GeceMavisi

GeceMavisi

Üye
20.01.2008
Uzman Çavuş
5.132
Hakkında

#29.09.2008 20:48 0 0 0
#29.09.2008 03:24 0 0 0
#29.09.2008 01:20 0 0 0
#29.09.2008 01:07 0 0 0
#29.09.2008 00:39 0 0 0
#28.09.2008 20:56 0 0 0
#28.09.2008 20:53 0 0 0
  • noimage

    TomTom Nasil Yüklenir Resimli Anlatım Kurulumu - Pocket Pc Tomtom 5

    noimage

    noimage

    noimage

    noimage

    Burda hiç birşey seçmeden, devam diyoruz.
    Bu resim kücültüldü. Orginal boyutunu görmek icin tiklayiniz. Resmin boyutu 663x112noimage

    Burada "nein" seçiyorsunuz ve seçenekten "storage" card diyoruz.

    noimage

    noimage

    noimage

    Dosyanın İçeriği, kolay gelsin. GeceMavisi

    Bu resim kücültüldü. Orginal boyutunu görmek icin tiklayiniz. Resmin boyutu 841x407noimage

    noimage

    Rar Pas: GeceMavisi




#28.09.2008 20:45 0 0 0
  • SOKRATES'IN SAVUNMASI


    Platon, hocası Sokrates'in uğradığı zulümden çok etkienmiş; bu yüzden çalışmalarını siyasi rejimler üzerinde yoğunlaştırmıştır. Batı kaynaklarına göre, M.Ö. 347 yılında seksen yaşında iken vefat etmiştir. Akademi'nin bahçesine gömülmüştür. Platon'a ait olduğu söylenen kırktan fazla eser bulunmaktadır. Başlıca eserleri şunlardır: Apologia (Sokrates'in Savunması) Kriton, Protogaras, Gorgias, Menon, Devlet (Politeia), Mektuplar, İon, Menexenos, Parmanides, Devlet Adamı'dır.
    Atina'da doğmuştur. Kendisine dedesinin adı -Aristo- verilmiştir. Fakat alnının veya omuzlarının genişliği sebebiyle Platon denmiş ve tarih boyunca bu ismiyle anılmıştır. İslam dünyasında çok etkili olan filozofun adını Müslüman düşünürler 'Eflatun' olarak telaffuz etmişlerdir. Eflatun'un gençlik yılları savaş içinde geçmiştir. Hocası Sokrates'in, gözlerinin önünde demokrasi adına idam edilmesine şahit olmuştur. Sokrates'in ölümünden sonra Megare, Kirenea, Sicilya, Mısır, İtalya gibi şehirlere seyahat etmiş, bu şehirlerdeki bilim adamları ile fikir alışverişinde bulunmuştur. Sicilya seyahatinden döndükten sonra M.Ö. 387 yılında Atina yakınlarında bir kasabada Akademi okulunu kurmuştur. En ünlü talebesi Aristo'dur.
    Sokrates'in Savunması, Mektuplarla birlikte Platon'un di-yologlardan ibaret olmayan tek eseridir. Eserde Platon'un felsefesiyle birlikte, hocası Sokrates'in suçsuz yere idam ediliş aşamalarını, İlk Çağda demokrasi gerçeğini bir arada görmek mümkündür.

    ÖZET
    Sokrates'i suçlayanlar vardır. Bu suçlayanların tam olarak kimler olduğu bilinmemekte; fakat başlarında Meletos'un olduğu sanılmaktadır. Ünlü komedya yazarı Aristophanes de Sokrates'i Sofistlerle (Şüphecilerle ) bir tutmuştur. Sokrates'in kötü, yalancı biri olduğu, her şeye karıştığı, eğriyi doğru diye gösterdiği gibi suçlamalar söz konusudur. Aristophenes, eserine Sokrates'in öğrencilere para karşılığında ders verdiğini, öğrencilerin aklını karıştırdığını yazmaktadır. Oysa Sokrates'in kimseye verecek bilgisi yoktur.

    Bir gün, Sokrates'in bir arkadaşı halka Sokrates'ten daha bilgili kimsenin olup olmadığını sormuştur. Tanrı sözcüsü, Sokrates'ten daha bilgili kimse olmadığını söylemiştir. Sokrates bu olanlardan sonra bilgili bir insan olmadığı hâlde Tanrı'nın neden böyle söylediğini düşünüp durmuştur. Sürekli kendinden daha bilgili birisini arar. Sonunda görür ki hiç kimse bilgili değildir. Yalnız kendisinin ayrıcalığı, bilgili olmadığını bilmesidir.

    Sokrates daha bilgiliyi arama sürecinde çok düşman kazanmıştır. Çünkü pek çok kişinin gerçekte bilgisiz olduklarını ortaya çıkarmıştır. Önce devlet adamlarının bilgisizliğini ortaya çıkarmıştır. Sonra şairlere gitmiş, onların şiirlerini yalnız içgüdü ile yazdıklarını göstermiştir. Sanat sahiplerinin de aynı kusuru taşıdıklarını, bilmedikleri şeylerden dem vurduklarını ispatlamıştır. Sokrates aslında asıl bilgiye sahip olanınTanrı olduğunu düşünmektedir. Bu süreçte, Sokrates kafasını meşgul eden soruların cevabını ararken çevresinde olan bitenlerin farkına varmamıştır. Etrafındaki pek çok kişi, onun gençleri doğru yoldan ayırdığını, tanrıların yerine yeni tanrılar koyduğunu söylemektedir. Bu söylentiler onu mahkemeye sürükler. Sokrates, mahkûm olursa suçlandığı gibi tanrıtanımaz olduğu için değil üzerine kin çektiği içindir.

    Bu gelişmeler karşısında, Sokrates çok soğukkanlıdır. Ölmek veya mahkûm olmak onun umrunda değildir, o sadece doğruların peşindedir. Tehlike karşısında yılmamak, korkmamak onun prensibidir. Ona göre insanların en çok korktuğu şey olan ölüm aslında kaçınılacak bir şey değildir. O sadece kötülük yapmaktan korkar.

    Sokrates, ideallerinden dönmemekte kararlıdır. O, asla Tanrı dışında kimseye boyun eğmez. Hakkında atılan iftiralar hep asılsızdır. Sokrates'in sürekli öğrencileri olmadığı gibi malı mülkü de yoktur. O dünya hayatına önem vermeyen bilge birisidir. Yargıçları yumuşatmak amacıyla asla mahkemeye ailesini ve çocuklarını getirmez. Kararı, tamamıyla yargıçların iradeleri elinde olan Tanrı'ya bırakır.

    Sokrates, mahkemece suçlu görülür. O bunu beklemektedir ve hemen hiç tepki göstermez. O, herkesten farklı bir kişidir. İnsanların geneli gibi makama, mevkiye, dünya hayatına hiç önem vermemiştir ki şimdi üzülsün. İnsanlara, hep ahlakı, erdemi öğütlemiştir. Böyle bir insana ancak devletin hesabına çalıştığı için ödül verilmelidir. Mahkeme, para cezası vermez; çünkü parası yoktur. Sürgün etmez; çünkü sürgüne gittiği yerlerde yine halkı yönlendirecektir. Nihayet ö-lüm cezası verilir. O, ölüm cezasına rağmen başkaları gibi ağlayıp sızlamamıştır. Yaptığı hiçbir şeyden dolayı pişmanlık duymaz.

    Platon'a göre Sokrates'in öldürülmesi için oy kullananlar çok acı çekecektir. Kurtulması için oy kullananlar ise gerçek
    birer yargıçtır.

    Sokrates'e göre ölüm bir ceza değildir. Sadece bir yolculuktur. Ayrıca öteki dünyada soru sormak yüzünden mahkûm edilme tehlikesi de yoktur. Sokrates, Atinalılardan son bir şey diler: Çocukları erdemden, doğruluktan ayrılırsa kendisinin Atinalılara gösterdiği gibi onlara yol göstersinler. Çocukları kendilerine fazla değer verir ve bu dünyada bir hiç olduklarını unuturlarsa onları azarlamalarını ister Atinalılardan.

    Sokrates, ayrılık vaktinde ölüme giderken yargıçlar da yaşamaya giderler. Fakat Platon'a göre, bunların hangisinin daha iyi olduğunu ancak Tanrı bilir.
#26.09.2008 00:48 0 0 0
  • Platon, siyasetname tarzındaki bu eserinde ideal toplum düzeninin, adaletli bir devletin nasıl olması gerektiğini anlat*maktadır. Dünya tarihinde ilk ütopyadır. Platon'un yaşadığı dönemde Yunanistan'daki demokrasi sona ermiştir. Platon, yaşadığı devrin özelliklerinden de etkilenerek, adaletli bir devletin nasıl olması gerektiği üzerinde araştırmalar yapmış*tır. Bu eserde, filozof, ideal devletin özelliklerini ortaya koy*maya çalışmıştır.
    Devlet, İslam felsefesini derinden etkileyen bir eserdir. İslam düşüncesinde, Aristotales'in Poetika'sının önüne geç*meyi başarmıştır. Farabi'nin anlayışında Devlet'in etkileri a-çıkça hissedilmektedir. Konuşmalar (diyaloglar) şeklinde yazılmış olan Devlet, Türkçede birkaç cilt hâlinde yayınlanmıştır.

    Devlet'in Özeti (1. cilt)

    Bu kitap, Sokrates ve yanındakiler arasındaki diyaloglar*dan oluşmaktadır.
    Her çağın kendine özgü zevkleri vardır. Bazıları geçmiş*teki zevklerini özler, ihtiyarlar yanındakilerden şikâyet eder, bazıları da içki âlemlerini düşünürler. Acaba bu devir sıkıntılı bir dönem midir?

    Sophokles, aşkla arasının nasıl olduğunu soran birine: "Bu işten kurtulduğuma nasıl sevindiğimi bilemezsiniz. Deli ve belalı bir efendinin elinden kurtulmuş gibiyim." diye ce*vap verir. Bu söze balkırsa ihtiyarlık, isteklerin söndüğü bir zaman olduğu için kurtuluş olmalıdır. Uysal bir yaşlılık ra*hatlık demektir. Bununla birlikte parasız bir ihtiyarlığın rahat olacağı düşünülemez.
    Para, ihtiyarlıkta olduğu gibi her zaman ihtiyaç duyulan bir şeydir. Pek çok kişi parayı çok sever. İhtiyarlar ise para meselesinde olduğu gibi ölüm yaklaştıkça geçmişte yaptıkları haksızlıkları düşünerek korkuya düşerler. Doğru olarak ya*şamış ihtiyarlar için çok ferahtır. Doğruluk, her yerde dikkat edilmesi gereken en önemli erdemdir. Kimseye kötülük etme*mek, doğruluğun vazgeçilmez yoludur. Kötülere dahi kötülük edilmemelidir. Çünkü kötülük, kötüyü iyi yapmaz. Kötülük etmek, hiçbir durumda doğru değildir.
    Bir görüşe göre doğruluk, güçlünün işine gelendir. Zor*balık, demokrasi, aristokrasi gibi yönetim şekilleri kanunlarını koyarken kendi işine geleni göz önünde tutmaktadır. Bu ka*nunların yönetilenler için doğru olduğuna inanırlar. Yönetimi ellerinde tutanlar asla işlerine gelenin dışına çıkmazlar. Onlara göre doğru yol, güçlülerin, kanunlann emirlerine boyun eğ*mektir. Bu yöneticiler, yanıldıklanna asla inanmazlar. Oysa her bilgi erbabı kendi altında olanı gözetmelidir. Mesela, doktor hastalarını -kendinden güçsüz olanları- gözetir. Kaptan, yolcu*larını korumaya çalışır. Onlar, tüccar değillerdir. Yönetici de onlara benzemelidir. İşinde çalıştığı kimselerin işini gözetmeli*dir. Her yaptığını yönetilenin işine gelmesi için yapmalıdır.
    Doğruyu, yönetenin işine gelen şey olarak tanımlamak çobanın güdülen hayvanların değil, sürünün sahibinin ve kendisinin işine geleni yapmasına benzer. Bu görüş yüzün*den gerçek anlamda doğru her zaman madur olur. Güçsüz olduğu için hep daha çok çalışır ve devlete daha çok vergi vermek zorunda kalır. Eğri olanların yaptığı zorbalıktan baş*ka bir şey değildir. Toplumda pek çok kişi neyin eğri neyin doğru olduğunu bilmemektedir. Bilenlerden bazıian ise eğri insanların daha kârlı olduğuna inanmaktadır. Yöneticiler gördükleri işten dolayı para ve şeref kazan*maktadır. Onların görevi, zorbalık yapmak değil, yönetilenle*rin işini yapmaktır. Bazı devletlere, haksızlık eden devletler de bulunmak*tadır. Güçsüz olan devleti köle gibi kullanırlar. Bu işleri yapan devletin bu gücü doğrulukla mı elinde tuttuğu önemlidir. Araştırarak karar vermek, yönetmek gibi işler kafaya özgüdür. Yaşamak, kafanın işidir. Kendisine özgü değerleri ol*mayan kafa iyi işlemez. Doğru kafa, doğru işler yapar ve mutlu olur. Eğri kafa da mutsuz olur. Dolayısıyla eğrilik asla doğruluktan daha kârlı olamaz. Bu konuda şüphe yoktur. Asıl araştırılması gereken eğriliğin ve doğruluğun ne olduğudur.
#26.09.2008 00:46 0 0 0



  • Platon, siyasetname tarzındaki bu eserinde ideal toplum düzeninin, adaletli bir devletin nasıl olması gerektiğini anlat*maktadır. Dünya tarihinde ilk ütopyadır. Platon'un yaşadığı dönemde Yunanistan'daki demokrasi sona ermiştir. Platon, yaşadığı devrin özelliklerinden de etkilenerek, adaletli bir devletin nasıl olması gerektiği üzerinde araştırmalar yapmış*tır. Bu eserde, filozof, ideal devletin özelliklerini ortaya koy*maya çalışmıştır.
    Devlet, İslam felsefesini derinden etkileyen bir eserdir. İslam düşüncesinde, Aristotales'in Poetika'sının önüne geç*meyi başarmıştır. Farabi'nin anlayışında Devlet'in etkileri a-çıkça hissedilmektedir. Konuşmalar (diyaloglar) şeklinde yazılmış olan Devlet, Türkçede birkaç cilt hâlinde yayınlanmıştır.

    Devlet'in Özeti (1. cilt)

    Bu kitap, Sokrates ve yanındakiler arasındaki diyaloglar*dan oluşmaktadır.
    Her çağın kendine özgü zevkleri vardır. Bazıları geçmiş*teki zevklerini özler, ihtiyarlar yanındakilerden şikâyet eder, bazıları da içki âlemlerini düşünürler. Acaba bu devir sıkıntılı bir dönem midir?

    Sophokles, aşkla arasının nasıl olduğunu soran birine: "Bu işten kurtulduğuma nasıl sevindiğimi bilemezsiniz. Deli ve belalı bir efendinin elinden kurtulmuş gibiyim." diye ce*vap verir. Bu söze balkırsa ihtiyarlık, isteklerin söndüğü bir zaman olduğu için kurtuluş olmalıdır. Uysal bir yaşlılık ra*hatlık demektir. Bununla birlikte parasız bir ihtiyarlığın rahat olacağı düşünülemez.
    Para, ihtiyarlıkta olduğu gibi her zaman ihtiyaç duyulan bir şeydir. Pek çok kişi parayı çok sever. İhtiyarlar ise para meselesinde olduğu gibi ölüm yaklaştıkça geçmişte yaptıkları haksızlıkları düşünerek korkuya düşerler. Doğru olarak ya*şamış ihtiyarlar için çok ferahtır. Doğruluk, her yerde dikkat edilmesi gereken en önemli erdemdir. Kimseye kötülük etme*mek, doğruluğun vazgeçilmez yoludur. Kötülere dahi kötülük edilmemelidir. Çünkü kötülük, kötüyü iyi yapmaz. Kötülük etmek, hiçbir durumda doğru değildir.
    Bir görüşe göre doğruluk, güçlünün işine gelendir. Zor*balık, demokrasi, aristokrasi gibi yönetim şekilleri kanunlarını koyarken kendi işine geleni göz önünde tutmaktadır. Bu ka*nunların yönetilenler için doğru olduğuna inanırlar. Yönetimi ellerinde tutanlar asla işlerine gelenin dışına çıkmazlar. Onlara göre doğru yol, güçlülerin, kanunlann emirlerine boyun eğ*mektir. Bu yöneticiler, yanıldıklanna asla inanmazlar. Oysa her bilgi erbabı kendi altında olanı gözetmelidir. Mesela, doktor hastalarını -kendinden güçsüz olanları- gözetir. Kaptan, yolcu*larını korumaya çalışır. Onlar, tüccar değillerdir. Yönetici de onlara benzemelidir. İşinde çalıştığı kimselerin işini gözetmeli*dir. Her yaptığını yönetilenin işine gelmesi için yapmalıdır.
    Doğruyu, yönetenin işine gelen şey olarak tanımlamak çobanın güdülen hayvanların değil, sürünün sahibinin ve kendisinin işine geleni yapmasına benzer. Bu görüş yüzün*den gerçek anlamda doğru her zaman madur olur. Güçsüz olduğu için hep daha çok çalışır ve devlete daha çok vergi vermek zorunda kalır. Eğri olanların yaptığı zorbalıktan baş*ka bir şey değildir. Toplumda pek çok kişi neyin eğri neyin doğru olduğunu bilmemektedir. Bilenlerden bazıian ise eğri insanların daha kârlı olduğuna inanmaktadır. Yöneticiler gördükleri işten dolayı para ve şeref kazan*maktadır. Onların görevi, zorbalık yapmak değil, yönetilenle*rin işini yapmaktır. Bazı devletlere, haksızlık eden devletler de bulunmak*tadır. Güçsüz olan devleti köle gibi kullanırlar. Bu işleri yapan devletin bu gücü doğrulukla mı elinde tuttuğu önemlidir. Araştırarak karar vermek, yönetmek gibi işler kafaya özgüdür. Yaşamak, kafanın işidir. Kendisine özgü değerleri ol*mayan kafa iyi işlemez. Doğru kafa, doğru işler yapar ve mutlu olur. Eğri kafa da mutsuz olur. Dolayısıyla eğrilik asla doğruluktan daha kârlı olamaz. Bu konuda şüphe yoktur. Asıl araştırılması gereken eğriliğin ve doğruluğun ne olduğudur.
#26.09.2008 00:44 0 0 0
  • I.Bölüm: Gençliğinde Mabeyn-i Hümayun mensubu olan NAÎM EFENDİ, daha birçok memuriyetten sonra emekliye ayrılır. Bütün ruhuyla "İstanbulin" denilen devrenin temsilcisidir. Yenilikler ona tuhaf gelir. Konağın diğer sakinlerinden olan damadı SERVET BEY ve torunları SENİHA ile CEMİL, Avrupa hayatına özenen, o hayatı bütün teferruatıyla benimseyip birçoğunu da uygulayan insanlardır. Naîm Efendi, onların bu yaşayış tarzını anlayamaz, hatta garip bulur; fakat onlara pek de karışmaz. Delikanlılık çağına henüz girmiş bulunan Cemil, yaşının çok çok ötesinde sefahat alemine dalmıştır. Seniha ise aklına eseni yapan, şımarık, kolaylıkla bunalan bir genç kızdır. Evde hüküm sürmekte olan bu garip havaya Naîm Efendi karşı çıkacak olsa, damadı işe karışır; kayınpederini kıracak kadar ileri gittiği de olur.



    II.Bölüm: Her Pazartesi olduğu gibi, o gün de Seniha'nın ÇAY GÜNÜdür. Öğle vaktine yakın, ilk davetli olarak, FAİK BEY gelir. Saniha onu, her zaman olduğu gibi, gece kıyafetiyle karşılar. Cemil'in arkadaşı olan Faik Bey, teklifsiz gelir gider. Çocukluğu Avrupa'da geçtiğinden Avrupalıların kendilerine has kadın erkek münasebetlerini ve bunlara ait kuralları iyi bilir. Bundan dolayı, yapmacıklıktan uzak hareketlerinin de katkısıyla, kadınların hoşlandıkları bir tiptir. Kumara düşkünlüğü ve Cemil'e kötü örnek olması yüzünden Naîm Efendi tarafından hiç sevilmez.

    Çaya, Seniha'nın halasının oğlu HAKKI CELİS de gelir. Hakkı Celis şairdir. NEYYİRE ve NURİYE hanımların büyük bir hayranlıkla dinlemelerine karşılık, Seniha onu sıkıcı bulur.

    Her şeyden çok çabuk bıkan Seniha, Faik Beyi'in bir köşede kumar partisi düzenlemesinden de sıkılır.

    Hakkı Celis, Seniha'yı içten içe sevmekte, fakat içe dönük birisi olduğundan, ona karşı beslediği duyguları açığa vurmaktan çekinmektedir.

    Seniha, çay partisi bittikten sonra düşünür: Bu hayat, bu konak ve bu insanlar sıkıcı... Dadısı MADAM KRONSKİ'nin anlattığı Avrupa hayatı ise ne kadar çekici ve güzeldir! Seniha, çok zengin olmadıklarına çok üzülür; bunu dedesine de söyler. Naîm Efendi ilk defa olarak, büyük bir yoksulluk endişesine kapılır. Seniha'nın "sefalete düştük değil mi? sorusu karşısında üzülür, şaşırır, bunalır...



    III.Bölüm: Naîm Efendi, evdeki acaip yaşayışın havasından biraz olsun uzaklaşmak ihtiyacı duyar, kızkardeşi SELMA HANIMEFENDİ'ye gider. Selma Hanımefendi, her zaman olduğu gibi, konaktaki yaşayışı şiddetle tenkid eder. Ağabeyine, ayağını denk alması gerektiğini, yoksa sonlarının kötü olacağını anlatmaya çalışır, Naîm Efendi ise, onun söylediklerini kabule yanaşmadığı gibi, gezip eğlenmelerini kısıtlayıp torunlarını üzmek de istemez.

    Eve döndüğünde Hakkı Celis'le karşılaşır. Hakkı Celis, Faik Bey'le aralarındaki münasebetten dolayı Seniha'yı aşırı derecede kıskanmakta ve çok da üzülmektedir.



    IV.Bölüm: Çevresine bir türlü uyum sağlayamayan Seniha, sinir krizleri geçirmektedir. Hekimler evlenmesini tavsiye ederlerse de buna yanaşmaz. Onun gözü Avrupa'da ve oradaki serbest hayattadır. Oraları gezip görmüş olduğundan dolayı Faik Bey'e imrenir. Hatta ara sıra ondan hoşlandığı bile olur. Fakat Faik Bey havai bir gençtir. Seniha, evlilik için , kendisini Avrupa'ya götürebilecek zengin birini beklemekte, Faik Bey ise "seçkin ve zengin bir dul" düşünmektedir.



    V.Bölüm: Seniha, hekimlerin hava değişikliği tavsiye etmeleri üzerine, sevda entrikalarını seven, eğlenceye ve zevke düşkün halası NECİBE HANIM'ın Büyükada'daki köşküne gider. Halasından hoşlanmamaktadır. Canı sıkılır. Cemil, halasının isteği üzerine, arkadaşlarını toplayıp adaya gelir; Neyyire ve Nuriye Hanımlar, Faik Bey, Hakkı Celis... Gece, mehtaba çıkarlar. Hakkı Celis'in sevdakâr, fakat acemi davranışları karşısında Seniha ona "çocuk" der. Hakkı ise -cesaretini toplayıp- "ben sizi bir büyük adam gibi seviyorum!" karşılığını verir; fakat alaya alınır. Hakkı Celis, onların bu davranışlarından tiksinir. Şiirlerinin hayranı olan Nuriye Hanım, ona bu aşktan vazgeçmesi gerektiğini anlatmaya çalışır.

    Seniha ile Faik Bey yalnız dolaşırlar; Seniha onu hep uzaklara, tenhalara doğru götürür...



    VI-VII.Bölüm: Eğlenceler sürer gider. Seniha'nın sinirleri sonunda yatışır. Aradıklarının epeyce bir kısmını bulmuş gibidir; tavırları değişir. Faik Bey'le olan münasebeti artar. Fakat Naîm Efendi ve Servet Bey'e bu konuyla ilgili mektuplar da gelmeye başlar. Naîm Efendi bu durum karşısında üzgün ve tedirgindir; fakat Seniha'yı haklı gösterecek sebepler bulmaya çalışır. Servet Bey ise, çocukların haklı davranışlar içinde bulunduklarını, asıl şahsiyetsizliğin imzasız mektuplar göndermek olduğunu ileri sürmektedir.

    Faik Bey'in konağa gelip gitmeleri sıklaşmış, Naîm Efendi'nin hoşnutsuzluğu da artmıştır. Faik Bey'i konaktan uzaklaştırmanın çarelerini düşünür.

    Ailenin maddi durumu gittikçe bozulmaktadır. Bunu hatırlatarak Vefa Hanındaki hissenin satılması gerektiğini hatırlatan RAGIP EFENDİ'nin bu duruma çocukların savruk yaşayışlarının sebep olduğunu iddia etmesinden hoşlanmayan Naîm Efendi, değişen zamanı ve Meşrutiyet idaresini esas suçlu olarak görmeyi tercih eder. Bu, yufka yürekli ve pasif bir dedenin zoraki kabullerinden birisidir.



    VIII.Bölüm: Hakkı Celis, hem Seniha'ya karşı beslediği aşktan, hem de Faik Bey'le aralarındaki münasebetin gittikçe artmasından dolayı perişandır. Onların hemen hiçbir sınır tanımayan yaşayışlarından nefret eder. Sevgi ile nefret birleşerek ona dayanılmaz bir azap vermekte, şairlere mahsus çoşkunluğu gitgide azalmaktadır. Onun aksine, Seniha coşkun bir ruh haline doğru açılmış, romantik bir yapıya bürünmüştür. Faik Bey'e pek romantik hediyeler verir. Aşkta da herkesten ayrı, herkesten değişik olmak peşindedir. Bu yüzden yapmacık davranışlar gösterir. Kadın-erkek münasebetlerinde romantizme yer vermeyen Faik Bey, onun çeşitli saçmalıklarına katlanır.

    Bir gece, Faik Bey kumarda 350 lira kaybeder. Cemil'in yardımı ile Seniha'nın mücevherlerini rehin vermek zorunda kalır. Bu hareket Seniha'yı çok etkiler. Faik Bey'in asıl yüzünü görmüş ve yaptıklarından pişmanlığa düşmüştür. O günden sonra yeniden eski hayatını yaşamaya başlar. Bu arada Hakkı Celis'le yeniden dostluk kurar. Faik Bey ise, şimdiye kadar hiçbir kadına karşı duymadığı bir ilgiyle Seniha'ya bağlanmış bulunduğu için, ortaya çıkan bu yeni durumdan dolayı çok üzülmektedir. Seniha'nın ilgisizliği ondaki duygusal yaklaşımı azaltmak yerine arttırır. Fakat Seniha, onunla evlenmeyeceğini dadısı Madam Kronski'ye kesin bir dille söyler...



    IX.Bölüm: Madam Kronski, durumu Servet Bey'e açar. Önceleri habersizmiş ve durumu önemsemezmiş gibi davranmaya çalışırlar, fakat beceremezler. Servet bey, her zaman olduğu gibi, bu durumun sorumluluğunu da Naîm Efendi'ye yükler.



    Naîm Efendi, bunca rezaletten sonra, vaziyeti biraz olsun kurtarabilmek ümidiyle, Faik Bey'in babası Kasım Paşa'nın konağına giderse de istediğini elde edemeden döner; üzüntüsünden hastalanır. Seniha ise, böyle bir davranışta bulunduğu için dedesine hakaret eder; evleneceği kişiyi ancak kendisinin tayin edebileceğini, Faik Bey'le seviştiğini, fakat parasız olduğundan dolayı evlenmeyeceğini, işine kimsenin karışamayacağını söyler. Naîm Efendi fenalaşır, doktor çağrılır... Bu gelişmeleri anlamaktan, hazmetmekten çok uzak bir terbiye ile yetişmiş bulunan Naîm Efendi, çaresizlikten ağlar.



    X.Bölüm: Konağın eski gidişi artık değişmiş, Naîm Efendi ortalıkta gözükmez olmuştur. Seniha onun yanına uğramamakta, fakat hastalığına sebep olduğu için de üzülmektedir. Bu arada, Hakkı Celis de Seniha ile ilgilenmektedir.

    Bir gün Seniha'nın eski dertleri alevlenir. Hakkı Celis'le aralarında kısmen sıcak bir münasebet başlar. Fakat BELKIS HANIM'ın birgün konağa gelmesi her şeyi alt üst eder. Çünkü Belkıs Hanım Avrupa'ya gideceği için vedalaşmaya gelmiştir. Seniha ömrünün bu konakta geçeceğini düşünerek hayıflanır. Bütünüyle sinirli bir ruh haline bürünmüştür. Sık sık sokağa çıkar. Dedikodular başını alıp gitmektedir.

    Selma Hanımefendi, dedikoduların ortaya çıkardığı yeni durumu ve Naîm Efendi ailesinin içine düştüğü rezaleti görüşmek üzere konağa gelir. Son derece otoriter bir kadın olan Selma Hanımefendi, ağabeyine bu dedikodulardan söz açar; fakat artık, olan otoritesini de kaybetmiş bulunan Naîm Efendi, en geçerli çare olarak, söylentilere inanmamayı tercih eder.



    XI.Bölüm: Seniha birgün evden çıkıp gider. Evi bir telaş alır; yaşlı ve hasta dedenin duymaması için uğraşırlar. Avrupa hayalleriyle dolu Seniha, evden kaçmıştır. Önce Faik Bey'e, daha sonra da konağa gelen telgraflardan öğrenilir ki Seniha Triyeste'dedir.

    Aradan bir müddet geçtikten sonra Faik Bey'in de Avrupa'ya gittiğini öğrenen Hakkı Celis, çok üzgün ve çaresizdir.

    Seniha, yazdığı bir mektupla hem dedesinden özür diler, hem de para ister. Naîm Efendi ise, mümkün olduğu kadar, Seniha ile ilgili herhangi bir söz söylememeye dikkat ederse de için için üzülmektedir.

    Servet bey'e göre sorumlu yine bellidir: Naîm Efendi!



    XII.Bölüm: Servet Bey'in kaynatasına karşı duyduğu kin, son haddine varmıştır. Karısına, devamlı, ayrı bir eve çıkmayı teklif eder. Eskiden beri özlemini duyduğu bir apartman dairesine taşınmak ve orda Avrupai zevkine göre bir hayat kurmak isteğindedir. Karısı SEKİNE HANIM onu yatıştırmaya çabalarsa da başaramaz; Şişli'de bir apartman dairesine yerleşirler. Naîm Efendi konakta tek başına kalır. Hakkı Celis onu yalnız bırakmamaya çalışır. Mali durumu iyice kötüleşmiştir. Buna rağmen, Seniha'ya istediği parayı gönderir.



    XIII.Bölüm: Bir gün Hakkı Celis Seniha'nın Avrupa'dan döndüğünü duyar. Genç şair, büyük bir heyecenla Naîm Efendi'ye haber verdikten sonra Şişli'ye koşar. Evdekilerin hepsi neşelidir. Hakkı Celis'e göre, Seniha eski kıvraklığını kaybetmiş, olgun bir kadın görünümü kazanmıştır. Ona askerliğinden bahseder. Seniha onu dinler görünmekle beraber kafası başka yerdedir. Bir ara Hakkı Celis'e: "Sen hayat adamı olamayacaksın!" der. Genç şair, "öyleyse ölüm adamı olurum..." karşılığını verir. Bu sözlerde, Seniha'nın Avrupa'daki çirkin yaşayışını hazmedememenin burukluğu vardır. Ona karşı beslediği aşk ile vatan aşkı arasında bocalar.

    Seniha'nın Avrupa'da NEDİM BEY adlı bir elçilik memuru ile Faik Bey'e benzer bir münasebet içinde bulunmuş olduğuna dair dedikodular yayılır. Bu arada, Seniha dedesi ile barışmak ister, fakat o kabul etmez. Ne var ki Seniha'ya karşı beslediği sevgiyi de bir türlü geri plana atamaz. Ara sıra, konaktaki odasına çıkar, ve onun bir zamanlar şen şekrak dolaştığı bu odayı, bütün tozuna toprağına rağmen seyreder, eski günleri yad eder.



    Naîm Efendi'nin hastalığı gittikçe artma temayülü gösterince Selma Hanımefendi onu yanına almak isterse de razı edemez. Fakat durumu kötüleşmektedir. Maddi durumunun iyiden iyiye fenalaşması yüzünden konağın kiraya verilmesi konusu ortaya atılalı huzursuzluğu son haddine varmıştır.



    XIV.Bölüm: Naîm Efendi, konağı kiralamak üzere gelenleri -kiraya verilirse kardeşinin yanına taşınmak zorunda kalacağı için- kapıdan çevirir. Fakat bir gün Selma Hanımefendi bir kiracıyı yanına alarak konağa gelir. Kiracılar, Naîm Efendi'nin perişan bir halde yatmakta olduğu odaya girip de onu görünce korku ve şaşkınlıktan bağırırlar. Durumu yürekler acısıdır.

    Hakkı Celis, dayısını ziyarete devam eder ve her defasında Seniha'dan bahsedilir. Naîm Efendi'nin kırgınlığı azalmıştır. Hakkı Celis ise, hâlâ, Seniha ile vatan aşkı arasında bocalamaktadır.



    XV.Bölüm: Hakkı Celis, yeniden askere gideceği için veda ziyaretlerine çıkar. Nuriye ve Neyyire Hanımlara, Belkıs Hanımlara uğrar. Belkıs Hanım'a, Seniha ile mebus NECİP BEY arasında başlamış bulunan münasebetin pek yakında resmiyete döküleceğini söyler.

    Konak hâlâ kiracısını beklemektedir. Naîm Efendi hırçın ve hiddetli bir ihtiyar olmuştur. Her saat, her dakika Hakkı Celis'i aramaktadır. Başkalarını yanında konuşturmaz bile. Hakkı Celis, iki gün izin alarak çıkagelir. Naîm Efendi ona Seniha'nın evliliğinin kaldığını söyler; kendi yalnızlığından yakınır. Konak da Naîm Efendi ile birlikte günbegün yıkılıp gitmektedir.

    Hakkı Celis, Faik Bey'i aramaya giderken ona yolda rastlar. Gezinirlerken Seniha onları görür. Faik Bey'e elini dahi uzatmadan Hakkı Celis'i arabaya alır, eve giderler. Hakkı Celis, hâlâ onu sevmekte olduğunu anlar. Birlikte yemeğe inerler. Daha sonra Hakkı Celis cepheye gitmek üzere ayrılır.



    XVI.Bölüm: Seniha ile Hakkı Celis'in görüşmelerinden on beş gün sonra, Servet Beylerde, düğün gecelerini andırır gösterişte bir ziyafet verilir. Herkesin dekolte ve smokinli olduğu bu toplantıda, seferi kıyafetli iki kişi dikkati çekmektedir. Biri Suriye'den gelmiştir ve Seniha onu: "AZMİ BEY, nişanlım!" diye tanıtır. Diğeri ise silah arkadaşı HÜSNÜ BEY'dir.

    Naîm Efendi ölüm döşeğinde.. Sekine Hanım baş ucunda nöbette.. Servet Bey bir harp zengini şatafatı içinde kendinden geçmiş.. ortağı bulunan şeker tüccarının gözü Seniha'da...

    Ve Hakkı Celis, cephede, Hüsnü Bey'in kucağında can vermiştir. Anafartalarda ilk süngü hücumuna kalkanlar arasında bulunan Hakkı Celis, sağ kol ve omuzundan, sonra da göğsünün tam ortasından vurulmuştur. Hüsnü Bey'in olayı bütün teferruatıyla anlatmaya başlaması karşısında Seniha dayanamaz. Azmi Bey'in ikazı üzerine Hüsnü Bey susar...



    "Fakat, Seniha sadece güzel ve süslüdür."



    B- K A H R A M A N L A R:



    1- BİRİNCİ DERECEDEKİ KAHRAMANLAR:



    a) S E N İ H A :

    Fizik portresi: Daima, son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzer. Körpe, ince, çevik vücudu ipek böcekleri gibi sürekli bir değişim içindedir. Gözlerinin rengi, sesinin bestesi, kımıldanışlarının ahengi ve başının şekli de - günün aydınlığına göre- daimi olarak değişir.

    Sosyal portresi: Servet Bey ve Sekine Hanım'ın kızı, Naîm Efendi'nin kız tarafından torunudur. İyi bir öğrenim görmüştür, Fransızca bilir, bekârdır. Kapalı bir konakta yetişmiş, sonraları çevresi çok genişlemiş; gittikçe Batıya açılmış, açıldıkça da kendini dağıtmıştır. Yetiştiği konak, önemli devlet adamları yetiştirmiş, kültürlü ve önceleri varlıklı bir ailenin konağıdır. Batılılaşma macerasına yenik düştükten sonra, konağın kendine mahsus havası kaybolmuş; değişmenin merkezinde de Seniha yer almıştır.

    Ruh portresi: İçi de dışı gibidir, durmadan değişir. Bazan şen ve şuh, bazan içine kapanık, dalgın ve kötümserdir. Şımarık, havai, maymun iştahlı, istekleri yerine gelse bile mutlu olmayan birisidir. Büyük bunalımları vardır. Yaşadığı ortamdan kaçıp uzaklaşmak ister. Kafasına koyduğunu yapar. Neyi ne zaman yapacağını bilemez. Bazan çok şefkatli, bazan çok hırçındır. Kıskanç, gururlu, çevreye sığamayan, sorumsuz, daldan dala konan, aklı kısa bir tiptir.

    Seniha, romandaki yerini iyi doldurmakta ve vak'ayı rahatlıkla sürükleyebilmektedir. Hemen her olay onun etrafında gelişmiş; hemen her olay onun hal ve hareketlerine göre şekillenmiştir. Bütün bu özelliklerinden dolayı romanın ana kahramanı odur.



    b)N A Î M E F E N D İ :

    Fizik portresi: Yaşı altmışın üzerinde, temiz ve düzenli giyinen bir adamdır. Dışarıda İstanbulin, ütülü pantolon, beyaz gömlek, siyah kıravat, beyaz dik kolalı yakadan meydana gelen bir kıyafetle dolaşır. Evin içinde ise gecelik biçiminde entari giyer, başına takke geçirir. (Yazar Naîm Efendi'nin dış görünüşünü teferruatıyla vermemiştir.)

    Sosyal portresi: II.Abdülmaid devri ricalindendir. Mabeyn-i Hümayuna mensubiyeti olmuş, buradan, Meşrutiyet inkılabından iki sene evvel istifa etmiştir. Hayatı kalabalık bir konakta geçmiştir. Eski terbiyeye göre yetişmiş, bilgili, görgülü, dostları arasında sevilip sayılan bir insandır.

    Ruh Portresi: Çekingen, içten titiz, iradesi zayıf, eğlenceyi seven, ahbaplar arasındaki sohbet ve ziyafetlere düşkün, zevkleri kırk evveline ait, bir ana kadar müşfik, bir dul kadın kadar titiz, fakat titizliği huysuzluğa kadar varmayan.. yenilikleri bir türlü hazmedemeyen bir insandır. Evindeki her gün daha kötülereşerek giden garip ve sefih hayatı kabul etmediği halde, bir türlü aktif tavır alamaz.



    c)S E R V E T B E Y:

    45 yaşlarında, alafranga hayat namına akla gelmedik gariplikleri yapan, kelimenin tam manasıyla "züppe" birisidir. Kazasker Sadri Molla'nın oğlu Galatasaray mezunu ve Düyun-ı Umumiyye müfettişidir. Çocuklarını Avrupa terbiyesine göre yetiştirmek maksadıyla Madam Kronski'yi getirtmiştir. Evini Avrupa zevkine göre döşemiştir. Sorumsuz, hiçbir işi ciddiye almayan, küstah ve menfaatçi, zenginlik uğruna kirli işlere girmekten bile çekinmeyen, Türklük ve Müslümanlıktan nefret eden.. dejenere bir tiptir.



    (Romanda Faik Bey hayli aktif olmakla beraber, temsil ettiği Meşrutiyet nesli içinde Seniha'dan sonra gelmektedir. Naîm Efendi Tanzimat'ın, Servet Bey Servet-i Fünun devrinin, Seniha ise Meşrutiyet devrinin karakteristiğini temsil ederler. Romanın üzerine oturtulduğu üç neslin en kuvvetli tiplerinden biri (orta nesil temsilcisi) olduğu için. Servet Bey birinci derecedeki kahramanlar arasına alınmış; Faik Bey ise kendi neslinin temsilcisi olan Seniha'nın mütemmimi özelliğini taşıdığından ikinci derecedeki kahramanların ilki olarak değerlendirilmiştir.)



    2-İKİNCİ DERECEDEKİ KAHRAMANLAR:



    a) F A İ K B E Y :

    Kasım Paşa'nı oğludur. Kumral, zayıf, uzun boylu, saçları iyi taranmış, yüz hatları gayrimuntazam, ağzı büyük. gözleri yorgun, bakışları hummalı.. bu bakışlarından dolayı kadınların hoşlandıkları bir gençtir. Eğlenceden çok hoşlanır. Havai, şımarık ve kumar düşkünüdür. Sevilmek için sever, kimsenin nazını çekmez. Bütün düşünce ve davranışlarında maddi menfaatini ön planda tutar. Avrupa'da tahsil gördüğü için iyi Fransızca bilir. Belli bir işi yoktur. Eğlence yerlerinin, dans ve benzerlerinin bütün adabını bilir.





    b) H A K K I C E L İ S:

    Selma Hanımefendi'ni torunudur. Hassas, romantik, çekingen, şiire meraklı, ıztırabı zevk edinmiş, kendine güven duymayan, ağır başlı, makul tavırlı bir gençtir. Nereye çekilirse oraya gidecek kadar yumuşak huyludur. Seniha'yı içten içe sever, fakat bu duygusunu açıklamakta çok tereddütlü davranır.



    (Yazar, Hakkı Celis'i romandaki dejenere tiplerin karşısına koymuş, onların züppeliklerine karşılık, ona, vatansever, dürüst, fedakar, hamiyetli bir genç rolü yüklemiştir. Ancak, tıpkı Naîm Efendi'de olduğu gibi, Hakkı Celis bu rol için hayli zayıf bırakılmıştır. Eğer o daha kuvvetli bir karakter olarak verilmiş olsaydı, romandaki nesil çatışması çok daha etkili bir şekilde ortaya konabilir, entrik unsur da artabilirdi.)



    c) S E K İ N E H A N I M:

    Naîm Efendi'nin kızı, Servet Bey'in karısıdır. Çekingen, tembel, çocukları üzerinde etkisi olmayan, eski terbiyeye göre yetişmiş, iyilik ve saflığı budalalık derecesine varan, başkalarının iradesiyle hareket eden, eşi ve çocuklarının iradesine tümüyle teslim olmuş bir kadındır.



    d)SELMA HANIMEFENDİ:

    Naîm Efendi'nin kızkardeşidir. Otoriterliği yanında telaşlıdır. Konakta olup bitenlere doğrudan müdahale edebilen tek kişi odur. Tombul, haşmetli, otoriter, ağırbaşlı, akıllı, iradesi güçlü bir insan olan Selma Hanımefendi, Batılılaşma macerasından pek etkilenmemiştir. "Konak"ta olup bitenlerle ilgili gayretlerinden hiçbir olumlu sonuç alamaz.



    e)CEMİL:

    Seniha'nın kardeşidir. Eğlenceye düşkün olan bu genç, yaşının çok üzerinde bir gece hayatına bulaşmıştır. Sorumluluk duygusu taşımaz. Yanlış Batılılaşmanın "kurban" kahramanlarındandır.



    f)Neyyire, Nuriye, Belkıs Hanımlar, Madam Kronski vb. karakterler arka planda bırakılmıştır. Yazar bunları vak'a akışının tamamlayıcıları olarak kullanmıştır.



    C-R O M A N I N K O N U S U:



    Kiralık Konak'ın konusu, "Tanzimat'la hız kazanan ve kısmen sistemleşen Batılılaşma hareketinin, bu devirden itibaren Birinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar birbiri ardından gelen üç nesil üzerindeki yıkıcı etkileri" olarak tesbit edilebilir.



    D- R O M A N I N A N A F İ K Rİ:



    Batı medeniyeti alınırken temel değerlerimiz ihmal edilmiş, alınanlar da yarım yamalak alındığı için çok zararlı bir "değerler kargaşası" doğmuş, bundan da Türk milleti çok büyük zararlar görmüştür.



    (Bu anafikir, daha kısa olarak şöyle toparlanabilir: "Batılılaşma hareketi bilinen karakteriyle sürer gider ve tedbir alınmazsa millet bundan zarar görür.")



    E-ROMANIN TEKNİK ÖZELLİKLERİ:



    a)PLÂN:

    aa) Giriş/Serim Bölümü: Eserin G i r i ş bölümü, 5.sayfadan 38.sayfaya (Seniha'nın Büyükada'ya gidişi ve orada, nasıl birisi olduğunun tam olarak ortaya konulmasına) kadar devam eder. Yazar bu bölümde, vak'ayı başlatmış, başlıca karakterleri tanıtmış, ana düğümün ne olduğuna dair ipuçlarını vermiş, bazı ara düğümleri de atmıştır.



    ab) Gelişme/Düğüm Bölümü: G e l i ş m e bölümü 39-183.sayfalar arasında yer almaktadır. Seniha'nın Büyükada'ya gidişi ve orada başlayan bazı ilişkiler ve olaylar, eserin tansiyonunu yükseltmiştir. (Bu bölümde, olay sayısı, ara düğüm sayısı ve çeşidi arttırılmış, arka plandaki kahramanlar da vak'anın içine sokulmuş, yeni bazı ara düğümlerin atılması yanında bazı ara düğümler de çözüme kavuşturulmuştur.)



    ac) Sonuç/Çözüm Bölümü: S o n u ç bölümü 183.sayfada başlayıp 189.sayfada bitmiştir. 189 sayfalık bir eser için toplam 6 sayfalık sonuç bölümü kısadır. Böyle bir tutum, vak'anın birdenbire kesildiği intibaını vermektedir. Bu bölümde, Seniha bütünüyle menfi bir dünyanın insanı olmanın son basamağına gelmiş, Naîm Efendi ölüm döşeğine düşmüş, Servet Bey ise -harp zenginliğinin de tesiriyle- Batılılaşmanın yıkımına tamamen kapılmış durumdadır. Romanın ana düğümünü teşkil eden "Yanlış Batılılaşmanın ve Seniha'nın sonu ne olacak?" sorusu bu bölümde cevabını bulmuştur. Kahramanlar sahneden çekilmiş, olaylar mukadder çözümlerine ulaşmış, anafikir tam olarak ortaya konulmuştur.



    b)VAK'A KURULUŞU:



    Vak'a, konunun harekete geçirilmiş şeklidir; -özellikle romanda- olaylar bütünüdür. Romandaki vak'anın hareketli olup olmadığı, olay sayısı ile çeşidinin çokluğu ve ilgi çekici olay seçimi ile yakından ilgilidir.

    Kiralık Konak bu bakımdan değerlendirildiği zaman görülür ki, vak'a yeteri kadar hareketli değildir. Çünkü romanda yaklaşık olarak 45 adet kayda değer olay vardır ve her dört sayfaya bir olay düşmektedir. Yazar, entrik öğe zenginliğine pek önem vermemiştir. Bunun okuyucudaki merak duygusunu yeteri kadar kamçılayamadığı söylenebilir.

    Kiralık Konak'ın ana düğümü şöyle tesbit edilebilir: "Yanlış Batılılaşmanın son nesil içindeki temsilcisi olan Seniha'nın sonu ve böylesine ölçüsüz değişmenin toplum üzerindeki son tesiri ne olacak?"

    Eserde 15 civarında ara düğüm vardır. Bunlardan, ana düğümü doğrudan doğruya destekler yapıda olanları şöyle sıralayabiliriz:

    **Naîm Efendi'nin konağındaki alafranga hayatın sonu nereye varacak? (Bu düğüm, romanın başından sonuna kadar canlılığını korumakta, bu bakımdan da ana düğüme yakın bir mahiyet taşımaktadır.)

    **Seniha ile Faik Bey'in -seviştikleri halde- evlenmek istemediklerini duyan Naîm Efendi ailesinin tepkisi ne olacak? (Bu düğüm, sık sık çözüm noktasına gelir. Zira Naîm Efendi olsun, Servet Bey veya diğer aile fertleri olsun bu konuda kesin tavır alabilecek karakterde değildirler. Ancak yazar, okuyucuyu "artık ipler kopacak!" havasına sokmayı başarıyor. Düğüm bu bakımdan tesirlidir.)

    **Seniha ile Faik Bey arasındaki münasebet yeniden başlayacak mı? Başlayacaksa nereye varacak? (Bu düğüm arasındaki münasebeti -değişik vesilelerle- sık sık kesilme noktasına getirmiş, vesileler bularak yeniden alevlendirmiş, bu suretle önemli bir merak unsuru elde etmiş, bunu eserin sonuna kadar da sürdürmüştür.)

    **Servet Bey'in Naîm Efendi'ye karşı duyduğu kinin sonu nereye varacak?

    **Seniha ile vatan sevgisi arasında bocalayan Hakkı Celis, Seniha'nın cazibesinden kurtulup kendini vatana hasredebilecek mi?

    **Naîm Efendi, konağı kiraya verip Selma Hanımefendi'nin evinde yaşamaya razı olacak mı?



    c) DİL VE ÜSLÛBU:



    Eserin dili, devrin özelliklerini yansıtan bazı ibare ve ifadeler hariç tutulursa, konuşma dilidir. Bugün bile rahatlıkla anlaşılır. Terkipler fazla olmadığı gibi, zaman zaman kullanılanlar da kalıplaşmış terkiplerdir. Uslûp ise, fikir yönü ağır basan bir eser için hareketli sayılabilir.

    **Yazar, cümleleri gereğinden fazla uzatmamış, açık ve akıcı cümle kurmaya özen göstermiştir;

    **Devrik cümleye pek yer vermemiş, normal sentaksa uymuştur;

    **Edebi sanatlara rağbet etmemiş, ara sıra baş vurduğu mecazları ise, kahramanların iç dünyalarını aydınlatmak maksadıyla kullanmış, bunda da istediğine ulaşmıştır;

    **Bozuk ve karışık cümle kullanmamıştır;

    **Cümle sonlarında değişik zamanlı fiiller kullanmak suretiyle monotonluğu önlemiştir;

    **Fikir cümlelerinin sıkıcı ve yeknesak olmaması için, kısa ve kesik cümleler yanında soru ve ünlem cümleleri kullanmış, böylelikle, fikir cümlelerine de akıcılık, açıklık ve tesir gücü kazandırmıştır.



    (Bütün bu saydığımız özelliklere dayanarak, Yakup Kadri'nin bu romanda sağlam bir üslûb kullandığı, eserin, yazıldığı döneme göre sade bir dille kaleme alındığı, sağlam cümle kurmaya özel bir önem verildiği...söylenebilir.)



    F. TOPLU HÜKÜM:



    Yazar, Türk milletinin karşı karşıya bulunduğu çok önemli bir sosyal problemi -geniş boyutlu olarak- okuyucuya sunmuştur. Ailelerin ve fertlerin öteden beri sürüp gelen kültür yapısının dışında kalışından doğan sosyal ve psikolojik sıkıntıların cemiyeti derinden sarstığı görüşü, bu romandaki kahramanların karşı karşıya geldikleri bazen gülünç, bazen acıklı olay ve durumlar vasıtasıyla anlatılmıştır.

    Yanlış batılılaşmaya karşı olduğu anlaşılan yazar, kendisi gibi düşünen kahramanları (Naîm Efendi, Hakkı Celis vb.) çekingen, zayıf iradeli; kendisi gibi düşünmeyenleri ise atılgan, arsız, hırslı bir yapıda göstermiştir. Olayların merkezinde yer aldığı halde her şeyin dışında kalan Naîm Efendi, olması gerektiğinden çok başka bir karakterde karşımıza çıkar. Onun gibi gün görmüş birisinin tepkilerinin daha kanlı-canlı olması, davranışlarının daha tutarlı, itirazlarının daha köklü olması beklenir. Fakat Naîm Efendi çok pasiftir. Buna karşılık, Seniha son derece hırçın ve girişken, Servet Bey utanmaz ve züppe, Faik Bey kural tanımaz ve aşırı serbest kimseler olarak ortaya çıkarlar. Buna rağmen her iki grubun da belirgin bir başarı kazanamadığı görülür. Yazar, mukavemet edenleri zayıf göstermiş, Batılılaşma taraftarlarını da belli bir başarıya ulaştırmamıştır. Bu tutumuyla, iki arada bir derede kaldığımızı göstermek istemiştir, denilebilir.

    Yazar, sosyal meseleleri tahlil ederken genellikle tarafsızdır. İmparatorluğun son zamanlarında daha fazla şahit olunan "ailenin çözülüş manzarası"nın tasvirinde, zaman zaman romantizmin de karıştığı bir realizm hakimdir.

    Eser, gerek çözülmenin acısını kuvvetle hissettirici bakış tarzı ve gerekse roman tekniği bakımından başarılı bir romandır. Anlatılan konu, elbette, çok ciddidir; ele alınış tarzı da buna uygundur. Tahliller, cemiyetimizin bünyesinde meydana gelen derin tahribatı gözler önüne serecek ciddiyettedir.

    Yazar, bu tahribatı:

    a-Türk ailesi dağılmıştır,

    b-İnsanımız ahlâk yönünden aşınmıştır,

    c-Cemiyet, adet ve geleneklerin bozulması sebebiyle içten çürümüştür,

    d-Milli duyguların yerini kahredici bir aşağılık duygusu almıştır, gibi, sağlam temellere dayalı iddialarla ortaya koymuştur.



    Eserin dikkat edilmesi gereken bir yönü de, yazarın bu sosyal meseleyi ortaya koyarken "güdümlü sanat çıkmazı"na düşmemiş, bir başka deyişle, sanatkâr şahsiyetini ihmal etmemiş olmasıdır.
#26.09.2008 00:41 0 0 0


  • Eser, Faik Baysal'ın belgesel niteliğinde bir savaş romanıdır. Romanın en önemli özelliği, ilk kez bir Türk yazarının yurt dışında ge*çen yaşanmış olayları, evrensel bir düzeyde anlatmasıdır. 1972′de yayınlanan Drinada Son Gün, Yugoslavya'da geçmekte ve eski bir Türk ailesinin iç savaş sırasında Türkiye'ye göçmesini anlatmaktadır. II. Dünya Savaşında zulüm çeken Türklerin ha*yatını çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir.

    Drinada Son Gün Kahramanları (Kişileri):

    Rıza Selmanoviç: Drina'da yaşayan köklü bir Türk ai*lesine mensuptur. Çocukları ve ailesi ile mutlu bir hayat ya*şayan Selmanoviç, çevresi tarafından itibar gören, saygılı, ol*gun ve vatansever bir kişidir.
    Mehdi Azamoviç: Hukuk mezunu olduğu hâlde top*rağı çok sevdiği için Selmanoviç ailesinin çiftliğinde çalışan biridir. Olgun, milletini çok seven, vefalı ve cesur bir insandır.
    Mordaç: Eşinin Almanlar tarafından öldürülmesinden sonra koyu bir Alman düşmanı olmuştur. Aynı zamanda Türk*lerden de nefret eder ve ahlaksız bir örgüt içinde ahlaksız ey*lemlerde bulunur.
    Neniç ve Mihailoviç: Halk tarafından kahraman sanı*lan iki eşkıyadır. Savaştan yararlanarak her türlü zulmü ve ahlaksızlığı yapan iki Sırp lideridir.
    Alfons Karr: Zalim Alman komutanıdır. Ahlaksız, vic*dansız biridir.
    Mirza: Belgrad Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitir*miş, saygıdeğer, kültürlü, çocukları için yaşayan bir kadındır. Almanların kötü emellerine karşılık vermediği için öldürülür.



    Drinada Son Gün Özeti:

    Yaz akşamları daima kırmızı akan Çeotina Suyu boyun*ca bir otobüs Taşlıca, Priboy, Vişigrad yolcularını aldıktan sonra batıya doğru yol almaktadır. Çok eski ve sürekli bozu*lan Fiat marka otobüste yolcular iç içedir. Birden korkunç bir şey olur. Hitler'in askerleri otobüse doğru yaklaşmaktadır.

    Yolcular tedirgin olur. Korkudan ne yapacaklarını bilemezler. Çünkü Alman askerleri o günlerde Yogoslavya'da suçsuz pek çok kişinin hayatına son vermiştir. Askerler gelir ve sakallı bir adama doğru silahlarını doğrulturlar. Adamın hâli onları şüphelendirmiştir. Adamın her yerini kontrol ederler, zorla es*kimiş botlarını dahi çıkarttırırlar. Hiçbir şey bulamayınca öf*kelenirler ve işkence yapmak için adamı yanlarına alırlar. Birkısım Alman askerleri de otobüsün üstündeki tavukların tamamının kafasını koparıp onları ezer. Bu manzara yolcu*ların midesini bulandırır. Tavukların yerinde kendilerinin ola*bileceğini düşünürler. Götürülen adamın adı Popoviç'tir. Sırp, Hırvat, Türk, her milletten insanın olduğu otobüste Alman askerlerine, yaptıkları zulümden dolayı lanetler yağdırılır. Fa*kat kısa süre sonra Hırvat, Türk ve Sırplar arasındaki düş*manlık, kavgalarla ortaya çıkar. Bir Türk olan Mehdi Azamo-viç Balkanlara çıktığı söylenilen ve kahraman sanılan Neniç ve Mihailoviç'e lanet eder. Onların Türkleri oradan kovmak*tan başka bir şey istemediklerini söyler. Çocuğu hasta olan bir Sırp kadın, Neniç'in kahraman olduğunu haykırınca Türk*ler neredeyse onu öldürecek hâle gelir. Sonra anne olduğu İçin affederler.
    Otobüsteki pipolu adam daha sonra Mehdi ile görüşmek istediğini söyler. Mehdi, Selmonoviçlerin evinde kaldığını söy*leyince birden bütün otobüs susar. Bu eski, köklü bir aile olan Selmonoviçlerin herkes üzerinde etkin bir rolü vardır. Türk*lerin sonsuz cesaret ve ümit kaynağıdırlar. Neniç ve Mihailo-viç, Almanlardan çok bu aileden korkmaktadır.
    Otobüs sakin bir şekilde yoluna devam ederken Çentik*ler arabayı pusuya düşürür. Sırp kadın bağırmaya başlar: "Kahrolsun Türkler, Kahrolsun Almanlar!" Kadın âdeta Türk*lerden öç almaktadır. Kapıları kırarak giren Çetnik haydutları herkese bağırarak paralarını almaya başlar. Haydutlar çocu*ğu ağladığı için en çok Sırp kadına işkence yaparlar. Herke*sin bütün değerli eşyalarını aldıktan sonra çekip giderler.
    Otobüsün ilk durağında Mehdi Azamoviç iner. Evine gider. Savaştan nefret etmektedir. Yol boyunca yaşadığı tehlikeler onun moralini iyice bozmuştur.
    Azamoviç, evinde dinlenmek üzere yattığında birinin kendisine doğru yaklaştığını duyar. Çok korkar. Ölümü yanı başında hisseder. Gelen on iki yıllık arkadaşı Sırp Mordaç'tır. Mordaç, beş ay önce aniden kaybolmuştur. Bir Türk çiftliğin*de çalıştığı için öldürüldüğüne İnanılmaya başlanmıştır. Fakat şimdi çökmüş bir hâlde de olsa sapasağlam karşısındadır. Ar*kadaşı yanlarından ölümle tehdit edildiği için ayrılmıştır. Şim*di herkesin kahraman sandığı katil, hırsız Neniç'in yanında Almanlara karşı savaşmaktadır. Azamoviç, arkadaşına ne ka*dar Neniç'in bir kahraman olmadığını anlatsa da Mordaç ona inanmaz. Neniç'in Alamanların işini bitirdikten sonra Türkleri de bu topraklardan atacağını söyler. Bir süre sonra çiftliği de basacaklardır. Tek şartları çiftliğin sahibi Rıza Selmanoviç'in kızı Elmasa'y1 vermeleridir. Çetenin önde gelenlerinden Gor-li, kıza göz koymuştur. Ayrıca Almanlar atılına kadar çeteyi beslemelerini istemektedirler. Azamoviç, Mordaç'in bu kadar nankör olabildiğine inanamaz. Selmanoviç yıllarca Mordaç'ı her kötülükten korumuştur. O yüzden, Azamoviç çok sinirle*nir onun tekliflerine. Böyle ahlaksız bir örgütün Yugoslav*ya'nın bağımsızlığı için çalıştığına inanmaz. Mordaç gider git*mez Alman askerleri kapıya dayanır. Azamoviç, hayatının tehlikeye girmesine rağmen Mordaç'ı ele vermez. Almanlar adamı bulamayınca çeker giderler. Fakat giderken arabaları ile yüzlerce insanı besleyen tarlaları çiğnerler. Azamoviç bunu yapmamaları için yalvarsa de bir işe yaramaz. Toprağı öl*müştür. Aç kalacak çocukları düşünerek ağlamaya başlar.
    Rıza Selmanoviç gece rahat bir uyku uyuyamamıştır. Türklerin hâlini düşünmektedir. Bir de Almanların sürekli bombaladığı Londra'da olan oğlundan uzun zamandır mek*tup alamamaktadır. Sabah bir gazeteyi okurken yakından tanıdıkları Mirza adındaki bir kadının Almanlar tarafından kurşuna dizildiği haberini okurlar. Herkes şok olur. Namuslu bir kadın olarak bildikleri Mirza, Neniç'in metresi olduğu için öldürülmüştür. Rıza Selmanoviç artık doğru ile yanlışı ayırt e-dememektedir. Aynı gün kötü haberlerin devamı gelir. Aile dostları Osmaniç, Neniç'in adamları tarafından dövüle dövüle kemik torbasına dönmüş bir hâlde evinde can çekiş*mektedir. Kısa süre sonra da ölür. Rıza Selmanoviç'in içinde*ki nefret iyice büyümektedir.
    Birkaç hadiseden sonra Selmanoviç, eli silah tutan Türk*leri toplayarak Balkanlarda savaşmaya karar verir. Yardımcısı Nezir'le çiftliğe giderler ve Mehdi Azamoviç'i bulamazlar. Te*kerlek izlerinden Almanların Mehdi'yi götürdüklerini anlarlar.
    Mehdi Azamoviç, Alman askerlerinin elindedir. Askerle*rin elindeki tek esir Mehdi değildir. Mirza da ellerindedir. Al*man komutan, kadına karşı kötü niyetlidir. Mirza kötü emel*lere alet olmamak için direnmektedir. Alfons Karr adındaki komutan, Mirza'ya emellerini açıkça söyler. Kabul edilmeyin*ce onun Neniç'in metresi olduğunu itiraf etmesini söyler. Mir*za suçsuz olduğu hâlde mecbur kalır ve kurşuna dizilmek üze*re hücreye gönderilir. Alfons Karr, bununla da yetinmeyerek öldürüldükten sonra çocuklarının getirilip annelerinin ceseti-ni görmelerini emreder. Mehdi, bu olanlar karşısında buz ke*silmiştir. İnsanlığa, zavallı kadına yardım edemediği için la*netler yağdırır. Mirza az sonra kurşuna dizilir ve çocuklarının anneleri öldürülürken seyretmeleri sağlanır. Tam bir vahşettir. Azamoviç de aynı akıbete uğrar.
    Türkler,Türk Divisia adlı bir örgüt kurmaya karar verirler. Örgütün başı Rıza Selmanoviç'tir. Selmanoviç Belgrad'a gi*der. Belgrad yıkılmış, herkes işsiz kalmıştır. Savaş, her yeri mahvetmiştir. Burada şehrin en zenginlerinden Türk iş adamı İstanbuloviç'ten yardım istemeye gider. İstanbuloviç ve diğer iş adamları her türlü yardımı yapacaklarını vaat ederler. İşler iyi gitmesine rağmen Selmanoviç havaya uçan insan parçalarını ve Belgrad'ın bombalarını unutamaz. Selmonovİç'İ da*ha sonra uğradığı Nevesni'de daha kötü sahneler beklemek*tedir. Yüzlerce insan ölmüştür. Cesetlerden başka bir şey gö*rülmemektedir.
    Bu arada Dündar Selmanoviç, ailesinin yanına dönme*ye karar verdiği gün öldürülür. Türk Divisia örgütü de Bal*kanlarda Türklere yapılan kıyıma boyun eğmeyerek, halkı korumaya çalışmaktadır. Başta Selmanoviç olmak üzere örgütün baştaki üyeleri her zorluğa göğüs germektedir,
    Selmanoviç ve arkadaşlarını etkileyecek bir olay meyda*na gelir. Mordaç örgütün önde gelenlerinden Çavuş'u öldü*rürken, daha sonra da Selmanoviç'in kızı Elmasa'yı kaçırır*ken yakalanmıştır. Mordaç, Neniç'in Alman uşağı olduğunu anlamış, artık Gorli için çalışmaktadır. Selmanoviç ve arka*daşlarının elinden kurtulur; fakat bu sırada onun çok sevdiği katil Gorli de layık olduğu şekilde öldürülmüştür.
    Bahar geldiğinde Drina'da havalar çok serttir. Türkler gittikçe zor duruma düşmektedir. Her gün onlarca Türk öldü*rülmektedir. Savaş, pek çok ülkeye sıçramış, Hitler'in galip çı*kamayacağı belli olmaya başlamıştır. Mihailoviç ve grubu ön*lerine gelen her Türk'e olmadık işkenceleri yapmaktadır. Os-maniç'in karısı, kızı, Şevvale Ana, Elmasa yurtlarından, evle*rinden ağlayarak kaçmaya başlamışlardır. Peder Yuvan, ka*dın ve çocuklardan oluşan bu Türklere yardım eder. Onların kaçması için her şeyi yapar. Fakat yolda Mihailoviç'in adam*ları arabaya baskın yaparak pederi öldürürler. Bir Hristiyan papazı kendi dininden olmayanları kurtarmak için ölmüştür. Bu arada Türk askerlerinin yardımı ile kurtulurlar ve papazı ağlayarak gömerler. Başta Şevvale Ana olmak üzere hepsi ağlayarak Fiat marka otobüse binerler Türkiye'ye gitmek üze*re; fakat vatanlarına tekrar dönmek üzere.
#26.09.2008 00:35 0 0 0
  • Bu roman Abbas Sayar'ın ilk romanıdır ve 1970′te yayınlanmıştır, TRT 1970 Sanat Ödülleri yarışmasında Yılkı Atı adlı romanıyla başarı ödülü almıştır. İçeriği ve kahramanları ile farklı bir romandır. Çünkü eserde ana kahramanlar atlardır, insanla tabiatın, atların ilişkisi ele alınmıştır. Eserde üzerinde durulan ana konular tevekkül, yoksulluk, tabiat, geleneklere bağlılıktır.
    Yılkı Atı Özeti:
    İbrahim, tarlada çift sürmektedir. Bulunduğu köy, Ana*dolu'nun yoksul köylerinden biridir. Köyde kış, acı yüzünü göstermeye başlamıştır. Rüzgârlar sertleşmiş, kavak ağaçları yapraklarını dökmeye başlamıştır. İbrahim, bu yılki mah*sulünü düşünür. Saman da, ürünler de kıt kanaat ancak ye*tecektir. Samanları düşünen İbrahim, Dorukısrak'ını hatırlar. Öküzleri köye doğru sürerken hayaller kurar. Bir harman do*lusu buğdayının, arabalarının, konağının, bir sürü atlarının olduğunu hayal eder. İbrahim, bu kadar zenginliği olsa ça*lışanlarına hep hakkını vereceğini düşünür. Köyde öküzlerini suladıktan sonra İbrahim eve döner. Büyük oğlu Mustafa'ya Dorukısrak'ı dağlara sürmesini söyler. Dorukısrak'in artık yıl*kı atına salınma vakti gelmiştir.
    Mustafa ve küçük kardeşi Hasan, Dorukısrak'a atlayıp dağlara sürerler. Bir de taş atarak onun incinmesine neden olurlar. Dorukısrak'ı kovalarlar. Onlar köye dönünce Dorukıs*rak, yuvasından ve tayından uzak yerlerde tek başına kala*kalır. Karanlık çökünce köye gider. Ahırının kapısını zorlar, kapı açılmaz. İmam, yalnız kıldığı namazdan evine döndük*ten sonra gece dışarda, Dorukısrak ve köpeklerden başka hiç kimse kalmaz.
    Dorukısrak sonraki gün de aynı şeyi yapar. Artık gündüzle*ri kimse görmeden sürüye kanşıp tayını sevmekte, akşam da Mustafa ve Hasan'in taşlamaları yüzünden dağa kaçmaktadır. Üçüncü gün, İbrahim Dorukısrak'ı acaip şekilde döver. İbrahim, ona yarışlar kazandıran, tay veren, yıllarca yanından ayrılma*yan bu atı, artık işe yaramadığı gerekçesiyle istememektedir.
    Bir gün sonra, Tombak Emmi, İbrahim'in emri üzerine Dorukısrak'ı bir köylüye verir. Köylünün adı Kaşifinoğlu'dur.
    Kaşifinoğlu, Dorukısrak'ı çok uzaklara götürür ve bırakır. Dorukısrak'ı tayını çok özlediği için yine ahırını bulur, komşu*lar onun İbrahim'in atı olduğunu anlayınca ona acır. Doru-kısrak artık çok yıpranmıştır, köye son defa bakar ve köyü terk eder.
    Doru, yapayalnızdır artık. Çok acıkmakta fakat ot bula*mamaktadır. Dolaşırken kendisi gibi yılkıya salınmış bir atla -Çilkır'la- karşılaşır. Birlikte güneye doğru inerler. Ovada on*lar gibi 7-8 at daha vardır. Bütün atların koruyucusu olan atın adı Demirkır'dır. Doru da onlara katılır, bir hayat sürmeye başlar. Sadece tayını çok özlemektedir.
    Bir gün, Dorukısrak'ı kıskanan Çilkır'la Aygır kavga eder*ler. Çilkır yenilince gururu kırılır, herkese küser. Kış gelmiştir, her yeri kar kaplamıştır. Kurtların hücumuna uğrarlar, Aygır hepsini kurtarır.
    İbrahim, Doru gittikten sonra çok asabileşir. Dorukısrak'ı düşünmekte fakat arasa da bulamamaktadır. Köylüler de et*tiğini bulduğunu düşünmektedir.
    Havanın çok soğuk olduğu bir gün, Dorukısrak hasta*lanır, bir köye doğru gider. Hıdır Emmi adında biri ona acır, bakar ve onu iyileştirir. Dorukısrak, bir köyde emniyette iken arkadaşlarına yine kurt saldırır ve Çilkır' ı öldürürler. Dorukıs*rak'a çok iyi bakılmakta, arpalar yedirilmekte, üstü kilimlerle örtülmektedir. Bir insana bakılır gibi bakılmaktadır. Bu iyi in*sanlar, iyileşince onu törenle köyden gönderirler.
    Arkadaşlarını bulunca Çilkır'in öldürüldüğünü duyar ve çok üzülür. Artık mart ayı gelmiş, kış yerini bahara bırakmış*tır. İki atı yılkı tüccarları zorla götürürler.
    İbrahim ise bahar gelince tek başına da olsa Dorukısrak'ı bulmaya karar verir. Ovaya iner. Dorukısrak'ını bulur. Tayı annesinin yanına gönderir, böylelikle Doru'nun geleceğini zanneder. Tay ve Dorukısrak tam aksine koşmaya başlarlar, bir süre sonra gözden kaybolurlar.
    İbrahim yaz kış onları arar; fakat bulamaz.
#26.09.2008 00:33 0 0 0
  • HALDUN TANER VE HİKAYELERİ

    Haldun Taner, hikâyelerinde yapma bir edebiyattan ka*çınmayı ve bugünün sosyal meselelerine de değinmeyi amaç edinmiştir. Onun hikâyelerinde mizah ve yergi, güldürme dik*kati çeker. Kahramanlarını kendi şiveleri ile konuşturmaya gay*ret eder. Toplumun aksaklıklarını realist bir şekilde veya gül*dürme yolu ile ortaya koymaya çalışır. Canlı, neşeli bir üslubu vardır. Hikâye kitaplarından bazılarının isimleri şunlardır: Tuş, Ay Işığında Çalışkur, Şişhaneye Yağmur Yağıyordu.

    HALDUN TANER
    1915-1986 yılları arasında yaşamıştır. Galatasaray Lise*si'ni bitirdikten sonra Heidelberg Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde öğrenim görmüştür. Türkiye'ye dönünce, İstan*bul Üniversitesi'nde Alman Dili ve Edebiyatı okumuştur. Ter*cüme gazetesinin başyazarlığını yapmıştır. Milliyet gazetesin*de pazar sohbetlerini yıllarca sürdürmüştür. İlk hikâyesinin adı 'Töhmet' olan yazar, mizah ve yergi gücü yüksek, büyük şehrin yaşamlarını anlatan hikâyeler yazmıştır. Başlıca eserle*ri: Yaşasın Demokrasi, Şişhaneye Yağmur Yağıyordu, On İki*ye Bir Var, Dışardakiler, Lütfen Dokunmayın'dır.
    HİKÂYELER
    Haldun Taner, hikâyelerinde yapma bir edebiyattan ka*çınmayı ve bugünün sosyal meselelerine de değinmeyi amaç edinmiştir. Onun hikâyelerinde mizah ve yergi, güldürme dik*kati çeker. Kahramanlarını kendi şiveleri ile konuşturmaya gay*ret eder. Toplumun aksaklıklarını realist bir şekilde veya gül*dürme yolu ile ortaya koymaya çalışır. Canlı, neşeli bir üslubu vardır. Hikâye kitaplarından bazılarının isimleri şunlardır: Tuş, Ay Işığında Çalışkur, Şişhaneye Yağmur Yağıyordu.
    Hikâyelerinden Bazılarının Özetleri
    KONÇİNALAR
    Hikâye, yazarın iskambil kâğıtlarını kişileştirip, onlara ha*yali özellikler yüklemesi şeklinde kurgulanmıştır.
    Yazarın iskambil destesinden en sevdiği kâğıt The Joly Jocker'dır. The Joly Jocker'ı uçarı, cambaz, sihirbaz, neşe do*lu bir kişi olarak düşünür. Çünkü bu kâğıtlar her girdikleri oyuna renk ve neşe katmaktadır.
    Destenin en itibarlı kâğıtları, Beyler yani 'As'lardır. Yazar, oldum olası aslardan nefret etmektedir. Onların her birinde bir kral havası vardır. Yazar ise asla as olamayacağı için on*lardan hoşlanmaz.
    Karamaca beyinde uğursuz bir şeyler sezer. Ona göre, onun sarayında karanlık işler çevrilmekte, mahzenlerinde kel*leler uçurulmaktadır.
    İspati beyini ise bir Bizans beyine benzetir.
    Kupa beyi içlerinde kendisini en yakın hissettiğidir. Onu Osmanlı hanedanına mensup olarak hayal eder.
    Karo beyi bir Selçuklu sultanı olmalıdır. Asil, kibar bir ha*vası vardır. Nazik, sevimli biridir.
    Resimli kâğıtlar içinde yazarın en çok kanının ısındığı Ku*pa kızıdır. Kupa kızı; beyaz tenli, etine dolgun, hanım hanım*cık bir kızdır. Liseyi bile okuyamamıştır. Ama dikiş nakış bilir. Evin bütün temizlik işlerini yapar. Evlenince de eşi bulunmaz bir hayat arkadaşı olacaktır. Çünkü bu cins kadınlar çocuk*larına ve kocalarına çok düşkün olurlar. Onunla evlenince kayın, akıllı uslu Kupa oğlu olacaktır ayrıca.
    Babaları Kupa papazı babacan, cana yakın, hoşsohbet bir insandır. Sürekli fıkralar anlatıp güler.
    İspati kızı ise sakin, masum gibi görünür. Fakat içten pa*zarlıklıdır. Ona hiç güven olmaz. Çok temiz gibi görünür; fa*kat ahlaksızın tekidir. Maçanın oğlu ile sinemalara, plajlara gi*der. İspati oğlu ise ablasından beterdir. Sarhoş, kumarbaz bi*ridir.
    Karolara gelince, kişizade, güngörmüş bir ailedir. Baba*lan hariciyeden emeklidir. Kızları matmazellerle el bebek gül bebek büyütülmüştür. Beş senedir İngiliz Filolojisi'ne gider, bir türlü bitiremez. Erkek kardeşi ise oğlandan daha çok kıza benzeyen, şımartılmış, eroin dahi kullanan biridir. Yazar böy*le asil babadan böyle çocukların olduğuna hayıflanır.
    Maçalar bir Ermeni ailesidir. Gedikpaşa'da otururlar. Pe*der, koyu bir Katolik'tir. Oğlu, Mahmutpaşa'da bir tuhafiye iş*letmektedir. Kızı, Maça kızı; esmer, kara kaşlı, kara gözlü biri*dir. Çok tutucudur. Çok kaba sofudur. Ağırbaşlı bir kısmet beklemektedir.
    Resimli kâğıtlardan sonra onlularla dokuzlular gelir. Bun*lar önemli oyunlara katılma imtiyazına sahiptirler. Bu yüzden hâllerinde bir budalalık göze çarpar. Dokuzluları, mabeynci veya stile, uşağa benzetir. Sekizliler ve yedililer ise ancak bah*çıvan yamağı olabilirler.
    Konçinalar'a en son sıra gelir. En pespaye oyunlarda bi*le işe yaramazlar. Oyunları, üzgün ve küskün dışarıdan seyre*derler. Varoluşlarının sebebi, öbür kâğıtlara basamak olmak*tır. Bu yüzden kölelere benzerler.
    Yazar, deste içindeki bu derebeylik sisteminden ve ada*letsizlikten nefret etmektedir. Deste içinde demokrasiyi sağla*yacak parya ile beyleri aynı sınıfta olduracak bir oyun yoktur. Bunu anladığı günden beri yazar, artık her kâğıda eşit değer tanıyan biricik oyun Pasyans dışında oyun oynamamaktadır.

    BİR MOTORDA DÖRT KİŞİ
    Güverteyi aydınlatan loş ışığın altında dört kişi vardır: San saçlı bir kadın, çiğ et kokan bir kasap, kel bir profesör, pipolu bir delikanlı. Hepsinin ortak özelliği, son; vapuru ka*çırdıkları için uykulu kaptana beş lira vererek bu bu motora atlamış olmalarıdır.
    Motor, karanlık bir denizde giderken, her biri kendi içine kapanmış, farklı şeyler düşünmektedir. Esmer delikanlı az ev*vel ayrıldığı kız arkadaşını, profesör tramvayda okuduğu bir makaleyi, kasap toptancının yolladığı son faturayı düşünmek*tedir.
    Sarışın kadın, üşümüş olduğu için içeriye girer. İçeriye gi*rince yanık bir benzin kokusundan başı döner. Bir pencere*nin önüne oturarak dışarıyı seyretmeye başlar. Çamlıca sırt*larında iki uçaksavarın hareketlerini izlerken arka arkaya he*men yakınından bir ateş böceğine benzeyen ışıltılar görür. Bu ışıltıların ardı arkası kesilmez. Birden duyduğu yanık kokusu*nu hatırlayınca "Yangın var!" diye bağırmaya başlar.
    Her yeri bir duman kaplamıştır. Kasap, şaşkınlıktan min*deri kucaklamış, profesör tek can simidini başından geçirmiş*tir. Sarışın kadın, yüzme bilmediğini söyleyerek gence soku*lur, kurtarması için ona yalvarır. Genç de yüzme bilmediğini söyler. Oysa yalnızca kendini kurtarabilecek kadar yüzebile*ceğine inandığı için yalan söylemektedir. Sarışın kadın, feryat içinde kasaba döner. Kasap onu duymaz bile, kurtulursa üç adak adayacağına dair sözler vermektedir. Profesör, ölüm korkusundan beti benzi atmış bir hâldedir. Oysa bugün bir de derste Sokrates'in hayatı bir çırpıda sildiğini anlatmış, kendi*sinin de aynı şeyi yapabileceğini söylemiştir. Sarışın kadın, bu sefer su dolduran çımacıya yalvarmaya başlar.
    Kaptan, olaya müdahale eder. Hepsine kızar. Motordaki sorun hallolmuştur çünkü. Bir süre sonra her şey yoluna gi*rer ve motor aynı hızla çalışmaya başlar. Güverteyi aydınla*tan hüzünlü ampulün altında dört yolcu yine kendi dünya*larına çekilmiş bir hâlde otururlar.
    Sarışın kadın, sessizleşmiş, elleri titrediği için sigara içememektedir. Genç delikanlı, daha masum bir şekilde pipo iç*mektedir. Kasap ise adadığı üç kurbandan vazgeçmeyi vic*danına kabul ettirmeye çalışmaktadır Profesör, esmer deli*kanlı ve kasap sahile inince hemen motordan atlar. Sarışın kadın, yüksek ökçeleri ile atlamakta zorlanınca biraz önce ha*yatını kurtarması için yalvardığı çımacı yardım için elini uza*tır. Sarışın kadın, bu ter kokulu çımacının elinden tutmamak için kendisi atlayarak oradan uzaklaşır.
#26.09.2008 00:31 0 0 0
  • BİR BİLİM ADAMININ ROMANI

    Oğuz Atay, bu eserde hocası Mustafa İnan'ın hayatını romanlaştırmıştır. Dolayısıyla biyografik bir romandır. Romanda sıradan, fakir bir halk çocuğu olan Mustafa İnan'ın uluslar arası tanınan bir bilim adamı olma sürecinde yaşadığı zorluklar ve bu zorluklara rağmen ahlak ve erdeminden hiçbir şey kaybetmemesi anlatılmaktadır. Oğuz Atay, romana hocasının resimlerini ekleyerek daha renkli bir kompozisyon oluşturmuştur.

    Kahramanlar

    Mustafa İnan: Çok zor şartlarda eğitim görmüştür. Fakir bir ailenin çocuğudur. Aşırı zekası ile çocukluğundan itibaren okullarda "Hoca" sıfatıyla hem öğrencilerden hem de öğretmenlerden saygı görmüştür. Romanda Mustafa İnan; ahlaklı, yardımsever, arkadaş canlısı, mütevazı, idealist, ilim aşkıyla yanan ve çok sevilen bir insan olarak anlatılır. Çok yönlü bir şahsiyettir. Sanatın her dalıyla ilgilenmiş, evrenin en ince teferruatını bile merak eden, araştırmacı bir kişidir.

    Oğuz Atay : Yazarın kendisi, romanda Mustafa İnan'ın çevresindeki pek çok öğrenciden biri olarak yer alır. Haksızlığa dayanamayan açık sözlü bir öğrencidir.

    Jale İnan : Mustafa İnan'ın eşidir. O da arkeoloji alanında profesör olmuştur. Romanda eşine yardımları ile anlatılan Jale İnan, eşinden daha modern ve varlıklı bir ailede yetişmiş, yurt dışında tahsil yapmıştır.

    Diğer Kahramanlar: Mustafa İnan'ın ailesinin diğer fertleri, hocaları, dostları, üniversitedeki iş arkadaşları ve öğrencileridir.

    ÖZET

    Roman iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Mustafa İnan'ın doğumundan eğitim hayatı bitene kadarki dönemdir; ikinci bölümde ise hocalığından ölümüne kadarki süreç anlatılmaktadır.

    Eser, Mustafa İnan'ın şivesi ve görüntüsüyle çok benzeyen bir çocuğun Fen Fakültesine giriş sınavı sonuçlarını öğrenmek için beklediği bir kuyrukta başlar. Kuyruktaki diğer öğrenciler, çocuğa taşralı olarak bakmakta; onun sınavı kazanamayacağını düşünmektedir. Yan blokta ise "Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu" ödülleri dağıtılmaktadır. Orta yaşlı bir adam çocuğun yanına gelir. Bilimle uğraştığı belli olan bu orta yaşlı adam, Mustafa İnan'dan bahseder çocuğa. Törende "Bilim Hizmet Ödülü" ölümünden dört yıl sonra Mustafa İnan'a verilecektir. Törende çocuk, Mustafa İnan hakkında çok şey öğrenir. Oğuz Atay, bu orta yaşlı adam vasıtasıyla Mustafa İnan'ın hayatını anlatmaya başlar.

    1971'de bilime verdiği hizmet dolayısıyla ödül alan Mustafa İnan, 24 Ağustos 1911'de Adana'da seyyar posta memuru Hüseyin Avni Bey'in oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Ekonomik durumları pek parlak değildir. Mustafa'dan önce altı çocukları ölmüştür. Mustafa'nın yaşaması da bir mucizedir. Çünkü Anadolu'da o dönemde fakirlikten salgın hastalıklar, kazalar, tıbbi imkânsızlıklar kol gezmektedir. Küçük yaşta damdan düşen Mustafa zor kurtulmuştur. Yazar, "Mustafa İnan ölseydi bilim hayatımızda çok büyük bir boşluk olacaktı der.Mustafa'nın çocukluk yıllan 1. Dünya Savaşma denk gelir ve Adana Fransızlar tarafından işgal edilir. Aile, bundan sonra Anadolu'daki tüm halk gibi maddi sıkıntılar içinde bocalar. Mustafa zayıf bünyeli olduğu için ona özen göstermeye çalışırlar. Mustafa bu sıkıntıları erken yaşta tanıdığı için ağırbaşlı ve durgun bir kişiliğe sahip olmuş*tur. Kısa bir süre sonra, Mustafa'nın babası işi nedeniyle diğer şehirleri de gezmek zorunda kalır. Bu yüzden annesi, yokluk içinde, düşmanların işgal ettiği bir şehirde yapayalnız kalakalır. Bu yüzden yollardaki eşkıyalara rağmen Mustafa, kardeşleri ve annesi Adana'dan kaçmak zorunda kalırlar. Konya'ya yerleşirler. Mustafa İnan burada Mevlânâ'nın şehre verdiği manevi havanın da etkisiyle Divan Edebiyatına ilgi duyar. Bu arada maddi sıkıntıları gittikçe artan ailesi, tatillerde Mustafa İnan'ı bir kuyumcunun yanma çırak olarak verir.

    Mustafa İnan, eğitim hayatı boyunca hiç defter kullanmaz. Çok zeki olduğu için buna gerek duymaz. Fakat babası kitapla, defterle uğraşmayan bu çocuğun okumayacağını düşünür. Mustafa, ailesine yük olmamak için kitap da almaz. Bu yüzden, sabahlan erkenden kalkar; mektepteki yatılı okuyan çocukların kitaplarından çalışır. Savaş yılları, ekonomik sıkıntılar Mustafa'yı erken olgunlaştırmıştır. Mustafa İnan, öğrencilik yıllarında öğretmenlik de yapar. Arkadaşları konuyu anlamadıkları zaman Mustafa İnan'a gelirler; Mustafa onlara kısa sürede konuyu mükemmel şekilde anlatır. Öğretmek onun için vazgeçilmez bir tutkudur. Adana Lisesi'nde öğrenim gören İnan, arkadaşlarına hep yol gösterir, onlara okumalarını söyler ve ufuk kazandırmaya çalışır. Bu yüzden okuldaki herkesin dostudur.

    Mustafa, 19 yaşında iken babasını kaybeder. Bütün ailenin geçimi Mustafa'nın sırtına yüklenmiştir. Bilim adamı ve öğretmen olmak istemektedir. Fakat bilgi ve zekâsına rağmen ailesi için en kolay yoldan para kazanabileceği okulu tercih etmelidir. Bu yüzden, liseyi birincilikle bitiren Mustafa, fen fakültesine kayıt yaptırır. Arkadaşlarının gönlü razı olmaz ve ondan habersiz kaydını mühendislik fakültesine alırlar. Derslerde üstün bir başarı gösterir. Hocaları ona 'Doçent' deme*ye başlarlar. Mustafa İnan, bu yıllarda ülkesi için çalışmaya, öğretmenlik yapmaya kesin karar verir. Almanca kursuna gider; her geçen gün kendini yetiştirmek için uğraşır. Mustafa İnan, üniversitede okuduğu yıllarda pozitif bilimler yeni yeni gelişmektedir. Bu yüzden aksayan pek çok şey vardır. İşini yapamayan, öğrenciye çok sert davranan hocalar, Mustafa'yı daha da idealist yapar. Ailesinin geçimine katkıda bulunmak için bu yıllarda lise öğrencilerine ders vermeye başlar.

    Romanın ikinci bölümünde, Mustafa İnan'ın eşi Jale ile tanışma süreci anlatılır. Mustafa'nın ders verdiği lise öğrencilerinden birisi de Jale'dir. Jale, Mustafa İnan Hoca'sına çok saygı duyar ve samimi bir ilişkileri olur. Sonra Jale, bursu çıkınca Almanya'ya gider. Mustafa, Jale yokken de onun ailesini her hafta ziyaret eder, aile Mustafa'ya çok alışır. Hâlâ hoca öğrenci ilişkileri olsa da Jale Hanım'la Mustafa mektuplasın Daha sonra Mustafa İnan, doktora yapmak için İsviçre'ye gider. Burada ara sıra Jale Hanım'ı da ziyaret etmeye başlar. Mustafa İnan, arkasından Jale Hanım, İstanbul'a döner. Bundan sonra evlilik kararı alırlar. Oldukça rahat bir yaşamı olan Jale Hanım, Mustafa'nın geçindirmek zorunda olduğu bir ailesi olduğunu bilir. Evlilik teklifini yine de kabul eder. Maddi imkânsızlıklar ve Mustafa'nın ailesi yüzünden düğünleri çok zor olur. Evlendikten sonra aynı sıkıntılar devam eder. Mustafa İnan, önüne açılan bütün zengin olma yollarını reddeder. Üniversite hocalığı dışındaki tüm teklifleri devletine ihanet sayar. Bu yüzden, evine oldukça uzak olan üniversiteye çoğu zaman yürüyerek gitmek zorunda kalır. Bununla beraber, üniversitenin çok büyük gelişmeler kat etmesini sağlar. O, İsviçre'de çok lüks şartlar altında çalışmayı reddetmiş, ülkesi için her zorluğa katlanacağına söz vermiştir. İlk doktorayı yaptırır, ilk kürsüyü kurar. Üniversitenin pek çok işini yüklenir. Evine çok yorgun dönmektedir. Hastalıktan çok korkan Mustafa İnan, dekan olduktan sonra iyice sağlığına dikkat edememeye başlar. Bu günlerde, Yahya Kemal'in sohbetlerine büyük bir zevkle katılmaktadır. Bu arada, oğlu Hüseyin de büyümektedir. Mustafa İnan'ın ilme karşı tükenmeyen bir iştahı vardır. Dil, edebiyat, felsefe, tarih, matematik, sanat gibi her dalla ilgilenir. Öğrencilerini de kendisi gibi çok yönlü yetiştirmeye çalışır. Bu arada, makaleler, denemeler yayınlamaya başlar. Ülkesine, milletine çok bağlı olan Mustafa, beyin göçünden dolayı çok üzülmektedir o yıllarda.



    Mustafa İnan'a milletvekilliği, bakanlık teklif edilir. Bu idealist adam bunları kabul etmez. Çünkü kendisinin en büyük görevinin eğitim olduğunu düşünmektedir. Elinin tersiyle tüm maddi olanakları iten Mustafa İnan, ancak ömrünün sonlarına doğru bir daire sahibi olabilir. Bu daire yüzünden hiç sevmediği hâlde borçlanır ve son yıllarında parayla ilgilenmekten nefret ettiği için bu borçlar onu çok üzer. Karlı bir günde, derse giden Mustafa İnan, hastalanır. Doktorlar, yurt dışına gitmesi gerektiğini söylerler. Mustafa İnan, hiç istemediği hâlde Almanya'ya gider. Kendisine konan 'Lösemi' teşhisinden haberi yoktur, Mustafa İnan'ın. İyileşip öğrencilerine kavuşacağını ümit etmektedir. Hastalığı gittikçe ilerler. Her gün sancılar çeken Mustafa, ancak morfinlerle sakinleşir. Hiç yemek yememeye başlar ve nihayet 5 Ağustos 1967 yılında Mustafa İnan, uykusundan bir daha uyanamaz. Hayatı boyunca kendi ülkesinde yaşamak isteyen Mustafa İnan, Frengistan dediği yabancı diyarlarda can verir. Türk bilim ha*yatında bir dönüm noktası olan bu dehanın öldükten sonra dahi parasızlık peşini bırakmaz. Eşi Jale'nin kucağına faturalar yağmaya başlar. Bir imam bulamadıkları için Mustafa İnan'a son görevini oğlu Hüseyin yapar ve babasının ölüsünü yıkar. Öldükten ancak üç gün sonra hastanenin parası ödenir ve Türkiye'ye dönerler. Mustafa İnan'ın ölümünü duyan herkes yasa bürünür.
#26.09.2008 00:29 0 0 0


  • 1954 yılında yayınlanan Gazoz Ağacı, Sait Faik Hikaye Ödülü'nü almıştır. Sabahattin Kudret Aksal'in hikayeleri Sait Faik Abasıyanık Hikayelerini hatırlatır. Avare insanların anlık yaşamları, aile içindeki sarsıntılar, yakınların ölümü, ihaneti, çocukluğunda ve ilerle*yen yaşamında gözlemlediği olaylar hikayelerinin konusunu oluşturur. Gazoz Ağacı'nda da benzer konuları işlemiştir. Ga*zoz Ağacı isimli hikâye kitabında yer alan bazı hikâyelerin isimleri şunlardır: Bir Dostluk, Hayriye Hanım, Bizim Olan Sokaklar, Çekirdek, Gazoz Ağacı.

    Gazoz Ağacı Kahramanları (kişileri)

    Saim: Hikâyenin başkahramanıdır. İstanbul'un kenar mahallerinde yaşayan, hovarda bir gençtir. Sorumluluk duy*gusundan yoksun, annesinin emekli maaşıyla geçinen, işsiz, kahvede oyun oynamaktan başka bir şeyle ilgilenmeyen bir kişidir.
    Melahat: Saim'in âşık olduğu genç kız. Aynı mahallede, sıradan bir hayat sürmektedir. Basit, sade, evinde kocasını beklemekten başka hiçbir işle meşgul olmayan bir kadındır.
    Terzi Çırağı: 17 yaşlarında, Melahat'a âşık olan bir gençtir.


    Gazoz Ağacı Özeti

    Hikâyenin başında, mahalle ve mahalle yaşantısının kısa bir görünümü verilmektedir. Mahalle, denize yakın bir yerde*dir. Mahallenin bakkalı, kokusu, türlü türlü renkleriyle çocuk*ları kendine çekmektedir. Eski, tahta evlerin oluşturduğu dar sokaklarda çocuklar gündüzleri birdirbir, geceleri saklambaç oynamaktadır. Bazen bu saklambaca gençler de katılmakta*dır.
    Bakkalın yanı başında da Hacı Emin'in kahvesi bulun*maktadır. Yaz ve kış mevsimlerinde çok kalabalık olan bu kahvede, işsiz gençler maça kızı, pişpirik, kaptıkaçtı oyna*maktadır. Kahvehane, özellikle akşamlan kalabalıklaşır, gün*düzleri sadece birkaç genç bulunur.
    Bu mahalledeki kadınlar da akşam beşe doğru yanla*rında yiyeceklerle sahile inerler. Kadınlar hep beraber deniz kıyısında eğlenirler.

    Bu hikaye bir gencin bir kıza ilgi duyması veya birilerinin evlenmesi ha*disesidir. Dedikodu, tüm mahalleye hemen yayılıverir.
    Saim de kahvenin karşısındaki pembe evin kızına âşık olmuştur. Haber, hemen mahallede yayılmıştır. Saim, artık kızı görebilmek için günün her vakti kahvededir. Saim, kızı seyretmekten başka bir şeyle ilgilenemez olduğu için sürekli oyunlarda yenilmektedir. Her yenildiğinde karşısındaki ga*zoz aldığı için en sonunda adı "Gazoz Ağacı"na çıkmıştır. Sa*im'in içi aşkla dolu olduğundan bu lakabı umursamamak*tadır.
    Bir gün yolda kızla karşılaşır. Heyecanlanır, dili tutulur. Ona sadece: "Nereye?" diye sorabilmiştir. Kız da yıllardan beri onu tanıyormuş gibi "Eve" diye cevap vermiştir. Sa-İm'İn aylardan beri içi yanmaktadır. Heyecanlansa da kıza duygularını anlatmalıdır. Kıza, onu sevdiğini söyleyiverir. Kı*za, onunla evlenmek istediğini anlatır.
    Saim, bu olaydan sonra çok değişmiştir. O hovarda genç, un fabrikasında çalışmaya başlamıştır. Tek istediği şey, kızla beraber mahalleden kaçmak, küçük bir odacık tutup ya*şamaktır. Düzenli bir hayatı istemektedir. Sabahları işe gittiği, eşinin ona yemek hazırladığı günleri hayal etmektedir.
    Bir gün, Saim bu düşüncelerini gerçekleştirir. Kızı da ya*nına alarak şehrin bir başka ucunda bir apartmanın çatısında bir odalık bir eve taşınır.
    Artık, sabahlan erken kalkmakta, işine gitmektedir. Eşi Melahat'la düzenli bir hayata başlamıştır. Akşamları, işin yor*gunluğunu karısının onu evde beklediğini düşününce atmak*tadır. Eviyle ilgili her şey onu çok mutlu etmektedir. Karısı, o eve gelir gelmez ona sıcacık yemekler hazırlamaktadır. Karı*sına gününün nasıl geçtiğini sormaktadır her akşam. Karısı Melahat hiçbir yeri bilmediği için bütün gün kocasını evde beklemekten başka bir sey yanmamaktadır.

    Yine böyle bir gün, akşam Melahat evde kocasını bekle*mektedir. Saim, eşinin ona hazırladığı sıcak yemekleri yer. Melahat, Saim'in sigara içmesini bekler. Sonra Saim, Mela-hat'ın canının sıkıldığını düşünerek onu gezmeye götürür. Sa-im'le Melahat ışıklı, aydınlık, kalabalık bir caddeye çıkarlar. Bir mağazada mankenin üzerinde gördüğü elbiseye dalar, gi*der. Melahat, mahalleden ayrılırken böyle kıyafetleri ola*cağını hayal ermiştir. Oysa kocası, onun vitrindeki kıyafete bakmasına bile tahammül edememektedir. Kocasının has*talık için sakladığı 30 lira ile ona elbise almasını İster. Saim, sinirlenir. Birlikte sinemaya giderler. Melahat, çok mutsuz-laşmıştır. Sinemada sessiz sessiz ağlar. Evlerine gidene kadar tek kelime konuşmazlar. Saim de o mahallede içini titreten kızın yanında, eşi olarak bulunduğunu düşünür. Ona olan aşkının zayıfladığını hisseder. Artık hiç heyacan duymamak*tadır. Aynı sebeplerden dolayı edilen kavgalarla süren, Mela*hat'in canı sıkılarak Saim'i beklediği günler geçer. Melahat çok sıkılmaktadır. Küçücük evin işi sabah erkenden biter. On*dan sonra yapacak hiçbir şey bulamaz. Mahallede hiç kimse*yi tanımamaktadır. Saim de yalnız dışarıya çıkmasına izin vermemektedir.
    Bir gün, Melahat.değişik bir şey yaşar. Dış kapıyı açtığın*da karşısında bir genç görür. Genç, alt kattaki terzinin çıra*ğıdır, sigara içmek için onların kapısını önüne gelmiştir. Genç, ondan sigara içtiğini ustasına söylememesini rica eder. Sa-im'e bu olayı söylemez. Çırak her gün kapıya gelmekte, soh*bet etmektedir. Böylece Melahat da sıkılmaktan kurtulmak*tadır. Melahat, çocukla bir konuşmasında kocasının olduğu*nu söyler. Çocuk çok üzülür. Melahat da çocuğun üzülmeme*si için "O sadece geceleri gelir." der. O anda, Melahat mem*leketini bu genç için değil de Saim için terk ettiğine üzülür. Bu genç, onu daha mutlu edecektir. Ona kocasının almadığı el*biseleri alacaktır. Saim, ona hayallerindeki hiçbir şeyi vermemistir. Günler geçtikçe, çırak artık Melahat'in evine gelmeye, onunla sohbet etmeye başlar. Çocuk ona 'abla' diye hitap et*mekte; fakat onu sevdiğini söylemektedir. Çocuk, ona bir miktar parasının olduğunu, onunla kaçabileceğini söyler. Me*lahat buna güler. Kocası da aynı şeyi söyleyerek onu buraya getirmiştir. Aynı şeyleri yaşayacak olduktan sonra bu çocuk*la kaçması anlamsızdır. Fakat artık Saim'i hiç sevmediğini an*lamıştır. Kocasına bir mektup bile bırakmadan onu terk et*mek düşüncesi, onu mutlu etmektedir. Çocukla bu kaçışı, günlerce konuşurlar fakat kesinleştirmezler. Saim'le hayatları da aynı şekilde sürüp gitmektedir.
    Saim, karısındaki değişiklikleri az da olsa fark etmektedir. Bir gün yolda mahalleden dostu Osman'la karşılaşır. Osman, ona kahvede yeni bir oyun oynadıklarından bahseder. Bir se*ne geçmesine rağmen Saim mahalleyi, kahveyi, oradaki ya*şamını çok özlemiştir. Bir kız için o yaşamı terk ettiğine ina*namaz. Osman'ın mahalleye davetini kabul eder, onunla gi*der.
    Akşam yemeklerini her günkü gibi ısıtan Melahat, Saim'i merak eder. Gece yarısı olmuştur, Saim hâlâ gelmemiştir. Ev*lendiklerinden beri ilk defa eve geç gelecektir. Yarı umursa*maz, yarı merak hâlinde uyuyakalır. Sabah olduğunda, ko*casının hâlâ gelmediğini görür. Akşam Saim aynı vakitte ge*lir. Melahat'a hiçbir açıklama yapma ihtiyacı duymaz. Mela*hat ona kızarak gece neden gelmediğini sorar. Saim eski ma*halle kahvesine gittiğini, geceyi de evinde geçirdiğini söyler. Melahat, çok üzülür. Anlar ki Saim artık ondan sıkılmıştır. Ay*nı şekilde yemeklerini yer ve uyurlar. Saim, zamanla bu ka*çamaklarını artırır. Haftada birkaç gün üst üste eve gelmeme*ye başlar. Yine böyle eve gelmediği bir günün sonunda, eve gelir. Kapıyı Melahat açmaz. Eşyalarını da alarak gitmiştir. Saim sadece "Niye gitti acaba?" diye sorar kendi kendine. Gece yanında bir boşluk hisseder, o kadar. Aradan üç dört gün geçtikten sonra Melahat gelmeyince evi boşaltır, eski ma*hallesine döner.
    Ertesi baharın son günlerinde, Saim ve arkadaşları Sirke-ci'de yerler, içerler, eğlenirler. Saat 10′a doğru Beyoğlu'na çıkarlar. İşıklar yanan bir kokteyl salonuna girerken arkadaşı, Saim'e: "Bak seninki." der. Melahat yanında bir adamla yan*larından geçer. Saim: "Ne yapalım yahu, benimkiyse benim*ki." diyerek umursamaz. Melahat ise onları görmemiştir bile. Yanlarından güzel bir koku bırakarak geçip gitmiştir.
#26.09.2008 00:27 0 0 0