir arada yaşamış, bölgede gelişen yazı diline kendi dil özelliklerini vermişlerdir. Harezm'de yazılmış eserlerin Karahanlı yazı dili geleneğine bağlı, Oğuz-Türkmen özelliklerini taşıyan bir dille yazılmış olduğu görülür (Özyetgin 2001: 31).
    Türklüğün en büyük boy teşkilatlarından olan Oğuzlar, Kıpçaklar ve Karluk boyları birbirinden kesin coğrafî, siyasî ve dilsel sınırlarla ayrılmamaları ve Avrasya coğrafyasında yüzyıllar boyunca süren hareketlilikleri nedeniyle, Türk yazı dili ve lehçeleri sürekli etkileşim içinde bulunmuşlardır. Özellikle Harezm sahası bu etkileşimin olduğu en önemli alanlardandır.

    3- Tarihî Kıpçak Türkçesi (13.-16.yy)
    Öte taraftan büyük Türk boylarından biri olan Kıpçaklar da batıya olan ilerlemelerinde, çeşitli Türk devletleri içinde varlıklarını hissettirerek Kıpçakçayı bir yazı dili, edebî dil hâline getirmişlerdir. Kıpçakların yayılma alanlarına baktığımızda, 10.-11. yüzyılda Kıpçak (Kuman) Türkleri, sınırları doğuda İrtiş ırmağından başlayarak Batı Sibirya'yı, Karadenizin kuzey bozkırlarını içine alan ve güneyde Kırım'dan Kuzey Kafkasya'daki Kuban ve Terek ırmaklarına kadar, kuzeyde Orta İdil sahasına kadar uzanan alanlarda yaşamakta idiler. Bununla birlikte tarih boyunca çeşitli sebeplere bağlı olarak birçok Türk ve yabancı kavimlerle ilişkileri olan Kıpçak Türkleri yerleştikleri sahalardaki etnik unsurlarla karışarak kolonize bir toplum olarak varlıklarını daima sürdürmüşlerdir.
    13. yüzyıl başlarında cereyan eden ve tüm dünyayı etkisi altında bırakan Moğol istilâsı, Orta Asya'da, Kuman-Kıpçak Türklerinin yaşadığı sahalarda hem siyasî hem de coğrafî bakımdan büyük değişikliklere sebep olmuştur. Batu Han'ın kumandasındaki Moğol ordusu, 1237'de İdil Bulgarlarının üzerine yürümüş ve bunun sonucunda İdil-Bulgar ülkesi büyük ölçüde yıkıma uğramıştı. Bu güzergâhta yapılan seferlerde birçok Kuman-Kıpçak Türkü de Moğol ordusunun önüne katılmış, yerlerinden, yurtlarından edilmişti.
    Başka bir taraftan da Moğolların İdil bölgesine yaptıkları akınlarda önlerine kattıkları pekçok Kıpçak-Kuman Türkünün Orta İdil'e Bulgar topraklarına kadar geldikleri ve buradaki İdil-Bulgar halkı ile kaynaşarak, bu sahanın bütünüyle Kıpçaklaşmasında büyük rol oynadıkları görülmektedir. Ayrıca, bu sahada Bulgar Türkçesine karşılık Kıpçak Türkçesinin nüfuz kazandığı ve yaygınlaştığı görülür. Kıpçak Türklerinin gittikleri yerlerde oynadıkları kolonizatörlük rolü ve bulundukları sahaların Türkleşme sürecine olan katkılarını başka bir sahada, Kafkasya'da da görmek mümkündür. Moğol akınlarından sonra bir kısım Kıpçak Türkü Kuban boylarından ve Kafkas dağları eteklerinden Dağıstan'a kadar gitmişlerdir. Buradaki Türk zümrelerinin sayısını çoğaltmış ve bölgenin Türkleşme sürecini hızlandırmışlardır. Dünyanın dört bir tarafına doğru olan bu mecburî göçlerin bir kısmı da batıda Macaristan ve Balkanlara doğru olmuştur. Bugün Avrupa'da ve Kafkaslarda bulunan Kıpçak varlığı, bu tarihî ve siyasî nedenlere bağlı gelişmelerin sonucudur.
    Göç eden Kıpçak Türklerinin dışında Deşt-i Kıpçak'ta kalan bir kısım Kıpçak Türkünün Moğolların hakimiyeti altına girdikleri görülür. 1240'lı yıllarda Batu Han komutasındaki Moğollar, tüm Deşt-i Kıpçak alanını ve Kırım yarımadasını ele geçirmiş ve burada yeni bir devlet düzeni tesis etmeye çalışmışlardı. Her ne kadar Kıpçak Türkleri Moğolların kurduğu devletler içinde onların egemenliği altında yaşamışlarsa da Moğolları hem kültür hem de dil bakımından etkilemişler ve tarihî seyir içinde bakıldığında oldukça kısa sayılabilecek bir süre içinde Moğolların Türkleşmesinde büyük rol oynamış ve onların kurdukları devlette hakim güç olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bilindiği gibi Çingiz Han döneminden itibaren, Türk-Moğol devlet geleneğinin oluşumunda köklü bir kültüre ve medeniyete sahip Türklerin önemli katkıları olmuştur
    1241 yılında kesin olarak Deşt-i Kıpçak sahasında kurulmuş olan Altın Orda devleti içinde Kıpçak Türkleri hakim güç olan Moğolların, siyasî, sosyal ve kültürel hayatları üzerinde oldukça kuvvetli tesirleri olmuş, bu sahada Moğolların Türkleşmesinde önemli rol oynamışlardır. Özellikle Altın Orda hanlarından Berke Han'ın İslâmiyeti kabulünden sonra bu Türkleşme süreci hızlanmış ve Altın Orda devleti bir Türk-İslam devleti halini almıştır. Berke Han zamanında devletin, Büyük Cengiz birliğinden ayrılarak müstakil bir şekilde dünya tarihinde yerini almasından sonra Altın Orda devleti başarılı, parlak ve medenî bir gelişme süreci içine girmiş ve bünyesine zengin Kıpçak unsurunu da katarak devrinde dünyanın en güçlü devletlerinden biri olmuştur. 13. ve 14. yüzyıllar, Altın Orda'nın en parlak devirleri olmuştur. Türk kültürünün en önemli merkezlerinden biri olan Harezm'in de siyasî olarak Altın Ordu'ya bağlanmasından sonra Altın Ordu Devletinin dili, kültürü daha da zenginleşmiş; tarih sahnesinde Kıpçak Türklerinin medeniyetlerini gösterdikleri, varlıklarını sürdürdükleri yer Harezm ve Altın Ordu sahası olmuştur. Harezm sahasında gelişen Türk dili ve kültürü, Altın Ordu'da 14. yüzyıldan sonra hızla gelişmeye başlayan Altın Ordu-Kıpçak edebî diline nüfuz etmiştir[6].
    Kıpçakların bahsettiğimiz bu geniş sahalara yayılmaları, tarihî Kıpçak Türkçesinin birden çok kolda, birbirinden nisbeten uzak coğrafyalarda, farklı dil ve kültür çevrelerinde gelişmesine neden olmuştur. Tarihî Kıpçak Türkçesi 13-16. yüzyıllar arasında güney Rusya steplerinde ve Mısır-Suriye olarak sınırlarını çizebileceğimiz Ön Asya'da, yani Mısır-Suriye bölgesinde konuşulan ve yazılan bir yazı dili olmuştur.
    Bu muhitlerin başında Deşt-i Kıpçak olarak adlandırılan coğrafyada Altın Ordu devleti etrafında şekillenen Kıpçak Türk yazı dili gelmektedir. Buradaki yazı dili geleneğine, Kıpçaklarla kavim adı olarak tarihte birlikte anılan Kumanlar ve onların konuştukları Kuman Türkçesini de dâhil ediyoruz. Tarihte Kıpçak-Kuman adları uzunca bir süre yan yana geçmiştir. Aslında bu kavmî birlik iki ayrı kavmin sonradan birleşerek oluşturduğu bir birliktir. Kıpçakların yaşadıkları alanlarda bir araya gelen bu iki kavim kaynaşmış ve ortak diyebileceğimiz bir yazı dilini paylaşmışlardır.
    Öte yandan Kuman-Kıpçak Türkçesine ait de bugün elimizde son derece az belge vardır. Kıpçak sahasında Kumancayı karakterize eden en önemli eser bir tür sözlük olan Codex Cumanicus'tur (Kumanca El yazması). Altın Ordu çevresinde, Harezm yazı dili geleneğinin tesiriyle, Kıpçak lehçesi temelinde şekillenen yazı dilinde verilmiş, günümüze kadar gelen birkaç önemli edebî eser mevcuttur. Yine Kıpçak özellikli bir yazı diliyle kaleme alınmış o devre ait resmî devlet belgeleri, diplomatik mektuplar, fermanlar olan yarlık ve bitikler vardır. Genel olarak bakıldığında bu dönemden bize kalan eser sayısı son derece azdır. Bu sebeple tüm bu belgelerin devrin Kıpçak Türkçesi hakkında bize bilgi vermesi dolayısıyla önemi büyüktür. Altın Orda Hanlığının yıkılmasının ardından kurulan Kazan, Kırım, Astrahan, Kasım hanlıkları Altın Orda devlet geleneğini sürdürmüşlerdir. Özellikle Kazan ve Kırım Hanlıkllarında Altın Orda-Kıpçak yazı dili bir süre devam etmiş, ancak 1475'te Kırım'ın Osmanlılara ilhakı, 1552'de Kazan'ın Ruslar tarafından işgali ile, Tarihî Kıpçak Türk yazı dilinin gelişme süreci bu coğrafyada son bulmuştur.
    Kıpçak Türkçesinin Ön Asya'daki bir diğer kolunu, yine Altın Ordu geleneğine bağlı Memluk-Kıpçak Türkçesi oluşturmaktadır.

    4- Memlûk-Kıpçak Türkçesi (14-16.yy)
    Kıpçak Türklüğünün merkezi durumunda olan Harezm-Altın Ordu'nun diğer Kıpçak Türklerinin yaşadığı devletler ve sahalarla da siyasî ve kültürel ilişkileri olmuş, bu sahalardaki dile ve kültüre katkı sağlamışlardır. Bunların en başında, Mısır-Suriye bölgesinde Kıpçaklar tarafından kurulmuş olan Memlûk-Kıpçak devleti gelmektedir. Çeşitli siyasî ve sosyal sebeplerle Ön Asya'ya, Mısır-Suriye bölgesine göç eden Kıpçak Türklerinin, yaklaşık 300 yüzyıl hâkimiyet süren bir Memlûk-Kıpçak devleti etrafında resmî yazı dili statüsündeki Memlûk Kıpçakçasını oluşturdukları görülür. Bugün tarihî Kıpçak Türkçesine ait en zengin dil malzemesini bu sahadan elde edebiliyoruz. Bu alanda Memlûk-Kıpçak Türkçesinde kaleme alınmış edebî eserler yanında, sözlük ve gramerler Türk dili tarihî için büyük bir öneme sahiptir. Bu yazı dilinin en önemli özelliği, Arap dilinde Türkçe için yazılmış çok önemli sözlük ve gramer kitaplarının olmasıdır. Memlûk-Kıpçak dönemi, hem tarihî Kıpçak hem de genel Türk dili tarihi araştırmaları için son derece önemli kaynak eserlerin verildiği bir dönem olmuştur.
    Oğuz (Türkmen) ve Kıpçak boyları çeşitli nedenlerden ötürü göç yoluyla köle ve asker olarak geldikleri Mısır-Suriye sahasında Arap nüfusu içinde sivrilmiş, güç ve nüfuz kazanarak bölgenin Türk hakimiyeti altına girmesinde ve bölgenin Türkleşmesinde büyük rol oynamışlardır. Kıpçak Türklerinden daha önceki zamanlarda bölgeye siyasî yollarla gelip yerleşen Türkmen (Oğuz) boyları başlangıçta bu sahada hakim olan Türk nüfusu iken Kıpçak Türklerinin gelmesiyle Türkmen unsuru yerine Kıpçaklar ön plana çıkmış, dil ve kültürleri önem kazanmıştır. Gelenek olarak Altın Ordu-Kıpçak Türkçesi ile çoğu zaman eş ve paralel bir gelişim gösteren Memlûk sahasındaki Kıpçak Türkçesi, alt katman Türkmen Türkçesi bunun yanında mevcut Türkmenlerin dil potansiyeli ile karma bir yapısı olan bir yazı dili olarak gelişmiştir. Memlûk sahasında yazılmış olan eserlerin dilinde bu karma yapı yanında çevre Türk kültür muhitlerinden Harezm ve Anadolu'dan gelen etkileri de görmek mümkündür. Memlûk-Kıpçak Türkçesi, paralel bir gelişme gösterdiği Altın Ordu Türkçesi ile çeşitli çevre muhitlerdeki dil ile desteklenmiş bir yapı içinde Mısır-Suriye alanında gelişmiştir.
    Memlûk sahasında 15. yüzyıldan itibaren özellikle Anadolu sahasıyla siyasî ve kültürel bağların kuvvetlenmesi, Memlûk sahasındaki Osmanlı nüfuzunu artırmış ve sonuçta Mısır'ın Osmanlılar tarafından fethiyle Memlûk‑Kıpçak Türkçesinin Anadolu (Oğuz) Türkçesi ile karşılıklı etkileşimi neticesinde, Osmanlıcalaştığı görülmüştür. Dolayısıyla bu yüzyıldan itibaren Kıpçakça özellikleri kaybolmuştur.

    5- Ermeni Kıpçakçası (16.-17.yy)
    Tarihi Kıpçak Türkçesinin geç dönemdeki bir başka kolu da Türk soylu olmayan başka bir millete, Ermenilere aittir. Kafkaslardan Kırım'a ve Doğu Avrupa'ya geçen bazı Ermeni gruplar Kıpçakçayı kullanmaya başlamışlardır. Dönemin (15.-17. yy) bir tür karma dili olan Ermeni Kıpçakçası, Ermeni alfabesiyle yazıya geçirilmiştir. Tarihî Kıpçak dil malzemesi arasında 16-17. yyda Türkiye, Kırım, Moldovya, Romanya, Polonya ve Ukrayna'da Ermeni harfleriyle kaleme alınmış birçok Kıpçakça metin vardır. Sosyo-linguistik açıdan ilginç bir örnek olan bu Ermeniler, kendi dilleri olan Ermeniceyi bilmeyen, yazıda, ibadette, ticcarette ve diğer alanlarda Kıpçakçayı kullanan kişiler olmuşlardır. Burada Ermenilerle Kıpçakların ilişkilerinin tarihi 12.-14. yylara kadar geriye gitmektedir. Ermeni Kıpçakçası 17. yüzyıldan itibaren Slav dilleri içinde eriyip gitmiş, ardında zengin bir Ermeni Kıpçakçası eser külliyatı bırakmıştır (Demir-Yılmaz 2003: 74-75).
#24.09.2008 19:09 0 0 0
#24.09.2008 17:38 0 0 0
  • ROBERT LOUIS STEVENSON 13 KASIMDA EDİNBURGH'DA THOMAS VE MARGAREİN TEK ÇOCUĞU OLARAK DÜNYAYA GELMİŞTİR.ÇOK ÜNLÜ BİR YAAR OLAN STEVENSON ÇOCUKLUĞUNDA GEÇİRDİĞİ(TAHMİNEN TÜBERKÜLOZ)HASTALIĞI ONU OKUL HAYATINDAN MAHRUM BIRAKMIŞTIR.AMA EVDE ÖZEL ÖĞRETMENLER TARAFINDAN EĞİTİLMİŞTİR.AİLESİYLE İLGİLİ ANLAŞMAZLIKLAR 17 YAŞINDAKİ STEVENSONU BABASI OKULA YAZDIRMASIYLA BAŞLAMIŞTIR. ÜNİVERSİTE HAYATINA BAŞLAMASIYLA STEVENSON 1870LERDEN ÇOK 1970'RE YARAŞAN BOHEM TARZI BİR HAYAT BENİMSEMİŞTİR.ZAMANINI EDİNBUGH SOSYETESİNİN İÇERİSİNDE GEÇİRMİŞTİR.STEVENSON HARİKA ESERLER VE ROMANLAR DA YARATMIŞTIR.BUNLARDAN BİRİ OLAN DEFİNE ADASI 1883'TE YAZILMIŞTIR.STEVENSO'NUN KİTAP KRONOLOJİSİ ŞÖYLEDİR

    BİR İÇ GEZİ__=1870
    BİR EŞEKLE SEYAHAT=1878
    DEFİNE ADASI=1883
    KAÇIRILAN ÇOCUK=1886
    DR JEKYLL VE MR HYDE=1886
    ANILAR VE PORTLELER=1887
    GÜNEY KIYILARINDA=1890
    PETER DAMİEN=1890
    A FOOTNOTE TO HİSTORY=EİGHT YEARS OF TROUBLE İN SAMOA=1893
    KAÇIRILMIŞ ÇOCUK=1893
    CATRİONA=1894
    THE EBB-TİDE=1894

    WEİR OF HERMİSTON ADLI ESERİNDE ÇALIŞIRKEN BEYİN KANAMASINDAN 3 ARALIKTA ÖLMÜŞTÜR

    ---------------------

    noimage

    Robert Louis Stevenson (d. Edinburgh, 13 Kasım 1850 - ö. Samoa, 3 Aralık 1894) İskoç romancı, şair.

    Robert Louis Stevenson, 13 Kasım'da Edinburgh'da Thomas ve Margaret Stevenson'ın tek çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Çocukluğunda onu hayatı boyunca bırakmayacak olan bir hastalık geçirmiştir (tüberküloz olduğu düşünülmektedir.) Sağlık durumundan dolayı okula devam edememiş, evde özel öğretmenler tarafından eğitilmiştir. Ailesiyle arasındaki anlaşmazlıklar babası Thomas'ın 17 yaşındaki oğlunu Edinburgh Üniversitesine kaydettirene kadar ortaya çıkmamıştır. Üniversite hayatına başlamasıyla Stevenson 1870lerden çok 1970lere yaraşan bohem bir hayat tarzı benimsemiştir. Ailesinin dini inançlarını reddetmiş, evli kadınlarla ve hayat kadınlarıyla ilişkiler kurmuştur. Stevenson üniversite de hastalıklı ve romantik bir genç olarak hocalarının dikkatini çekse de derslerine pek önem vermemiştir. Zamanını Edinburgh sosyetesinin içinde geçirmiş, Montaigne, William Hazlitt ve Daniel Defoe'yu taklit etmeye çalışmıştır. Babası oğlunun nesillerden beri Stevenson ailesinin mesleği olan mühendisliği sürdürmesini istemiş, ancak Louis Stevenson hukuk okumayı tercih etmiştir. 1875'de sınavını geçerek diplomasını alsa da mesleğini yapmayarak Avrupa'yı gezmeye karar vermiş ve yazmaya devam etmiştir. Fransa'dayken Oise nehrinde yaptığı bir gezi ona "Bir İç Gezi" (An Inland Voyage) (1870) adlı eserini yazması için ilham verir. Aynı zamanda burada kendisinden on yaş büyük Fanny Van de Grift Osbourne adlı evli ve iki çocuk annesi Amerikalı bir kadınla aşk yaşamaya başlar. Fanny Kaliforniya'ya döndüğünde arkasında depresyonda ve yıkılmış bir Stevenson bırakır. Stevenson, Fransa'nın dağlık ve kırsal ve kesiminde bir seyahate çıkar ve burada yaşadıklarını hikayeleyerek "Bir Eşekle Seyahat" (Travels with a Donkeyin the Cévennes) adlı kitabında anlatır (1878). 1879 Ağustos'unda Kaliforniya'ya Fanny Osbourne'u görmeye gider. Akciğerinde bir enfeksiyon onu ölümün eşiğine getirir. Boşanmış olan Fanny, Stevenson ile evlenir (1880) ve Kuzey Kaliforniya'da onu iyileştirmek için elinden geleni yapar. Çift Edinburgh'a döner, bundan sonraki dört yılda Stevenson'un sağlığı el verdiğince Güney Fransa ve İsviçre'de gezerler. Stevenson üvey oğlu Llyod Osbourne ile yaptığı bir haritadan aldığı ilhamla ünlü eseri "Define Adası"nı (Treasure Island) yazar (1883). Güney Fransa'da gezerlerken Stevenson tekrar hastalanır, bunun üzerine eşi ve üvey oğlu ile birlikte tekrar İngiltere'ye döner ve İngiltere'nin güneyinde Bournemouth'a yerleşirler (1884). Stevenson dönemimin bir çok ünlü edebiyatçısıyla yakın arkadaştır. Leslie Stephen, W. E. Henley, Edmund Gosse ve Henry James gibi isimlerle Bournemouth'da oldukça fazla vakit geçirdiği bilinmektedir. Stevenson bu dönemde ünlü tarihi romanı "Kaçırılan Çocuk" (Kidnapped) ve "Dr Jekyll ve Mr Hyde" (The Strange Case of Dr Jekyll and Mr Hyde) adlı eserlerini (1886) yayınlar. 1887 Mayıs'ında babasının ölümüyle annesi, eşi ve üvey oğlunu alarak Amerika'ya gider. New York'da ünlü bir yazar olarak karşılanır ancak yönünü Batı'ya çevirerek yolculuğuna devam eder. "Anılar ve Portreler" (Memories and Portraits) adlı eserini bu dönemde kaleme alır. 1888'de Stevenson bir yat satın alır ve San Fransisco'dan Güney Kıyılara doğru yola çıkar. Samoa'ya gelmeden önce Markiz Adaları, Tahiti, Honolulu, Gilbert Adaları duraklarından birkaçıdır. Bu arada The Master of Ballantrae 1889'da yayımlandı. Stevenson Molokai'de Peder Damien'in misyonerlik ettiği bir koloniyi incelemek için ziyaret eder. Bir akciğer kanaması onu Samoa'da durmaya zorlayana kadar Doğu Pasifik'te dolanır. "Güney Kıyılarında" (In the South Seas) ve "Peder Damien" (Father Damien) adlı eserleri yayımlanır (1890). 1892'de güçlü Batı devletlerine karşı Samoa haklarını korumak için bir kampanya başlatır ve "A Footnote to History: Eight Years of Trouble in Samoa" adlı eserini yayımlar. 1893'te Stevenson Samoalı bir kabile şefini destekleyince isyancı ilan edilir ve Samoa'dan atılmanın eşiğine gelir. Sağlığının bir daha İskoçya'ya dönmesine olanak vermeyeceğini bildiği için bu dönemde ülkesini oldukça özler. Aynı yıl, "Kaçırılmış Çocuk" (Kidnapped) adlı eserine bir devam kitabı olan "Catriona"yı yazar. 1894'te Samoa'ya barış gelir, Stevenson bir kahraman ilan edilir, "The Ebb-Tide" yayımlanır ve "Weir of Hermiston" adlı eseri üzerinde çalışırken 3 Aralık'ta beyin kanamasından ölür. Samoa'daki Vaea Tepesine gömülmüştür.
#24.09.2008 05:19 0 0 0
  • Konu: Emile Zola
    noimage


    Émile Zola

    (1840 - 1902)


    Adı Natüralizm ile birlikte anılan Fransız yazar Emile Zola 1840 yılında Paris'te doğdu. Babası İtalyan asıllıydı ve mühendisti. Ancak babasını küçük yaşında kaybetti Zola ve bundan sonraki hayatı zorluklarla geçti. Lise tahsilini bile yarım bırakarak çalışmak zorunda kaldı. 22 yaşına kadar Paris'teki sefaleti yakından tetkik etti diyebiliriz. 1862'de Haşet kitapevinde işe başlayınca şansı döndü Zola'nın. 1864'de ilk hikayeleri basıldı, Figaro gazetesine makale vermeye başladı ve "Les Mysteres de Marseille" adlı romanı Marsilya'da tefrika edildi. Yazarlığına duyduğu güvenle, kendisini bütünüyle edebiyata vermek amacıyla Zola, 1866'da Haşet'den ayrıldı ve 1867'de kısa sürede tanınmasını sağlayan "Therese Raquin"i tamamladı.

    Emile Zola, Balzac'ın "İnsanlık Komedyası"na benzer bir kurguyla hazırladığı "Rugen Macquart'lar" ya da açık ismiyle "İkinci İmparatorluk idaresi altında bir ailenin doğal ve toplumsal tarihi" dizisiyle 19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren Fransa toplumunun derinlemesine bir çözümlemesine girişti. Toplam 21 kitaptan oluşan "Rugen Macquart'lar", onun en tanınmış romanları "Nana", "Germinal" ve "Meyhane"yi de kapsar.

    1871 tarihinde başlayan bu dizisi ile birlikte, Fransa'da Natüralizm akımının da öncüsü oldu Zola. Gerçekçiliğin sıradanlaştığı ve etkisini yitirdiği bir dönemde, kendi yöntemleriyle diğerleri arasındaki ayrımı belirtmek için kullanmıştı Natüralizm vurgusunu ve romanı bilimselleştirmeyi amaçlıyordu. Natüralizmin o dönem Fransa'sında ve ardından başka ülkelerde -özellikle Türkiye'de- büyük yankılar uyandırdığını ve yazarlar arasında benimsendiğini söyleyebiliriz. Ancak Natüralizmin karşıtları da çoktu ve Fransız edebiyatındaki ilk gerici akım Natüralizme bir tepki olarak gelişti.

    Zola'nın edebiyat dışındaki şöhreti, "Dreyfus Davası"nda gösterdiği aydın tavrından kaynaklanmıştır. 1897 yılında Fransız ordusunda Yahudi olması nedeniyle askeri yargının duyarsızlığına kurban giden Yüzbaşı Dreyfus'u -hükümetin bütün baskılarına rağmen- savunan ve Fransa devlet başkanına hitaben "İtham Ediyorum" makalesini yayınlayan Zola, bir süre Londra'da yaşamak zorunda kaldı. Ancak davanın yeniden görülmesini de sağlamıştı. Sonuçta adalet yerini bulunca ülkesine dönen Zola, 1902 sonbaharında -yatak odasında- duman zehirlenmesinden öldü.


    Germinal


    noimage


    Germinal, genellikle Émile Zola'nın tartışmasız en iyi eseri ve Fransız edebiyatının en iyi romanlarından biri olarak gösterilir. Roman, 1860'larda kuzey Fransa'da, uzlaşmaya yanaşmayan maden işçilerinin şiddetli ve gerçek grev öyküsünü konu alır. Germinal'in, yüzün üzerinde ülkede orijinali ve çevirileri yayınlanmıştır. Ayrıca eser beş sinema uyarlaması ve iki televizyon yapımına ilham kaynağı olmuştur.


    Romanın birincil karakteri, Zola'nın 1877' de yazdığı Meyhane (L'Assommoir) romanında da adı geçen, genç göçebe bir işçi olan Etienne Lantier, hayatını kazanmak için korkutucu bir maden şehri olan kuzey Fransa'daki Montsou'ya gelir. Önceki işi makinist şefliğinden kovulmuş olan Etienne orada kıdemli madenci Maheu ile arkadaş olur, sonrasında bu arkadaşlık ona kalacak bir yer ve madende kömür arabası iterek para kazanabileceği bir iş bulmasında yardımcı olur. Etienne çalışkan, idealist ancak narin bir genç portresi çizer. Ayrıca atalarından ona dikbaşlı, etkileyici ve içki etkisindeyken nefretten patlayabilme veya tutkulu hareket edebilme kabiliyetinin miras kaldığı inancına sahipir. Zola kendi kuramlaştırmalarını arka planda yapmaya devam eder ve bunun bir sonucu olarak Etienne'in davranışları tamamen doğallık kazanır. Öyle ki Etienne, çokça aşırı sol görüşlü kitaplar okuyarak ve anarşist Rus göçmen işçi Souvarine -ki o da madenin dibinde hayatını kazanabilmek için Montsou'ya gelmiştir- ile sıkı dostluk kurarak sosyalist prensiplere kucak açar. Etienne'in sosyalist fikirleri basitçe algılaması ve bunun ondaki heyecan verici etkisi serinin ilk kitabı La Fortune des Rougon'daki Silveré direnişini andırır.

    Bütün bunların yanında Etienne, Maheu'nün kendisi gibi madende çalışan kızı Catherine'e aşık olur ve bu durum onu Catherine'in kaba sevgilisi Chaval ile ilişkisinin içine çeker. Chaval, Zola'nın daha sonraki romanı La Terre'deki Buteau'nün prototipidir. Maden işçilerinin hayatlarındaki karmaşıklık, çektikleri ciddi sefalet ve zulüm, onların roman boyunca yaşam şartlarının daha da kötüleşmesi bunun sonucunda patlak veren romanın kırılma noktası Etienne'in liderlik ettiği grevle gözler önüne koyulur. Souvarine'in zarar vermeye yönelik, yıkıcı girişim taleplerine rağmen madencilerin ve ailelerinin kendilerini geri çeken tutumu, yoksulluklarının daha da artmasına ve dehşet verici boyutlara ulaşmasına sebep olmuş; ani bir kıvılcımla ortaya çıkan, Zola'nın bütün çıplaklığıyla ortaya döktüğü ve belleklere kazınacak şekilde tasvir ettiği kalabalık sahneleri içeren acımasız başkaldırıları, romanın grev başlangıcından itibaren o ana kadarki bütün ağır ilerleyişini bir anda tepetaklak etmiş ve akışı romanın sonuna kadar aynı hızda tutabilmiştir.

    İsyancılar polis ve askerler tarafından şiddetli ve acımasızca bastırılır, bu özellikle Maheuler için çok dramatik boyutlara varır. Bütün hayalleri ve umutları yok olmuş bir durumda işçiler grevden vazgeçerler ve çalışmaya geri dönerler ancak anarşist duygularına gem vuramayan Souvarine madene sabotajda bulunur, sonucunda ise içlerinde Catherine, Chaval ve Etinenne'in bulunduğu bir grup işçi madenin dibinde mahsur kalır. Bunu izleyen drama ve uzun süren kurtarma sahnesi Zola'nın en başarılı anlatımlarından biridir ve roman çok dramatik bir sonla biter.


    Germinal kelime olarak ürün ve bereket anlamına gelmektedir. Zola romanın sonunda sosyalist ve yenilikçi görüşlere yönelik bir umut verir. "Şimdi, nisan güneşi, toprağı ısıtıyor, vadilerden hayat fışkırıyor, tomurcuklar patlıyor, ekinler yükseliyordu. Her yandan tohumlar şişiyor, uzuyor, toprağı deliyordu. Ve arkadaşlar, tekrar tekrar, sanki yüzeye yaklaşmışlar gibi daha berrak bir şekilde vuruyorlar vuruyorlardı. İnsanlar yetişiyor, kara kin dolu bir ordu, bir asır sonraki hasada hazırlanıyor, tohumlarını patlatıyordu." Zola'nın ölümünden sonra Germinal, tartışmasız onun en iyi eseri olarak atfedilmiştir. Cenazesinde işçiler toplanmış ve "Germinal! Germinal!" diye bağırmışlardır. O zamandan itibaren kitap çalışma şartlarını sembolize eder duruma gelmiş ve madenci sınıfı kültüründe önemli bir kilometre taşı olmuştur.

    Zola her zaman Germinal eserinden çokça gurur duymuştur ve çok ciddi bir şekilde muhafazakar kesimden gelen abartı eleştirileri ile sosyalist kesimden gelen kötülemelere karşı göğüs germiştir.
#24.09.2008 05:15 0 0 0
  • Carlo CollodiKimdir - Carlo Collodi Hakkında - Carlo Collodi Hayatı - Carlo Collodi Eserleri


    noimage


    Carlo Collodi

    (1826 - 1890)



    Carlo Lorenzini (Floransa, 24 Kasım 1826 - 26 Ekim 1890)




    İtalyan gazeteci ve yazardır. Pinokyo romanının yazarı olarak ve genellikle Collodi takma adıyla bilinir.

    Yaşamı

    Carlo Lorenzini, yoksul bir ailenin çocuğu olarak Floransa'da dünyaya geldi. Gençliğinde ilahiyat okulunda okudu, ama Avusturya'ya karşı sürdürülen mücadelede Risorgimento (Yeniden Yükseliş) hareketini desteklemek için gazeteciliğe başladı. Ünlü takma adı Collodi, annesinin doğduğu yerin adıdır. Başlangıçta bu adı 1848'de kendi kurduğu mizah dergisi Il Lampione'deki (Sokak Lambası) yazılarını imzalamak için kullanmıştı. Dergi kurulduktan birkaç ay sonra sansür dairesi tarafından kapatıldı; ama Collodi yılmayarak 1853'de La scaramuccia (Didişme) adlı yeni bir dergi kurdu. 1859'da kadar gazeteciliği sürdürdü, sonra Giuseppe Garibaldi'nin özgürlük mücadelesi veren kuvvetlerine katıldı. 1861'de İtalya Krallığı kurulunca, gazeteciliği ve silahlı eylemleri bırakarak şehri Floransa'ya geri döndü ve resmi görevler üstlendi: Önce sansür dairesinde çalıştı (onun gibi sansürden olumsuz etkilenmiş birisi için ilginç bir seçimdi bu), sonra valilikte görev aldı. Edebiyat çalışmalarına hiç ara vermemiş olmasına karşın, 1875'e kadar dikkat çekici bir başarı sağlayamadı. 1875'de, Floransalı bir yayınevi için Perrault'nun masallarını İtalyancaya çevirdi. Bu çeviri çalışması, çocuk edebiyatının büyülü dünyasını daha yakından tanımasını sağladı ve onu derinden etkiledi. Perrault çevirileriyle başlayan çalışmalarının doruk noktasını Pinocchio (Pinokyo) oluşturacaktı.

    Yapıtlarından Giannettino 1876'da, Minuzzolo 1878'de yayımlandı. Pinocchio'nun (Pinokyo 1944, 1991) ilk bölümleri 1880'de Giornale deli bambini adlı çocuk dergisinde çıktı ve çok beğenildi.

    Eserleri

    Collodi, masalın sağladığı sonsuz anlatı olanaklarını yakından tanıyınca, mizacına en uygun yazınsal biçimi bulmuş oldu; bu, uzun süre devam edcek olan verimli yazarlık döneminin, çocuk kitapları yazarlığının başlangıcı oldu. 1876-1890 yılları arasında Giannettino'yu yayımladı. Bu yedi ciltlik yapıt, öğretici hikâyeler içerir. Bu arada, 1883'ten itibaren Il Giornale dei bambini'nin yayın yönetmenliğini üstlendi. Ama bu arada bir başka dergide Pinokyo'yu bölüm bölüm yayımlıyordu. Bu eserinin edineceği ün, öteki bütün çalışmalarını gölgede bırakacaktı. Aslında, Collodi yorulmak bilmez bir kalem ustasıydı ve Pinocchio'nun yanı sıra birçok kitap yazmıştı. Bu eserleri arasında şunları sayabiliriz: Occhi e nasi (1811; Gözler ve Burunlar), Storie allegre (1887; Neşeli Öyküler) ve ölümünden sonra yayımlanan Note gaie (1892; Neşeli Notlar) ile Divagazioni critico-umoristiche (Eleştirel-Mizahi Konu Dışına Çıkmalar). Collodi 26 Ekim 1890'da aniden öldü.

    Türkçede Pinokyo

    noimage

    Pinokyo, Türkçeye pek çok kez çevrilmiştir. Günümüzde de, yeni çevirileri ve baskıları çıkmaya devam etmektedir. Aşağıdaki liste, bu ilginin nasıl aralıksız sürdüğü konusunda bir fikir verebilir.

    Le avventure di Pinocchio (1880)..

    * Pinokyo Bir Kuklanın Hikâyesi, çev. Ragıp Önel (Ankara:, 1944).
    * Pinokyo, çev. Muzaffer Reşit (İstanbul: Varlık, 1953).
    * Pinokyo, çev. Necmettin Arıkan (İstanbul: Rafet Zaimler, 1955).
    * Pinokyo, çev. Nurcihan Kesim (İstanbul: İyigün, 1958).
    * Pinokyo Tahta Çocuk, çev. Seyfettin Orhan Çağdaş (İstanbul: Kitap Yayma, 1961).
    * Pinokyo, çev. Yaşar Nabi Nayır (İstanbul: Varlık, 1962).
    * Pinokyo, çev. Bülent Bekdik (İstanbul: Doğan Kardeş, 1968).
    * Pinokyo, çev. Egemen Berköz (İstanbul: Milliyet, 1975).
    * Pinokyo, çev. Vahe Dilaçar (İstanbul: Dilek, 1975).
    * Pinokyo, çev. Babil Çeçen (İstanbul: Orgün, 1983).
    * Pinokyo, çev. Nihal Yeğinobalı (İstanbul: Sosyal, 1985).
    * Pinokyo, çev. Gönül Suveren (İstanbul: Altın Kitaplar
    * Pinokyo, çev. Ülkü Tamer (İstanbul: Remzi, Mayıs 1997).
    * Pinokyo, çev. Melda İmirgi (İstanbul: İthaki, 2002).

    Pipì lo scimmiotto rosa (1887).

    * Küçük Pembe Maymun, çev. Ülkü Tamer (İstanbul: Varlık, 1964).
#24.09.2008 05:09 0 0 0
  • Hamlet


    (1564 - 1616)


    William Shakespeare




    noimage




    Şairin babası John Shakespeare, aslı çiftçi olan bir adamdı. 1550 civarında, yakın bir kasabadan göçüp gelerek Stratford'da yerleşti. Anlaşılan her çeşitten mal satan bir bakkal dükkânı işletmeye başladı, kendisinden zaman zaman zahîre tüccarı, deri tüccarı, eldivenci filan diye bahsedilişini böyle izah etmek belki yanlış olmaz. Stratford'da yerleştikten beş altı sene sonra varlıklı bir aileden Mary Arden adlı bir kızla evlendi. İlk iki kızları küçük öldü; William Shakespeare üçüncü çocuklarıdır. Vaftiz kaydının tarihi 26 Nisan 1564 olduğuna göre nisan sonlarında doğmuştur. John Shakespeare'in kasabadaki itibarı gittikçe artıyordu. Belediye meclisine âza olmuştu; hattâ bir ara reis de seçildi. William'dan sonra iki kızı ile üç oğlu daha oldu. Kardeşlerinin hepsi de şairden önce ölmüştür.

    William Shakespeare kasaba okuluna gitmiş ise, orada her çocuk gibi o da bir miktar Lâtince öğrenmiştir. Zamanla ziraat işleri bozulmaya başladığı, kasabada birçok yangınlar çıktığı için olacak ki, babasının serveti de itibarı da azalmaya başladı. Borçlandı. Belediye meclisinden de çıkmak zorunda kaldı. William Shakespeare bu yüzden okumaya devam edememiş ve babasının dükkânında çalışmaya başlamış olacaktır. Yakın bir köyden hali vakti yerinde bir çiftçi ailesinin kızı olan, ama kendisinden yedi sekiz yaş büyük bulunan, Anne Hatmaway ile seviştiği sıralarda on sekiz yaşında idi. 1582 kasımında babasına haber vermeden (belki kendi de pek istemeden), kız tarafının zoru ile, başka bir kasabada Anna'ı nikâh etti; 1583 mayısında da bir kızları doğdu. İki sene kadar sonra da ikiz çocukları oldu: kızın adını Judihth koydular, oğlununkini de Hammet. Fakat çok geçmeden William Shakespeare, eyaletin hem hâkimi hem de Parlamentoda temsilcisi olan Sir Thomas Lucy ile, beyin hususi konusunda avlanmak yüzünden, bozuştu. Herhalde Straford'dan ayrılmayı lüzumlu gördüğü muhakkaktır; o hâdiseyi, pek sevmediği karısından uzaklaşmak için bir vesile etmiş olabilir. Bu muhabbetsizlik ömrünün sonuna kadar sürmüş olacaktır; çünkü mirasından karısına bıraka bıraka bir yatak bırakmıştır; hem de en iyisini değil "ikinci en iyisini!".


    O zaman Londra çeşit çeşit eğlence yerleri ile dillerden düşmiyen bir beldeydi. Fakat, eğlence yerlerinin çoğu belediye nizamlarından kurtulmak için şehir dışında kurulmuştu. Bunlar arasında birçok meyhanelerden başka boğa, horoz, ayı döğüşlerine mahsus sirkler vardı; iki tane de tiyatro işliyordu. Bu uzak yerlere arabayla yahut atla gelinirdi. Kibar kişilerin at uşakları vardı; ama orta hallilerin hususi adamları yoktu, onların hizmetini de çocuklar filân görürdü. Shakespeare de Londra'da belki kendi at tutmak, belki de bu işe koşacak çocuklar kullanmak suretiyle hayata atılmış zannediliyor. Böylece, tiyatroculuk mesleğinin dış kapısından işe başladıktan sonra fırsat buldukça yavaş yavaş içerlerine girmiştir.

    O zamanlar oyunculuk hiç de itibarda bir meslek değildi. Hattâ, 1572 yılında, bir asîl konağına kapılanmış olmayanların -ellerinde mahallî hâkimden alınmış vesika yoksa- serserilerle bir tutan kanun çıkarılmıştı. Neyse ki oyuncular bunun çaresini bulmuşlardı: kendilerini bir asilin hizmetinde gösterip onun adı ile tanınırlardı. Ama ondan aylık almak şöyle dursun, gönlünü etmek için, bayramlarda filan konağında oyunlar verirler, geri kalan zamanlar da taşrada kendi hesaplarına oynarlardı. Bu yolla çalışan yüz kadar oyuncu kolundan en tanınmış Leicester Beyinin oyuncularıydı. Bu Bey, Kraliçe Elizabeth'in gözdesi olduğu için, oyuncularına 1574'te Londra'da oynamak iznini aldı. Oyunlar han avlularında veriliyordu. Fakat belediye meclisi çok geçmeden kendini gösterip oyun yüzünden her cins adamla dolan hanların birçok ahlâksızlıklara yol açtığını ileri sürerek halka şehir içinde oyun verilmesini durdurdu. Bunun üzerine, başlarında James Burgage ile Leicester Beyinin oyuncuları da Londra'nın kuzeyinde, hemen sur dışında kendilerine bir bina kurdular; adını "Theatre" koydular. Az sonra da yanlarında Londra'nın ikinci tiyatrosu "Curtain" kuruldu. Öbür taraftan, belediye nizamları, seyircilerden para toplanmamak şartiyle dost meclislerinde hususi maksatlar için oyunlar verilmesine müsaade ettiği için işbilir (Kırallık Kilisesinin koro başısı) Kırallık korosundaki çocuklara Kara Papazlar diye anılan mahallesinde bir hususi tiyatro kurmuştur. Ama kendi öldükten sonra bu iş pek yürümedi, 1582'de de tiyatro büsbütün kapandı. Buna benzer, ikinci bir tiyatro da St. Paul kilisesi yakınlarında kurulmuştu. Oyuncuları St. Paul kilisesinin koro çocuklarıydı; başlarında da öğretmenleri vardı. Bu tiyatrolar küçük, üstü kapalı yerlerdi; oyunlar meşale ışığında verilirdi. Pahalı oldukları için buralara ancak kibarlar giderdi. Asıl halkın rağbet ettiği tiyatrolar şehir dışındakilerdi. Üç kat balkonu ve orta yerinde avlusu bulunan bu değirmi binaların üstü açıktı. Yağmur filân yağarsa avludaki seyircilerin korunmasına imkân yoktu; zaten bu sınıf seyircilerin oturacakları yerleri de olmadığı için ayakta dururlardı. Sade giriş için bir peni verirlerdi. Altı peni verenler sahnenin iki yanında oturabilirdi. Balkonlar localara ayrılmıştı. Bu yerler için adam başına otuz peni alınırdı. Üçüncü balkona giriş iki peniydi. Gerek üçüncü balkonun, gerek avlunun içine doğru uzanan sahnenin üstü saz bir damla örtülüydü.


    Shakespeare oyunculuğa başladığı sıralarda Londra'da sekiz on oyuncu kolu, her bir kolda da yirmi kadar oyuncu vardı. şair, tahminlere göre Leicester Beyinin oyuncularına katıldı. O Bey öldükten sonra bütün kol Derby Beyinin oğlu Strange hizmetine girdi. O da öldükten sonra 1593'te Saray Nazırının Adamları adiyle çalışmaya başladı. Shakespeare, sanatında iyi bir oyuncu tanınacak kadar kendini göstermişti; ama hiçbir zaman büyük roller -meselâ kendi kahramanlarını- oynıyacak kadar yükselmedi; onları hep Richard Burbage oynardı. Zamanla oyunculuktan dram yazıcılığına bunun için geçmiş olabilir. Günden güne halktan daha çok rağbet gören tiyatroların da yeni yeni yazıcılara ihtiyaçları vardı. Shakespeare, kumpanyası için eski oyunlar yenilemeye her halde önce başladı. İngiliz tarihinde alınan mevzular alâka görüyor diye Henry VI adı ile tazelediği üç bölük oyun bu mahiyettedir. Tarih bakımından o oyunlarda geçenlerin devamı demek olan Richard III de aynı alâkanın verdiği hızla yazılmış olmak gerektir. Zaten bu çıraklık yıllarının oyunlarında -Henry VI, Titus Andronicus, Yanlışlıklar Komedyası gibi eski bir oyunun yenilenmişi ile karşı karşıya değilsek- günün rağbette oyunlarına benzer oyunlar buluyoruz. Nasıl ki Richard III, Londra seyircilerini Timurlenk gibi oyunlariyle ihtirası gururu ihtişamı büyük olan kahramanlara ve gösterişli hitabelere alıştıran Marlowe örnek edinilerek yazılmış bir oyundur. Yahut teşbihleri, istiareleri, bilgiç sözleri, edalı kişileri ile Lyly örneğinden Aşkın Emeği Boşa Gitti gibi hafif oyunlar çıkıyor.

    Ama bu düzenlemecilik, bu özendi devri çok sürmedi. 1594 - 1595 yıllarından başlayarak Richard II, Romeo ile Juliet, Venedikli Tacir gibi oyunlarla Shakespeare yavaş yavaş kendi şahsiyetini göstermeye başladı. Meselâ Richard II mevzuunu yine tarihten almak, yine İngiltere kırallarından birinin hayatını canlandırmakla beraber fırtınalı söz, fırtınalı hareket sevdasına düşmiyen bir oyundur. İkinci Richard'da Shakespeare, vazifesine nispetle kendisi zayıf kalan, duygulu fakat iradesiz kahramanlarının ilk örneğini vermiş oluyor. Bu çekingen ve kendi içine kapanıp düşünmesini seven tip zamanla olgunluğunu Hamlet'te bulacaktır. Venedikli Tacir için kullanılan hikâyeler birden fazladır. Alacağına karşılık borçlusundan bir kilo et kesmeye kalkan, fakat "Et hakkındır, ancak anlaşmamızda olmadığı için kan akıtamazsın; hem bir kilodan bir gram fazla kesemezsin!" demek akıllılığını gösteren bir hakime yenilen yahudinin hikâyesi o zamanlar halk arasında tekrarlanıp duran bir destandı. Vasiyetinde, kızını alacak kocanın, altın gümüş ve kurşun üç mahfazadan hangisi içinde kızının resmi olduğunu kestirmesini şart koşan baba ve o öldükten sonra kızının başından geçenler ayrı bir hikaye idi. Kocalarına birer yüzük verip sonra kendileri erkek kıyafetine girerek bu yüzükleri hile ile tekrar ele geçiren kocasının vefasızlığı ile alay eden iki genç kadının hikayesi ise büsbütün ayrı bir hikâye. Ama Shakespeare kendi hırslarından başka kanun tanımıyan bütün sakatlıkları düzeltebilen Portia tezadını ortaya koyarken o hikâyelerin hepsini birbiriyle karıştırıyor. İngiltere tarihinin büyük günlerini anan tarihî oyunları Henry IV ile Henry V de bu sıralarda yazıldı.

    Tarihlerden, İngiliz kahramanlığı üzerine en gururla duranı, Henry V muhakkak ki halk kahramanı Essex Beyinin (sonradan muvaffakıyetsizliğe uğrıyan) İrlânda seferiyle alâkalıdır; zaten beşinci perdenin başında buna bir telmih de vardır. Henry IV dramında yarattığı zevk düşkünü, içki düşkünü, korkak şişman Falstaff, söylediğine göre, Kıraliçe'nin o kadar hoşuna gitmiş ki, onu bir kere de âşık olur görmek istemiş. Bunun üzerine şair de Falstaff'ın, yaşına başına bakmadan kadın peşine düşünce nasıl onların maskarası olduğunu gösteren Winsdor'lu Şen Kadınlar komedyasını yazmış. Herhalde şairin Falstaff, hâkim Shallow gibi tipleri daha o tarihlerde halkın diline ve hâfızasında yer etmişti. Ama, sonraları eserlerine bakarak anlıyoruz ki, Shakespeare henüz o zaman tam olgunluğa erişmemiş. Ortaya koydukları güzel dramlardır: mevzularının ana hatlarından başka her şeyi sanatkâr kendi düşünüp bulmuştur; zevk ve alâka ile seyrediliyor; yer yer insanı düşündürüyor; hayatın aydınlık sevimli tarafları iyi aksettirilmiş; nazmı (bütün eserlerinde kullandığı on on bir hecelik kafiyesiz nâzım) mısra sonunda soluksuz tıkanıp kalmıyor, akıcılık kazanmıştır. Fakat insanı ergin insan, sanat eserini olgun eser haline getiren ıstırap ve çile henüz gereğince işlenmemiştir. Ancak Venedik'li Tacir'de Shylock, Beğendiğiniz Gibi'de Jaques, Julius Caesar'da Brutus zaman zaman bu hayat derinliğini sezer görünüyorlar. Bununla beraber, 1595 ile 1600 arasında ortaya konan bu eserler, daha o zaman sanatkârları çağdaşlarının başına geçirecek kadar yeni ve değerli bulunmuş olacak ki, 1598 de, günün ahlâk ve edebiyat meseleleri üzerine bir kitap çıkaran Frances Meres, İngiliz şairlerini Yunan, Lâtin ve İtalyan şairleriyle karşılaştırırken, söz arası Shakespeare'in on kadar eserini saydıktan sonra, tragedyalarının Seneca'dan komedyalarının Plautus'tan aşağı kalmadığını söylüyor. Ayrıca, o tatlı ifadesiyle yazdığı Venus ile Adonis, Lucrece adlı manzum hikâyelerini ve sonelerini öğüyor.

    Shakespeare sade iyi bir oyuncu, birinci sınıf bir yazıcı olarak kuru bir şöhret edinmekle kalmamış, tiyatrodan epeyce para da kazanmış olacak ki, 1597 yılında Stratford kasabasının hemen hemen en büyük evini, bahçeleriyle ambarlariyle beraber satın aldı. Yine aynı sırada ailesine bir arma da temin etti: eli mızraklı bir kartal. (İngilizce shake sarsmak, spear mızrak demektir.) Hemşehrileri de başları sıkıştıkça, borç almak için önce onu hatırlıyorlardı. 1599 da, eski "Theatre" binasının kerestesiyle kurulan "Globe" tiyatrosuna ait senetlerde artık Shakespeare yalnız oyuncu olarak değil, kumpanyanın hisse sahiplerinden olarak da gözüküyor. Zekânın, nüktenin, güzelliğin temsil edildiği en güzel komedyaları. Kuru Gürültü, Beğendiğiniz Gibi, İkinci Gece bu bir iki yılın eseridir. Ama yine aynı eserlerden, gelen yılların karanlığının haberini de almıyor değiliz. Her şeyde dertlenecek bir sebep bulan kaygısever Jaques o habercilerin yalnız biridir. Şairin hayata bakışındaki bu değişikliği seçmeye başladığı ağırbaşlı mevzulardan da bellidir. Elizabeth'in saltanatının son yılları politika bakımından olduğu kadar din, ahlâk ve sanat bakımından da buhranlıydı. Bunlara belki şairin kendi üzüntüleri de karıştı. Herhalde 1600 yılından itibaren Julius Caesar ile başlıyan bir sıra eserde hayattan, insan tabiatından, hattâ Tanrının adaletinden de insanı ümitsizliğe düşürecek kadar büyük felâketler seyrediyoruz. Bu ümit kıran acılık yalnız Hamlet, Othello, Lear, Macbeth, Timon gibi tragedyalarda değil Kısasa Kısas, İşin Sonuna Bakmalı gibi komedyalarda da bellidir. Shakespeare, eserlerinin mevzuu için kullandığı tarih hâdiselerine, hikâyelere, şiirlere her zaman sadık kaldığı halde meselâ Lear'de bakıyoruz ki: tarih, Lear'ın küçük kızı ablalarının ordularını yenip hükümdarlığı tekrar ele geçirerek babasına verir, demişken Shakespeare, tam tersine oyunu Kordelia'nın yenilip ölmesi ve ihtiyar hükümdarın çıldırmasiyle bitiyor.

    Bu büyük tragedyalar çığı, şairin kendi dışına çıkmaktaki kudretinin de bir ispatıdır. Çünkü, 1600 yılından başlıyarak yedi sekiz senelik bir zamanı kaplıyan bu acılık ve kötümserlik devresi, onun maddi refaha en çok erdiği senelerdir. Stratford'da 107 hektarlık araziyi 320 sterlinge 1602 de aldı; yine kasabasından bir akar için 1605 te 440 sterling verdi. Zaten I. James 1603 yılında İngiltere tahtına geçince, büyük bir sanatseverlik göstererek şairin bulunduğu kumpanyayı "kendi eğlencesi kadar muabbetli halkının eğlencesini de göz önünde tutarak" Kıralın Oyuncuları adı ile kendi hizmetine almıştı. Worcester Beyinin kumpanyası, başlarında Tomas Heywood olmak üzere, Kıraliçenin Oyuncuları; başlarında, şöhrete Burbage ile başabaş giden Aleyn olmak üzere, Amiralin adamları Veliahtın Oyuncuları adiyle hizmete alındılar. Sarayda sık sık oyunlar veriliyordu. Oynananların çoğu da Shakespeare'in eserleri idi. İngiltere, İskoçya, İrlanda tahtlarını birleştiren I. James hakkında Macbeth'de cemileli telmihler vardır; Kısasa Kısas, Othello, Lear için raslanan ilk kayıtlar da hep önce sarayda oynandıklarını gösterir.

    Roma tarihinden alınma tragedyalar, Antonius ile Cleopatra ve Coriolanus kötümser görüşlü günleri ile ihtiyarlık günlerini birbirine bağlar. Nazım ve sahne tekniği artık mükemmele erişmiştir. Sanatkâr olarak Shakespeare bunlardan, hele birincisinden daha kusursuz eser yaratmadı. Vaka yapısını kurmak, insanlarını canlandırmak bakımından şiiri misilsiz bir ustalıkla kullanıyor. Bu eserler büyük tragedyalarından, olsa olsa, fikir zenginliği bakımından geri kalır. Shakespeare'in, meslek hayatının son dört beş senesinde yazdığı yarı acı yarı ferah oyunlar, Perikles, Cymbeline, Kış Masalı ve Fırtına ise çilelerin ardından gelen yorgun sükûnun eserleridir. İyi ile kötünün çarpıştığı bu oyunlar hep iyinin sabır ve müsamahasının kötüyü yola getirmesiyle bitiyor. İster Shakespeare'in kendi hayat görüşü değişmiş olsun, ister günün rağbette oyunları acının tatlıya dönmesiyle biten oyunlar olsun, şu muhakkak ki, Shakespeare bu son eserlerinde karanlıkta kalanları aydınlığa çıkarmak azmindedir. Nasıl Lear'de, düşüncesine uymuyor diye, kullandığı kaynağa sadakatten ayrılmışsa; şimdi de, yine düşüncelerine uymuyor diye, kaynaklarına ters taraftan sadakatsizlik ediyor. Meselâ Lear için kullandığı aynı kaynaktan Cymbeline'in aslı olan hikâyeyi çıkarırken, babasının gazabına uğrayıp saraydan kovulan hükümdar kızı fikrini hoş bulmuyor; vakayı, kız, erkek kıyafetinde kaçıp birtakım üzücü maceralardan sonra kurtulacak şekilde bitiriyor.

    Meselâ Kış Masalı'nın aslı olan hikâyede Kıraliçe kocasının kıskançlığına kurban gidip ölür; Kıralı da kendi öldürür. Halbuki Shakespeare, öldü sanılan kıraliçeyi diriltiyor; kıralı da suçunu anlayıp pişman olmaya sevkediyor. Yine bu çeşit oyunlardan olan Fırtına birçoklarınca şairin son eseri olarak alınır. Bir iki hususiyeti vardır ki, onu öteki oyunlardan ayırıyor. Hem zaman ve mekân birbirlerini göz önünde tutan tek Shakespeare dramıdır: olanların hepsi yirmi dört saat içinde ve aynı küçük ada üzerinde geçer. Hem (Aşkın Emeği Boşa Gitti, Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası, Winsdor'lu Şen Kadınlar'dan sonra) mevzuu için bir kaynak bulamıyan dördüncü eserdir. Hem de oyunun kahramanı ihtiyar sihirbaz Prospero pek çoklarında şairin kendisi olarak gösterilir: bütün hayata yükselen, tarafsız ve sakin bir gözle bakan, başkalarının bahtiyarlığını kendininkinden çok gözeten, kötü kuvvetleri bile usta idaresiyle faydalı kılan, nihayet bütün hayatı bir rüya sayabilen olgun ve ergin insanoğlu Shakespeare

    Shakespeare tiyatrodan gelen servetin zengin oldukça Stratford'dan yeni yeni yerler alarak kasabasının eşrafı arasına girmişti. Son senelerinde artık orada oturuyor, Londra'ya işi oldukça iniyordu. Yaşlandıkça sıhhati de bozulmuş olabilir. O zamanlar ellisine gelen insan zaten ihtiyar sayılırdı. Gerek yaşama şartlarının bozukluğu, gerek salgın hastalıkların sıklığı yüzünden erken ölenler çoktu. Nasıl ki oğlu Hamnet de on birinde ölmüştü. Şair de herhalde sonunun yaklaştığını sezmiş ki, vasiyetnamesini hazırlatarak 25 mart 1616 da imzalamıştır. Malının çoğunu büyük kızı ile torununun üstüne ediyor; en yakın sahne arkadaşlarına da, kendisini hatırlatacak birer yüzük alacak kadar para bırakıyordu. Shakespeare, söylendiğine göre, şair arkadaşlarından Ben Jonson ile Drayton'un bir ziyareti sırasında çok içtiği için tutulduğu hümmadan kurtulamıyarak 23 nisan 1616 da ölmüştür. Kasabanın kilisesine, itibarlı şehirlerden olduğu için de, mihrabın yakınına gömüldü.

    Shakespeare'in eserlerinin çoğu sağlığında basılmamıştı: belki tiyatro eserlerinin okuyucusu az olduğu için; belki de şair, eserlerini oynasınlar diye sattığı kimselere haksızlık etmekten çekindiği için. Kendi isteği ve adı ile basılıp çıkan belli başlı eserleri Venus ile Adonis (1593), Lucretia'nın Kaçırılışı (1594) adlı iki manzum hikâye ile sayısı yüz elliyi geçen Soneler (1609) dur.

    Meres'den anlaşıldığına göre Soneler -hepsi değilse bile çoğu- 1598 den önce yazılmış, tanıdıklar arasında tekrarlanıyordu. Şairin en çok münakaşa edilen eseri budur. Acaba bu küçük şiirler günün hevesine uyarak yazılmış şeyler miydi; yoksa gerçekten şairin hayatında buhranlı bir çağı mı işaret ediyordu, bilinmiyor. Tefsirlerin çoğu ikinci görüşe yakındır. Eserin birinci kısmında 126 tane umumiyetle bir delikanlıya, ikinci kısmındaki 26 tanesi bir kadına yazılmıştır. Delikanlı hem soyludur, hem güzeldir. Yaşlanmaya başlayan şair onu çok seviyor, hayranıdır. Bu güzelliğin geçip gitmesini de istemiyor; delikanlı evlenmeli, güzelliğini çocuklarında devam ettirmelidir. Bununla beraber onun güzelliği asıl şairin mısralarında ölmezleşecektir. O şiirlere bu kudreti veren delikanlının güzelliği olduğu kadar şairin ona duyduğu sonsuz sevgidir. Halbuki aynı delikanlı, şair yokken, onun sevgisiyle sevişiyor. Sonra da kendini affettirmeye çalışıyor. Şairin cömert sevgisi onu da o vefasız kadını da affediyor. Ama bir kere kırılmıştır. Sonra ortaya bir ikinci şair çıkıyor; o yakışıklı efendisinin iltifatını kazanmaya uğraşan bir rakîp. Bu, yeni üzüntülere yol açıyorsa da nihayet şair, delikanlıya olan sevgisinin her şeyden üstün olduğunu, bu sevgi yüzünden belki haksız düşüncelere saplanmış bulunduğunu söyliyerek, eski anlaşmazlıkları tam bir barışla bitiriyor. Esmer güzeli sevgilisiyle olan münasebete gelince: erkeklerle oynamasını bilen bu kadın onu zaman zaman büyülüyor. Bulunmaz bir kadın değildir. Hattâ şair, kusurlarını da sayıyor. Ama zekidir, fettandır; anlaşılmaz bir çekiciliği var. Onun için de şair kızmıyor değil. Hele delikanlıyı avlamaya kalkışını büsbütün hırsla karşılıyor. Ancak, bu kadına karşı mukavemeti de yok; ayaklarına kapanıyor. Bu vefasız, şairin sevdiği delikanlıyı ele geçirmekle kendisini de ikinci defa ele geçirmiştir. Soneler'in anlattığı bu hikâyenin doğruluğu kabul edilirse, ortaya kahramanların kim olduğu meselesi çıkmaktadır. Shakespeare'in sonelerinin "müvellidi" diye andığı W. H. kimdi? Sonra ikisinin de sevdikleri esmer güzeli kimdi? Bunlar hakkında birçok fikirler ortaya atılmıştır. Kimi delikanlının Southampton Beyi, kimi Pembroke Beyinin oğlu kimi de asîl bir kimse olmayıp aynı oyuncu kolundan bir delikanlı olduğunu iddia ediyorlar. Kadının kim olduğunu kestirmek daha güç. Tahminler arasında Oxford'lu bir hancının karısı Mrs. Davenant, bir de Shakespeare'in hemşehrilerinden Richard Field'in, ölen Huguenot ustasından kitapçı dükkâniyle beraber devir aldığı karısı Jaqueline Field vardır. Bundan başka, birçok şairlerce kullanılan bir Yunan efsanesini ateşli mısralarla anlatan Venus şiirinde de Shakespeare'in sevdiği bir delikanlıya ihtiraslı telmihlerde bulunduğu fikrinde olanlar vardır. Lucretia sanat bakımından daha işlenmiştir, ama daha az taşkın bir dille yazılmıştır. Phoneix and the Turtle adlı şiiri de, evlenir evlenmez birbirinden ayrı düşen bir Katolik karı kocanın mezhepleri yüzünden çektikleri ıstıraba remiz olarak yazdığını ileri sürüyorlar. Fakat bütün bunlar henüz kat'î delilleri bulunamamış tahminlerdir.

    Shakespeare'in sağlığında basılan oyunları da halledilemeyen meseleler çıkarmaktadır. Meselâ: hangileri kendi isteğiyle çıkmıştır bilinmiyor. Çünkü o zamanlar, rağbet gören bir oyunun, ya temsil esnasında acele yazılarak, yahut oyunculardan biriyle el birliği ederek "korsan işi" bastırılması olmıyan bir iş değildi. Eserin sahibini bu türlü hırsızlara karşı koruyacak yayın kanunları yoktu. Her ne kadar bir eser bastırılmadan Kayıtlar Dairesine yazdırılırdı ise de daire sade kayıt parasını almaya bakar; eseri kim kaydettiriyormuş, kimin adına kaydettiriyormuş araştırmazdı. Öbür taraftan, oynanan oyunları sarayın Eğlenceci Başısı sansür ederdi ama kayıtları yoktu. Bu yüzden Shakespeare oyunları, daha doğrusu o devrin bütün oyunları, için iki büyük güçlükle karşılaşıyoruz: bir kere, ne zaman yazılmıştır, tam olarak bilmek güçlüğü. İkincisi, eserler şairin elinden çıktığı halde midir, kat'î olarak hüküm vermek güçlüğü. Herhangi bir eserin tarihini kestirmekte ya, nasılsa o eserin bilinen diğer bir eserde anılışından, yahut eserin kendi içinde geçen ve tarihi için bir ip ucu veren sözlerden faydalanabiliriz. Meselâ Meres adlı edebiyat adamının 1598 yılında çıkan bir eserde anılan Shakespeare oyunlarının o tarihten önce yazıldığı hükmüne varıyoruz. Yine meselâ saray kayıtlarında 1606 kışı sarayda oynandığı yazılı diye, Lear için, bu tarihten önce yazılmıştır diyoruz. Yine meselâ şair Marlowe'dan bir mısra tekrarlanan Beğendiğiniz Gibi -Marlowe 1593 yılında öldüğüne göre- bu tarihten sonra yazılmış olmak gerektir diyoruz. Bu gibi tahminlerse tek bir yıl üzerinde karara vardıran tahminler değildir. Esere, böylece, başlangıç yahut son olarak bulunan tarihlerle eserin arası birkaç ay da olabilir, birkaç yıl da. Sonra, dışarıda bahsine raslanmıyan oyunlar da vardır. Bunun için, eserlerin üslûp hususiyetlerinden faydalanmaya; gerek fikir, gerek teknik bakımından şairin ilerleyişini takip etmeye çalışıyorlar. Ama bu usul de kat'î tarihler verebilmekten uzaktır.

    Bununla beraber metin meselesi tarih meselesinden de mühimdir. Elimizde oyunların hangisi şairin elinden çıktığı gibidir, bilmiyoruz. Otuz altı oyunu bir arada ilk olarak kendisinin ölümünden yedi yıl sonra 1623 yılında iki oyuncu arkadaşı tarafından çıkarıldı. Kitap büyük boydadır; Birinci Folio diye anılır. Çıkarılan tabiî, bütün oyunların asıllarına göre sadakatle ortaya konduğu iddiasındadırlar. Evvelce, şairin sağlığında olsun, ölümünden sonra olsun, tek tek çıkan (ve küçük boy oldukları için Quarto diye anılan) on yedi oyunun metnini, çalınmadır, bozuktur, diye kötülüyorlar. Gerçekten, bu metinlerin bir kısmı çok bozuktur: bazı yerlerinde mâna bile çıkmaz; nazımla nesrin karıştırıldığı, söz geçmiyen yere söz konduğu görülür. Fakat bir kısım, 1623 metninden yer yer ayrılmakla beraber, düzgündür. Hattâ anlaşılıyor ki, Birinci Folio için bu düzgün Quarto'lardan faydalanılmıştır. Lear, Hamlet gibi bazı oyunların, aslına uygunluğundan bahsedilerek çıkarılan, Folio metinleri ise Quarto metninden daha kısadır; anlaşılmayacak kadar bozuk yerleri de eksik değildir, acaba oyunları Folio metnindeki şekilleri mi şairin yazdığı gibidir, yoksa daha önce tek tek çıkan metinleri mi? Yoksa ikisi de mi değil? Ayrı metni bulunmayıp ilk olarak Birinci Folio da rasladığımız yirmi oyunun ne kadar fazlası yahut eksiği var? Birinci Folio dışında bırakılan, fakat daha önceki kayıtlarda şairin adıyla çıkan Perikles acaba sahiden Shakespeare'in değil midir? İşte bütün bu kestirilemiyen noktalar, son otuz kırk senedir ilim adamlarını, eski metinler, o zamanki yayın ve baskı hususiyetleri, tiyatro işleri ve saire üzerinde daha çok araştırmalara sevk etmiştir.


    Her türlü ipucundan faydalanılarak Shakespeare dramlarını bugün aşağı yukarı şöyle sıralıyorlar:



    1590 - 1595
    Henry VI, 1 - 3

    Richard III

    Yanlışlıklar Komedyası

    Titus Andronicus

    Hırçın Kız

    Veronalı İki Centilmen

    Love's Labour's Lost

    Romeo ile Juliet

    1595 - 1600
    Richard II

    Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası

    King John

    Venedik Taciri

    Henry IV

    Kuru Gürültü

    Henry V

    Beğendiğiniz Gibi

    Julius Caesar

    On İkinci Gece

    1600 - 1608
    Hamlet

    Winsdor'lu Şen Kadınlar

    Troilus and Ressida

    All's Well That Ends Well

    Measure for Measure

    Othello

    Kıral Lear

    Macbeth

    Antonius ile Cleopatra

    Coriolanus

    Atinalı Timon

    1608 - 1613
    Perikles

    Cymbeline

    Winter's Tale

    Fırtına

    Henry VIII





    Herkesi metinler hakkında kararsızlığa düşüren şüpheler kimini de büsbütün inkârcılığa götürüyor. Bunlara göre: Shakespeare diye biri yoktur; varsa bile eserlerin sahibi değildir; adı, sadece eserlerin asıl sahibi olan bir asîli gizlemek için kullanılmıştır. O zamanlar şairlik asîllerce küçük görülürdü. Bu işle uğraşanlar ya uğraşmıyor gözükür, yahut şiirlerini çıkaramazlardı. Nitekim, Elizabeth devrinin ünlü şairlerinden Sir Philip Sindney sağken hiçbir eserinin çıkmasına razı olmamıştı. Sir Walter Raleigh de şiirlerinin hemen hepsini şurada burada adsız olarak bastırmıştı. Hele halkı eğlendirmek için oyun yazmak büsbütün aşağılatıcı görülürdü. Bu yüzden Shakespeare eserlerinin asıl sahibi de kendini gizlemek zorunda kalmıştır, deniyor. Bu dâva yüz seneden beri sürüp gitmektedir. Eserlerin sahipliğine uygun olan asîl de, kimine göre, Elizabeth devrinin büyük ilim adamı Bacon; kimine göre, Rutland Beyi, kimine göre Derby Beyi, kimine göre de Oxford Beyidir. Ama hepsine göre bir asîl olduğu muhakkaktır. Çünkü Shakespeare eserlerinin icabettirdiği vasıflar: görgü, bilgi, duygu üstünlüğü, kibar hayatını ve sanat inceliklerini yakından biliş, hukuktan anlayış, doğru dürüst okumamış ve yirmisinden sonra Londra'ya gelmiş bir kasabalının harcı değildir. (Bu düşünce ve nazariyelerin faydalı bir hülasası için, bak: Shakespeare Kimdi - Saffet Dengi; C.H.P. konferansları, seri I, kitap: 16.)

    Ama bütün bu hükümler, dış tesirlere fazla ehemmiyet eren; dehanın gördüğünü çabuk kapmak ve göremediğini sezmek kudretini küçükseyen bir düşünüşten doğuyor. Bu görüşe karşı, yüksek bir tabakadan olsun kendi meslekdaşlarından olsun, birçok çağdaşlarının tanıyıp severek o eserlere sahip bildiği Stratford'lu Shakespeare henüz ayaktadır; ve inkârcılarının, hiç değilse şimdiki delilleri ile yıkılmadan duruyor.

    HAMLET

    Hamlet hikayesine, ilk olarak, on üçüncü asır Danimarka yazıcılarından Saxo Grammaticus'un Historiae Danicae - Danimarkalılar Tarihi isimli eserinde rastlanıyor. Bizim vekayinameleri andıran bu eser o zaman yazılmışsa da ancak 1514 tarihinde basılmıştır. Histoires Tragiques - Acıklı Hikayeler adlı altında bir sıra tarihî hikâye toplıyan Fransız yazıcısı Belleforest 1570 yılında bu Amleth hikâyesinin de Fransızca serbest bir tercümesini çıkardı. Shakespeare'in oyunu rağbet kazandıktan sonra (1608) bu Fransızca tercüme de bir iki küçük değişiklikle, The Hystorie of Hamblet - Hamblet'in Hikâyesi adı altında İngilizceye çevrilmiştir.

    Tarihle karışık Ambleth hikâyesi şudur:

    Horvendil ile Fengon adlı iki kardeş, Danimarka kırallığına bağlı olmak üzere, Jutland'ı beraberce idare etmektedirler. Bunlardan Horvendil bir döğüşte Norveç kıralını öldürüyor ve mükâfat olmak üzere Danimarka kıralının kızı Gerutha'yı alıyor. Bir oğulları oluyor, adını Amleth koyuyorlar. Sonra, kıskançlığa kapılan Fengon, karısına çok eziyet ediyor iddiasiyle kardeşini öldürüp Gerutha ile kendisi evleniyor. Bunun üzerine Amleth aptal hali takınıyor; ata ters biniyor filân. (yasak kelime kullandınız)aslında intikam çareleri aramaktadır. Bu arada, sırrını öğrenmeye çalışan saray adamlarını muammalı sözlerle şaşırtıyor. Beraber büyüdüğü bir kızı ona karşı tuzak gibi kullanmak istiyorlar; fakat süt kardeşinden hakikati öğrenerek bu tuzağa düşmüyor. Amcasının dostlarından biri, Amleth ile annesi konuşurken dinlemeye kalkıyor. Daima kuşkuda olan Amleth horoz gibi ötüp oradan oraya sıçrarken adamın örtü altında gizlendiğini anlıyor, kılıcını saplayıp bu hafiyeyi öldürüyor, parça parça kesip haşlıyarak etlerini domuzlara yediriyor. Annesine de, mahsus deli gözüktüğünü ve intikam almak azminde olduğunu haber veriyor. Annesi, eski kabahatini anlayıp oğlunun tarafına geçiyor. Öbür yandan, şüpheleri büsbütün artan amcası, Amleth'i iki kişiyle birlikte İngiltere'ye yolluyor. Bu elçilere verdiği mektupta (mektup o zamanın usulünce bir tahta parçası üzerine kazınmıştır) ora kıralından Amleth'in öldürülmesini istiyor. Fakat, Amleth mektubu değiştirdiği için, sonunda İngiltere kıralı onu değil yoldaşlarını asıyor, ona da kendi kızını veriyor. Ayrılışından bir sene sonra Amleth memleketine dönüyor. Bir ziyafette herkes onu öldü zannedip keyfeder içerken birdenbire karşılarına çıkıp saraya ateş veriyor. Amcasını da odasında bularak başını kesiyor. Sonra, halk önünde, olanları açıkça anlatıyor. Amleth, daha birçok maceralar ve kahramanlıklar sonunda, dayılarından birine karşı cenk ederken ölüyor.

    İngiliz edebiyatına bu hikâye herhalde Belleforest'nin ilâveli tercümesi yolu ile geçmiştir. Fakat Shakespeare'in oyunu bu mevzu üzerine yazılan ilk oyun değildir. 1594 yılında bu isimle bir eserin, hem ilk defa olmamak üzere, oynadığı hakkında bir kayıt vardır; eser ele geçmemiştir, kimin yazdığı bilinmiyor. Shakespeare'den hemen önceki dramcılardan Fransızca bilen biri -birçoklarının tahminine göre Thomas Kyd- yazmış olacaktır. Bu mevzu üzerine bir de Der Bestrafte Brudermord, oder Prinz Hamlet aus Dennemark - Cezasını Çeken Kardeş Katili, yahut Denimarka Prensi Hamlet adlı Almanca bir eser vardır. Ama bunun, on yedinci asırda Almanya'da sık sık temsil veren İngiliz kumpanyalarından biri vasıtasiyle o memlekette tanınıp tercüme edilen bir eser olduğu hükmüne varılmıştır. Eserin basitliğine bakılırsa Shakespeare'inkilerden önce aynı mevzu üzerine Kyd'in yazmış olduğu ileri sürülen -ve bazılarınca Ur - Hamlet diye anılan- eserden tercüme edilmiştir. Bu almanca metnin eldeki tek kopyası 1710 tarihlidir.

    Shakespeare metnine gelince: eser bastırılmak üzere kayda 1602 temmuzunda geçirilmiş, 1603 yılında ilk baskısı çıkmıştır. 1604 yılında çıkan ikinci baskısı ise "doğru ve kusursuz kopyasına göre yeniden basılmış ve hemen hemen iki misli genişletilmiş" olmak iddiasındadır. Gerçekten, ilk baskıda cümle yanlışları, kelime yanlışları çoktur, uzun konuşmaların kimi kısaltılmıştır (bütün eser gözönünde tutulursa yarıya yakın bir kısaltma vardır) birçok mısraların bölünüşü sakattır. Bundan başka, sonraki metinlerde (Polinius yerine Crambis adının kullanılma, Kıraliçenin cinayetten açıkça habersiz bulunması, meç ucunun zehirlenmesini Kıralın düşmesi gibi noktalarda) esaslı ayrıklar vardır. Bu baskıdan göze çarpan bir taraf da sahne hakkındaki izahların etraflı oluşudur. Bütün bu hususiyetler, metnin, temsil esnasında bir veya, birkaç kişi tarafından acele not alınmak suretiyle elde edilmiş olacağı fikrini uyandırıyor. İlk iki perde için hattâ kumpanyanın nüshası da ele geçirilmiş olabilir; çünkü bu kısım ikinci baskıdaki şeklinde pek az farklıdır. Belki iş meydana çıkınca, "korsanlar" ile tabi, oyunun geri kalan kısmını kendi stenograflı nüshalarından bitirmeye mecbur olmuşlardı. Kimi tefsircilerin iddiası da şudur: bazı ayrılıklar (nazım olgunluğu, Hamlet'in düşünce derinliği sahnelerin yerlerindeki değişiklik bakımından) çok esaslı olduğuna göre,birinci baskı eserin ilk şeklini göstermektedir; Shakespeare sonra bunu değiştirmiş, ikinci baskıda şekline sokmuştur. İkinci baskı dikkatsizce dizilmişse de Hamlet dramının en tam metnidir. Sonraki baskıların en mühim olan 1623 toplu baskısında oyunu, oynamak bakımından daha elverişli kılacak kısaltmalara raslanıyor; meselâ, uzun hitabeler bazan kesilmiş. Yoksa, metinde pek bozukluk görülmüyor; noktalama işaretine de dikkat edilmiştir. Kullanılan Hamlet metinlerinin hepsi işte bu 1604 baskısı ile 1623 baskısı karşılaştırılarak hazırlanmaktadır. Tercüme için de böyle bir metin kullanılmıştır.


    SHAKESPEARE VE HAMLET HAKKINDA
    XVII. asır

    Shakespeare beğeniliyor, en büyük İngiliz şairi olarak tanınıyor. Yunan ve Lâtin şairlerine karşı çıkarılabileceğini söyleniyor. Hâkim fikir şu: eserlerinin kuvveti tabiîliklerinden geliyor; sanat tarafları (oyunların kuruluşu, sahnelerine gülünçlükler katılışı bakımından) bazan kusurludur. Oyunların 1623 ilk toplu baskısına katıldığı şiirde çağdaşı ve meslektaşı şöyle diyor:

    O bir çağın değildi, bütün çağlar için yaratılmıştı!

    Ben Johnson (1573 - 1637)

    İngiliz edebiyatında klâsik çağı açan ve şiirleri kadar dramları, tenkitleriyle de tanınan adamın hüküm şudur:

    Onu bilgisizlikle suçlandıranlar daha çok övmüş oluyorlar: o doğuştan bilgiliydi, tabiatı okumak için kitapların gözlüğüne muhtaç değildi. O, içe bakmış, tabiatı orada bulmuştur. Her yerde aynı kuvvettedir diyemem; eğer öyle olsa onu insanlık tarihinin en büyükleriyle kıyaslamam haksızlık olurdu. Tatsızlaşıp yavanlaştığı seyrek değildir; tuhaflıkları zorlanma derecesini bulabilir, ciddi olacağım derken mübalâğaya düşer. Ama fırsatını ele geçirdi mi, daima uludur.

    Dryden (1631 - 1700)

    Shakespeare dünyanın en büyük şairlerinden biri olarak kabul edilmeye başlar. Hâkim fikri şudur: dehası tabiattan geliyordu, sanatı kusurluydu, bilgisi kıttı; fakat, insan ruhunu tanımakta ve çeşitli tipler canlandırmakta bulunmaz bir kudreti vardı. Oyunlarını bir arada çıkaran ilk tefsircisi, klâsik kaideleri bilmediği için tutmadığını ileri sürerek şairi müdafaa ettikten sonra, Hamlet ile Elektra arasında şu mühim mukayeseyi öne sürüyor:


    Hamlet, Sophokles'in yazdığı Elektra ile hemen hemen aynı mevzudadır. İkisinde de genç bir hükümdar oğlu babasının intikamını almak işine girişir. İkisinin de anneleri aynı derecede suçludur, kocalarının öldürülmesinde elleri vardır, sonra da bu cinayetin katiliyle evlenmişlerdir. Yunan tragedyasının ilk kısmında Elektra'ınn kederi insana çok tesir ediyor; fakat oyunun son kısmında şair hükümdar kızı ile Orestes'e öyle şeyler yaptırıyor ki, insan tabiata ve sağduyuya aykırı bulunuyor. Orestes'in eli anasının kaniyle bulanıyor; hem bu barbarca iş sahnenin üstünde değilse bile o kadar yakınında işleniyor ki seyirciler Klytemnestra'nın Aegisthos'u imdada çağırdığını, oğlunu merhamete getirmek için yalvardığını duyuyorlar; hem kızı, hem bir hükümdar evlâdı olan (ve bu vasıflarının her ikisiyle de daha asîl olması gereken) Elektra ise sahnede durup, annesini öldürsün diye kardeşine gayret veriyor. Bu halin insanda uyandıracağı dehşeti düşünün Klytemnestra hain bir kadındı, ölümü hak etmişti; zaten hikâyenin aslında da oğlunun eliyle ölüyor. Ama bu türlü bir hareketi sahnede göstermek, sahneye yaraşan şahısların gözetmesi lâzım gelen usul ve erkâna muhakkak ik aykırıdır. Halbuki bakın Shakespeare ne yolda davranıyor. Hamlet de babasına Orestes kadar saygı ve sevgi besliyor, ölümünün intikamını almak kararı onunki kadar kât'i annesinin suçundan duyduğu nefret de onunkinden farksızdır. Fakat şair, insanı hayran eden bir sanat ve muhakeme isabetiyle Hamlet'i annesine el kaldırmaktan alıkoyuyor: böyle bir şeye meydan vermemek için babasının hayaletine, annesinden intikam almayı yasaklıyor.

    "Yalnız, Bu İş İçin Hangi Yola Başvurursan Vur, Sakın Annen Hakkında Bir Fenalık Düşünme; İçinden, Onun Zararına Olacak Bir Niyet Geçirme. Onu Tanrıya havale et; bırak onu kendi göğsündeki dikenler iğnelesin."


    Dehşet ile korku denen şeyleri yerinde olarak birbirinden ayırt etmek işte budur. Bunların ikincisi tragedyalara uygun düşen bir duygudur, halbuki birincisinden daima dikkatle kaçınmalıdır, şu muhakkak ki hiçbir dramcı seyircilerin zihninde korkuyu uyandırmakta Shakespeare'den daha iyi muvaffak olmamıştır.

    Rowe (1674 - 1718)

    Derdimi iki kat eden, beni dehşet içinde bırakan şey: vaktiyle, herkesten önce, bu Shakespeare'den benim bahsetmiş olmam. Onun bu koca gübre yığınında bulduğum birkaç inciyi Fransızlara evvelâ ben göstermiştim. Ama bir gün, barbar bir oyuncu parçasının alnı süslensin diye, Racine ile Corneille'in taçlarının ayaklar altında çiğnenmesine sebep olacağını hiç düşünmedim.

    Voltaire (1694 - 1778)

    Shakespeare tabiat şairi olmakta bütün yazıcıların, hiç değilse bütün yeni devir yazıcılarının üstündedir; okuyucularına göreneklerin ve hayatın en sadakatli bir aynasını tutar.

    Johnson (1709 - 1884)

    Fazileti rahatlığa feda eder; bir şey öğretmektense eğlendirmeye öylesine bakar ki ahlâki hiçbir gaye gözetmiyor hissini verir.

    Johnson

    Shakespeare öbür yazıcıların hepsinden esaslı şekilde ayrılıyor: onu anlamaktan ziyade hissettiğimizi söyleyebiliriz; birçok hallerde biz onu kavramaktan ziyade o bizi kavrıyor demek doğru olur. Şaşılacak bir şey değil bu: her şeyin tohumunu öylesine saçıyor, şahısların ve hareketlerin sebeplerini öyle ustalıkla (fakat görünüşte öyle tasasızca) serpiştiriyor, duygularımıza hâkim olup muhakememizden kendini öyle kaçırıyor ki her yaptığı şey bir üstünlük kazanıyor. Tutturduğu yolu seçemiyoruz, sebep netice münasebetlerini fark edemiyoruz, bilmeden hayran kalıyor, kendimizden geçiyoruz.

    Morgan (1726 - 1802)

    Shakespeare ayaktakımının keyfine hizmet ediyor.

    La Harpe (1739 - 1803)

    "Dünya çığrından çıkmış. Ah kör talih, onu düzene sokmak için ne yazık ki ben doğmuşum!" Hamlet'in hareket tarzının izahı bu sözlerdedir sanıyorum. Bence aşikâr ki, Shakespeare, gayet ağır bir işin, üstesinden gelemiyecek bir insanın sırtına yüklenişini göstermek istemiştir. Oyun baştan başa bu düşüncelerle yazılmıştır. Ancak hoş çiçekler koymak için yapılmış olan kıymetli bir vazoya bir meşe dikiliyor; ağaç kök salınca tabiî vazo kırılıyor.

    Goethe (1749 - 1832)

    XIX. asır

    Romantik çağın yazıcıları Shakespeare'i, yaratılıştan eşsiz olduğu kadar sanatkârlığında da eşsiz buluyorlar. Hâkim fikir şudur: oyunlarında hiçbir şey tesadüf eseri değildir: Shakespeare duyuşu ile de düşünüşü ile de bütün insanlığı temsil edebilecek kudrette bir filozoftu; zaman kayıtlarına bağlı kalmıyan bir insan ve hayat anlayışı vardı; bize çok şey öğretebilir; Shakespeare bir üstün insandır.

    Shakespeare, öyle anlaşılıyor ki, Hamlet'te hislerimizin hedefi olan şeylere dikkat etmek ile zihnimizden geçen şeylere fikir yormak arasında bir muvazene -gerçek olan ile hayali olan âlem arasında bir denklik- gözetmenin zaruretini göstermek istemiştir. Hamlet'te bu muvazene bozuluyor; düşünceleri, hayalinin yarattığı şekiller, gerçekten gördüğü şeylere nispetle çok daha canlıdır. Hattâ, gerçekten gördüğü şeyler bile, hemen düşüncelerinin menşurundan geçiyor, geçerken de kendi bünyelerine yabancı bir renk ve şekil alıyor.

    Coleridge (1772 - 1834)

    Belki aykırı bir söz gibi görünecek ama, Shakespeare'in oyunları sahnede oynanmaya, bütün dramalarınkine nispetle, daha az elverişlidir, diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Onları öbür eserlerden ayırt eden mükemmellikler böyle olmalarını da zaruri kılıyor. Onlarda oynanamıyacak, gözle sesle hareketle ilişiği olmıyan o kadar çok şey var ki.

    Lamb (1775 - 1834)

    Bana ondan (Garrick'ten [On sekizinci asır oyuncularından Garrick (1771 - 1779) bilhassa Hamlet temsiliyle büyük bir ün kazanmıştı.]) bahsedenler gözlerini, gözlerindeki büyüyü, sesindeki azameti anlatıp dururlar. Bunlar öyle bedeni vasıflardır ki bir oyuncuda çok aranır, bunlar olmaksızın oyuncu sözlerinin mânasını seyircilere sezdiremez −ama bunların Hamlet ile ne ilişkisi var? Zekâ ile ne ilişkileri var? Gerçekten, tiyatro temsillerinde gaye seyircinin dikkatini oyuncusunun şekli ve hareketleri üzerinde toplamak, böylece, söylenen sözleri daha alâka ile dinlemesini temin etmek. Temsilde ehemmiyet verilen, karakterlerin ne olduğunu değil nasıl gözüktüğünü; ne söylediğini değil nasıl söylediğini.

    Lamb

    Hamlet bir isimdir. Sözleri, hikmetleri şairin aklından uydurduğu şeylerdir. E öyleyse, gerçek şeyler değiller mi? Hem de kendi düşüncelerimiz kadar gerçek. Onların gerçeklikleri okuyucunun zihnindedir. Hamlet olan biz kendimiziz. Bu oyunun gerçekliği peygamberce; tarihin gerçekliğini aşıyor. Kim kendinin yahut bir başkasının başına gelenlerden kedere düşüp dertlenmişse; kim düşüne düşüne yaslanmış "fazla güneşte olmaktan" rahatsızlık duymuşsa; kim içindeki kara kuruntularla günün altın ışığının karardığını, karşısında dünyanın bir şey belirmez bir karanlık halini aldığını görmüşse; kim "karşılıksız kalan aşkın ıstırabına, mevki sahibinin kibrine, sabırla gösterilen liyakatin değersizlerce hor görülmesine katlanmışsa; kim ta içinden çöktüğünü, gönlünün hastalığa tutulur gibi kedere tutulduğunu hissetmiş, ümitlerinin kırıldığını, beklenmedik şeyler karşısında gençliğinin solduğunu duymuşsa; kim, etrafında kötülük bir hayalet gibi dolaşıp dururken, rahat edemiyorsa; kimin hareket kudreti düşünceye yem olmuş, gözünde kâinat sonsuzlaşmış fakat kendi hiçleşmişse; kim yüreğindeki acılıkla bir şeye aldırmaz olur, yahut hayatın kötülüklerini bir derece uzağına atmak için onların uydurma bir temsilini görmeye tiyatroya giderse− asıl hamlet işte odur.

    Hazlitt (1778 - 1830)

    Her şeye rağmen, bu adamın neşeli sükûnu insanın gözüne çarpıyor Dert görmüş olduğuna şüpheniz olmasın Bir adam, kendi kahraman yüreği hiç acı çekmemiş olsa, nasıl eder de bir Hamlet bir Coriolanus bir Macbeth tasvirini başarırdı? Halbuki, bunların hepsiyle tezat halinde olan neşesine bakınız; kahkahaya olan candan ve taşkın sevgisine bakınız. Denebilir ki, Shakespeare gülmekten başka hiçbir hususta mübalâğaya düşmüyor. Ateşli hitabeler, insanı yakan ve içine işliyen sözler onda yok değildir; ama bunlarda hep ölçüyü gözetir Fakat kahkahası tufan halinde dökülüyor Hem, her zaman en ince tarafından olmasa bile, her zaman dostça bir kahkaha Gülmek halden anlamak demektir Ahmaklığa gösterişe bile bu Shakespeare ancak dostça olan bir kahkahayla gülüyor Bu türlü gülüş, benim için, derin sular üzerinde pırıldayan gün ışığı gibi güzel bir şeydir.

    Carlyle (1795 - 1881)

    Dediğimiz gibi, iki yaman Âdem örneği Aiskhylos'un yarattığı Prometheos ile Shakespeare'in yarattığı Hamlet'tir. Prometheos harekettir, Hamelt tereddüt. Prometheos'ta engel dıştadır, Hamlet'te içte, Prometheos'ta irade ellerinden ayaklarından tunç çivilerle mıhlanmıştır,kımıldanamaz; üstelik yanında iki bekçisi vardır: Kudret ile Hâkimiyet. Hamlet'te irade daha çok köleleşmiştir: düşünceyle, kararsızlıkların sonu gelmez zinciriyle, kıskıvrak bağlanmıştır.

    Hugo (1802 - 1885)

    Hamlet'in gayesi yalnız cinayetin kurucu intikamını almak değildir, Danimarka'a yeniden doğrulukla adalete yer vermektir: aynı zamanda hem intikam almak, hem adalet göstermektir. Bunu ise, kıralı rasgele öldürmekle yapamaz.

    Brandes (1842 - 1927)

    XX. asır

    Shakespeare'in eşsizliğinde yine birleşiyorlar. Ama onu tanrılaştıran romantik görüşten yavaş yavaş vazgeçiliyor. Hâkim fikir şu: Shakespeare'in eserleri eline geçen ham malzemeden, o devrin yaşayışından izler taşır. Şairin zamanını, edebi içtiami ahlâki ve siyasi şartlariyle tanımak, eserlerini anlamak için mutlaka lâzımdır. Böylece sanatkârın kusurları ile birlikte dehası da daha iyi belli olur.

    Hamlet dramında kahramandan başka bütün şahıslar ikinci derecede kalıyor, tragedya şahısları denecek seviyeye yükselemiyor.

    Bradley (1851 - 1935)

    Hamlet rolünü oynıyan oyuncu kahramanın her bir sözünü, her bir hareketini nasıl mânalandırdığına karar vermiş olmalıdır. Bazı noktalarda iki mânadan hangisinin doğru olduğundan emin bulunmasa bile birini seçmeye mecburdur. Halbuki tenkitçinin böyle bir zorluğu yoktur. Emin değilse olmadığını söyliyebilir; hattâ o nokta mühimse, söylenmelidir de. Hamlet'in Ophelia'ya olan sevgisi bakımından ben kendimi bu vaziyette buluyorum. Hamlet'in bazı sözleri ve hareketleri hakkında bir kanaate varamıyorum, oyunun sadece metninden güvenilir bir mâna çıkarmaya da imkân olmadığını zannediyorum.

    Bradley

    Hamlet'in tragedya oluşu bir adam öldürülmekle başlayıp bir yığın adam öldürmekle bitişinden değildir; onda daha derin daha mânevi bir şey vardır. Dünyada en acıklı en dokunaklı şey asil ruhlu bir insanın mahvoluşudur. Hamlet'in mevzuu da budur; bu eser muvaffakiyetsizliğin, aşağılık bir muhite düşen yüksek bir insanın tragedyasıdır - yüksekliği, hayatın tersliği yüzünden, tesirsiz kalan hattâ kendi felâketine sebep olan bir insanın tragedyası.

    Chambres (1866 - )

    Hamlet karakterlerinin ana vasfı zihninin fazla işlemiş olmasıdır.

    Chambers

    Onların (Shakespeare ile yakın zaman dramcılarının) eskilere benzer bir din felsefesi yok; tragedyada, eskiler gibi, insan ıstırabının Tanrı iradesiyle bir ahenk göstermiyorlar. Çünkü artık iman sarsılmıştır: hayat eskisinden çok daha karışık çok daha esrarlıdır. Yalnız Tanrı ile tabiatın hayırseverliği değil, insanın mesuliyeti fikri de kökünden baltalanmıştır.

    Stoll (1874 - )

    Shakespeare -aykırı bir fikir gibi görünecek ama- sonunda Hamlet'i drama sokamamıştır. Daha önce kaç defa olgunlaştırmadan, parça parça denediği bir karakter nihayet canlı ve bütün olarak burada önümüze çıkıyor Fakat onu, oyunun bölünmez bir parçası haline getirecek surette, ölçüye vuramamıştır.

    Granville - Barker (1877 - )

    Hamlet'in karakterinin ana vasıflarından biri hakikate delicesine düşkünlüğüdür Ne bahasına olursa olsun hakikate ulaşmak ister; o türlü düşünen bir kafası vardır ki, içinden geçenleri söylerken kendi şahsına bile zalim davranmaktan çekinmemesini bize yadırgatmaz.

    Schücking (1878 - )

    Shakespeare her seyircisinden, her okuyucusundan kahramanına (Hamlet'e) muhabbet göstermesini, onun duyduklarını duymasını, kendisini onun yerine koymasını, ne vaziyette olduğunu anlamasını ve muhayyilesinde onun müşkülüne bir hal çaresi bulmaya çalışmasını bekliyor.

    Dover Wilson (1881 - )


    HAMLET
    William SHAKESPEARE

    Çevirmen; Orhan BURİAN

    Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları

    2001, 6. Basım, Sf. 1-31
#24.09.2008 05:00 0 0 0
  • William Shakespeare
    ( 26 Nisan 1564 - 23 Nisan 1616),

    Hayatı

    1564'te Stratford-Upon-Avon'da doğan Shakespeare'in yaşamı hakkında bildiklerimiz kilise, mahkeme ve tapu kayıtları gibi resmi belgelerle çağdaşlarının onun kişiliği ve eserleri hakkında yazdıklarına dayanır. Hali vakti yerinde bir esnaf olan, aynı zamanda yerel yönetimde sulh hakimliği ve belediye başkanlığı gibi önemli görevler üstlenen John Shakespeare'in üçüncü çocuğu ve en büyük oğludur. Babasının maddi durumu daha sonraki yıllarda bozulsa da Shakespeare'in diğer eşraf çocukları gibi ilkokuldan sonra eğitim dili Latince olan King's New School adlı ortaöğretim okuluna devam ettiğine ve burada Roma edebiyatının klasikleriyle tanıştığına kesin gözle bakabiliriz. Üniversiteye gitmeyen Shakespeare'in Latincesinin düzeyini tam olarak bilemediğimizden kaynak olarak kullandığı bazı eserleri asıllarından mı, yoksa çevirilerinden mi okuduğu hakkında bir şey söyleyemiyoruz.

    1582'de on sekiz yaşındayken kendisinden sekiz yaş büyük Anne Hattaway ile evlenen Shakespeare'in bu evlilikten beş çocuğu olmuş bu 5 cocuktan ıkzlerde var arada kızın adı judıth erkek hammlet. ancak oğlu Hammlet'i 1596'da kaybetmiştir. 1585 yılı ile 1590'ların başı arasındaki yaşamı hakkında elimizde güvenilir bilgi yok. Ancak Shakespeare'in bu yıllar içinde Londra'ya gelip aktör ve oyun yazarı olarak tiyatroculuk mesleğine başladığını ve kısa zamanda ün kazandığını biliyoruz. Londra'da yaşadığı yıllarda Stratford ve ailesiyle ilişkisini düzenli olarak sürdüren Shakespeare'in profesyonel yaşamı çok yoğun geçmiş. Soneleri ("Sonnets"), konularını klasik mitolojiden alan iki uzun öyküsel şiiri ("Venus and Adonis" ve "The Rape of Lucrece") ve oyunlarıyla tanınan Shakespeare yazarlık ve aktörlüğün yanı sıra çalıştığı tiyatro kumpanyasının altı ortağından biriydi. Eline geçen paranın önemli bir kısmıyla emlak satın almış ve bu yatırımlar sayesinde 1610'da Stratford'a oldukça varlıklı bir kişi olarak dönmüştür.

    İşleriyle ilgili olarak ara sıra Londra'ya gitse de yaşamının son dönemini Stratford'da geçiren Shakespeare 23 Nisan 1616'da ölür.

    William Shakespeare'in yaşamı Önder Paker tarafından 'Şu Bizim Will' adıyla oyunlaştırıldı.2007 Mayısında Beykent Üniversitesi Oyunculuk Bölümü öğrencilerinin oynadığı Şu Bizim Will, Shakespeare'in yaşamına ilginç bir bakış açısıyla yaklaşmaktadır. 1590'larda tiyatrosunu yaşatmak için uğraşan, borç batağında kıvranan, büyük veba salgınıyla herşeyini kaybeden ünlü İngiliz yazar Shakespeare'in, Kraliçe I.Elisabeth'in sarayına davet edilmesiyle yaşamının gidişatı değişir.Sarayda oyunlarını oynama imkanı bulan Shakespeare, neden İngiliz kültürünün simgesi olarak kabul edilmeye başlanır? Klasik oyunlar ile yazarların yaşamlarını oyunlaştırmada usta bir yazar ve yönetmen olarak kabul edilen Önder Paker tarafından yazılan ve sahnelenen Şu Bizim Will (William Shakespeare'in Yaşamı)adlı oyun, şairin oyunlarına da ilginç bir dramaturjiyle yaklaşmaktadır.

    noimage... Eserleri

    Komediler

    Bir Yaz Gecesi Rüyası


    Bir büyü ve yanlışlıklar komedisidir.Atina yakınlarındaki bir koruda yollarını şaşıran dört sevgili, Periler Kralı Oberon ile kavgacı hizmetkârı Puck'ın büyüsüne kapılırlar. Kentten bir grup işçi de, gözden uzak bir yerde oyunlarını prova etmek için koruya gelir. Onlar da perilere katılırlar ve ortaya bir sürü karışıklık ve komik durum çıkar. Sonunda her şey düzelirse de, en komik sahne işçilerin Dük Theseus'un düğün şöleninde oyunlarını oynadıkları sahnedir.

    Onikinci Gece


    Yine bir yanlışlıklar komedisidir. Kadın kahraman Viola ve onun ıkız kardesının gemisi yabancı bir ülkenin açıklarında batar. Erkek kılığına giren ve "Cesario" adını alan Viola, ülkenin yöneticisi Dük Orsinonun hizmetine girer.Bu arada kaybolan erkek kardeste yardım sever denızcıyle kardesını aramaktadır. Erkek kılığındayken Dük'e aşık olur. Orsino'nun aşık olduğu zengin Kontes Olivia da "Cesario"ya tutulunca durum karışır. Gene en komik sahneler, neşeli Sir Tobby Belch ve arkadaşlarının Olivia'nın kendini beğenmiş ve süslü uşağı Malvolio'yu kandırmak için oyun oynadıkları sahne ve herkesın erkek sandıgı vıolanın aslında kadın oldugu ve bırde erkek ıkız kardesının oldugunun anlasıldıgı sahnelerde yasanır.

    Venedik Taciri


    Venedik Taciri bir komedi olmakla birlikte ciddi bölümler de içerir. Oyundaki kötü adam Yahudi tefeci Shylock'tur. Borç aldığı parayı ödeyemeyen tüccar Antonio'dan, kendi vücudundan kesilecek yarım kilogram et ister. Shylock'un açgözlülükle bıçağını bilediği gerilimli bir duruşmadan sonra Antonio kendisini savunan genç bir avukatın zekâsı sayesinde kurtulur.

    Romeo and Juliet


    Shakespeare'in tüm oyunları arasında en çok sahnelenenlerden biridir. İtalya'nın Verona kentinde yaşayan birbirlerine düşman ailelerin çocukları olan Romeo ile Juliet'in, aileleri arasındaki nefret yüzünden son bulan aşkları anlatılır.

    Hamlet


    Hamlet'te, babası öldükten sonra annesiyle evlenen amcasının aslında babasının katili olduğunu öğrenen Danimarka Prensi Hamlet derin bir acıya kapılarak öç almaya karar verirse de, bunu bir türlü gerçekleştiremez. Oyun, yalnızca amcası Claudius'un değil, kraliçe ve Hamlet'in de öldükleri bir sahneyle biter.

    Kral Lear

    Shakespeare trajedilerinin en korkuncu, ama belki de en önemlisidir. Gururlu ve bencil olan yaşlı Kral Lear, sadık ve sevgili kızı Cordelia'nın kendisini ne kadar sevdiğini ablaları gibi abartmalı bir dille açıklamaması üzerine, öfkeye kapılarak onu sürgüne gönderir ve tüm servetini öbür kızları Goneril ve Regan arasında paylaştırır. Oysa iltifat dolu sözlerine karşın bu iki kardeş zalim ve haindir. Çok geçmeden Lear onların gerçek yüzlerini görür. Fırtınalı bir gecede sokağa atılan Lear, Cordelia'ya yaptığı haksızlığın acısıyla çıldırmaya başlar. Sonunda onu kurtarmak için geri dönen Cordelia da düşmanları tarafından öldürülür. Üzüntüden perişan olan kral kızının ölüsüne sarılarak son nefesini verir.

    Antonius ve Kleopatra


    Tutkulu bir aşkı ve tarihsel olayları veren bu tragedyanın tarihi mi aşkı mı birinci plana aldığı hep tartışılır. Mısır'la özdeşleşen Kleopatra'nın Antonius tutkusu, Roma imparatorluğu içindeki karışıklıklar, Antonius'un Kleopatra'dan hem uzaklaşmak istemesi (belki de bunun için Sezar'ın kız kardeşiyle evlenmesi) hem de her seferinde ona koşması, iki yetişkin insanın birbirlerini vazgeçilmez kılıp aşkı acılarıyla, saplantılarıyla yaşamaları. Antonius ve Kleopatra aşkın başyapıtlarından. tania

    Othello

    Titus Andronicus

    Romalı komutan Titus ve ona düşman olan kraliçe arasında geçen trajediyi anlatır. Kraliçenin yaptığı kötülüklere karşı Titus'un sabrı ve intikam aşkı etkileyicidir.

    Tarihsel Oyunlar

    Shakespeare konuların İngiliz tarihindeki olaylardan alan birkaç oyun da yazdı. Bunlardan ilki, rakiplerine ve düşmanlarına acımasız davranan kötü ruhlu ve kambur Kral III. Richard'ı anlatan III. Richard`dır. Kurbanları arasında Londra Kulesi'nde öldürülen iki genç prens de vardır. Yaşamını yitirdiği Bosworth Field çarpışmasından bir gece önce prenslerin ve öteki kurbanlarının hayaletleri uykusunda Richard'a görünür.

    Tarihsel oyunlarından bazıları bir dizi oluşturur: II. Richard'ın Trajedisi, Henry IV'ün iki bölümü ile Henry V. The Tragedy of Richard I'ı da güçsüz kral tahtından vazgeçerek tacını IV. Henry adını alan Henry Bolingbroke'a bırakır. Öbür iki oyunda, yeni kralın yönetimi sırasında sorunlar ve ayaklanmalar baş gösterir; bu sırada kralın öz oğlu Prens Hal avare ve savurgan bir yaşam sürer. Ama babasının ölümüyle tahta geçerek V. Henry adını alan Prens Halin döneminde düzen yeniden kurulur. V. Henry'nin orduları Fransa'da büyük zafer kazanır. Henry'nin Fransız prensesiyle evlenmesi her iki ülkeye de barış getirir.

    Shakespeare'in, konularını Eski Yunan ve Roma tarihinden alan oyunlarından en ünlüsü ise Julius Caesar`dır. Bu oyunda dürüst ve erdemli bir kişiliği olan Brutus, Jül Sezar'ın kendisini Roma imparatoru ilan etmesini önlemek amacıyla, arkadaşlarıyla birlik olup çok sevdiği Jül Sezar'ı özgürlük adına öldürür. Ama bunun cumhuriyetin yok olmasını önleyememesi üzerine de kendi canına kıyar.

    "Mutlu Son"la Biten Oyunlar

    Shakespeare yaşamının sonlarına doğru kötülük ve acıyı içerdikleri için tam olarak birer komedi sayılmayan, ama ölümle değil de bağışlama ve mutlu sonla bittikleri için trajedi de sayılmayan birkaç oyun yazdı. Bu oyunlardan biri olan Kış Masalı'nda, Leontes adlı bir kral hiçbir neden yokken karısı Hermione'yi kıskanır, karısıyla tüm ilişkisini keser ve bebek yaşındaki Perdita adlı kızının yabani hayvanlara yem olsun diye ıssız bir yere bırakılmasını emreder. Perditayı bir çoban kurtarır ve büyütür. Sonunda kız, babasına geri döner. Kralın uzun yıllar boyunca pişmanlıkla andığı ve öldü diye yas tuttuğu Hermione de geri döner, böylece sonunda geçmişin hataları bağışlanır.

    Fırtına'da ise olay, düklüğü elinden alınan Prospero'nun yönetimindeki bir adada geçer. Büyü gücüne sahip Prospero, hava perisi Ariel'i ve yarı insan yarı canavar Caliban'ı yönetmektedir. Yıllar önce hileyle düklüğü ele geçiren Prospero'nun kardeşi Antonio, adanın yakınında bir deniz kazası geçirir. Prospero büyü gücüyle kendisine haksızlık edenleri cezalandırır. Ama daha sonra onları bağışlar ve kızı Miranda'nın Antonio'nun oğlu Prens Ferdinand ile evlenmesine izin verir. Oyun Prospero'nun büyülü değneğini kırması, büyü kitabını denize atması ve tüm grubun düşmanlıkları geride bırakıp büyüyle onarılmış gemiyle İtalya'ya yelken açmasıyla sona erer.

    Eserlerinin bir çoğu Türkçe'ye çevrilerek, ülkemizde de sergilenmiş, bazıları da sinema filmi olarak çekilmiştir.


    Şiirlerinden Örnekler


    66.Sone(Sonnet 66)

    Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
    Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
    Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
    Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
    Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
    O kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
    Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
    Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
    Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
    Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
    Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
    Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen'e,
    Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
    Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.
    Çeviren:Can Yücel

    2.Sone(Sonnet 2)

    Çökünce artık kaşlarına bir kırk yılı kışın,
    Derin derin çukurlar açar o güzel çehre:
    Sonra gençken giydiklerine değişir bakışın,
    Günahın, sendeler tutunur soysuz bir değere.
    O zaman sorarlar: 'Nerde o güzelliğin dupduru,
    El üstünde tutuğun günler nerede ışıldar?'
    De ki:'Kendi içine çöktü gözümün çukuru
    Lüzumsuzca bir övgüdür, duyduğum bütün ar;
    Güzel olabildiğincedir yapılan iltifat.'
    Cevaplarsın:'Çocuğumdur adillerin adili,
    Bahanemi kabul görüp eder bana hep dikkat. '
    Güzelliğini benden almasıdır buna delili!
    Yineler o her eskidiğinde dört yanını,
    Soğuğu duyunca görürsün o ılık kanını.
    Çeviren:Cem Burak Örden

    Oyunlarından Alıntılar


    Julius Caesar

    Flavius: Evinize gidin buradan, sizi gidi avareler, hadi gidin. Bugün tatil mi ki? Bilmiyor musunuz, bir iş gününde üzerinizde meslek armanız olmadan, öyle aylak gezemeyeceğinizi.
    Söyle bakalım, ne iş yaparsın sen?
    Birinci Kentli: Bir marangozum bayım, ne oldu ki?
    Marullus: Hani nerde cetvelin, meşin önlüğün yok mu senin?
    Bu üst baş ne böyle? Peki, siz bayım, zat-ı şahanelerinizin işi nedir?
    İkinci Kentli: Aslında benimki çok asil iştir, bir tür yamacı diyelim buna.
    Marullus: Mesleğin nedir be adam! Lafı gevelemeden söyle.
    İkinci Kentli: Bir meslek ki bu, içim ferahlar bunu yapabildiğimde, asılında tüm yaptığım kusurlara bir pençe darbesi vurmaktır.
    Marullus: Behey münasebetsiz üçkâğıtçı, senin işin nedir işin?
    İkinci Kentli: İstirham ederim beyefendi, durun yoksa çatlayacaksınız,
    Gerçi çatlasınız da sizi dikebilirim ama...
    Marcellius: Ne dedin sen, ne demek bu? Neyimi dikecekmişsin bakalım küstah adam?
    İkinci Kentli: Ne olmuş, ayakkabınızı dikerim!
    Marullus: Demek mesleğin ayakkabı tamirciliği ha?
    İkinci Kentli: Aslında Beyefendiciğim, ben bütün ömrümü bir çuvaldızla geçiririm:
    Esnafın meselelerine karışmam, kadın konusunda da öyleyimdir, tek işim çuvaldızdır. Eskimiş ayakkabıları diken bir cerrahım, büyük bir tehlikeyle karşılaştıklarında kurtarırım onları. Gözümün tuttuğu ve yürüyebilen, üstünde deri eşya taşıyanlar benim velinimetimdir.
    İkinci Kentli: İyi de niçin bugün dükkânında değilsin? Ne demeye bu adamlara örnek oluyorsun caddelerde?
    İkinci Kentli: Beyefendiciğim, hakikatte, onların pabuçların eskitip de kendime biraz daha ekmek parası çıkartmaktır amacım. Ama efendim, işin aslı Sezer'i görüp tatil yapmak ve bu zaferden neşelenmektir bugünün amacı.
    Marullus: Neden sevineceksiniz ki?
    Bir fetih mi kazandırdı yurduna bugün?
    Kimi vergiye bağlamış ta bir esiri zincire vurup getiriyor savaş arabasıyla?
    Sizi gidi taş kalpliden, kalın kafalıdan da beter rezil ahmaklar!
    Behey Roma'nın katı yürekli, gaddar insanları,
    Ne oldu yoksa unuttunuz mu Pompeius'u? Yüzlerce defa
    Nasıl da tırmanırdınız surlara, burç duvarlarına,

    Kulelerin, pencerelerin, bacaların diplerine yanaşır,
    Kucağınıza çoluk çocuğu alıp bir yere tüner,
    cümbür cemaat bütün gün sabırla bekler,
    Yüce Pompeius'un Roma sokaklarından geçişini görürdünüz.
    Savaş arabasını görür görmez meydanlara dökülürdünüz,
    Siz değil miydiniz tüm dünyayı inleten,
    Tiber nehrini ta diplerine dek zangır zangır titretip de,
    Kulaklarda müthiş bir yankı bırakan sesin sahibi?
    Şimdi en güzel kıyafetlerinizi giydiniz demek,
    Şimdi seçkin bir düğün bayram yapıyorsunuz demek,
    Ve işte çiçekler de saçıyorsunuz yolları üstüne demek,
    Pompeius'un kanı üzerinde zafer yürüyüşü yapan adamın?
    Defolun buradan!
    Evlerinize koşup da, diz çökün tanrılarınız önünde,
    Musibetlere uğramamak için dua edin onlara,
    Bu nankörlüğünüze ihsan etmeleri gerek siz yanmadan.
    Flavius: Var git, güzel hemşerim, bu ayıbı örtmek için,
    tüm fakir fukarayı bir araya getirip, hepbirlik olun da
    Onları Tiber kıyılarına götürün, ağlayıp sızlanın da,

    Irmağın yatağına, en derin yerine dek sel gibi aksın gözyaşları,
    Kıyılar gökleri öpecek kadar yükseklere çıksın.

    Nasıl da lapa oluyor bak hamurlarındaki soysuzluk,
    Günahkârlıklarından dilleri tutulup da buradan toz olmuşlar
    Sen şuradan Kaptitol'un aşağısına iniver,
    Ben de arkadan gelirim. Heykel meykel... İşte
    Ne bulursan dağıt üstlerini başlarını.
    Marcellius: Nasıl yapabiliriz bunu? Bildiğin gibi Luperkus bayramı da kutlanıyor.
    Flavius: Mesele değil; Sezar'dan hiç yadigâr kalmasın o heykellerde.
    Ben derhal sokaklardaki zorbaları kovacağım.
    Sen de böylece hepsinin yaptığı cahillikleri göreceksin.
    Sezar'ın gittikçe tüylenen kanatlarını yolalım,
    ansızın kanatlanıp enginlere süzülmeden.
    Olur da insanüstü bir gücü eline geçirirse,
    Bir köle korkaklığında yaşatır, alıkoyar bizi tez elden.
#24.09.2008 04:57 0 0 0
  • Konu: Paul Eluard
    Paul Eluard



    noimage


    Paul Eluard, gerçek adıyla Eugène Grindel (14 Aralık, 1895 - 18 Kasım, 1952), dada ve gerçeküstü sanat akımlarına katılmış olan Fransız şairdir.

    1895 yılında Saint-Denis'de doğdu. 1912′de akciğer rahatsızlığı nedeniyle İsviçre'deki Clavadel sanatoryumunda tüberküloz tedavisi görürken genç bir Rus kızıyla, Helena Dmitrievna Diakonova ile tanıştı, ona Gala adını verdi. 1917 Şubat ayında evlendiler.

    I. Dünya Savaşı'nda cephede görev aldı ve bu dehşetin anılarını 'Le Devoir' adlı şiir derlemesinde dile getirdi. Savaş sonrasında önce Dada hareketine, sonra da gerçeküstücü akıma aktif olarak katıldı.
    1929 yılında Dali'yle tanışan Gala, Eluard'dan ayrıldı. Eluard ise 1930′da, Nusch adını vereceği Maria Benz'le tanışıp 1934 yılında evlendi. Bu arada, 1926 yılında diğer gerçeküstücülerle birlikte üye olduğu Komünist Parti'den 1933 yılında ihrac edildi.

    II. Dünya Savaşı sırasında direniş hareketinin büyük şairlerinden biri olan Eluard, 1942 yılında, içinde ünlü 'Özgürlük' şiirinin de yer aldığı 'Poesie et Verite' adlı derlemeyi gizlice yayımladı.

    Fransa özgürlüğüne kavuştuktan sonra büyük şöhret kazandı. 1952 yılında, bir kalp krizi sonucunda öldü.
    Eluard, hem aşk hem de devrim şairi olarak 20. yüzyılın en büyük Fransız edebiyatçıları arasında gösterilir. 'La Vie immediate' (1932), 'La Rose publique' (1934), 'Les yeux fertiles' (1936) ve 'Cours naturel' (1938) yapıtlarından birkaçıdır.


    noimage

    Paul Eluard'ın Mezarı
#24.09.2008 04:10 0 0 0
  • Konu: Mario Levi
    noimage
    Mario Levi, 1957 yılında dünyaya geldi. 1975'te Saint Michel Lisesi'nden, 1980 yılında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu.
    İlk yazıları "Şalom" gazetesinde yayımlandı. Bu yazılarını daha sonra "Cumhuriyet", "Stüdyo İmge", "Milliyet Sanat", "Gösteri", "Argos", "Gergedan", "Varlık" gibi yayın organlarındaki yazıları izledi.

    Yayımlanan ilk kitabı "Jacques Brel: Bir Yalnız Adam" (1986) adını taşır. Bu kitap üniversiteyi bitirme tezinin romanlaştırılmış şeklidir. İlk hikâye kitabı "Bir Şehre Gidememek" ise 1990 yılında yayımlanır. Otobiyografik özellikler taşıyan bu kitap, yazarın hem aşkları, hem de çocukluk ve ilkgençlik yıllarıyla hesaplaşması gibidir. Kitap o yılın Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazanır.

    1991 yılında yayımlanan ikinci hikâye kitabı "Madam Floridis Dönmeyebilir"de İstanbul'un azınlık çevrelerine ve topluma uyum sağlamakta zorlanan insanlarına yer verir. 1992 yılında "En Güzel Aşk Hikâyemiz" adını taşıyan ilk romanı yayımlanır.

    Sonra araya uzun bir sessizlik girer. "İstanbul Bir Masaldı" adındaki hacimli romanı 1999 yılında yayımlanır. Bu kitap da yirmili yıllar ile seksenli yıllar arasında İstanbul'da yaşamış bir Yahudi ailesinin hikâyesidir. Şehrin öteki azınlıklarından kahramanlar bu hikâyede de görünür.

    Mario Levi, yazarlığın yanı sıra, Fransızca öğretmenliği, ithalatçılık, gazetecilik, radyo programcılığı, reklam yazarlığı gibi işler de yapmıştır. Halen Yeditepe Üniversitesi'nde ders vermeye devam etmektedir. Ayrıca yazı atölyelerinde, bu yola gönül vermiş insanlara Yazı Yaratımı dersleri de vermektedir.

    noimage
    MARİO LEVİ ESERLERİ
    noimage

    En Güzel Aşk Hikayemiz , Doğan kitapçılık, 2005
    noimage

    Bir Yaz Yağmuruydu, Doğan Kitapçılık, 2005

    noimage

    Bir Şehre Gidememek, Doğan Yayıncılık, 2005
    noimage

    Şalom'da 60 Yıl 1947 - 2007, Gözlem Yayınları, 2007
    noimage

    Bir Yalnız Adam Jacques Brel, Om Yayıncılık, 2001

    noimage

    Bir Şehre Gidememek, Remzi Kitapevi, 2003 (1990 Haldun Taner Öykü Ödülü)

    noimage

    Madam Floridis Dönmeyebilir, Remzi Kitapevi, 2000

    noimage

    İstanbul Bir Masaldı, Remzi Kitapevi, 1999


    noimage

    Lunapark Kapandı, Doğan Yayıncılık, 2005

#24.09.2008 04:06 0 0 0


  • Edgar Allan Poe, (19 Ocak 1809 Boston - 7 Ekim 1849 Baltimore) Amerikalı şair, kısa öykü yazarı, editör ve edebiyat eleştirmeni.

    Amerikan Romantik Akımı'nın öncülerinden biridir. ABD'nin ilk kısa hikaye yazarlarından olan Poe modern anlamda korku, gerilim ve polisiye türlerinin de öncüsüdür. Bugün birçok kimse tarafından ABD'nin ilk büyük yazarı kabul edilse de Poe hayattayken sık sık küçük düşürülmüş ve yanlış anlaşılmıştır.


    Yaşamı

    Her ikisi de profesyonel oyuncu olan,üç çocuklu David ve Elizabeth (Arnold) Poe'nun ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Doğduktan bir yıl sonra babası evi terk etti.Ertesi yıl annesi veremden öldü ve Richmond, Virjinya'dan (ozan) İskoç tütün tüccarı John Allan kendisini yanına aldı. Ortanca adı Allan buradan gelir.

    1815'te Allan'ın ailesiyle İngiltere'ye gitti ve Londra va Richmond'daki özel okullarda okudu. Öğrenciliği sırasında tanıştığı alkol ve kumar, yaşımını altüst etti. Kendisinden daha ünlü olan eşinin gölgesinde kaldı.

    1820'de Virjinya'ya geri döndü. Virjinya Üniversitesi'ne kaydoldu ama burada sadece bir yıl kaldı. Bu dönemde kumar borçları yüzünden manevi babasıyla arası açıldı.

    Önceleri başarısız fanzin denemeleriyle başladığı edebiyat yaşamı, 1832<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1832" title="1832">'de Saturday Courrier'da basılan beş öyküyle ve 1833'te Baltimore Saturday Visitor tarafından düzenlenen yarışmada "MS. Found in a Bottle" (Şişede Bulunan El Yazısı) adlı öyküsüyle birinciliği kazanmasıyla devam etti. 1843'te, Godey's Lady's Book'ta yayımlanan "The Visionary" adlı öyküsüyle adı ülke genelinde duyulmaya başlandı.

    Düzyazılarından başka kurgu ve yazım teknikleriyle dikkat çeken "The Raven" (Kuzgun) başta olmak üzere, "Annabel Lee" ve "To Helen" (Helen'e) adlı şiirleriyle de tanınan Poe 7 Ekim 1849'da öldü.

    Charles Baudelaire'in "Çağımızın en güçlü yazarı..." dediği Poe, yazdığı özgün metinlerle birçok yazarı derinden etkiledi.

    Ayrıca Edgar Allan Poe babasıyla da hiç anlaşamayan bir yazardı ve eserlerinde babasıyla olan çatışmalarına rastlanır.Tam olarak bilinmese de babası tarafından cinsel tacize uğradığı eserlerinden anlaşılmaktadır

    Başlıca yapıtları: Dedektif Auguste Dupin Öyküleri , Oval Portre , Morgue Sokağı Cinayeti , Usher Evinin Çöküşü , Altın Böcek'tir.

    Ayrıca birçok şiiri bulunmaktadır.




    Ölümü

    Ryan's Inn adlı bir meyhanede kötü bir halde bulunduktan 4 gün sonra, 7 Ekim 1849 günü Baltimore'daki hastanede öldü, öldüğünde 40 yaşındaydı. 8 Ekim günü Westminster Presbiteryen Mezarlığı'nda kendisi için düzenlenen cenaze törenini Rahip William T.D. Clemm yönetti. Törene yalnızca 4 kişi katılmıştı. Bu 4 kişi kuzeni Neilson Poe, karısı tarafından akrabası olan Henry Herring, okuldan arkadaşı Z.Collins Lee, meslektaşı Dr. Joseph Snodgrass' dır. Ölüm olayı ve nedenleri ile ilgili çok çelişkili ve anlaşılmaz raporlar hazırlanmıştır. Yıllar geçtikçe kendisini tanıyan ve tanımayanlar tarafından ortaya atılan kuramlar ve söylentiler arttı. Hala ölümünün arkasındaki gerçekler bilinmemektedir...
#24.09.2008 03:59 0 0 0


  • Suikastlar Tarihi | Saraybosna Suikastı

    Avusturya-Macaristan orduları, 1914 haziranında Bosna-Hersek bölgesinde manevra yapıyordu. Veliaht Arşidük Franz Ferdinand'ın karısı Hohenberg Düşesiyle birlikte izlediği bu manevralar için, doğrusu zamanın ve yerin iyi seçildiği söylenemezdi.

    Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından ilhak edilen ve Sırbistan Krallığı dışında kalan Bosna-Hersek bölgesi halkı, Habsburg Hanedanından ve onların yönetiminden nefret ediyorlardı. Yetmiş bin kişilik ordu, manevraları sürdürürken, Veliaht Arşidük Franz Ferdinand, karısı Hohenberg Düşesi'yle birlikte, Bosna-Hersek'in merkezi olan Saraybosna'yı 28 Haziran 1914 günü ziyaret etmeye karar verdi. Bu haber, Bosna-Hersek'te yaşayan halk, özellikle Sırplar arasında kızgınlık ve nefreti daha da artırdı.

    Çünkü, Bosna-Hersek'te yaşayan Sırplar için 28 Haziran gününün çok büyük bir anlamı vardı. 1389 yılının 28 Haziranında yapılan Kosova Meydan Savaşı'nda, Sırplar, Osmanlı ordusuna yenilerek bağımsızlıklarını kaybetmişlerdi. Bu savaşta, kendi kralları Lazar ölmüş, fakat Miloş Kabloviç adlı bir soylu da, Osmanlı Padişahı Murat Hüdâvendigâr'ı hançerleyerek şehit etmişti. Sırplar 1389 yılından beri, her 28 Haziranda, Miloş Kabloviç'in Osmanlı Padişahı I. Murat'ı öldürmesini "Aziz Vitus Günü" adı altında, en büyük bayramları olarak kutluyorlar.

    27 Haziran günü, şehrin dışında istasyona yakın temiz bir otelde geceyi geçiren Veliaht ve eşi, ertesi gün kalabalık bir otomobil kafilesiyle saat 10'da Saraybosna'ya doğru yola çıkmışlardı. Aziz Vitus bayramı dolayısıyla köy ve kasabalardan gelenlerle, şehirde olağanüstü bir kalabalık vardı. Bu büyük kalabalık karşısında alman güvenlik tedbirleri, hemen hemen yok denecek kadar azdı. Arşidük ve karısı, Saraybosna sokaklarında üstü açık bir araba içinde ilerlerken, yedi suikastçı, ayrı ayrı noktalarda, Arşidük Franz Ferdinand'ı öldürmek için hazır bekliyorlardı.

    Bu, yaşları 20'yi geçmeyen suikastçılar, Bosna-Hersek'i Sırbistan Krallığına bağlamak ve Avusturya-Macaristan egemenliğine son vermek isteyen "Genç Bosna" örgütünün üyeleriydiler.

    Habsburg soyluları ve Veliaht Arşidük Ferdinand'ı taşıyan altı otomobillik kafile, Saraybosna sokaklarında boy gösterdiğinde, güvenliği sağlamakla görevli polisler heyecandan ne yapacaklarını şaşırmış durumdaydılar, Suikastçılardan Nedeljko Çabrinoviç, yanında duran polise, büyük bir soğukkanlılık içinde şu soruyu sormuştu:

    "Arşidük hangi arabada?"

    Polis, büyük bir saflık içinde, altı arabadan birini Çabrinoviç'e gösterdi. Suikastçı, birkaç saniye sonra, elindeki .bombayı Arşidük'ün bulunduğu otomobile fırlatıyordu. Bomba, Franz Ferdinand'ın arabasının çamurluğuna çarparak sıçramış, arkadan gelen yaverlerin otomobilinin önünde patlamıştı. Yol kıyısına birikmiş kalabalıktan 17, konvoydan da 3 kişinin yaralanmasına sebep olmuş, fakat Veliaht'a bir şey olmamıştı. Yaralananlardan biri, Arşidük Ferdinand'ın emir subayı Üsteğmen Merizzi'ydi.

    Veliaht, büyük bir tedbirsizlik içinde, emir subayının yanına gitmiş, bir otomobille hastaneye kaldırılıncaya kadar başında beklemişti. Arşidük Franz Ferdinand, bu sırada şehrin Askeri Valisi General Potiorek'e şöyle bağırdığı duyuldu :

    "Bombalar ne olacak? Yine atılacak mı?"

    General Potiorek, Veliaht'ın bu azarlamasına verdiği karşılık, tam bir şaşkınlık örneğiydi:

    "Ekselans, yolunuza gönül rahatlığıyla devam edebilirsiniz. Sorumluluğu ben yükleniyorum."

    Bunun üzerine Arşidük otomobiline binmiş ve "Doğru Belediye Dairesine..." emrini vermişti. Belediye dairesinin mermer merdivenlerine yol halıları serilmiş, başındaki sarığıyla müftü efendi bile, Veliaht'ı karşılayıp "hoş geldiniz" demek için karşılayıcılar arasında yer alınıştı. Daha önceden kararlaştırılan ziyafet nedeniyle zengin bir sofra hazırlanmıştı. Fakat Arşidük Ferdinand kızgınlığından yeninde duramıyordu. Yemeğe oturmadan General Potiorek'e, hastaneye gidip emir subayı üsteğmen Merizzi'yi ziyaret etmek istediğini söyledi.

    Saraybosna Askeri Valisi Potiorek şaşkınlık içindeydi. Veliaht'a:

    "Arşidük Hazretleri, gerçekten gitmek istiyor musunuz?" diye sordu.

    "Elbette, elbette. Merizzi'yle konuşmalıyım!."

    Veliaht Franz Ferdinand, karısını Belediye Dairesinde bırakarak yalnız başına hastaneye gitmek istiyordu. Fakat Hohenberg Düşes'i, hastaneye kocasıyla birlikte gitmek için direndi. Öndeki iki arabada detektifler ve şehrin ileri gelenleri gidiyorlardı. Veliaht, karısı ve general Potiorek, Çek asıllı bir şoförün kullandığı üçüncü arabadaydı. Tam bir yol ayrımına geldiklerinde Veliaht'ın otomobilini kullanan şoför, direksiyonu sola kırmıştı. Birden General Potiorek'in kızgınlıkla ayağa kalktığı ve şoföre:

    "Ne oluyor? Dur!.. Yanlış yola saptın, doğru yola gir!." diye bağırdığı duyuldu.

    Şoför bu uyarı üzerine frene basmış ve otomobili, kalabalık kaldırımın yanında, bir dükkânın önünde durdurmuştu. Suikastçıların ikincisi Gavrilo Princip de orada duruyor, iki kız arkadaşıyla konuşuyordu. Otomobilin önünde durduğunu görünce, kız arkadaşlarından ayrılmış, arabanın basamağına fırlayarak tabancasıyla üç el Veliahta iki el Hohenberg düşesine, bir kurşun da Askeri Vali Potiorek'e sıkmıştı.

    Keskin bir nişancı olan Gavrilo Princip'in bütün kurşunları yerini bulmuştu, ilk ölen Hohenberg Düşesi oldu. Korsesini delip geçen bir kurşun, sağ böğrüne saplanmıştı. Arşidük Franz Ferdinand, karısından birkaç saniye daha fazla yaşadı. Boynundaki toplar damarı parçalayan ve bel kemiğine saplanan kurşunlarla. Veliaht da karısının yanına cansız olarak serilmişti. Vali'nin.yarası önemsizdi.

    19 yaşındaki Sırp yurtseveri Gavrilo Princip, jandarma ve polisler tarafından hemen, yakalandı. Hiç kimse o anda, bu suikastın I. Dünya Savaşı'na yol açacağını ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olacağını elbette ki düşünemezdi.

    Veliaht'ın, 1914 yılı 28 Haziranında, saat 11,30'da bıyıkları yeni terlemeye başlayan Gavrilo Princıp adlı öğrenci tarafından öldürülmesi, Viyana'daki savaş taraftarları için bulunmaz bir fırsat oldu. Bunların kışkırtmaları sonucu, 28 Temmuz 1914 sabahı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Sırbistan'a savaş açtı.

    Önce iki devlet arasında başlayan savaşa, az sonra, hemen hemen bütün ülkeler katılacak ve I. Dünya Savaşı dört yıl boyunca kan ve ölüm saçacaktı.

    Mahkeme önüne çıkarılan Princip, çekinmeden şunları söyledi:

    "Veliaht'ı ben vurdum. Çünkü o. Güney Slavlarının birleşmesini önleyen tek kişiydi!.."

    Ünlü tarihçi Emil Ludwig, çok sonraları bu konuda şöyle yazacaktı:

    "Gavrilo Princip, prensip müjdecisi demekti. Bu genç acaba dünyaya hangi prensibi müjdeliyordu? Evet, bu genç dünyaya 10 milyon kişinin hayatına, 15 milyonunun sakatlığına ve bir o kadarının da öksüz kalmasına, binlerce şehrin harap olmasına ve uygarlığımızın birkaç yüz yıl geri gitmesine sebep olan bir felâketi, korkunç bir çatışmayı müjdeliyordu. Eğer bunun müjdelenecek bir yanıtı var idiyse!.."
#23.09.2008 22:28 0 0 0