GeceMavisi

GeceMavisi

Üye
20.01.2008
Uzman Çavuş
5.132
Hakkında

  • "F" Harfiyle Başlayan Deyimler...
    (Açıklama)

    noimage
    Faka basmak: Tuzağa düşmek, aldatılmak."Beni nasıl faka bastırdılar anlayamadım bir türlü!"

    Fareler cirit oynamak: Bir yer ıssız olmak, kimseler bulunmamak."Koca köyde fareler cirit atıyordu."

    Farkına varmak: Gözüne çarpmak, orada bulunduğunu anlamak, fark etmek."O kalabalıkta senin farkına varacaklarını sanmıyorum."

    Felce uğramak: 1. Bir işin tamamen bozulması, durup ilerleyemez olması. 2. Hastalık sebebiyle organlarının bir kısmı çalışamaz duruma gelmek, kötürüm olmak."Yaptığımız işin felce uğramasından korkuyorum."

    Feleğin çemberinden geçmek: Hayatta çok günler görmüş, acı tatlı olaylar yaşayıp tecrübe kazanmış, olgunlaşmış."O ihtiyar mı? Feleğin çemberinden geçmiş biridir o."

    Fellik fellik aramak: Telâşla, hemen her köşeye bakarak heyecanla aramak."Bütün her yeri fellik fellik aradım ama bıçağı bulamadım."

    Felsefe yapmak: Olayların sebep ve sonuçları üzerine kendince birtakım soyut düşünceler ileri sürmek.

    Fena etmek: Kötü duruma düşürmek, işini bozmak, zor durumda bırakmak, dövmek."Biraz daha konuşursan seni fena edeceğim."

    Fener alayı: Bayram gecelerinde kalabalık halk topluluklarının, ellerinde fener veya meşalelerle şehri dolaşarak yaptıkları gösteri.

    Feragat sahibi: Gönlü tok, özveri gösterebilen, fedakârlık yapabilen.

    Fermanlı deli: Deli olduğu herkesçe bilinen, zır deli."Halk bu ülkeyi fermanlı delilerin eline bırakmayacaktır."

    Ferman dinlememek: Kural, yasa, söz dinlememek; hiçbir yerden buyruk almamak."Âşığın gönlü ferman dinlemez oldu."

    Fesat kumkuması: Tamamiyle kötülük düşünen, insanları birbirine düşürecek işler yapan, ortalığı karıştıran.

    Fırıldak çevirmek: Düzen kurmak, hileli iş görmek."Yine ne fırıldak çeviriyorsun sen?"

    Fırsat düşkünü: Çıkar sağlamak, kötülük yapmak için fırsat kollayan kimse."Fırsat düşkünü insanlardan nefret ederim."

    Fikir almak: Birinin düşüncesinden yararlanmak."Fikir alınacak insanlar konularında ehil kişiler olmalı."

    Fikir vermek: 1. Bir konuda düşüncesini bildirmek. 2. Bir konuda yol gösterici bilgi edinmek."Nasıl yapmalıyım? Bana biraz fikir versenize."

    Fikir yürütmek: Bir konu üzerinde kendi düşüncesini söylemek, tahminlerde bulunmak."Bu konuda fikir yürütmek işime gelmiyor."

    Fincancı katırlarını ürkütmek: Zararı dokunacak bir kimsenin hoşuna gitmeyen bir davranışta bulunmak."Kaymakamla konuşurken dikkatli ol, fincancı katırlarını ürkütme sakın!"

    Fink atmak: Hiçbir şeye aldırmadan gönlünce gezip eğlenmek, şurada burada oynayıp zıplamak.

    Fiskos etmek: Birilerinin bulunduğu bir yerde birkaç kişi gizlice ve alçak sesle konuşmak."Utanmıyor musunuz bu kadar kişi içinde fiskos etmeye?"

    Fitil olmak: 1. Çok içip sarhoş olmak. 2. Aşırı ölçüde kızmak."Fitil oluyorum şu adamın hareketlerine!"

    Fitne sokmak: İnsanları birbirine düşürecek, aralarını bozacak davranışta bulunmak, sözler sarf etmek.

    Fiyat biçmek: Bir şeyin değerini belirlemek, para karşılığını tespit etmek."Bu malın fiyatını biçmek o kadar kolay değil."

    Fiyatı dondurmak: Fiyatın yükselmesini önlemek, fiyatların olduğu gibi kalmasını sağlamak."Belediye et fiyatlarını dondurmaya yanaşmıyor."

    Fiyat kırmak: Fiyatı birilerinin verdiğinden az vermek, fiyatı düşürmek."Müteahhitlerden ikisi anlaşarak ihalede fiyat kırma yoluna gittiler."
    Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Roman Özetleri, Duvar Yazıları, Atasözleri, Hızlı Okuma, Özlü Sözler, Türk
    Fol yok yumurta yok: Ortada (bir konu ile ilgili) hiçbir belirti olmadığı hâlde varmış gibi bir kuşkuya düşmek."Henüz ortada fol yok yumurta yok, sen adama para ödemeye kalkışıyorsun."

    Fora etmek: Açmak, çözmek."Bütün yelkenleri fora ettik."

    Formül bulmak: Bir çözüm, işi çözümleyecek çıkar yol bulmak."Sabahtan beri bir formül bulmaya çalışıyorum, sense yatıyorsun!"

    Forsu kalmamak: Sözü geçmez olmak; bir konuda saygınlığı, gücü kalmamak."Adamları arasında da forsu kalmayacak onun."

    Foyası meydana çıkmak: Yalanı, dolanı, hilesi, kötü niteliği, kusuru ortaya çıkmak."Yakında onun da diğerleri gibi foyası meydana çıkacak."

    Fukara babası: Yoksulları koruyup gözeten, onlara yardım elini uzatan, elden geldiğince yardım etmeyi seven kimse.

    Funda demir etmek: Demir atma komutu vermek."Körfeze iyice girince kaptan funda demir edin dedi."

    Fütur getirmemek: Bezginlik getirmemek, umutsuzluğa düşmemek."Sakın fütur getirme, göreceksin başaracağız."
#22.09.2008 13:09 0 0 0
  • "G" Harfiyle Başlayan Deyimler...
    (Açıklama)

    noimage
    Gaflet basmak: Uykusu gelmek."Siz konuşurken beni bir gaflet bastı ki hiç sorma, sizin konuştuklarınızı anladım diyemem."

    Gam yememek: Kaygılanmamak, tasa etmemek, üzülmemek."Seni bir kez daha gördüm ya, artık gam yemem."

    Gani gönüllü: Cömert, eli bol, vermekten kaçınmayan."Gani gönüllü insanlara artık günümüzde pek rastlanmıyor."

    Gâvur etmek: Boşuna harcamak, işe yaramaz duruma getirmek, yerinde harcamamak."Onca parayı bu eve verip gâvur etti."

    Gâvur inadı: Yok edilemeyen, önüne geçilemeyen, yumuşatılamayan inat."Adamın yine gâvur inadı tuttu, gelmem deyip duruyor."

    Gazel okumak: 1. Gazel söylemek. 2. Kandırmak ve oyalamak için boş sözler söylemek."Boşuna gazel okuma, kandıramazsın beni!"

    Gece kuşu: Geceleri gezip dolaşan, bunu huy edinen kimse."Bizim oğlan iyice gece kuşu oldu."

    Geceyi gündüze katmak: Ara vermeden, devamlı çalışmak; büyük çaba göstermek."Geceyi gündüze katıp çalıştık ve bu evi yaptık."

    Geçer akçe: Herkesçe aranılan, beğenilen, değerli (şey)."Elimizdeki tek geçer akçemiz şu arabadır."

    Geçimini sağlamak: Yaşamak için gerekli olanı elde etmek."Geçimini sağlamak için hemen her yola başvurdu."

    Geçmişini karıştırmak: Birinin ölmüşlerini yermek veya onlara sövmek.

    Geçti Bor`un pazarı (sür eşeğini Niğde`ye): "İş işten geçti artık, fırsatı kaçırdın" anlamında kullanılır.

    Gel gelelim: "Fakat, ama, ancak" ve "Ne çare ki.." anlamlarında kullanılır."Gel gelelim onlara, daha teklifimizi kabul etmediler."
    Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Roman Özetleri, Duvar Yazıları, Atasözleri, Hızlı Okuma, Özlü Sözler, Türk
    Gelip çatmak: Vakti gelmek, kaçınılmaz olmak, çok yakında olmak."Ödeme gününün gelip çatacağını hiç düşünmedin mi?"

    Gel keyfim gel: Bir durumdan duyulan memnunluk, işlerin yolunda gitmesi anlatılır.

    Gel zaman git zaman: Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra."Gel zaman git zaman bu ikisi beraberce yaptılar bu evi."

    Gemi azıya almak: 1. Söz dinlemez olmak. 2. At, gemi azıları arasına alıp etkisiz bırakarak süvarisinin yönetiminden çıkmak ve kendi istediğince koşmak.

    Geniş gönüllü: Heyecan ve telâş göstermeyen, merak etmeyen, olayları hoş karşılayan."Geniş gönüllü olmak benim için o kadar kolay değil."

    Geri basmak: Geri geri gitmek."Heyecanlanınca geri basmaya başladı."

    Geri çekilmek: 1. Kaçmak, bulunduğu yerden arka arkaya doğru gitmek. 2. Karıştığı bir işi sürdürmekten ya da sürdürenler arasında bulunmaktan vazgeçmek."Düşmanın çokluğu karşısında geri çekilmekten başka çaremiz kalmamıştı."

    Geri çevirmek: 1. İade etmek, geldiği yere göndermek, kabul etmemek."Ona aldığım hediyeyi rüşvettir diye geri çevirdi."

    Geri durmamak: Bir işe girmekten kaçınmamak, o işe girişmek."Ona bu işi yapmaktan geri durmamasını söyle, sonunda başaracaktır."

    Geri hizmet: 1. Ordunun çeşitli gereksinimleri ile ilgili işlerin tümü. 2. Etkinliği ikinci dereceden sayılan, kolay görev."Senin bu savaşta, geri hizmette bulunacağını söylediler bana."

    Geri kafalı: Yenilikleri kabul etmeyen, bağnaz, kafası hurafelerle dolu.

    Gıcık tutmak: Bir süre boğaz gıcıklanmasına yakalanmak, konuşamamak."Gıcık tuttuğu için konuşmasını yarıda kesmek zorunda kaldı."

    Gıcık vermek: 1. Birini kızdırıp sinirlendirmek. 2. Boğazı yakıp kaşındırarak öksürmeye yol açmak."Gıcık veren bu tatlıyı yiyemiyorum."

    Gık dememek: Hiç sesini çıkarmamak, yakınmamak, karşı çıkmamak."Bütün hepsi üzerine yürüdü ama o gık demedi."

    Gına gelmek: Usanmak, bıkmak."Bu işten gına geldi artık."

    Gırla gitmek: 1. Bol bol ortaya dökülüp harcanmak. 2. Uzun sürmek.

    Gırtlağına kadar borca girmek: Pek çok, ödenmesi zor olacak şekilde borçlanmak."Nasıl gülerim, gırtlağıma kadar borca girdim."

    Gırtlak gırtlağa gelmek: Kıyasıya dövüşmek ya da dövecek hâle gelmek."Komşumla gırtlak gırtlağa gelecektik az kalsın."

    Gidiş o gidiş: "Gitti ve kendisinden bir daha haber alınamadı" anlamında kullanılır.

    Göbeği çatlamak: Birçok güçlükleri yenmek için çok uğraşmak, pek çok çaba sarf etmek."Onu razı edeceğim diye göbeğim çatladı."

    Göbek adı: Yeni doğan çocuğun göbeği kesilirken konulan ad."Senin göbek adın nedir?"

    Göğsü kabarmak: İftihar etmek, övünç duymak."Senin başarılarınla göğsüm kabarıyor oğlum."

    Göğüs geçirmek: Üzüntülü bir şekilde soluk almak, içini çekmek."Eski hatıraları gözünde canlanınca derin derin göğüs geçirdi."

    Göğüs germek: Bir zorluğa dayanmak, karşı koymak."Bu güne birçok zorluklara göğüs gererek geldik."

    Göklere çıkarmak: Aşırı ölçüde övmek."Adamı bu basit iş için göklere çıkartıp şımarttıkça şımarttılar."

    Gökten zembille mi indi?: "Ona niçin ayrıcalık gösteriliyor?", "Onun ne özelliği var ki ona özel imkânlar tanınıyor?" anlamında kullanılır.

    Gölge düşürmek: Bir şeyin önemini ve değerini azaltacak, ününü düşürecek işler yapmak.

    Gölge etmek: 1. Işığa engel olmak. 2. Bir işin yapılmasına engel olmaya çalışmak."Gölge etme de şu işi zamanında yapayım."

    Gölgesinden korkmak: Çok korkak olmak, en basit işlere bile girmekten korkar olmak."Gölgesinden korkan adamlarla hiçbir işe girilmez."

    Gönlü bol: Yeterli imkânlardan mahrum olmasına rağmen eli açık davranan, cömert.

    Gönlü kalmak: 1. Gücenmek. 2. İstediği hâlde elde edemediği şey üzerinde isteği devam etmek."Gönlüm o vitrindeki elbisede kaldı."

    Gönlü kara: Başkaları hakkında kötü düşünen, onların iyiliğini istemeyen.

    Gönülden geçirmek: Bir şeyi yapmayı düşünmek, olmasını istemek, o şeyi düşünür olmak."Ben de o işi yapmayı gönlümden geçirmiştim."

    Gönlünden kopmak: Birine iyilik yapma ya da bir şeyi verme isteği, içinde aniden doğuvermek."Gönlünden kopanı vermek kadar güzel bir şey olamaz."

    Gönlüne göre: İsteğine uygun olarak, dilediğine göre."Allah gönlüne göre verir inşallah."

    Gönlü tok: Fazla para ve mal istemeyen, zorunlu ihtiyacı kadarı ile yetinen, imkânları az da olsa bunu hissettirmeyen, bu durumda dahi cömert olan."Onun kadar gönlü tok bir adam görmedim."

    Gönül almak: 1. Sevindirmek, hoşnut ettirmek. 2. Kırılan, gücenen bir kimseyi güzel söz ve davranışlarla yeniden hoşnut etmek."Daha fazla uzatmadan o çocukların gönlünü almalısın."

    Gönülden çıkarmak: Anmaz ve sevmez olmak."Onu gönlünden çıkarmışsın anlaşılan."

    Gönül eri: Açık yürekli, güvenilir, hoşgörüsü geniş, ehli dil (kimse)."O ihtiyar adam tam bir gönül eriydi."

    Gönül kırmak (yıkmak): Birini çok üzecek, gücendirecek davranışta bulunmak."Gönül kırmakta üstüne yoktur onun."

    Gönüllü gönülsüz: Pek de istekli olmayarak.

    Gönül okşamak: Birini hoş bir davranış ve sözle sevindirmek."Gönlünü okşamak mı istiyorsun, bir gül uzat ona."

    Gönül yapmak: Hoşa giden davranışlarla veya sözle birinin kırgınlığını gidermek.

    Görüş açısı: Bir soruna yaklaşma, onu ele alma biçimi."Dar bir görüş açısı ile sorunlar çözümlenemez."

    Gövde gösterisi: Belli bir amaç için güçlerini birleştiren kalabalıkların yaptıkları gösteri."...partisi büyük bir gövde gösterisi yaptı."

    Göz açamamak: İşlerinin yoğun oluşu sebebiyle başka bir şeyle ilgilenme imkânı bulamamak."Şu büronun işleri yüzünden göz açamıyorum."

    Göz açıp kapayıncaya kadar: Çok çabuk, kısa bir zamanda."O işi göz açıp kapayıncaya kadar yaparız."

    Göz açtırmamak: Baskı altında bulundurarak başka bir şeyle uğraşmasına fırsat vermemek."Çalışan işçilere hiç göz açtırmadı."

    Göz alıcı: Alımlı; şekli, rengi ve güzelliği ile dikkat çekici."Oldukça göz alıcı bir elbise."

    Göz atmak: Kısaca, dikkatli değil de şöyle bir bakıvermek; üzerinde fazla durmadan elden geçirmek."Kütüphaneye şöyle bir göz atıp gitti."

    Göz boyamak: Gösterişle aldatmak, bir şeyi iyi gibi göstermek, kandırmak, yanıltmak.

    Göz bebeği: Pek değerli, sevgili, çok önem verilen (kimse)."Babam benim göz bebeğimdir."

    Gözdağı vermek: Korkutmak, tehdit etmek, istediğini yaptırmak için yıldırmak."Ona öyle bir gözdağı verin ki bir daha buralara ayak basmasın!"

    Gözden çıkarmak: Bir malın elinden çıkmasına katlanmak, bir şeyden vazgeçmek ve yokluğuna razı olmak."Evi ister istemez gözden çıkardılar."

    Gözden düşmek: Kendisine daha önce duyulan sevgi ve ilgiyi kaybetmek."Eskisi gibi top oynayamayan Ali bir senede gözden düştü."

    Gözden geçirmek: 1. Okumak. 2. Durumu incelemek. 3. Niteliğini anlamak için bir şeyin her yanına bakmak."Yapılan işleri gözden geçirdiniz mi?"

    Gözden kaybolmak: Ortadan çekilmek, görünmez olmak."Adam biraz önce buradaydı ama gözden kayboldu."

    Gözden ırak olan gönülden de ırak olur: "Ayrı düşenlerin arasındaki sevgi de zamanla azalır" anlamında kullanılır.

    Gözden kaçmak: Farkına varılmamak, ortadan çekilmek, görülmemek."Nasıl oldu da gözden kaçırdık onu."

    Gözde tütmek: Çok özlemek, hasret çekmek."Yıllardan beri gözümde tüten köyüme yarın kavuşuyorum!"

    Göz dikmek: Bir şeyi ele geçirmek isteğinde olmak."Komşusunun tarlasına göz dikti."

    Göz doldurmak: Hâli, tavrı ve görünüşü ile beklenenden çok etkilemek."Vitrine konan elbiseler göz dolduruyor."

    Göze almak: Bir iş nedeniyle karşılaşabileceği her türlü zararı ve tehlikeyi önceden kabullenmek."Vatan için kim ölümü göze almaz ki?"

    Göze batmak: 1. Başkalarını aşırı söz ve davranışlarıyla tedirgin etmek. 2. Kıskançlığa, çekememezliğe yol açmak."Her davranışınla gözüme batıyorsun. Kendine bir çeki düzen ver."

    Göze çarpmak: Görünüşü ile dikkati üzerine çekmek."O uzun boyuyla hemen göze çarpıyordu."

    Göze girmek: Yetenekleri ve davranışları ile çevresinde, bulunduğu yerde sevgi ve güven kazanmak."Kısa zamanda göze girmeyi başardı."

    Göze göz, dişe diş: Misilleme; aynı biçimde kötülük yapıp öç alma, kötülüğü yapandan acısını çıkarma."Düşmanla artık göze göz, dişe diş mücadele edilecektir."

    Göz gezdirmek: 1. Derinlemesine incelemeden okumak. 2. Bir şeyi, bir yeri pek fazla dikkat etmeden çabucak incelemek."Raftaki mallara şöyle bir göz gezdirip çıkalım."

    Göz göre göre: Apaçık şekilde, herkesin gözü önünde."Göz göre göre yaktılar zavallının evini."

    Göz gözü görmemek: Dumandan, karanlıktan ya da yoğun tozdan hiçbir şey görülmez olmak."Sokağa çıkmıştık, ancak sisten göz gözü görmüyordu."

    Göz hakkı: Görülüp de imrenilen yiyeceklerden görenlere çıkarılan pay, imrenmelerini yok edecek küçük parça."Çocukların göz hakkını ayırmayı da sakın unutmayın."

    Göz hapsine almak: Gözetlemek, bir şeyin üzerinden bakışlarını ayırmamak, birinin hiçbir davranışını gözden kaçırmamak."Askerler, kaçak mahkûmun sığındığı evi bir saat kadar göz hapsine aldılar."

    Göz kamaştırmak: 1. Hayran bırakmak. 2. Güçlü, parlak bir ışığın kısa bir zaman için görüşü bulandırması, bakılan yeri görmez etmesi."Kapıdan çıkar çıkmaz göz kamaştıran bir ışığın etkisine girip donakaldılar."

    Göz kararı: Gözle oranlanarak belirtilen miktar, gözle yapılan ölçme ya da oranlama."Kumaşı göz kararı ölçüp verdi."

    Göz kesilmek: Bütün dikkatiyle bakmak."Yoldan geçen adama göz kesildi."

    Göz kırpmadan: 1. Hiç duraksayıp çekinmeden. 2. Acımadan, merhamet etmeden."Çocukları göz kırpmadan kurşuna dizdiler."

    Göz kırpmak: Karşısındakine göz kapağını açıp kapatarak işaret vermek, bu şekilde meramını anlatmaya çalışmak; bir şeyi onayladığını ya da doğru olmadığını gözünü açıp kapayarak belirtmek."Kalabalık içinde birbirlerine göz kırparak gülümsediler."

    Göz kırpmamak: 1. Hiç uyumamak. 2. Tehlikeye aldırmamak."Bu gece hiç göz kırpmadım, hep seni düşündüm."

    Göz kulak olmak: 1. Korumak, bakmak, gözetmek. 2. Görme ve işitme yoluyla öğrenmeye çalışmak."Yolda ona göz kulak ol da başına bir şey gelmesin."

    Gözleri bulutlanmak: Gözleri yaşararak çevreyi bulanık görmek.

    Gözleri dolmak: Ağlayacak gibi olmak, göz pınarlarına yaş yürümek."Hiç beklemediği bir anda beni karşısında görünce gözleri dolu dolu oldu."

    Gözleri fal taşı gibi açılmak: Hayret, şaşkınlık ve öfke gibi sebeplerle gözleri iri iri açılmış olmak.

    Gözleri fıldır fıldır etmek: Gözleri zekice, çabuk çabuk dönerek her tarafa bakmak.

    Gözleri kan çanağına dönmek: Uykusuzluk, ağlama, kızgınlık ya da bir şeyin kaçması sebebiyle gözlerin çok kızarmış olması.

    Gözleri kapanmak: 1. Çok uykusu gelmiş olmak. 2. Ölmek."Yemeği yer yemez gözleri kapandı, horlamaya başladı."

    Gözlerine inanmamak: Hiç beklemediği bir anda bir şeyi görüp çok şaşırmak, bu sebeple gördüğünün gerçek olduğuna inanmamak."Gözlerime inanamıyorum, sen misin Ahmet?"

    Gözlerini (gözünü) kan bürümek: Çok öfkeli, kinli olmak; her kötülüğü yapacak hâle gelmek."Bir adamın gözlerini kan bürümesin, ondan her türlü belâ beklenebilir."

    Gözlerinin içi gülmek: Çok sevindiğini gözlerinden ve yüzünden belli etmek."Sınıfını geçtiğini öğrenen Halim`in gözlerinin içi gülüyordu."

    Gözleri yaşarmak: Üzücü ve duygulandırıcı bir durum karşısında gözlerinden yaş gelmek."Gurbetteki oğlundan gelen mektup eline tutuşturulunca gözleri yaşardı."

    Gözleri yollarda kalmak: Özlemle beklemek.

    Göz nuru dökmek: Göz emeği harcamak; gözün dikkatini, elin emeğini gerektiren ince bir iş yapmak ve işte uzun süre çalışmak."Onca göz nuru döktüğü el işleri ürünleri çok ucuza satılınca kahroldu."

    Göz önünde tutmak (bulundurmak): Dikkate almak. Herhangi bir durumun nasıl bir sonuca yol açacağını hesaba katmak."Yola çıkıyorsunuz ama yağmuru da göz önünde tutun."

    Göz ucuyla bakmak: Belli etmemeye çalışarak, başını çevirmeden göz kenarı ile yandan bakmak."Yabancı askerlere göz ucuyla bakmaya başladı."

    Gözü aç: Aç gözlü, doymak bilmeyen, gerektiğinden fazlasını isteyen."Gözü aç insanlar topluma huzur vermezler."

    Gözü açık: Uyanık, kurnaz, çıkarlarını iyi kollayan, becerikli, zeki."Senin çocuk gözü açık birisi olacak galiba."

    Gözü açık gitmek: Çok istediği şeylere kavuşamadan ölmek."Halam `gurbete giden oğluma kavuşamadan ölürsem gözüm açık gider` dedi."

    Gözü açılmak: Yararlıyı yararsızı, iyiyi kötüyü ayırt edebilir duruma gelmek."Yaşı büyüdükçe gözü de açılmaya başladı."

    Gözü arkada kalmak: Kendisi ayrıldıktan sonra, bıraktığı şey veya kimse ile ilgili tedirginliği sürmek, merak etmek."Köyden ayrılıyordu ama gözü de arkada kalmıştı."

    Gözü bağlı: 1. Sorup soruşturmadan, anlayıp anlamadan. 2. Gafil, çevresinde olup bitenlerin farkında olmayan."Hiçbir zaman gözü bağlı biri olmanı istemem senin."

    Gözü dalmak: Gözlerini bir noktaya dikerek dalgın dalgın bakmak."Zavallı ihtiyar bir noktaya gözü dalmış öylece duruyordu."

    Gözü doymak: Çok istenen bir şeye kavuşup, artık istemez duruma gelmek."Sanırım şimdi gözün doymuştur, daha istemezsin artık."

    Gözü gibi sakınmak (esirgemek): Bir şeye aşırı derecede ilgi duymak, onu koruyup gözetmek, dikkatle muhafaza etmek."Çocuğunu gözü gibi sakınıyordu kadıncağız."

    Gözü hiçbir şey görmemek: Heyecana, öfkeye ya da önem verdiği bir işe kapılıp başka hiçbir şeyle uğraşamaz duruma gelmek."Kendinden öylesine geçmişti ki gözü hiçbir şeyi görmez olmuştu."

    Gözü ısırmak: Bir kimseyi sanki tanır gibi olmak.

    Gözü ilişmek: İstemeden, birdenbire, rastgele görmek.

    Gözü kesmek: Bir işi yapabilme konusunda başkalarına ve kendisine güvenmek."Onca işi yapmaya gözün kesiyor mu?"

    Gözü kara (veya pek): Cesur, atak, korkusuz, tehlikeli işlere tereddüt etmeden girebilen."O gözü kara bir insandı."

    Gözü korkmak: Daha önce başından geçen kötü bir denemeden sonra, birinden veya bir şeyden zarar gelebileceği endişesine kapılmak ve o işi yapmaktan çekinmek.

    Gözünde büyümek: Olduğundan fazla büyük ya da güç görünmek."Onca yolu nasıl yürüyeceğim, gittikçe gözümde büyüyor."

    Gözünde büyütmek: Bir şeyi, olayı, kimseyi veya işi abartmak.

    Gözlerinden uyku akmak: Çok uykusu geldiği için göz kapakları kapanır gibi olmak."Çocukcağızın gözlerinden uyku akıyor, şunu yatağına yatırın."

    Gözüne bakmak: 1. Verilen emri yapmak üzere işaret beklemek, işareti verecek kimseyi gözlemek. 2. Gerektiğinden fazla dikkat göstermek, koruyup gözetmek."Üç kuruş para verecek diye adamın gözünün içine bakıyor, ne derse yapıyoruz, daha ne istiyor bizden."

    Gözüne dizine dursun: Nankörlük eden kimseye karşı söylenen ilenme sözü. " Allah, bu nankörlüğünün cezasını versin." anlamında kullanılır.
    Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Roman Özetleri, Duvar Yazıları, Atasözleri, Hızlı Okuma, Özlü Sözler, Türk
    Gözüne girmek: Birinin sevgi ve ilgisini kazanmak.

    Gözüne sokmak: 1. Görmek istemediği bir şeyi zorla göstermek. 2. Bir çaba sonucu, bir kimseyi büyüğünün beğenmesini sağlamak."Kalemi gözüne sokarcasına uzattı."

    Gözüne uyku girmemek: Uykusuz kalmak, hiç uyumamak."Gözüme uyku girmedi bu gece."

    Gözünü açmak: 1. Uyanık, dikkatli olmak. 2. Birisine bilgiler vererek görüşünü genişletmek."Gözünü aç, işini kimseye kaptırma."

    Gözünü ayırmamak: Bir şeye devamlı bakmaktan kendini alamamak."Devamlı yola bakıyor, gözünü ayıramıyordu."

    Gözünü çıkarmak: Zarara uğratmak, bir işi kötü biçimde yapmak, iyi yerine kötüyü seçmek."Öyle bir taş attı ki az kalsın kuzunun gözünü çıkaracaktı."

    Gözünü daldan budaktan esirgememek (veya sakınmamak): Tehlikeli işlere girişmekten çekinmemek."Sen ki gençliğinde gözünü daldan budaktan sakınmazdın, ne oldu sana böyle?"

    Gözünü dört açmak: Bir hileye düşmemek, aldanmamak için çok dikkatli olmak."Gözünü dört aç da kuru odun yerine yaş odun koymasınlar."

    Gözünü kan bürümek: Birisini öldürecek kadar öfkelenmek."Katillerin gözünü kan bürümüştü, önlerine çıkanı öldürüyorlardı."

    Gözünü kapamak: 1. Görmezlikten gelmek, yapışına ses çıkarmamak. 2. Ölmek."Dedem gözünü kapayınca o koca aile birdenbire dağılıvermiş."

    Gözünü korkutmak: Yıldırmak, karşı duramaz hâle getirmek."İlk işi, adamlarıyla kasaba halkının gözünü korkutmak oldu."

    Gözünün önünden gitmemek: Unutamamak, her an görür gibi olmak."Gözümün önünden gitmiyor onun hayâli."

    Gözünün yaşına bakmamak: Hiç acımamak, merhamet etmemek."Gözünün yaşına bakmadan hapse attılar adamı."

    Gözü pek (kara): Korkusuz, atılgan, cesur, tehlikelere aldırmayan."Gözü pek insanlardan korkulmaz, çünkü onlar kartlarını açık oynarlar."

    Gözü sulu: En küçük sevinç ya da üzüntü karşısında hemen ağlayıveren, gözyaşlarını tutamayan."Senin kız da amma gözü sulu biriymiş."

    Gözü tok: Elinde imkânlar olsun olmasın, mal-mülk veya paraya düşkün olmayan, cömert."O mu? Gözü tok bir insandır, inanın."

    Gözü tutmak: Güvenmek, beğenmek."O adamı gözüm tuttu benim."

    Gözü üzerinde olmak: Bir şeye, bir kimseye sık sık bakarak ne durumda olduğunu kontrol etmek, dolayısıyla kötü bir sonuca meydan vermemeye çalışmak."Gözünüz üzerinde olsun, devamlı izleyin onu."

    Gözü yılmak: Daha önce denediği için o durumla karşılaşmaktan korkmak, o işe girişmekten çekinmek."Sebzecilik işinden gözüm yıldı, bir daha bu işe girişeceğimi sanmıyorum."

    Gözü yükseklerde olmak: Hâlen bulunduğu durumdan daha yüksek bir duruma ya da mevkiye çıkmak istemek, böyle bir amacı gütmek."Bundan böyle küçük şeylerle yetinme, gözün yükseklerde olsun daima."

    Göz yummak: Kabahatlerini, kusurlarını hoş karşılamak, görmezlikten gelmek, bağışlamak."Sana bu yaşa gelinceye kadar göz yumdum, ama artık yeter."

    Göz yummamak: 1. Hoş görmemek, bağışlamamak. 2. Hiç uyumamak."Sabaha kadar gözlerimi yummadım."

    Gururunu okşamak: Bir kimseyi yüzüne karşı överek, becerilerini söyleyerek duygulandırmak.

    Gücüne gitmek: Bir söz, bir davranış bir kimsenin onuruna dokunmak, o kimseye ağır gelmek."Doğrusu onun bu sözleri gücüme gitti, çünkü hak etmedim o sözleri."

    Güllük gülistanlık: Sorunları bulunmayan; neşe, bolluk ve huzur içinde olan yer."Ne zaman güllük gülistanlık içinde olacağız acaba?"

    Gülmekten kırılmak: Aşırı ölçüde gülmek, çok gülmekten halsiz düşmek."Ne matrak adamdı, hareketlerine gülmekten kırıldık hepimiz."

    Gülüp geçmek: Bir durumu umursamamak, aldırış etmemek, gülünç bulup üzerinde durmamak."Gülüp geçilecek bir iş sanmayın sakın, ciddi durun üzerinde."

    Günaha girmek: Dini bakımdan suç sayılacak bir iş yapmak ya da söz söylemek."Sebepsiz yere adam öldürmek, günaha girmek demektir."

    Günaha sokmak: Günah işlemesine yol açmak, dinin buyrukları dışına çıkmasına zemin hazırlamak."Kes sesini de bizi günaha sokma."

    Günahını vermez: "Çok cimri, eli sıkı, hasis" kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.

    Günah işlemek: Dince suç sayılan bir iş yapmak."Yetimlerin malını yiyerek günah işleyenlerden mutlaka hesap sorulacaktır."

    Gün almak: 1. Bir iş yapmak için ilgili kişiden gün ayırmasını; belirli bir tarih tespit etmesini istemek, randevu almak. 2. Yaşını bitirip daha sonraki yılın bir ya da birkaç gününü almak."Doktordan gün almayı unutmamışsındır umarım."

    Gün batmak: Güneş batmak."Gün batmadan yola çıkmalıyız."

    Güneş almak: Bir yere güneş ışığı ulaşmak."Evin bir odası güneş almıyor."

    Gün görmek: Bolluk, mutluluk, esenlik içinde huzurlu günler geçirmek."Kaygılanma evlâdım, daha çok günler göreceksin inşallah."

    Gün görmüş: Başından nice işler geçmiş, tecrübeli, görüp geçirmiş, çok yaşamış."Gün görmüş insanlarla konuşmaktan zevk alırım."

    Gün ışığına çıkmak: Aydınlanmak, açıklığa kavuşmak, anlaşılır olmak."İşlediği tüm suçlar yakında gün ışığına çıkacaktır."

    Günleri sayılı olmak: 1. İçinde olunan günlerde ölecek olmak. 2. Bulunduğu yerde kalmak için birkaç günü kalmak."Doktorlara bakılırsa anneannemin günleri sayılıymış."

    Günü birliğine: Sabah gidip akşam dönmek üzere."Size günü birliğine konuk olmak istiyoruz."

    Günün adamı: 1. Zamanın gereğine göre tutum ve yön değiştiren, çıkarını gözeten kimse. 2. Kendisinden o günlerde çok söz edilen.

    Gününü doldurmak: Bir işin gerçekleşmesi için geçmesi gereken zamanı tamamlamak."Gününü doldurur doldurmaz senetleri avukata verin."

    Gününü gün etmek: Eline geçen imkânları değerlendirmek, hiçbir şeyi dert edinmeyip hoşça vakit geçirmek."Gününü gün eden yöneticilerden kurtulacağımız günler yakındır."

    Gürültüye (patırtıya) pabuç bırakmamak: Korkutmalara, tehditlere aldırış etmeyip dilediği gibi davranmak."Öyle her gürültüye pabuç bırakacak bir adam mı sanıyorlar beni?"

    Güven beslemek: Bir kimseye, bir şeye güven duymak, inanmak, itimat etmek."O adama güven beslediğiniz için pişman olmayacaksınız."

    Güvendiği dağlara kar yağmak: Güvendiği kimselerden yardım alamamak, güvendiği bir şeyin işe yaramadığı anlaşılmak."Çok umutlusun, inşallah güvendiğin dağlara kar yağmaz."

    Güven kazanmak: Söz, davranış ve yaptığı işlerle çevresindekileri kendisine inandırmak."İnsan, önce güven kazanmalıdır."

    Güven vermek: Kendisinin güvenilir bir kişi olduğu, kendisine itimat edilebileceği duygusunu uyandırmak."Oldukça güven veren birisin."
#22.09.2008 13:08 0 0 0
  • "H" Harfiyle Başlayan Deyimler...
    (Açıklama)

    noimage
    Ha Hoca Ali, ha Ali Hoca: Farklı gibi gösterilen iki şeyin, gerçekte hiçbir değişikliği yoktur, "ikisi de birdir" anlamında kullanılır.

    Ha babam (ha): 1. Devamlı olarak, hiç durmadan. 2. Karşısındakinin çabasını, gayretini artırmak için kullanılır."Ha babam ha, az kaldı, bitireceğiz işi."

    Habbeyi kubbe yapmak: Önemsiz, küçük bir şeyi büyütüp mesele çıkarmak."Söyle ona, habbeyi kubbe yapıp durmasın, ne olmuş çocuk biraz geç kalmış da!"

    Haber uçurmak: Çabucak, gizlice haber göndermek."Hemen haber uçurun köye, kaymakam bu gece misafir olacakmış!"

    Ha bire: Durmadan, arka arkaya, sürekli olarak, ara vermeden."Tarlada bir adam ha bire çalışıyordu."

    Hacet kalmamak: Gereği olmamak, lüzumu kalmamak."Seni çağırmaya hacet kalmadı."

    Hacı ağa: Özellikle büyük kentlerde gereksiz yere çok para harcayan, taşralı bilgisiz zengin."Ne bu israf! Hacı ağa mısın sen?"

    Haddine mi düşmüş!: "Onun bunu yapmaya yetkisi yoktur; böyle bir işe nasıl, hangi yetenekle girişir? Bu işi yapması imkânsızdır" anlamında kullanılır."Haddine mi düşmüş ki ona söz söyleyebilsin."

    Haddini bildirmek: Yetkisi dışındaki işlere karıştığı için sert bir karşılık vererek onu cezalandırmak, yola getirmek, uslandırmak, yetki sınırını bildirmek."Haddini bildirin şu serseme de bir daha onun bunun malına el uzatmasın."

    Haddini bilmek: Kendi değer ve yeteneğini bilmek, üstün görmemek, kendi yapabileceği şeylerin ötesine geçmemek."Merak etme sen, o haddini bilen bir çocuktur."

    Haddi zatında: Aslında."Haddi zatında sen ona hakkını vermemiştin ki!"

    Hafife almak: Küçümsemek, önem vermemek,"Beni hafife alıyorlar ama yanılıyorlar."

    Hak getire: "Yoktur, bulunmaz, Allah vermemiştir" anlamında kullanılır."Öyle bir diyardayız ki su ve yiyecek Hak getire."

    Hak kazanmak: Davasında haklı olduğu meydan çıkmak, emeğinin karşılığını alabilecek duruma gelmek."Emekliliğe yedi yıl sonra hak kazanacağım."

    Hakkı geçmek: 1. Birisinin payından bir başkası almış olmak. 2. Bir şeyde veya bir kimsede emeği bulunmak."Komşumun çok hakkı geçmiştir bana, onunla mutlaka helâlleşmeliyim."

    Hakkından gelmek: 1. Güç bir işi başarı ile sonuçlandırmak. 2. Öç almak, yenmek veya cezasını vermek."Siz onu bana bırakın, hakkından gelmesini bilirim."

    Hakkını helâl etmek: Geçen hakkını, emeğini bağışlamak."Annem inşallah hakkını helâl eder bana."

    Hakkını vermek: 1. Bir şeyin lâyıkıyla yapılması için ne gerekiyorsa ondan kaçınmamak. 2. Birinin çalışmasını gereğince değerlendirmek, hakkı olan şeyi vermek."Çalıştırdığın kişinin hakkını vermek zorundasın."

    Hakkını yemek: Birinin hakkı olan şeyi vermemek, onu kendisine maletmek."Dürüst ol, milletin hakkını yeme, yoksa boğazında kalır."

    Hakk-ı sükût (sus payı): Bir konu üzerinde konuşmaması, bildiği şeyi söylememesi karşılığında bir kimseye sağlanan yarar.

    Hak yolu: Cenab-ı Allah`ın insanlara kitapları ve peygamberleri ile bildirdiği, dünya hayatında tutmaları gereken yol, yaşama düzeni, doğru ve haklı yol.

    Hâlden anlamak: Bir kimsenin içinde bulunduğu zor durumu kavrayarak, anlayıp sezerek hoşgörülü olmak, anlayış göstermek."Dedem hâlden anlayan birisidir, bize iyi davranacağına eminim."

    Hâle yola koymak: Düzenlemek, tertiplemek, iyi işler bir duruma getirmek."Hele şu işleri bir hâle yola koyalım, o zaman tatilini de düşünürüz."
    Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Roman Özetleri, Duvar Yazıları, Atasözleri, Hızlı Okuma, Özlü Sözler, Türk
    Hâli vakti yerinde: Zengin, oldukça varlıklı, para durumu iyi."Hasan efendiler mi? Hâli vakti yerinde insanlardır onlar."

    Halis muhlis: Saf, katışıksız, temiz, eksiksiz, içinde yabancı madde bulunmayan."Halis muhlis bir zeytin yağı satarız biz."

    Halka verir talkını kendi yutar salkımı: Kendi verdiği öğütlere kendisi uymaz.

    Hallaç pamuğu gibi atmak: Bir arada, toplu bulunan şeyleri ya da kimseleri dağıtmak, parçalamak; bu yolla sağa sola, her birini bir yana atmak."Sizin takımı hallaç pamuğu gibi atacağız sahadan."

    Halt etmek: Yakışıksız davranmak, uygunsuz bir söz söylemek veya kötü bir şey yapmak."Halt etmişsin, bir de utanmadan anlatıyorsun."

    Ham ervah: Çiğ adam; yersiz ve yakışıksız sözleri, davranışları olan kaba kimse.

    Hangi dağda kurt öldü?: Kendisinden hiç umulmayan, beklenilmeyen bir kimsenin olumlu davranışı görüldüğünde; "Nasıl oldu da böyle güzel bir iş, bir iyilik yaptı?" anlamında söylenir.

    Hangi rüzgâr attı?: "Nasıl oldu da gelebildin? Hiç görünmüyordun, sen de gelir miydin?" anlamında, uzun süre bir yerde görünmeyen kimse için kullanılır.

    Hangi taşı kaldırsan altından çıkar: 1. Hemen her işte parmağı vardır. 2. Her işten anlar, her işe karışır ya da her işten anladığı izlenimi verir.

    Hanım evlâdı: Nazlı büyütülmüş, zora gelmeyen, çıtkırıldım kimse."Amma hanım evlâdıymışsın, çekil şuradan ben yaparım."

    Hapı yutmak: Kötü bir duruma düşmek, zarar ve ziyana uğramak."Hapı yuttuk desene!"

    Haram olmak: Bir şeyden gerektiği gibi yararlanamaz olmak."Senin yüzünü görmek bana haram oldu."

    Haram para: Dinî bakımdan yasaklanmış yollardan elde edilen para."Haram parayla ekmek alınmaz."

    Haram yemek: Dinî inançlara aykırı olarak kazanç sağlamak, haksız olarak bir şeye el atmak."İnsan ol, haram yemek insana kâr getirmez."

    Harfi harfine: Tastamam, uygun, tıpatıp, gerçekte olduğu gibi."Söylediklerimi harfi harfine yerine getirdin mi?"

    Har vurup harman savurmak: Hesapsızca, düşüncesizce harcamak; malını, parasını ölçüsüzce, bol bol harcayıp tüketmek.

    Hasret çekmek: Özlem duymak, epeydir ayrı kaldığı yere ya da kimseye kavuşma isteği içinde olmak."Yıllardır yurdumun hasretini çekiyorum."

    Hasret gitmek: Özlediği, sevdiği bir yere ya da kimseye kavuşamadan ölmek.

    Hasret kalmak: Özlemini duyduğu şeye uzun zaman kavuşamamak."Hasret kaldım deresine, tepesine..."

    Hastası olmak: Bir şeye çok düşkün olmak."Bizim oğlan köpek hastası, hiç kapıdan eksik etmiyor."

    Haşir neşir olmak: Aralarında bulunduğu kimselerle kaynaşmak, bir arada bulunup uğraşmak; kimi işlerle ilgilenip durmak."İnsanlarla haşir neşir olmayı sevdiğim söylenemez."

    Hatır belâsı: Sayılan ve sevilen kimse için katlanılan sıkıntı."İnan bu işi hatır belâsına yapıyorum."

    Hatır gönül tanımamak (bilmemek): 1. İsterse en sevdiği ve saydığı olsun, gücenmesini göze alarak doğru bildiğini yapmak. 2. Kırıcı davranışlarda bulunmak.

    Hatırı kalmak: Gücenmek, kırılmak."Eğlenceye onu da çağıralım ki hatırı kalmasın."

    Hatırından çıkmamak: Sevdiği, saygı duyduğu birinin istediği bir şeyi yapmayı reddedememek, gönlünü kırmaktan çekinmek.

    Hatırı sayılır: 1. Önemli, saygı değer, saygın (kimse). 2. Oldukça çok."Babam, hatırı sayılır bir kimsedir."

    Hava almak: 1. Temiz havalı bir yere çıkarak dolaşmak, dinlenmek, ciğerlere temiz hava çekmek. 2. Eline bir şey geçmemek, umduğunu bulamamak. 3. İçine hava girmek."Haydi, kıra çıkıp da biraz hava alalım."

    Hava basmak: 1. Büyüklenmek, kibirlenmek, olduğundan fazla görünmeye çalışmak. 2. Bir şeyin içine hava doldurmak."Amma da hava basıyorsun, onları korkutacağını mı sandın.?"

    Havada kalmak: 1. Yüksek bir yerde durmak. 2. Sonuca bağlanamamak. 3. Bir iddia, dayanaksız olduğundan ispat edilememek."Yaptığımız bütün iş havada kaldı."

    Havadan sudan konuşmak: Öylesine, gelişigüzel, rastgele konuşmak.

    Hava hoş: Şu ya da bu şekilde olması arasında bir fark olmamak.

    Havanda su dövmek: Bir işle boşuna uğraşmak."Senin yaptığına havanda su dövmek derler,bırak artık şu işle uğraşmayı."

    Hava parası: Bir yeri tutmak, kiralamak ya da bir şeyi elde etmek için değeri dışında açıktan verilen para."Yeri bize verecekler ama bir milyon lira hava parası istiyorlar."

    Havsalası almamak: Aklı kabul etmemek."Nasıl yaparsın bana bunu, hâlâ havsalam almıyor."

    Hayal kırıklığı: Gerçekleşmesi istenilen veya umulan bir şeyin gerçekleşmemesinden duyulan üzüntü, düş kırıklığı.

    Hayal meyal: Belli belirsiz, açık seçik belli olmayan, bulanık (bir şekilde hatırlanan)."O olayı hayal meyal hatırlıyorum."

    Hayatını kazanmak: Çalışıp elde ettiği para ile geçimini sağlamak."Ben iyi ya da kötü hayatımı kazanıyorum, sen kendi işine bak."

    Hayatını yaşamak: Canının istediği gibi hayatını sürdürmek."Bana karışmaya hakkınız yok, bırakın beni, artık hayatımı yaşamak istiyorum."

    Hayat memat meselesi: Sonucu çok tehlikeli olan, ölüm kokan bir durum."Artık burada kalamam, iş hayat memat meselesine döndü."

    Hayat pahalılığı: Yiyecek, içecek ve giyecek gibi geçim için gerekli olan maddelerin pahalı olması."Hayat pahalılığından herkes şikâyetçi olmaya başladı."

    Hayırdır inşallah!: 1. Anlatılan bir rüyayı iyiye yormak için söylenir. 2. Şaşma, heyecan ve merak uyandıran durumlar karşısında söylenir.

    Hayır işlemek: Dine ve insanlığa uygun, iyi davranışlarda bulunmak."Hayır işle ki öbür dünyada kurtuluşa eresin."

    Hayır kalmamak: İşe yarar, beğenilecek bir yanı ve tarafı kalmamak."Bu arabalarda hayır kalmamış, yenilerini almamız gerekecek."

    Hayır sahibi: İyiliksever, yardımsever kimse."Şu yoksullara uzanacak bir hayır sahibi kalmadı mı acaba?"

    Hayra yormak: Bir rüya ya da olayı iyi ve yararlı bir durumun işareti görmek.

    Hazıra konmak: Hiçbir emek sarf etmeden, çaba göstermeden başkasının emeği ile ortaya çıkmış olan şeyden yararlanmak."Hazıra konarak yaşamayı kural edinmiş bu adam."

    Hazır bulunmak: 1. Bir yerde kendisi bulunmak, var olmak. 2. Bir yere hemen gidecek, bir şeyi anında yapacak durumda olmak."Yarınki toplantıda sen de hazır bulunmalısın."

    Hazırdan yemek: Yenisini kazanmadan elindekini harcamak."Hemen her gün bir bahane buluyor, çalışmıyor ve hazırdan yiyiyordu."

    Helâl süt emmiş olmak: İyi huylu, doğru yoldan sapmayan, temiz bir kişi."İnanmıyorum onun yaptığına, o helâl süt emmiş birisidir."

    Helâl olsun (Helâl ü hoş olsun): 1. Bunu sana gönül hoşluğu ile veriyorum, hiç pişman değilim, Allah bunu sana bağışladığıma şahit olsun. 2. "Aferin, takdire değer iş yapıyorsun" anlamında kullanılır.

    Hele şükür!: Allah`a hamdolsun, beklediğimiz sonuç gerçekleşti.

    Hem kel hem fodul: "Bu kadar kusuruna, bu yeteneksizliğine rağmen bir de övünüyor, üstünlük taslıyor" anlamında kullanılır.

    Hem nalına hem mıhına (vurmak): Birbirine zıt olan iki yanı da desteklemek."Ben hem nalına hem de mıhına vuran adamlardan korkarım."

    Hem suçlu hem güçlü: Gerçekte kendisi suçlu olduğu hâlde suç işlememiş gibi davranan ve karşısındakini suçlamaya çalışan kimse.

    Hem ziyaret hem ticaret: Bir yeri veya kimseyi ziyarete giden kimsenin, bu görüşmeden yararlanarak başka bir işi de yapması durumunu anlatmak için kullanılır.

    Her kafadan bir ses (çıkmak): Bir konu üzerinde herkesin istediği gibi, rastgele konuşması ve bu konuşmalardan bir sonuç alınamaması."Ortalık kızıştı, her kafadan bir ses çıkmaya başladı, kimin ne dediği anlaşılmaz oldu."

    Her telden çalmak: Pek çok konuda bilgi sahibi olmak, içinde bulunduğu ortamın şartlarına göre her çeşit iş yapabilir olmak.

    Hesaba çekmek: Bir kişiyi, bir makamı yaptığı işler üzerine açıklama ve savunma yapmaya çağırmak."Sakın oraya gitme, seni hesaba çekecekler."

    Hesaba dökmek: Bir konu ile ilgili işlemlerin hesabını kâğıt üzerinde yapmak.

    Hesaba katmak (almak): Bir işi yaparken ya da yürüTürken bir başka şeyi de göz önünde bulundurmak."Hasan`ı da hesaba katalım, az zorluk çıkarmayacaktır bize."

    Hesaba (kitaba) gelmez: 1. Beklenmedik, umulmadık. 2. Sayılmayacak kadar çok, pek fazla, sayısız.

    Hesabı kesmek: Alış verişi ya da ilgiyi kesmek."Dükkân sahibi, uzun zamandır borcunu ödemeyen müşterisinin hesabını kesti."

    Hesabını bilmek: Boş yere para harcamamak, tutumlu davranmak."Her ev kadını hesabını bilmek zorundadır."

    Hesabını görmek: 1. Alacağını ödeyip ilişkisini kesmek. 2. Cezalandırmak, vücudunu ortadan kaldırmak ya da öldürmek."Çabuk şu adamın hesabını görün!"

    Hesap açmak: 1. Hesap defterinde, bir kişiye alış veriş için alacağını borcunu kaydetmek üzere bir yer ayırmak. 2. Bankada, gereğinde çekilmek üzere yatırılan para için işlem yapmak. 3. Birine kredi açmak, birine borçlanma imkânı tanımak.

    Hesap etmek: 1. Kazançla gideri karşılaştırıp bir sonuca ulaşmak. 2. Düşünmek, tasarlamak, ayrıntıları gözden geçirip ihtimalleri değerlendirmek."Hesap etmeden sakın işe girişmeyin!"

    Hesap görmek: Taraflarca alacakla vereceği karşılaştırıp ödeşmek."Çok uzadı, hesap görmek için ne zaman bir araya geleceğiz?"

    Hesap kitap: Düşünüp taşındıktan sonra, hesap sonunda."Hesap kitap, baktım işler kötüye gidiyor; hemen sizi çağırdım."

    Hesapsız kitapsız: 1. Sorumsuz, ölçüsüz, tutumsuz. 2. Deftere geçirilmeden, herhangi bir belgeye dayanmadan."Ne hesapsız kitapsız işlerin içine girmişiz de haberimiz yokmuş."

    Hesap sormak: Bir kimseyi kanunsuz, kural dışı, ahlâka aykırı, usulsüz davranış ve sözlerinden ötürü sorgulamak, o kişiden savunma istemek."Size hesap sormak için mutlaka geri döneceğim."

    Hesaptan düşmek: Borçtan, alacaktan, hesaptan çıkarıp yok saymak."Elli bin lirayı hesaptan düşmeyi unutmadın inşallah."

    Hesap tutmak: Alış verişle ilgili alacağı ve vereceği bir kâğıda ya da deftere yazmak.

    Hesap vermek: 1. Herhangi bir davranışının ya da sözünün sebebini açıklamak 2. Bir işin sorumluluğunu üstlenmek."Rahat olun, bu konuda hesap vermek bana düşer."

    Hevesi kursağında kalmak: Çok istediği, imrendiği, kavuşmak dilediği şeyi elde edememek."Pikniğe gitmek istiyorduk, yağmur yağınca hevesimiz kursağımızda kaldı."

    Hevesini almak: İmrendiği, çok istediği şeye kavuşup ona doymak.

    Heyheyleri tutmak (üstünde): Çok kızıp sinirlenmek.

    Hık mık etmek: Bir işi yapmamak için bahaneler ileri sürmeye çalışmak, bir soruyu cevaplandırırken net şeyler söylememek."Hık mık edip durma, bu işi eninde sonunda yapacaksın!"

    Hık demiş burnundan düşmüş: "Her durumuyla ona çok benziyor" anlamında kullanılır.

    Hır çıkarmak: Kavga, gürültü, patırtı ve olaya sebep olmak."Orada hır çıkarmaya kalkışmayacaksın değil mi?"
    Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Roman Özetleri, Duvar Yazıları, Atasözleri, Hızlı Okuma, Özlü Sözler, Türk
    Hızır gibi yetişmek: Dara düştüğü, çok sıkıştığı, çaresiz kaldığı bir zaman da, beklemediği bir kişi yardımına yetişmek.

    Hiçe saymak: Hiç önem ve değer vermemek.

    Hiç yoktan: Sebepsiz, ortada hiçbir neden yokken."Hiç yoktan adamı dövemezsiniz ya!"

    Hizaya gelmek: 1. Düz çizgi durumunda dizilmek. 2. Aykırı, yanlış davranışlardan vazgeçmek; doğru yola gelmek, düzelmek.

    Hodri meydan: "Kendine güvenen ortaya çıksın" anlamında kullanılır.

    Hop oturup hop kalkmak: Ya heyecanından ya da öfkesinden yerinde duramaz olmak.

    Hora tepmek: 1. Ayaklarını yere vurarak oynamak. 2. Gürültü çıkarmak."Yandaki sınıfta hora tepiyor, ortalığı birbirine katıyorduk ki..."

    Hor görmek (veya bakmak): Önem vermemek, değersiz saymak, adam yerine koymamak, küçümsemek."Beni, yoksul diye hep hor gördüler."

    Hor kullanmak: Özen göstermeden, kabaca, dikkat etmeyerek, hırpalayarak kullanmak."Çok hor kullanmışsınız bu dolabı."

    Hoş beş etmek: Şundan bundan konuşarak sohbet etmek."O iki ihtiyar kadın hoş beş etmek için yaratılmışlar sanki."

    Hurdası çıkmak: İşe yaramayacak, kullanılamayacak hâle gelmek.

    Huyuna suyuna gitmek: İsteklerine, alışkanlıklarına, yapısına göre onu kızdırıp ürkütmeyecek davranışlarda bulunmak.

    Huyunu suyunu almak: Onun özelliklerini, davranışlarını ve karakterini yapısına geçirmek.

    Huzur vermek: Gönül rahatlığı, iç dirliği vermek; dinlendirmek.

    Huzurunu kaçırmak: Huzurunu bozmak, tedirgin ve rahatsız etmek.

    Hüküm giymek: Mahkemece ya da birileri tarafından kendisine ceza verilmek.

    Hüküm sürmek: 1. İş başında olmak. 2. Yaygın olmak. 3. Bir şeyin güçlü varlığı sürüp gitmek."Beşinci Kral beş yıl hüküm sürdü."

    Hükümet kapısı: Devlet dairesi."Hükümet kapıları halka açık kılınmalıdır."

    Hür düşünüş: İstediğini, düşündüğünü baskı altında kalmadan söyleme.

    Hüsn-ü kuruntu: İhtimalî bulunmadığı hâlde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, buna kendini inandırma.

    Hüd dağı gibi şişmek: Bir hastalık sebebi ile bir tarafı, özellikle de karın tarafı şişmek. Icığını cıcığını çıkarmak: 1. Her yanını ellemek, didiklemek. 2. Bir meseleyi en ince ayrıntılarına kadar soruşturmak, incelemek."İyice ıcığını cıcığını çıkardınız meselenin."
#22.09.2008 13:06 0 0 0
  • "I" Harfiyle Başlayan Deyimler...
    (Açıklama)


    noimage

    Icığını cıcığını çıkarmak: 1. Her yanını ellemek, didiklemek. 2. Bir meseleyi en ince ayrıntılarına kadar soruşturmak, incelemek."İyice ıcığını cıcığını çıkardınız meselenin."

    Ikınıp sıkınmak: Bir işi yapabilmek için kendini çok zorlamak."Ikınıp sıkındı ama bir çare bulamadı."

    Isıtıp ısıtıp önüne koymak: Daha önce meydana gelmiş bir olayı ya da bir işi bir düşünceyi yeniden, sık sık tekrarlamak.

    Iska geçmek: 1. Hedefe isabet ettirememek, vuramamak. 2. Üzerinde durmamak, önem vermemek, atlamak."Bu sefer de ıska geçersen kaybedeceksin."

    Iskartaya çıkarmak: İşi yaramaz, değersiz bularak bir yana atmak."Beni hiç kimse ıskartaya çıkaramaz."

    Işığı altında: Bir durum veya düşüncenin konuyu aydınlatmasından yararlanarak, onu göz önünde tutarak.

    Işık tutmak: 1. Karanlık bir yeri ışıkla aydınlatmak. 2. Bilgisiyle, düşüncesiyle bir konuya açıklık getirmek, tutacağı yolu göstermek."Kutlu Peygamber hemen her konuda ışık tutardı çevresindeki insanlara."
#22.09.2008 13:02 0 0 0
  • "K" Harfiyle Başlayan Deyimler...
    (Açıklama)
    noimage
    Kabak (birinin) başına (başında) patlamak: Birçok kimsenin ilgili olduğu olaydan yalnızca bir kimse zararlı çıkmak; beklenmediği hâlde, bir işin zararlı sonucuna katlanmak.

    Kabak tadı vermek: Bıktırmak, usanç vermek, tatsız olmaya başlamak."Senin bu konuşmaların da artık kabak tadı vermeye başladı."

    Kabına sığmamak: Sevinç ve heyecanından taşkın hareketlerde bulunmak.

    Kabir azabı çekmek: Çok sıkılmak, eziyet çekmek."Kabir azabı çekmeye daha ne kadar devam edeceğiz."

    Kabuğuna çekilmek: Tek başına kalmak, dış dünya ile ilgisini kesmek, kimse ile görüşmemek."Geçirdiği kazadan sonra iyice kabuğuna çekildi."

    Kaçın kur`ası: Aldatılması güç, kurnaz; gün görmüş, geçirmiş; tecrübeli."O kaçın kur`ası, boşuna uğraşma, sen onu kandıramazsın."

    Kafadan atmak: Bir konu üzerinde inceleme yapmadan, rast gele konuşmak."Derse hiç çalışmadığın belli, öyle kafadan atıyorsun ki..."

    Kafadan kontak (sakat): Düşüncesiz, delice işler yapan, aklı kıt."Bırak şu elindeki baltayı, kafadan kontak mısın nesin?"

    Kafa dengi: Davranışları, anlayışları, dünya görüşleri birbirine uymuş kimselerden her biri."Kafa dengi bir arkadaşa öylesine ihtiyacım var ki."

    Kafa patlatmak: Bir konu üzerinde pek çok düşünmek, zihin yormak."Bu makine üzerinde az kafa yormamışsın, öyle karışık ki."

    Kafa tutmak: Karşı gelmek, direnmek, boyun eğmemek."Her önüne gelene kafa tutmakla bir yere varacağını mı sanıyorsun?"

    Kafası almamak: 1. Anlayıp kavrayamamak. 2. Zihin yorgunluğundan ötürü anlayamaz olmak. 3. Olabileceğine inanmamak."Boşuna nefes tüketme, kafası almaz onun."

    Kafası işlemek (çalışmak): Bir konu üzerinde kavrayışı çok iyi olmak.

    Kafası kazan (gibi) olmak, (veya kafası şişmek): 1. Zihni yorulmak. 2. Gürültülü, patırtılı şeyler dinlemekten rahatsız olmak, yorgunluk duymak."Kesin artık şu makinenin sesini, kafam kazan gibi oldu."

    Kafası kızmak: Çok öfkelenip sinirlenmek."Kafamı kızdırmadan çekip gidin buradan."

    Kafasına dank etmek (demek): Çoktandır anlayamadığı bir meseleyi bir olay sebebiyle birden bire kavramak, doğruyu yakalamak.

    Kafasına koymak: Bir şeyi yapmaya kararlı olup zamanını beklemek."Yarın onunla görüşmeyi kafama koydum."

    Kafası yerinde olmamak: 1. O anda kafası çok yorgun olmak. 2. Başka şeyler düşündüğünden, o anda konuşulana hemen intibak edememek."Kusura bakmayın, ne söylediğinizi anlayamadım, kafam yerinde değildi de."

    Kafese girmek: 1. Hapse girmek. 2. Aldatılmak, hile yoluyla kendisinden çıkar sağlanmak, oyuna gelmek."Zavallı kafese girmekten kurtulduğunu sanmıştı."

    Kafese koymak: Tuzağa düşürüp çıkar sağlamak.

    Kâğıda dökmek: Düşüncelerini, duygularını yazıya geçirmek.

    Kâğıt üzerinde kalmak: Yapılması kararlaştırıldığı hùlde uygulanmamak; konuşulan, kararlaştırılan yazıda kalmak."O kadar yol yapımı, sulama kanalı hep kâğıt üzerinde kaldı."

    Kalbini kırmak: İncitmek, küstürecek kadar üzmek, gönlünü kırmak, gücendirmek."Onu, kalbini kırmadan uyarmaya çalış."

    Kalburla su taşımak: Verimsiz, verim alınamayacak, olmayacak bir işle uğraşmak.

    Kalbur üstü: Benzerleri arasında üstün, seçkin, görünür.

    Kaldırım mühendisi: İşsiz güçsüz, sokaklarda dolaşan kimse.

    Kaale almamak: Önemsiz görmek, sözünü etmeye değer bulmamak."O, kaale alınacak bir insan değil."

    Kalem efendisi: Kalemde çalışan görevli, yazman.
    Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Roman Özetleri, Duvar Yazıları, Atasözleri, Hızlı Okuma, Özlü Sözler, Türk
    Kalem oynatmak: 1. Yazı yazmak. 2. Bir yazıyı düzeltmek. 3. Bir yazıda değişiklik yapmak."Ben senin gibi kalem oynatmayı beceremiyorum."

    Kaleyi içinden fethetmek: Karşı taraftan birinin yardımını alarak davasını kazanmak.

    Kalıbını basmak: Bir şeye bütün içtenliği ile güvenmek, bir şeyi doğrulamak."Kalıbımı basarım ki o, bu işi yapmamıştır."

    Kalıbının adamı olmamak: Görünüşünden bekleneni yapamaz olmak, umulanı ortaya koymamak.

    Kalıptan kalıba girmek: 1. Sık sık iş değiştirmek. 2. Çıkar sağlamak için değişik kılıklara girmek.

    Kalp kazanmak: Güzel bir davranış ve sözle birilerinin sevgisini kazanmak, ilgisini çekmek."Bir demet çiçekle annemizin kalbini kazanabiliriz."

    Kambersiz düğün olmaz (olur mu?): "Bir toplantı, eğlence veya iş, en çok ilgili kişiler bulunmadan yapılırsa tadı çıkmaz" anlamında alay yollu kullanılır.

    Kambur üstüne kambur (kambur kambur üstüne): "Sıkıntı üstüne sıkıntı, terslik üstüne terslik, borç üstüne borç, aksilikler birbirini kovalıyor" anlamında kullanılır.

    Kanadı altına almak: Korumak, gözetmek, himayesi altına almak."Yeğenini kanadının altına aldı."

    Kan ağlamak: Büyük bir üzüntü içinde olup yakınmak."Dört çocuk tek başıma kaldım, çaresizim, içim kan ağlıyor ama kimseye açılamıyorum."

    Kana susamak: Birini öldürme hırsı içinde olmak."Bırak elindeki bıçağı dedim ama dinletemedim, kana susamış gibiydi."

    Kanat germek: Birini korumak, gözetimi altına almak.

    Kan başına sıçramak (beynine çıkmak): Çok sinirlenmek, öfkelenmek,"Kan başına sıçramıştı, sağa sola bağırıp duruyordu."

    Kancayı takmak: Bir kimsenin zararı, kötülüğü için uğraşmak.

    Kan çıkmak: Cinayet işlenmek, kan dökülmek."Şu adamı götürün gözümün önünden, yoksa kan çıkacak."

    Kandilli temenna: Eli yere kadar uzatarak yapılan selâmlama.

    Kan dökmek: Ölüme yol açmak, yaralanıp ölmek veya birini yaralayıp öldürmek.

    Kan gövdeyi götürmek: Çok kan akıtılmış olmak, çok insan öldürülmek."Düşmanla göğüs göğüse gelmiştik, biliyordum ki birazdan kan gövdeyi götürecek ve pek çoğumuz ölecekti."

    Kan gütmek: Kan dökerek öç almayı istemek.

    Kanı ağır: Davranışları yavaş, sevimsiz, konuşması insana sıkıntı veren, hoşa gitmeyen kimse.

    Kanı bozuk: Soysuz, iğrenç işler yapmaktan geri durmayan."Toplum bu kanı bozuk insanlardan temizlenmelidir."

    Kanı kaynamak: 1. Hareketli, coşkun olmak. 2. Birine içten bir sevgi beslemek, yakınlık duymak."Çocuğa, ilk rastladığımda kanım kaynamıştı."

    Kanına girmek: 1. Birini öldürtmek veya öldürmek. 2. Bir şeyi harcamak, ziyan etmek.

    Kanına susamak: Belâsını aramak, kendisinin öldürülmesine yol açacak bir davranışta bulunmak."Kanına mı susadın sen, o katilin üstüne böyle gidilir mi hiç!"

    Kanını emmek: Hiç insaf etmeden sömürmek, varını yoğunu elinden almak."Yıllardır kanımızı emiyor bu soysuz herifler!"

    Kanı pahasına: Yaralanmayı veya öldürülmeyi göze alarak."Kanım pahasına da olsa, o adamlara, buradan adımlarını attırmayacağım."

    Kanı sıcak: Sevimli, kendisini sevdiren, sempatik, sıcakkanlı.

    Kanıyla ödemek: Yaptığı işin cezasını hayatıyla ödemek."Yaptığını kanıyla ödettiler zavallıya."

    Kan kusmak: Çok eziyet, sıkıntı çekmek.

    Kan kusturmak: Çok büyük sıkıntı ve eziyet çektirmek."Bana kan kusturmaya yemin etmişler, haydi görelim."

    Kanlı bıçaklı olmak: Birbirlerinin kanını dökecek, birbirlerini öldürecek kadar birbirlerine düşman olmak."Küçücük bir tarla yüzünden kanlı bıçaklı olduk."

    Kanlı canlı: Sağlıklı, sapasağlam, dinç ve diri olduğu yüzünden belli olan."Kanlı canlı oluncaya kadar hastanede tutuldum."

    Kan ter içinde kalmak: Çok yorgun, terli, bitkin ve perişan durumda olmak."Elindeki kazmayı bırakmaya niyetli değildi, kan ter içinde kalmış bedenini doğrultarak yüzüme baktı."

    Kan tutmak: 1. Kan görünce bayılmak. 2. (Adam öldüren kimse korku ve heyecandan) şok geçirmek, kaçamamak, olduğu yere yığılıp kalmak.

    Kapağı atmak: Sıkıntılı bir yerden kurtulup rahat edeceği bir yere kavuşmak; uygun bir yere yerleşmek, işe girmek."Evimize kapağı attık mı tamam, gel keyfim gel o zaman."

    Kapalı kutu: İçinde ne sakladığını belli etmeyen, niteliği gizli kalan.

    Kapı dışarı etmek: Kovmak, dışarı atmak."Ben de bu evin insanıyım, beni kapı dışarı edemezsiniz!"

    Kapı kapı dolaşmak: 1. Ev ev gezmek, her eve uğramak. 2. Hemen her devlet dairesine başvurmak."Kapı kapı dolaştı, ne var ki bir iş bulamadı."

    Kapı komşu: Bitişikte oturan komşu, evleri yan yana olan ailelerden her biri."Kapı komşum öyle iyi bir insan ki.."

    Kapısında büyümek: Birinin evinde eğitim görüp yetişmek."Onun kapısında büyümüştü, ona bu kötülüğü nasıl yapmıştı aklı almıyordu."

    Kapısını aşındırmak: İstediğini elde edinceye kadar birinin yanına çok sık gidip gelmek.

    Kapı yoldaşı: Herhangi bir yerde aynı hizmette bulananlardan her biri.

    Kapıyı açmak: 1. Başlama. 2. Bir işte birilerine örnek olmak."Açık artırmada kapı bir milyon liradan açıldı."

    Karaborsa: Piyasada olmayan malın gizlice, el altından yüksek fiyatla alınıp satılması."Karaborsacılar toplumun kanını emiyorlar."

    Kara cahil: Hiçbir şey bilmeyen, çok bilgisiz."Onun kara cahil birisi olduğunu ilk konuşmamızda fark etmiştim."

    Kara çalı: İki kişi, iki dost arasına girerek arayı bozan kimse.

    Kara çalmak: Birine iftira etmek, leke sürmek, haksız yere suçlamak."Kadıncağıza yok yere kara çaldılar."

    Kara gün: Sıkıntılı, üzüntülü, büyük bir yasa düşülen gün."Allah kimseye kara gün göstermesin."

    Kara gün dostu: Yalnız iyi günlerde değil sıkıntılı, üzücü, düşkünlük günlerinde de insanın yardımına koşan, dostunu yalnız bırakmayan kimse.

    Kara haber: Ölüm veya felâket haberi, çok üzücü haber."Fatma kadına bu kara haberi vermeye kimse yanaşmadı."

    Karalar bağlamak (giymek): Bir felâket dolayısıyla yas tutmak, siyah elbise giymek ya da siyah örtü bağlamak.

    Kara liste: Zararlı görülüp cezalandırılmaları, öldürülmeleri düşünülen kimseler hakkında tutulan liste."Köy muhtarını da kara listeye almışlar."

    Karaman`ın koyunu sonra çıkar oyunu: "Dış görünüşe aldanmamalı, bir kişi ya da iş olağan görünebilir, ancak altından neler çıkabileceği hiç belli olmaz, o sonra görünür." anlamında kullanılır.

    Karar kılmak: Dönüp dolaşıp o şeyin üstünde durmak, onu tercih etmek, birçok şeyi deneyip onu seçmek."Ben bu elbisede karar kıldım."

    Karda gezip izini belli etmemek: Kimsenin sezemeyeceği biçimde gizli bir iş çevirmek, uygunsuz işler yapmak."Onun ne biçim bir insan olduğunu bana sorun; o, karda gezer izini belli etmez biridir."

    Kargacık burgacık: Eğri büğrü, kötü, okunması güç, çarpık, düzensiz (yazı).

    Kardeş payı yapmak: Eşit oranlarda bölmek, taksim etmek, paylaştırmak."Çok açtılar, buldukları ekmeği oracıkta kardeş payı yaptılar."

    Karga tulumba etmek: Birkaç kişi, birini kollarından bacaklarından tutup havaya kaldırmak."Hep birlikte babalarını karga tulumba edip havuzun başına getirdiler."

    Karınca duası gibi: Çok küçük, sık ve okunaksız, birbirine girmiş (yazı).

    Karınca yuvası gibi kaynamak: Çok kalabalık ve hareketli olmak (bir yer)."Pasajın girişi âdeta karınca yuvası gibi kaynıyordu."

    Karınca kararınca: Az, önemsiz ve küçük de olsa, gücü yettiği kadar, elinden geldiğince."Caminin yapımına karınca kararınca o da katkıda bulunmaya karar verdi."

    Karman çorman: Karmakarışık, çok karışık, düzensiz, alt üst olup birbirine girmiş."Ortalık karman çormandı, nereden işe başlayacağını bilemiyordu."

    Karnı geniş: Hiçbir şeyi tasa etmeyen, titizlenmeyen, gamsız, umarsız.

    Karnı karnına geçmek: Çok acıkmak, çok zayıflamış olmak."Günlerdir ağzına bir lokma koymamıştı, karnı karnına geçmiş ve bitap düşmüştü."

    Karnım tok: "O sözlerine kanmıyorum, önem vermiyorum" anlamında kullanılır."Geç babam, geç bu sözleri, karnımız tok bu sözlere, paradan söz et sen, verecek misin, vermeyecek misin?"

    Karnı tok sırtı pek: Geçimi iyi, hâli vakti yerinde, para sıkıntısı olmayan, birinin yardımına ihtiyaç duymayan (kimse)."Herkesin karnı tok sırtı pek olacaktır, bize güvenin!"

    Karnı zil çalmak: Çok acıkmış olmak."Bugün hiçbir şey yiyemedim, karnım zil çalıyor!"

    Karşı çıkmak: 1. Gelenleri karşılamak üzere yola ya da kapı önüne çıkmak. 2. İleri sürülen fikrin, tutulan yolun yanlış olduğunu söylemek."Her fikrime karşı çıkmak zorunda mısın?"

    Karşı durmak: Bir güce boyun eğmemek, direnmek."Düşmana karşı durmak boynumuzun borcudur."

    Karşı koymak: Engel olmaya çalışmak, direnmek, güç kullanarak dayanmak, boyun eğmemek."Hırsızlar polise silâhla karşı koymaya çalıştılar."

    Kasıp kavurmak: 1. Bir afet çok zarar vermek, mahvetmek. 2. Baskı yaparak, kıyıcı davranışlarda bulunarak bir topluluğu ezmek; zulmetmek, ortalığı korku ve dehşet içinde bırakmak."Eşkıyalar ortalığı kasıp kavurmaya başladılar!"

    Kaş göz etmek: Kaş ve göz hareketleriyle bir işaret vermeye, istediğini bu yolla anlatmaya çalışmak."Kalabalıkta kaş göz ederek Hasan`ı çağırmayı düşündü."

    Kaşıkla yedirip, sapıyla göz çıkarmak: Bir iyilik yaptıktan sonra, bu iyiliği hiçe indirecek bir kötülük yapmak.

    Kaşla göz arasında: Çok çabuk, kimsenin sezmesine fırsat vermeyecek kadar az bir zaman içinde."Kaşla göz arasında kapıverdi mendili."

    Kaşlarını çatmak: Kızgın, öfkeli ve sinirli olduğunu kaşlarını birbirine yaklaştırarak göstermeye çalışmak."Bana öyle kaşlarını çatıp durma!"

    Kaş yapayım derken göz çıkarmak: İşi düzelteyim, bir iyilik yapayım derken büsbütün bozmak ve büyük bir zarar vermek.

    Katı yürekli: Acımasız, merhametsiz, acı veren şeylere aldırmayan."Onun gibi katı yürekli bir insan daha görmedim desem yeridir."

    Kayıtsız kalmak: Umursamamak, önem vermemek, ilgi göstermemek."Onun bu kötülüklerine kayıtsız kalmak mümkün mü?"

    Kazan kaldırmak: Yönetime karşı topluca karşı gelmek, baş kaldırmak."Maden işçileri kazan kaldırmış diyorlar."

    Kazık yutmuş gibi: Dimdik (duran, oturan, yürüyen).

    Kazın ayağı öyle değil: "Durum, mesele senin sandığın gibi değil" anlamında kullanılır.

    Keçileri kaçırmak: Düşünme yeteneğini kaybetmek, aklını oynatmak, delirmek, bunalım içinde olmak,"Doktor, keçileri kaçırmış diyorlar!"

    Kedi ciğere bakar gibi (bakmak): İmrenerek, iştahla, ele geçirme isteği ile bakmak.

    Kedi gibi dört ayak üstüne düşmek: En zor, en tehlikeli durumdan zarar görmeden kurtulmak.

    Kedi olalı bir fare tuttu: İlk defa, neden sonra kendisinden beklenen bir iş yapabildi."Temsilcimiz, nihayet kedi olalı bir fare tuttu, yüklü bir iş yakaladı."

    Kefeni yırtmak: Ağır bir hasta ölüm tehlikesini atlamak."Üzülmeyin, kefeni yırttı büyük anneniz."

    Kel başa şimşir tarak: Pek çok ihtiyaç giderilmeyi beklerken gereksiz özenti ve gösterişi belirtmek için kullanılır.

    Keli görünmek: Bir kabahati, kusuru ortaya çıkmak."Kelinin görünmeyeceğini sanıyordu şapşal!"

    Kel kâhya: Bilgisi olsun olmasın her işe karışan, burnunu sokan.

    Kelle götürür gibi: Gerekli olmayan bir acelecilikle, bir şey ulaştıracakmış gibi çok hızlı koşarak.

    Kelleyi koltuğuna almak: Ölümü göze alarak bir işe kalkışmak."Kelleyi koltuğuna alıp düşman karşısına çıkmak her babayiğidin harcı değil."

    Kemerleri sıkmak: Tutumlu davranmak, açlığa ve susuzluğa katlanmak."Kemerleri sıktıra sıktıra millette hâl bırakmadılar."

    Kem küm etmek: Anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek, bir soru karşısında bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek."Kem küm etme de ne söyleyeceksen söyle çabuk!"

    Kendi hâlinde: Sessiz, hiçbir şeye karışmayan, karışmak istemeyen, sakin (kimse)."Yazık olmuş, kendi hâlinde biriydi, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazdı."

    Kendi göbeğini kendi kesmek: İstediği yardım gelmeyince kendi işini kendi yapmak durumunda kalmak."O her zaman kendi göbeğini kendisi kesmiş, kimseden yardım beklememiştir."

    Kendi kendine gelin güvey olmak: Başkalarının ne diyeceğini hesaba katmadan, bir işi sadece kendi başına tasarlayıp olmuş sayarak sevinmek."Kendi kendine gelin güvey olmayı bırak, bakalım kız ne diyecek bu işe."

    Kendi kendini yemek: İstediği iş olmadı diye gizli gizli üzülmek, kaygı duymak."Kendi kendimi yedim bitirdim bu iş yüzünden."

    Kendinden geçmek: 1. Kendini kaybetmek, bayılmak, bilinci işlemez olmak. 2. Sevindirici bir olay karşısında coşkuya kapılmak, duygulanmak."Dün gece bizim adam yine kendinden geçti, hastaneye zor yetiştirdik."

    Kendinden pay (paha) biçmek: Bir durumu kendi durumu ile ölçüştürmek.

    Kendine gelmek: 1. Sarhoşluktan, bayıldıktan sonra ayılmak. 2. Aklı başına gelmek. 3. Bozuk olan durumu düzelmek."Oh, nihayet kendine geldi bizim adam!"

    Kendine yedirememek: Yapılan bir işi onur kırıcı görüp, kişiliğine dokunmuş sayarak tepki göstermek; kendisinin başkasına yapması söz konusu olan işi, kişiliği için uygun görmeyip yapmamak.

    Kendine yontmak: Ortaya çıkan fırsattan yararlanıp başkalarını düşünmeyerek hep kendi çıkarını sağlayacak yönde hareket etmek."Hep kendine yontma, biraz da bizi düşün, biz de insanız!"

    Kendini ağır satmak: Kendisinden yapılması istenen işi, birçok ricadan, birçok ısrardan sonra yapmayı kabul etmek."Kendini ağır satmakla adam olduğunu mu kanıtlayacak?"

    Kendini alamamak: İstemeyerek bir işi yapmak durumunda kalmak, yapmamayı edememek, kendini tutamayıp yapmak."Ona bir tokat atmaktan kendimi alamadım işte!"

    Kendini ateşe atmak: Bilerek zor ve tehlikeli bir işe girişmek."Kendisini ateşe atmasına izin mi vereceksiniz?"

    Kendini bulmak: 1. İyi bir duruma kavuşmak. 2. Kişilik kazanıp olgunluğa erişmek. 3. Farkında olmadan bir yere ulaşmış olmak."Nihayet kendimi buldum, bundan böyle ekonomik sıkıntı çekmeyeceğim."

    Kendini dev aynasında görmek: Kendisini olduğundan büyük bir adam sanmak; üstün, yetenekli, güçlü görmek."Kendini dev aynasında görmekten ne zaman vaz geçeceksin ha!.."

    Kendini dinlemek: 1. Önemsiz, küçük rahatsızlıkları büyütmek; hastalık kuruntusu içinde bulunmak. 2. Yalnız, sakin kalmak."Uzun bir süre kendimi dinledim, olup biteni tekrar tekrar gözden geçirdim."

    Kendini göstermek: 1. Ortaya çıkmak, belirmek. 2. Beğenilecek, takdir edilecek niteliklerini ortaya koymak; gücünü göstermek."Uzun bir aradan sonra sergi açmaya, kendini göstermeye karar verdi."

    Kendini kaptırmak: Bir şeyin etkisinden kendini kurtaramamak."Bu yaştan sonra kendimi sigaraya kaptıracağım hiç aklıma gelmezdi doğrusu."

    Kendini kaybetmek: 1. Düşüp bayılmak. 2. Kızgınlık, öfke yüzünden ne yaptığını bilmeyecek hâle gelmek."Bir iki söz söyledikten sonra kendini kaybetti, oraya yığılıverdi."

    Kendini toplamak: 1. Kötü, bozuk olan durumunu düzeltmek. 2. Bir konu üzerinde dikkatini yoğunlaştırmak. 3. Şişmanlamak."Bizim oğlan kendini iyice toparladı, şimdi ev almayı düşünüyor."

    Kendini tutamamak: Bir durum karşısında sessiz ve heyecana kapılmadan durmayı başaramamak, kendine hâkim olamamak."Kendimi tutamadım, ben de ağlamaya başladım."

    Kendini vermek: Bir şeye bütün varlığıyla bağlanmak, başka şeylerle ilgisini kesip yalnızca onunla ilgilenmek, bir şeyi tüm gücüyle yapmaya çalışmak."İşe henüz kendini vermiş sayılmaz."

    Kendi payıma: "Bana gelince, bana kalırsa, fikrime göre, bana sorarsanız" anlamlarında kullanılır.

    Kendi yağıyla kavrulmak: Elindekiyle yetinmeye, kimseye muhtaç olmadan yaşamaya çalışmak; ihtiyaçlarını kendi karşılayarak kimseden yardım istememek."Nasıl olalım, kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz işte..."

    Kene gibi yapışmak: Yakasını bir türlü bırakmamak; istenmediği hâlde, çıkar sağladığı için birinin peşini bırakmamak."Kene gibi yapışmıştı adamın yakasına, peşini bir türlü bırakmıyordu."

    Kesenin ağzını açmak: Bol para harcamaya başlamak."Babam kesenin ağzını açtı nihayet."

    Keyfinin kâhyası (olmamak): Birisine karışmaya hakkı olmamak, istediği gibi yaşamasına engel olmamak."O benim keyfimin kâhyası olamaz, ben dilediğim gibi yaşarım, karışamaz bana!"
    Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Roman Özetleri, Duvar Yazıları, Atasözleri, Hızlı Okuma, Özlü Sözler, Türk
    Keyif çatmak: Neşeli olmak, hoş ve eğlenceli zaman geçirmek."İşi nihayet bitirmiştik, sıra şimdi keyif çatmaya gelmişti."

    Keyif ehli: Rahatına düşkün kimse, zevkinden bol bol yararlanan."Oldukça rahat, keyif ehli bir insandı."

    Kılı kırk yarmak: Titizlenmek, çok dikkat ederek en ince ayrıntılarına kadar incelemek, önemle üstünde durmak."Bir malı almadan önce kılı kırk yararcasına evirir çevirir ve öyle alırdı."

    Kılına dokunmamak: Bir kimseye, zarar verebilecek en ufak davranıştan bile kaçınmak."İnan anne, kılına bile dokunmadım kardeşimin!"

    Kılını bile kıpırdatmamak (veya oynatmamak): Bir durum karşısında en küçük bir tepki bile göstermemek, ilgisiz kalmak, harekete geçmemek."Onca insan üstüme yürüdü ama o kılını bile kıpırdatmadı."

    Kıl payı (kalmak): Çok az, az bir fark (kalmak)."Araba o hızla virajı alamadı, uçuruma yuvarlanmasına kıl payı kalmıştı."

    Kıran girmek: 1. Daha önce bulunan şey bulunmaz olmak. 2. Hayvanlar ya da insanlar arasında öldürücü bir hastalık yayılmak."Kıran girdi, bütün koyunlar telef oldu."

    Kırık dökük: 1. Eski çürük, sağlam olmayan, değersiz (şey). 2. Düzgün olmayan, parça parça, dağınık (söz)."Şu kırık dökük eşyaları ortadan kaldırın hemen!"

    Kırıp geçirmek: 1. Yakıp yıkarak, baskı yaparak, öldürerek büyük zarar vermek. 2. Çok sert davranarak darıltmak. 3. Garip olan söz ve davranışlarıyla herkesi güldürmekten katıltmak.

    Kırk dereden su getirmek: Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeler ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak."Ne inatçı adammış, bir evet demek için kırk dereden su getirtti bana."

    Kırklara kırışmak: Bir kimse artık ortalıkta görünmez olmak.

    Kırk tarakta bezi bulunmak: Birbirinden farklı birçok işle uğraşmak, birçok ilişkisi bulunmak, gizli ilişkileri olmak."Ne iş yaptığı belli değil, kırk tarakta bezi var adamın."

    Kısmeti açılmak: 1. Kazancı artıp bolluğa erişmek. 2. Bir kızı isteyenlerin çoğalması."Bu miras kızın kısmetini de açtı hani!"

    Kısmetini (nimetini) ayağıyla tepmek: Kavuşacağı iyi bir durumu, kıymetini bilmeyerek reddetmek; istememek, değerlendirememek.

    Kıssadan hisse almak: Bir olaydan, anlatılan bir hikâyeden ders almak.

    Kıt kanaat (geçinmek): Yoksulluk içinde, zar zor ve güçlükle (geçinmek)."Bir zamanlar biz de kıt kanaat geçiniyorduk."

    Kıvamına gelmek (bulmak): En uygun zamanında olmak, gerekli ve istenilen şartlar yerine gelmek, istenilen duruma gelmek.

    Kıyamet kopmak: 1. Kıyamet günü gelmek. 2. Bir yerde çok gürültü ve patırtı kavga, telâş olmak."Kıyamet günü gelecek ve insanlar sonunda hesaba çekilecekler."

    Kızarıp bozarmak: Utanarak renkten renge girmek, kimi duyguların etkisiyle yüzünün rengi değişmek."Pot kırdığını anlayınca ne yapacağını şaşırdı, kızarıp bozaran yüzünü kapatmaya çalıştı."

    Kızıl (kızılca) kıyamet kopmak: Bir meselede büyük, aşırı, gürültülü bir kavgaya yol açmak; yüksek sesli tartışma başlatmak."Sizin bostanlara su vermeyeceğim deyince kızılca kıyamet koptu."

    Kilit noktası: Bütün işlerin çözümlenmesi ona bağlı olan önemli unsur, üzerinde durulması gereken en önemli nokta, makam veya yer.

    Kimseye eyvallah etmemek: Kimseden yardım ve iyilik beklememek, kimsenin minneti altına girmemek."Bu yaşa kadar kimseye eyvallah etmedim, bundan sonra da edecek değilim."

    Kim vurduya gitmek: Bir kargaşa anında ve kalabalık arasında kimin tarafından vurulduğu veya dövüldüğü belli olmamak.

    Kirişi kırmak: Kaçıp gitmek, bulunduğu yerden gizlice ve çabucak ayrılmak."Kavga başlayınca kirişi kırarım diye düşündü."

    Kirli çamaşırlarını ortaya dökmek: Ayıp, suç ve kusurlarını, gizli kalmış yolsuzluklarını açığa çıkarmak; açıklamak, söylemek."Kirli çamaşırları ortaya dökülünce ne yapacağını şaşırdı."

    Kitaba el basmak: Elini kutsal kitap olan Kur`ân-ı Kerim üzerine koyarak yemin etmek.

    Kitabına uydurmak: Kanunî olmayan bir işi kimi boşluklardan yararlanarak kanunî imiş gibi göstermek."İşi kitabına uydurmuşlar, çok zengin olmuşlardı."

    Kof çıkmak: İşe yaramadığı, sanıldığı gibi olmadığı, boş ve değersiz bir kişi olduğu anlaşılmak.

    Kokusu çıkmak: Gizli yapılmış bir iş, daha sonra herkes tarafından bilinir olmaya başlamak."Bu işin kokusu çıkar diye korkuyorum."

    Kolaçan etmek: Çevresini ya da kendisinden istenilen yeri dolaşıp ne var ne yok diye bakmak, olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak."Bir kişi etrafı şöyle bir kolaçan etsin de gelsin."

    Kol kanat olmak: Yardım etmek, gözetmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.

    Koltukları kabarmak: Kendisine ya da yakınlarına yapılan övgüden ötürü kıvanç duyup büyüklenmek, böbürlenmek."Oğlun oldukça becerikli dedikleri zaman koltuklarım kabardı doğrusu."

    Kolu kanadı kırılmak: Çaresiz duruma düşmek, bir şey yapamaz hâle gelmek."Kolu kanadı kırılmış bir vaziyette dolaşıyordu."

    Korktuğu başına gelmek: Endişe duyduğu, kaygılandığı, olmasını istemediği şeyle karşı karşıya gelmek."Korktuğum başıma geldi, ne yapacağım şimdi ben!"

    Koyun kaval dinler gibi: Düşünmeden, hiçbir şeyi anlamadan, ne denildiğini kavramadan dinlemek."Beni koyun dinler gibi dinleyip çekip gittiler."

    Kozunu paylaşmak: Aradaki anlaşmazlığı zora başvurarak, üstün olan güce dayandırarak çözümlemek, sona erdirmek."Onunla kozunu paylaşmaya can atıyordu."

    Kök salmak: 1. Bir yere iyice, ayrılmamacasına yerleşmek. 2. İyice tutunmak, köklenmek, sağlamlaşmak, yayılmak."Onun sevgisi, içine iyice kök salmıştı."

    Kök söktürmek: Uğraştırmak, güçlük çıkarmak, engel olmak."O takıma kök söktürmeye yemin ettik."

    Köküne kibrit suyu dökmek: Bir daha belirmeyecek, ortaya çıkmayacak biçimde yok etmek, ortadan kaldırmak.

    Köprüleri atmak: Girişilen, başlanılan bir işten vazgeçmeye ya da geri dönmeye imkânı kalmayacak şekilde kesin bir davranış göstermek; ilişkileri bir daha kurulamayacak biçimde bozmak.

    Kör değneğini beller gibi: Bir değişiklik, yenilik düşünmeden, hep aynı biçimde davrananların durumunu anlatmak için kullanılır.

    Kör dövüşü: Sonuç alınamayacak ve birbirini engelleyecek biçimde, bir birinden habersiz düzensiz ve uyumsuz çabalama.

    Kör kadı: Sözünü esirgemeyen; doğru bildiğini hatır gönül dinlemeden her yerde, herkesin yüzüne karşı söyleyen.

    Köstek olmak: Engel olmak."Sen köstek olma yeter."

    Körü körüne: Düşünüp taşınmadan, nasıl sonuçlanacağını hesaplamadan, dikkat etmeden."Bu işe öyle körü körüne giremem, anladın mı?"

    Köşe bucak: Göze çarpmayan, önemsiz yer.

    Kötüye kullanmak: Suiistimal etmek, yetkisini yanlış bir yolda kullanmak, istenilmeyen yolda yararlanmak."Benim yumuşaklığımı kötüye kullandı."

    Kraldan çok kralcı olmak: Birinin davasını ondan daha çok savunur olmak.

    Kucak açmak: İhtiyaç sahibi birine sığınacak yer vermek, onu korumak."Muhtaçlara kucak açmak insanlık görevidir."

    Kumkumav gibi: Yapayalnız, tek başına.

    Kulağı delik: Olup bitenleri çabuk haber alan, hemen her şeyden haberi olan."Hasan mı, ne kulağı delik adamdır o, ne öğreneceksen ona sor."

    Kulağı kirişte (olmak): Söylenecek sözü, gelecek haberi dikkatlice (beklemek)."Kulağınız kirişte olsun, ne duyarsanız iletin hemen."

    Kulağına çalınmak: Bir söz, bir haber başkasına söylenirken kendisi de şöyle böyle duymak. o"Senin şehre gideceğin kulağıma çalındı, ne diyorsun?"

    Kulağına kar suyu kaçmak: Rahatını bozan bir haber işitmek, sıkışık bir duruma düşmek.

    Kulağına küpe olmak: Başına gelen bir işten, gördüğü olaydan ders alıp hiç unutmamak."Umarım bu iş senin kulağına küpe olur da aynı hataya bir daha düşmezsin."

    Kulağını açmak: Bütün dikkatini vererek dinlemek, söylenenlere dikkat etmek."Kulağını aç da beni iyi dinle!"

    Kulağını bükmek: Dikkatli olması için uyarıda bulanmak.

    Kulağını çekmek: 1. Uyarmak için hafif bir ceza vermek. 2. Ceza olarak kulağını büküp çekmek."Şimdi bana kulağınızı çektireceksiniz!"

    Kulak asmamak: Aldırıp önemsememek, dinlememek."Kulak asma sen onun söylediklerine."

    Kulak dolgunluğu: Duya duya elde edinilen yarı buçuk bilgi.

    Kulak kabartmak: Çaktırmadan, belli etmemeye çalışarak dinlemek."Dayanamayıp yanındakilerin konuşmalarına kulak kabarttı."

    Kulak kesilmek: Çok iyi, bütün dikkatini vererek dinlemek; dikkatini toplayarak duymaya çalışmak."Ne konuştuklarını merak ediyordum, yanlarına yaklaşarak kulak kesildim."

    Kulaklarını çınlatmak: Birini iyi duygularla anmak.

    Kul hakkı: İslâm dinine göre, insanların birbirleri üzerindeki hakları."Öte dünyaya kul hakkıyla gitmem inşallah."

    Kul köle (veya kurban) olmak: Tam bir doğruluk içinde gönülden bağlanmak, bağlılığın gerektirdiği fedakârlığı yapmaya hazır olmak.

    Kulp takmak: Bir kusur, bir bahane bulmak.

    Kumpas kurmak: Birini aldatmak için tuzak kurmak, gizli bir iş düzenlemek.

    Kundak sokmak: 1. Yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş yağlı bez parçası koymak. 2. Ara bozacak bir söz ya da davranışta bulunmak.

    Kurban olayım: 1. Aşırı sevgi ve hayranlık anlatmak için kullanılır. 2. Yalvarmak için söylenir."Kurban olayım yavruma dokunmayın!"

    Kurşuna dizmek: Ölüm cezasını askerî bir birliğin attığı kurşunlarla yerine getirmek, sıkılan kurşunlarla öldürmek."Bütün köy halkını kurşuna dizdiler!"

    Kurtlarını dökmek: Öteden beri yapmak istediği şeyi bol bol yapıp hevesini almak."Bu akşam biraz kurtlarımızı dökelim, ne dersin?"

    Kurt masalı okumak: İnandırıcı, gereksiz, asılsız sözler (söylemek).

    Kuru iftira: Hiçbir kanıtı olmayan suçlama."Allah kuru iftiradan korusun hepimizi!"

    Kuru kalabalık: 1. Yararsız kırık dökük eşya. 2. Hiçbir işe yaramayan insan topluluğu."Bu kuru kalabalığa güvenip de sakın yola çıkma."
    Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Roman Özetleri, Duvar Yazıları, Atasözleri, Hızlı Okuma, Özlü Sözler, Türk
    Kuru kuruya: Boşuna, boş yere.

    Kuru sıkı: 1. Korkutmak amacıyla söylenen sözler, blöf. 2. Yalnız barutla sıkılanmış tüfek veya fişek dolgusu.

    Kuş beyinli: Akılsız, aptal, ahmak.

    Kuş kadar canı olmak: Küçük, cılız, zayıf, çelimsiz bir vücuda sahip olmak.

    Kuş sütüyle beslemek: En pahalı, değerli az bulunur besinlerle yiyip içirmek.

    Kuş uçmaz, kervan geçmez: Çok ıssız, sapa, kır, insanın uğramadığı yer."Başını alıp kuş uçmaz kervan geçmez bir diyara gitti."

    Kuş uçurmamak: Hiç kimsenin geçmesine, kaçmasına izin vermemek; imkân tanımamak, bunun için çok dikkatli davranmak."Sıkı gözcülerdir, kuş uçurtmazlar, merak etme!"

    Kuvvetten düşmek (kesilmek): Gücü iyice azalmak.

    Kuyruğuna basmak: Birini tahrik etmek, incitip saldırmasına yol açmak.

    Kuyruklu yalan: İnsanın kanması için süslenmiş büyük yalan."İnanmayın ona, söyledikleri kuyruklu yalandan başka bir şey değil!"

    Kuyruk sallamak: Yaltaklanmak, birisine yaranmak için yapmacık davranışlarda bulunup şirin görünmeye çalışmak."Bütün gece boyunca şirket müdürüne kuyruk sallayıp durdu."

    Kuyusunu kazmak: Birinin kötü duruma düşmesi, felâkete uğraması, zarar görmesini sağlamak için zemin hazırlamak, tuzak kurmak."Adamın kuyusunu kazıp da elinize ne geçecek."

    Küçük dilini yutmak: Çok şaşmak, hayrete düşmek, donakalmak, hiçbir şey söyleyemez hâle gelmek."Ne o dostum, küçük dilini mi yuttun?"

    Küçük düşürmek: Onurunu kırmak, birilerinin yanında itibarını sarsmak ve değerini düşürmek."Dikkatli ol, bir pot kırıp da kendini küçük düşürme sakın."

    Küçük görmek: Önemsememek, değer vermemek."Hasmınızı sakın küçük görmeyin çocuklar!"

    Külâhıma anlat: "Söylediklerin hiç de inandırıcı değil, sana inanmıyorum" anlamında kullanılır.

    Külâhını ters giydirmek: Çok kurnaz olmak; oyuna getirmek, kendisine iyi davranmayanları bir hile ile yaptıklarına pişman etmek.

    Külâhları değişmek: "Araları bozulmak, bozuşmak" anlamında tehdit olarak kullanılır."Hareketlerini düzeltmezsen külâhları değişiriz, ona göre!"

    Kül kedisi: 1. Çok üşüyen, ateşin yanından ayrılmayan (kimse). 2. Uyuşuk, miskin, rahatına düşkün, tembel.

    Kül kesilmek: Heyecan ve korkudan yüzünün rengi atmak, solmak."Katili karşısında görünce yüzü kül kesildi."

    Kül olmak: 1. Bir şey bütünüyle yanmak. 2. Varını yoğunu yitirmek, elinde bulunanlar yok olmak. 3. Büyük bir felâkete uğrayıp çok üzülmek.

    Külünü (göğe) savurmak: Bir şeyi tamamiyle bitirip yok etmek, harcayıp tüketmek, telef edip bir şey bırakmamak.

    Kül yutmamak: Oyuna gelmemek, tuzağa düşmemek, kurnazca yapılan bir hileye aldanmamak."Bana kül yutturamazsınız diyemem ama yeterince dikkatli olduğumu söyleyebilirim."

    Künyesi bozuk: Eskiden kötü durumları görülmüş olan, kötü işlere girmiş bulunan."Künyesi bozuk diye, bu adama hiç kimse iş vermeyecek mi?"

    Küplere binmek: Haddinden fazla öfkelenme, kızmak, sağa sola ateş saçmak."Yeni saatimi kırdığımı öğrenen annem küplere bindi."

    Küpünü doldurmak: Eline geçen fırsatları değerlendirerek çok para biriktirmek."Küpünü doldurmayı becerebilenlerden olamadım hiç."

    Kürek kadar (pabuç kadar) dili olmak: Hemen her söze cevap yetiştirmek, büyüklerine karşı saygısızca karşılıklar verir olmak.
#22.09.2008 12:59 0 0 0
  • "L" Harfiyle Başlayan Deyimler...
    (Açıklama)


    Lafa boğmak: Birinin söz söylemesine fırsat vermeyip meseleyi gereksiz ve boş sözlerle anlaşılmaz kılmak, gürültüye getirip uzatmak.

    Laf (söz) altında kalmamak: Bir münakaşa sırasında söylenen her dokunaklı söze karşılık vermek, söz altında ezilmemek.

    Laf (söz) aramızda: "Söyleyeceğim sözleri başka biri duymasın, bilmesin, konuştuklarımız aramızda kalsın" anlamında kullanılır."Laf aramızda, Ali yine öç alacağım demeye başlamış."

    Laf atmak: 1. Dokunaklı sözlerle sataşmak, uzaktan işittirmek. 2. Karşılıklı söyleşmek, konuşmak. 3. Sözle sarkıntılık etmek."Laf atarak beni tahrik etmeye çalışıyorlardı."

    Lafa tutmak: Birini konuşarak, gereksiz meseleler anlatarak işinden alıkoymak."Onu biraz lafa tutup oyalamaya başladılar."

    Laf ebesi: Söyleyecek sözü bol olan, her söze karışan, herkese söz yetiştiren, çok konuşan."Laf ebeliğini bırak da ne söyleyeceksen söyle!"

    Laf etmek: 1. Konuşmak. 2. Bir şeyi dedikodu konusu yapmak."Akşam buluşalım da iki çift laf edelim."

    Lafı (sözü) ağzına tıkamak: Birinin sözünü bitirmesine fırsat vermemek, onu susmak zorunda bırakmak, konuşmasını önlemek."Ağzını açar açmaz lafı ağzına tıkadılar adamcağızın."
    Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Roman Özetleri, Duvar Yazıları, Atasözleri, Hızlı Okuma, Özlü Sözler, Türk
    Lafı (sözü) ağzında gevelemek: Söylemek istediğini açık olarak bir türlü söyleyememek, şundan bundan bahsetmek."Beni görünce şaşırdı, lafı ağzında gevelemeye başladı."

    Lafı ağzında kalmak: Söyleyeceğini söylemeye zaman bulamamak, konuşmasını bitirememek.

    Lafı (sözü) çevirmek: Konuşmasının sakıncalı bir biçim aldığını fark edince söze başka biryön vermek, başka konuya geçmek."Beni görünce birden nasıl da sözü çevirdi."

    Lafını (sözünü) etmek: Bir şey üzerinde konuşmak."Artık lafını etmeyin şu adamın!"

    Lafını (sözünü) bilmek: Tutarlı ve mantıklı konuşmak, sakıncalı olmayan ve birini kırmayan sözler söylemek, saygılı ve yerinde konuşmak."O daima lafını bilir bir insan olmuştur."

    Laf işitmek: Birisi tarafından paylanmak, azarlanmak,"Çabuk ol, senin yüzünden laf işiteceğiz öğretmenden."

    Laf olsun diye: Rastgele, belli bir amaç gütmeden."Kızma canım, laf olsun diye söylemiştir o sözleri."

    Laf (söz) taşımak: Aralarını açmak maksadıyla birinin bir kimse hakkında söylediği hoş olmayan sözlerini o kimseye ulaştırmak, söz getirip götürmek."O laf taşıyıcı adamdan uzak durmalısın."

    Laf (söz) yetiştirmek: Bir söze karşılık vermekte gecikmemek, durmadan konuşmak.

    Laf (söz) yok: "Kusursuz, eksiksiz, eleştirilecek bir yanı dahi yok" anlamında kullanılır."Arkadaşıma laf yok, o mert mi mert biridir."

    Lâhavle çekmek: Sıkıntıyı, öfkeyi gidermek, sabır telkin etmek için "Lâhavle" ile başlayan duayıokumak. "Lâhavle çekmeden başka bir şey yapamadım."

    Lamı cimi yok: "Hiçbir bahane, itiraz, mazeret, duraksama, karşı gelme yok" anlamında kullanılır."Lamı cimi yok, bu akşam bize geleceksiniz, tamam mı?"

    Lastikli söz: Değişik mânâlara gelen söz.

    Leb demeden leblebiyi anlamak: Daha sözün başında ne demek istediğini anlamak, anlayışlı ve kavrayışlı olmak.

    Leke sürmek: Suç yüklemek, birinin onurunu sarsacak biçimde iftirada bulunmak."Zorla kadıncağıza kara bir leke sürdüler, Allah`tan hiç korkmadılar."

    Leşini çıkarmak: Çok feci dövmek."Beş kişiydiler, adamın leşini çıkardılar."

    Leşini sermek: Öldürmek."Ben de onun leşini sermezsem..."

    Leyleğin yuvadan attığı yavru: Yakınlarından ilgi görmeyen, çevresinin uzaklaştırdığı kimse.

    Lokma ağzında büyümek: Herhangi bir sebepten, acı ya da üzüntüden dolayı lokmasını yutamamak, yiyememek."Ağzında lokmalar büyümeye başladı, gözleri dolu dolu oldu."

    Lokmasını saymak: Birinin ne kadar yediğine bakmak, çok yiyeceğinden korkmak.

    Lök gibi oturmak: Bir yere bütün ağırlığıyla çökmek, oturup kalmak."Sedire lök gibi oturunca gacur gucur sesler duyuldu."

    Lügat paralamak: Anlaşılmaz, süslü, parlak, ağdalı, konuşma dilinde geçmeyen kelimelerle konuşmak."Lügat paralamak hoşuna gitmeye başlamıştı."

    Lüpe konmak: Değerli bir şeyi bedavadan, emek sarf etmeden ele geçirmek.
#22.09.2008 12:56 0 0 0
  • .."M" Harfiyle Başlayan Deyimler...
    (Açıklama)

    noimage
    Maaşa geçmek: Aylığa geçmek, çalıştığı yerden ücret almaya başlamak."Maaşa geçtiği günün ertesinde onu işten çıkardılar."

    Madalyanın ters (öteki) yüzü: Olumlu bir olay, iş ya da durumun düşünülmesi, hesaba katılması gereken olumsuz yönü.

    Madik atmak: Hile, düzen ve oyunla aldatmak; dolap çevirmek."Ona kolay kolay kimse madik atamaz."

    Mahalle karısı: Kaba, terbiyesiz, görgüsüz, kavgacı kadın.

    Mahalleyi ayağa kaldırmak: Bağırıp çağırarak, gürültü kopararak konu komşuyu rahatsız etmek, telâşlandırmak."Bağırıp durma öyle, mahalleyi ayağa kaldıracaksın."

    Mahkemelik olmak: Kavga veya anlaşmazlık sonucu mahkemeye düşmek."Bu gidişle mahkemelik olacağız galiba."

    Mahşer midillisi: Kısa boylu, fitneci kimse.

    Mahşer gibi: Çok kalabalık."Meydan mahşer gibiydi."

    Makaraları koyvermek: Kendini tutamayıp kahkahayla gülmeye başlamak, uzun uzun gülmek."Yüzükoyun çamura düşen arkadaşını görünce makaraları koy verdi."

    Makas almak: Birinin yanağını orta parmakla gösterme parmağı arasında sıkmak.

    Mal bulmuş mağribi gibi: Büyük bir zenginliğe kavuşmuşcasına büyük sevinç ve coşku ile.

    Mal etmek: 1. Bir malı hakkı olmadığı hâlde kendisininmiş gibi göstermek veya saymak. 2. Bir mala, bir değer karşılığında sahip olmak."O tarlayı kendisine mal etmesine göz yummayacağım."

    Malın gözü: 1. Aşağılık ve düzenci kimse. 2. İffetsiz. 3. İyi mal.

    Mânâ çıkarmak: Yanlış bir yargıya varmak, bir söz ya da hareketten kendine göre bir anlam çıkarmak."Öyle alıngandı ki her sözümden bir mânâ çıkarıyordu."

    Mânâ vermek: Kendine göre bir yargıya varmak, yorumlamak."Senin bu davranışına bir mânâ veremiyorum."

    Maneviyatı bozulmak: Moral gücü sarsılmak, kendine güveni yitirmek, kendini güçsüz ve dirençsiz hissetmek."Düşmanlar, toplumumuzun önce maneviyatını bozdular."

    Mantar gibi yerden bitmek: Birdenbire ya da kendiliğinden ortaya çıkmak."Adamlar mantar gibi yerden bitmişlerdi, bir anda etrafımızı sarıverdiler."

    Maraza çıkarmak: Anlaşmazlığa yol açacak işler yapmak, kavgaya yol açmak.

    Martaval atmak: İnanılmayacak şeyler uydurmak, yalan söylemek."Amma da martaval atıyordu adam."

    Mart içeri pire dışarı: Birbirinden hoşlanmayan iki kişiden biri gelince ötekinin dışarı çıkışını anlatmak için kullanılır.

    Masal okumak: İnandırıcı olmayan, oyalayıcı ve avutucu sözler söylemek."Bana masal okuma, olayın gerçek yüzünü anlat."

    Maskara olmak: Gülünç hâllere düşmek, alay konusu olmak."Kim düşmanının maskarası olmak ister?"

    Maskesi düşmek: Gerçek yüzü, kimliği, niteliği ortaya çıkmak."Nihayet maskesi düştü, herkes onun ne mal olduğunu anlayacak."

    Masrafa girmek: Çok para harcamak."Evi yaptılar ama çok da masrafa girdiler."

    Masrafı çekmek: Bir iş için gereken parayı ödemek, gideri karşılamak."Yarınki gezide bütün masrafları Ahmet çekecekmiş."

    Maşallahı var: Bir şey ya da kimsenin iyi durumda olduğunu anlatmak için kullanılır."Adamın maşallahı var, hiçbir yoksulu geri çevirmedi."

    Maşası olmak: Sakıncalı bir işte, biri tarafından araç olarak kullanılmak."İşverense işveren, onun maşası olamam ben!"

    Mat etmek: 1. Satranç oyununda yenmek. 2. Bir tartışmada, karşı tarafı söz söyleyemeyecek duruma getirmek."İleri sürdüğü kanıtlar ile karşısındakileri kısa zamanda mat etti."

    Matrak geçmek: Alay etmek, karşısındakiyle eğlenmek, dalga geçmek."İnsanlarla matrak geçmeye bayılıyorsun."

    Maval okumak: Tutarlı, inandırıcı olmayan, yalan sözler söylemek."Kes sesini, maval okumandan bıktım artık!"

    Mayası bozuk: Karaktersiz, kötü yaradılışlı, aşağılık (kişi)."Şu mayası bozuk adamın çenesini kapayın, sesini duymak istemiyorum."

    Maymun iştahlı: Kararsız, hevesi çabuk geçen; bugün şunu yarın ötekini beğenen."Maymun iştahlılığı yüzünden başına olmadık işler geldi."

    Mekik dokumak: İki yer arasında durmadan gidip gelmek."Mağaza ile ev arasında tam elli beş yıl mekik dokumuştu rahmetli."

    Mendil açmak: Dilenmek.

    Merak etmek: 1. Kaygılanmak. 2. Öğrenmek, anlamak isteği taşımak."Merak etmeye başladım, bu saate kadar gelmeliydiler."

    Merhabası olmak: Birisiyle selâmlaşacak kadar tanışıklığı, yakınlığı bulunmak.

    Merhabayı kesmek: Biriyle ilgiyi kesmek, arkadaşlığa son vermek."Onunla merhabayı keseli epey zaman olmuştu."

    Mesele çıkarmak: Üzüntü verecek, içinden zor çıkılacak, bir anlaşmazlığa sebep olacak bir durum oluşturmak."Haydi, bir mesele çıkarmadan çekip gidin buradan."

    Mesken tutmak: Yerleşmek."Yarim İstanbul`u mesken mi tuttun!"

    Meteliğe kurşun atmak: Parasız pulsuz kalmak, hiç parası olmamak."Dün meteliğe kurşun atıyordu, ya bugün..."

    Metelik vermemek: Değer vermemek, umursamamak, aldırış etmemek."Onun gibilere metelik vermem mi diyorsun?"

    Mevki sahibi olmak: Yüksek bir görevde, bir işte önemli bir aşamada bulunmak."Mevki sahibi olmak için yıllarca çalışıp durdu."

    Meydana çıkmak: 1. Görünmek. 2. Belli olmak. 3. Yetişmek, büyümek, olmak."Korkak herif meydana çık da yüzünü görelim."

    Meydana gelmek: 1. Olmak, oluşmak, vücut bulmak. 2. Ortaya çıkmak."Olay akşam üzeri meydana geldi diyorlar."

    Meydanı boş bulmak: Kendisine mâni olacak kimse bulunmadığı için aşırı davranışlarda bulunmak, bir şeyden çekinmemek."Meydanı boş bulan eşkıyalar ortalığı kasıp kavurmaya başlamışlardı."

    Meydan okumak: Kavga ya da yarışmaya çağırmak, korkmadığını ve çekinmediğini açıkça bildirmek."Bir an meydan okumayı içinden geçirdi, sonra bundan vazgeçti."

    Meydan vermemek: Olumsuz bir olay ya da durumun gerçekleşmesine imkân ve zaman vermemek, engel olmak."Onların kavga etmesine sakın meydan vermeyin çocuklar."

    Mezhebi geniş: Namus konusunda gerekli olan titizliği göstermeyen, kadın-erkek ilişkilerinde dini kaidelere aldırış etmeyen, iffetsizliğe meydan veren, geniş davranan.

    Mezar kaçkını: Çok zayıf, bitkin, güçsüz düşmüş kişi.

    Mırın kırın etmek: Bir isteği yerine getirmemek için çeşitli bahaneler ileri sürüp nazlanmak."Mırın kırın etmeyi bırak da yak şu sobayı."

    Mızıkçılık etmek: Bir oyunu ya da birlikte yapılan bir işi çeşitli bahaneler ileri sürerek bozmaya çalışmak, razı olmamak.
    Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Roman Özetleri, Duvar Yazıları, Atasözleri, Hızlı Okuma, Özlü Sözler, Türk
    Mide bulandırmak: 1. Kusacak bir duruma getirmek. 2. Kuşkulandırmak."Çekil çabuk karşımdan, midemi bulandırıyorsun!"

    Midesi bulanmak: 1. Kusacak gibi olmak. 2. İğrenmek, tiksinmek. 3. Kuşkulanmak."Yaptığınız iş, mide bulandırıcı bir işti!"

    Mideye oturmak: Yenilen bir şeyin sindirim zorluğu vermesi.

    Mihenk (taşı): Birinin değerini, ahlâkını anlamaya yarayan ölçüt.

    Mim koymak: 1. (Bir şey) unutulmaması için işaret koymak. 2. Önemli bularak üstünde durmak, dikkate almak, önemli şeyler arasında saymak."Bu ata sözüne bir mim koy, dedi öğretmenim."

    Minnet etmek: Boyun eğmek, yalvarmak."Ona buna minnet etmeden yaşamak istediğimi biliyorsun değil mi?"

    Moda olmak: Yaygın duruma gelmek, gözde olmak, beğenilir ve arzu edilir olduğu için yapılır olmak."Saçları kısa kestirmek bu yıl moda oldu."

    Modası geçmek: Yaygın olmaktan çıkmak, önemini yitirmek."Bu elbisenin modası geçti artık."

    Mola vermek: Bir süre ara vermek; uzun süren yolculuğun, çalışmanın, yürüyüşün yorucu etkisini atmak için bir süre dinlenmek."Yarım saat sonra mola verecekler, onlara mola yerinde yetişebiliriz."

    Muhallebi çocuğu: Nazlı, el bebek gül bebek büyütülmüş, dayanıksız, narin kimse."Senin gibi muhallebi çocuklarıyla iş yapamam ben."

    Mukabelede bulunmak: Karşılık vermek.

    Mumla aramak: Çok istek ve özlemle aramak."O anneyi siz mumla arayacak ama bir daha bulamayacaksınız."

    Mum (gibi) olmak: 1. Yaramazlığı, hırçınlığı, uyumsuzluğu bırakıp yola gelmek. 2. Razı olmak."Askerde onun da mum gibi olacağına eminim."

    Muradına ermek: Dileği gerçekleşmek, çok istediği şeye kavuşmak."İnşallah muradına erersin kızım."

    Mümkün mertebe: Olabildiğince, yapabildiği kadar."Zararınızı mümkün mertebe karşılama yoluna gideceğimizden emin olun lütfen."

    Mürekkebi kurumadan: Bir şeyin yazılmasından çok kısa bir süre sonra.

    Mürekkebi kurumadan bozmak: Bir kararı, sözleşmeyi, anlaşmayı yazılmasından kısa bir süre sonra bozmak.

    Mürekkep yalamış: Az çok öğrenim görmüş, okuyup yazmış, belli bir kültüre sahip olmuş kimse."Maval okumayı bırakın, biz de mürekkep yalamışlardan sayılırız."

    Mürüvvetini görmek (anne, baba için): 1. Özellikle evlâdının evlendiğini, çoluk çocuk sahibi olduğunu görmek. 2. Çocuklarının sevinçli günlerini görerek mutluluk duymak."Acaba çocuklarımın mürüvvetini görecek miyim?"

    Müslüman adam: Hak yemeyen, doğruluktan ayrılmayan, İslâm`ın emirlerine uyan kimse."Müslüman adam, başı daima dik olan adamdır."
#22.09.2008 12:52 0 0 0
#22.09.2008 05:17 0 0 0
#22.09.2008 05:16 0 0 0
#22.09.2008 05:15 0 0 0
#22.09.2008 01:55 0 0 0
  • MİLLİ KÜLTÜRÜMÜZ: "Kutadgu Bilig" İslâmiyet'ten Önceki Türklerde Devlet Adamı Tipi 2

    Bu hususta Dede Korkut Destanı'nda Dirse Han'ın sözleri aynı telâkkîyi ortaya koyar: "Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kırdırdı, aç görse doyurdu, yalın görse donattı." Yine Dede Korkut'taki şu ifade de dikkati çeker: Deli Dumrul Tanrı'ya yalvarırken şöyle diyordu: "Ulu yollar üzerine imaretler yapayım, senin için; aç görsem doyurayım, senin için; yalınçak görsem donatayım senin için."

    Bu inanış kuzey Türk destanlarında da görülüyordu. Bundan da anlaşılıyor ki, bu inanışlar Türk kavimlerinin binlerce yıldan beri, kendi kökenlerinden ve geleneklerinden geliyordu. Bir Altay-Yenisey destanında şöyle deniyordu: "Han, yaya gelenlere at verdi, çıplak gelenlere elbise verdi, açları ise doyurdu."

    Bir kuzey Türk destanındaki bir bey, adamlarına: "Acıktırmaz aş yedirin, dondurmaz don elbise giydirin" diye buyruk veriyordu.
    Manas Destanı'nda Manas Han şöyle diyordu: "Yoksulları bay ettim, çıplakları giydirdim, açları doyurdum." Yine Dede Korkut Destanı'nda açıklandığı üzere bey olabilmek için çıplak olan giydirilmeli ve aç olan doyurulmalı idi: "Oğuz zamanında Uşun Koca adında birinin iki oğlu vardı. Büyük oğlu Egrek, istediği zaman Bayındır Han'ın ve Kazan Han'ın Divânına girmekte ve beylerin yukarısında Kazan Han'ın yanında oturmaktadır. Bir gün yine böyle teklifsizce beylerin önüne geçip oturunca, Ters Uzamış adındaki bey 'Hey Uşun Kocaoğlu, bu oturan beylerin her biri oturduğu yeri kılıcının ve ekmeğinin kuvveti ile almıştır, sen başı mı kestin, kan mı döktün, aç mı doyurdun, çıplak mı giydirdin ki, çıkar oraya oturursun?' demiştir. Buna göre bey olabilmek için kan dökmek (vahşi bir hayvan öldürmüş olmak da kan dökmek sayılırdı -Oğuz Kagan Destanı-), aç doyurma, çıplak giydirmek de lazımdır.

    7- Yiyecek, içecek vermeli ve mal dağıtmalıdır.

    8- Kuldan fakir adını kaldırmalıdır:

    "Ey devletli hükümdar, eğer kuldan fakir adını kaldırmazsa o nasıl bir bey olur?" diye Yusuf Has Hacib, bugün "Ortadirek" diye tâbir edilen kimseler hakkında 9 asır önce şu tesbiti yapmış idi: "Zenginlerin yükü orta hallilere yüklenmemelidir, yoksa bu orta halliler bozulur ve büsbütün sarsılır. Orta halli kimselerin yükünü fakirlere yüklememeli, yoksa fakir açlıktan kırılır ve mahvolur. Fakiri korursan o orta halli olur, orta halli biraz kendini toplarsa zengin olur." (K.B.)

    9- Halkın menfaatini düşünmeli ve onlara şefkatle muamele etmelidir.

    10- Devlet idâresinde sadık, seçkin, hakim idâre adamlarına görev vermelidir:

    "Ey hükümdar, dedikoducu kimseyi kendine yakın tutma, müfteriyi kendinden uzaklaştır, ondan sakın. Aç gözlü kimseye memlekette mevki verme, onun memleket nizamını bozacağından hiç şüphe etme." (Kutadgu Bilig).

    11- Alimleri himaye etmeli,

    12- Kumandan olmalı,

    13- Asker toplamalı ve askerini memnun etmeli.

    14- Kötüleri cezalandırmalı, iyileri korumalıdır.

    15- Meclisi Toplamak.

    Mevcut töreye yeni hükümler ekleyen kararları almak, eski Türk hükümdarlarının vazifeleri arasındaydı. Bunun için de çeşitli zamanlarda meclisi toplardı. Türk hükümdarı, zannedildiği gibi zalim ve despot değildi. Zida yetkisi ve bütün icraatı töre hükümlerinin ve bunu tatbikle vazifeli "Meclis"in kontrolü altında idi. Bu hususta bildiğiniz üç misali sizlere hatırlatmak istiyorum. Gök-Türkler'de 581 yılında hakan T'a-po ölürken yerine Mu-kan'ın oğlu Ta-lo-pien'in geçirilmesini vasiyet etmişti Durum töreye uymadığı için Meclis bu isteği red etmişti. Gök-Türk hakanı Bilge ,ülkede Budist mağbetlerinin yapılmasını ister. Bu teklife başta tonyukuk olmak üzere karşı çıkılır. "Savaşı ve hayvan kesmeği yasaklayan ve miskinlik telkin eden bir dinin kabulü, Türkler için bir felaket olur" görüşünden hareketle teklif reddedilir.

    Yine hakan Bilge'nin, Türklerin de Çinliler gibi etrafı surlarla çevrili bir yerde oturma teklifini yine meclis red eder.

    Moğollarda ise durum farklıdır. Meclis devletin hakimi Han'a mutlak boyun eğmek mecburiyetinde idi. Han'ın sözü kânundu.
    Türk devlet adamları, Türk örf ve adetlerinin korunması hususunda çok dikkatli idiler. Meselâ ağır Çin baskısı karşısında Gök-Türk hakanı İşbara, Çin imparatoruna şöyle cevap vermiş idi: "Size bağlı kalacak, haraç verecek, kıymetli atlar hediye edeceğim. Fakat dilimizi değiştiremem, dalgalanan saçlarımızı sizinkine benzetemem, halkıma Çinli elbisesi giydiremem. Çin adetlerini alamam. İmkan yoktur, çükü bu bakımdan milletim fevkalade hassastır, adeta çarpan tek bir kalp gibidir."

    İlk olarak kurduğu İmparatorluk ile kendisinden sonra gelen bütün Türk devletlerine örnek olan Tanhu Mo-tun'un şahsîyeti üzerinde durmak istiyorum. Tan-hu Mo-tun'un, vata topraklarının kutsal sayılması hususundaki düşünceleri, bugüne kadar Türk milletinin vazgeçilmez tutkusu olara kendini göstermiştir. Şöyle ki: Mo-tun tahta çıktığı günlerde, komşuları olan Tung-hu'lar, Hun'lar tarafındaki çorak ve verimsiz bir arazinin kendilerine verilmesini istemişlerdi. Bunun üzerine devlet meclisini toplayan Motun,Tung-hu'ların kararını bildirdi. Mecliste bulunanların: "Atı ve hatunu verdikten sonra, bu çorak toprak parçası zaten işe yaramaz bir yerdir. Onu da verelim" şeklindeki konuşmaları üzerine Motun, "toprak devletin temelidir. Biz bunu nasıl başkasına verebiliriz" demiştir.

    Çin kaynaklarında geçen bu kayıt da göstermektedir ki, Türkler ülkesine bağlı ve ülke toprağını korumak için hiçbir fedakarlıktan çekinmiyen bir topluluk idi. Yine aynı vesikadan anlaşılıyor ki, Türkler'de belirli sınırlara sahip olan ülke arazisi hükümdar ve hükümdar ailesinin değil, bütün milletin ortak toprağı idi. Diğer bir ifade ile: "Türk devletinde ülke hükümdarın keyfine göre şahsî mal gibi tasarruf edilebilen bir toprak parçası olmayıp, bizzat devlet reisinin korumakla vazifeli olduğu ata yadigarı idi."

    Moğollarda devlet, Han sülalesi mensuplarının malı telâkkî edilirdi.
    Tanhu Motun aynı zamanda siyasi kabiliyet bakımından da oldukça mahir idi. Motun bir Han prensesi ile evli olmasına rağmen, M.Ö. 179 da Çin'deki derebeylik sisteminin büyümesiyle Çin devletinin zor duruma düşmesinden de yararlanarak ve iki devlet arasındaki münasebetlerin bozulup, ticari faaliyetin aksamamasını önlemek maksadı ile yaşlı imparatoriçe Lu'ya evlenme teklif ederek Çin'i ortak idâre etmeğe hazır bulunduğunu bildirmişti. Saçları, dişleri dökülmüş yaşlı bir imparatoriçe olan Lu, bu teklifi kibarca red etmişti. Hatırlanacağı gibi, Avrupa Hun hükümdarı Attila'nın Roma "Augusta"sı Honoria ile evlenme teşebbüsü de aynı mahiyette idi.

    Ayrıca yine Türk devlet başkanlarının vazifeleri arasında yer alan "Barış ve sükûnu sağlamak ve bunu yalnız Türk ülkesi ölçüsünde değil, dünya çapında gerçekleştirmek" fikri de Motun'da bulunmakta idi. Motun M.Ö. 176 yılında Çin imparatoruna yazdığı mektubun sonunda şöyle demektedir: "Ben aramızda mevcut olan eski andlaşmayı yenilemek ve barışı devam ettirmek istiyorum. Ta ki sınırlardaki ahali sulh içinde olsun, küçük çocuklar büyüsün. İhtiyarlar da ömürlerinin sonlarına kadar rahat yaşasın. İnsanlar barıştan faydalansın."
    Türk devlet adamları, ülkenin geleneği açısından bazı sırları saklamak mecburiyetinde de kalıyorlardı. Meselâ Asya Hunları'nda M.Ö. 110 yılında vuku bulan bir hadiseyi buna bir misal olarak verebiliriz. Bu yılda her bakımdan çok zor durumda bulunan Hun tanhusu, Çin elçisini küstahlığına, ağır hareketlerine ma'ruz kalmıştır. Tanhu, devlete karşı yapılan bu saygısızlık, millet tarafından duyulmasın, diyerek, orada bulunanları öldürtmüştür.

    Türk devlet adamları istiklâllerine, yani millî gurûrlarına düşkün idiler. Meselâ: M.Ö. 53 yılında Çin'e bağlanmak için yapılan teklifte tanhu Ho-han-yeh'in kardeşi Çi-çi'nin verdiği şu cevap oldukça manidardı: "Biz (Hun-kavmi) kahramanlığı ve kudreti yüceltiriz. Bu tâbiiyeti ve esareti utanç verici sayarız. Yabancı kavimler üzerinde şeref ve itibarımız var. Hâlâ da ölünceye kadar mücadele edecek savaşçılarımız mevcuttur. Hakimiyetimizi tekrar kazanacağımız yerde, şimdi Çin'le uzlaşacağız diye devletimizin şerefini ayaklar altına almak atalarımıza yapılacak en büyük saygısızlık olur." Çi-çi, bu konuşmasından dolayı Fr. Hirth tarafından "târihte millîyetçiliği devlet politikasına temel sayan ilk devlet adamı olarak tanıtmıştır."

    Yine hatırlanacağı üzere, Timur, Yıldırım Bayezid'ten Osmanlı devletinin istiklâlini ortadan kaldıracak nitelikte bazı isteklerde bulunmuştu. Yıldırım'ın cevabı da, Çi-çi'nin konuşması gibi idi: "Şerefimiz ve karşı koyacak kuvvetimiz var, tâbi olamayız ve istiklâlsiz yaşayamayız." Türk devlet adamları iki yüzlülükten de hoşlanmazlardı. Meselâ Avrupa Hun hükümdarı Attila, hem kendisiyle dost görünen, hem de kendisini öldürmeye teşebbüs eden imparator II. Theodosios'a hitaben şöyle bir mektup göndermişti: "Theodosios, Attila gibi asil bir babanın oğludur. Attila, babası Muncuk'tan aldığı asaleti muhafaza etmiş, fakat Thecdosios kölelik haysiyetini de koruyamamıştır, çünkü efendisi olan Attila'nın canına kıymak istemiştir. Görüldüğü gibi, Attila yazdığı bu mektupla, Bizans imparatorunun iki yüzlülüğüne en güzel cevabı vermiş bulunmakta idi.

    Türklerde hükümdarlıkta esas olan, millete hizmet idi. Bu hususta, hükümdar vazifelerini yerine getiremeyip "gaflete düştüğü" takdirde, "Tanrı'nın kendisinden hesap soracağını" bilmelidir, diyen ve "memlekette bir kimse bir gece aç kalırsa onu Tanrı sana soracaktır" diyerek adeta haykıran meşhur Kutadgu Bilig yazarımız Yusuf Hac Hacib halkın hükümdardan isteklerini şu üç noktada sıralar:

    1- Memlekette, gümüş temiz kalsın, onun ayarını koru (para aparının korunması, iktisadi istikrar),

    2- İkincisi halkı âdil kânunlar ile idâre et, birinin diğerine tahakküme kalkışmasına meydan verme, onları koru (âdil kânun),

    3- Üçüncüsü bütün yolları emin tut, yol kesici ve haydutların hepsini ortadan kaldır (âsâyiş).

    Buna karşılık, hükümdarın da teb'a üzerindeki hakları Kutadgu Bilig'de şöyle belirtilmiştir:

    1- Biri, halk senin emirlerine hürmet etmeli ve bu emir ne olursa olsun, onu derhal yerine getirmelidir.

    2- İkincisi hazine hakkını gözetmeli ve bunu vaktinde ödemelidir.

    3- Üçüncüsü senin dostuna dost ve düşmanına düşman olmalıdır.

    Böylece sen onlara karşı vazifeni yapmış olursun, onlar da senin hakkını ödemiş olurlar.

    Doç. Dr. Abdülkadir Donuk

    FAYDALANILAN KAYNAK ESERLER:
    - M. Ergin, Orhun Abîdeleri, İstanbul, 1970.
    - M. Ergin, Dede Korkut Kitabı, I, Ankara, 1958.
    - R. R. Arat, Kutadgu Bilig, II, Ankara, 1959.
    - B. Atalay, Divân-ü Lûgat'it-Türk Tercümesi, I-IV, Ankara, 1939-1944.
    - W. Bang - R. R. Arat, Oğuz Kağan Destanı, İstanbul, 1936.

    Faydalanılan araştırma eser ve makaleler:
    - B. Ögel, İlk Töles Boyları, Belleten, sayı 48, 1948.
    - B. Ögel, Türk Mitolojisi, Ankara, 1971.
    - B. Ögel, Türk Devlet Anlayışı, Ankara, 1982.
    - İ. Kafesoğlu, Eski Türklerde Devlet Meclisi (Toy), I. Millî Türkoloji Kongresi, İstanbul, 1980.
    - İ. Kafesoğlu, Kutadgu Bilig ve Kültür Târihimizdeki Yeri, Târih Enstitüsü Dergisi, sayı 1, İstanbul, 1970.
    - İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, İstanbul, 1983.
    - A. Taneri, Türk Devlet Geleneği, Ankara, 1981.
    - A. İnan, Makaleler ve İncelemeler, Ankara, 1968.
    - A. Donuk, Eski Türklerde Hükümdarın Vazifeleri ve Vasıfları, Türk Dünyası Araştırmaları, sayı 17, Nisan, İstanbul, 1982.
    (*- Doç. Dr. Abdülkadir Donuk, İslâmiyet'ten Önceki Türkler'de Devlet Adamı Tipi, Türk Kültürü, Yıl XXIV, Mart 1986, Sayı 275, S. 143-159. Taner Ünal arşivi)
#21.09.2008 02:05 0 0 0


  • MİLLİ KÜLTÜRÜMÜZ: İslâmiyet'ten Önceki Türklerde Devlet Adamı Tipi

    Doç. Dr.Abdülkadir Donuk

    Türk milletinin karakteri üzerinde durmak istiyorum. Ancak bu şekilde topluma yön veren şahısların gerçek hüviyetleri tesbit edilmiş olacaktır kanaatindeyim. Türkler "Beylik gurûru"na sahip bir millettir. Bu da at sâyesinde gerçekleşiyordu. Bazı milletleri istismarcılık yoluna sürükleyen husus, onlarda "Beylik gurûru'nun eksikliğidir Beylik gurûru, sadece öğünme vesilesi olan basit bir psikoloji değildir.

    Onun Gök Tanrı'dan kaynak alan üniversal devlet telâkkîsinin gereği olarak, asıl özelliği, karşılık beklemeden koruyucu olmasıdır. Târihçe ünlü Türk konukseverliğinin kaynağını da bu koruyuculuk psikolojisinde aramak doğru olur ki, yabancıların öve öve bitiremedikleri bir millî gelenek halinde yerleşmiştir.

    Bu ise hüküm altına alınmış insanları sevmekte temellenir. İnsan sevgisinden doğan koruyuculuk, adalet, hürriyet ve eşitlik düşüncesini getirmiştir. Türkler'in târihte çeşitli kavimleri idâre etmekte gösterdiği başarıların sebebini burada görmek mümkündür. Buna Türk'ün "gerçekçilik"i de denebilir. Beylik duygusu + insan sevgisi + gerçekçilik şeklinde özetlenebilecek olan eski Türk düşüncesinin esaslarını ahlak prensibi yapmıştır.

    Târihte kurdukları devletler ile "ilk kânun koyucu millet" olmak şerefini kazanmış olan Türklerin kendine mahsus bir hukuk nizamı, bir inanç sistemi ve bir san'atı vardır. Türk teamül hukukuna "töre" adı verilir. Husûsî Hukuk hükümlerini olduğu kadar, amme hukuku esaslarını da ihtiva eden töre'ye göre, kadına hürmet edilirdi; aile müessesesi kutsaldı; zinanın cezası idamdı; hırsızlık yasaktı; barış zamanında silah çekmek şiddetle menedilmişti. İnsana, sırf insan olduğu için saygı göstermek, töre''in umumi hükümlerindendir.
    Bu hususu iki misal vererek açıklamak istiyorum:

    Türk devletlerinde yalnız Türkler değil, diğer kavimlerden olan insanlar da hürdü. 448 yılında Bizans elçilik hey'etinde katip olarak Avrupa Hun Devleti'ne gelen Grek târihçi Priskos'un notları bu meseleyi aydınlığa çıkarmaktadır: Prisko ve yanındaki Bizanslılar, Atilla'nın sarayına giderken, yolda bir adamın Grekçe olarak: "Nasılsınız?" şeklindeki konuşması Priskos'u hayrete düşürüyor; çünkü konuştuğu şahıs Bizanslıdır.

    Bu şahıs Priskoc'a buraya nasıl geldiğini uzun uzun anlatır: "Grekler'le Hunlar'ın yaptığı 1. Balkan Seferi'nde (441-442) Belgrat yakınında oturuyor ve ticaretle uğraşıyordum. Bu savaşta Hunlar'a esir düştüm. Beni buraya getirdiler. Hun orduları kumandanının emrine verdiler. Bu kumandanın Doğu Avrupa'da Ural bölgesine yaptığı bir seferde yararlık gösterdim. Beni serbest bıraktılar. Burada bir Hun kızıyla evlendim. Hayatımdan memnunum. Burada herkes serbest. Kimse kimseye karışmaz". Sonra Priskos'un: "Niçin ülkene dönmedin?" sorusuna karşılık olarak da: "Bizans'ta halk huzur içinde değil, kumandanlar muharebede halkı korumaz. Barış zamanında ise, halk, ağır vergiler vermekten sefil bir duruma düşmektedir. Bizans'ta halk diye bir şey yoktur. Orada zenginin cezalandırıldığı az görülen bir haldir. Burada ise hak vardır. Hak çiğnenmez. Onun için ben Bizans'a dönmüyorum" diyerek hür ve rahat yaşadığını ifade etmiştir.

    İkincisi, M.Ö. 167 yılında Çin'e bir kaç defa gidip gelen bir Hun vezirinin Çin kaynaklarına geçen sözleridir: "Çin'deki ahlak ile kânunlar yıpranmıştır. İdâre edenler ile edilenler birbirine kin ve düşmanlık dolu gözlerle bakıyorlar. Çin'deki evler ile sarayların yapımında çalıştırılan insanların güçleri de, artık tükenmiştir. Çin'de halk, güçlerini giyinmek ve yemek için, tarla sürmek ile ipek böceği yetiştirmeye verirler. Ayrıca kendilerini savunmak için savunma duvarları yapmak ve yeni kentler kurmak mecburiyetindedirler. Böylece, Çin'deki hak, tehlike zamanlarında ne döğüş ve ne de savaş için eğitilmiş olamazlar. Barış zamanında ise, o kadar yorgundurlar ki, kendilerinde, mesleklerine verebilecek bir güç bulamazlar. Bizde ise (yani Hunlarda) savaştan dönünce herkes kendi işinin başına ve ailesinin yanına giderdi. Askerlik eğitimi, zaten günlük hayatın bir parçası idi."

    İşte bu sebeble de eski Türk topluluklarında kütleler ve fertler arasında ayırım yapılmazdı. Devlete karşı vazifesini yerin getiren herkes töre'nin himayesinde hürdü. En medenisi dahil, bütün yerleşik kavimlerde mevcut bulunan kölelik müessesesi eski Türklerde yoktu. Çin kaynaklarının belirttiğine göre köleler bir hürriyet ülkesi olan Asya Hun topraklarına kaçıyorlardı.

    Türk topluluğunda debdebe, gösteriş ve servete değer verilmez, yalancılıktan da şiddetle nefret edilirdi. Meselâ, bu hususta Gök-Türk prensi Türk-şad 576 yılında Bizans elçisi (Valentinus)'ne şöyle hitap etmişti: "O Romalılar siz değil misiniz ki, ON DİLLE konuşursunuz ve herkesi aldatırsınız". Bu arada Türk-şad hiddetinden on parmağını ağzına sokmuş ve: "Görüyorsunuz, işte sizin bu kadar diliniz var. Bu dillerden bazıları ile bizi, bazıları ile de esirlerimizi olan Juan-juan'ları kandırırsınız.

    Güzel sözler söylersiniz; her milleti medh ü sena edersiniz; onlarla adeta oynarsınız ama, başlarına bir bela geldi mi bir köşeye çekilir, kendi çıkarınıza bakarsınız. Siz elçiler buraya yalanlarla dolu olarak geldiniz, şu anda bile bana doğruyu söylemiyorsunuz; ama sizleri gönderenler sizden daha çok yalancı ve daha çok sahtekardırlar. Türklerin en çok nefret ettikleri şeylerden biri yalancılık ve sahtekarlıktır" diye devam etmişti.

    Devletler arası siyasi andlaşmalarda bile sadece söz verilmekle yetinilmesi ve bu sözün başka topluluklardaki yazılı taahhüdlerden de üstün bir sağlamlık taşıması, eski Türk'ün bugün de millî gelenek halinde devam eden "söz namustur" telâkkîsini ahlâkî bir meziyet olarak ortaya koymaktadır.

    Türklerin dikkat çekici ahlâkî bir özelliği de "utangaç" bir millet oluşudur. Yabancı kaynaklara göre, Türkler savaş meydanında değil, rahat döşekte ölmekten, hatta ihtiyarlayıp hastalanmaktan utanırlardı. Esir olmak, köle durumuna düşmek, kadınların düşman eline geçmesi büyük utanç kaynağı idi. Şatafat içinde yaşamaktan, böbürlenmekten, başarılarından dolayı öğünmekten ve öğülmekten, verdikleri sözü yerine getirememekten, yalan söylemekten utanırlardı. Eski Türk ahlakında, cesaret yanında ve belki ondan da üstün olmak üzere, kötülükten koruyucu, başkalarını aldatmaktan, vicdanın yerini kurnazlığa terk etmekten alıkoyucu ve insana namuslu bir hayat düzeni bağışlayıcı utanma duygusu en büyük fazilet sayılmıştır.

    Bu ahlâkî özellikleri doyayısıyle Türkler hakka saygılı, doğruya hürmetkar olmuşlar ve meşru devlet idâresine bağlılıkları ile bozulmayan töre'nin disiplin anlayışı içinde "nizamcı" bir cemiyet teşkil etmişlerdir. Bilindiği gibi Türk düşüncesinde mühim yeri bilinen "otoriter devlet" telâkkîsinin iki dayanağından biri töre'ye sıkıca bağlılık ise, biri de devlet kuruluşlarının işleyişine damgasını vuran bu nizamcılıkta dikkatli ısrardır.

    Ayrıca nizamcı ve gerçekçi Türk kafası vehimlerden, hayale dalmaktan hoşlanmamış, nazari ve ****fizik konularla meşgul olmamıştır. Böylece eski Türk'ün fiilen yaşanan faal hayata karşı duyduğu tutkunluk ile, gerçekçiliğin tâbii bir sonucu olan, yalnız görülene inanmak eğilimi, Türk düşüncesini "mantık ve bilgi teorilerinden ziyade, ahlak ve devlet felsefesine" sevk etmiştir. Türk devlet felsefesi de devletin, nazariyelerle değil, topluluk eğilimlerine uymakla idâre edilebileceği gerçeğine dayanır. Bu Türk düşüncesi de daha çok "millet sevgisi, Tanrı korkusu, doğruluk" ilkeleri ile belirlenen ölçüler içinde devlet adamı, teşkilatçı ve idâreciler yetiştirmiştir.
    İşte bu şekilde bir toplumdan yetişen münevver kişiler de elbette bağrından çıktığı milletin en seçkin evlatları olacaktır.

    Şimdi asıl mevzûumuza geçebiliriz.

    Mensup olduğu millete yön veren ve onları peşlerinden sürüklemesini bilen Türk devlet adamlarının vasıfları neler idi? Bunları sıraladıktan sonra devlet adamlarının oynadıkları rolleri ve vazifeleri kaynak eserlerimize dayanarak ana hatlarıyla belirtmeğe çalışacağız.

    VASIFLARI:
    1- Bilge olmalı.
    Asya Hunlarından beri bilinen ve "siyaset ve idârede hakim" tâbirinin karşılığı olan "Bilge" sözü, Türkçe'nin köklü kelimelerindendir. Türk hükümdar, devlet adamı ve hatun'una "bilge" sıfatının verilmesi, bigelik'in Türk idârecilerinden istenen başlıca şart olduğunu gösterir.

    "- Bilge kagan imiş cesur kagan imiş. Buyruku yine bilge imiş." (Kitâbeler).

    2- Akıllı ve bilgili olmalı.

    3- Cesaretli, kuvvetli ve kahraman olmalı.

    4- Asil soydan gelmeli. "İki türlü asil insan vardır: biri bey, biri alim, bunlar insanların başıdır." (Kutadgu Bilig).

    5- Dürüst olmalı, doğruluktan ayrılmamalı.

    "Hükümdarlığın temeli doğruluktur. Hükümdarlar doğru olursa, dünya huzura kavuşur. Güneşe bak, küçülmez, bütünlüğünü daima muhafaza eder, parlaklığı hep aynı şekilde kuvvetlidir. Hükümdarın tâbiatı da ona benzer, doğruluk ile doludur ve hiç bir vakit eksilmez. Saadetle yükselmek için insana doğruluk lazımdır. İnsanlık doğruluğun adıdır. İnsan nadir değil, insanlık nadirdir, insan az değil, doğruluk azdır. Hükümdarın sözü doğru olmalı, tavır ve hareketi itimat telkin etmelidir ki, halk ona inansın ve huzur içinde yaşasın. Ey hükümdar, Tanrı seni doğruluk için bu mevkie getirdi, doğru ol, ve doğruluk ile yaşa." (Kutadgu Bilig).

    6- Fazilet sahibi olmalı.

    "Ey hükümdar yatacağın yer, şüphesiz mezardır, onu iyilikler ile süsle. Tanrının yarattıklarına karşı iyi ol ve temiz kalple muamele et." (Kutadgu Bilig).

    7- Sözünde durmalı ve verdiği sözden dönmemeli.

    "Sözünde durmayan hükümdara ümit bağlama, ömrün boşuna geçer ve perişan olursun. Hükümdarın sözü ve gönülü iyi olursa, onun hizmetinde bulunanlar doğruluk yolunu tutarlar." (Kutadgu Bilig).

    8- Hasis olmamalı, eli açık olmalı.

    "Hizmetkar darlıkta kalır ve muhtaç duruma düşerse, onun sıkıntısını duyan hükümdar ihsan fermanını göndermelidir. Hasis bir hükümdar memleketine hakim olamaz, hasislik ile hükümdarlık birbirine düşmandır. Hasise karşı her yerde isyan edilir. Bu dünyada böyle adet olmuştur: Hasise söğerler, cömerdi öğerler." (Kutadgu Bilig).

    9- Yumuşak huylu, alçak gönüllü, himmet ve haya sahibi olmalı.

    10- İhtiyatlı olmalı.

    Bir memleketin bağı ve kilidi iki şeyden ibarettir: biri ihtiyatlılık, biri kânun, bunlar esastır. Hükümdarlar düşmanı ihtiyat ile vurmuşlar ve ihmalkarlık ile hükümdarlığın bağlarını çözmüşlerdir." (Kutadgu Bilig).

    11- Uyanık olmalı.

    "Gafil olma, gafil olursan, bu hükümdarlık gider, gafil insan her iki dünyada bedbaht olur. İnsanı uyutan bu gaflettir. Uyuyan insan işini-gücünü bırakır. İnsan bu gaflettir. Uyuyan insan işini-gücünü bırakır. İnsan bu gaflete hiç düşmese idi, o melek olur ve yalnız ibadet ederdi." (Kutadgu Bilig).

    12- İhmalkar olmamalı.

    13- Aceleci değil, sabırlı olmalı,

    "Hiç bir işde acele etme, sabret, kendini tut, kul sabırlı olursa, hükümdarlık mertebesini bulur. Sabır ve sükûnet hükümdarlık için bir ziynettir, bunlar hükümdarlığın başta gelen meziyetledir. Din işinden başka işlerde acele etme." (Kutadgu Bilig).

    14- Zalim olmamalı.

    "Ey hükümdar, eğer her iki dünya hükümdarlığını istiyorsan, harama karışma, zulüm etme, insan kanı dökme, düşmanlık besleme ve kin gütme. Eğer devamlı ve ebedi hükümdarlık istiyorsan, adaletten ayrılma ve halk üzerinden zulmü kaldır. Zalim adam uzun müddet beyliğe sahip olamaz, zalimin zulmüne halk uzun müddet dayanamaz. Zulüm yanar ateştir, yaklaşanı yakar; kânun sudur, akarsa nimet yetişir. Zalim olma, zulmü kötülere karşı tatbik et, bütün memleketi kötülerden temizle." (Kutadgu Bilig).

    15- Merhametli ve şefkatli olmalı.

    "Halk koyun gibidir, hükümdar onun çobanıdır, çoban koyunlara karşı merhametli olmalıdır. Ey hükümdar, memleketinde gözünü ve kulağını keskin tut, merhametini herkese ulaştır." (Kutadgu Bilig).

    16- Yalancı olmamalı ve yalandan hoşlanmamalı.

    17- Siyasette mahir olmalı.

    "Hükümdar memleket ve kânunu siyaset ile düzene koyar, halk hareketini onun siyasetine bakarak tanzim eder." (Kutadgu Bilig).

    18- Suçluları affetmeli.

    Avrupa Hun hükümdarı Attila 448 yılında kendisine suikasd maksadı ile gelen Bizans elçilik heyetinin hiçbirine dokunmıyarak affetmişti.

    19- İnatçı olmamalı.

    20- Temiz olmalı.

    21- Takva sahibi olmalı.

    22- Dili yumuşak (tatlı dilli) olmalı.

    "İnsanın gönlü bir bahçedir, onu yetiştiren su, hükümdarların sözleri ve nasihatleridir. Hangi bahçe devamlı sulanırsa, orada binlerce renkli ve kokulu çiçek açar. Hükümdar onun hakkında iyi sözler sarfederse, halkın gönlü açılır ve yüzü güler." (Kutadgu bilig).

    23- Mağrur ve kibirli olmamalı.

    "Hükümdar mağrur, kabadayı ve kibirli olmamalı, gurûr insanı doğru yoldan çıkarır." (Kutadgu Bilig).

    24- Tok gözlü olmalı.

    25- Gönlü temiz ve kalbi doğru olmalı.

    26- Anlayışlı olmalı.

    27- Misafirperver olmalı.

    28- Nefsine hakim olmalı.

    "Ey hükümdar, nefsine kuvvetle karşı koy: onun arzusunu yerine getirip, ona zevk sürdürme. En kötü düşmanın budur. Bu dünya bir düşmandır, nefsin ise, başka bir düşmandır; bu iki düşmanın her yerde tuzağı hazırdır." (Kutadgu Bilig).

    29- Harama el uzatmamalı.

    30- Tanrı'ya kulluk etmeli, ibadet etmeli.

    "Ölüm gelmeden sen ölüme hazırlan,hayatta iken Tanrı'nın emirlerini yerine getir, ibadette kusur etme." (Kutadgu Bilig).

    31- İçki içmemeli, kumar oynamamalı ve fesattan uzak durmalı.

    "Hükümdar içki içmemeli. Hükümdarlar şarabın tadına alışırsa, memleketin ve halkın bundan çekeceği çok acı olur" (Kutadgu Bilig).

    32- Kan dökmemeli, düşmanlık besleyip kin gütmemelidir.

    33- Kılıcı elden bırakmamalı.

    "Hükümdarlar kılıç ile memleketine hakim olurlar. Kılıç ile balta memleketin bekçisidir. Kılıç sâyesinde memleketler ele geçirilir. Kılıç kımıldadığı müddetçe düşman kımıldayamaz. Kılıç kınına girerse, hükümdarın huzuru kaçar." (Kutadgu Bilig).

    34- Dünya malına değer vermemeli, dünyaya aldanmamalı ve varlığının fani olduğunu unutmamalıdır.

    "Ölüm olmasa ve insan baki kalsa idi, hükümdarlık ne güzel bir şey olurdu. Ey hükümdar ölüm gelmeden sen ölüme hazırlan, ölüme gafil avlanma. Ey hükümdar, sen saray ve köşkler yaptırma, kara toprak altında senin evin hazırdır. Bu dünya bir zindandır, zindan içinde endişeden başka bir şey bulunmaz. Zindanda sen fazla sevinç bekleme, sevinme ve avunma yeri ancak cennettir. Bu dünya çok eski, ihtiyar bir dünyadır. Bu haşin dünya çok hükümdarları görüp-geçirdi. Senin gibi yiğit bir çok hükümdarları ihtiyarlattı, seni de uzun müddet yaşatmaz. Dünyaya nail olan nice cihan hükümdarlarını ölüm yakaladı ve onlar gözleri ile etrafında dua dilenerek gittiler." (Kutadgu Bilig).

    35- Güler yüzlü, yakışıklı, saçı-sakalı düzgün ve orta boylu olmalı.

    VAZİFELERİ:

    1- Barış ve sükûnu sağlamak ve bunu yalnız Türk ülkesi ölçüsünde değil, dünya çapında gerçekleştirmek.
    Türk hükümranlığı anlayışında mevcut olan cihan hakimiyeti düşüncesinin, eski Türk Gök Tanrı inancına bağlanabileceği ileri sürülmüştür. Buna göre Tanrı'dan inen siyasi hakimiyet yeryüzünde sağ-sol ekseninde olmak üzere dört cihete yayılıyor ve dünyanın her dört tarafı birden Gök Tanrı'nın kut ile donattığı Türk hükümdarlarının idâresine veriliyordu. Bu görevi üzerine alan Türk hükümdarı, kendilerini, yeryüzünde sulh ve sükûnu sağlamakla görevli saymışlardı. Esasen Türkçe'de devlet demek olan "İl" kelimesinin bir manası da "barış"tır.

    Bilindiği gibi Türk cihan hakimiyeti felse1esinin temeli "güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar" dünyayı Türk idâresine almak ideali şeklinde özetlenebilir. Bu hususta bir kaç misal verelim: Oğuz Kagan Destanı'nda, Oğuz, hükümdar ilan edildikten sonra "Güneş tuğumuz, gökyüzü otağımızdır" diyerek "daha çok denizlere, daha çok ırmaklara doğru" dünyanın fethine hazırlandığı zaman, kendine bağlanmaları için etraftaki hükümdarlara gönderdiği bildiride şöyle diyordu: "Ben Uygur hakanıyım. Yeryüzünün dört tarafına Hakan olmam gereklidir."

    409 yılında Avrupa Hunları Batı kanadı kralı Uldız, Bizans'ın Trakya umumi valisine, gökyüzünü göstererek "Güneşin battığı yere kadar" her tarafı zapt edeceğini söylemişti. 576 da bu defa Asya'da Gök-Türk prensi Türk-şad, Bizans elçisine "Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar dünya önümüzde diz çökecektir" demekte idi. Doğu Gök-Türk hakanı İşbara da Çin imparatoruna 585 yılında gönderdiği bir mektupta "Gökte nasıl bir Tanrı varsa, yerde de dünyayı idâre eden bir tek hükümdarın olması icap eder" diyordu.
    Ayrıca Batı Gök-Türk hakanının 598 de Bizans'a gönderdiği meşhur mektup şöyle başlıyordu: "Yedi iklimin ve yedi ırkın (yani dünyanın) hükümdarlarından Roma imparatoruna". DLT'de ünlü efsanevi Türk başbuğu Alp Er Tunga "Dünya hükümdarı" sayılmaktadır.

    Sultan Tuğrul Bey halife tarafından 20 Ocak 1058'de "Doğunun ve Batının hükümdarı" ilan edilmişti.

    Sultan Melikşah fetih harekatlarında Akdeniz'e ulaştığı zaman, atını dalgalar arasına sürmüş, yenilgi yüzü görmeyen kılıcını üç defa suya daldırmış. "Yüce Tanrı bana okyanus'a kadar hüküm sürmeyi nasip etti" diyerek sevincini belli etmiş ve orada iki rekat namaz kılarak, "Uzakdoğu'dan Batı denizinin ucuna kadar bütün memleketleri" kendine ihsan eden Cenâb-ı Hakk'a şükretmişti. Daha sonra da 25 Nisan 1088 de "Doğunun ve Batının hükümdarı" ilan edilmişti.

    Sultan Sencer de halifeye gönderdiği 1133 târihli mektubunda "Ulu Tanrı'nın lütfu sâyesinde cihan padişahlığına yükselmiş olduğunu yazıyordu."

    2- Millet için, gündüz oturmadan, gece uyumadan hizmet etmeli ve vatanı müdafaa etmelidir.

    "... Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın dile, Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile, iki şad ile öle yite kazandım, milleti dört yandan düşmansız kıldım." "Kapgan hakan oldu. Gece uyumadı, gündüz oturmadı. (Kitâbeler).

    3- Memleketi tanzim ve idâre etmeli, halkı düzene sokmalı.

    "İlsizleşmiş, kagansızlaşmış, milleti, cariye olmuş, köle olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresine yeniden yetiştirmiş, çeşitli kavimleri orada tanzim etmiş." "Amcam kagan oturarak Türk milletini tekrar tanzim etti." "Babam kagan, amcam kagan oturduğunda dört taraftaki milleti nasıl düzene sokmuş. Tanrı buyurduğu için kendim kagan olduğumda dört taraftaki milleti düzene soktum ve tertipledim." (Kitâbeler). "Hükümdarlar memleketi tanzim ve idâre etmek, halkı düzene sokmak için nasbedilmişlerdir." (Kutadgu Bilig).

    4- İyi kânunlar yapmalı, adaletle tatbik etmeli ve halkı korumalıdır.
    Eski Türk topluluğunda fertler hür idiler. Hür olan kimse adalet ister. Adalet ise herkesin hakkını vermektir. Tabgaç Türk hükümdarı T'ai-wu (424-452) devrinde bir Çin kaynağının naklettiğine göre bu hükümdar: "Ben devletimin içinde küçüklerin haydutluk etmesine ve halkımın ezilmesine göz yumamam" demekle adaletin tatbikinde titizlik gösterdiğini ortaya koymuştur.

    Demekki, Türklerde devlet, "her türlü saldırıya son veren hürriyeti ve hukuki nizamı sağlayan düzen" olarak kabul edilir. Böyle bir devlet sisteminde önce hükümdar töreye saygılıdır. Töreye saygılı olan hükümdar ise Türk sosyal hayatının en seçkin fert örneğidir. Türk toplumlarında görülen büyük, kahraman, âdil liderlere gönülden bağlılığın sebebi de budur.

    Yusuf Has Hacib töre'nin vasıflarını şöyle açıklamaktadır: "O, bilge, bilgili, akıllı bir baş idi. Siyaset icra ederken şahsî temayüllerini dikkate almazdı. İnsanlığı bir bütün sayardı. Bu sebeble güneş ve ay gibi bütün dünyayı aydınlattı. Töre güneş gibidir, sabittir, bir şeyi eksilmeksizin daima bütünlüğünü muhafaza eder. Her yerde parlaklığı aynı kuvvettedir. Aydınlığını bütün insanlara ulaştırır. Hareketi ve sözü herkes için birdir ve herkes ondan nasibini alır. Cihana hayatiyet verir, doğduğu zaman binlerce çiçek açar." KB'e göre kânun hükümdarlıktan da üstündür: "Hükümdarlık çok iyidir, fakat daha iyi olan töredir. Fakat bundan da mühim olan törenin tüz (eşit) tatbik edilmesidir." Töre hususunda Yusuf, hükümdara şöyle seslenmektedir: "Devletin temeli adalettir. Hükümdar âdil olursa dünya da huzur bulur. Töreyi âdilane tatbik eden hükümdar bütün dileklerine kavuşur. Halkı âdil kânunlarla idâre et. Birinin diğerine karşı zorbalığa kalkışmasına meydan verme. Fakir, dul ve yetimleri kolla, bunları korumak, kânunları gerçekten tatbik etmek demektir."

    Hükümdarlık kânun ile ayakta durur. Ey hükümdar, gücün yettiği kadar kânunu tatbik et ve halkın hakkını vermeğe çalış.
    Yeryüzünü töre'nin himayesine almak suretiyle bütün insanlar arasında sürekli bir barış ve kardeşlik kurmak vazifesinin Tanrı tarafından kendilerine verildiğine inanan Türk devlet adamları her gittikleri yerde, bu sebeble, kurtarıcı olarak karşılanmışlar ve gerçekten Türkler, türlü iklimlerde, en uygun hukuk düzeni tesis etmekte müstesna bir kabiliyet göstermişlerdir. Türklerin, hiç bir millete nasip olmayan şekilde ve hiç bir milletin ulaşamadığı sayıda 100 den fazla, devlet kurması böylece mümkün olmuş; zavallılara hak ve hürriyet bahşederek, açları doyurarak ilerleyen kahraman Türk ordularının yeni ülkelere doğru sel gibi akmaları Türklerin târihte misli görülmemiş cihangir bir millet hüviyetiyle yükselmesini sağlamıştır. Bu hak anlayışıdır ki, Türklerin eski dünyanın efendisi haline getirmiştir.

    Kısaca nerede Türk varsa orada adalet ve hürriyet vardır. Bu hiç bir zaman unutulmamalıdır. İnsanlar târih boyunca adalet ve hürriyet için mücadele etmişlerdir, eşitlik için değil. Cenâbı Hakk şöyle buyurmuşlardır: "Celalim hakkı için, biz peygamberlerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde (Allah'ın hükümlerini bildiren) kitap ve adalet indirdik ki, insanlar adaletle ayakta dursunlar". (El-Hadid Suresi, ayet 57).

    5- Dağınık boyları toplayıp, nüfusu çoğaltmalı.

    Türk târihinde ilk defa Tanhu Mo-tun tarafından bu gayeye ulaşıldığı anlaşılıyor. Dağınık Türkleri toplamak işi daha sonra Kagan Kapgan (692-716) zamanında gerçekleştirilmiştir. "Kagan oturup aç, fakir milleti hep toplattım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Amcam, kagan oturarak, Türk milletini tekrar tanzim etti, besledi. Fakiri zengin kıldı, azı çok kıldı. Ben kendim kagan olduğumda, her yere gitmiş olan millet öle yite, yaya olarak, çıplak olarak dönüp geldi." (Kitâbeler).

    6- Halkı çıplak ise giydirmeli, aç ise doyurmalıdır.

    "Milleti besleyeyim diye, kuzeyde Oğuz kavmine doğru, doğuda Kıtay, Tatabı kavmine doğru, güneyde Çin'e doğru on iki defa bir büyük ordu sevkettim.", "Ondan sonra, Tanrı bağışlasın, devletim var olduğu için, ölecek milleti diriltip besledim." (Kitâbeler).

    "Hükümdar halka hizmetlerine göre bol ihsanlarda bulunmalı, çıplak ise giydirmeli, aç ise doyurmalıdır.""(Kutadgu Bilig).

    "Ey hükümdar, sen bugün bir hekimsin, halkın ise sana muhtaç olmanın hastasıdır. Bazısı darlığa düşmüştür, bir kısmı da fakirlik ıztırabı içindedir. Bazısı aç, bazısı da çıplaktır; bazısı endişe içinde kıvranır. Bütün bunların devası sendedir; sen onların hekimi ol, ilaç ver ve tedavi et. Eğer sen bunları tedavi etmesen, Tanrı bunu yarın sana sorar. Memlekette bir kimse bir gece aç kalırsa, onu Tanrı sana soracaktır." (Kutadgu Bilig).
#21.09.2008 02:04 0 0 0
#21.09.2008 01:36 0 0 0
  • Ölüm Düşüncesinin Sanata Etkisi

    Araştırmalar, en ilkel yaşam koşulları içinde bulunan toplulukların bile sanatları olduğunu göstermektedir. Tarih öncesi çağlara ait bir çok mağaralarda -Lascaux ve Altamira- türlü tekniklerle yapılmış, gerçekten şaşırtıcı ölçüde sanat değeri taşıyan, duvar resimlerine rastlanmıştır. Bu bulgular, sanatın ilk insanlardan beri var olduğunu gösteren işaretlerdir.
    Arkeolojik bulgular ilk insandan bu yana ölü gömme, mezar hazırlama kültürünün oluştuğunu göstermektedir. Aynı kültüre ait toplulukların mezarları açıldığı zaman benzer gömme şekillerine rastlanmaktadır. Ölüye duyulan saygı, ölü gömme, mezar hazırlama gibi etkinliklerin önem kazanmasına zemin hazırlamıştır. Ölüler için yapılan odalar, yaşama mekanları, araç ve gereçler hep ölüye verilen değere göre şekillenmiştir. Ölüler için yapılan sandukalar, önceleri pişirilmiş topraktan, sonra ise taştan oyularak yapılmıştır. Lahit denilen taştan sandukalar, zamanla büyük oda şeklini almıştır. İri taşlardan ve tek parça bir çatıdan yapılan bu mezar odalarına dolmen denilmiştir.
    Ölüye tahrip edilmesi zor mezarlar yapma düşüncesi, mimariyi anıtsal bir yönde gitmeye zorlamıştır.


    İlk insanlardan bu yana çeşitli yaşama mekanlarının hazırlanması değişik şekillerde de olsa öldükten sonra yaşanacağına dair inançların bulunduğunu göstermektedir. İnsanlar varlığının tabii bir sonucu olarak ebediyete her zaman ilgi duymuşlardır. İnsanların İlahî mesajı algılama imkanı elde etmedikleri dönemlerde bile ebediyet duygusunun çeşitli yansımalarını göstermişlerdir. Bunun örneklerinden birisi, o dönemlerde hem devlet başkanı, hem de tanrı olan Firavunların gücünü ve devletin gücünü sembolize eden piramitlerdir. İnancın zayıfladığı veya kaybolmaya başladığı bu dönemde Firavun ebedilik duygusunu bu şekilde tatmin etmiştir. Zira piramitler incelendiğinde sağlam formlarının içe gömülen cepheleri ile ebediliğin sembolü gibi görülmüştür. Ölü, piramidin içinde kalır, kendisini dışarıya göstermez. Ve rahatsız edilmek istemez. Bu rahatsız edilmeme ifadesini, muazzam taş blokların ayırdığı, dışarı çıkışı olmayan bir yere çekilerek gösterir. Ayrıca ilk olarak Mısır'da karşılaştığımız, ebedi olma fikrinin bir yansıması olan, ölülerin bozulmaması için yapmış oldukları (tahnit) mumya tekniğidir.


    Mısır sanatında heykel yapımının gelişmesi de ebediyet duygusu ile açıklanır. Mısır'da heykel, bir insanın hayatını bu dünyada da temsil ettiğine inanılırdı; heykel bir eser olarak değil, bir hayat olarak değerlendirilmiştir. Mezarlardaki heykel ve resimler ile, ölümsüzlüğe ulaşılmak istenmiştir. İnançlarına göre heykeller, kişi öldükten sonra ona hayatını idame etme imkanı sunduğundan Mısırlılar için heykel zaruri bir ihtiyaç haline gelmiştir.
    Mısır'da heykel sanatı bu kadar gelişim gösterirken, aynı dönemlerde örneğin Babil Sanatından bize çok az insan tasvirleri gelmiştir. Bu, eserlerinin bugüne dek kalanlarının az olmasından değil, insan figürüne önem vermeyişlerinden kaynaklanmaktadır. Heykel yapımının geliştiğini gördüğümüz uygarlıkta Grek'dir; fakat Grek'deki heykel sanatı ile Mısır'daki heykel sanatının gelişimini aynı nedenlerle açıklamak mümkün görünmüyor. Mısır'da heykel dinsel bir esastan kaynaklanırken, Grek'de efsanelerden kaynaklanmıştır. Mısır sanatı seyirci için yapılmamıştır. Heykeller bizzat o insanın (ölen) yerini tutmuştur. Yani bir ideal olma durumu Mısır'da yoktur. Grek'de ise, asıl ilke seyircinin bakış noktası olmuştur.


    Mısır'da heykelin kime ait olduğu belirtilmek istenmiştir. Grek'te ise ortak ideal insan tipi önem kazanmıştır. Grek heykel sanatında dikkat çeken bir unsur da Grekler için psikolojik iç niyetler heykel için bir değer taşımıyor. Hatta maddenin anlatımı da Grek sanatında yoktur. Heykellerdeki yüz ifadelerinin olmayışının sebebi, olgun insanın hiçbir şekilde hissiyatını belli etmeme fikri bu dönemde Yunanlının inandığı bir husustur. Grek efsaneler sanatı olduğu için, eserlerde bir ruhsuzluk ve manasızlık göze çarpar. Ahiret inancı olamayan Grek sanatı manadan yoksun bir şekildedir. Ele geçen eserlerde genelde nazarların dünyaya çevrildiği görülür. İdeal insan tipi arayışı, spor gösteri resimleri ve efsanevi ve dünyevileştirdikleri tanrılarına yapılan tapınaklardan ibarettir.
    İÖ 1000 yıllarında Avrupa'yı özellikle İtalya'ya iki sanat etkilemiştir. Bunlardan biri Grek sanatıdır. Diğeri ise, ön Asya'dan İtalya'ya göç edip yerleşen Etrüsklerin sanatıdır. Etrüksler gelmeden önce ölülerini yakan İtalyanlar, bunların gelmesinden sonra ön Asya yapı unsurlarından olan kubbeli oda mezar mimarisini benimsemişlerdir. Ve ölülerini toprağa gömmeye başlamışlardır. Grek sanatının aksine Etrüskler'de öldükten sonra bir hayatın olduğuna dair inanışlar vardır. Kendine has bir heykel mimarisi geliştiren Etrüsklerde heykel kişi öldükten sonra, hatıra olarak kalsın diye yapılmıştır. Heykellerini kadın erkek çift olarak yapan Etrüskler, hayattaki evlilik durumunun tespitiyle öldükten sonra da yaşamak istediklerini ifade etmişlerdir.


    Etrükslerde heykeller Mısır kültüründe gördüğümüz gibi ölünün yanına konulan eşyalar gibidir. Yani bunlar ölünün kendi hayatı ile ilgilidir. Kısacası kişisel hayata ait zevk ve mutluluğun ölümsüz olması için bu şekilde tasvirler vardır. Etrüskler'de yer altı mezarlarına "Nekrapol" denir, anlamı ölüler şehri demektir.
    Hıristiyanlığı İS 312'de resmi din olarak kabul eden Roma'da, Grek sanatı 300 yıl kadar daha hakim olmuştur. Grekler (Yunanlı) bu dünyada yaşayan ve insanlarla teması olduğuna inandığı tanrılara tapıyordu. Dünyevi değerler onlar için tanrısal nitelik olabiliyordu. Bütün harekeler ve yaşayışıyla dünyevi olan Yunan tanrıları maddi bir güzelliğe ve fizik yapısına sahiptiler.
    Hıristiyanlıkta ise, maddi bütün dünyevi değerler aldatıcı değerler olarak kabul ediliyordu. İlk Hıristiyanlık öbür dünyanın, Yunanlı ise bu dünyanın değerlerine bağlıydı. Yunanlı, Hıristiyanlar gibi öbür dünyanın gerçek kurtuluş yeri olduğunu düşünmüyordu. Yunanlı taptığı tanrıyı insanlaştırıyor, Hıristiyan ise, tanrısını kainatın şekillendiricisi ve tasavvuru bile günah olan bir varlık kabul ediyordu. Bunun için Roma'daki ilk Hıristiyanlar Yunan tapınaklarına nefretle bakıyorlardı.7
    Hıristiyanlığın kabulü ile Roma'da verilen ilk sanat eserleri, kiliseler, vaftiz evleri, mezar kiliseleri denen mausole'lardır.


    Hint sanatında ise, ölüm tasavvurunun sanata yansıdığı en bariz örnek, Buda'nın ölmeden önce talebelerine, "beni bir tümülüse (stupa) gömün" vasiyetiyle, önceden hiç bilinmeyen bir yapı Hint mimarisine girmiştir.
    Bu stupalarda Buda'nın hayatıyla ilgili tasvirler bulunmuştur. Hz. İsa'nın hayatı Hıristiyanlık sanatının anlaşılmasında nasıl önemliyse, Buda'nın hayatı da Budizm için önem arzeder. Bu yüzden stupalarda (mezarlarda) Budizm öğretileri ile ilgili resimler yapılmıştır.
    Ortaçağda din kilise egemenliğine dayalı dünya görüşünün bütün olarak, tüm toplu kişiler tarafından paylaşılan birliği sarsılmış olan Rönesans döneminde dinin sanat üzerindeki etkisinin yavaş yavaş kalktığını görmekteyiz.
    Biz, esasen Roma kiliselerindeki tanrıyı temsil eden apsis tarafındaki kulelerin, Gotik döneminde krallar tarafını temsil eden batı tarafındaki kulelerden daha alçak yapılmaya başlandığı görülür. Ortaçağdaki Gotik kiliseleri ile Rönesans kiliseleri arasında farklar vardır. Ufki sistemli bazilikal Gotik yapı Rönesansta merkezi sistemli yapıya dönüşmüştür.
    Ortaçağ öbür dünyadaki kurtuluşa, Rönesans ise dünyevi yetkinliğe ve bu dünyadaki kurtuluşa önem veriyordu. Bunun anlamı insanın öbür dünya nimetlerinden vazgeçip, bu dünyanın nimetlerine önem vermesi demekti. Ortaçağda eserine imzasını atmayan sanatçı, Rönesansta kendi "yapma" gücüne inandığından eserinin altına imzasını atacaktır. Mimaride ve resimlerde Gotik dikey hatları yerine Rönesansta yatay hatlar hakim olmuş. Sonsuzluk yerine ölçü, çok parçacılık yerine sakin ve dünyevi bir yapı tarzı ortaya çıkmıştır. İnancın çizgiler üzerinde bile tesiri olmuştur.
    Rönesans sanatçıları, ortaçağın kutsal öbür dünyası yerine, bu dünyanın gözlemine dayalı bir mekan dünyası ele alırlar. Özellikle Rönesansta resim sanatında da inanç ve inancın zayıflamaları etkisi açık görülmektedir. Ortaçağ resim felsefesine uygun olarak açık hava (manzara) görülmüyor. Gözleme dayanmayan mantıki bir tasavvurdan ibaret olan ortaçağ resminde, renkler de doğasına uygun kullanılmıyor. Rönesansta ise gözlemci, bir noktadan bakışa göre edinilmiş resimler ortaya çıkarıyor. Yani doğasallığa bir yöneliş vardır.
    Rönesansta gördüğümüz bir diğer özellik, ölüden alınan yüz kalıbı ve bu kalıbın cenazede tabutun üzerinde taşınmasıdır. Bu davranış çok eskidir ve portre sanatının gelişmesine sebep olmuştur.


    Bundan amaç da yine kişinin ölümsüzlüğü simgelemesidir..
    Burada önemli olan nokta şudur, sanat dine hizmet ettiği sıralarda herkes sırf dini anlattığı için resimle ilgileniyordu. En cahilinden en kültürlüsüne kadar herkes, sanatla dolayısıyla ilgilenmiş oluyordu. Ancak sanat dinle ilişkisini kesince, bu kez din yüzünden sanatla karşı karşıya gelen vasat insanın, sanatla ilişkisi de kopmuş oluyordu. Böylece sanat artık dar bir zümreye hitap etmeye başlamıştır.
    Yeniçağ, insanın bakışını öbür dünyadan bu dünyaya çevirmiştir. Bu yeni anlayışa göre bütün kurumların da değişmesi gerekmiştir. Böylece mimariden başlayarak möbleye değin her şey değiştirilmiştir.
    Rönesansta resim sanatında yine Hıristiyan öğretilerin resmedildiği, Hz. İsa, Meryem tasvirleri, Hz Adem ve Havva tasvirlerinin olduğu gözlenir. Fakat bu tasvirler Gotikteki gibi bilinmeyen mekanlarda değil, dünyevi mekanlarda resmediliyor. Meryem tasvirleri önceden tesettürlü çizilirken, Rönesansta günün modasına uygun kıyafetli açık Meryem tasvirleri ortaya çıkmıştır.
    Rönesanstaki heykellere bakacak olursak, Michelangelo heykellerinde, devasa insanlara rastlamaktayız. Onurlu, düşünceli dev insan tiplerini çağının büyük haksızlıklarına, gaddarlıklarına karşı yapmıştır.


    Rönesans sanatçılarından Giorgione hayatının sonuna doğru yaptığı en önemli eserlerinden biri olan, "Kırda Konser" adlı tablosu ilginçtir. Ölüme yaklaşan bir insan düşüncesinin yaşama sevincine doğru yön aldığı anlaşılıyor. Tabloda iki kız, müzik, güneş ve sevgi resmedilmiştir. Bu tablo ile Giorgione hayat dolu dünyasını çevresine sunmaya çalışmıştır. Dikkat edilirse din duygusu da artık resimlerden elini ayağını sessizce çekmektedir.
    Asya'da Hıristiyanlığın hakim olduğu Rus sanatında ise, Hıristiyanlıkla ilgili eserler verildiği dönemlerde, Rus sanatçıları Batı'daki kutsal insan tasvirlerini eleştirmişler ve kutsallıklarını bozduklarını söyleyecek kadar dindar bir yapı sergilemişlerdir. Hıristiyan öğretilerine sıkı sıkıya bağlı sanat eserleri vermişlerdir. 19. Yüzyılda Rusya'da geniş fikir akımları doğmuş, dini kalıplar kırılmaya başlamıştır. Özellikle 1920'lerden sonra Sosyalizmin egemen olduğu dönemlerde nesneleri oldukları gibi değil, olması gerektiği şekilde biçimlendirmişlerdir. Sanatı fikirlerinin yayılması için bir silah olarak görmüşlerdir. Sovyet Yazarları Derneği Başkanı bir dergide şunları yazıyor; "sanat kendi kurtuluş savaşını yapan halkların bir silahıdır. Sanatta geniş halk kitlelerince anlaşılabilecek biçimde, bilgi ışığını ve yeni, ilerici fikirleri anlatacak kuvvet vardır.


    Rönesanstan sonra gelişim içerisinde Sanat, Barok ve Rokoko gibi dönemleri yaşamıştır. Bu dönemlerde heyecanın ve aşkın esas olduğu eserler verilmiştir.
    1789 İhtilalinden sonra ise, sanatlarda bazı etkilenmeler olmuştur. Tarihin karanlık çağlarından tarım kültürüne, tarım kültürlerinden de bu döneme değin sanatın aristokrat zümrelerin ve din kurumlarının hizmetinde ve değişen dünya görüşlerine paralel olarak yeni biçimlere girdiği görülür. Bu dönemde Tanrıyı yalnız evrenin yaratıcısı olarak kabul ediyor fakat insanı hayatının hakimi olarak görüyordu. Yaptıkları eserlerde ahlaki değerlere önem artıyor ve doğa manzaraları karşımıza çıkıyor. Doğanın muazzamlığı karşısında küçüklüğe dikkat çekiliyor yani Tanrının büyüklüğü vurgulanıyordu. Eserlerde hep ebedilik fikrini işlemişlerdir. İnançlı sanatçıların verdiği eserler olduğu gibi, inançsız sanatçılar da olmuştur. Fransız ihtilalinin olduğu dönemlerde yetişen Goya ne dini kurtuluş ne gelecek için bir inanca sahip olmadı. Aile yönünden perişan olan sanatçı karısı öldükten sonrada yirmi çocuğundan yalnız bir tek evladı kalmıştır. Madrit civarlarındaki bir kır evine çekilmiş yalnız münzevi bir hayat yaşamıştır. Bu yalnız hayatı içinde yalnız cadılar, şeytanlar gibi hayalleri ona arkadaş olmuştur. Evin bütün duvarlarını devler, öldürülen erkekler, cadılar ile boyadı. Ümitsizlik onu perişan etti. Ümitsizlik içinde sembolleri konuşturması onun deli damgası yemesine sebep oldu.


    İnançsızlık tablosunu ortaya koyan bir diğer sanatçı olan Van Gogh, (1853-1890) bir protestan papazın oğludur. Hayatının büyük bir bölümü açlık ve sefalet içinde geçer. Kendini din ile sanat arasında bir ayırım yapma zorunda hisseder ve sanatı seçer. Büyük bir hırsla resimler yapmaya başlar fakat işler yine bozulur ölüm korkusuna kapılır. Sonunun geldiğine inanır, çalışmalarına daha da bir hız verir. Ruhen bir iç huzursuzluğun insanı kahreden ateşi içinde yanar. Bu ruh hali tablolarında da bu şekilde yansır. Alev alev göğe yükselen serviler, yanan dağlar, sarı ve turuncunun hakim olduğu renkleri kullanır. İnançsızlık ve ümitsizliğin ateşiyle karga avlamak bahanesiyle birkaç gün önce boyadığı, "Kargalı Buğday Tarlası" tablosundaki tarlaya giderek, göğsüne ateş eder, kaldırıldığı hastanede ölür.


    Bu şekilde korku içinde yaşayan bir hayat tarzı bir çok ünlü ressamda görülür. Bunlardan ikisi Roussean ve Baudelaine'dır.
    Türklerde ölüm düşüncesinin sanata etkisini iki grup içerisinde ele almak mümkündür; İslam öncesi ve İslami dönem olmak üzere.. İslam öncesi Türk kültüründe ölümü karşılamaya dönük çeşitli figür ve şekiller vardır. Ölüm ve sonrası ile ilgili inançlar Türk sanatına çeşitli eserler kazandırmıştır; kurganlar, balballar (dikilitaş ve heykeller), anıtkabirler (kümbet ve türbeler) bunlardandır. Göçebe toplulukları halinde yaşayan Türkler, uçsuz bucaksız otlakların ve bozkırların içerisinde hareket halinde oldukları halde, sabit olarak bıraktıkları tek şey ölenler için yapılan kurganlar ve mezarlardır. Bugünün bilimsel çalışmaları, o zamanki atlı göçebe kültürünü, Türk topluluklarının yaşantılarını, inançlarını bu kurgan ve mezarlardan öğrenmektedir.



    Hunların yerleşik oldukları bölgelerde yapılan kazılar sonucunda, evcil hayvanlar arasında, atın ön planda olduğu görülür. Kurganlarda atların gömüldüğü bölümlerde, eğer koşum takımları, eğer altı örtüleri ve atlarla ilgili zengin malzemeler ele geçmiştir. Bu bulgular Hun Türklerinin inançları hakkında bilgi edinmemize yardımcı olmaktadır. Zira ölen kişi ile birlikte atının da gömülmesi, ahirette yine ona sahip olma duygusundan kaynaklanıyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta inancın sanata yansımasıdır. Bugün Hun mezarlarından çıkan yüzlerce at koşum takımları, o zamanki Türklere ait giyim, kuşam şekilleri, kullandıkları örtü ve halılara kadar, bu kurgan (mezarlardan) öğreniyoruz. Hunlardan kalan bu buluntular bugün dünyanın çeşitli müzelerinde sergilenmektedir.


    Göktüklerde de Hunlarda olduğu gibi ölümden sonraki hayatın varlığına inanıyorlar bu inancın bir yansıması olarak, öldükten sonra hizmet etmesi hizmetkarlarını ve atlarını da gömüyorlardı.16 Mezarların başına, kendilerine hizmet etsin diye- hayatta iken öldürdükleri düşman sayısı kadar balbal adı verilen şekillendirilmiş taş dikiyorlardı. Dirilişe inanıyorlardı ve Cennet-Cehennem fikirlerine sahiptiler. Yapmış oldukları heykel ve süslemelerinde, inanca ve ahirete yönelik sembolik ifadeler yer almaktaydı. Örneğin Kültigin mezar külliyesinde 3.75 boyundaki anıtın altında kaide olarak Kaplumbağa heykeli konulmuştur. Kaplumbağanın temsil ettiği anlam ise, 'uzun ömür ve kötü ruhları uzaklaştırmak"tır.


    Uygurların zengin sanat tarihi ile ilgili devirlerini anlatmaya çalışırken de hiç şüphesiz onların dini durumlarını ele alamamazlık edemeyiz. Çünkü sanat eserlerinin, plastik sanatların bütünü dini konulara bağlı olarak yapılmıştır.
    Diğer Türklerden farklı olarak resmi dini Mani olarak kabul eden Uygurlarda da ahiret inancının olduğunu ve bu dinlerini yaymak için minyatürlü resimlere ve yazma eserlere önem verdiklerini görürüz.


    Türklerin geçmiş yaşantılarına, milli bünyelerine uygun olan İslamiyeti kabul etmeleriyle birlikte, tarihte dev ve uzun süreli imparatorluklar kurmuşlardır. Kendi istekleriyle İslamiyeti kabul eden Türkler, bu yeni din içinde tamamıyla Asya'da orijinal büyük bir sanat geliştirmişlerdir.
    İnsanlık tarihinde etkin değişiklikler genellikle dinlerin tesiriyle olmuştur. Türklerin İslamiyeti kabulle başlayan değişiklikleri de kaçınılmazdır. Kültür, gelenek ve sanatta bu değişimi açık bir şekilde görmek mümkündür.
    Ölüm gerçeğinin sanata yansıdığı en bariz örneklerden olan türbeler ve mezarlar, İslamiyetten sonra da dikkatle izlenmesi gereken anlamlar taşımışlardır. Türkler öyle muazzam türbeler inşa etmişlerdir ki, dünya sanat tarihinde önemli bir noktayı koymuşlardır. Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlılardaki bu türbe mimari formlarında dikkat çeken bir özellik üst örtünün ya konik şekilde veya kubbe biçiminde olduğu görülür. Bu konik veya kubbe biçiminin, kökleri ise İslamiyetten önceki Türklerdeki çadır geleneğine kadar uzanır. Türklerde ölülerin ilk mezarları hiç şüphesiz kendi çadırları idi. Bu yüzden Türklerin yerleşik hayata geçmelerinden sonra mezarları ister kerpic, ister tuğla ister taş konstrüksiyon olsun çadır biçimlerini korudukları dikkatten kaçmaz. Selçuklularda "kümbet", Osmanlılarda "türbe" adını taşıyan bu mezar yapıları geleneksel çadır kalıplarını taşır.


    Türkler ölüye o kadar önem vermişlerdir ki, sadece önemli kişilerin mezarları değil, sade vatandaşların bile mezarları sanat tarihinde önemli bir yere sahip olmuştur. Müslüman Türkler İlahi mesajın "Küllü nefsin zaikatü'l- mevt" (Bütün nefisler ölümü tadacaktır.) hakikatini mezar taşlarına aktararak insanlara ibret yüklü nasihatlar vermek istemişlerdir. Mezar taşları diğer bütün sanat dallarına göre örf ve adetlerimizi daha fazla yansıtan kültür malzemeleri olarak karşımıza çıkar. Çünkü ölüm insanların bağrını kavurmakta, onlara o denli acılar vermektedir ki kişi eski inanç ve gelenekleriyle, öldükten sonraki hayatını düzenleme çabasına girmektedir. Mezar taşları üzerine yazılan hadislerde insanların ölümden korkmamaları ve her nefsin bir gün ölüm acısını tadacağı vurgulanır.
    Mezar taşlarındaki çeşitli figürlerin özel anlamları vardır. Mesela bazı mezar taşlarında kandil figürü göze çarpar. Bu kandillerin karın kısımlarında Allah yazısı vardır. Yani kandil Allah'ı sembolize etmektedir. Yine mezar taşlarında görülen şamdan ise ölenin ruhunun başka bir aleme yükselmesini temsil eder. Mezar taşlarımızdaki bir başka figürde servi ağacıdır. Bu ise sonsuzluğun ve doğruluğun timsali olarak yapılır. Sadece mezar taşlarında değil, bir çok mimari eserlerde vazgeçilmez bir motif de hayat ağacıdır. Uçlarında haşhaş motifi bulunan bu figür ebedi uykuyu sembolleştiren ve ölenin ruhunun göğe yükselmesi gibi anlamlar içerir.

    Sonuç
    Tarih boyunca insanların karşılaştıkları en büyük hakikat ölüm olmuştur. Hayatın bir çok problemlerine çare bulunduğu halde ölüme çare bulmak mümkün olmamıştır. Her kültür kendine göre bir ölüm yorumu geliştirirken, bunlardan bir kısmı, semavi mesajlardan yararlanırken bazıları beşeri mülahazalarla bir yorum getirmiştir. Bu algılayış biçimleri de tabii olarak o toplumların sanatlarını etkilemiştir. Sanat tarihi çalışmaları aynı zamanda insanların ruh dünyalarının anlaşılması çalışmalarından başka bir şey değildir. Bugün sanat eserleri incelendiği zaman ebediyeti arzulayan çalışmaların ya da ebediyet formasyonları geliştiren eserlerin çok olması, bu duygunun her çağa hitap eden evrensel bir realite olduğunu gösterir.
#21.09.2008 01:23 0 0 0
  • Testis - Testis Ağrısı- Testis Ağrısının Nedenleri

    Epididim testisler üzerinde yer alan ve testislerde yapılan spermin olgunlaşması, depolanması ve taşınmasında rol oynayan yapılardır. Epididim testisler üzerinde yer alan ve testislerde yapılan spermin olgunlaşması, depolanması ve taşınmasında rol oynayan yapılardır.

    Erkeklerde skrotum (torbaların) ağrılarının en fazla nedeni epididim iltihaplanması sonucu oluşan epididimitlerdir.

    Akut epididimitlerde şişlik ve ağrı daha şiddetlidir. 6 haftadan fazla sürüyor ise kronik epididimit olarak adlandırılır.

    √ epididimit belirtileri :
    Skrotum (torbalar) şiş ve ağrılıdır. Bu şişlik ve ağrı hafif olabileceği gibi çok şiddetli de olabilir. Bazen hastalar ağrı nedeni ile yürümekte dahi zorlanırlar.ağır enfeksiyonlarda hastalık diğer testise de yayılabilir.Bu durumlarda ateş ve abse oluşumu da görülebilir. Ayrıca barsak hareketleri ile testislerde ağrı, ağrılı işeme veya boşalma, semen sıvısında kan görülmesi gibi belirtileri de olabilir.

    √ epididimit nedenleri :
    Epididimit genellikle üriner sistem enfeksiyonları, klamidya ve bel soğukluğu gibi cinsel yolla bulaşan hastalıklar, prostatitler sonucu bulaşan bakterilerle oluşurlar. Çok eşli erkeklerde ve kondom kullanmayanlarda görülme riski artmaktadır. İdrar yolları ve üreme sistemi ile ilgili ameliyat geçirmiş hastalarda veya darlık bulunan hastalarda da risk artmıştır.

    √ Önlem :
    Cinsel ilişki esnasında prezervatif kullanımı ve cinsel yolla bulaşan hastalıkların erken tanı ve tedavisi epididimitlerin oluşumunu önlemede en etkin yoldur.

    √ epididimit tanısı :
    Doktor tarafından yapılacak fiziksel muayene, idrar tetkiki ve bazen ultrason ile tanı konulur.

    √ epididimit tedavisi :
    Tedavide antibiyotikler genellikle cinsel eşlerle birlikte kullanılır. Antienflamatuar ilaçlar, yatak istirahati, skrotum askısı, lokal soğuk uygulanması ağrının giderilmesinde faydalı olabilir
#21.09.2008 01:17 0 0 0
  • Aspirin'in Erkeklere Özel Faydaları

    Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Massachusetts Hastanesi tarafından yapılan büyük çaplı bir araştırma sonucu uzun süreli ve düzenli olarak kullanılan Aspirin'in erkeklerde kalın bağırsak (kolorektal) kanser riskini azalttığı sonucuna ulaşıldı.

    2008 yılında keşfinin 111. yılını kutlayan Aspirin, tıp dünyasına yeni kullanım alanları ile hizmet etmeye devam ediyor. Harvard Üniversitesi Tıp fakültesi ve Massachusetts Hastanesi tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen araştırmanın sonuçları Gastroenterology Dergisi'nin Ocak sayısında yayınlandı.

    18 yıl süreyle takip edilen 40 ila 75 yaş arasındaki 47.300 erkeğe ait verileri kapsayan çalışma sonucu, düzenli ve uzun süreli Aspirin kullanımının erkeklerde kalın bağırsak (kolorektal) kanseri riskini azalttığı sonucuna ulaşıldı.

    Risk Yüzde 21 Azalıyor

    Araştırma sonucuna göre düzenli olarak haftada 2 veya daha fazla Aspirin kullanan erkeklerde kalın bağırsak kanseri oluşma riskinin, daha az Aspirin kullananlara kıyasla yüzde 21 oranında azaldığı tespit edildi. Araştırmaya göre haftada 2 ila 5 adet Aspirin kullanan erkeklerde kalın bağırsak kanseri riskinde yüzde 20 oranında azalma olurken, 6 ila 14 tablet Aspirin kullanan erkeklerdeki risk azalma oranı yüzde 28 olarak saptandı.

    Haftada 14'ten fazla tablet alan erkeklerde ise yüzde 70 oranında risk azalması sağlandığı sonucuna ulaşıldı. Araştırma sonucuna göre erkeklerde kalın bağırsak kanseri riskini önemli oranda azaltmak için en az 6 ila 10 yıl süreyle düzenli olarak Aspirin alınması gerekliliği tespit edildi.

    Aspirin'in potansiyel risklerine karşı yukarıdaki şekilde düzenli ve uzun süre kullanımı ile ilgili kararlar hastanın risk faktörlerini ve tüm özelliklerini en iyi şekilde bilen ve takip eden doktorlara danışarak alınmalıdır.
#21.09.2008 01:14 0 0 0
  • Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR

    Dize - mısra, uyak - kafiye, değişmece - mecaz, çoğul - çokluk, tekil - teklik, belirteç - zarf, söz varlığı - kelime hazinesi - kelime dağarcığı - söz dağarcığı - söz hazinesi - kelime serveti - vokabüler, cümle - tümce, cümle bilgisi - söz dizimi, yazım - imlâ, ana düşünce - ana fikir, hikâye - öykü, sıfat - ön ad, hece - seslem, fiil - eylem, ünlü - sesli, vecize - özdeyiş, edat - ilgeç - takı, anlatım - ifade, üslûp - biçem, yazılı anlatım - kompozisyon, isim hâlleri - durum ekleri, adıl - zamir, şahıs zamiri - kişi zamiri - kişi adılı, kişi ekleri - şahıs ekleri.

    İtibarıyla, gurur duymak, iftihar etmek üzerine.

    Yukarıda sıraladığımız terimlere ilk bakışta bir anlam verilemeyebilir. Derlediğimiz bu birbirinin karşılığı olan, herhangi bir anlam farklılığı bulunmayan dil ve edebiyat terimleri, eğitim çağındaki Türk çocuklarının içine düştüğü çıkmazlardan biridir. Örnekler ilköğretimde okutulan ders kitaplarından seçilmiştir. Burada ders kitaplarındaki açıklamalarda kullanılan dildeki farklılık üzerinde durmuyorum. Alınan her parçanın altında yer alan "Metin kısaltılmış ve dili sadeleştirilmiştir." biçimindeki uygulamadan da burada söz etmek istemiyor, yalnızca terimleri ele alıyorum.
    İlköğretim sınıflarında okuyan komşu çocuklarına soruyorum, "Öğretmeniniz Türkçe derslerinde zarf mı, belirteç mi; hikâye mi, öykü mü; dize mi, mısra mı, hangisini kullanıyor?" Verilen cevaplar farklı. Kimisi "Öğretmenimiz her ikisini de kullanıyor." diyor. Bazı öğrenciler, "Öğretmenimiz hikâye'yi, zarf'ı, mısra'yı beğeniyor." diye cevap veriyor. Bazı öğrenciler ise, "Öğretmenimiz hikâye, zarf, mısra deyince kızıyor; öykü, dize, belirteç sözlerini seçiyor ama biz her ikisini de biliyoruz." diyorlar. Bu, aşağı yukarı hepimizin gözlediği açık bir durumdur. Öğretmenlerin içinde bulunduğu bu çıkmazın çeşitli sebepleri vardır. Mezun oldukları fakülte veya yüksek okulda aldıkları eğitim, bu ikili kullanımın ortaya çıkmasında başlıca etkendir. Bu durumla ilgili olarak kargaşanın bir yandan ilkokuldan, bir yandan da yüksek öğretimden kaynaklandığını söyleyebiliriz.
    Ders kitapları yazanların, okullar için imlâ kılavuzu, sözlük yayımlayanların da bu gelişmede payı vardır. Onlar da kullandıkları terimleri değiştirmek istemezler. Öte yandan tarihî kelimesini kılavuzunda ve sözlüğünde tarihi biçiminde yazan, bu imlâyı benimseyen yazar, onun değişmesine pek razı olmaz. Terimlerde de aynı tutumu sürdürür. Daha önce ders kitabında kullandığı terimi değiştirmek istemez. Kimisi öykü'yü, kimisi hikâye'yi, kimisi mısra'yı, kimisi dize'yi, kimisi edat'ı, kimisi ilgeç'i, kimisi de takı'yı tercih eder.
    Türk Dil Kurumu, Talim Terbiye Kurulu, kitap yazarları ve öğretmenler arasında bir uyum olmadığı, uzlaşma sağlanamadığı için yıllardır kargaşa sürüp gider. Biri diğerini inandıramaz, saplantılardan kurtulmak mümkün olmaz ve doğruda birleşilemez; ne olursa öğrenim çağındaki öğrencilere olur. Yeni nesiller, düzeltiyorum, yeni kuşaklar, batı hayranı dostlarım için tekrar düzeltiyorum yeni jenerasyonlar, bu kargaşa içinde bilgilerini ortak terimler içinde toplayamazlar. Bu sorun onların önüne daha ileriki sınıflarda ve hatta hayatta tekrar çıkar. Onlar üniversitelere ve yüksek okullara gittiklerinde bu sorunlarla karşılaşır, ancak buradaki eğitim çok kez onlara batı dillerinden alınmış tek karşılığı öğretir.
    Bizdeki bu terim kargaşasının batı dillerindeki durumuna bakalım: Adverb, adjective, verb, syllable bütün ders kitaplarında, öğretmenlerin dilinde aynı kelimedir. Ders kitaplarıyla öğretmenler veya öğrenciler arasında terim açısından bir uyumsuzluk, farklılık yok. Hepsi söz konusu bu kavramlara değişmeyen tek adı verir. Hata bu birlik, aynı dil grubuna bağlı çağdaş öteki batı dillerinde de ortaktır. Bize gelince adverb, zarf, belirteç; adjective, ön ad, sıfat; verb, fiil, eylem; syllamble, hece, seslem gibi ikili hatta üçlü karşılığı ile yaşar. Aslında bu olumsuz durum yalnızca dil ve edebiyat terimlerinde değil, öteki bilim dallarında ve sanat kollarında da görülür.
    Terim sorunu bugün ortaya atılmış veya yeni çıkmış değildir. Yıllardır bu konu Türk bilim hayatında, Türk Dil Kurumu çevresinde tartışılır ve dile getirilir. Millî Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, üniversite kurulları, nedense bu olumsuz gidişe eğilmez, bir çözüm getirmez. Dolayısıyla öğrenciler, sınıflarda farklı terimlerle yetişir, kavram kargaşası içinde boğuşur, ileriki sınıflarda ise batı dillerindeki terimi tercih etmek zorunda kalır.
    Bugünlerde basından öğrendiğimize göre ders kitaplarının teminini Millî Eğitim Bakanlığı üstlenecek ve kitaplar öğrencilere parasız dağıtılacak. Böyle bir girişimde beni ilgilendiren husus, yukarıda sıraladığım terim çıkmazına bir çözüm getirilip getirilemeyeceğidir. Çıkarılacak olan kitaplar söz konusu terimlerdeki ikiliği giderecek mi? "Öğrenci belirteci de zarfı da bilsin, ders kitabında belirteç de olsun, zarf da olsun" mu denecek? Eğer bu düşünce hâkim kılınırsa ve bütün terimlere bu gözle bakılırsa bu kargaşa devam eder, yöneliş batı dillerindeki karşılıklarına olur ve 1932 yılından beri sağlanan gelişme boşa gider.
    Bu durumda yapılacak iş, 1932 yılından bu yana süren geleneğe uymak, Türk Dil Kurumu ile Talim Terbiye Kurulu arasında ortak çalışmalar yapılmasına imkân sağlamak; kuruluşu doğru, kullanım sıklığı bulunan terimlerden birini tercih etmek ve onun ders kitaplarında yerleşmesine çalışmak; kökü doğu ve batı dillerine dayanan fıkra, virgül, nokta, manzume gibi yaygınlaşmış, Türkçenin ses kurallarına uymuş, Türkçe karşılıkları bulunamamış terimleri de korumaktır.
    İtibarıyla, dolayısıyla, tamamıyla, sırasıyla
    İkili imlâsı ve ikili söyleyişi bulunan ve "bir durumdan sayılma" veya "bakımından" anlamlarıyla kullanılan itibarıyla sözünün, televizyonlarda konuşmalarını dinlediğimiz devlet adamlarından basın mensuplarına kadar, toplumumuzca genel olarak itibariyle biçiminde söylendiğine tanık oluyoruz. Sorun, bu sözün doğru imlâsının ve söyleyişinin ne olduğudur. İtibarıyla mı, itibariyle mi? Bu konu ile ilgili olarak bir başka soru, söz konusu kelimenin yazılışı itibarıyla, okunuşu itibariyle midir?
    Türk Dil Kurumunun çıkarmış olduğu Türkçe Sözlük'te ve İmlâ Kılavuzu'nda bu kelimenin imlâsı itibarıyla'dır. Ali Püsküllüoğlu bu kelimeyi Yazım Kılavuzu'na itibariyle biçiminde almıştır. Nijat Özön'ün Yapı Kredi yayınları içinde çıkan Büyük Dil Kılavuzu adlı çalışmasında ve Dil Derneğinin Yazım Kılavuzu'nda itibariyle imlâsı benimsenmiştir. Piyasadaki öteki kılavuzların bazıları itibarıyla, bazıları da itibariyle imlâsını tercih etmişlerdir. Millî Eğitim Bakanlığınca yayımlanan Örneklerle Türkçe Sözlük adlı eserde de itibariyle imlâsına uyulmuştur. Burada üzerinde durulması gereken bir husus bulunmaktadır. Aynı yapıdaki dolayısıyla, tamamıyla, tabiatıyla gibi örnekler yukarıda saydığımız yazım (imlâ) kılavuzlarında, sözlüklerde uyuma bağlı olarak alınırken, itibariyle biçimine gelince neden büyük ünlü uyumuna uyulmamıştır? Kanaatimce bu durum kelimenin itibarî, biçiminin esas alınmasından kaynaklanmıştır. Oysa itibarî kelimenin sıfat şeklidir ve buradaki î, iyelik değil, nispet ekidir. Vasıta-sı-yla örneğinde olduğu gibi bütün bu tür yapılarda ile edatı bir iyelik eki üzerine gelmektedir.
    İtibarıyla sözünde ile bir edattır, kalıplaşıp kelimeye bağlanmıştır. Dilimizde aynı yapıda zarf olarak kullanılan dolayısıyla, tamamıyla, sırasıyla, tabiatıyla, yoluyla, aracılığıyla, lâyıkıyla, kanalıyla, hakkıyla, vasıtasıyla gibi başka sözlerde de aynı durum görülür. İle'nin bitişik yazıldığı bu örneklerin imlâsında Türkçenin büyük ses uyumu kuralı dikkate alınmıştır.
    Konunun, son hecesi ince ünlü taşıyan kelimelerle ilgili örnekleri ise şunlardır: Nedeniyle, ziyadesiyle, münasebetiyle, suretiyle, var kuvvetiyle, var gücüyle, gündüz gözüyle vb. Bu tür ince ünlü taşıyan kelimelerle kurulan zarfların söyleyiş ve imlâ açısından herhangi bir sorunu yoktur.
    Örneklere hâliyle kelimesini de eklemeliyiz. Ancak dikkat edilirse bu örnek hâlıyla değil hâliyle imlâsıyla kullanılmaktadır. Bu durum hâl kelimesinin ince sıradan ek almasından kaynaklanmaktadır.
    İtibar dilimize Arapçadan geçmiştir. Türkçede kazandığı anlamlar "güvenilir olma, değerlilik, kazanılan saygı"dır. Söz konusu kelime, dilimizin ses kurallarına uymuş, ilk hecede kesmeli söylenen ayın sesi (i'tibar) kaybolmuş, açılan boşluğu aslında bulunmayan ve uzun telâffuz edilen i: sesi doldurmuş, kelimenin söylenişi i:tibar biçimini almıştır.
    Eskiden doğu dillerinden özellikle Arapçadan bir kelime girince onun sıfatı ve zarfı da birlikte dile mal edilmiştir. Bu örnekte de böyle olmuştur. İtibar isim, itibarî sıfat, itibaren zarftır. Her üç söz de bugün canlıdır ve kullanımdadır. Bu örneklerde itibar kelimesine sıfat ve zarf yapmak üzere getirilen eklerden biri nisbet eki î ve diğeri zarf yapan Arapça kökenli tenvin eki -en'dir. İlk anda itibarıyla sözünün itibariyle söylenmesine söz konusu kelimelere getirilen yabancı eklerin ince okunuşu bir sebep olarak gösterilirse de, gerçekte bu kelimenin son sesinin ince okunması, ile edatından kaynaklanmaktadır. İtibar kelimesine bir iyelik eki getirilmiş, kelime itibar-ı biçimini almış ve onun üzerine de itibar- ı - ile biçiminde ile edatı eklenmiştir. İki ünlü arasına ise kurala göre y sesi girmiş ve bu ses bir önceki iyelik ekini inceltmiştir. Bu arada vurgusuz kalan ile edatının i ünlüsü, söz konusu kelimenin bitişik yazılmasında konuşmaya bağlı olarak düşmüş ve itibar- i - y- le biçimi elde edilmiştir. Söyleyiş genel olarak itibariyle biçimindedir. Ancak dilciler ortaya çıkan bu uyumsuzluğu, büyük ses uyumuna ters düşüşü gidermek için bu kuruluştaki bütün kelimeleri -haliyle dışında- sözlüklere ve kılavuzlara uyuma uygun olan biçimleriyle almışlar ve dolayısıyla, itibarıyla, tamamıyla gibi örneklerin ince olan son hecesi de kalın ünlüye çevrilmiştir.
    Söyleyişle yazılış arasındaki farklılık ile edatının uyuma bağlanması çabalarından kaynaklanmaktadır. Bu konuda bir anket yapılacak olursa, söyleyişin daha çok itibariyle, dolayısiyle, tamamiyle, sırasiyle biçiminde olduğu görülecektir. Gülben Ergen'in şarkısındaki dolayısiyle söyleyişi bunun için canlı bir örnektir. Ancak yazının söyleyişi etkilediğini hesaba katarsak, zamanla söyleyişin de itibarıyla, dolayısıyla, sırasısıyla, tamamıyla olacağınıtahmin edebiliriz.

    İftihar etmek, gurur duymak
    Sertap Erener'in Avrupadaki şarkı yarışmasında elde ettiği başarı en yüksek derecedeki devlet adamından televizyon ve radyo muhabirlerine kadar, halkımızca alkışlandı ve duyulan sevinç, seninle gurur duyuyoruz, seninle gururlanıyoruz, sen bizim gururumuzsun gibi cümlelerle dile getirildi. Bu kullanım aslında yenidir. Eskiden böyle bir duygu seninle iftihar ediyoruz, sen bizim medarıiftiharımızsın biçimindeki cümlelerle dile getirilirdi. O tarihlerde gurur kendi yerinde ve anlamında, iftihar dakendi yerinde ve anlamında kullanılırdı ve gurur, iftihar; iftihar, gurur anlamına gelmezdi. Şimdi her iki kavram gurur ile karşılanıyor. Dolayısıyla bunların türevlerinde de birtakım anlam kaymaları ortaya çıkıyor ve gurur'un anlamı genişliyor. Bu arada iftihar'a da yazık oluyor. İftihar kullanımdan çıkıyor. Okullarda iftihara geçilirdi, iftihar listelerinde yer alınırdı. Anne ve babalar, öğretmenler, çocuklarıyla, öğrencileriyle iftihar ederdi. Bu gelişme karşında Türkçe Sözlük'e baktığımızda, sözlük, bu anlam kaymalarını henüz sayfalarına geçirmemiş. Türkçe Sözlük, gurur'u "Kendini beğenme, büyüklenme, kibir", gururlanmak fiilini ise, "Övünmek, büyüklenmek, kurumlanmak" anlamlarıyla tanımlamıştır. Bu tanımlama yol göstericiyken, birilerinin yanlış kullanımı giderek yayılmıştır. Bu durum, sözlüklere, kaynaklara bakmamaktan, yabancı Türkçe ayrımı yaparken kavramın, anlamların, dikkate alınmamasından, yapılan keyfî müdahalelerden, uzmanlığa önem vermemekten kaynaklanıyor.
    Sertap Erener'in başarısı büyüklenme, kibirlenme, kurumlanma değildir. Onun başarısı bir övünçtür. Duyulan sevinç, onu yüceltme, onunla iftihar etme anlamlarında bir övünmedir. Gösterişe, kendini beğenmeye dayalı bir övünme değildir. Gururlanmak, övünmenin belirttiğim anlamlarından yalnızca biridir. Bu duruma bakıp övünmeyi yalnızca dar anlamda gurur olarak alamayız.
    Bu tür yapay anlam kaymalarına gitme, bir kelimeyi gerçek anlamının dışında kullanma dil eğitimimizin içinde bulunduğu durumu gösteren acı örneklerden biridir. Bu durum söz dağarcığının giderek daralmakta olduğunu gösterir. Kaynaklara bakılmayan, onlara itibar edilmeyen böyle bir ortamda keyfî kullanımlar, ne yazık ki, kısa zamanda yayılıyor, dilimize sahip çıkıyoruz diyen bir avuç insanın da sesi duyulmuyor.
#21.09.2008 01:09 0 0 0


  • Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR

    Hediye, armağan, belek, gayriyasal, düşkünler evi, özel adlara getirilen ekler üzerine.

    Hediye, armağan, belek
    Cumhuriyet döneminde yapılan Türkçeleştirme çalışmaları sırasında önerilen Türkçe kelimelerden biri de armağan'dır. Armağan, hediye'ye karşılık olarak gösterilmiştir. Türk Dil Kurumu, 23 Eylül 1934 tarihinde Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayımlattığı kelime listesinde hediye'nin karşılığını armağan olarak vermiştir. Aradan 70 yıl geçti. Dilde eski bir kelime durumuna girmiş olan armağan, bu süre içinde canlandı ve anlamı çeşitlendi. Ancak armağan sözü hususi (otomobil), özel (otomobil) örneğinde olduğu gibi hediye'nın yerini tamamıyla alamadı. Her iki söz de Türkçede varlıklarını sürdürdü. Bu gelişme sırasında iki kelime arasında bazı anlam incelikleri doğdu ve kullanım yerleri farklılaştı. Armağan bugün hediye anlamı yanında "mükâfat, ödül" anlamlarında da kullanılıyor. Öte yandan armağan, Hasan Eren Armağanı, Zeynep Korkmaz Armağanı, Saim Sakaoğlu Armağanı, Tuncer Gülensoy Armağanı örneklerinde olduğu gibi bir bilim adamının yaptığı hizmetleri anmak, onun bilime olan katkılarını belirtmek amacıyla hazırlanmış olan kitap anlamını da kazandı.
    Armağan'ın yazı dilinde var olduğu düşünmüş eski metinlerden kelimeler derlenerek hazırlanan ve Türk Dil Kurumunca yayımlanmış bulunan Tarama Sözlüğü'ne bu söz alınmamıştır. Oysa eski Anadolu Türkçesiyle yazılmış bazı kaynaklarda bu kelimeye rastlanmaktadır. Örnek olarak Türk Dil Kurumu yayınları içinde çıkmış olan Yard. Doç. Dr. Paşa Yavuzarslan'ın doktora tezinde armağan iki yerde geçiyor. Birini buraya aktaralım: ...iy nefs bunı bilmez misin ki, kaçan bir dost dostuna tuhfe ve armagan gönderse ol anı aguyısa red eylemez... (Münebbihü'r-rakidin 113. sayfa). Yakın anlamlı tuhfe kelimesiyle birlikte kullanılan armağan burada "hediye" anlamındadır.
    Armağan kelimesine Hasan Eren, Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü adlı eserinde yer vermiş, Alman Türkolog G. Doerfer de Türkishe und mongolische Elemente im Neuperischen (I-IV, Viesbaden 1963-1975) adlı eserinde bu kelimeyi ele almış ve bunun Arapçada ve Farsçada da kullanılmış bir kelime olduğunu örneklerle açıklamıştır.
    Armağan'ın karşılığı olan hediye'nin Türkçede giderek anlam alanının daralması beklenirken aksine hediye'nin kullanım alanı genişlemiş, yeni türevler oluşmuştur. Bu gelişmeler içinde hediye'niniki batı kökenli kelimeyle birlikte kullanıldığını, hediye çeki ile hediye kuponu kelimelerinin doğduğunu görüyoruz. Bu iki söz, Türk Dil Kurumunun 1998 baskılı Türkçe Sözlük'ünde yoktur. Bunlar, 2005 tarihinde yayımlanan Türkçe Sözlük'te yer almıştır. Görüldüğü gibi dil canlı bir varlık gibi sürekli gelişiyor ve değişiyor. Dildeki canlılığa bu tür örnekler kanıt olarak gösterilmelidir.
    Hediye karşılığı armağan gibi Türk dilinde bir de belek kelimesi vardır. Belek maalesef armağan gibi canlandırılamamıştır. Türk Dil Kurumunca 1934 yılında yayımlanan Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi II adlı eserde belek yer almış ve bahşiş, hediye karşılığı olarak önerilmiştir. Ancak bu kelime tarihî metinlerden günümüz yazı diline geçememiş, armağan kelimesi kadar şanslı olamamıştır. Belek bugün Kırgızcada hediye anlamında kullanılmaktadır. Ayrıca kuzey Türk lehçelerinde de bölek, bülek biçimlerinde yaygındır. Belek eski Anadolu Türkçesinde de geniş bir biçimde kullanılmıştır. Ancak 1732 tarihinde yayımlanan Şeyhülislam Mehmed Esat Efendi'nin Lehçetü'l-Lugat adlı eserinde belek kelimesini bulamıyoruz. Anlaşılan 1700'lü yıllarda belek kullanımdan kalkmış, bu kavram, çoğu Arapça bir kısmı da Farsça olan şu kelimelerle ifade edilegelmiştir:
    Arapça kökenli olanlar: hediye, tuhfe, atiye, atâ, teberru , ihsan.
    Farsça kökenli olanlar: bahşiş, bergüzar, peşkeş.
    Zamanla bunların da atiye-i seniye, muharrem atiyesi, bayram hediyesi, hediye-yi behiye, hediye kuponu, hediye çeki, cülus bahşişi gibi çeşitli türevleri oluşmuştur. Her birinin diğerinden farklı anlamı bulunan bu kelimelerden Türk kültür hayatında hediyenin geniş bir yeri olduğu anlaşılmaktadır.
    Bu bahsi noktalamadan fiyat sorulurken kullanılan "Hediyesi ne kadar?" sözü üzerinde de durmak gerekir. Şemsettin Sami, sözlüğünde bunun yalnızca Kuran söz konusu olduğunda kullanılması gerektiğini belirtiyor. Bugün ise bu uyarı unutulmuş gibidir. Herhangi bir malın fiyatını sorarken "Hediyesi ne kadar ?" diye sorulduğuna tanık oluyoruz.
    Gayriyasal
    Haber Türk kanalında 27.10.2005 gecesi saat 7.40'ta Özkan Canaydın ile yapılan konuşmalar arasında kullanılan kelimelerden biri gayrıyasal idi. Arapça kökenli gayr ile Türkçe kökenli yasal kelimesinden oluşan bu garip söze başka konuşmalarda da rastlamaktayız. Türkçe bir kelimeye Arapça, Farsça, Fransızca ön ekler getirmek bu ara sık duyulmaya başlandı. Son örneği de antiyasal ve yukarıda verdiğimiz gayriyasal'dır.
    Gayr ile kurulmuş Osmanlıca kelimelerin birçoğuna özellikle terim düzeyinde uygun karşılıklar bulamadığımız, gayr'ın temsil ettiği kavramı kelimenin sonuna antifriz, donmaönler örneğinde olduğu gibi bir isim veya ek getirerek karşılayamadığımız için bunların yerlerini batı kökenli kelimeler aldı. 2005 tarihli Türkçe Sözlük'te Türkçe eklerle genişletilmiş türevleri dışında anti ile kurulu otuz iki kelime var: antialerjik, antiasit, antibiyotik, antidamping, anti*demakratik, antidot, antiemperyalizm, antiemperyalist, antifriz, antihijyenik, antijen, antikapitalist, antikapitalizm, antikatot, antikominist, antikominizm, antikor, antioksidan, antipati, antipatik, antipropaganda, antisemit, antisemitik, antise*mist, anti*semitizm, antisepsi, antiseptik, antisiklon, antitez, antitoksik, antitoksin, antitonal.
    Tıpta, eczacılıkta, biyolojide, kullanılan bu yapıdaki batı kökenli kelime sayısı çok daha fazladır. Bunun için şu örnekleri verebiliriz: Antiamibik, antianjinal, antiaritmik, antiaromatik birleşik, antiasmetik, antiaterosklerotik, anti*depresan, antidiyabetik, antidiyareik, antiemik, antiepiletik, antifibrinolitik, anti*flojistik, antifungal, antihelmintik, antihidrotik, antihipertansiyon, antihipoglisemik, antihistaminik, antienflamatuvar, antikoagülan, antikolinesteraz, antimaleryal, an*timetabolit, antimikotik, antimikrobiyal, antineoplastik, antinevraljik, antiparkin*son, antiperspiran, antipiretik, antiproliferatif, antipsikotik, antiraşitik, antiretrovi*ral, antirezistan, antitiroit, antisekretuvar, antitoksin, antitrombositik, antitrom*botik, antitüsif, antiviral vb.
    Türk gençleri bugün üniversite sıralarında anti- ile yapılmış bu tür yüzlerce batı kökenli kelimenin okunuşunu, imlasını öğrenmeye, ve bunları kullanmaya çalışıyor. Bunların hiç olmazsa bir bölümüne karşılık bulmak veya söz konusu terimlerin üzerindeki yabancı ekleri Türkçe eklerle karşılamak konusunda hiçbir girişim olmamakta, ilgililer buna izin vermemektedir. İlgili öğretim üyelerine sorulduğunda bunların batı dünyasının bilim çevrelerinde kullanıldığını, dolayısıyla bu terimlere dokunulmaması gerektiğini söylemektedirler.
    Türkçe Sözlük'teki anti- ön eki ile kurulmuş batı kökenli kelimeleri tekrar etmemek için bunların arasına yukarıda sıralanan terimler alınmamıştır.
    Bir ön ek gibi kelimelerin başına getirilen ve olumsuzluk anlamı veren gayr ile kurulmuş kelimelerin sayısı son otuz kırk yıl içinde iyice azaldı. Osmanlı Türkçesinde gayr, ihtiyaç duyulan her Arapça kelimenin başına getirilebilmiş ve gayrımutabık, gayrimalum, gayrımüsmir, gayrıcaiz, gayriilmî gibiyüzlerce kelimeyle birlikte kullanılarak çeşitli kavramları karşılamıştır. Bugün 2005 tarihli Türkçe Sözlük'te gayr ile kurulmuş yirmi beş kelime var.
    Türkçe Sözlük'te yer alan gayriahlaki, gayriciddi, gayriihtiyari, gayriinsani, gayrikabil, gayrikanuni, gayrimenkul, gayrimeşru, gayrimüslim, gayriresmî örneklerinde görüldüğü gibi hepsinde ikinci kelime Arapçadır. Bu şekil herhangi bir Türkçe kelimenin başına getirilmemiştir. Bu kelimeler izafet kesresi adı verilen bağlama ünlüsü i sesi ile birbirine bağlanır. Türk Dil Kurumunun imla kılavuzları bu tür kelimeleri öteden beri bitişik yazmış ve bu imla yaygınlaşmıştır. Nijat Özön'ün Yapı Kredi yayınları arasında çıkan Büyük Dil Kılavuzu adlı çalışmasında ise bu tür kelimelerin sayısı yüz ellidir. N. Özön'ün bu sayıyı artırması gayri şuur, bilinçdışı; gayri uzvi, inorganik; gayri meskûn, ıssız örneklerinde olduğu gibi karşılıklarıyla kelimeleri sıralaması, anlaşılan bunların karşılıklarının neler olduğunu göstermek düşüncesine dayanmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığınca çıkarılmış olan Örneklerle Türkçe Sözlük'te ise gayr ile kurulmuş 29 kelime var.
    Önce şunu belirtmek gerekir ki, Osmanlı Türkçesinde gayr ile kurulu hangi kelime ve terimin var olduğu konusunda bir araştırma yapılmamış, bunların Türkçe karşılıkları üzerinde durulmamış, gayr'ın hangi kelime ve ekle kullanılacağı üzerinde kapsayıcı bir karar verilmemiştir. Gayr ile kurulmuş kelimelerin tanımları da sözlüklerde yoktur. Bu yapıdaki kelimelerin çokluğu sebebiyle gayr ile kurulmuş biçimlere eski sözlüklerde yer verilmemiş, yalnızca gayr kelimesi madde başı olarak alınmış ve bunlarla kurulmuş birkaç kelime örnek olarak gösterilmiştir. Eğer vaktiyle bu kelimelerin, özellikle terim olanlarının bir listesi çıkarılmış ve Türkçe kaşılıkları verilmiş olsaydı, herhangi bir kargaşa yaşanmaz ve bazı terimler karşılıkları gösterilmediği için tarihe karışmaz, bunların yerini inorganik, indeterminizm örneklerinde olduğu gibi batı kökenli terimler almazdı. Bulunan karşılıklarda da bir istikrar yoktur. Örnek olarak gayrikanuni, gayrimeşru bu iki terim N. Özön'ün kılavuzunda yasadışı terimiyle karşılanmıştır. Oysa günümüzde gayrikanuni, yasa dışı ile karşılanırken gayrimeşru varlığını koruyor.
    2005 tarihli Türkçe Sözlük'te yer alan Türkçe karşılıkların her iki kelimesi de kendi anlamlarında olduğu düşünülerek ayrı yer almış; N. Özön ise iki kelimeden oluşan söz konusu kelimelerden Osmanlıcasını ayrı, Türkçe karşılığını bitişik yazmıştır. Bu yolda da kaynaklar arasında bir kargaşa söz konusudur. Bu kargaşa basına da yansımıştır. Ayrı veya bitişik imlalar yanında söz konusu kelimeler gayr-i meşru örneğinde olduğu gibi bağlama i'si de gösterilerek açılmış biçimiyle yazılmaktadır.
    Bu tür sorunlar yanında şimdi gayr sözünün Türkçe kelimelere de getirilişi bir başka kargaşaya yol açmıştır. Bu durum dile gösterilen ilgisizlikten kaynaklanmaktadır. Toplumumuzda dili özenle kullanma kaygısı genel olarak gelişmemiştir. Her aydının gayr nedir, bunun Türkçesi ne olabilir diye bir bilgisi olmalıdır. Gayrı karşılayan kelimenin, Türkçenin yapısına uygun olarak başa değil, kelimenin sonuna getirilmesi gerektiği bilinmelidir.
    Düşkünler evi
    Düşkünler evi sözüitici, ürkütücü, hoş olmayan bir ad. Bunun eski adı darülaceze idi. Bu ad da ürkütücü ve soğuk bir ad idi. Ancak bu iki kelimeden oluşan sözün çok kimse anlamını bilmezdi; dolayısıyla düşkünler evi sözüne göre biraz daha insanlara yakındı. Bu adı kimin koyduğunu bilmiyoruz. Türkçeleştirme sırasında bu eve daha çekici, daha kucak açıcı, kol kanat gerici bir ad verilebilirdi. Örnek olarak adı bakım yurdu, bakım sarayı, bakım konağı olabilirdi. Hastanelerde de bakma, bakım, bakıcı gibi terimler vardır. Bu sebeple bakım bu tamlamaya uygun düşerdi. Güçsüzler evi, güçsüzler yurdu adlandırmalarının da düşkünler evi sözünden pek farkı yoktur. Türkçede anlamca çeşitlenen ve "ev, daire, mesken, konak" anlamına gelen Arapça kökenli dar kelimesi bir tamlama biçiminde pek çok kelimenin başına getirilmiştir. "Savaş yeri "anlamında darü'l-harp bunlardan biridir. "Öğretmen okulu" anlamında darü'l-muallimin bir başka örnektir.
    Türkçeleştirme sırasında dar'ın yalnızca ev ile karşılanması doğru olmamış, adlandırmaları kısıtlamıştır. Yurt, köşk, saray, konak veya meskenlere verdiğimiz çeşitli adlardan biri ile bu kısıtlı adlandırmanın önüne geçilebilirdi.
    Arapça kökenli dar kelimesinden Farsça kurallara göre de tamlamalar yapılmış ve türetmelerde bulunulmuştur. "Dünya" anlamında dar-ı dünya, dar-ı fena, "ahiret anlamında dar-ı beka bu tür örneklerden birkaçıdır. Nijat Özön'ün Yapı Kredi yayınları içinde çıkan Büyük Dil Kılavuzu adlı çalışmasında dar ile kurulmuş on bir kelime, 2005 tarihli Türk Dil Kurumu tarafından çıkarılan Türkçe Sözlük'te ise dört kelime bulunmaktadır. Bunlar darülaceze, darülbedayi, darüleytam, darülfünun' dur. Darülfünun'un günümüzdeki karşılığı üniversite'dir. "Öksüzler evi, öksüzler yurdu" anlamında olan darüleytam diye bugün faal bir kuruluş olmadığı için bu ad da artık kullanılmaz olmuştur. Aslında Osmanlı toplumunda dar kelimesiyle kurulmuş kelimelerin pek çoğu bugün unutulmuş veya o kültürlerin, o faaliyetlerin, uygulamaların ve kuruluşların ortadan kalkmasıyla onlara verilen adlar da tarihe karışmıştır. Mehmet Zeki Pakalın'ın Osmanlı Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü'nde dar ile yapılmış kırk bir kelime bulunmakta ve bunların anlamları uzun uzun açıklanmaktadır.
    Konu ile ilgili bir başka dikkat çekici duruma değinmeden geçmeyelim. Bugün kullanımda olan düşkünler evi, düşkünler yurdu kelimeleri 1998 tarihli Türkçe Sözlük'te ayrı yazılmıştı. Günlük kullanımda ev kelimesi daha çok bitişik yazıldığından ve öteki kaynaklarda da ev kelimesinin bitişik yazılması gelenekleştiğinden Türk Dil Kurumu, son olarak çıkarttığı 2005 tarihli Türkçe Sözlük'te düşkünler evi de dahil olmak üzere ev ile yapılmış öteki kelimelerin bitişik yazılması benimsemiştir. Buna karşılık yurt ile kurulmuş olan kelimelerin imlasında herhangi bir değişiklik yapılmamış yurt sözü düşkünler yurdu örneğinde olduğu gibi ayrı yazılmıştır.
    Özel adlara getirilen ekler
    Bu ara yayın organlarında adı en çok geçen kişilerden biri yazar Orhan Pamuk'tur. Bu yazarımızın soyadı k sesi ile bitmektedir. Hüseyin Çelik adı da basında Milli Eğitim Bakanı olması dolayısıyla sık geçen adlardan biridir. Bu soyadının da son sesinde k ünsüzü bulunur. Her iki şahsiyetin soyadlarına ünlü ile başlayan bir ek getirildiğinde yanlış telaffuz ediliyor. Okunuş Orhan Pamuğun veya Orhan Pamuğa olması gerekirken yazılışın etkisinde kalınarak bazı radyo ve televizyon sipikerleri bu adı Orhan Pamuka, Orhan Pamukun biçiminde söylemektedirler. Bu durum, Orhan Pamuk'un veya Orhan Pamuk'a, Orhan Pamuk'u biçimindeki yazılıştan kaynaklanıyor. Okuyucular, spikerler ne görüyorlarsa onu okuyor ve söyleyişteki ses değişikliğini dikkate almıyorlar. Bu yanlış söyleyişi doğru bulup "Bu bir özel addır, özel adı korumamız gerekir." biçiminde savunanlar oluyor. Bu düşüncesini yazıya dökenler de var. Bu savunmanın herhangi bir dayanağı yoktur. Uçak, uçağı örneğinde olduğu gibi özel olmayan adları nasıl okuyorsak bunları da aynı biçimde okumalıyız. Hüseyin Çelik'e, Hüseyin Çelik'in yazılır, Hüseyin Çeliğe, Hüseyin Çeliğin okunur.
    Özel kişi adları yalnızca k ile bitmez. ç sesleriyle de bitebilir. Bunda da aynı yolu izleriz. Nurullah Ataç adına ünlü ile başlayan bir ek getirildiğinde Nurullah Ataç'ın, Nurallah Ataç'a yazılır, Nurullah Atacın, Nurullah Ataca okunur. Kesme ile ekin özel addan ayrılması ve özel adın yapısının yazıda korunmasının okumayı etkilememesi gerekir.
    Soyadlarımız genel olarak Türkçe olduğu için sorun daha çok son sesi k ve ç olan kelimelerde yaşanır. Aynı durum ilk adlarda da söz konusudur. Başak'a, Başak'ı, Başak'ın yazılır, Başağa, Başağı, Başağın okunur.
    Kökeni Arapça ve Farsça olan ve Türkçeye geçince son sesleri yumuşak iken sert ünsüzlere dönüşen Serap, Mesut, gibi örneklerde söyleyişle ilgili bu özellik çok daha açık bir biçimde görülür, Mehtap'a, Mesut'a yazılır. Mehtaba, Mesuda okunur.
    Konu aslında çok yönlüdür. Bu düzenli ve kurallı yapı, bilgi eksikliğinden ve bazı kişisel müdahalelerden dolayı yozlaşmıştır. Kılavuzlarda, ders kitaplarında bu sorunu giderecek yeterli ve kapsamlı bir açıklama da bulunmaz. Bu hususu birkaç örnekle açıklamaya çalışalım.
    Birleşik kelime yapısında olan soyadlarında bazen ikinci kelime tek hecelidir. Bazkurt, Öztürk, Gökalp gibi soyadlarına ünlü ile başlayan bir ek getirildiğinde yukarıda belittiğimiz ses değişikliği olmaz. Öztürk'e, Gökalp'a, Bozkurt'a yazılır ve Öztürke, Gökalpa, Bozkurta okunur. Bu durum, Türkçede tek heceli kelimelerin bazı istisnalar dışında son seslerinin değişmemesi ilkesinden kaynaklanır.
    Kökeni Türkçe olmayan Melek adı Melek'e, Melek'in biçiminde yazılır; Meleğe, Meleğin biçiminde okunur.
    Soyadı Fırat, Barut olan kişilerden söz edilirken Ali Fırat'a, Ali Barut'a yazılır, Ali Fırata, Ali Baruta biçiminde okunur ve okunuşla yazı arasında herhangi bir ses değişikliği olmaz. Çünkü özgün biçimleri Fırat ve Barut'tur. Bu durumda soyadları son sesi değişenler, son sesi değişmeyenler diye iki başlık altında konu ele alınabilir.
    Aslı Mehtab, Receb olan adlar Türkçede son seste sert ünsüzler bulunur kuralına göre Mehtap, Recep biçimini alır. Bu adlara ünlü ile başlayan ek getirildiğinde Mehtap'a, Recep'e yazılır, Mehtaba, Recebe okunur. Ancak öyle adlar var ki bunların son seslerindeki değişme günümüzde nerdeyse işlemez hâle gelmiştir. Örnek olarak aslı Mehmed, Hamid olan yabancı kökenli kelimeler Türkçenin kuralına göre Mehmet ve Hamit biçiminde değişir. Bu arada Hamit kelimesindeki uzun hece de kısalmış, farklı heceleri uzun olan Hâmit ile Hamît arasındaki anlam farkı da kaybolmuştur. Söz konusu kelimeler ünlü ile başlayan ek aldıklarında da Mehmete, Hamite biçiminde okunmakta ve söylenmektedir. Oysa bu adlar Mehmet'e Hamit'e yazılacak ve Mehmede, Hamide biçiminde okunacak.
    Konunun daha da karışık örnekleri vardır. Aslı Pulad olan ve Türkçeye Pulat biçiminde geçen bu Farsça kökenli kelime bazen de Polat biçiminde kullanılır. İmlası Polat'a, Polat'ın olan bu biçimin Polada, Poladın biçiminde okunması beklenirken bugünkü kullanımda okunuş daha çok Polatı, Polata, Polatın' dır. Son sesi d olan Ümit adı da yazıda Ümit'i, Ümit'e biçiminde yazılır, Ümidi, Ümide biçiminde okunması gerekirken günümüzde dahaçok Ümite, Ümitin biçiminde söylenmektedir. Aynı durum Mert adında da görülmektedir. Bu kelimenin de son sesi aslında d'dir. Mert'e, Mert'in biçiminde yazılması ve Merdin, Merde biçiminde okunması gerekir. Ancak bunda da ünlü ile başlayan ek getirildiğinde okunuşun daha çok Merte, Mertin biçiminde olduğunu görüyoruz. Son olarak bu örneklere Macit, Mecit örneklerini de ekleyelim. Son sesleri aslında d olan bu adlarda da aynı okunuşlara rastlanmakta, Macidi, Macide, Mecidi, Mecide söylenmesi gereken adlar, Maciti, Meciti biçiminde söylenmektedir. Eskimiş bu tür adlarda hata daha çok yapılıyor.
    Biraz da son sesi değişmeyen örneklere yer verelim. Yabancı kökenli pek çok adın son sesi değişmez. Bunların son sesleri geldikleri dillerde de serttir. İsmet, Hikmet, Kudret, Servet, Saffet, Fikret örneklerden birkaçıdır. Dolayısıyla bunların okunuşunda herhangi bir sorun yoktur. Hikmet'e, İsmet'e, Servet'e yazılır ve Hikmete, İsmete, Servete okunur.
    Bu kargaşanın giderilmesi için söz konusu kelimelerin taranıp bir esasa bağlanması, eğitim programlarına alınması gerekir. Aksi hâlde kişiler arasındaki farklı telaffuzların boyutu gün geçtikçe daha da büyüyecektir. Bu kısa açıklamamızdan da anlaşılacağı gibi ortaya çıkan bu durum bilgi eksiliğinden, okullarda bu tür örneklerin işlenmemesinden kaynaklanmaktadır. Kılavuzlara sorunlu kişi adları, yer adları ve öteki özel adlar alınmış olsaydı belki bu hatalar yapılmazdı.
    Görüldüğü gibi sorun asıl kesme ile eki ayrılan özel adlarda görülmektedir. Kesme ile kelimeden ayrılan ve birer ünsüzle başlayan ekle kullanılan özel adlar için şöyle bir tablo çıkarabiliriz:
    Kişi ad ve soyadlarına gelen ünlü ile başlayan ekler: Bunların örneklerini yukarıda inceledik. Son sesi ünlü ile başlayan ek aldığında değişmeyen ve geldikleri dilde de son sesleri sert ünsüz olan Kudret, Hidayet, Cevdet, Saadet, Muhabbet, Buket, Servet, Saffet gibi adlara ünlü ile başlayan bir ek getirildiğinde kesme ile ayrılır ve son sesler gene t olarak okunur.
    Yerleşim yeri adlarına gelen ve ünlü ile başlayan ekler: Bilecik'e, yazılır, Bileciğe okunur. Bunun gibi son sesi yazıda değişmeyip söyleyişte değişen öteki yerleşim adları şunlardır: Zonguldak, Uşak, Şırnak, Kerkük, Siverek, Çemişkezek, Çermik, Devrek, Ayvalık, Mihalıççık, Göynük, Gaziantep, Sinop vb.
    Son sesi değişen buörneklere karşılık Tokat, Yozgat, Bayat, Edremit adlarında herhangi bir değişme olmaz. Ancak Söğüt ilçesinden bahsedilirken Söğüt'e yazılır Söğüde okunur.
    Bozkurt, Akyurt, Taşkent örneklerinde ise ikinci kelime tek heceli olduğu için bunların da son seslerinde herhangi bir değişme olmaz.
    Coğrafya adlarına gelen ünlü ile başlayan ekler: Meriç nehri yanında doğrudan Meriç adı da kullanılır. Meriç'e, Meriç'i yazılır, Merice, Merici okunur. Kızılırmak bir başka örnektir. Kızılırmak'a, Kızılırmak'ı yazılır, Kızılırmağa, Kızılırmağı okunur.
    Hakkâri'den geçen Zap tek heceli olduğu için Zap'a yazılır, Zapa okunur. Bu örnekte son ses değişmez.
    Kitap adlarına gelen ünlü ile başlayan ekler: Bunun için Türkçe Sözlük, Kiralık Konak örneklerini verelim. Türkçe Sözlük'e yazılır, Türkçe Sözlüğe okunur, Kiralık Konak'a yazılı, Kiralık Konağa okunur.
    Kısaltmalara gelen ve ünlü ile başlayan ekler: Bunların bir bölümü TRT, TGRT, TDK örneklerinde olduğu gibi önüne e ünlüsü getirilerek telaffuz edildiği için ünlü ile başlayan ek aldığında bir sorun çıkmaz; TRT'ye, TRT'nin, TGRT'ye, TGRT'nin biçiminde okunur. DIŞBANK, OYAK, TÜBİTAK biçiminde bir kelime özelliği kazanmış ve kelime gibi okunan kısaltmalarda ise son ses, ünlü ile başlayan bir ek alsa da değişmez. TÜBİTAK'a, OYAK'ın, TEK'in. Aynı durumu sonsesi t, p, ç ile biten kısaltmalarda da görürüz. AKUT'a, KÖY-KOOP'a, DÜÇ'e (Devlet Üretim Çiftlikleri) vb.
    Toplum karşısında konuşan, bilgi aktaran, haber veren kimselerin konuşurken bu konulara özel ilgi göstermesi, bunlar üzerinde düşünmesi ve hazırlıklı olması gerekir.
#21.09.2008 01:07 0 0 0