1912'de Kandıra'da doğdu. Galatasaray Lisesi'ni, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Paris Hukuk Fakültesi'nde doktora yaptı. 1939'da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kamu hukuku doçenti atandı; 1941'de profesörlüğe yükseltildi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki kamu hukuku derslerine ek olarak Siyasal Bilgiler Okulu'nda devletler hukuku dersleri verdi. 1945-1950 arasında CHP milletvekili olarak TBMM'de bulundu; II. Hasan Saka Hükümeti'nde Bayındırlık Bakanlığı, Günaltay Hükümeti'nde başbakan yardımcılığı yaptı. CHP muhalefete geçtikten sonra partinin yayın organı Ulus'un başyazarlığını üstlendi, bu gazetenin 1953'te kapanması üzerine 1955'e kadar Yeni Ulus ve Halkçı gazetelerini çıkardı. Başbakan Menderes'in isteği üzerine Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasının hazırlanışında görev aldı. 1961'de CHP milletvekili olarak yeniden TBMM'ye döndü.
12 Mart 1971 Muhtırası'nın ardından CHP'den ayrılması koşuluyla hükümeti kurmakla görevlendirildi. 26 Mart 1971'de kurduğu partilerüstü hükümet 3 Aralık 1971'de istifa etti. Yeniden hükümeti kurmakla görevlendirildi; kurduğu II. Erim Hükümeti 22 Mayıs 1972'ye kadar işbaşında kaldı. 1977'ye kadar Cumhuriyet Senatosu'nda kontenjan senatörü olarak görev yaptı.
Kıbrıs'la ilgili anı ve gözlemlerini Bildiğim ve Gördüğüm Ölçüler İçinde Kıbrıs adıyla 1975'te kitaplaştırdı. 19 Temmuz 1980'de İstanbul'daki evinin yakınındaki bir deniz kulübünde silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
Turan Dursun, yayınladığı kitap ve yazılarda dine karşı çıkan Dursun, 4 Eylül 1990 tarihinde İstanbul'da evinden çıkıp işe giderken uğradığı bir silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Dört yıl sonra, İslami Hareket Örgütü'ne yönelik operasyonda cinayetin çözüldüğü açıklandı.
Örgüt üyesi Arif kod adlı Tamer Aslan, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde verdiği ifadede Turan Dursun'un öldürülmesine nasıl karar verdiklerini şöyle anlattı:
" Mesut [kod adlı Mustafa Kayacan], yazarlık yapan ve yazdığı yazılarda Hz. Peygamber efendimizle kutsal Kuranikerim'i küçük düşüren Turan Dursun'un öldürülmesi gerektiğini söyledi. Bunun üzerine benle kod adı Kemal olan kişiyle önce bu konuya itiraz ettik. Çünkü bu şahıs öldürüldüğünde basın bu olayı abartılı olarak halka yansıtacak bundan dolayı da şahsa kötülükten ziyade iyilik yapmış olacağız kanaati benle Kemal'de hakimdi. Biz bu görüşmüzü Mesut'a ilettiğimizde bizimle 15 gün görüşmedi. Mesut, tekrar Turan Dursun'un öldürülmesi olayını yinelemesi üzerine ben ve Kemal olayın istihbaratını yapmak üzere görev aldık. "
Ancak, yakalanan sanıklar daha sonra serbest bırakıldı. Gerçek katilleri ise hâlâ yakalanmadı.
Suikastler Tarihi | Jül Sezar Julius Cesar | M. Ö 101 - Roma
Suikastler Tarihi | Jül Sezar (Julius Cesar) | M. Ö 101 - Roma, "Sen de mi oğlum Brütüs!?.." diye bağırdı ...
Jül Sezar, M.Ö 101 yılında Roma'da soylu bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Sağlam bir eğitim gördüğü gibi, ailesi tarafından bir silahşor olarak yetiştirilmişti. Edebiyata ve güzel sanatlara aşırı bir düşkünlüğü vardı.
Fakat bu genç adam, dünya zevklerine, içkiye ve kadınlara karşı da aynı ilgiyi duyar, bu arada kendisine açılan erkek kollarına hiç çekinme duymadan vücudunu teslim ederdi. Olağanüstü bir hatip, yaman bir binici, kadınları baştan çıkarmada eşi bulunmaz bir ustaydı. Roma'da genelev sokağında bir oda tutarak yıllarca sefahat içinde yaşamıştı.
Annesi Auralia, bu çok yakışıklı, güzellikte mitoloji kahramanları Adonis ve Paris'le eş tutulan oğluna para yetiştirmekte güçlük çekiyordu. Jül Sezar, parası tükenince, arkadaşlarından ve düşüp kalktığı yosmalardan borç alır, bir daha da ödemezdi. Onlara şöyle derdi yalnızca:
"Dostlarım, Roma İmparatorluğunu pençeme alacağım güne kadar bana zaman veriniz..."
Yirmi yaşlarındayken. İmparator Sulla'nın can düşmanı Marius'un yeğeni olduğu için, Roma'dan kaçmak zorunda kaldı. Anadolu'ya kaçmak isterken korsanların eline düştü. Korsanlar onu Antalya'ya götürmüşler ve kurtuluş parası olarak 20 talent istemişlerdi. Genç delikanlı kendisine biçilen bu fiyat karşısında küplere binmiş ve :
"Hayvanlar!., Ben 20 talentlik bir tutsak mıyım? Yakaladığınıza iyi bakın, size 50 talent getirteceğim!..)" diye bağırmıştı.
Roma'daki ailesine bir mektup göndermiş, para gelinceye kadar da korsanlarla al takke ver külah bir hayat yaşamıştı. Onlarla içki içiyor, şiirler okuyup oyunlar oynuyordu. Ara sıra da korsanlara :
"Hayvan herifler!.. Elinizden bir kurtulursam, göreceksiniz hepinizi astıracağım!.." diyordu. Korsanlar, bu deli dolu gencin sözlerini ciddiyi almazlar, gülmekle yetinirlerdi.
Parası gelince özgürlüğüne kavuştu ve Ege bölgesindeki Milet kentine gitti. Buradan sağladığı birkaç gemiyle, kendisini tutsak eden korsanların üzerine giderek, onları Antalya açıklarında yakaladı. Hepsini zincire vurup Bergama'ya götürdü, Vali'nin vereceği emri beklemeden hepsini astırdı.
Roma'ya dönüp siyasi hayata atıldığında 33 yaşlarındaydı. Yakın arkadaşlarından biri, Jül Sezar'a siyasi tutkuları olduğunu söylediğinde ondan şu karşılığı aldı :
"Ne diyorsun sen! Makedonyalı Büyük İskender'in hayatını okumadın mı? O benim yaşımdayken bütün dünyayı ele geçirmişti. Ben daha ne yaptım?"
Kırk bir yaşına geldiğinde, Roma'nın seçkin kişilerinden biri olmuştu. Çağının ünlü generallerinden Crassus ve Pompeus ile üçlü bir anlaşma yaparak kendisini "Konsül / Devlet Başkanı" seçtirtti. Dostlarına ve düşüp kalktığı kadınlara olan 1300 talent borcunu ödemek için Galya Valiliği'ni de üzerine aldı. Bu yetki kendisinde olmasına rağmen Senato ses çıkaramadı. Çünkü Jül Sezar'ın Galya Valisi olarak Roma'dan uzaklaşması ihtimali hem Senato'nun hem de Pompeus'un işine geliyordu. Bu nedenle Galya dışında bazı eyaletleri de ona bağladılar.
Jül Sezar'ın amacı, Galya'da kendine bağlı bir ordu kurmak ve Roma'nın üzerine yürüyerek diktatör olmaktı. Konsüllük süresi bir yıl sonra bitince Jül Sezar Galya'ya gitti. Sekiz yüzden fazla kenti olan bu zengin ülke onun borçlarını ödedikten başka, gerekli adamları satın alacak ölçüde zenginleşmesine de yetti. Savaşlarda ele geçirilen 1 milyon tutsağın köle olarak satışından eline gecen para, Jül Sezar'ın en güçlü silahı olmuştu. Romalılar yüz yirmi yıl içinde Galya'nın ancak Güney bölgelerini ele geçirebilmişlerdi, Sezar sekiz yılda bütün Galya'yi Roma imparatorluğu sınırları içine kattı.
Bu sıralarda Crassus, Doğu'da Fırat ırmağı kıyılarında Partlara yenilerek ölmüş ve Pompeus Roma'nın tek egemeni durumuna gelmişti. Pompeus mutlu ye kaygısız bir yaşantı içindeydi. Oysa çevresindekiler. Jül Sezar'ı iyi tanıdıklarından, Pompeus'a sık sık şu soruyu soruyorlardı :
"Sezar, Roma üzerine yürürse, onu durdurup geri püskürtecek askerleriniz var mı?"
Pompeus gururla gülümsüyor:
"Kaygılanmayın, İtalya'nın neresinde olursa olsun, ayağımla yere vurduğumda oradan ordular fışkırtırım,," diyordu. Oysa elinde hazır ve kendine bağlı bir ordusu yoktu. Sezar ise, kendisine ölesiye bağlı bir ordu kurmuştu. Roma generallerinden hiç birine benzemiyordu. Askerleriyle birlikte oturup şarap içer, onlarla zar atıp kumar oynar, en kaba ve cıvık şakalar, arkadaşlıklar yapardı. Fakat savaşlarda değişir, gerçek bir komutan kesilirdi.
M.Ö. 50 yılında, kasım ayının ilk gününde toplantı durumundaki Senato'ya bir haber ulaştı :
"Sezar, sekiz lejyondan kurulu ordusuyla, Alplerden Güney'e doğru iniyor."
Pompeus, beklemediği bu haber karşısında çok şaşırmıştı. Daha önceki sözünü unutmayan bir dostu:
"Haydi ayağını yere vur da ordular fışkırsın, zamanı geldi..:" diyerek Pompeus'la alay etmişti. Pompeus ve Senato'daki taraftarları. Jül Sezar'a şu haberi saldılar:
"Sezar askerlerini hemen terhis etmeli ve geriye yalnızca bir lejyon bırakmalı, ayrıca Galya Valiliğinden de istifa; ederek, Roma'ya sıradan bir yurttaş olarak girmeliydi."
Sezar, bu şartları kabul etmedi ve savaştan başka çıkar yol olmadığını anladı. Roma üzerine yürüyüşe geçtiğinde Pompeus hazinesini bile almaya vakit bulamadan, taraftarlarıyla birlikte Adriyatik denizindeki donanmasına binerek Epir'e kaçtı.
Jül Sezar'ın donanması yoktu, mevsim de kıştı. Varını yoğunu askerlerine dağıtmış, meteliksiz kalmıştı. Hızlı bir yürüyüşle karadan dolaşıp Yunanistan'ın Epir bölgesine girdi. Pompeus ve taraftarlarının 47 bin kişilik yaya, 7 bin kişilik de atlı ordusu vardı. Sezar'ın ordusu daha küçüktü. Emrinde 22 bin yaya ve bin atlı askeri vardı.
Savaş, yalnızca Jül Sezar ve Pompeus arasında geçmiyordu. Kısa süre içinde bütün Roma İmparatorluğuna yayılmış, bir iç savaş halini almıştı. Bir tarihçi, bu dönemi şöyle anlatmaktadır :
"Bütün Senato bu savaşın içindeydi. Ordular da öyle. Hepsi Roma kanı taşıyan askerlerden kurulu 11 lejyonla öteki 18 lejyon amansızca çarpışıyorlardı. Galyalılar ve Germenler Jül Sezar'ı tutuyorlardı. Trakya, Sicilya, Yunanistan, Makedonya ve Doğu Pompeus'la birlikti. Savaş İtalya'da başladı, oradan Galya'ya ve İspanya'ya sıçradı; Batı'dan dönerek bütün şiddetini Epir ve Tesalya üzerine topladı; Mısır'a kadar uzandı. Küçük Asya'ya el attı ve alev ancak Afrika'da söndürülebildi..."
Yunanistan'da Farsalos bölgesinde iki ordu arasında korkunç bir meydan savaşı olmuş ve Sezar, Pompeus'un ordusunu darmadağın etmişti. Pompeus, Mısır Kralı Ptolemeus'un yanına kaçmaktan başka çare bulamamıştı. Roma artık Jül Sezar'ın "pençeleri" arasındaydı. Dört bin kişilik seçme bir orduyla, Pompeus'un arkasından Mısır'a gitti. Ptotemeus, başına gelecekleri anladığından, Pompeus'un kafasını keserek Jül Sezar'a gönderdi. Sezar burada, Ptolemeus'un kız kardeşi Kleopatra'yla uzun bir aşk hayatı yaşadıktan sonra onu Mısır Kraliçesi yaptı. Sonra M.Ö. 47 yılında Anadolu'ya girerek Pontus Kralı Pnarankes'i yendi. Savaş beş gün sürmüş, Sezar durumu Roma Senatosuna şu üç kelimeyle bildirmişti:
"Veni, vidi, vici." (Geldim, gördüm, yendim.)
Aynı yıl Roma'ya dönerek İmparator oldu. Önce 1 yıl için diktatör ilân edildi. Senato daha sonra bu yetkiyi 10 yıla çıkardı. Aradan çok geçmeden de Jül Sezar, ömür boyunca diktatör seçildi.
Koyu Cumhuriyetçiler ve soylular, Roma İmparatorluğunun diktatörlüğe kaymasından tedirgin olmuşlardı. Sonunda, Sezar'ı öldürüp Cumhuriyeti kurtarmak için gizli bir örgüt kurdular. Bu örgüte, Sezar'ın yetiştirmesi, bir söylentiye göre de, düşüp kalktığı kadınlardan Servilia'dan doğan öz oğlu Brütüs de girmişti. Örgüt, suikast için M.Ö. 44 yılının 15 martını seçmişti. Bir kâhin ona daha önceden, "15 marttan sakın" demişti. Bir gece önce de karısı kötü bir rüya görmüş ve Jül Sezar'ın sokağa çıkmamasını istemişti. O sabah yolda, Kâhin'e rastlamış ve :
"İşte 15 mart geldi..." demişti. Kâhin de Jül Sezar'a şu karşılığı vermişti :
"15 mart geldi, ama daha bitmedi...)"
Jül Sezar, Senato'ya gelince suikastçılar çevresini sardılar. Hançerleri harmanilerin altında gizliydi. İçlerinden biri, siyasi hükümlü olan kardeşinin bağışlanmasını diledi. Sezar onu dinlerken, suikastçılar hançerlerini çekip saldırdılar. Titilus adlı bir soylu, Jül Sezar'ın harmanisini omuzlarından tutarak aşağı doğru yırttı. Sezar, ilk önce kendini savunacak oldu, fakat vücuduna saplanmak için havaya kalkan hançerlerden birini Brütüs'ün tuttuğunu görünce:
"Sen de mi oğlum Brütüs!?.." diye bağırdı ve harmanisini başına örterek, kendini hançer vuruşlarına bıraktı.
Tam 23 yerinden hançerlenen Jül Sezar, cansız yere serildi. Suikastçılar, Sezar'ın ölümünden halkın sevinç duyacağını sanmışlardı. Kanlı hançerlerini Roma halkına göstererek :
"Zalimin vücudu ortadan kalktı!.." diye bağırıyorlardı.
Fakat, Roma halkının tepkisi, umdukları gibi olmadı. Halk, "katillere ölüm!." Bağrışlarıyla ayaklanınca kaçmak zorunda kaldılar. O sırada, Senato'nun Jül Sezar'ı öldürenleri bağışladığı öğrenilince halk Senato'ya saldırdı. Yapıyı ateşe verdiler. Halkın ayaklanması üzerine Sezar'ın katilleri Roma'dan kaçtılar ama, peşleri bırakılmadı.
Bunlardan, Sezar'ın çok sevdiği Brütüs, Makedonya'da yakalanacağını görünce intihar etti.
Suikastler Tarihi | Benazir Butto Suikastı [27 Aralık 2007]
Benazir Butto (d. 21 Haziran 1953, Karaçi; ö. 27 Aralık 2007, Ravalpindi), eski Pakistan başbakanı ve eski devlet başkanı Zülfikar Ali Butto'nun kızıdır. 1999-2007 yılları arasında yurtdışında sürgünde yaşadı. 18 Ekim 2007'de seçimlere katılmak üzere Pakistan'a geri döndü. Ravalpindi'de katıldığı bir seçim mitinginden ayrılırken uğradığı bir suikast sonucu yaşamını yitirdi.
Gençliği ve eğitimi
Benazir Butto 21 Haziran 1953 tarihinde Karaçi'de doğdu. Babası Zülfikar Ali Butto İngiltere'nin Oxford Üniversitesi'nde hukuk eğitimini yeni tamamlamıştı. Annesi ise İran kürtlerinden Begüm Nusret Butto'dur.
Benazir Butto Harvard Üniversitesi ve Oxford üniversitelerinde eğitim gördü. 1973 yılında Harvard Üniversitesi'nde lisans eğitimini tamamladı. 1977 yılında ise Oxford Üniversitesi'de Uluslararası Hukuk ve Diplomasi dallarında üst lisans eğitimi gördü.
Politikaya giriş
Butto Oxford Üniversitesi'ni bitirdikten sonra Pakistan'a geri döndü. Babasının tutuklanıp idam edilmesinden sonra bir süre ev hapsinde kaldı. 1984 yılında yurt dışına çıkmasına izin verilmesiyle, Büyük Britanya'ya taşındı ve orada sürgünde babasının partisinin liderliğini yaptı. 1987 yılında çimento fabrikatörü Asif Ali Zardari ile evlendi. Çiftin Bilaval, Bahtiyar ve Asife adlarında 3 çocukları oldu.
Askeri cuntanın şefi Ziya Ül Hak'ın 1988'de ölümünden sonra Pakistan'da 1977 yılından beri ilk kez serbest seçimler yapıldı. 19 Kasım 1988 tarihindeki bu seçimleri kazanan Butto, ilk kez bir müslüman ülkenin kadın başbakanı oldu. 2 Aralık'ta başbakan olarak göreve başladı. Yoğun yolsuzluk suçlamaları altında kalan hükümet 20 ay kadar sonra, askeri güçlerin desteğindeki devlet başkanı Gulam İshak Han tarafından, yeni seçimlere gidileceği gerekçesiyle devrildi. Ancak Butto aleyhindeki suçlamalar yargıya yansımadı. Yeni hükümeti Navaz Şerif kurdu. 1993 yılında Butto yeniden seçildiyse de, 3 yıl sonra hükümet yine yolsuzluk suçlamaları altında, devlet başkanı Faruk Leghari tarafından düşürüldü. Yüksek mahkeme de devlet başkanının kararını onayladı. Ancak Butto ve eşi Zardari hakkındaki suçlamaların doğruluğu kesinleşmedi.
Butto'ya yönelik eleştirilerin başlıca kaynağı Butto'nun ulusal reformları sonucu politik güçlerini yitirmeye başlayan Pencap bölgesindeki zengin toprak sahipleri ve bu bölgenin seçkinleriydi. Butto eski feodal yapıya karşı mücadele etti ve bu yapıyı Pakistan'ın stabilizasyonu önündeki engel olarak niteledi.
1999 yılında, Pervez Müşerref'in liderliğinde gerçekleşen askeri darbe sonrasında Pakistan'ı terk etmek zorunda kaldı. Birleşik Arap Emirlikleri'nin Dubai kentine yerleşti. 2002 yılında Pervez Müşerref pratikte Benazir Butto'nun tekrar başbakan seçilmesini önlemek amacıyla başbakanların en fazla iki dönem görev yapabilecekleri yolunda bir anayasa değişikliği yaptı.
2007 yılında Pervez Müşerref, Benazir Butto'yla Pakistan'a geri dönmesine zemin hazırlamak üzere müzakerelere başladı. Böylece Butto'nun Ocak 2008'de yapılacak olan başbakanlık seçimlerine katılma olasılığı doğdu. Butto hakkında açılan davaların o zamana kadar sonuçlanması bekleniyordu.
1988 Yılına Ait Fotoğraf
Sürgünden dönüş ve suikast
Seçim çalışmalarına katılmak üzere Pakistan'a dönüş kararı alan Butto'ya karşı, El Kaide örgütünün saldırı tehdidinde bulunması üzerine, Müşerref, Butto'nun dönüşünü ertelemesini ve yüksek mahkemenin kendisiyle ilgili af istemine ilişkin kararını beklemesini istedi. Bu isteğe uymayan Benazir Butto, 18 Ekim 2007 gecesi, 8 yıllık sürgünden sonra Pakistan'a geri döndü. Ancak yandaşlarının sevgi gösterileriyle karşılanan Butto aynı gün bombalı bir suikast girişimine hedef oldu. Karaçi kenti yakınlarında gerçekleşen ve Benazir Butto'nun yara almadan kurtulduğu bu saldırıda 138 kişi yaşamını yitirdi, 248 kişi de yaralandı.
Ancak 27 Aralık 2007 tarihinde Ravalpindi'de gerçekleştirilen ikinci bir intihar saldırısında ensesinin arkasından ve göğsünden kurşun yarası alan Butto, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti.
Abdi İpekçi (d. 1929, İstanbul - ö. 1979). Türk gazeteci, yazar.
12 Eylül öncesinin terör döneminde, birlik, beraberlik ve barış düşüncesini savunan yazılarıyla ön plana çıkan Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü ve Başyazarı Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979 akşamı gazeteden Nişantaşı'ndaki evine giderken otomobilinde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
Suikastın sanığı Mehmet Ali Ağca, 11 Temmuz 1979' da yakalandı. Ağca, 11 Ekim 1979'da yargılanmaya başladı. Ancak Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçırılan Ağca, 28 Nisan 1980'de gıyabında idama mahkum edildi.
Daha sonra 13 Mayıs 1981'de Vatikan Meydanı'nda Papa II. Jean Paul'ü vuran Ağca, İtalyan mahkemesince ömür boyu hapse mahkum edildi.
Ağca'nın suç ortakları olarak Oral Çelik, Abdullah Çatlı, Mehmet Şener, Yavuz Çaylan, Yalçın Özbey'in de aralarında bulunduğu birçok kişinin adı ortaya atıldı. Oral Çelik, Fransa'da yargılandığı mahkemede suçunu kabul etmesine rağmen, İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada beraat etti.
17 yıl sonra ortaya çıkan tanık Abdullah Yavuz, Çelik'i mahkemede teşhis edemedi. Abdullah Çatlı, Susurluk kazasında öldü. Cinayette adı geçen diğer kişilerin izine bile rastlanmadı.
İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada ise trajikomik sahneler yaşandı. Mahkeme, MİT Müsteşarlığı'ndan İpekçi cinayetine karışan Yalçın Özbey'in Almanya'da iki MİT görevlisince alınan ve yazılı tutanağı bulunmayan ifadesinin ses kayıtlarını istedi.
Müsteşarlık uzun süre mahkemeye yanıt vermedi. Ardından ise kasetlerin imha edildiğini bildirdi. Böylece dava zamanaşımıyla karşı karşıya kaldı.
MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, en sonunda MİT görevlilerinin ifade vereceğini açıkladı. Ancak dinlenen görevliler, Yalçın Özbey'in davayla ilgili arandığını bilemediklerini ve görüşmeyi anımsayamadıklarını öne sürdü.
İpekçi davasında en son gelişme, "yeni delil" diye sunulan ve gıyabi tutuklu olarak aranan Özbey'e ait ifade metninin üst yazısız, imzasız, nereden ve kimden geldiği belli olmayacak şekilde mahkemeye gönderilmesi oldu.
İstanbul 3. Sulh Ceza Mahkemesi ise, İpekçi'nin öldürülmesine azmettirdiği ve olaya iştirak ettiği gerekçesiyle aranan Mehmet Şener'in gıyabi tutukluluğunu, yasal zamanaşımı süresi dolduğu gerekçesiyle kaldırdı.
Şubat 2000'de Ünye Kapalı Cezaevi'nde gasp suçundan hükümlü Yusuf Çelikkaya'nın, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'na gönderdiği mektupta, Abdi İpekçi cinayetiyle bağlantısı olduğunu iddia etmesi, zamanaşımına uğrayan davada yeni bir umut oldu.
Çelikkaya, işadamı Kemal Derinkök'ün, cinayeti planlayan ülkücü gruba yardım etmek için Milliyet Gazetesi'ni satın alarak İpekçi'nin önemli açıklamalarına engel olmak istediğini öne sürdü.
Kemal Derinkök, İpekçi'nin eşi Sibel İpekçi'ye "O dönemde gazetenin alınması girişimleri olmuştu, Yusuf Çelikkaya olayların içinde olmasaydı, bu durumu bilmezdi" açıklamasını yaptığı gerekçesiyle 5 milyar lira tazminat davası açtı.
İhbar üzerine soruşturma başlatılırken, İpekçi ailesi Avukatı Turgut Kazan, davanın zamanaşımına uğramasından sonra birçok delilin ortaya çıktığını savundu. Hukukçular ise davanın zamanaşımına uğramasına karşın, ek süreyle uzatılabileceği görüşünü belirtti.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu ise, Abdi İpekçi davasında yargının sağlıklı işlemesini engellediği gerekçesiyle İçişleri Bakanlığı ve MİT Müsteşarlığı görevlileri hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu.
İtalya Cumhurbaşkanı Carlo Azeglio Ciampi, 1981 yılında Papa İkinci Jean Paul'e suikast girişiminde bulunan terörist Mehmet Ali Ağca'nın affını 13 Haziran 2000'de imzaladı. Ağca, affı onaylanır onaylanmaz bir uçakla Türkiye'ye getirildi ve Kartal Cezaevi'ne kondu. Ancak İpekçi davasının zaman aşımına uğraması nedeniyle Ağca'nın tekrar aynı davadan yargılanmasının söz konusu olmadığı açıklandı.
Ağca, Türkiye'ye getirilişinin üçüncü gününde Kadıköy Adliyesi'nde gasp davasıyla ilgili mahkemeye çıkarılan Ağca, duruşmadan önce "Ben Abdi İpekçi'nin katili değilim. Ben sadece aktördüm" dedi.
İpekçi'nin öldürülmesinin hemen ardından başlayan ve 21 yıl sürdükten sonra zamanaşımına uğrayan davanın ardından, Yalçın Özbey ve Yusuf Çelikkaya hakkında "Taammüden adam öldürmek suçuna katılmak" suçundan 20 yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis cezası istemiyle yeni bir dava açıldı. İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davanın ilk duruşmasında tanık olarak mahkemeye çağırılan Mehmet Ali Ağca, tanıklık yapmayacağını söyleyerek yemin etmedi. İfadesi "yeminsiz" alınan Ağca, "Yalçın Özbey, bazı yerlerde İpekçi suikastına karıştığını anlatıp övünüyordu. Bu trajedide övünecek ne varsa? Ben bu karanlık suikastın en büyük mağduruyum" dedi.
Ahmet Taner Kışlalı, (d. 10 Temmuz 1939, Zile, Tokat - ö. 21 Ekim 1999, Ankara). Türk siyaset bilimci, siyasetçi, köşe yazarı ve öğretim üyesi.
Babası Ziraat Bankası veznedarı Hüsnü Bey, annesi ilkokul öğretmeni Lütfiye Hanım'dır. Siyasetbilimci olacağının ilk ipuçlarını, ağabeyi Mehmet Ali Kışlalı ile kendi geliştirdikleri 'Devlet Yönetimi' oyununda göstermiştir. Kabataş Erkek Lisesi'nden sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni kazanmış, okurken bir yandan da Yeni Gün'de spor muhabirliği yapmıştır. 1962-1963 yılları arasında Yenigün Gazetesi'nde yazı işleri müdürlüğü de yapmıştır. Paris Üniversitesi'nde anayasa hukuku ve siyaset bilimi dalında doktora yaptı(Modern Türkiye'de Siyasi Güçler). Fransa'da tanıştığı Bordo'lu Nicole (Nilgün Kışlalı) ile 1968 yılında evlenen Kışlalı'nın, bu evlilikten İki kızı (Altınay ve Dolunay) olmuştur. Hacettepe Üniversitesi'nde siyaset sosyolojisi alanında öğretim üyeliğine başlamıştır. Askerlik dönüşü üniversiteye kabul edilmemiş, Siyasal Bilgiler Fakültesi' ne geçmiştir. 1972 yılında doçent olmuştur. 1971-1977 yılları arasında Yankı dergisi' nde yazdığı yazılarla CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in dikkatini çekmiş ve 1977 yılında CHP listesinden İzmir milletvekili seçilmiştir. 1978'de Bülent Ecevit hükümetinde kültür bakanı olarak görev yapmıştır. Kültür Bakanlığı'nca Ulusal Kültür dergisini yayımlatmıştır. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde siyaset bilimi dersleri vermeye başlayan Kışlalı, 1988'de profesörlüğe yükselmiştir. 1991 sonunda Cumhuriyet gazetesinde Haftaya Bakış başlığıyla köşe yazıları yazmaya başlayan Kışlalı, 1995 yılında Antalya yolunda birlikte geçirdikleri trafik kazasında eşini kaybetmiştir. 1997'de ikinci evliliğini Nilüfer Kışlalı'yla yapan Kışlalı'nın bu evlilikten üçüncü kızı (Nilhan Nur) dünyaya gelmiştir. A. Taner Kışlalı, 21 Ekim 1999 günü, saat 09.40'da Ankara'da evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetmiştir.
En nurlu ve feyizli geceyi Kadir Gecesinde idrak ederiz. Kur'ân'da adı geçen tek ay Ramazan ayıdır; tek gece de Kadir Gecesidir. Bu bereketli saatlerin şeref ve kıymetini Kâinatın Rabbi Sevgili Habibine haber vermektedir. Bu gecenin faziletine o kadar değer verilmektedir ki, o vakitlerde tecelli edecek rahmetin ve ruhanî hâdiselerin anlatılması için müstakil bir sûre inmiştir. Bu sûre Kadr Süresidir.
Yine Cenâb-ı Hak bu gecenin kudsiyetini bildirmek için beş âyetli bir sûrede üç defa "Leyletü'1-Kadr" ifadesini açıkça zikretmektedir:
"Şüphesiz, o Kur'ân'ı Kadir Gecesinde indirdik. Bilir misin, Kadir Gecesi nedir? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır."
Ulvî hâdiseler de sûrenin sonunda şöyle ifade buyurulur :
"O gecede melekler ve Cebrail Rablerinin izniyle her iş için arka arkaya iner. O gece, tan yerinin aydınlanmasına kadar bir selâmettir."
Kadir Gecesinin en önemli özelliği, cin ve insanlara iki cihan saadeti bahşeden, kâinat kitabının ezelî bir tercümesi olan yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerimin bu gecede ilk olarak dünya semasına indirilmesidir. Daha sonra ise ihtiyaca göre âyet âyet veya sûreler halinde vahyin mazharı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselama Cebrail (a.s.) vasıtasıyla takdim edilmiş olmasıdır.
Yine bu mübarek gecede insanlığın ebedî refahına sebep olacak, ona bereketli bir ömrü kazandıracak bir fırsat verilmektedir. Bu geceyi dua, zikir ve ibadetle geçiren kişi, ancak seksen sene gibi uzun bir ömürde kazanabileceği ecir ve sevabı bir gecede elde etme bahtiyarlığına ermiş olacaktır.
Bu gecedeki İlâhî ziyafete ve Kur'ânî sofraya başta Kur'ân-ı Mübini Resulullah Aleyhissalâtü Vesselama vahiy yoluyla getiren Cebrail olmak üzere melekler de inerek şenlendirirler. Kalb ve basîreti açık olan mü'minlere uhrevî âlemden manzaralar sergilenir. Meleklerin pey der pey inmesiyle yeryüzü manevî bir tazyike maruz kalır. Dünya adetâ onlara dar gelmeye başlar. Mü'minlerin etrafını kuşatarak onlara Rablerinin bağış ve rahmetini müjdelerler. Tan yeri ağarıncaya kadar devam eden bu ulvi tecelli, ümmet-i Muhammed'in gönüllerine engin bir huzur ve saadet dalgası estirir.
Kadir Gecesinde böyle nurlu hâdiselerin yıldönümlerini idrak ederiz. Onun kadrini bilmekle de feyiz ve bereketinden, dünyayı kuşatan nuranî havasından istifade etmiş oluruz.
Hadislerde Kadir Gecesi
- Ubâde b. Sâmit (r.a) şöyle demiştir: Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem, Kadir Gecesi'ni haber vermek üzere Hâne-i Saâdetinden çıktı. Derken Müslümanlardan iki kişi kavga ettiler. Buyurdular ki: Ben, size Kadir Gecesi'ni haber vermek üzere çıkmıştım. Filân ile filân kavga ettiler de ona dâir olan bilgi kaldırıldı. İhtimâl ki hakkınızda bu daha hayırlıdır. Artık siz, Kadir Gecesi'ni yirmiden sonraki yedinci veya dokuzuncu veya beşinci gecelerde arayınız
- İbn-i Abbâs (r.a)'dan rivâyet edildiğine göre, Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Ashâb'ım! Siz leyle-i Kadr'i Ramazan'ın aşr-ı ahîrinde arayınız!. Leyle-i Kadir, ya Ramazan' dan dokuz gece kala, yâhut yedi gece kala, yâhut da beş gece kaladır
- Âişe (r.a)'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ramazan'ın son on günü girince, Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem ibâdet konusunda daha da ciddî bir sa'y ü içtihâd arz ederlerdi. Gecesini ihyâ eder, ehl ü âilesini de ibâdet için uyandırırdı.
- Ebû Hüreyre radiyallâhu anh'den: Şöyle demiştir: Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Her kim, imânından dolayı ve mükafatını yalnız Allâh'tan umarak Kadir Gecesi'ni ihya ederse, geçmiş günahları affedilir.
Bin aydan hayırlıdır denmesinin hikmeti nedir?
"Bin ay" seksen üç sene dört aylık bir süreye tekabül eder. Geçmişteki salih kimselerin bir ömür boyu kazandıkları manevi mertebeyi bir gece içinde elde etme fırsatıdır. Resulullah (a.s.m.) sahabilere İsrailoğullarından bir kimsenin Allah yolunda bin ay boyunca silâhlı olarak cihat ettiğini anlatmıştı. Sahabiler bunu duyunca şaşırdılar ve kendi amellerini az, gördüler. Bunun üzerine Kadir Suresi indirildi.
Başka bir rivayette Peygamberimiz Sahabilere İsrailoğullarından dört kişinin seksen sene boyunca hiç günah işlemeden ibadet ettiklerini anlattı. Sahabiler bunu hayretle karşıladı. Cebrail Aleyhisselâm geldi, "Yâ Muhammed, ümmetin o birkaç kişinin seksen sene ibadetinde hayrete düştüler. Allah sana ondan daha hayırlısını indirmiştir" diyerek Kadir Suresini okudu ve, "İşte bu senin ve ümmetinin hayran kalışından daha hayırlıdır" buyurdu.(1)
Diğer bir rivayette Resulullah'a bütün ümmetlerin ömürleri gösterilmişti. Kendi ümmetinin ömrünü kısa görünce, ömrü uzun olan ümmetlerin amellerini düşündü. Kendi ümmetinin bu kısa ömürlerinde yaptıkları amellerle onlara ulaşamayacakları endişesi içinde üzüldü. Yüce Allah da Habibine, bu üzüntüsüne mukabil Kadir Gecesini vererek diğer ümmetlerin bin yılından daha hayırlı kıldı. (2)
Kadir Suresi bu hadiseler üzerine nazil olmuştur.
Bu sure, Sahabilerin üzüntüsünü hafifleten bir suredir.
Kadir Gecesinin Bu Kadar Faydalı Olmasını Nasıl Açıklarsınız?
Evet bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, Kur'an'ın bildirmesiyle bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra kat'i bir delildir. Evet nasılki bir padişah, saltanatında belki her senede, ya tahta geçme merasimi namıyla veyahut başka bir şaşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Halkını, o günde umumî kanunlar dairesinde değil; belki hususî ihsanatına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini, has teveccühüne mazhar eder. Öyle de: Ezel ve Ebed Sultanı olan onsekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelal'i; o onsekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlîşanı olan Kur'an-ı Hakîm'i Ramazan-ı Şerifte indirmiş. Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, Cenab-ı Hakkın hikmetinin muktezasıdır. Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, adî ve hayvanî meşguliyetten insanları çekmek için oruca emredilecek.
Sure neden Kadir Gecesinde indi?
Peygamber (a.s.m.) her şeyden önce bir uyarıcıdır. Bu ikaz görevini doğrulukla yapması için emri önce kendi nefsinde uygulaması lazımdı. Nefsine uygulamanın en uygun vakti de gece vaktidir.
Neden "Kadir" Gecesi?
Kadir Gecesi hüküm gecesi demektir. Duhan Suresinde açıklandığı üzere İlâhi takdirce belirtilen hükümler Kadir Gecesinde ayırd edilir. Bu anlamda Kadir Gecesine takdir gecesi diyenler de vardır. Aslında eşyanın, işlerin ve hükümlerin miktar ve zamanları ezelde takdir edildiği için burada söz konusu olan takdir, önceden tespit edilen kader programının yerine getirilmesiyle ilgili planların hazırlanmasıdır. (3)
"Kadr" kelimesinde "tazyik" manası da vardır. Buna göre o gece yeryüzüne o kadar çok melek iner ki, dünya onlara dar gelir.
Bir hadiste, "O gece yeryüzüne inen meleklerin sayısı çakıl taşlarının sayısından çok daha fazladır"
buyurularak buna işaret edilir. (4)
Kadir Gecesinin Ramazan'ın hangi gecesine rastladığı hususunda pekçok rivayet olmakla birlikte, Ramazan'ın son on gününde aranması tavsiye edilmiştir. Bazı hadis-i şeriflerden de 27. gecesine denk geldiği bildirilmektedir. "Onu yirmi yedinci gecede arayınız" mealindeki hadis bu hususa işaret etmektedir. (5)
Bu rivayetlerin ışığında, İslâm âlimleri Kadir Gecesinin Ramazan'nın yirmi yedinci gecesi olarak kabul etmiş ve böylece Müslümanlar o geceyi Kadir Gecesi niyetiyle ihya edegelmişlerdir.
Bunun için mü'minler mümkün mertebe, vakit ve imkânları ölçüsünde Kadir Gecesini değerlendirmeye çalışırlar. Uyku ve istirahatla geçirmemeye gayret ederler. Çünkü bu gecede herbir Kur'ân harfine otuz bin sevap verilmektedir. Diğer ibadetlerin sevabı da o nisbette artış göstermektedir.
Kadir Gecesini değerlendirmek ve o vaktin feyiz ve bereketinden istifadeyi arttırmak için namaz kılınır, Kur'ân okunur, Kur'ân tefsirleri mütâlâa edilir. Zikredilir, salavat-ı şerife getirilir. Dualar edilir, Allah'a niyaz ve tazarruda bulunulur. Fakir ve kimsesizler doyurulur, bol bol sadaka verilir. Hâsılı her vesileyle vakit nurlandırılır. Kadir Gecesinin getireceği büyük kazanç hakkında rivayet edilen hadisler en güzel teşvik mahiyetini taşımaktadır.
"Kim inanarak, sevabını ancak Allah'tan bekleyerek Kadir Gecesinde kıyam üzere olursa (uyanık kalıp ihya ederse) geçmiş günahları affedilir." (6)
Bu gecede nasıl dua edelim?
Bunu da Hazret-i Âişe (r.a.) vasıtasıyla yine Peygamberimizden, öğrenelim:
"Dedim ki, 'Yâ Resulallah, Kadir Gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?'
Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam "Allahümme inneke afüvvün tuhibbü'l-afve fa'fu annî (Allah'ım, Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affeyle) dersin' buyurdu"
Kaynaklar
1) Hak Dini Kur an Dili. 6:4592
2) Muvatta. İtikâf:6
3) Duhan Suresi, 3.
4) Hak Dîni Kur'ân Dili, 9:5970.
5) Müsned, 2:27.
6) Buhari, Siyam: 71, İbni Mâce, Dua
Esnaf ve Sanatkarlar Derneği (ESDER) Şekerciler ve Pastacılar Komisyonu Başkanı Vedat Dikgitmez, şeker ve lokum yapımında maliyetin düşük olması için çeşitli hilelerin yapıldığını söyledi.
Ramazan Bayramı öncesinde vatandaşları uyaran Dikgitmez, şeker ve lokum yapımında maliyeti düşürmek için hile yapıldığını ve bu ucuz ürünlere rağbet edilmemesi gerektiğini vurguladı. Dikgitmez, yaptığı açıklamada "Maliyeti düşürmek için şeker yerine glikoz ve fruktoz kullanılıyor, şeker ve lokum alırken bu ucuz ürünlere rağbet edilmemelidir" dedi.
Şeker ve lokum yapımında glikoz ve fruktozun belirli oranlarda kullanılması gerektiğini söyleyen Dikgitmez bu oranın aşılması durumunda sağlığı olumsuz etkileyeceğini söyledi.
Lokum imalatında nişasta oranının fazla olduğuna ve rutubetli ortamlarda bekletildiğine dikkat çeken Dikgitmez "Böylece hem ağırlığı fazla oluyor hem de sağlığa zararlı oluyor. Taze lokumun rengi parlak ve lokum canlıdır. Bayat lokumun ise mat ve solgun bir görüntüsü vardır. Lokum alırken bunlara riayet edelim" dedi.
Ramazan Bayramı'nda tüketimi artan badem şekeri konusunda da vatandaşları uyaran Dikgitmez badem şekerlerinde de glikoz kullanılarak maliyetin düşürüldüğünü ve kalitesiz bademlerin kullanıldığını söyledi. Dikgitmez, bademlerin ağırlıklarını artırmak için rutubetli ortamlarda bırakıldığını ve kalın kaplama glikozdan imal edilmiş şekerin kullanıldığını söyledi. Dikgitmez, "Küçük bademlere kalın kaplama glikozdan imal edilmiş şeker kullanılarak da üretim yapılıyor. Bunlar işin hilesi. Kaliteli badem şekerinin dış kaplaması incedir ve bademi de kuru ve tazedir" dedi.
Aşağıda yazmağa çalıştığım teknikler,Internete gezip yabancı sitelerden tercüme değildir. Alabalık avı, Yurdumuzun çoğu yerinde bu tekniklere benzer şekilde yapılmaktadır. Ancak zaman, zaman bana gelen mesajlarda farklı tekniklerle avlanan avcılara da rastlamaktayım, özellikle yöreye has yemler avlanmada farklılık göstermektedir.
Alabalık avında dikkat edilecek hususlar
Alabalık, oksijeni bol soğuk sularda yaşar. temiz olmayan, su sıcaklığı 15 drc. üzerinde olan sularda zor bulunur .
Yazın sıcak havada, özellikle gölde zor balık tutarsınız, şansınızı zorlamayın.
Gölgenizi suya düşürmeyin, avlanırken mümkün olduğunca güneşi karşınıza almaya çalışın.
Bölgedeki doğaya uygun giyinin.
Sessiz olun.
Yağmurdan sonraki bulanık suda avlanmayın, balık saklandığı kayanın altından kolay kolay çıkmaz
Yağmurdan sonra dereye fazla yaklaşmayın. Sizin bulunduğunuz bölge az yağmur yağmış bile olsa daha yükseklere yağan yağmurlar sizin bulunduğunuz bölgeyi etkileyebilir ve beklemediğiniz bir selle karşılaşabilirsiniz.
Öncelikle atıp çekme tekniğinde karışıklara neden olan, yem tanımına açıklık getirmeye çalışayım. Atıp çekme tekniğine, genel olarak kaşık atma denir. Bu av tekniği rapala , kaşık, iğne takılmış sasi ve döner kaşık ile yapılır. Rapala ve sasi net olarak ayrılır ancak kaşık ile döner kaşık genellikle birbiri ile karıştırılır. Kaşık ismi yurdumuzda bu yemlerin yemek kaşığına benzemesinden dolayı verilmiştir. Fakat alabalık avında kullanılan kaşıklar yemek kaşığına çok fazla benzemez. Yemek kaşığına benzeyen yemler çoğunlukla turna avında kullanılır.
Ben alabalık avında rapala ve sasi hiç kullanmadım, nadiren de olsa kaşıkla avlanırım ama çoğunlukla türkçe karşılığı döner kaşık olan mepss le avlanırım.( aslında bir marka adı olan mepss dilimize iyice yerleşti ve çok yaygın olarak kullanılıyor )
Atıp çekme tekniğinde makinanızın turu fazla, kamışınız esnek ve uzun, misinanızda 0,20 - 0,25 olmalıdır. (incesi sağa sola sürtünüp kolayca kopar kalınıyla da yeminizi uzağa atamazsınız,)
Uygulaması kolaydır ancak eğer derede avlanıyorsanız su derinliğinin en az 30 cm olması gerekir, ayrıca derenin içinde kaya ve ağaç dallarının az olmasına dikkat etmelisiniz. Sürekli kayaya ve ağaca taktığınız yeminiz balıkları huzursuz eder. O nedenle at çek yaparken suyun kaya önünde oluşturduğu derin bölgeye yeminizi atar ve çekmeye başlarsanız makinanızı iki üç tur attırmadan ilk alabalığınızı yakalarsınız. ( böyle bir kaya önünü uzaktan gördüğünüzde arkadaşlarınıza çaktırmadan oraya ilk giden siz olun. Ama çabuk gideceğim diye de pata küte gitmeyin)
Yukarıda uygulaması kolay dedim ancak derede avlanmaya gittiğinizde büyük hayal kırıklığınada uğrayabilirsiniz. Suyun akış hızı bazen öyle artarki attığınız meppsi çekerken suya hiç batmayan yeminiz suyun yüzeyinden zıplaya, zıplaya gelir. Karların erimesiyle akış hızı artan derede mepss le avlanmak zordur, derenin birkaç gün sonra akış hızı azalacaktır, o zaman avlanmak daha verimli olacaktır.
Bazen de su seviyesi öylesine düşerki yem sürekli kayaya yosunlara takılır. Ancak hiç bir zaman derede su bitmez. Şelale,çağlayan yapan derenin kaya altlarında gölcükler oluşur.( biz böyle yerlere ayna deriz) Alabalıkta bu aynaların içindeki taşların, kayaların altına saklanır. Fakat bu aynaların genişliği 2-3 mt.kareyi geçmez. Şimdi siz gelinde burada balık yakalayın. İşte burada ustalık konuşur. İyi bir balıkçı o suya yaklaşmadan 7-8 metreden o bölgeye adeta noktasal atış yapar ve oradaki balığıda alır.
Gölde avlanırken işiniz daha kolaydır ancak özellikle yazın sıcak havalarda avlanırken yeminizin batmasını bekleyip daha derinden gelmesini sağlamalısınız.
MEPPS'LE 47 CM LİK ABANT ALASININ YAKALANIŞ ÖYKÜSÜ:
Ava 2 numara beyaz ustu kırmızı benekli,turuncu saftli,vibrax marka spinner'le basladim. İlk bir saat dogru,durust olta atamadim. Cunku misinanin ustundeki su zerreciklerihemen donuyor,ve kamisin fujilerini tıkıyordu. Kamislarimdan 120 cm.uzunluğndakini seçtim. Makarada Hisar Balikciliktan getirttiğm Blue line misina vardi. Bu arada iki adet tek igneli,kurt takilmis straforlu takimida,bayagi ileri atarak Zeki'yide başınada biraktim 15,20 kere bos atistan sonra,golun 3 metre kadar dik bir yamacindan bir çam ağacını siper ederek uzun bir atis yaptim. Meppsi suzdurerek dibe indirdim.Birkac saniye bekledikten sonra ağır,ağır çekmeye basladim. :Balik hemen o an vurdu.?lkonce saza taktim zannettim. Baktimki hareket ediyor, balik olduğunu anladim. Gole hakim bir noktada olduğumdan vede suyun cok berrak olmasi nedeni ile,baligin suyun içindeki kurtuluş çabalarini net olarak izleyebiliyordum. Şimdi mesele 0,15 gibi cok ince bir takimla bu devesa baligi kıyıya alabilmekti. Yanimda kepçe yoktu. Bagirarak Zeki'den kepçe istedim. Fakat duyuramadim. 1,20 metre kamisimin kısalığı sayesinde 5 dakika kadar sonra balığı iyice kiyiya getirdim. Her an kafa atip misinayi koparabilirdi. Ancak halen 1,5 metre kadar yukarıda idim. Ani bir kararla suya atlayip, balığı bastırarak, galsemalarindan elimi sokup aldim. Bagirmalarima Muhafaza memuru Ceyhun'da koşmuş gelmişti. Zeki de birazdan göründü.Beni suya düşmüş ,yardim istiyor zannetmisler. Biraz sonra Sinan da geldi. Birbirimizi ilk olarak gormemize ragmen,kirk yillik dostmus gibi sarilistik.
Etrafta 20 ye yakin Bolulu Istanbul'lu Ankaral'i ayrica gruptanda Sinan Isildak ile Tolga Bodur vardi. Günün sonunda ve çoğunu yemli takimla olmak uzere 12 balik tuttuk. Boylari 26 cm.ile 32 cm.arasinda olup birtaneside gökkuşagi idi. Ceyhundan öğrendiğime göre diğer balikcilar toplam 4-5 balik almislar. Buda kurtun ve meppsin iyi calistigini gosteriyor. Ayrica Zeki 40 cm civarinda birini kıyıya kadar getirip alirken kaçırdı. Büyük balığın boyu 47 cm.eni 13 cm idi.
Hepinize rastgele.
Seçim yaparken birkaç tablo yardımıyla silahla ilgili eğiliminizi ve hangi silahın ne maksatla kullanılabileceğini, basit teknik özelliklerini gözönüne serip bu konuda kendinizi daha iyi tanımanıza yardımcı olacağımı düşünüyorum. Belirteceğim hususların çoğu şahsi kanaatim olup genel için bağlayıcı özellik taşımaz.
Öncelikle ülkemizde bulabileceğimiz av silahları ile ilgili ana bilgilerin açıklanmasında, kulaktan dolma yanlış bilgilerin doğru esaslara bağlanmasında fayda görmekteyim.
A) YARI OTOMATİK ( SEMİ AUTOMATİC): Şu an ülkemizde kullanılan en yaygın av tüfeğidir. Kanun gereği takoz kullanıp 2+1 fişekle çalışması gerekirken genelde bu yasağa uyulmamakta, atım adedinin fazla olması nedeniyle tercih edilmelidir. Tercih nedenlerinden biride yüksek atım sayısı ve yarı otomatik olmasının getirdiği kendine güvenen hissi, yani hevestir. Bir başka neden koruma amacıyla makbul görülmesidir. Pek çoğu bu silahları tabanca muadili olarak görmektedir. Birde köy düğünleri esnasında ve milli maçlar sonrası insan vurmak için tercih eden yaratıklar vardır ki bunlar konumuz dışındadır.
Bu silahlar çalışma prensipleri açısından üç grupta incelenir.
1."Gazlı" Tabir Edilenler: Patlama sonrasında tapa namlu ağzına yanaştığında geride biriken gaz basıncının namlu içerisindeki delikten alt aktarılıp mekaniz-manın geri iletilmesi sistemiyle çalışır.
2.Döner Başlıklar: Patlama sonucunda geriye hareket etme eğiliminde olan fişeğin mekanizmayı itmesi sonucu çalışır.
3.Gazlı ve Döner Başlıklar: Her iki sistemin avantajlardan istifade etmek maksadıyla çıkarılan bir mekanizmadır.
Her üç sistemde de silahın verimi kullanılan malzemenin kalitesine, işçiliğe ve üretim teknolojisine bağlıdır. Bunları iyi kullanan markaların silahları diğerlerine üstünlük sağlar.
Avantajlı Yönleri Şunlardır:
1. Geçit avlarında avantaj sağlar. Yılın hırsını ördek ve kaz geçitlerinde katliama dönüştürmek isteyen iyi bir atıcı için gerçekten sonucu etkileyebilir.(Şahsen tasvip etmiyorum.)
2. Sürek avlarında avantajlıdır. (Tutukluk yapma ihtimaline karşı pompalı silahlar tercih edilmelidir. Pompalı silahlar konusuna ayrıca değineceğim.) Sürek avı risk avıdır, özellikle acemi avcı için!!! Birkaç yönden domuzun taarruzuna veya geçitine maruz kalma ihtimali daima vardır ve yaralı bir domuz her zaman çok tehlikelidir. Bu durumlarda üç veya dördüncü mermi hayat kurtarabilir.
Dezavantajlar:
1. Daima fazla mermi sarfiyatına neden olur. Bu işi gerçekten bilenler bir uçara veya kaçara ilk iki mermi isabet etmediyse mesafenin artması nedeniyle üçüncü merminin isabet ihtimalinin çok çok az, dördüncüsününse hemen hemen hiç olmadığını takdir ederler. Oysa avı kaçırmama psikolojisiyle genelde üç ve dördüncü atılır. Otomatik tabir edilen yarı otomatik tüfekle çok mermi atıp çok av yapacağını hayal eden silah meraklıları bunu asla unutmamalıdır. Yani iki olmazsa üçüncü veya dördüncüde vururum hissine kapılmayınız, yanılırsınız.
2. Ağırlığı diğer dezavantajıdır. Hem silahın boş ağırlığı, hem de içindeki 7-8 mermi ilavesi keklik, çulluk, tavşan avı gibi zor ve çetin arazi avlarında önemli ölçüde dezavantajdır. Unutmayınız, bu tip arazide kat edilen her kilometre silahın ağırlığını daha da artıracak ve hele ileri yaştaysanız sizi oldukça yoracaktır.
Bir önceki konuda değindiğimiz gibi bu avlarda 7-8-9 mermi hiçbir avantaj getirmez. Zaten bu kadar çok mermi alan yarı otomatik tüfek yabancı menşeli silahlarda pek görülmez. En kalabalığı 5+1 dir. Demek ki bu heves sadece bize mahsus.
3. Sportmence değildir. Eğer avcı için bugün, korumak vurmaktan önemliyse o halde şans tanımak çevreci avcının görevidir.
B- POMPALI (PUMP ACTİON):
Ülkemizde genellikle kısa namlulu üretilmektedir. (Yabancı pompalılarda uzun namlularda mevcuttur.) Bu, ülkemizde üretilen pompalılara talebin, avdan ziyade savunma amacı taşıdığının bir göstergesidir. Zaten 45-50-55 cm.lik namlular pek çok av için yeterli değildir.
Avantajlar:
1) Her ne kadar av tezkeresi ile temini son derece kolayda olsa da aslında iyi bir yakın savunma silahıdır. Bilindiği üzere çoğu kez konutlarda, kırsal alanlarda, araçlarda savunma silahı niyetiyle taşınmaktadır. Magnum namlulu bir pompalı uygun mermiyle çok tehlikeli bir silaha dönüşebilir. (Şahsım adına 60 cm. den kısa namlulu ve dipçiksiz olanların av tüfeği kapsamından çıkarılması gerektiğini düşünüyorum.)
2) Bana göre sürek avının ideal silahıdır. Birkaç yönden azılı domuzu karşısında gören veya yaralı bir azılının karşısına çıkan avcı için kurtuluş olabilir. 1993 yılında Seben Yaylasında maalesef bir avcı yaralı bir domuz tarafından adeta biçilmiştir. Yarı otomatiğe göre avantajı tutukluluk ihtimalinin az olmasıdır. Çünkü boş kovan atımı ve yenisinin dolumu manuel (el yardımıyla) yapılmaktadır.
3) Fiyat yönünden diğer sınıflar içinde en hesaplı olanıdır.
Dezavantajları:
1- 60 cm. den kısa namluyla bence av tüfeği değildir. Namlu 60 cm.'den uzun seçilmelidir.
2- Boşaltma-doldurma hareketi (Pump Action) pratik gerektirir. Seri olabilmek için özel çalışma yapılmalıdır.
3- Yarı otomatikler gibi ağır ve üstelik hantal sayılabilecek bir silah türüdür. Tüm bunlara rağmen Amerika'da yaygın bir av silahı olduğunu okumaktayız.
C. ÇİFTELER (Yan yana ve üst- alt):
Esasen çifteler tabiri hem süper poze, hem çifteyi kapsamına alır. Hiçbir yabancı silah kataloğunda süperpoze terimine rastlayamadığımı ifade edebilirim. Doğru ifade yan yana çifte (Side by side) ve üst alt çiftedir.(over and under)
Nostaljik açıdan en eski av silahları olması sebebiyle apayrı bir önem kazanırlar. Yapımı el emeği, ustalık, incelik ve iyi işçilik gerektirir. Dolayısıyla uğraşı, zeka ve beceri el emeği ve göz nurunun sonucudur. Centilmen ve sportmen avcının silahı çiftedir. Üst alt veya yan yana ayırımına girmiyorum. Çünkü bu kişilerin el alışkanlığı, beğenisi ve zevkine bağlıdır. Her ikisi de temelde aynıdır. Trap ve skeet yarışmalarında üst alt çifte avantaj sağlar. Av sahasında fark kişilerin beğenisine kalmıştır. Süslemeleri (Tam veya yarım çakmak, tam, yarım çeyrek kabze, standart veya ceylan burnu kundak, standart, İngiliz, monte carlo dipçik)en iyi gösteren silahlarda bunlardır. Şahsen yukarıda belirttiğim ayrıntıların yarı otomatik veya pompalıya çifte kadar yakıştığını düşünmüyorum. Bu tür yerli silahlar size kalibre açısından da çok seçenek sunar. Zira yurdumuzda 12 kalibre dışında 16, 20, 28, 36, numaralı çifteler dışında pek yarı otomatik ve pompalı göremezsiniz. 55' den 76' ya kadar pek çok namlu uzunluğu da ayrı bir alternetiftir. Dünyanın biz hariç her yerinde kıymetli ve popüler olan silahlar çiftelerdir.
D. YİVLİ SİLAHLAR:
Domuz, ayı, geyik, karaca nadiren kurt, çakal, kaz, gibi avlarda tercih edilen mermi atan silahlardır. Duran hedeflerde daha etkilidir. Hareketli hedefi tek mermiyle uzaktan vurma beceri gerektirir. Uzak mesafeli büyük ava ilgi duyan avcının silahıdır. Özel ihtisas gerektirdiğinden ve meraklıları zaten ayrıntıları en iyi şekilde bildiğinden derinlemesine girmiyorum. Yivli silahlarında yarı otomatik, pompalı ve tek atan tipte çok çeşitli kalibreleri mevcuttur.
ÇAP AÇISINDAN:
Yivsiz av tüfeğinde çapın nasıl tespit edildiği derginin önceki sayılarında mevcuttur. Özet olarak 454 gram kurşun örneğin 12 çeşit parçaya ayrılır 12'de bir parçası küre haline getirilirse kürenin çapı 12 çapa tekamül eder. 16'ya ayrılıp bir parça küre haline getirilirse bu kürenin çapı da 16'ya denk gelir. Bu sistem İngilizlerin bulduğu bir sistem olup Dünyada bu şekilde kabul görmüştür.
1- 16 çap: 12 ve 20 nin arasında kalmış bir namlu olduğundan şahsen tercih etmem. 12 ye göre bence daha az saçmanın hedefe daha toplu gitmesi dışında avantajı yoktur.
2- 20 çap: Ülkemizde pek kullanılmasa da özellikle A.B.D. de yaygın olduğunu duymaktayız. Bana göre kullanımı zevkli bir çaptır. Azaltılmış barut ve saçma ile kendi fişeğini dolduranlara maddi avantaj sağlaması yanında sesi ve geri tepmesi de azdır. Bıldırcın avında rahatlıkla kullanıldığı gibi toplu gitmesi nedeniyle ördekte bile kullanılabilir. Hafifliği ve göze hoş görünümü ayrı bir ayrı bir avantajdır.
3- 12 çap: Avcının tüfeği 12 çaptır. Genel olarak fişek numarası ve barut saçma oranının iyi ayarlanmasıyla her avda rahatlıkla kullanılabilen en iyi çaptır. Öldürücü etkisi, dağılımı itibariyle avantaj sağlar. Tabii ki her tür çapta şok seçimi önemlidir. Şok konusunda bilmeniz gerekenleri de derginin önceki sayılarında tüm ayrıntılarıyla bulabilirsiniz.
YERLİ- YABANCI FARKI:
Yabancı silah hayranlığıyla yanlış seçimler yapmanızı istemem. Bu bölümde kesinlikle marka belirtmeyeceğim. Ama yabancı silahların çoğunun 8. Kalite silahlar olduğunu bilerek üç sıfırlı dolarlarınızı heba etmemenizi öneririm ama Beretta, Remington, Winchester, Browning, Group, Bernandelli, S.K.B., Miroku, Antonio Zoli, Darne, Merkel, Saint Etienne, Churchill artık klasikleşmiş silah devleridir. Farkları KALİTELİ MALZEME, İŞÇİLİK, KİLİT SİSTEMLERİ ve sonuçta UZUN ÖMÜRLÜ olmalıdır. Bundan dolayı dedemizin silahını bizde kullanabiliyoruz. Müşteriye saygıları da apayrı bir güzellik bence. Bugün A.B.D.' de veya Avrupa' da bir silah fabrikasına yazdığınız da 15 günde kataloğu elinize yollayacaklardır. Ben bizim iki büyük silah fabrikasına çizdiğim şekilleri fakslayıp özel silah yaptırmak istediğimi en ince ayrıntısıyla belirtiyorum, beyefendiler fiyatı fakslamaya dahi tenezzül etmiyorlar. Tek fark bu işte. Tüketici dolayısıyla insana verilen değer ve saygı. Yoksa el emeği ve zanaatta (işleme, süsleme ve gravür) Düzce ustalarının , Beyşehir ustalarının en az Avrupalı kadar iyi olduğunu iddia ediyorum. Ülkemiz silahları istenildiğinde Avrupa silahlarıyla boy ölçüşebilecekken maalesef piyasada genelde sıra tüfekleri görüyoruz. Numunelikte olsa ithal ettikleri silahlardan teşhir için bayilere dağıtsalar sizlerde neler yapabileceklerini hayretle göreceksiniz ama...
Sonuçta seçici olduktan sonra yerli veya yabancı da çok iyi veya kötü olabilir ama kilit sistemleri, kubuz ve namlu çeliği, ahşap aksamı, işçiliği konusunda seçici olmanızı tavsiye ederim. Bu konunun ayrıntılarına ileri ki yazılarımda ayrıca değinmek istiyorum.
Gönlümüz tabi ki paramızın ülkemizde kalması. Bizler ülkemizle övünüyoruz ve kesinlikle yabancı malı kompleksi taşı-mıyoruz. Yeter ki aynı ihtimamı tüm üreticilerde bize göstersin. Dayanıklılık başlı başına bir tercih sebebidir. Bunu tayin eden faktörler ise: Malzeme kalitesi, işçilik, kilit ve çalışma mekanizmasının seçimi (Beretta veya Winchester kilit gibi.) dayanıklılık, namlu basınç ve çıkış kontrol testlerinin dünya standartlarına uygun olarak yapılmasıdır. Bunlar uygun yapıldığı taktirde silahın cinsi, menşei, markası ne olursa olsun ömrü uzun olacaktır. Sonuç olarak örneğin yarı otomatik çifteden dayanıklıdır gibi bir genelleme doğru değildir.
Silahın ömrünü tayin eden diğer önemli faktörse kullanım titizliği ve uygun bakımdır. Bu konuda da müteakip sayılarda ayrıntılı bir yazı hazırlayacağım. Gelelim en önemli konuya:
Lütfen silah alacaksanız yada silah sahibi olupta bugüne dek öğrenme inceliği göstermediyseniz;
Önce silahın emniyetli bir şekilde nasıl taşınacağını avlakta emniyet kuralları ve diğer avcıya saygı kültürünü benimseyin, öğrenin ve çevrenize aşılayın.
Bir bıldırcın için insan vuran, avlağa girdiği anda herkesi kaçıran ve bunu marifet sayan eli silahlı magandalardan biri olacaksanız.
Avcıyım diyebilmenin ilk şartı ; Avcılığın yazılı ve yazılı olmayan kurallarına uymak, avın gereği olan, av hayvanlarını korumak, sevmek ve avcı büyüklerine saygı, küçüklere sevgi gibi kavramlara sıkı sıkı sarılmaktır. Unutma ki "Altın ateşte, insan avda belli olur."
Ayrıca av mevsimi sona erdiğinde;
Kanunen avı serbest olan zararlılardan başka ; av hayvanlarını avlamak Kanun'a, Merkez Av Komisyonu Kararları'na, avcılık gelenek ve göreneklerine aykırıdır. Yavru, palaz, yumurta toplayanları, projektör, far avı yapanları, kısacası MAK hükümlerine aykırı hareket edenleri ikaz et. Bu gibi kimseler milli servet olan av hayvanlarının tükenmesine sebep olmakta ve Sen'in hakkına tecavüz etmektedirler. Buna mani ol. Üremekte ve gelişmekte olan av hayvanlarını koru , zararlıları ile mücadele et. Bu senin ilk görevindir.Görevini yerine getirdiğin nispette, daha verimli avlanma ve doğal yaşamı gelecek kuşaklara aktarma imkanına sahip olacağını unutma.
Türkiye'de avcılık, 1937 tarihli 3167 Sayılı Kara Avcılığı Kanunu çerçevesinde yapılmaktadır. Kanun'da yerleşik uygulamalar ve yasakların yanı sıra her yıl toplanarak gerekli kararları alacak yetkiye haiz Merkez Av Komisyonu teşkili mevcuttur. Merkez Av Komisyonu Yasa'dan aldığı yetkiyle her yıl Orman Bakanlığı bünyesinde toplanarak gelecek av sezonu için belirleyici kararları alır. Bu kararların alınmasında Türkiye Avcılar ve Atıcılar Federasyonu da önemli bir rol oynar.
Türkiye'de avlanılmasına izin verilen yaban hayvanları türlerine ve avlanma sürelerine göre 3 bölüm altında belirlenmiştir. Bu bölümler şöyledir:
Birinci Grup : Bıldırcın, kaya güvercini, tahtalı ve üveyik,
İkinci Grup : Keklik, kum kekliği, kıkırlık, bağırtlak, ada tavşanı ve tavşan,
Üçüncü Grup : Tilki, sansar, sakarmeke, ördekgiller, kazgiller, kızkuşu, karatavuk, çulluk, küçük su çulluğu, sultani su çulluğu ve bekasin'den oluşmaktadır.
Adı geçen bu hayvanlar, periyotlar halinde Ağustos ortalarından - Şubat sonuna kadar avlatılmaktadır. Ancak kurt, çakal, y.domuzu, vaşak, pars , kargaların avı bütün bir yıl Orman Bakanlığından izin alınması koşuluyla serbesttir.
Büyük av hayvanlarından ayı, çengel boynuzlu dağ keçisi (şamua), yaban keçisi (Bezoar), yaban domuzu, vaşak, kurt, çakal, tilki, av turizmi başlığı altında yerli ve yabancı avcıların kullanımına bedeli karşılığı sunulmuştur. Bunların dışında kalan avların, yabancı avcılara avlatılması sadece özel avlaklarda mümkündür. Yabancı misafir avcılar özel avlakların haricinde, yukarıda adı geçen av hayvanlarından başka av hayvanlarını avlayamaz.
Türk avcılara, avlanılmasına izin verilen türler için günlük avlama limitleri vardır. Avcı arka arkaya gittiği avlarda dahi bir günlük limitinden fazla av avlayamaz, çantasında ve aracında bir günlük limitinden fazlasını bulunduramaz ve taşıyamaz. Gece far veya ışıkla avlanmak, hareket halinde tekne ile avlanmak, gece görüş gözlüğü veya dürbünüyle avlanmak, ses çıkartan elektronik cihazlarla avlanmak, canlı mühreyle (decoy) avlanmak, zehirle avlanmak ve hayvanların üreme zamanlarında avlanmak yasaktır. (Daha bir çok avlanma yasakları olmasına karşın, en etkin ve önemli olanlarını yazmakla yetiniyoruz)
Türkiye'de avcılık, 1993 senesine kadar haftanın her günü yapılmasına karşın, 1993-98 arasında Çarşamba-Cumartesi-Pazar ve resmi tatil günleri olarak, 1999-2000 sezonunda ise sadece Cumartesi-Pazar ve resmi tatil günleri olarak sınırlandırılmıştır.(Avlanma günleri 2000-2001 av sezonu için Çarşamba-Cumartesi-Pazar ve Resmi Tatil günleri olarak kabul edilmiştir.)
Türkiye Avcılık ve Atıcılık Federasyonu Kuruluşu, Teşkili ve Amaçları
Türkiye Avcılık ve Atıcılık Federasyonu' nun yasal dayanağı, 21.05.1986 gün ve 3289 sayılı "Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'nün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun'dur" Bu Kanun'a göre bütün (amatör-profesyonel) spor dalları Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü bünyesinde, federasyon birimi biçiminde etkinlik göstermekte ve ülkemizde her federasyon kendi dalındaki sporun gelişmesi için çalışmaktadır.
Türkiye Avcılık ve Atıcılık Federasyonu, 2908 sayılı Dernekler Yasasına göre kurulan avcılık ve atıcılık kulüplerini bünyesinde toplamaktadır. Çeşitli yerlerde kurulan avcılık ve atıcılık kulüpleri tescil yoluyla Federasyon' a dahil olmakta, bunlara federe kulüpler denmektedir.
Federasyon içinde atış poligonları da yer almaktadır. 6136 sayılı Yasa'nın Ek Madde 11'de T.A.A.Federasyonu ile diğer kamu kuruluşlarının sahip oldukları poligonlar dışındaki özel nitelikli poligonların kuruluşuna İçişleri Bakanlınca izin verileceği hükme bağlanmıştır.
Türkiye Avcılık ve Atıcılık Federasyonu Görevleri
Yönetmelik hükümlerine göre Federasyon'un görevleri şöyle sıralanabilir :
1- Avcılık ve atıcılık spor dalında, gerek yurtiçi ve gerek yurtdışında ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yaparak etkinlik alanına giren spor dalını oluşturmak ve geliştirilmesini sağlamak, bu yolda çeşitli çalışmalar yaparak her türlü önlemi almak.
2- Uluslararası alanda, Ülkemizi en üst düzeyde temsil etmek, bu alanda görev alacak sporcu ve spor yöneticilerinin her an hazırlıklı bulunmalarını sağlamak.
3- Uluslararası yarışmalara katılacak sporcuları seçmek,
4- Avcılık ve atıcılık spor dalının teknik yönetimi ile denetimini yapmak,
5- Başarılı sporcu ve spor yöneticilerini ödüllendirmek, onları avcılık ve atıcılık sporuna isteklendirmek,
6- Avcılık ve atıcılık sporunun yayılıp gelişmesi için teknik içerikli yayınlar yapmak, bu yayınları etkili olacak şekilde dağıtmak.
7- Yurtiçinde ve yurtdışında yapılacak resmi ve özel bütün yarışmalar ve yarışmacılar için gereken izinleri almak,
8- Merkez Av Komisyonu toplantılarına katılmak.
11/07/2003 tarih ve 25165 sayılı R.G.'de yayımlanan, 01/07/2003 kabul tarihli 4915 sayılı "Kara Avcılığı Kanunu"nun 34. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır.
UMUMİ HÜKÜMLER
FASIL 1: AV HAYVANLARI VE SINIFLARI
Madde 1 - Türkiye'de yabani olarak yaşayan faydalı ve zararlı hayvanların (Memeliler, kuşlar, yerde sürünenler) her türlü vasıta ile avlanması bu kanun hükümlerine bağlıdır.
Madde 2 - Av hayvanları üç gruba ayrılmıştır:
I - Her vakit avlanabilenler:
A) Memelilerden (Vaşak, kurt, çakal, yaban domuzu, pars, sırtlan, kaplan)
Madde 3 - 16 ncı maddede yazılı av komisyonları yukarıki maddede adı geçmiyen hayvanların avlanıp avlanılmamasına karar vermek salahiyetini haizdir.
FASIL 2: AV ZAMANI, AVLANMA YERLERİ VE AVLANMA VASITALARI
Madde 4 - Belli edilmiş zamanlarda avlanılan hayvanların bütün Türkiye içinde Nisan, Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarında avlanılması yasaktır.
16 ncı maddede yazılı av komisyonları bu müddet haricinde dahi avlanılmağı menedebilir ve memnu saydığı zamanları belli ederek gününden evvel ilan eder.
Madde 5 - Belli edilen zamanlarda avlanılan hayvanlardan soyu azalanların avlanılması, av komisyonlarının teklifi üzerine, veya re'sen Ziraat Bakanlığı mahalli olarak yasak edebilir.
Madde 6 - Avcılığın yasak edildiği yerlerde ve zamanlarda ilmi ve fenni araştırmalar için her hangi bir usul ile avlanmak Ziraat Bakanlığının iznine bağlıdır. Aynı maksat için, avlanılması yasak edilen av hayvanlarının avlanmasına da Ziraat Bakanlığı izin verebilir.
Ancak av hayvanlarının islahı, koruma ve üretilme yerleri için, izin verilemez.
Madde 7 - Her vakit avlanılabilenlerden başka hayvanların yavru ve yumurtalarını ve bunların her nevi mebani, bağ ve bahçeler haricindeki yuvalarını bozmak yasaktır.
Madde 8 - Aşağıda yazılı yerlerde avlanmak yasaktır:
A) Şehir, kasaba ve köyler içinde;
B) Sahibinin rızası olmaksızın belediye ve köy sınırları içinde veya dışında içine girilmemesi için etrafı hendek veya sair her hangi bir suretle çevrilmiş veya ekilmiş yerlerle hususi avlanma yerleri ve av hayvanı üretme yerleri, yoncalık veya bunun gibi yetiştirilen çayırlarda muhafaza işareti konmuş çayırlar, bağ, bahçeler ve fidanlıklarda;
C) Orman İdaresinden izin almaksızın alelümum ormanlarda,
Madde 9 - Belli edilen zamanlarda avlanılabilen hayvanları zehirle avlamak yasaktır.
Her vakit avlanılabilen hayvanların zehirle avlanması muzır hayvanların itlafı hakkındaki 393 sayılı kanun hükümlerine göre olur.
FASIL 3: AVCILIK İZNİ
Madde 10 - Avcılık izni av tezkeresile alınır.Bu tezkere vilayetlerde valiler, kazalarda kaymakamlar ve nahiyelerde müdürler tarafından verilir. Her hangi bir yerden alınmış av tezkeresi Türkiye'nin her yerinde avlanmak için muteberdir.
Sürek avı gibi toplu olarak yapılan avcılıkta avcılara yardım için bulunacak kimselerden tezkere aranmaz.
Madde 11 - (Mülga madde: 25/02/1952 - 5887/126 md.)
Av tezkeresi beş yıl için verilir. Bu tezkereler ne vakit verilirse verilsin hükmü ancak verildiği tarihten sonra gelen altıncı mali yılın başlangıcına kadar sürer.
Madde 13 - Av tezkereleri şahsa mahsustur. Bunlarda sahibinin adı, soyadı, yaşı, tabiiyeti, işi, ikametgahı ve tezkerenin verildiği tarih gösterilir. Bu kanunun cezaya ait hükümleri tezkerenin arkasına yazılır. Tezkerelerde verildiği makamın resmi mühür ve imzası ile avcının fotoğrafı bulunur. Her avcı tezkeresini yanında taşımağa ve istenildiği zaman alakalı memurlara göstermeğe mecburdur.
Madde 14 - Kanunen silah taşımak salahiyetini haiz olmıyanlara avcılık tezkeresi verilemez.
Madde 15 - Karşılıklı olarak yabancı siyasal memurlara parasız av tezkeresi verilir.
FASIL 4: AV İŞLERİNİN BAKIMI
Madde 16 - Av işlerine orman idareleri bakar. Ziraat Vekilinin Başkanlığı altında orman, baytar, ziraat işleri umum müdürlerile her hangi bir avcı cemiyetine mensup olanlardan her yıl için Ziraat Vekilinin seçeceği iki zattan mürekkep olmak üzere merkezde (Merkez Av Komisyonu) namile bir komisyon kurulur.
Vilayetlerde valinin başkanlığı altında orman, baytar, ziraat müdür veya memurlarile eğer o vilayet dahilinde avcılar cemiyeti varsa bunlara mensup olan avcılardan her yıl için valinin seçeceği iki zattan mürekkep olmak üzere (Vilayet Av Komisyonu) namile birer komisyon kurulur.
Ziraat Vekili lüzum göreceği kazalarda bunlara mümasil (Kaza Av Komisyon) ları teşkiline salahiyetlidir.
Bu Komisyonlar senede en az bir defa toplanmağa ve bu kanunda yazılı işler hakkında karar vermeğe ve verecekleri kararları derhal yukarı komisyona bildirmeğe mecburdurlar. Bu kararlar yukarı komisyonlarca değiştirilinciye kadar muteber kalır.
Madde 17 - Komisyonlar yukarıki maddelerle kendilerine verilen vazifelerden başka şu işleri de görürler:
A) Soyu azalmış veya tükenmiş faydalı av hayvanlarının çoğalması veya yeniden türemesi için icap eden tedbirleri almak;
B) Zararlı hayvanların öldürülmesine çalışmak ve bunun için sürek avları yaptırmak;
C) Av hayvanlarını üretmek için tedbir almak ve her yerde avcılığı ve av cemiyetleri şeklini teşvik etmek.
Madde 18 - Avcılığın ilerlemesi ve faydalı av hayvanlarından damızlık tedariki ve av hayvanlarının yaşamasının araştırılması için Ziraat Bakanlığı uygun göreceği yerlerde av hayvanları araştırma istasyonları ve av hayvanları üretme yerleri yapacaktır.
Madde 19 - Av hayvanlarının artırılması ve üretilmesi için diri olarak dışarıdan getirilecek hayvanlarla yumurtalardan gümrük resmi alınmaz.
FASIL 5: CEZA HÜKÜMLERİ
Madde 20 - Orman, köy ve kır bekçileri de kendi mıntakalarında bu kanuna aykırı hareket edenleri tüfek, fişek ve av malzemesi ve avlarile birlikte yakalamağa ve bunları en yakın karakola veya muhtar veya köy ihtiyar meclisine teslime mecburdurlar. Buralarda, vaka derhal bir zabıt varakasile tesbit olunur.
Zabıt varakasının tanziminden sonra suçlu alıkonulamaz.
Madde 21 - Tezkeresiz avlananlardan 10 lira, avlandıkları zaman tezkeresini yanında bulundurmayanlardan 1 lira hafif para cezası alınır. Bu gibilerin bu hareketlerinden dolayı av tüfekleri ayrıca müsadere edilmez.
Madde 22 - Bu kanun hükümlerine göre avlanması yasak olan hayvanları ve belli edilen zamanlarda avlanılabilenleri bu zaman haricinde avlıyanlardan avlanılan hayvanın cins ve miktarına göre beş liradan yüz liraya kadar hafif para cezası alınır.
Madde 23 - Yedinci madde hükmüne aykırı hareket edenlerden 25 liraya kadar hafif para cezası alınır. Bu suç hususi surette av hayvanları yetiştirmek üzere ayrılan yerlerde işlenirse verilecek ceza iki kat olarak hükmolunur.
Madde 24 - Sekizinci maddeye göre yasak edilen yerlerde avlananlardan beş liradan elli liraya kadar hafif para cezası alınır.
Madde 25 - Dokuzuncu madde hükmüne aykırı olarak zehirle avlananlardan elli liraya kadar hafif para cezası alınmakla beraber ayrıca üç aya kadar hafif hapis cezasile de cezalandırılırlar.
Madde 26 - Avlanılması yasak olan hayvanlarla mevsimi haricinde avlanılan hayvanları, avlıyanlardan başkaları satarsa, onlar da avlıyanlar gibi ceza görürler.
Madde 27 - Muzur hayvanların itlafı hakkındaki 393 numaralı kanun hükmü mahfuzdur.
Madde 28 - 26 Kanunusani 1297 tarihli Zabıtai Saydiye Nizamnamesinin kara avcılığına ait hükümleri ile 16 Nisan 1338 tarih ve 218 sayılı kanunun av tezkereleri resimine ait hükmü ve İstanbul'da av tezkereleri resminin tezyidi hakkındaki 2 Şubat 1340 tarih ve 404 sayılı kanun hükmü ile diğer kanunların bu kanuna muhalif hükümleri kaldırılmıştır.
Madde 29 - Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Madde 30 - Bu kanun hükümlerini Ziraat, Adliye, Maliye, Dahiliye ve Gümrük ve İnhisarlar Vekilleri yerine getirir.
Bir akrabanızın ya da bir arkadaşınızın avcı olması ilginizi çekti, siz de doğayla iç içe olmanın yaygın yöntemlerinden biri olan avcılığı öğrenmek istiyorsunuz. Doğaya, çevremize, kendimize karşı sorumlulukları çok fazla olan avcılık eylemi, düşünme aşamasını geçip uygulanmaya başlandığında, bilinmelidir ki bu, bir "boş zaman faaliyetinden" çok daha fazla şeyler içerir. Güvenlik konusu da, bunlardan en önemlisidir. Avcı olma kararı alındığında yapılacak ilk iş bir av tüfeği edinme girişimi olacaktır. Bunu takip eden günlerde avcılık eyleminde kullanılması muhtemel diğer malzemelerin temini için avcılıkla ilgili aksesuarların satıldığı dükkânlara ziyaretler başlayacaktır. Alınan malzemeler evde saklanacak, ara sıra ortaya çıkartılarak zevkle seyredilecek ve kurcalanacaktır. Avlanabilmek amacına hizmet etmesi plânlanan bu aksesuarlar içinde, çevre güvenliği ve kişisel güvenlik konularını çok yakından ilgilendiren materyaller bulunmaktadır. Yakın çevremizde bulunanların bundan bir zarar görmemesi için; dikkatli bir avcı ve bilgili bir çevre korumacı olmak zorundayız. Zevkle yapılacak bir etkinliğin sonunda acı olaylara sebep verebilecek yanlış davranışları önlemek, bu bölümün ana konusu olacaktır.
Genel Anlamda Güvenlik Kavramı :
Kurallara uyan bir avcının bir av sezonu içinde gideceği tüm avları ve buna harcayacağı zamanı hesapladığımızda, aşağı yukarı[hide] 70 gün gibi bir süreden bahsettiğimizi bilmeliyiz. Yapmayı plânladığımız günlük, ya da bir kaç günlük av seyahatleri öncesinde veya sonrasında bizi çözümünden zevk alacağımız küçük problemler bekler. Bunlar, ava hazırlık, ava gidiş, avlanma, avın sonlandırılması, avdan dönüş, eve geliş, evde ise malzemelerin kaldırılmasıdır. Bu eylemler sırasında ilgili güvenlik kurallarını, harfiyen uygulamak bilinçli avcıların asla göz ardı etmemesi gereken önemli bir kuraldır.
Dikkat ve Sabır :
Av sezonu dışında özlemle beklenen bu zamanların hayali ile avcı sabırsızdır. Onun bütün konsantrasyonu avlanmak ve avlanma yöntemleri üzerinedir. Bu heyecanın kenarında köşesinde bir yerde çok ciddi iki önemli tehlike onu beklemektedir. Dikkatsizlik ve onun yakın arkadaşı sabırsızlık. Bu heyecanın ciddiye alınması ile kişisel güvenlik ve çevre güvenliği kavramı ortaya çıkar. Avlanma eylemi sırasında ateşli ve kesici aletlerin kullanılacağını düşünerek, doğa ile mücadelenin ön plâna çıkacağı avlanma eyleminde, ne denli bilgili ve ne denli akılcı olursak, o kadar başarılı oluruz. Güvenlik kelimesi, avcı için "avlanma" kelimesinden önce kullanılır hale gelmeli ve avcılıkla ilgili her eylemin temelini teşkil etmelidir. Şu, hiç bir zaman akıldan çıkmamalıdır ki en iyi sonuç tüm güvenlik detayları ile beraber düşünüldüğü zaman gerçekleşebilir. Aksi takdirde evin kapısından çıkıp arabaya binene kadar olabilecek bir tatsız olay avın tüm tadını kaçırabileceği gibi, bir daha hiç ava çıkmama kararı almanıza bile sebep olabilir.
Avcılıkta Güvenlik ve Sorumluluk Duygusu :
Avcılıkta güvenlik kavramı, birinci plânda, ailemiz, yakın çevremiz ve kendimiz olmak üzere ateşli silahla yaralanmaları engelleyecek önlemleri almakla başlar. Bu, maksimum dikkat ve özen gösterilmesi gereken birinci kavramdır. Ateşli silahlar daha eve getirilmeden önce kilit altında muhafaza edilebileceği bir yer hazırlanmalıdır. Daha sonra, bu silahların kullanımına ait bilgiler en ince ayrıntılarına kadar öğrenilmelidir. İhmal ve eksik bilgiden doğabilecek tehlikeler, aile üyelerine açık olarak anlatılmalıdır. Evde çocuk varsa, yaşına uygun bir anlatımla silahların yanlış kullanımlarda yol açabileceği tehlikeler sabırla açıklanmalıdır. Saklamak, gizlemek ve bilgi vermemek, insanlar üzerinde daha fazla merak uyandırır ve istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Unutulmamalıdır ki, bilgilendirmek çocukların ve aile üyelerinin meraklarını giderecek, yanlış davranışları önleyecektir. Silah Alırken : Bu bölümde, silah çeşitlerinden daha çok, "silah alırken nelere dikkat etmeliyiz"in üzerinde duracağız. Bir av tüfeği almaya karar verildiğinde, alınacak silahın kişinin beğenisine uygun olması önemli görünse de, daha sonra bunun ölçülerinin kişiye uygunluğu, teknik özellikleri gibi detaylar öncelik kazanacaktır. Silahta, çok önemli bir detay olan mekanik özelliklerin başında, emniyet sistemi gelmektedir. Satın alınmasına karar verilen tüfek daha dükkândan çıkmadan ilk olarak silahın emniyet mekanizmasını kontrol etmek doğru bir davranış olacaktır. İlk
kontroller :
Aşağıda sıralanan işlemler bir usta avcı ya da deneyimli bir kişi tarafından yapılabilir. Böyle bir kimse olmadığı takdirde bu işe yeni başlayan bir kişi tarafından bile sabırla, dikkatle ve ilgiyle yapıldığı takdirde olumlu sonuçlar alınacaktır. 1- Silah sökülür ve kurma mandallarının durumu göz ile kontrol edilir. Burada amaç fabrikasyon bir hata olma ihtimalinin tespitine imkan vermektir. 2- Silahın kurma yayları ve tetik mekanizması kubuz içinde olduğundan görme imkanı yoktur. Kubuz iç yanaklarında, göz ile görünür yerlerde çatlak, çapak ve torna hataları olup olmadığı kontrol edilir. Bu gözlemler bize, silahın genel mekanik durumu, işçilik gibi konularda bazı fikirler verebilir. 3- Silahın kırma mandalının kontrolü için tüfek bir kaç kez kırılıp kapatılır. 4- Dipçik ve namlu üstünden bastırılarak kurma mandalı kapalı konumda tüfeğin açılıp açılmadığı kontrol edilir. 5- Dipçik sağ koltuk altına sıkıştırılarak sol el yardımıyla kundak takılı olmaksızın ve kundakla beraber her iki yana sarsılmak suretiyle yan boşluklar olup olmadığı kontrol edilir. 6- Son olarak, tüfek kurulur ve emniyete alınır. Dipçiğe arkadan avuç içi ile vurularak sarsıntı halinde emniyet kilidinin açılıp açılmadığı kontrol edilir. Eğer bu konumda tetik düşerse silahta "çok önemli bir hata var" demektir. Bir uzmanın bu silahı görmesi ve arızayı gidermesi yerinde olur. 7- Tüfeğin yanlarından da aynı şekilde yapılacak darbe ile tetik düşmüyorsa, emniyet mandalının sağlam olduğuna emin olunduktan sonra bir kaç dakika beklenilir. 8- Tüfeğin emniyet mekanizmasından hiç bir müdahale olmadan bir ses gelmediği takdirde tetik düşürülür. Uygulaması 4-5 dakika sürecek olan bu basit testi geçtikten sonra silah eve ***ürülebilir. Böylece, zaman zaman, seri üretim tüfeklerde görülebilen basit hata ve arızaların, günler sonra feci sonuçlara yol açmaları bu basit kontrol ile önlenebilir.
Eve Silah Getirildiğinde Uygulanacak Kurallar :
Konunun başında, mümkünse önceden bu silahın konulacağı yerin tespitinin yapılmasının önemini vurgulamıştık. Silahların bir silah dolabında kilit altında durması en doğru yöntemdir.Silahların, yatak altlarında, gardırop üstlerinde ya da kayışlarından bir çivi ile duvara asılması asla doğru değildir. Eğer bir silah kasamız, ya da silah dolabı yaptırma imkanımız yoksa silahları kutularında sökülmüş durumda muhafaza etmek daha doğrudur. Özel olarak imal edilmiş kilitli çantalar da istenmeyen kurcalamaları engeller.
Evde Mühimmat ve Saklanması :
Dolabında duran boş bir tüfek ne kadar zararsız görünse de hemen yakınında kolayca bulunabilecek bir fişek onu bir o kadar tehlikeli hale getirebilir. Tüfeğin nasıl doldurulacağına ilgi duyulmaya başlandığı andan itibaren bu tehlike başlar. 1- Fişek, barut, saçma, yanıcı parlayıcı ve patlayıcı maddelerin silahlardan ayrı bir yerde kilit altında depolanması gerekir. Bu, başka bir oda, ya da ayrı bir kasada olabilir. Bundan beklenen yarar silahlara yabancı ve acemi birisinin bunlara kolayca ulaşmasını engellemektir. 2- Barut ve fişekleri, rutubetsiz ve kapalı bir ortamda, çocukların ulaşamayacağı bir yerde saklamak gerekir. Bu malzemenin, yanıcı, eritici, sıvı ve gazlardan uzakta, kolay alev almayacak bir kutuda bulundurulması doğru olur.
Silah Güvenliğinde Aile Reisinin Sorumlulukları :
Silah sahibi olarak ailenize silah emniyeti ve kuralların öğretilmesindeki sorumluluk, herkesten önce size düşmektedir. Unutmayınız ki çocuklarınıza güvenlik kurallarını öğretmeniz ve uygulamayı kontrol etmeniz, çocuklar büyüyüp evi terk edene kadar geçerlidir. Çocuklarınıza vereceğiniz doğru bilgiler sayesinde başka yerlerde ya da arkadaşlarının evlerinde silah ile karşılaştıklarında ne yapacaklarını bilmeleri onları muhtemel kazalardan koruyacaktır. İşte, ailenin sorumluluğu burada başlamaktadır. Çocuklarınızla Silah Emniyeti İle İlgili Konuşun : 1- Çocuklarınızla silah emniyeti ile ilgili konuşmak için en uygun zamanlar buna ilgi gösterdikleri anlardır. 2- Çocukla açıkça ve dürüstçe silah emniyeti ile ilgili konuşmak, silahları yakından görüp dokunmasına izin vermek, ona "Silah dolabından uzak dur" demekten ve onu kaderi ile baş başa bırakmaktan daha anlamlı olacaktır. 3- Silah emniyeti ile ilgili her konuşmanız, kuralları açıklayacak şekilde olmalıdır. 4- Açıklamalar, çocukların silahlarla ilgili, sağdan soldan duydukları uydurma ve gizemli hikayeleri ortadan kaldıracak şekilde sonlanmalıdır. 5- Koyduğunuz kurallar çocuğunuzun eve gelen arkadaşlarının da kabul edebileceği şekilde olmalıdır. Bu, silahları ellemek ya da görmek için çocuğunuza gelebilecek "arkadaş baskısını" da ortadan kaldıracaktır. 6- Çocuklar zaman zaman oyuncak silahlar ile oynamaktadır. Bu durumu, doğru bir yöne yönlendirmek için çocuğun oyuncak silahla oynadığı zamanlarda ona doğru ve emniyetli hareketleri göstermek gereklidir. Böylece, silah emniyeti ile ilgili temel bilgileri uygulamalı olarak göstermek sureti ile ona faydalı bir ders vermiş olursunuz.
Silah Güvenliği İle İlgili Olarak Çocuklarınıza Neler Öğretebilirsiniz ?
1- Eğer çocuğunuzun silah güvenliği konusunda yeterince anlayışlı olamayacağına ve bazı şeyleri anlayamayacağına inanıyorsanız, evde ya da dışarıda izin verilmeden ve yanında büyükler yokken silahlara kesinlikle dokunmaması için onu uyarmalısınız.
2- Eğer çocuğunuz evde ya da dışarıda bir silah görürse ona, aşağıdaki kuralları uygulamasını mutlaka öğretmelisiniz.
3- Dur - Dokunma - Orayı terk et - Büyüklerine söyle
4- Kilit altında olmayan açıktaki bir silaha dokunmak bir çocuğun yapacağı ilk şeydir.
5- "Dur" kelimesinin buradaki önemi çocuğun silahı gör- mesi ile beraber aklına gelecek ilk kelime olması itibariyledir. Bunu sırasıyla "Dokunma!" kelimesi izler. Bunların çocuğa mesaj olarak verilmesi çok önemlidir. Silahın görüldüğü yerde bir yetişkin insan olmayabilir, dolayısı ile çocuğun bulunduğu yeri terk etmesi ve bu durumu bir yetişkin kişiye anlatması çok önemlidir.
"Her Silah Doludur" kavramı : Bir silah gördüğünüzde ve onu elinize aldığınızda, düşün-meniz gereken ilk şey onun dolu bir silah olabileceğidir. Dolu bir silah, her zaman ateş almaya hazır demektir. Silahı elinize aldığınız ana kadar onun emniyet mekanizmasının ne durumda olduğuna dair bir fikriniz de yoktur.Bu silah, ilk defa gördüğünüz ve size yabancı özelliklere sahip bir silah ise, daha çok dikkatli olmalı ve tedirginlik duymalısınız.
Bütün Silahların, Namlu Yönünü, Mutlaka Emin ve Güvenli Bir Yere Doğru Tutun... Etrafımızda insan bulunsun bulunmasın, elimizde bulunan bir silahın namlusunu boşluğa çevirmek, silah güven-liğinin ilk kuralıdır. Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta silahın boş ya da dolu olup olmadığı değildir. Sadece silahın namlusunun hiç kimsenin olmadığı boş bir alana çevrilmesi ve orada tutulmasıdır. Ele alınan her silahın, dolu olabileceği düşüncesini hiç aklımızdan çıkarmamalıyız.
Kullanmaya Hazır Olmadan Önce Silahınızı Mutlaka Boş Olarak Bulundurunuz...
1. Silahınızı kullanmaya hazır hale getirmek sadece bir kaç saniyenizi alır.
2. Silahınızı kullanmaya karar vermeden önce fişek yatağının boş olduğundan emin olun.
3. Silahınızın nasıl açılıp kapandığını, mermi ya da fişeklerin nasıl takılıp çıkarıldığını çok iyi öğrenin.
4. Bu işlemleri yaparken bir sorunla karşılaşırsanız ve sorunu gideremiyorsanız, silahı güvenli bir yere bırakın ve bu işi yapabilecek birinden yardım isteyin.
Silahınızın Güvenli Bir Kullanım İçin Hazır Olduğuna Emin Olun...
1. Bütün mekanik aletler gibi silahların da düzenli olarak bakıma ihtiyaçları vardır.
2. Düzenli temizlik ve bakım, kullanım güvenliğinin önemli bir şartıdır.
3. Gerekli şartları yerine getirmeniz halinde dahi, silahta bir problem görüyor ya da hissediyorsanız , silahınızın kullanım kabiliyeti ile ilgili en ufak bir şüpheniz varsa, silahınızı atıştan önce ehliyetli bir tamircinin görmesi şarttır.
Atış Yapmaya Hazır Olacağınız Ana Kadar, Parmağınızı Tetikten Uzak Tutunuz...
1. Silahı kavradığınızda, parmağınızı sadece tetik muhafazasının üzerine gelecek şekilde tutunuz.
2. Atış yapma kararı verene kadar bu pozisyonu korumalısınız.
3. Atış yapmaya karar verirken, namlunun önünde sadece hedef olduğuna emin olmalısınız.
4. Ancak bu kararı takiben tetiğe dokunmalısınız.
Silah Kullanırken ve Saklarken Kesinlikle Uyulması Gerekli Olan Kurallar:
Aşağıda belirtilen kurallar uluslararası düzeyde kabul görmüş öngörülerdir. Avcının, eylemini gerçekleştireceği silah cinsinin genel kuralların uygulanmasında hiç bir önemi yoktur. Silahınız bir mızrak ya da ok ve yay olabilir. Sapanla taş bile atıyor olabilirsiniz. Ne ile atış yaptığınızın değil, nasıl yapmakta olduğunuzun önemi vardır.
Bu şartlar altında: Hedefinizi ve Hedefin Arkasında Neler Olduğunu Kesinlikle Bilin...
1. Atış yapmadan önce hedefinizin ne olduğunu bilmeli ve onu kendi kendinize tarif edebilmelisiniz.
2. Atışa hazır olduğunuz ana kadar hedefi gözden kaçırmamalısınız. 3
. Hedefinizin çevresini görebilmeli, her tarafındaki görüntülerden emin olmalısınız.
4. Aksi durumlarda, şüphe duymayı adet edinmelisiniz.
5. Şüphe, sizi emniyetli davranmaya sevk edecektir.
6. Etrafta sizi rahatsız eden insanlar varsa ve herhangi bir tehlikenin doğabileceğini seziyorsanız asla tetiğe dokunmayınız.
7. Unutmayınız, önce düşünüp, sonra ateş etmelisiniz.
Silahınızı Güvenli Olarak Nasıl Kullanacağınızı Bilin... Silahı kullanmadan önce nasıl çalıştığını, silahınızın basit parçalarını ve söküp takmayı mutlaka öğrenin. Güvenli bir şekilde açıp kapamayı, mermi ya da fişekleri silahtan çıkarmayı, varsa şarjör takmayı mutlaka öğrenin. Unutmayın ki; silahların mekanik güvenlikleri asla kusursuz değildir. Hiç bir şey, güvenli kullanım şartlarını uygulamanın yerini alamaz.
Silahınıza Daima Uygun ve Doğru Mühimmatı Kullanın... Silahların namlularında, silahta kullanılabilecek fişek tipi ve kalibresi yazılıdır. Bunun dışında, silahınızın kullanım kılavuzunda da bu bilgiler mevcuttur. Markası ve gücü belli olmayan, veya tanımlayamadığınız fişekleri asla kullanmayınız.
Atış Yaparken Gözlerinizi ve Kulaklarınızı Muhakkak Koruyun... Özellikle poligonda atış yaparken mutlaka kulaklarınızı koruyacak bir kulak tıkacı ve mutlaka gözlerinizi koruyacak darbelere dayanıklı bir gözlük kullanın. Yanınızda bulunanları da kulak ve gözlerini korumaları hususunda uyarın ve namludan çıkan patlama sesinin kulaklarınız, gazların da gözleriniz için zararlı olduğunu unutmayın.
Ava veya Atışa Gitmeden Önce Asla Alkol Kullanmayın... Alkol, tüm vücut fonksiyonlarının normal akışını engeller. Böylesi hallerde sağlıklı bir denetim mekanizması oluşturulamaz. Av kazalarının oluşmasında alkolün önemli ölçüde olumsuz katkısı vardır.
Silah Temizliği...
Düzenli temizleme silah emniyeti açısından çok önem-lidir. Bilinçli bir şekilde yapılan doğru temizlik, silahlarınızın ömrünü uzatacağı gibi size bir boş zaman değerlendirme aracı olacaktır. Silahınız her zaman temiz ve kullanıma hazır olmalıdır. Silahı kullanmadan önce içinde ve dışında kalması muhtemel yağ ve benzeri maddeleri iyice temizlemek, silahta oluşabilecek, hasarları ortadan kaldıracaktır. Silahınızı temizlemeye başlamadan önce silahın boş olduğundan kesinlikle emin olmalısınız. Temizlik aşamasında etrafınızda çocuklarınızın olabileceğini düşünerek bu anlarda fişek benzeri yanıcı ve patlayıcıları etrafınızda bulundurmayınız.
Av Bıçakları...
Av bıçakları ve çakıları bir avcının en önemli aletlerinden bir tanesidir. Av bıçakları, av esnasında her an kullanıma hazır bir durumda, belde ve kılıfında taşınmalıdır. İhtiyaç duyulması hallerinde dikkatle kullanılmalıdırlar, aksi takdirde keskinlikleri nedeni ile yanlış ve dikkatsiz davranışlarda ciddi yaralanmalara neden olabilir. Avda kullanılacak bıçak ve çakıları satın alırken paslanmaz çeliklerin (örneğin A.I.S.I 440-C gibi) tercihi yerinde olur. Bundan amaç, kesici yüzeyler üzerinde oluşabilecek korozyonların meydana gelmesini engellemektir. Böylelikle av esnasında meydana gelebilecek bir kesikle çeşitli mikrop-ların bıçak tarafından vücuda aktarılmasının önüne bir ölçüde geçilir. Kaliteli bir çeliğin yüzey özellikleri sebebiyle, sadece suyla dahi ciddi anlamda temizliği mümkündür.
Evde Av Öncesi Hazırlık...
Av öncesi hazırlıkta, gidilecek avın cinsine göre bir gece önceden ya da günler öncesinden malzemeler hazırlanmaya başlanır. Bu hazırlıklarda da ailenin diğer fertlerinin ateşli silahla yaralanma riskini en aza indirecek şekilde davranılması gerekir. Ava gitme hazırlığı öncesinde, silahların temizliklerinin yapılması gerekir. Tüfekler dolaptan ya da kılıflarından çıkarılır. Kuru bir bezle fazla yağları alınır ve fişeklikler hazırlanır. Avda kullanacağınız malzemelerin av çantasına yerleştirilmesi bir düzen içinde olmalıdır. Elinizi attığınızda, neyin nerede olduğu hakkında herhangi bir kuşku olmaması gerekir. Malzemeler içinde kolayca görülebilecek renkte bir ilk yardım çantası bulunmalıdır. Arazide yaralandığınızda ya da herhangi bir kaza anında arkadaşınıza ilk yardım çantasının sadece rengini bile söylemeniz çok değerli dakikaların kaybolmasını engelleyecektir. Bu düzenlemelerin yıllar boyunca aynı şekilde yapılması avcının kendine olan güvenini arttıracaktır. Bu ortamın güvenli ve neşeli bir şekilde tamamlanması için kesici ve ateşli silahların bir an evvel ortadan kaldırılması ve emniyetli bir şekilde hazırlanması avcının sorumluluğudur. Ulaşım
Aracının Hazırlanması...
Güvenli bir hazırlığın ikinci aşamasında, ava gideceğimiz aracın hazırlanması gelmektedir.Aracımızın hazırlığında ana unsur, aracın her türlü bakımının bizi yolda bırakmayacak şekilde yapıldığından emin olmaktır. Bu, avcının rahatı ve emniyeti açısından önemlidir. Daha sonra eşyaların araca yerleştirilmesi ile başlayan işlemler aşağıdaki gibi sıralanabilir.
1. İçinde bulunduğunuz av sezonu ile ilgili MAK kararlarını aracınızda bulundurun.
2. Av tezkerenizi aracınızda ya da üstünüzde taşımayı alışkanlık haline getirin.
3. Araç tamir bakım malzemeleri mümkün olduğunca kaliteli seçilmelidir.
Araçta mutlaka bulundurulması gereken malzeme listesi:
• Yedek vantilatör kayışı
• Çekme halatı
• Takoz
• Zincir
• Su kabı
• Bir battaniye
• Çeşitli boyda tornavida ve anahtarlar
• Bidon
• İp
• Balta
• Testere
• Buji •
El feneri
• Mum
• İlk yardım çantası
• Kibrit, çakmak
Araçta Güvenlik :
Avlak arazisine kadar araçla gitmeye karar verdiğiniz andan itibaren aracınızın da sizin bir parçanız olduğunu düşünerek hareket etmek gerekir. Aracınızın, yeri geldiğinde sizi her türlü tehlikeden koruyacak bir sığınak olacağını düşünmelisiniz. Sizin ve avcı arkadaşlarınızın, sadece avlağa ulaşmanızın temini ile kalmayıp, doğanın her türlü ağır şartlarına aracınızın da katlanacağını düşünerek, aşağıdaki kuralları uygulamanız doğru olur.
• Araziye girerken aracın benzin deposunun dolu olmasına dikkat ediniz.
• Arazide aracınızı yavaş sürün.
• Aracınızı ekili araziye ve kuru otlu yerlere park etmeyin.
• Aracı mümkünse yokuş aşağı park edin.
• Araç içinde, dolu gaz tüpü taşımayın.
• Yedek benzin bidonunuzu çelik olanlardan tercih edin ve yedek depoyu bagajda taşıyın.
• Yedek benzin deponuzu ağzına kadar hiç boşluk olma- yacak şekilde doldurun. Aksi takdirde benzin çalkalanarak genleşebilir ve bidon kapağı açılışında ciddi sorunlara sebep olabilir.
• Araçta mutlaka yedek anahtar bulundurun.
• Yedek anahtarı ava çıkacağınız zaman başka bir arkadaşınıza verin. Arkadaşlarınız buluşma yerine erken gelip, sizi aramaya araçla çıkabilir ya da acil bir durumda aracı kullanmak icap edebilir.
• Soğuk havalarda, kalorifer çalışırken asla araç içinde uyumayınız.
• Sabah avlağa çıkarken farlarınızın kapalı olmasına dikkat ediniz. Aksi takdirde akünüz bitebilir.
• Kış aylarında ava başlamadan en az yarım saat evvel eğer araç içinde iseniz kaloriferinizi mutlaka kapatınız. Sıcak ortamdan soğuk ortama geçişin yumuşak olmasına gayret gösterin. Hava şartlarının ani değişimine karşı hazırlıklı olun.
• Akşama doğru çıkılacak avlarda araç içinde küçük bir ışık yanmasına dikkat ediniz.Bu av dönüşünde aracınızı bulmanızı kolaylaştıracaktır.
• Yanınıza küçük bir el feneri alma alışkanlığı edinin.
• Araca binerken ve nakil anında tüfeğinizi sökülmüş olarak kılıfında taşıyınız.
• Dolu tüfek ile asla araca binmeyiniz.
• Araç içinde tüfek kurma işlemi yapmayınız.
• Araç içinden ve seyahat halinde pencerelerden dışarıya asla atış yapmayın.
• Araç kapasitesinin üstünde avcı arkadaşınızı araca almayın.
• Araç içinde sigara içmeyin.
• Eğer içiyorsanız, sigara izmaritini sönmemiş halde kesinlikle dışarı atmayın.
• Uzun yolculuklarda yanınıza araç kullanmayı bilen birisini daha alınız.
• Trafik kural ve işaretlerine mutlaka uyunuz.
• Araç arkasında römork ya da benzeri bir araç olması halinde, aracınızın çekiş ve gücüne uygun bir sürüş tarzı benimseyiniz.
• Av dönüşünde kullandığınız malzemeleri aynı dikkat ve özenle geri yerleştiriniz.
• Av yorgunluğu ile özensizce yerleştirilmiş kamp malzemelerinin, ani fren ve hareketlerde araç içinde uçuşarak çok ciddi kazalara sebep olacağını unutmayınız.
• Av dönüşünde, yorgun olacağınızdan kendinize dinlenme imkanı tanıyan küçük molalar verin.
Arabada Köpek Taşıma :
Köpeklerimiz biz avcıların değerli varlıklarıdır. Onlar sayesinde zevkli avlar ve güvenli kamplar yaparız. Bu değerli varlıkların da araç içindeki emniyetlerini düşünmek gerekir. Köpeğin aracın bagajında ve onun taşınması için yapılmış bir kutuda yatması sağlanmalıdır. Uzun yolculuklarda sık sık mola vererek onu izlemeniz ve ihtiyaçlarını gidermeniz doğru bir harekettir. Aksi takdirde, havasızlıktan, sıcak ya da soğuktan dolayı rahatsızlanabilirler ve bagajı açtığınızda tatsız ve üzücü bir durumla karşılaşabilirsiniz. Araç steyşın vagon ya da arazi aracı tipindeyse köpeğin aracın arkasındaki bölümde kafesli özel bir kutuda seyahat etmesi daha sağlıklı olacaktır. Bu imkân yoksa köpeğin ölçülerine uygun, kendinizin bile imal edebileceği bir ahşap kutu da bu işi görecektir. Burada maksat, köpeğin araç içinde yolculara nazaran daha korunmasız bir şekilde seyahat etmesinin engellenmesidir. Ani bir fren ya da savrulmada köpeğin kontrolsüz kalmasının ve yolcuların emniyetini de tehdit etmesinin önüne bu şekilde geçilebilir. Ava gideceğiniz akşam köpeğinizi iyi doyurun. Av dönüşü ilk işiniz köpeğinizin ihtiyaçlarını gidermek olmalıdır. Av dönüşünde köpeğin ayak ve kulaklarını zararlı otlar ve parazitlere karşı kontrol edin ve köpeğiniz için araçta küçük bir su kabı bulundurun.
Avlakta Davranışlar, Güvenlik Önlemleri:
Avlakta ve doğada davranışlarımız, avcılık etiğine uygun olarak, avın bir araç olduğunu amaç olmadığını kendimize ve çevremize hatırlatır şekilde olmalıdır. Avlakta, silah taşıdığımızı ve bunun her türlü tehlikeye açık olduğunu unutmadan, avcılığın tüm emniyet şartlarını uygulayarak hareket etmek gereklidir. Aşağıda belirtilen emniyet tedbirleri ve tavsiyeler uzun yıllar boyunca elde edilen tecrübeler sayesinde oluşmuştur.
• Gideceğiniz av yerini yakınlarınıza mutlaka söyleyin.
• Av dönüşü için yakınlarınıza kesin dönüş saati vermeyin.
• Avda kullanılacak malzemelerin kaliteli olmasına özen gösterin. Bu sizin emniyet ve rahatınız için gereklidir.
• Arkadaşlarınızın sergiledikleri davranış biçimlerini sürekli olarak izleyin ve öğrenin. Bu davranışlar değiştiği zaman (Bilinen hastalıkları, tavırları, alışkanlıkları vb hallerde) olağanüstü bir durum olabilir.
• Avlanma eyleminin bir ekip çalışması olduğunu hiç bir zaman göz ardı etmeyin.
• Av sırasında arkadaşlarınızla ses ve göz irtibatını kaybetmemeye çalışın.
• Sürekli olarak aynı arkadaş grupları ile avlanmayı adet edinin.
• Arkadaşlarınızla uzak mesafelerden işaret ile anlaşabilmek için yöntemler geliştirin. Muhakkak surette bir acil durum işareti belirleyin. Bu işareti alınca en kısa sürede aracınıza ya da daha önce kararlaştırılan toplanma yerinize dönün. Zor durumda olan avcılara yardımcı olmak sizler için bir öncelik teşkil etmelidir.
• Atış esnasında patlama sesinde bir anormallik sezerseniz namlu içi başta olmak üzere tüfeğinizi kontrol ediniz.
• Av sırasında kesinlikle sigara içmeyiniz. Eğer bu alışkanlığınızdan vazgeçemiyorsanız sigaranızı söndüğüne emin olmadan araziye atmayın. Mümkünse toprağa gömün.
• Yemek sırasında mutlaka silahınızı boşaltarak kılıfına koyun.
• Arkadaşlarınızın sizi temizlik konusunda uyarmalarına fırsat bırakmayın.
• Yemeğe arkadaşlarınızla aynı anda oturmaya özen gösterin.
Arazide Yürüyüş ve Tüfek Taşıma :
Arazi şartlarında yürümek ve belirli bir performansı göstermek düz yolda yürümekten çok farklıdır. Arazi şartlarında uzun süreli yürüyüşlerde enerji ve efor harcamak çok yorucu bir iştir.Hazırlıksız ve deneyimsiz kişilerin bu eforu sarf ettikleri anlarda çok ciddi hatalar yaptıkları görülebilir. Arazi koşullarının insan bedenini zorlamasıyla birlikte; terleme, güç kaybı ve oksijen alabilme kapasitesi eksikleri nedeniyle bir takım fiziki oluşumlar meydana gelir. Fiziki kondüsyonu kuvvetli bir avcıda dahi yorgunluk sebebiyle, hareketlerde kısıtlamalar ve muhakeme yeteneklerinde dengesizlikler gözlenebilmektedir. Bunlar, tüfek taşıma şeklinin değişmesinden, kalkan bir ava şuursuzca bir atış yapmaya kadar değişebilen nitelikler gösterebilir. Bir uçar avında, fişeklikte taşınan bir şevrotin ya da tek kurşunun yorgunluk ya da alınan alkol nedeniyle şuursuzca tüfeğe konulmasının yaratabileceği sonucu tahmin edebilmek imkansızdır. Örneğin; önünde hafif tepelik bir arazi olan bir avlaktan, yanlışlıkla atılan bir şevrotin fişeği saçmalarının, tepenin ardında sürüsünü otlatan bir çobanı ve bir büyükbaş hayvanı yaraladığı görülmüş bir olaydır..Av esnasında, yorgunluğun ve diğer etkenlerin değerlendirmesi çok dikkatli bir şekilde yapılmalıdır. Av heyecanı ile kişinin kendisini dinlemeyi ve etrafını gözlemlemeyi ihmal etmemesi gerekir.
Aşağıdaki ikazları aklınızdan hiç çıkartmayın...
• Ava yalnız başınıza gitmemeye özen gösterin.
• Tüfeğinizi kayışsız taşımayı ve kullanmayı alışkanlık haline getirin.
• Dolu silahla, asla, hendek, çit ve benzeri yerlerden atlayarak geçmeye çalışmayın.
• Hendek, çit ya da benzeri yerlerden geçişlerde tüfeğinizi kırıp içinden fişekleri çıkararak tüfek kırık halde geçmeyi yeğleyin.
• Yağışlı havalarda, namlu içine yağmur veya kar girmemesine dikkat ediniz.
• Av sırasında, tanımadığınız kişilerden kesinlikle fişek alıp kullanmayınız.
• Av sırasında tüfeğinizi doldururken gereken emniyet tertiplerini alın.
• Av yürüyüşünüzde silahınızı hiç bir kimsenin bulunmadığı bir istikamete çevirin.
• Doldurduktan sonra silahınızı kapatırken boşluğa doğru tutup yavaşça kapatın.
• Tüfeğinizi sürekli olarak hangi elinizde taşıma alışkanlığı edindiyseniz av bıçağınızı kemerinizin ters tarafına takmaya özen gösterin.
• Uzun süren avlarda omuzlarınızın ağrımaması için yelek yerine bel kütüklüğü kullanın,
• Av bıçağınızı ya da çakınızı av türüne göre seçin. Bıldırcın avına kocaman bir bıçakla çıkmamaya gayret edin.
• Bir av gününde üzerinizde taşımayı düşündüğünüz av malzemelerinizi vücut ağırlığınıza göre dengelemeye çalışın.
• Arkadaşlarınızın yanına dönerken herhangi bir ikaza gerek kalmaksızın silahınızı boşaltın.
• Diğer avcıların yanına silahınız açık ve kırılmış olarak yanaşınız.
•Silah otomatik ise boşaltmayı onların görebileceği güvenli bir mesafede yapın. Otomatik tüfeğinizin kurma kolu daima açık kalacak ve görülür şekilde kalmalıdır.
• Silahınızı doldururken ve atış sonrası daima namlunun içini kontrol ediniz.
• Av yürüyüşü esnasında silahınızın namlusu arkadaşlarınıza dönük konumda olmamalıdır.
• Saçmaların ya da merminin sekebileceği su, buz, kaya, taş ve benzeri yüzeylere kesinlikle atış yapmayınız.
• Silahınızı boş dahi olsa asla dik olarak bir yere dayamayınız.
• Alkol aldıktan sonra asla atış yapmayınız.
• Ele geçirdiğiniz av hayvanlarını mevsim şartlarına göre uygun şekilde saklayınız.
• Sıcak havalarda avladığınız av hayvanlarının iç organlarını çıkarın, mümkünse tuzlayın.
Fişek Seçimi...
Gideceğiniz av türüne göre fişek temin etmek ve tercihleri yapmak zamanla avcılık eyleminin en zevkli konularından biri haline gelir. Kullanacağınız fişeklerin silahınıza ve av türünüze uygun olmasını sağlamak önemli bir konudur.
• Avın cinsine göre tüfeğinizde tercih edeceğiniz şok tipinin önemli sonuçlar doğuracağını unutmayın.
• Gideceğiniz av türüne göre uygun saçma numarası seçmeye özen gösterin.
• Değişebilen şoklu tüfekleri kullanırken uygun zaman aralıkları içinde namlu ağzındaki şoku yeniden sıkın.
• Eğer fişeğinizi kendiniz dolduruyorsanız boş kovanlarınızın hepsini doldurmadan önce mutlaka doldurduğunuz yeni dolulardan numune alarak deneme atışı yapın.Yapmış olduğunuz deneme atışında (40 m) saçma dağılımını görün ve grupmanlara dikkate edin. Saçmalar arasından avın geçmemesi gerektiğini unutmayın. Yapmış olduğunuz doluları muhafaza ederken kaç gram barut, kaç gr saçma koyduğunuzu ve tapa basıncını, fişeklerin bulunduğu kutu ya da torbaların üzerlerine dolum tarihi de dahil olmak üzere not edin ve dolum yaparken sigara içmeyin.
Arazi ve Ormanda Güvenlik İçin Kıyafet Seçimi :
Avda mümkün olduğu kadar yapılacak avın özelliklerine uygun bir kıyafet seçimi yapılmalıdır. İklimsel ve çevresel şartlar burada önem kazanmaktadır. Bir avcının tercih edeceği kıyafetler içinde, mevsimine uygun seçilmiş sağlam bir av botu ya da çizmesi avcının hareket kabiliyeti ve kişisel rahatlığı açısından önceliği alır. Yapılan avların daha ziyade yürüyerek olması bu konunun önemini arttırmaktadır. Bunu sırasıyla diğer avcılar tarafından fark edilmeyi sağlayacak renklerin kıyafetlerde kullanılması ve kamuflaj ile ilgili detaylar takip eder. Avcıların birbirlerini seçebilmeleri için parlak portakal rengi yelek ve şapkaların kullanımı kesinlikle tercih edilmelidir. Bazı ülkelerde av kıyafetlerinin bir bölümünde bu renklerin kullanımı avın cinsi önemli olmaksızın mecburidir.
• Dolu yaparken sigara içmeyin. Yeni aldığınız bir bot ya da ayakkabıyı ava gitmeden önce uzun yürüyüşlerle muhakkak deneyiniz.
• Avda sentetik çoraplar giymeyiniz.
• Sentetik kıyafetleri tercih etmeyiniz.
• Askeri kamuflaj kıyafetlerin her avda kullanılamayacağı artık tüm dünyada kabul edilmiş bir gerçektir. Örneğin; Bıldırcın avına koyu yeşil ve alacalı askeri kıyafetle gidilmesi gereksizdir.
• Yapılacak ava göre diğer insanlar tarafından görülmekle birlikte bazı hallerde avın türüne göre yabani hayvan tarafından görülmemek amacıyla kıyafet seçimi yapılmalıdır.
• Yaz aylarındaki avlarda mevsimsel özelliklerden dolayı açık ve doğal renkli pamuk ya da keten elyaflı kıyafetler tercih edilebilir. Burada amaç sıcak aylarda vücudun daha fazla nefes almasını temin etmektir. Koyu renklerin güneş ışınlarını daha fazla emdiğini unutmamak gerekir.
• Bıldırcın ve benzeri avlarda başımızdaki şapkanın veya yeleğimizin doğada az rastlanır kolay görülebilir renklerden olması avda diğer şahıslar tarafından görülmeyi kolaylaştıracaktır.
• Orman avlarında, avın türüne göre kıyafet seçimi yapılmalıdır.
• Çulluk, sülün ve benzeri avlarda kamuflaj kıyafetlere gerek yoktur.
• Domuz ya da geyik avı gibi kamuflaj kıyafet gerektiren avlarda ise, az hareket etmek ve yer değişimi yapmamak doğru olacaktır.
• Sürek veya bekleme avlarında av rehberinin ya da avcı başının talimatlarına kesinlikle uymak ve kimin nerede oturduğunu bilerek atış yapmak gerekir. Sürek avlarında avın başlangıç ve bitiş zamanları bir işaret ile belirlenmelidir. Bitiş işaretini takiben avcılar diğer avcılar tarafından kolayca görülmek için yanlarında taşıdıkları fosforlu turuncu renkli yelek ya da şapkalarını giymelidirler. Avın bittiğini belirten işaret alındıktan sonra asla atış yapılmamalıdır.
Arazide Toplumsal Bağlamda Sosyal ilişkiler :
Avlanma eyleminin icra edileceği arazilerin ve ormanların kullanıcıları ve sahipleri avlanma eylemi sırasında orada bulunabilirler veya bulunamayabilirler. Bu anların her ikisinde de avlaktaki karşılaşmalarda Türk örf ve adetlerinin gereği olarak gereken davranışların ve saygı sözcüklerinin kullanılması gerekir. Bu davranış şekli avcıların saygın kişiler olduğu ve emniyet kurallarına uyduklarını ifade etmede yardımcı olacaktır. Bazı arazi sahipleri ya da ormanlarda çalışanlar avcılık eyleminden silah kullanılıyor olması ve vurulma, yaralanma tehlikesi nedeniyle rahatsız olabilirler ve arazilerini terk etmenizi isteyebilirler. Bu durumda ısrarcı olmayarak tartışmalara neden olmadan o araziyi terk etmek en doğru davranış olacaktır. Unutulmamalıdır ki özel arazi sahiplerinin arazilerini terk etmenizi isteme hakkı her zaman bulunmaktadır. Avlanmanın zevkini ve ölçüsünü kaçıracak her türlü davranış ve eylemden uzak durmak bir avcının öncelikle uyması gereken kurallardan bir tanesidir.
• Örf ve adetlerimiz gereği avlaklarda karşılaşacağınız köylü ve yabancılarla selamlaşın. Yapacağınız sohbet sırasında öncelikle onların sorunlarını öğrenmeye çalışın. Onların sorunlarının yoğunluğundan dolayı istediğiniz cevapları alamayabilirsiniz. Bu durumda sükunetinizi ve kibarlığınızı koruyunuz. Unutmayın ki, avlandığınız toprakların sahipleri ya da kullanıcıları ile konuşuyorsunuz.
• Arazide kesinlikle sönmemiş ateş bırakmayın.
• Koyunların sulanması için hazırlanan düzeneklerde deterjanla temizlik yapmayın.Yaptıysanız sabun ve deterjan artıklarının geride kalmamasına özen gösterin ve koyun sürüleri su içerken kesinlikle atış yapmayın.
• Çoban köpeklerine karşı çok zor şartlar altındakalmadığınız sürece asla silah kullanmayın
• Köylüye ait, hiç bir yapıyı bozmayın.
• Çitlerden ağaç çekip yakacak olarak kullanmayın.
• Örfü adetleri ve ilkeleri olan bir avcı topluluğunun saygı göreceği gerçeğini bilin, bunu savunun ve yaşatın. Bedelini hiç bir zaman ödeyemeyeceğiniz bir kazaya sebebiyet vermemek için sizden daha deneyimli avcıların ikazlarını asla göz ardı etmeyin.
• Unutmayın ki en ucuza sahip olabileceğiniz en kıymetli şey bir başkasının tecrübesidir.
• Avcılık ile ilgili bilgilerinizi genç arkadaşlarınıza içtenlikle aktarın.
• Gelenek ve görenekler ancak bu şekilde yaşatılabilir. Bu davranışınız, sizin her zaman saygıyla hatırlanmanızı sağlayacaktır.
Malzeme Seçimi :
Avcılık eyleminde kullanılacak malzemeleri çok çeşitlendirmek mümkündür. Burada kişisel ve çevre güvenliğimizi sağlayacak ekipmanlar üzerinde bir fikir vermek amacındayız. Avcılık eyleminde kullanılacak olan malzemelerin tamamının kolay taşınabilir ve sağlam olması önemli bir noktadır.
Kamp :
Av eylemi esnasında arazide bir kaç gün kalınması söz konusu olabilir. Bu durumda öncelikle kişisel rahatlık ve güvenlik ön plânda olmalıdır. Araç ve konaklama ile ilgili malzemelerin asgari düzeyde, ama bu bir kaç zevkli günü sıkıntıya sokmayacak şekilde temin edilmesi yerinde olacaktır. Kamp kurulacak yerin önceden biliniyor olması önemli bir avantajdır.
• Kamp, dere yatağı gibi sellere ve akıntıya maruz kalabilecek yerlerin dışına kurulmalıdır.
• Kamp, kayalık ve taş yuvarlanması muhtemel yere kurulmamalıdır.
• Kamp ateşi etrafına asla dere yatağından alınan taşlar konulmamalıdır. Dere yatağı kuru bile olsa taşların içlerindeki nem ısı ile genleşip bomba gibi patlayarak yaralanmalara sebep olabilir.
• Kamp, bir akarsu ya da çeşme yakınına kurulursa su temini ve temizlik gibi konularda rahatlık sağlanır.
• Kamp çadırları pratik ve hafif malzemelerden temin edilirse kurmak ve toplamak süratli ve kolay olur.
• Çevre güvenliği için çadırların daire biçiminde rüzgar almayan bir yerde düzenlenmesi yerinde olur.
• Açık arazide kamp kurulacaksa araçların rüzgarın estiği yönde çadırları muhafaza edecek şekilde yerleştirilmelidir.
• Ava çıkışta temel gereksinim malzemelerinin araçların bagajlarına kilitlenmeleri istenmeyen durumları önler.
• Yiyecek maddeleri çevrede yaşayan hayvanları ve haşereleri davet etmemesi için ortada bırakılmamalıdır.
• Sinek ve arı benzeri haşerenin saldırılarını önlemek için şeker ve reçel benzeri maddelerin ağzı kapalı kutularda saklanmalıdır.
• Kamp için yeni alınan çadır, portatif masa ve benzeri ekipmanın kamp kurulmadan önce bir kaç kez ev ya da boş bir arazide kurulup sökülmesi daha sonra gerçekleştirilecek kamplarda kolaylık sağlar.
Ava giderken yanımızda olması gereken asgari malzemeler Araba içinde:
• Çekme halatı
• Vinç
• Elektrik bandı
• Ampul
• Sigorta
• Uzatma kablosu
• Takım çantası
• Harita, pusula
• El feneri
• Testere
• Dürbün
• Balta
İlk yardım çantası içinde:
• Tendürdiyot
• Aspirin
• Gazlıbez
• Ağrı kesici
• Amonyak
• Makas
• Cımbız
• İğne
• Sargı bezi
• Antiseptik
• Böcek kovucu sprey
• Turnike yapabilmek için uygun lastik
• El temizliği için antiseptik solüsyon
Konaklama sırasında :
• Çadır
• Uyku tulumu
• Matara
• Battaniye
• Portatif masa ve sandalye
Konaklama sırasında kurulacak sofra için:
• Ocak
• Çatal, kaşık, bıçak
• Buzluk
• Termos
• Çelik tencere, tabak, bardak
• Tuz ve çeşitli baharatlar
• Alüminyum folyo
• Kibrit, çakmak
• Izgara
Genel temizlik için:
• Sabun
• Deterjan
• El temizleme jeli
• Kağıt havlu
• Tuvalet kağıdı
• Kolonya Genel anlamda temizlik, avlanma sırasında da sürekli olarak dikkat etmemiz gereken önemli bir konudur. Avlanma eylemi esnasında, istesek de istemesek de pek çok bakteri ile doğrudan temas sağlarız. Bu durum özellikle ellerimiz ve ağız yoluyla alınabilecek bir bakteri neticesinde av esnasında, ya da avdan günler sonra ortaya çıkabilecek çeşitli rahatsızlıklar meydana getirebilir. Bunu önlemek maksadıyla temizlik kurallarına maksimum düzeyde dikkat etmemiz, sağlığımız için gereklidir.Yemek öncesinde ellerimizi ve yüzümüzü su ve sabun kullanarak temizlemeliyiz. Su ve sabun bulunamıyorsa piyasada satılan su kullanmayı gerektirmeyen bakteri öldürücü maddeler temizlik için kullanılabilir. Avda verilen yemek molaları genellikle yerde kurulan sofralarda gerçekleşmektedir. Bu zeminlerde mutlaka bir naylon örtü kullanılmalıdır. Yani, yemek yenilen zeminin mümkün olduğu kadar toz, toprak ve çamurdan arındırılması sağlanmalıdır. İmkân varsa, portatif masa ve sandalye kullanılması en doğru tercihtir.Mutfak eşyasının mikrop barındırmayacak ve kolay temizlenebilecek malzemelerden olması tercih edilmelidir.
Kötü hava şartlarında dikkat edilmesi gereken önemli hususlar...
Aşırı sıcak havalarda oluşacak tehlikeler:
Aşırı terleme sırasında, çok soğuk su içmemek gerekir.Aşırı terleme ile birlikte tuz ve mineral kaybı olabileceğini göz önünde tutarak su içine eczanelerde satılan toz haldeki glikoz ve mineral karışımları katılabilir. Aşırı sıcak havalarda geniş kenarlı bir şapka ve açık renkli pamuklu kıyafetler giyerek güneş çarpması ve sıcak havanın olumsuz etkilerine karşı hazır olmak gerekir. Aşırı sıcaklarda terleme yoluyla mineral kayıpları olur. Yorgunluk nedeniyle kramplar meydana gelebilir. Aşırı terleme nedeniyle oluşan tuzlanma yanlış elbise seçimi ile birlikte derideki gözeneklerin tıkanmasına ve böylece tahrişlere neden olabilir. Ayrıca, sıcak ve rutubetli ortamlarda çeşitli mikro organizmalar bulunur. Bunlar vücudun aşırı nemli bölgelerinde yoğunlaşıp çeşitli tahrişlere neden olurlar. Özellikle koltuk altı ve ayak parmakları bu nedenle en riskli bölgelerdir. Bu sebeple aşırı sıcaklarda, günlük avlarda dahi mutlaka yedek çamaşır ve çorap bulundurmanız sağlığınız için gereklidir.
Aşırı soğuk havalarda oluşacak tehlikeler :
Aşırı soğuk havalarda yapılan avlarda ise öncelikle vücut ısısını korumak gereklidir. El ve ayak donmaları, kar körlüğü gibi tehlikeler mevcuttur.Karlı ve buzlu arazilerde yapılacak yürüyüşlerde kişinin kullandığı bot ya da çizmenin kalitesi ve malzeme cinsi önem kazanır. Çamurlu ve buzlu suları içeri almayacak ayağı sıcak tutacak bir bot, bu tür avlarda kişisel rahatınız ve güvenliğiniz için gereklidir. Soğuk havalarda yapılan yürüyüşlerde nefes yolu ile önemli miktarda su kaybı olur.Su kayıplarının büyük bölümü, sentetik kıyafetlerin deriye nefes aldırmaması sebebiyle aşırı terleme ile de olur. Bu kıyafetlerin mümkün olduğu kadar vücuda nefes aldırabilecek ama soğuk havayı içeriye almayacak cinsten olmasına çalışılmalıdır.Kış aylarında kullanılacak kıyafetlerde özellikle, ayak donmalarını önlemek önem kazanmaktadır. Yukarıda belirtilenler evde, avlakta, arabada ve bir avcı ve silah sahibi olarak günlük yaşamımızda uymamız gereken asgari kurallardır. Bu kuralların sayısı ve çeşidi mutlaka arttırılabilir. Her sorumlu avcının, kendi güvenlik kitabını yazacak kadar güvenlik kavr***** ilgi göstermesi, her şeyden önce kendi can güvenliği içindir.
KAYNAKÇA
NRA - National Rifle AssociationAvcı Eğitimi ve Yaban Hayvanı Üretme Vakfı Yayınları Av Doğa Silah Dergisi A Boy and His Gun (E.C Barnes) The SAS Survival Hand Book (Harper Collins John' Lofty' Wiseman)
Yürürlükteki Kanun, Yönetmelik veya Sirkülerlere uyun. Uymayanları ikaz edin.
Avı, ancak avcının koruyacağını aklınızdan hiç çıkarmayın.
* İçinde bulunduğunuz av sezonu ile ilgili Merkez Av Komisyonu (MAK) kararlarını aracınızda bulundurmaya gayret edin.
* Av tezkerenizi daima yanınızda bulundurun.
* Av sırasında olabilecek kaza ve yaralanmalara karşı cevap verebilecek nitelikte bir ilkyardım çantasını daima aracınızda bulundurun. İlkyardım bilgilerini muhakkak surette öğrenin.
* Orman muhafaza memurlarının ve güvenlik güçlerinin yapacağı kontrollerde onlara daima yardımcı olun.
* Kontrolle görevli memurların hüviyetlerini görmek sizin doğal hakkınızdır. Bu hakkınızı kullanmaktan çekinmeyin.
* Hakkınızda bir tutanak tanzim edilirse:
1- Yazılı tutanağı imzalamadan önce mutlaka okuyun.
2- Tutanağa itirazınız var ise, aynı tutanakta bunun yazılı olarak belirtilmesini isteyin.
3- Sizin görüşlerinize ve itirazlarınıza yer vermeyen tutanakları imzalamayın. (Bu sizin güvenlik güçlerine karşı gelmeniz anlamına gelmemelidir.)
4- Aynı gün içinde size en yakın mahalli idareye giderek bu durumu izah edin ve ilgili idareye aynı konuda bir dilekçe verin. (Bu dilekçenin kayıt tarihi ve sıra numarasını alın.)
5- Bu durumu avcının elkitabının yardımcı bilgiler kısmındaki telefonları belirtilen üst makamlara telefon ve/veya faks mesajı ile iletin.
6- Muhakkak surette bir avukat ile ilişkiye girin. Avukatınıza danışmadan herhangi bir davranışta bulunmayın.
* Evinizdeki av malzemelerini muhakkak surette kilit altında bulundurun.
* Avda kullanılacak tüm malzemelerin kaliteli olmasına özen gösterin. Bu sizin emniyet ve rahatınız için gereklidir.
* Patlama sesinde bir anormallik hissederseniz namlu içi başta olmak üzere tüfeğinizi kontrol edin.
* Tüfeğinizi nakil anında daima kılıfında taşıyın. Dolu tüfek ile araca binmeyin.
* Av sırasında tanımadığınız kişilerden kesinlikle fişek alıp kullanmayın.
* Tüfeğinizi kayışsız kullanmayı alışkanlık haline getirmeye çalışın.
*Avlanma sırasında tüfeğinizi doldururken gereken emniyet tedbirlerini alın. Silahınızı hiçbir kimsenin bulunmadığı bir istikamete çevirin. Doldurduktan sonra silahınızı (kapatırken kaza ile patlayabileceğini varsayarak yerden yansımasını önleyecek şekilde bir açı ile tutun) boşluğa doğru tutup yavaşça kapatın.
* Avın türüne göre uygun saçma numaralarını tercih edin. Tüfeğinizin şok durumunda önemli sonuçlar doğuracağını unutmayın. Hangi hayvana kaç numara saçma kullanılacağını sizden daha deneyimli avcılardan öğrenmeye çalışın. Tecrübenin önemini hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın.
* Tüfeğinizi sürekli olarak hangi elinizde taşıma alışkanlığı edindi iseniz, av bıçağınızı kemerinizde diğer tarafa takmaya özen gösterin.
* Avda, yanınızda düdük taşımayı alışkanlık haline getirin.
* Avda, yanınızda uygun kalınlıkta (3-4 mm) 1-2 m. bir ip parçası taşıyın.
* Yivsiz silah barutu ile asla yivli silah mermisi doldurmaya çalışmayın.
* Farklı cins ve farklı marka barutları birbiri ile karıştırmayınız.
* Kullandığınız silahın fişek yatağının kaç kg. basınca dayanıklı olduğunu doğru olarak öğrenin. Bu sınırı zorlayacak dolu fişekleri kullanmaktan sakının.
* Gideceğiniz ava göre uygun saçma ve uygun barutlu fişek seçmeye özen gösterin.
* Gideceğiniz ava göre uygun tüfek şokunu tercih edin.
* Değişebilen şoklu tüfekleri kullanırken uygun zaman aralıkları içinde namlu ağzındaki şoku aparatla yeniden sıkın.
* Eğer fişeğinizi kendiniz dolduruyorsanız boş kovanlarınızın hepsini doldurmadan önce muhakkak deneme atışı yapın.
* Yapmış olduğunuz deneme atışında (40 metre mesafede) saçma dağılımını görün. Grupmanlara dikkat edin. Saçmalar arasından avın geçmemesi gerektiğini unutmayın.
* Yapmış olduğunuz doluları muhafaza altına alırken üzerine kaç gr. barut kaç gr. saçma koyduğunuzu ve saçma numarasının ne olduğunu özellikle not alın. Mümkünse imal ettiğiniz tarihi yazın.
* Dolu yaparken sigara içmemeye özen gösterin.
* Dolu yaparken çok dikkatli olmaya özen gösterin. Yanlışlıkla iki ölçek koyacağınız barut sizin yaralanmanıza sebebiyet verebileceği gibi silahınızı da yıpratabilir.
* Tapa üzerine aşırı basınç yapmayın.
* Yapmış olduğunuz doluları özellikle rutubetsiz yerde muhafaza edin.
* Değişik zamanlar içinde alınan barutlarla yapmış olduğunuz dolulardan farklı sonuçlar alınacağını aklınızdan çıkarmayın.
* Kapsüllerin birbirine değmemesine özen gösterin.
* Silahınızı, avcı arkadaşlarınızdan gerekli emniyet mesafesi kadar uzaklaştıktan sonra (300 m.) doldurun.
* Arkadaşlarınızın yanına dönerken herhangi bir uyarıya gerek kalmadan silahınızı boşaltın, onların yanına silahınız açık (kırık) olarak yanaşın. Silahınız otomatik ise boşaltmayı onların göreceği güvenli bir mesafede yapın. (kurma kolu açık kalacak konumda kalmalıdır). Bilinçli avcı, kendisine silahının boş olup olmadığını sordurmayan avcıdır.
* Karlı havalarda namlu içine kar girmemesine özen gösterin.
* Uykusuz ve alkollü yola çıkmayın.
* Ava gitmek için buluşma yerini ve saatini yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermeyecek şekilde net olarak tespit edin, arkadaşlarınızı bekletmemeye özen gösterin.
* Gideceğiniz av yerini yakınlarınıza mutlaka söyleyin.
* Geri dönüş için yakınlarınıza kesin varış saati vermeyin.
* Aracınızın sürekli olarak bakımlı olmasına gayret gösterin.
* Araziye girerken benzin deponuzun dolu bulunması sizlerin rahatı ve güvenliği içindir.
* Mümkünse aracınızı yokuş aşağı park edin.
* Bütan gazı tüpünü (Tüpgaz) hiçbir zaman araç içine almayın. Bagajda taşıyın.
* Yedek benzin bidonunu hiçbir zaman araç içinde taşımayın. Gerekli ise çelik bidonu tercih edin ve bagajda taşımayı adet edinin.
* Sabah avına çıkarken aracınızın ışıklarının kapalı olmasına dikkat edin.
* Akşama doğru çıkacağınız avlarda aracınızda küçük bir ışık yanmasına özen gösterin. Yanınızda el feneri bulundurma alışkanlığı edinin.
* Aracınızda mutlaka yedek anahtar bulundurun. Yedek anahtarı bir diğer arkadaşınıza verin.
* Park edilmiş araç içinde motor çalışırken kesinlikle uyumayın.
* Kapalı yerlerde mangal yakmayın.
* Bir günlük avlarda dahi yanınızda yedek çorap ve çamaşır götürmeyi alışkanlık haline getirin.
* Yatarak su içerken boğazınıza kaçabilecek maddelere karşı dikkatli olun.
* Çok soğuk havalarda araç içinde ve gümelerde (bekleme yerlerinde) uyumayın.
* Kış aylarında ava başlamadan en az yarım saat evvel araç içinde iseniz kaloriferinizi muhakkak surette kapatın. Hava şartlarının ani değişmesine karşı hazırlıklı olun. Bu geçişin yumuşak olmasına gayret gösterin.
* Yaz avlarında aşırı terlemeden dolayı vücutta tuz kaybının olacağını hatırlayın.
* Aşırı terleme sırasında çok soğuk su içmeyin.
* Av sporunun bir ekip çalışması olduğunu hiçbir zaman göz ardı etmeyin.
* Av sırasında arkadaşlarınızla ses ve göz irtibatını kaybetmemeye çalışın.
* Sürekli olarak aynı arkadaş grupları ile avlanmayı adet edinin.
* Arkadaşlarınızın sergiledikleri davranış biçimlerini sürekli olarak izleyin ve öğrenin. Bu davranışların değiştiği hallerde olağanüstü bir durum olabilir. (Hastalıklar, tavırlar, alışkanlıklar, vs.)
* Arkadaşlarınızla uzak mesafelerden işaret ile anlaşabilmek için yöntemler geliştirin.
* Muhakkak surette bir acil durum işareti belirleyin. Bu sizin acil toplanma sinyaliniz olsun. Bu işareti görünce en kısa sürede aracınıza dönün.
* Zor durumda olan diğer avcılara yardımcı olmak sizler için bir öncelik teşkil etmelidir.
* Yeni aldığınız bir ayakkabıyı ava gitmeden önce uzun bir yürüyüşle muhakkak deneyin. Avda sentetik çorap giymeyin, sentetik giysiler tercih etmeyin.
* Ava giderken parfüm vb. koku sürmeyin. Yaz avlarında sinekler sizi rahatsız eder. Büyük avlarda kokuyu alan av kaçar.
* Ekili arazileri çiğnememeye özen gösterin.
* Dolu silahla hendek ve benzeri yerlerden atlamayın. Silahınızı boşaltın.
* Silahınızı yeniden doldururken namlu içini mutlaka kontrol edin.
* Silahınızı namlusu arkadaşlarınıza çevrili olarak taşımayın.
* Yürürken silahınızın namlusunun daima havaya dönük olmasına özen gösterin.
* Silahınızı denemek amacı ile canlıları hedef almayın
* Kalkışı sırasında tanımadığınız av hayvanına ateş etmeyin.
* Yapmış olduğunuz av türlerine göre silahınızın tesir mesafesini doğru bilin, yaralamalara sebebiyet verecek uzaklıklara atış yapmamaya özen gösterin.
Babası tutmak (veya babaları üstünde olmak): Çok fazla öfkelenmek, kızgınlığı her hâliyle belli olmak."İş meselesini konuşamadım, çünkü babaları üstündeydi odasına girdiğimde."
Babana rahmet: "Yaptığın iş, söylediğin söz çok yerinde; Allah senden razı olsun" anlamında hoşnutluk, memnunluk bildirmek için kullanılır.
Baba ocağı (evi veya yurdu): Dededen, babadan kalma ev; toprak, yurt."Borçları yüzünden baba evini satmak zorunda kaldı."
Babasının hayrına (mı?): Hiçbir çıkar gözetmeksizin."Babasının hayrına mı yaptı sanıyorsun senin işini?"
Bağ bozmak (bağbozumu): 1. Bağda son kalan ürünün toplanması. 2. Bu işlerin yapıldığı mevsim (güz), gün."Bağbozumu besmele ile başlarsa bereketli olur."
Bağrına basmak: 1. Kucaklamak, kolları ile sararak göğsüne yaslamak. 2. Birini gözetip kayırmak, koruyup yetiştirmek."Amcası, yeğenini bağrına basmakta geçikmedi."
Bağrına taş basmak: Uğradığı zarara, felakate sesini çıkarmadan katlanmak."Evi yıkılan Hasan bağrına taş basmaktan başka bir yol bulamadı."
Bağrını delmek: İçine işlemek, pek dokunmak, dertli olmasına yol açmak."Yurdundan kovulması, şairin bağrını deldi."
Bağrı yanık: Çok acı çekmiş; dert, sıkıntı, darlık, kahır görmüş; yaslı."Nice bağrı yanık insanlar yaşamış bu topraklarda."
Bahse girmek: Görüşünde veya iddiasında haklı çıkacak tarafa bir şey verilmesini kabul eden sözlü anlaşma yapmak."Erken kalkmak konusunda onunla bahse girdik."
Bahtı kara: Mutsuz, dertten kurtulamayan, işleri hep ters giden."Allahım, şu bahtı kara kuluna yardım et de düzlüğe çıksın!"
Baklayı ağzından çıkarmak: Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyleri söylemek."Yeter artık, çıkar ağzından şu baklayı!"
Bal alacak çiçeği bilmek: Çıkar sağlanacak yeri veya şeyi bulmak, bu konuda nasıl hareket edileceğini bilmek."Onun bal alacak çiçeği bilmede üstüne yoktur."
Baldırı çıplak: İşsiz güçsüz, serseri, başı boş, ayak takımından."Sokaklar baldırı çıplaklardan geçilmiyor."
Bal dök (de) yala: Bir yerin çok temiz, pırıl pırıl olduğunu anlatmak için kullanılır."Odayı öyle elden geçirmiş ki bal dök de yala!"
Balgam atmak: Bir iş ya da konu üzerinde kuşku uyandıracak söz söylemek."Lütfen sus, ortaya bir balgam atıp da insanı huzursuz etme."
Bal gibi: 1. Çok tatlı. 2. Çok iyi, adamakıllı, pekâlâ."Bal gibi iş, daha ne duruyorsun?"
Balık etinde: Ne şişman, ne zayıf; biçimli, kilosu yerinde olan.
Balık istifi: Çok sıkışık bir durumda."Otobüs, balık istifi gibi yerleşmiş insanları zor taşıyordu."
Balık kavağa çıkınca: Gerçekleşmesi mümkün olmayacak işleri anlatmak için kullanılır."O kız, o çocukla ancak balık kavağa çıkınca evlenir." Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Roman Özetleri, Duvar Yazıları, Atasözleri, Hızlı Okuma, Özlü Sözler, Türk
Balon uçurmak: İlgililerin ne diyeceklerini anlamak veya insanların telâşlanmalarını sağlamak amacıyla aslı olmayan bir haber yaymak."Askerliğin kısalmasıyla ilgili bir balon uçurdu, buna sonra kendisi de inanmaya başladı."
Balta olmak: Musallat olmak, asılmak, direnerek bir şey istemek, istediğini yaptırmak için sürekli ısrar etmek."İnsanın başına balta olan kişileri sevmek mümkün değil."
Baltayı taşa vurmak: Bilmeyerek karşısındakini kıracak söz söylemek, pot kırmak."Baltayı taşa vurunca öyle utandı ki sormayın gitsin."
Bam teline basmak: Bir kimseyi, duyarlılık gösterdiği konuda kızdıracak söz söylemek, öfkelendirecek bir şey yapmak."Bir insanı delirtmek mi istiyorsun? Onun bam teline basacaksın."
Bana mısın dememek: Aldırış etmemek, ona hiçbir şey etkili olmamak."Sırtına o kadar yük vurdular, adam yine de bana mısın demedi."
Barut fıçısı: Her an karışıklık, kavga ve savaşın çıkacağı yer."Nereden çıktığı belli olmayan bir ses, meydanı bir anda barut fıçısına döndürdü."
Barut kesilmek: Çok öfkelenmek, kızmak, sinirlenmek."Elektriği bağlanmayan adam barut kesilmiş, etrafa bağırıp duruyordu."
Basıp gitmek: Aklına koyduğu şeyi yapmak amacıyla, o an bulunduğu yerden kimseye danışmadan ayrılmak."Öyle her aklına estiğinde basıp gidemezsin buradan."
Basireti bağlanmak: Gerçeği göremez, iyi düşünüp kavrayamaz bir duruma düşmek."Öylece kalakaldım, ne yapacağımı bilemiyorum, basiretim bağlandı âdeta."
Baskın çıkmak: Üstünlüğünü göstermek, karşısındakini geçmek."Koşuda değil, ancak güreşte baskın çıkarım ona."
Bastığı yeri bilmemek: 1. Çok fazla sevinmek. 2. Dengesiz hareketlerde bulunmak, durumunu kontrol edememek, şaşkınlıktan nerede olduğunu bilememek."Eşinin ölümünden sonra bastığı yeri bilmez bir adam oldu."
Baston (kazık) yutmuş gibi: Dimdik duran, yürüyen kimsenin durumu."Baston yutmuş gibi ortalıkta dolaşıp da asabımı bozma!"
Başa baş (gelmek): Birbirine denk, eşit olmak; birlikte olmak."Takımlar başa baş bir mücadele verdiler."
Başa çıkarmak: 1. Bir işi bitirmek, sona erdirmek, başarmak. 2. Bir kişiye aşırı ölçüde ilgi gösterip çok şımartmak."Ona biraz daha yüz verirsen başına çıkacak, söylediğini yapmayacak."
Başa çıkmak: Gücünün üstünlüğünü kanıtlamak, bir şeye gücü yetmek."Onunla başa çıkabilirim, merak etme sen."
Başa geçmek: 1. En üstün yeri almak. 2. Herhangi bir konu önemce ilk sırayı almak."Ülkede ekonomik yolsuzluklar başa geçti."
Başa gelmek: Kötü bir duruma uğramak."Kim demiş başa gelen çekilir diye?"
Başa güreşmek: 1. Yağlı güreşte başpehlivanlık için güreşmek. 2. En üstün sonucu almak için mücadele etmek, yarışmada birinciliği almak için uğraşmak."Takımımız öteden beri başa güreşir."
Baş ağrısı: Varlığı tedirginlik verici şey, rahatsız edici kimse."Sen ne baş ağrısı bir adammışsın meğer!"
Baş ağrıtmak: Yerli yersiz konuşarak, gereksiz sözler söyleyerek, çok konuşarak birisini rahatsız etmek."Baş ağrıtmakta üstüne yoktur senin."
Başa (başına) kakmak: Yapılan iyiliği yüzüne vurarak birisini üzmek, incitmek."Üç kuruş verdi, üç gün geçmeden başına kaktı."
Baş alamamak: Çok uğraştıran bir konudan kurtulup da vakit ve fırsat bulamamak."Şu çocuklarla uğraşmaktan baş alamıyorum ki sana geleyim."
Baş aşağı gitmek: Sürekli kötüleşmek, zarar görmek."Baş aşağı giden işlerinin önünü alamadı bir türlü."
Baş başa kalmak: Biriyle yalnız kalmak, iki kişi bir arada yalnız kalmak."Misafirler gittikten sonra baş başa kaldılar."
Baş başa (kafa kafaya) vermek: Birbirinin düşüncesinden yararlanmak üzere birkaç kişi toplanıp bir konuyu görüşmek, bir konuda dertleşmek."Bu sorunu ancak baş başa vermekle çözebiliriz."
Baş belâsı: Sürekli rahatsız eden, yük olan, bir kimseye musallat olup sıkıntı veren ve uzaklaştırılamayan kişi ya da şey."Şu baş belâsı adamı uzaklaştırırsanız sevindirirsiniz beni."
Baş çekmek: Ön ayak olmak, öncülük etmek."Hayatı boyunca baş çeken bir adam olarak yaşadı."
Baş edememek: Gücü yetmemek, başarı kazanamamak, bir işi başarmakta zorluk çekmek."Şu uysal insanlarla baş edemezsen kiminle edeceksin!"
Baş eğmek: Direnmekte vazgeçip güçlünün buyruğuna girmek, teslim olmak."Türkmilletine baş eğdiremezsin."
Baş göstermek: Ortaya çıkmak, belirmek, vuku bulmak."Milletimiz baş gösteren bu yeni fikri kısa zamanda benimseyecektir."
Baş göz etmek: Evlendirmek."Şu kızı da bir baş göz edersem gözüm arkada kalmayacak."
Başı ağrımak: Bir işten dolayı sorumlu duruma düşmek, kaygu çekmek."Sana güveniyorum, başımı ağrıtmayacağına eminim, haydi güle güle git."
Başı altından çıkmak: Kötü bir şey, kötü bir durum, birinin gizli düzeni ve tertibiyle meydana gelmek."Böyle şeyler bilirim ki senin başının altından çıkar, şimdi bana doğruyu söyle, kim kırdı vazoyu."
Başı bağlı olmak: 1. Evli ya da nişanlı olmak. 2. Serbest, özgür olmayan, bir yere bağımlı olan."Nihayet oğlanın da başını bağladık."
Başı boş bırakmak: Bir kimsenin üzerindeki denetimi ve gözetimi kaldırmak, kendi bildiğine bırakmak."Çocuk dediğin başı boş bırakılmaya gelmez."
Başı darda kalmak (başı dara düşmek): Çok sıkıntılı, çaresiz bir durumda olmak; parasızlıktan dolayı güç bir durumda kalmak."Başı darda kalan insanlara yardım etmek insanlık borcudur."
Başı derde girmek: Can sıkıcı, üzücü, istemediği bir duruma düşmek."Şu kendini bilmez adamla başım derde girsin istemiyorum."
Başı dik gezmek: Utanılacak bir durumu olmadan, onurlu şekilde toplumda yer almak."Başı dik gezen insanları sevmemek elde değil."
Başı dönmek: 1. Bir şey karşısında şaşırmak. 2. Sıkıntı meydana getiren bir durum karşısında bunalmak. 3. Dengesini yitirmek, gözleri kararmak; çevresi kararıyor, dönüyor, kayıyor duygusu içinde sarsılmak."Çabuk durdur arabayı, başım dönmeye başladı."
Başı göğe ermek: Beklenmeyen, umulmayan bir mutluluğa, sevince ulaşmak."Üç kuruş zam yapıldı diye maaşına, başı göğe erdi sanıyor; bilmiyor ki enflasyon bir ay sonra alacak o zammı elinden."
Başı kalabalık (olmak): Bir iş dolayısıyla yanında çok fazla kişi olmak."Kusura bakma, başım kalabalıktı bugün, seni arayamadım."
Başına belâyı satın almak: Sıkıntı, üzüntü ve tedirginlik verici olduğunu sonradan anladığı bir işe kendi isteği ile girmiş bulunmak."Nereden girdim bu inşaat işine, durup dururken başıma belâyı satın aldım."
Başına bir hâl gelmek: Büyük, içinden çıkılması zor güçlüklerle karşılaşmak; kötü duruma düşmek."Gece gitme, başına bir hâl gelir diye korkuyorum."
Başına buyruk: Dilediğini izin almaksızın yapan, istediği gibi davranan."Sizin çocuk da amma başına buyruk bir çocuk olmuş."
Başına çalmak: Bir şeyi sert, öfkeli ve kızgın bir davranış içinde vermek."Al da başına çal bu sapı kırık küreği."
Başına çorap örmek: Bir kimseye, haberi olmadan, kötü duruma sokucu davranışta bulunmak, alt etmek için gizlice plân kurmak."Onun başına bir çorap örecekler diye korkuyorum."
Başına çökmek: 1. İştahla sofraya oturmak. 2. Bir işi çabuk bitirmek üzere oturup ele almak. 3. Birini altına alıp dövmek."Birkaç kişi utanmadan zavallı adamın başına çöktüler."
Başına devlet kuşu konmak: Ummadığı, beklemediği bir nimete ya da varlığa kavuşmak."Nasıl aldı bu köşkü? Başına devlet kuşu mu kondu dersin?"
Başına dolamak: İçinden çıkılması zor bir işi birine musallat etmek."Bu işi benim başıma dolayanlar, dilerim hiçbir zaman onmazlar!"
Başına iş açmak: Uğraştırıcı ve üzücü bir işin çıkmasına yol açmak."Bırak o bıçağı elinden, hiç yoktan başına iş açacaksın."
Başında kavak yeli esmek: 1. Sorumluluk duygusundan uzak, zevk ve eğlence peşinde koşmak (genç için). 2. Gerçekleşmeyecek şeyler düşünerek vakit geçirmek."Bu çocuk da büyümedi bir türlü, hâlâ başında kavak yelleri esiyor."
Başından atmak: 1. Gereksiz görülen bir bağlılığa, bir ilişkiye son vermemek; bir istekte bulunan kişiyi yanından uzaklaştırmak. 2. Yapılması zor bir işi yapmaktan kendini kurtarmak ya da o işi bir başkasına yüklemek."Kısa zamanda o işi başından atmasını becerdi."
Başından aşağı kaynar sular dökülmek: Çok kötü, üzücü, sıkıntı verici ya da utandırıcı bir olay karşısında vücudunu ter basmak, ürpermek."Babasını karşısında görünce başından aşağı kaynar sular döküldü."
Başından büyük işlere girişmek (veya kalkışmak): Gücünün üstünde olan işleri yapmaya kalkışmak."Çekil lütfen, başından büyük işlere kalkışıp da kendini rezil etme bari."
Başını ağrıtmak: 1. Gereksiz sözlerle birini bunaltmak. 2. Bir iş için birini uğraştırmak, sıkmak."Yeter artık, bu iş için başımı ağrıtıp durma."
Başını alıp gitmek: Nereye gideceğini bildirmeden, izin almadan gitmek."İçine düştüğü sıkıntıdan kurtulamayan adam başını alıp gitti."
Başını bağlamak: Evlendirmek."Askerliği biten Ali`nin başını bağlamayı düşünen annesi kolları hemen sıvadı."
Başını belâya sokmak: Bir kimseyi, zarar göreceği, kötü sonuçlarla karşılaşacağı bir işe sokmak."Oğlanın da başını belâya sokacaklar diye ödüm kopuyor."
Başını bir yere bağlamak: Bir işe yerleştirmek, işsizlikten kurtarmak."Çok geçmeden oğlunun da başını bir yere bağlamayı becerdi."
Başını boş bırakmak: Denetimsiz, yalnız ve serbest bırakmak."Bu çocuğun başını boş bırakma, yoksa başı belâya girecek."
Başını derde sokmak: Sıkıcı, yorucu, üzücü bir işe girmek veya getirilmek."Tanımadığı adamlarla işe girişince başını derde soktu."
Başını dinlemek: Sessiz, sakin bir ortama çekilmek; kalabalıktan ve gürültüden uzaklaşmak."Emekli olur olmaz başımı dinleyecek bir köşe arayacağım"
Başını ezmek: Birini hareket edemez, kötülük yapamaz ya da başını kaldırıp bir işi göremez duruma getirmek."Zalimlerin başını ezecek adamlara bugün ne kadar ihtiyaç var!"
Başını kaşımaya (kaşıyacak) vakti olmamak: Çok meşgul olmak, başka bir işi yapmaya hiç vakti olmamak."Bana yükleme o işi, çünkü başımı kaşıyacak vaktim yok."
Başının çaresine bakmak: Kimsenin yardımı olmadan kendi işini kendi yapmak, kendini zor durumdan kurtarmak."Benden sana fayda yok, başının çaresine baksan iyi olacak."
Başının derdine düşmek: Başka bir şeyle ilgilenemeyecek kadar sıkıntılı, üzücü ve tehlikeli bir duruma çare bulmaya çalışmak."Adamın bize aldıracağı yok, baksana başının derdine düşmüş."
Başının etini yemek: Sürekli olarak, bıktırıncaya kadar, ısrarla birinden bir şey istemek; bu sebeple onu rahatsız edip üzmek."Tamam kızım, alacağız o oyuncağı, yeter başımın etini yediğin!"
Başını taştan taşa vurmak: Fırsatı kaçırdığı için çok pişman olmak, çaresiz kalarak kahırlanmak."Zamanında eve gidip hasta çocuğu doktora götürmediği için başını taştan taşa vuruyordu."
Başını vermek: Bir ideal uğrunda kendini feda etmek, canını vermek."Yiğitler başını vermesiydi bu ülke düşmanlardan kurtulur muydu?"
Başını yemek: Bir kimsenin büyük zarar görmesine ya da ölmesine yol açmak."Ruhsuz herifler adamın başını yemek için yarışa giriştiler."
Başı sıkışmak (sıkılmak): Herhangi bir güçlük karşısında kalmak, bunalmak."Onun görevi, başı sıkışan insanlara yardım etmektir."
Başı tutmak: 1. Önde olmak. 2. Gürültüden, üzüntüden ve çok konuşmadan başı ağrımak."Kesin artık şu dedikoduyu, yoksa başım tutacak!"
Baş koymak: Bir şey uğruna ölümü göze almak."Çekil önümden ben bu yola baş koydum."
Baş köşe: Saygı duyulan, önder sayılan büyüklerin oturması için ayrılan yer."Baş köşeye oturmak onun her zaman hakkıdır."
Baş sallamak: 1. Anlasa da anlamasa da karşısındakinin her sözünü uygun bulur görünmek."Her şeye baş sallayan insanlardan hiç hoşlanmam."
Baş tacı etmek: Değer vermek, çok üstün tutmak, çok sevmek."Babalarını baş tacı ettiler, toz kondurmuyorlar adama."
Baştan aşağı: Tamamıyla, hepsi, bütünüyle."Evi baştan aşağı boyadılar."
Baştan kara gitmek: Sonunu düşünmeyerek, hatta sonucun kötü olduğunu bildiği hâlde hesapsız, batarcasına bir yol tutmak; felâkete doğru gitmek."Bu baştan kara gittiğin hayata artık bir son vermelisin."
Baştan savma: Üstün körü, özen gösterilmeden, gelişi güzel."Yaptığın işin tamamen baştan savma olduğu ne kadar açık."
Baş üstünde yeri var: "Sevgi, ilgi ve saygı ile karşılanıp ağırlanır." anlamında kullanılır."Durmasın gelsin, baş üstünde yeri var."
Baş vermek: 1. İnandığı bir şey uğrunda ölmek, canını vermek. 2. Belirmek, kimi bitkilerin başak tutmaya başlaması."Ektiğimiz buğdaylar baş vermeye başladı."
Baş vurmak: 1. Müracaat etmek, bir işin yapılmasını bir kimse veya kuruluştan istemek. 2. Bilgi edinmek üzere bir kaynağa bakmak, bir kimseye danışmak."Vakit geçirmeden ansiklopediye bakalım da öğrenelim."
Baş yemek: 1. Sofrada en önemli yemek. 2. Birinin ölümüne sebep olmak. 3. Birinin herhangi bir işte güç durumda kalmasına yol açmak."Adamın başını sebepsiz yere yediler, şimdi çoluk çocuk aç kalacak."
Battı balık yan gider: "İşlerin kötü gittiğine, düzelmeyeceğine, bu konuda da umut kalmadığına göre artık istenildiği gibi davranılabilir, ne olursa olsun" anlamında kullanılır."Aldırma, üzülme artık, battı balık yan gider."
Bayrak açmak: 1. Bir dava yolunda toplanmaya çağırmak. 2. Gönüllü asker toplamaya girişmek."Düşmana karşı yurdun dört bir yanında bayrak açan yurtseverler sonunda amaçlarına ulaştılar."
Bayram etmek: Çok sevinmek."Oyuncakları görünce çocuklar bayram etti."
Belâ aramak: Kavga çıkararak, önüne gelene çatarak ya da başka sebeplerle kendisi için tehlikeli bir durum oluşmasına yol açmak."Bırak sövmeyi, belâ mı arıyorsun başına?"
Belâsını bulmak: Kendi yol açtığı tehlikeli bir durumun içine düşmek, hak ettiği cezayı görmek."Adam nihayet belâsını buldu."
Belâyı satın almak: Kendi davranışları yüzünden tehlikeyi üstüne çekmek."Köylülerle biraz daha uğraşırsak belâyı satın alacağız, haydi gidelim buradan."
Bel bağlamak: Güvenmek, birisinin kendisine yardım edeceğine inanmak, inanıp arkasından gitmek."İnsanoğluna bel bağlanılmaz."
Beli bükülmek: 1. Yaşlılık yüzünden güçsüz kalmak, bir iş yapamaz duruma gelmek. 2. Üzüntü ve kederden ruhsal bir çöküntüye düşmek."İflas eden şu genç adamın bir yılda beli büküldü."
Belini doğrultmak: Kötüye giden durumunu yeniden düzeltmek, güçlenmek, kaybettiği itibarını ve ekonomik gücünü yeniden kazanmak."Adam kısa zamanda belini doğrulttu."
Belini kırmak: 1. Birini bir şey yapamaz duruma getirmek. 2. Bir işin en güç tarafını yapmak."Tarlanın ortasından şu tümseği de kaldırdık mı işin belini kırmış sayılırız, artık gerisi kolay olacaktır."
Ben hancı, sen yolcu (oldukça): "Özel ilişkilerimiz sürüp gittikçe senin bana işin düşer" ya da "Nasıl olsa yine karşılaşacağız" anlamında kullanılır."Demek şu küçük paketi götürmüyorsun, öyle olsun, ben hancı sen yolcu, bugünün yarını da vardır."
Benlik dâvası: Önde görünmek, her şeyde söz sahibi olmak, her şeyi kendi düşüncesine uydurmak, hep dediğini yaptırmak çabası ve tutkusu."Benlik dâvası güden insanlar bir yere varamazlar."
Benzi atmak: Bir sebepten ötürü ansızın yüzünün rengi sararmak, solmak."Askerleri karşısında görünce benzi attı."
Bereket versin: 1. "Allah size bol kazanç versin" anlamında iyi dilek sözü. 2. Çok şükür ki iyi ki (hoşnutluk anlatır)."Bereket versin ki ona bir şey olmamış."
Beş aşağı beş yukarı: Çok az fark olarak, kararlaştırılmak istenen sayıdan, ölçüden bir miktar az veya çok olarak."Beş aşağı beş yukarı bir kg. çeker bu tavuk."
Bet (i) bereket (i) kalmamak: Bolluğun, verimliliğin kalmaması, sona ermesi."Yanımıza geldiği günden beri evin beti bereketi kalmadı."
Betine gitmek: Ayıp saymak, kötü karşılamak, kendisine yedirememek."Senin yaptığın iş adamın çok betine gitti."
Beyin yıkamak: Bir insanı, kendine özgü düşünce ve dünya görüşüne yabancılaştırmak, başka yönlerde düşünür ve davranır duruma getirmek."Batılılar ülke insanımızın beynini yıkamaya devam ediyorlar."
Beylik söz: Etkisi kalmamış, herkesin kullana geldiği söz."Bırak artık şu beylik sözleri, kimseyi etkileyemiyorsun."
Beyni bulanmak: 1. Sersemlemek, sağlıklı düşünemez olmak. 2. Kötü bir şey olacağını sezinleyip huzuru kaçmak."Adamların suratlarını hiç beğenmedim, beynim bulandı, haydi gidelim buradan."
Beyninden vurulmuşa dönmek: Umulmadık, beklenmedik bir olay karşısında şaşkınlığa düşmek, düşünce yeteneğini yitirir gibi olmak."Adamı karşısında görünce beyninden vurulmuşa döndü."
Beynine girmek: 1. Akla uygun gelmek. 2. Bir kimseyi türlü yollara baş vurarak bir şey yapmaya inandırmak, kandırmak. 3. Ezberlemek, aklında tutmak."Ne kadar okursam okuyayım beynime girmiyor."
Bıçak kemiğe dayanmak: Çekilen sıkıntı artık katlanamayacak bir hâl almak."Bıçak kemiğe dayandı, artık bu yerde duramam."
Bıyığı terlemek: Bıyığı yeni yeni çıkmaya başlamak."Bıyığı terlemiş gençlerin eline bakamam gayri."
Bıyık altından gülmek: Birinin içine düştüğü duruma belli etmeden gülmek, sevindiğini belli etmeyerek onunla eğlenmek, içinden onunla alay etmek."Ayşe`nin kırdığı pot karşısında bıyık altından gülmeye başladı."
Bildiğini okumak: Kim ne derse desin, istediği gibi davranmak."Bildiğini okumaya devam edersen, sonunda zarar görmen muhakkak olacak."
Bile bile lâdes: Bile bile aldınmış görünme, öyle gerektiği için kötü bir durumu kabullenme."Ağaçları kesmesine bile bile lâdes dedim."
Bin dereden su getirmek: Birini kandırmak için dil dökmek, birçok sebep ileri sürmek, aldatıcı sözler sarf etmek."O evi almamam için bin dereden su getirdiler."
Bindiği dalı kesmek: Kendisi için gerekli ve yararlı olan şeyi kendi eliyle yok etmek."Geçimini sağladığın o tarlayı sakın satma, yoksa bindiğin dalı kesmiş olursun."
Bir atımlık barutu olmak (veya kalmak): 1. Bir konuda yapacağı çok az şeyi olmak. 2. Dayanacak pek az gücü kalmak."Bir atımlık barutu kalmış, hâlâ ben yaparım o işi diyor."
Bir ayağı çukurda olmak: Çok yaşlanmış olmak, yaşayacak çok az zamanı kalmış olmak."Dedemin bir ayağı çukurda, onu üzmeyin artık."
Bir ayak önce (evvel): Çok çabuk, bir an önce, ivedi olarak."Bu iş, bir ayak önce yapılacak bir iştir."
Bir baltaya sap olmak: Belirli bir sanat ya da iş sahibi olmak."Şu yaşa geldin ama bir baltaya sap olamadın gitti."
Bir bardak suda fırtına koparmak: Çok basit, küçük, önemsiz bir şeyi büyütüp içinden zor çıkılır bir olay hâline getirmek."Bir bardak suda fırtına koparmayı bırak artık, mendilini yaktıysa evi de yakmadı ya!"
Birbirine düşmek: Aralarında anlaşmazlık çıkıp birbirlerine kötü bakmaya başlamak."Çocukların kavgası yüzünden birbirlerine düştüler."
Birbirine girmek: 1. Aralarında çıkan anlaşmazlık kavgaya dönüşmek, çarpışmak, saldırmak. 2. Bir kaza sonucu araçların birbirine çarpması."Su yüzünden sokak sakinleri birbirine girdi."
Bir çuval inciri berbat etmek: İyi olan, yolunda giden bir durumu yanlış davranışlarla bozmak, olumsuz bir gidişe sokmak."Eline çekici alır almaz çiviye vurdu, çivi tahtayı yarıp geçti, bir çuval inciri berbat ettiğini o zaman anladı."
Bir dalda durmamak: Sık sık düşünce, iş ya da tutum değiştirmek."Bir dalda dursaydı başına bu iş gelmeyecekti."
Bir damla: 1. Çok az, pek az (sıvı şeyler için söylenir). 2. Çok küçük (çocuklar için söylenir)."Bir damla su kaldı, ne yapacağız su gelmezse."
Bir dediği iki olmamak: Her istediği hemen yapılmak, yerine getirilmek."O, bir dediği iki olsun istemiyordu."
Bir deri bir kemik kalmak: Çok zayıflamak, kilo kaybına uğramak."Zavallı çocuk, bu illete yakalanalı beri bir deri bir kemik kaldı."
Bir dikili ağacı olmamak: Malı, mülkü veya evi olmamak."Şu dünyada bir dikili ağacımız olmayacak bu gidişle."
Bire bin katmak: Olduğundan çok göstermek, abartmak."Bire bin katarak anlatmaya bayılır."
Bire bir gelmek: Etkisini hemen ve kesin olarak göstermek."Verdiğin ilaç diş ağrıma bire bir geldi."
Bir eli yağda, bir eli balda (olmak): Bolluk, varlık, rahat ve huzur içinde olmak."Bir eli yağda, bir eli balda, daha ne istiyor ki?"
Bir elle verdiğini öbür elle almak: Bir kimseye yaptığı iyiliği, yararı, başka bir yola baş vurarak sağladığı çıkarla ödetmek."Bir eliyle verip öbür eliyle aldığını çok zaman sonra anladım."
Bir gömlek aşağı: Bir derece daha düşük."Sizin ürettiğiniz fındık, bizimkinden bir gömlek daha aşağıdadır."
Bir hâl olmak: 1. Bir şeyi çok yapa yapa usanmak, yorulmak, fenalık gelmek, bezmek. 2. Daha önce görülmeyen davranışlar içinde olmak, huyu değişmek. 3. Kazaya uğramış olmak."Gecikti, başına bir hâl mi geldi acaba?"
Bir hoşluğu olmak: Rahatsız, neşesiz olmak."O şiddetli kazayı görünce bir hoş oldum."
Bir kalemde: Birden ve toptan, bir işlem ile."Bir kalemde öde de kapat şu hesabı."
Bir kapıya çıkmak: Aynı sonuca varmak, aynı neticeyi vermek."Ha sen söylemişsin ha ben, bir kapıya çıkmaz mı?"
Bir kaşık suda boğmak: Bir kişiye çok fazla kızmak, elinden gelse öldürecek ölçüde sinirlenmek."Şu yalancı herifi her söz söyleyişinde bir kaşık suda boğasım geliyor!"
Bir kıyamettir gitmek (kopmak): Çok fazla gürültü, patırtı, telâş olmak."Alevler bacayı sarınca bir kıyamettir koptu sokakta."
Bir Köroğlu bir Ayvaz: Bir karı kocanın çocuğunun olmaması yahut yakınlarının yanlarında bulunmaması."Bir Köroğlu bir Ayvaz olmasak bu maaşın bize yeteceği yok."
Bir kulağından girip öbür kulağından çıkmak: Söylenen söze önem vermemek, kulak asmamak, umursamamak."Söylediğim söz bir kulağından girip öbür kulağından çıkarsa anlamazsın elbet!"
Bir pula satmak: Bir kimseyi bir çıkar uğruna harcamak."Parayı görünce adam bizi bir pula satıverdi."
Bir sözünü iki etmemek: Birinin her istediğini hemen yerine getirmek."Ah benim tatlı çocuğum, bir sözümü iki etmez, hemen yapıverir."
Bir şeye benzememek: İşe yarar durumda olmamak, istenilen biçimde bulunmamak."Bu kadar emekten sonra bari bir şeye benzemiş olsaydı şu kapı."
Bir taşla iki kuş vurmak: Bir davranışla iki veya birden çok yararlı sonuç elde etmek, bir girişimle iki iş yapmak."Anladım amacını, bir taşla iki kuş vurmak."
Bir tutmak: Eşit görmek, eşit saymak, farklı muamelede bulunmamak."Öğretmen, sınıftaki öğrencilerin hepsini bir tutmalıdır."
Bir yastığa baş koymak: Evli bulunmak, acı ve tatlı günlerde birbirini desteklemiş olmak."Biz kırk yıl bir yastığa baş koyduk, nasıl unuturum onu?"
Bir yastıkta kocamak: Karı ve koca birlikte uzun bir ömür sürmek."Bir yastıkta kocarsınız inşallah."
Bir yaşına daha girmek: Şaşılacak bir durumla, yeni bir şeyle karşılaşmak."Aman yarabbi, onu o kılıkta görünce bir yaşıma daha girdim."
Bit yeniği: Kuşkulu bir nokta, işin gizli kalmış, kötü ve aksak yönü."Bir bit yeniği var gibime geliyor bu işte, haydi hayırlısı."
Bize de mi lolo!: "Senin ne mal olduğunu biliyoruz, bize yutturamazsın ya; seni yeterince tanıyoruz, herkesi aldatabilirsin ama bizi asla" anlamında kullanılır.
Boğaz boğaza gelmek: Zorlu bir kavgaya tutuşmak, ya da kavga edecek hâle gelmek."Senin o dilin yüzünden adamla boğaz boğaza geldik."
Boğaz derdi: 1. Yemek pişirme, hazırlama sıkıntıları. 2. Geçim için uğraşma, kazanç sağlama kaygısı."Boğaz derdi, bence dertlerin en büyüğüdür."
Boğaz kavgası: Yaşamak için, geçinebilmek için yapılan didinme, uğraş."Hemen bütün insanlar boğaz kavgasının içinde kaybolmuş durumdalar."
Boğazı kurumak: Çok susamak, çok konuşmaktan ve bağırmaktan ötürü sesi çıkmaz olmak."Boğazım kurudu, bir şeyler içelim de öyle gidelim."
Boğazına dizilmek: Bir üzüntüden dolayı iştahı kesilmek, isteksiz ve zorla yemek."Annemin o hasta hâli gözümün önüne geldikçe lokmalar boğazıma diziliyor."
Boğuntuya getirmek: Birini bunaltıp şaşırtma yolu ile kendisinden bir iş veya mal karşılığı olarak çok miktarda para çekmek.
Bohçasını koltuğuna vermek: İşine son vermek, kovmak, başından defetmek."Hiç sebepsiz yere bohçasını koltuğuna verip fabrikadan uzaklaştırdılar onu."
Bol keseden: Ölçüsüz, çok fazla, bol bol."Bol keseden atıp tutmaya bayılır bizim çocuk."
Borç harç: Borç alarak ya da benzer yollara başvurarak (bir şeyi sağlamak)."Borç harç nihayet yaptırdık evin çatısını."
Borusunu çalmak: Çıkar sağladığı kimsenin davasını gütmek."O, yıllardan beri Tophane kabadayılarının borusunu çalar."
Borusu ötmek: Sözü geçer olmak, dinlenilir olmak."Bizim sokakta Hasan amcanın borusu öter."
Bostan korkuluğu: 1. Kuşları ve diğer yabani hayvanları ürkütmek için tarlalara dikilen kukla, insan benzeri nesne. 2. Kendisinden beklenileni yapmayan, ya da kendisinden çekinilmeyen, göstermelik kimse."Müdür tam bir bostan korkuluğu, memurlar ne iş yapıyor ne güç."
Boşa çıkmak: Umulan gerçekleşmemek, sonuç vermemek, elde edilememek."Bütün emeklerimiz boşa çıktı desenize."
Boş atıp dolu tutmak: Umutsuz olarak girişilen bir iş, iyi sonuç vermek; doğruluğuna inanmadan söylediği söz gerçek çıkmak."Hayatımızın boş atıp dolu tutmak diye bir ilkesi olamaz."
Boş bulunmak: 1. Dalgın ve dikkatsiz bulunmak. 2. Söylenmemesi gereken, sakıncalı bir sözü, işin sonunu düşünmeden söyleyivermek."Boş bulunup da sakın söz verme, biliyorsun onlara gitmemiz mümkün değil."
Boş gezenin boş kalfası: İşsiz güçsüz, aylak, boş gezip dolaşan kimse."Adam boş gezenin boş kalfası, bir de işsizlikten yakınıyor."
Boş vermek: Önem vermemek, aldırmamak, ilgisiz davranmak."Boş ver, bu hayat böyle gelmiş, böyle gider."
Boy atmak: Boyu uzamak, gelişmek, boylanmak."Çok çabuk boy attı sizin çocuk; maşallah, delikanlı gibi olmuş."
Boy göstermek: 1. Görünmek, belirmek. 2. Gösteriş yapmak."Onun gelip gitmesinin ardından olaylar boy gösterdi."
Boy ölçüşmek: Yarışmak, değer yarışına girmek."Benimle boy ölçüşecek adam daha anasından doğmadı."
Boynu bükük: Yardım bekleyen; acınacak, kimsesiz, güçsüz, öksüz durumda olan."Nerede bir boynu bükük görsem içim yanar."
Boynu eğri: Herhangi bir nedenle, kendisini bir kimsenin dediklerini yapmaya borçlu sayan."O adamdan borç para aldığı için boynu eğri, bu yüzden yaptığı kötülüklere ses çıkaramıyor."
Boynu kıldan ince olmak: Adaletli yargı karşısında verilecek her cezaya razı olmak."Gerçek adaletin karşısında boynum kıldan incedir."
Boynunun borcu: Yapılması gerekli olan ödev."Seni sevindirmek boynumun borcu oldu artık."
Boynunu vurmak: Başını keserek öldürmek."Boynunun vurulmasına ramak kala hakkındaki hükmün kaldırıldığını öğrendi ve yer gök onun oldu sanki"
Boyunduruk altına girmek: Başkasının egemenliği altına girmek, tutsak olmak, emir ve baskı altında yaşamak."Türkmilleti için boyunduruk altına girmek, ölüm demektir."
Boyunun ölçüsünü almak: 1. İddia üzerine giriştiği bir işi başaramayıp yetersizliğini anlamak. 2. Biri tarafından haddi bildirilmek. 3. Beklediği yakınlığı görememek."Boynunun ölçüsünü aldı, böyle bir işe bir daha giremez."
Bozuk çalmak: Bir şey yüzünden canı sıkılmış, yüzü asılmış olmak, sinirli davranışlarda bulunmak."Biraz hasta oldu diye sağa sola bozuk çalıp duruyor."
Bozuk düzen: 1. Düzensiz, düzeni bozuk olan. 2. Toplumun yönetiminde uygulanan yanlış kurallar dizgesi."Bu bozuk düzenden hangi görüş ve anlayış biçimi kurtaracak milleti, onu öğrenmeye çalışıyorum."
Bozum etmek: Bir kimseyi beklemediği bir davranış karşısında bırakarak utandırmak, mahcup etmek."Adamı bozum etmeye bayılır bu ihtiyar, ona karşı dikkatli ol."
Bozum olmak: Bir sözü ya da davranışı iyi karşılanmadığı için utanmak, utanacak duruma düşmek."Onun düşüncesinin hiç de doğru olmadığını söylediğim zaman amma da bozum oldu kadın."
Bozuntuya vermemek: Hataya düştüğünü anladığında veya hoşlanmadığı bir durumla karşılaştığında farketmemiş gibi davranmak, oralı olmamak."Hiç bozuntuya vermeden misafirlere hoş geldin demeye devam etti."
Bulanık suda balık avlamak: Karışık durumlardan yararlanarak kendi çıkarını sağlamak."Bulanık suda balık avlamayı kural hâline getirmiş."
Buldukça bunamak: Bulduğundan daha çoğunu isteyip şükretmemek, daha iyisini istemek."Buldukça bunuyorsun, milletin aç sefil gezdiğini görmez misin sen?" Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Roman Özetleri, Duvar Yazıları, Atasözleri, Hızlı Okuma, Özlü Sözler, Türk
Buluttan nem kapmak: Çok alıngan olmak, en küçük şeylerden bile alınmak."Seninle konuşmak imkânsız, buluttan nem kapıyorsun çünkü."
Bunda bir iş var: "Bir olayın şimdilik bilinmeyen bir yönünün bulunması, anlaşılamayan bir sebebin aranması" durumunu anlatmak için kullanılır."Polis, bunda bir iş var diyerek olayın üzerine tekrar gitti."
Bundan iyisi can sağlığı: "Bundan daha iyisi, en iyisi olamaz" anlamında kullanılır."Bundan iyisi can sağlığı, haydi oturun bakalım sofraya."
Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu: Bir ilke benimsediği hâlde, benimsediği bu ilkenin tersine davranışlarda bulunanlar için söylenir.
Burnu bile kanamamak: Tehlikeli bir durumdan yara bere almadan kurtulmak."On takla atan arabadan, burnu bile kanamadan çıktı, şaşılacak şey doğrusu."
Burnu büyümek: Kibirlenmek, böbürlenmek, büyüklenmek."Adam milletvekili seçilir seçilmez bizimle konuşmaz oldu, burnu büyüdü birden."
Burnu havada (olmak): Kendini çok beğenmiş, kibirli (olmak)."Burnu havada gezenlerden hiç hoşlanmam."
Burnu Kaf dağında (olmak): Çok fazla kibirli, herkese yukarıdan bakar (olmak)."İyi ki bir araba aldı, burnu Kaf dağında bir adam olup çıktı."
Burnundan (fitil fitil) gelmek: Hoş bir durum, elde ettiği güzel bir şey, sonra gelen üzüntüler üzerine kendisine zehir olmak."Yediğimiz yemeği burnumuzdan getirmek mi istiyorsun? Sus artık!"
Burnundan düşen bin parça (olmak): Suratı çok asık (olmak)."Ne olmuş bir cam kırılmışsa, iki gündür burnundan düşen bin parça."
Burnundan kıl aldırmamak: Oldukça huysuz olmak, kendisine hiç söz söyletmemek, kendisinin eleştirilmesine fırsat tanımamak, en küçük yergiye tahammül göstermemek."Amma da burnundan kıl aldırmaz bir adammışsın; söylesene, nasıl konuşacağız seninle?"
Burnundan solumak: İşi başından aşkın olduğu için gözü hiçbir şey görmemek, çok öfkelenmiş olmak."Adam burnundan soluyor, sakın üstüne gitme, yoksa konuştuğuna pişman olursun."
Burnunu çekmek: 1. Nefesini kullanarak sümüğünü burnunun yukarısına, geri çekmek. 2. Yoksun kalmak, umduğunu bulamamak, istediğini elde edememek, gayesine ulaşamamak."Müdürün yanına alınmayınca burnunu çekip gitti."
Burnunun dikine gitmek: Kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak, istediğini yapmak."Burnunun dikine gidersen, işte böyle eline yüzüne bulaştırırsın işi."
Burnunun direği sızlamak: 1. Çok acı duymak (maddî). 2. Çok üzülmek."Soğuktan burnumun direği sızladı."
Burnunun ucunu görmemek: 1. İleriyi görememek, meydana geleceği açık olanı görememek. 2. Çok sarhoş olmak. 3. Çok dikkatsiz ve dalgın olmak."Sen ki burnunun ucunu göremeyen bir adamsın, seninle nasıl iş yapabilirim ben."
Burnunu sokmak: Üzerine vazife olmadığı, gerekmediği hâlde her işe karışmak."Sen de her işe burnunu sokmaktan geri durmazsın!"
Burnu sürtülmek: Ilımlı bir yol seçip gururundan vazgeçmek, sıkıntı çektikten sonra daha önce beğenmediği bir durumu kabul etmek."Onun da burnunun sürtülmesine az kaldı, kısa zamanda dik başlılığı bırakacak."
Burun buruna gelmek: 1. Ansızın karşılaşmak, karşı karşıya gelmek. 2. Birbirine çok yaklaşmak, birine çok sokulmak."Kapıdan çıkar çıkmaz öğretmenimle burun buruna geldim."
Burun kıvırmak: Önem ve değer vermemek, küçümsemek, beğenmemek."Önüne konan yemeklere burun kıvırıp sofradan kalktı."
Buyur etmek: Misafiri karşılayarak içeri almak, "buyurun" diyerek saygı ile yer göstermek ya da sofraya çağırmak."Misafirleri büyük bir şevkle buyur etti."
Buyurun cenaze namazına: Hiç beklemedik kötü bir durum karşısında şaka yollu üzüntü belirtmek için "ne yazık ki" anlamında kullanılır."Şunun yaptığına bakın, buyurun cenaze namazına!"
Buz kesilmek: 1. Çok üşümek, donmak. 2. Buz gibi soğumak, buz durumuna gelmek. 3. Endişe, korku ve üzüntü veren bir durum karşısında donakalmak."Öldürdüğünü sandığı adamı karşısında görünce buz kesildi."
Buzlar çözülmek: 1. Buzların erimeye ve kırılmaya, su hâline gelmeye başlaması. 2. Kişiler arasındaki dargınlığın, soğukluğun, kırgınlığın ve gerginliğin ortadan kalkmaya başlaması."İki kardeşin arasındaki buzlar çözülmeye başlayınca aileye neşe geldi."
Buz tutmak: Üstünde buz meydana gelmek, buzla kaplanmak."Göl buz tuttu."
Buz üstüne yazı yazmak: 1. Birine etkisi olmayan sözler söylemek. 2. Etkisi ve süresi çok kısa olan bir iş yapmak."Evet çocuklar, beni buz üstüne yazı yazan bir adam konumuna getirmeyin!"
Büyük oynamak: 1. Büyük bir tehlikeyi göze alarak bir işe girişmek. 2. Çok fazla para koyarak kumar oynamak."Büyük oynadım, ya kaybedeceğim, ya da kazanacağım."
Büyük (söz) söylemek: Başkasının düştüğü kötü duruma düşmeyeceğini söyleyerek övünmek."Ne demiş atalarımız, büyük lokma ye, büyük söz söyleme."
Büyük sözüme tövbe!: Bir konuda kesin konuşulduğunda ya da bir başkasının düştüğü kötü dur ama düşmeme iddiasında bulunulduğunda Cenab-ı Allah`tan böyle bir duruma düşürmemesini dileme."Ne ettim de o sözü söyledim, büyük sözüme tövbe!"
Büyüklük göstermek: Elinde her imkân varken kötülük yapmamak, affetmek, iyi davranmak."İstese büyüklük göstermeyip onu buraya bir daha sokmazdı, erkek adammış."
Büyümüş de küçülmüş: Davranışları, konuşması yaşının üstünde olan, büyükler gibi hareketler yapan çocuk."Aman yarabbim, şunun söylediği sözlere bakın hele, büyümüş de küçülmüş sanki!" Cadı kazanı: Fesadın ve dedikodunun çok olduğu, herkesin birbirine düştüğü, türlü düşmanlıkların kaynaştığı, hile ve düzenlerin kurulduğu yer."Mahalle bir anda cadı kazanı gibi kaynamaya başladı."
Caka satmak: Çalım satmak, gösteriş yapmak."Caka satmayı bırak da işine bak."
Cambul cumbul: Pek sulu, suyu bol (yemek için)."Yemek cambul cumbuldu ama lezzetli olmuştu."
Cana can katmak: İnsanda yaşama sevincini artırmak; insana neşe, heves ve iç gücü vermek."Ah o cana can katan yaylaya bir daha çıkabilsem."
Can alacak yer (nokta): Bir şeyin en önemli yeri, en temelli noktası."Meselenin can alıcı noktasına bir türlü ulaşamadık."
Cana minnet (bilmek): İhtiyacı olduğu hâlde arayıp da bulamadığı şeylerden saymak."Yalnızca su mu? Canıma minnet, çabuk ver."
Can atmak: Herhangi bir şeye sahip olmayı, ya da herhangi bir şeye erişmeyi çok istemek."Top oynamaya can atıyordu."
Can borcunu ödemek: Ölmek."Beni korkutamazsın, bir can borcum var, onu da öder kurtulurum."
Cana yakın: Sevimli, sokulgan, insana pek sıcak davranan."Ne cana yakın bir insanmış meğer."
Can baş üstüne: İstenilen, arzu edilen şeyin büyük bir memnunlukla yapılacağını anlatır."Can baş üstüne efendim, kasabaya varınca onu hemen göreceğim."
Can damarına basmak: Bir işin en önemli noktası üzerinde durmak, ya da bir şeyin en duyarlı noktasını açığa çıkarmak."Adamın en sonunda can damarına bastılar, zararı da kendileri gördüler."
Can dayanmamak: Bir acı, üzüntü, sıkıntı ve istek karşısında direnme gücü kalmamak; dayanıklılığı yitirmek."Yıllarca uğraşıp didinip yaptığı ev bir anda kül oldu, buna can mı dayanırdı?"
Can düşmanı: Öldürmeyi bile düşünen, aşırı kin ve düşmanlık besleyen, dost olmayan."Can düşmanları etrafında cirit atıyorlardı."
Can evi: 1. Yürek. 2. En duyarlı bölge."Onları can evlerinden vurmaya yemin etti."
Can evinden vurmak: En etkileyici, en can alıcı yönden saldırmak; bir daha yaşama imkânı kalmayacak şekilde vurmak."Onları can evinden vurmalıyız ki bir daha bellerini doğrultamasınlar."
Can havli ile: Ölüm korkusundan kaynaklanan güçlü bir tepkiyle (bir eylem yapmak)."Silâh sesini duyunca can havli ile yerinden fırladı."
Canı burnuna gelmek: Bir şey yaparken çok zorluk çekmek, bunalmak."Kömürü taşıdım ama canım da burnuma geldi."
Canı (gönlü) çekmek: Bir şeyi istemek, istek duymak, çok arzulamak."Şimdi o yeşil eriklerden olsa da yesek, öyle de canım çekti ki."
Canı çıkmak: 1. Ölmek. 2. Çok yorulmak. 3. Çok yıpranmak."Onu razı edinceye kadar canım çıktı."
Canı gitmek: Önem ve değer verdiği, beğendiği bir şeye zarar gelecek diye çok korkmak, kaygılanmak."Araba çizilecek diye canı gidiyor."
Canına değmek: 1. Çok hoşlanmak, yararına yapılan işten ötürü çok sevinmek. 2. Ruhu şad olmak."Büyükannenin canına değsin, ikramın bizi oldukça sevindirdi"
Canına kıymak: 1. İntihar etmek, kendini öldürmek. 2. Acımadan öldürmek. 3. Kendini yoracak, yıpratacak kadar iş görmek."Komşunun kızı canına kıymış."
Canına okumak: 1. Bir kimseye büyük bir zarar vermek, kötülük etmek. 2. İyi bir şeyi kötü hâle getirmek, heder etmek, harcamak."Yeni aldığım oyuncağın canına okudu bir günde."
Canına tak demek: Sabrı kalmamak, bir sıkıntıya dayanamaz duruma gelmek."Canıma tak dedi artık, ya yaptıklarına son verirsin ya da burayı terkedersin!"
Canına yandığım (yandığımın): Kimi zaman sevgi ve hayranlık, kimi zaman da kızgınlık ve öfke gibi duyguları anlatmak için kullanılır."Canına yandığımın adamı, bizi saatlerce bekletti bu soğukta."
Canına yetmek: Bezmek, bıkmak, bir zorluğa dayanamayacak duruma gelmek."Canıma yetti artık bu işi yapmayacağım."
Canından bezmek: Çektiği sıkıntılar yüzünden içinde olduğu hayatı artık istemeyecek bir duruma gelmek."Ne yapayım böyle hayatı, beni canımdan bezdirdi!"
Canını almak: Öldürmek."Allah canını alsın da kurtulalım senden!"
Canını bağışlamak: Öldürebileceği bir kişiyi öldürmekten vazgeçmek."Ona kıyamadı ve canını bağışladı."
Canını dişine takmak: Büyük sıkıntıları, tehlikeleri göze alarak bir işi başarmaya çalışmak."Canını dişine takıp koca kayayı parçalamaya devam etti."
Canını sokakta bulmak: Sağlığını koruması, kendini yıpratmaması ve tedbir alması gerektiğini anlatmak için kullanılır."Biraz soluk almama izin ver. Ben canımı sokakta bulmadım."
Canının içine sokacağı gelmek: Birine karşı büyük ölçüde sevgi duymak, birinden çok hoşlanmak."Öyle ki o yavrucağı canımın içine sokacağım geliyor!"
Canını vermek: 1. Hiçbir şey esirgememek. 2. Bir şey uğrunda en değerli varlığını feda etmeye, hatta ölmeye hazır olmak. 3. Bir şeye aşırı ölçüde düşkün olmak."Vatan uğruna kim can vermez ki?"
Canını yakmak: 1. Fizikî acı vermek. 2. Bir kimseyi zarara ya da sıkıntıya sokmak; üzmek, kaygılandırmak."Lütfen canını yakma çocuğun."
Canı tatlı: Acıya, üzüntüye ve sıkıntıya katlanmayan."Öyle de canı tatlı ki ne zaman bir şey taşınacak olsa bir bahane bulup ortadan kayboluyor."
Canı tez: Sabırsız, beklemeye tahammülü olmayan, ivecen."Bekle de gör, ne canı tez adamsın sen öyle!"
Canı yanmak: 1. Fizikî bir acı duymak. 2. Bir işte zarar görmek, manevî bir üzüntü duymak."Canını yakmadan ver o elindekini bana!"
Can kalmamak: Gücü, kuvveti kesilmek; bitkin bir duruma düşmek."Daha fazla yürüyemeyeceğim, can kalmadı bende, siz gidedurun."
Can kaygısına düşmek: Her şeyi bırakıp, içine düştüğü tehlikeden varlığını kurtarma ve koruma çabasında olmak."Ortalık birbirine girip silâhlar patlamaya başlayınca can kaygısına düştü zavallı kadın."
Can kulağıyla dinlemek: Kendini vererek, büyük bir dikkatle dinlemek."Babasının söylediklerini can kulağıyla dinlemeye başladı."
Canla başla: Seve seve, her türlü zorluğa göğüs gererek, var gücüyle, hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak."Hepsi canla başla çalıştı."
Canlı cenaze: Çok zayıf, güçsüz, zayıflıktan kemikleri çıkmış kimse."Adam canlı cenaze gibiydi."
Canlı yayın: Kişilerin ses ve davranışlarını o anda ve doğrudan doğruya veren radyo ve televizyon yayını."Parti temsilcileri bu akşam televizyonda canlı yayında tartışacaklar."
Can pazarı: Herkesin kendi canının kaygısına düştüğü ve kendi canını kurtarmaya çalıştığı tehlikeli bir durum, yer."Ortalık toz dumandı; haykırışlar, inlemeler ortalığı çınlatıyordu; insanlar can pazarının tam ortasındaydılar."
Can sağlığı: Esenlik, kişinin sağlıklı olması."Ne demeli canım kardeşim, inan bundan ötesi can sağlığı."
Can sıkıntısı: Yapılacak iş ve bir şeyle oyalanma imkânı bulamamaktan duyulan tedirginlik, içine düşülen bunalım."Bütün gün evde oturuyor, can sıkıntısından ne yapacağımı bilemiyordum."
Can vermek: 1. Ölmek. 2. Ruha güç vermek, yaşar duruma getirmek. 3. Bir şeyi çok ister olmak."Adam bir kurşunda can verdi."
Can yakmak: 1. Üzmek, acı vermek. 2. Zulmetmek, eziyet etmek. 3. Bir kimseyi büyük zarar ve ziyana sokmak."Şu hareketlerinle canımı yakıyorsun."
Can yoldaşı: Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse."Her insanın bir can yoldaşına ihtiyacı vardır."
Cart curt etmek: Göz dağı vermek ya da övünmek amacıyla abartılı konuşmak."Karşımda cart curt edip durma."
Cart kaba kâğıt: Yüksekten atan, yapamayacağı şeyleri yapar gibi konuşan, çalım satan kimselere karşı söylenen küçümseme ünlemi.
Cebi delik: Parasız, cebinde para tutmasını bilmeyen."Daha ne kadar cebi delik dolaşacaksın."
Cebini doldurmak: Karşılaştığı fırsatları değerlendirerek bol para kazanmak."Cebini doldurmaktan başka bir düşüncesi yok adamın."
Cehennem azabı: 1. Çok büyük sıkıntı, eziyet. 2. İman etmeyenlerin, kâfirlerin, günahkârların cehennemde çekecekleri ceza."Allah bizi cehennem azabından korusun."
Cehennem olmak: Defolup gitmek."Çabuk cehennem ol yanımdan."
Cemaziyülevvelini bilmek: Bir kimsenin herkesçe bilinmeyen, geçmişteki kötü bir yönünü veya kötü durumunu bilmek."Sakın güvenme ona, ben onun cemaziyülevvelini bilirim."
Cendereye sokmak: Çok sıkıştırmak, manevî baskı altına almak."Adamı cendereye almayı iyi beceriyorsun."
Cevabı yapıştırmak: Karşısındakinin, beklemediği, ters, güç duruma düşürücü bir cevap vermek."Öyle bir cevap yapıştırdı ki hasmı donakaldı."
Ciğeri beş para etmemek: Değersiz, kendisine güvenilmez, korkak, aşağılık (bir kimse olmak)."Bırak, ondan söz etme bana, ciğeri beş para etmez adamlarla işim yok."
Ciğerimin köşesi: 1. Çok sevdiğim. 2. Sevgili evlâdım."O, hâlâ benim ciğerimin köşesidir."
Ciğerini okumak: Karşısındakinin gizli düşüncelerini bilmek, aklından geçenleri anlamak."Bizimi düşünüyormuş? Ben onun ciğerini okurum; o kendinden başkasını düşünmez."
Ciğerini sökmek: Bir kimseyi büyük ölçüde zarar ve ziyana uğratmak."Söyle ona, beni oraya getirtmesin, gelirsem ciğerini sökerim onun."
Cin çarpmışa dönmek: Neye uğradığını anlayamayacak kadar kötü duruma düşmek."Bir tokatta cin çarpmışa döndürdü adamı."
Cin fikirli: Zeki, çok kurnaz, her zaman kendi çıkarını kollayan, çok anlayışlı."Endişelenmeyin; o cin fikirli, o işin de üstesinden gelecektir."
Cinler cirit (top) oynamak: Bir yerin ıssız, ürküntü verir olduğunu anlatmak için kullanılır.
Cinleri başına toplamak: Öfkelenmek, kızmak, çok sinirlenmek."Zorla cinleri başıma topladınız."
Curcunaya çevirmek (veya döndürmek): Bir yeri kargaşa, şamata, gürültü patırtı ile doldurup kimsenin ne dediğini anlamayacak hâle getirmek."Çocuklar bir dakikada ortalığı curcunaya çevirdiler."
Cümbür cemaat: Topluca, hep birden."Halamlara cümbür cemaat gitmeye karar verdik."
Cümle kapısı: Konak, saray gibi büyük binaların ana giriş kapısı."Devletin ileri gelenleri konağın cümle kapısı önünde toplandılar."
Cüret etmek: Ataklık etmek, yüreklilikle davranmak."O, hemen herkesin yanında söz söylemeye cüret eden bir yapıya sahipti."
Cürmü meşhut hâlinde yakalamak: Bir kimseyi suçu işlerken şahitlerle birlikte yakalamak.
Çaba göstermek: Bir işi başarmak için uğraşmak, kuvvet harcamak."Çaba göstermeden amacına ulaşamazsın."
Çabalama kaptan ben gidemem: "Zorlamanın hiç faydası yok, ben bu işi yapacak güçte değilim; boşuna uğraşıyorsun, yapamam, gitmem," anlamında kullanılır.
Çağ açmak: Yeni bir gidişin, tutumun öncüsü olmak; evrensel bir gidişe yol açmak."İstanbul` un fethiyle yeni bir çağ açıldı."
Çakar almaz: İşe yarar gibi görünse de aslında yararsız, bozuk olan."Çakar almaz bir tabancayla bizi korkutacağını sanmıştı."
Çakı gibi: Canlı ve atik, çevik."Çakı gibi delikanlı olmuş."
Çalımından geçilmemek: Çok kibirli, kurumlu olmak; büyüklük taslamak, gösteriş yapmak."Adamın çalımından geçilmiyor, ona laf anlatmak çok zor."
Çalıp çırpmak: Eline ne geçerse (az ve çok) çalmak, bu yolla kazanç sağlamak."Yoksul kalınca çalıp çırpmaya başladı."
Çam devirmek: Farkında olmadan karşısındakini kıracak ya da kötü bir sonuca yol açacak söz söylemek, davranışta bulunmak."Onun da çam devirmede üstüne yok hani."
Çam yarması: İri gövdeli insan.
Çanak tutmak (açmak): 1. Söz ve davranışlarıyla kavgaya, kargaşaya yol açmak. 2. Dilenmek."Onun bu işe çanak tutmasına fırsat vermeyeceğim."
Çanak yalayıcı: Dalkavuk, çıkarı için dalkavukluk eden."Çanak yalayıcılar gün geçtikçe artıyor."
Çan çan etmek: Gerekli gereksiz sürekli konuşmak, yüksek sesle devamlı gevezelik etmek."Başımda ne çan çan edip duruyorsun, kes artık şu sesini."
Çanına ot tıkamak: Bir daha sesini çıkaramayacak, kötülük edemeyecek bir duruma sokmak."Elbet sizin de çanınıza ot tıkayacağım gün gelecek." Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Roman Özetleri, Duvar Yazıları, Atasözleri, Hızlı Okuma, Özlü Sözler, Türk
Çantada (torbada) keklik: "Ele geçirilmesi o kadar kesin ki elde edilmiş sayılır" anlamında kullanılır."Beni çantada keklik sanıyor ama yanılıyor."
Çaptan düşmek: Önceleri iyi olan durumu sonradan bozulmuş olmak; çalışma gücü, verimi tükenmiş olmak."Adamın bir ayda çaptan düşeceğini sandılar."
Çar çur etmek: Gereksiz, lüzumsuz yere harcayıp tüketmek."Paranı sakın çarçur edeyim deme."
Çarıklı erkânıharp: Daha ziyade öğrenimi olmayan ama kafası çalışan, kurnaz ve uyanık köylüler için şaka yollu kullanılır.
Çark etmek: Dönmek, geri dönmek."Birkaç adım sonra çark ediniz."
Çarkına okumak: Bozmak, çalışamaz hâle getirmek, zarar vermek; birine büyük kötülük yapmak."Eline alır almaz saatin çarkına okudu."
Çarşamba pazarı: Her şeyi açıkta olan, karmakarışık yer."Etrafı çarşamba pazarı gibi yapmış çocuklar."
Çarşaf gibi: Dalgasız, dümdüz ve durgun."Deniz çarşaf gibiydi."
Çat kapı: Aniden, beklenmedik bir anda."Oturuyorduk, çat kapı çıkageldiler."
Çat pat: 1. Ara sıra. 2. Yarım yamalak, biraz. 3. Vakitli vakitsiz, uygunsuz zamanlarda."Çat pat okuması var diye mektubu ona uzattılar."
Çayı görmeden paçaları sıvamak: Ham hayaller kurmak; henüz zamanı gelmediği hâlde yapılacak bir iş, meydana gelebilecek bir olay için hazırlıklara girişmek."Durun bakalım hele, çayı görmeden paçaları sıvamayın, bir haber ulaşsın önce."
Çehre züğürdü: Çirkin, suratsız, yüzü yakışıksız."Oğlanı çehre züğürdü bir kızla evlenmek zorunda bıraktılar."
Çekeceği olmak: Çok acı çekeceği, sıkıntıya gireceği bir iş ya da durumla karşılaşacağı sezilir olmak."Öyle anlaşılıyor ki bu çavuştan çekeceğimiz var."
Çekip çevirmek: Yönetmek, düzene sokmak, hâle yola koymak, çalışmasını sağlamak."Tek başıma bu işi çekip çeviremem ki!"
Çekip gitmek: Savuşmak, bırakıp gitmek, kimseye danışmadan ayrılmak."Aradığını bulamayınca çekip gitti."
Çekirdekten yetişme: Bir işi küçük yaştan, çıraklıktan başlayarak öğrenme ve o işte ustalaşma."Ali, çekirdekten yetişmiş bir marangozdu."
Çekişe çekişe pazarlık (etmek): Bir malı ucuza almak, ya da pahalıya satmak için titizce uzun süre yapılan pazarlık."Babam çok istediği atı alabilmek için, atın sahibiyle çekişe çekişe pazarlık etmeye başladı."
Çelme takmak: 1. Ayağını bacağına geçirerek yıkmaya çalışmak. 2. Bir işin gelişmesini engellemek veya bir kimsenin iyi yürüyen işini bozmak."Sakin sakin giden arkadaşını çelmek takarak yere düşürdü."
Çenesi düşük: Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen."Senin kadar çenesi düşük bir adam daha görmedim."
Çenesi kuvvetli: Söylemekten yorulmayan, söylediği sözlerle kendisini dinletmesini bilen."İyi hatip, acaba çenesi kuvvetli hatip midir?"
Çene yarıştırmak: Karşılıklı gevezelik etmek, boş konuşmak."Sizinle çene yarıştırılmaz doğrusu."
Çetele tutmak: Hesaptutmak amacı ile bir yere çizgiler çekmek."Ahmet amca, veresiye verdiği mallar için çetele tutmaktan usanmıştı."
Çetin ceviz: 1. Kırılması zor, kabuğu sert ceviz cinsi. 2. Yola getirilmesi, yenilmesi zor rakip; başarılması güç iş."Şimdi anlıyordu rakibinin ne deneli çetin ceviz olduğunu."
Çevir kaz (ı) yanmasın: Karşısındakini kıracak bir söz söylediğini fark edip de çevirmeye kalkışanlara şaka yollu söylenir.
Çıban başı: 1. Çıbanın patlamak üzere olan tepe noktası. 2. Kötü sonuçların, uygunsuzlukların ana sebebi."Bu işte çıban başı mı olmak istersin?"
Çıfıt çarşısı: Türlü kötülüklerin, hile ve düzenlerin karmakarışık bir durumda bulunduğu yer."Daireyi çıfıt çarşısına çevirenler tek tek bulunmalıdır."
Çığır açmak: Bir alanda yeni bir yol açmak; yeni bir tutum, izlenecek yöntem bulmak."Bilim adamları kanserle mücadelede çığır açmak için kolları sıvadılar."
Çığırından çıkmak: Yoldan sapmak, doğru ve uygun gidişten ayrılmak, artık düzelemez hâle gelmek."İşler çığırından çıkmadan önlem almalıyız."
Çıkar yol: Çare, en tutarlı çözüm yolu."Sınıf geçebilmek için tek çıkar yol ders çalışmaktır."
Çıkış yapmak: Bir tartışma esnasında etkili söz ve sert davranışlarla düşüncelerini belirtmek."Ani bir çıkış yaparak herkesi şaşırttı."
Çıkmaza girmek: Çözümlenemeyecek, içinden çıkılamayacak bir duruma düşmek."İşler, hiç ummadıkları bir anda çıkmaza girdi."
Çıngar çıkarmak: Gürültü patırtı, karışıklık ve kavga çıkarmak."Çıngar çıkarmadan oturtun şu kadını."
Çıt çıkarmamak: Çok sessiz olmak, hiç ses çıkarmamak, gürültü yapmamak."Çocuklar korkudan çıt çıkarmıyorlardı."
Çiçeği burnunda: Çok taze, yeni koparılmış."Çiçeği burnunda bir haber getirmek için yarışa girdi muhabirler."
Çifte kumrular: Birbirini çok seven ve birbirinden ayrılmayan kimseler."İşte çifte kumrular geliyorlar."
Çiğlik etmek: İnsana yakışmayan; olgunluğa, yaşa uygun düşmeyen yersiz ve kaba davranışlarda bulunmak."Bir çiğlik edip de toplantıyı berbat edecek diye ödüm kopuyor."
Çiğ süt etmiş olmak: Soysuz ve namussuz olmak."Bu yürek yakıcı işi yapmak için çiğ süt emmiş olmak gerek."
Çiğ yemedim ki karnım ağrısın: "Herhangi bir suç işlemedim ki korku duyayım, işi eksik yapmadım ki olumsuz sonuçtan kaygılanayım" anlamında kullanılır.
Çile çekmek: Üzüntü, eziyet, acı ve sıkıntı içinde yaşamak."Annen seni büyütünceye kadar ne çileler çekti biliyor musun?"
Çile çıkarmak: 1. Sıkıntılı bir işin veya durumun sona ermesini beklemek. 2. Tasavvufta bir müridin belli bir eğitim safhasından geçmesi."Çile çıkarmayan mürit olgunlaşamaz."
Çileden çıkmak: 1. Çok öfkelenmek, olan bitenler karşısında dayanıklılığı kalmayıp taşkınlık göstermek. 2. Çile süresini bitirmek."Ben çileden çıkmadan çabuk terk edin burayı."
Çil yavrusu gibi dağılmak: Toplu hâlde bulunan insanların her biri, herhangi bir sebeple bir yana dağılmak."Silâh sesini duyunca çil yavrusu gibi dağılmaya başladılar."
Çirkefe taş atmak: Edepsiz, geçimsiz, kaba saba kimsenin tepkisine yol açacak davranışlarda bulunmak."Şu çirkefe taş atıp da başını belâya sokmadan gir içeri!"
Çivi kesmek: Çok üşümek, donmak."Çocuklar soğuktan çivi kesmişlerdi."
Çizmeden yukarı çıkmak: Bilmediği, aklının kesmediği, yetkisinin dışında bir işe kalkışmak; haddini bilmemek."Kes artık, çizmeden yukarı çıkmaya başladın."
Çocuk oyuncağı: Önem verilecek değerde olmayan, kolay iş."Dereyi geçmek mi? Çocuk oyuncağı benim için."
Çocuk oyuncağı hâline getirmek: Bir işi sık sık değiştirip verilmesi gereken önemde ele almamak, küçümsenir duruma getirip değerinden düşürmek."Ne biçim adamlarsınız siz, bu güzel işi çocuk oyuncağı hâline getirdiniz!"
Çoğu gitti azı kaldı: İşin en güç, en önemli, en büyük kısmı bitti, kalanı önemsizdir."Ha gayret çocuklar, çoğu gitti azı kaldı."
Çok görmek: 1. Esirgemek, bir kimseyi o şeye değer bulmamak. 2. Bir kimsenin yaptığını, davranışını yadırgamak."Gel, çok görme bana bu işi."
Çoluk çocuk elinde kalmak: Genç, tecrübesiz, çocuk denecek kişilerin yönetimi altında yaşar durumda olmak."Ülke çoluk çocuk elinde mi kalacak? Allah korusun!"
Çoluk çocuğa karışmak: Evlenip, çocukları dünyaya gelip, onlarla uğraşır olmak."Vay canına! Daha dünkü çocuktu, bugün çoluk çocuğa karışmış! Zaman ne çabuk da geçiyor."
Çorap söküğü gibi gitmek: Başlayan bir işin birbirine bağlı diğer bölümlerinin kolaylıkla halledilmesi."Hele bir başla sen, bak nasıl çorap söküğü gibi gidecek iş."
Çorbada tuzu bulunmak: Yapılan bir iş ya da hizmette az da olsa çabası, emeği bulunmak."Haydi durmayın, çorbada sizin de tuzunuz bulunsun!"
Çömlek hesabı: Güvenilmez, yanlış hesap."Senin yaptığın çömlek hesabı, bir muhasebeciye havale et işi."
Çuval gibi: Kaba ve seyrek, bol ve ütüsüz."Pantolonun çuval gibi olmuş."
Çürüğe çıkmak: 1. İşe yaramaz olduğu, sağlam olmadığı anlaşılarak bir yana atılmak. 2. Sağlığı el vermediği için askerlik görevine alınmamak."Çürüğe çıkmak için can atanlar da yok değil bugün."
Çürük tahtaya basmak: Tedbirsiz hareket edip, kötü sonuçlanacak bir işe girişmek."Allah kimseyi çürük tahtaya bastırmasın."
Dağa kaldırmak: Herhangi bir sebepten ötürü birini zorla dağa veya ıssız bir yere götürüp orada alıkoymak."Eşkıyalar, karakol komutanının oğlunu dağa kaldırmışlar; ne istedikleri henüz belli değil."
Dağarcığına atmak: Yeni bilgilerini, eski bilgilerine katmak; yeni bilgileri zihnine yerleştirmek."Öğrendiği her yeni bilgiyi dağarcığına atmayı ihmal etmedi."
Dağdan gelip bağdakini kovmak: Daha sonradan geldiği bir yere ya da karıştığı bir işte eskiden beri bulunan bir kişinin yerini almaya çalışmak."Şu densize bak hele, dağdan gelip bağdakini kovuyor!"
Dağ doğura doğura fare doğurdu: Önemli gibi görünen şeylerden önemsiz bir sonuç çıkması durumunda söylenir.
Dağlara düşmek: Sıkıntı, üzüntü sebebiyle insanlardan kaçıp ıssız yerlerde yaşar olmak."Annesinin ölümünden sonra dağlara düştü."
Dağları devirmek: Çok büyük güçlüklerin altından kalkmak, ağır işleri başarmak."O, dağları devirir bir adamdır."
Dalavere çevirmek: Yalan, dolan ve hile ile kötü bir iş yapmak; düzen kurarak gizlice başkasını aldatmak."Yine bir dalavere çevirmesin bu adam!"
Dal budak salmak: 1. Karmaşık biçimde yayılıp genişlemek. 2. Soy ya da dostluk yönünden genişleyip yayılmak."Bu mesele daha fazla dal budak salmadan hemen halledilmeli."
Daldan dala konmak: Çok sık, düşünce ya da konu değiştirmek."Daldan dala konmayı bırak da bir işe sarıl artık."
Dalına basmak: Hiç hoşlanmadığı şeyleri yaparak birisini öfkelendirmek."Dalıma basıp da beni çileden çıkarma lütfen!"
Damgasını vurmak: Biri hakkında kötü bir yargıya varmak."Allah`tan korkmazsan ona hırsızlık damgasını vur da rezil olsun."
Damokles`in kılıcı: Kişiyi korku ve baskı altında tutan büyük ceza tehdidi."Damokles`in kılıcı gibi başımda dikilip durma öyle!"
Dananın kuyruğu kopmak: Olay patlak vermek, beklenen ve korkulan sonucun gerçekleşmesi."Dananın kuyruğu bu gece kopacak, inşallah hayır demezler."
Danışıklı dövüş: Şike; önceden aralarında bir anlaşma olduğu hâlde, sanki böyle bir anlaşma yokmuş gibi davranarak başkalarını aldatmak."Danışıklı dövüş insanların mertlik anlayışını tamamen öldürdü."
Dara düşmek: 1. Paraca sıkıntıya uğramak. 2. Sıkıntılı, tehlikeli bir durumla karşılaşmak."İyice dara düştük, geçinmekte güçlük çekiyoruz."
Dara getirmek: Aceleye getirmek, gerektiği gibi zaman ayıramamak."Biraz erken kalkalım da dara getirmeden yapalım işi, güzel olsun."
Dar boğaz: Sıkıntılar ve güçlükler içinde geçirilen, geçici kabul edilip sonunda ferahlık umulan durum."Evel Allah bu dar boğazı da aşacağız."
Dar hayat: Sıkıntılar, güçlükler, zorluklar içinde sürdürülen hayat.
Darda kalmak: 1. Zor duruma düşmek. 2. Paraca sıkıntı çekmek."Öğretmeninin karşısında darda kalmak istemeyen Ahmet, ödevini yapmayı hiç ihmal etmezdi."
Dar gelirli: Geçim sıkıntısı çeken, kazancı normal olarak geçimini sağlamaya yetmeyen."Dar gelirli ailelerin çocuklarının çoğu okulu yarıda bırakmak zorunda kalıyorlar."
Darısı (dostlar) başına: "Kavuştuğum başarı ve mutluluğa tüm dostlarımın da kavuşmasını isterim" anlamında kullanılır.
Dar kafalı: Anlayışı, kavrayışı az; yeniliklere açık olmayan."Dar kafalı insanlarla anlaşmak oldukça zordur."
Davul çalmak: Bir şeyi herkesin duyabileceği biçimde ortalığa yaymak."Davul çalıp bizi elâleme rezil etti."
Defe (tefe) koymak: Dedikodusunu yapmak, kınayan bir dille başkalarına anlatmak, alaya almak."Sakın söyleme, yoksa bizi defe koyarlar."
Defterden silmek: İlişkisini kesmek, yok saymak, adını anmaz olmak, unutmak."Ali`yi defterden iyice sildim."
Defteri dürülmek: 1. İşine son verilerek bir yerden uzaklaştırılmak. 2. Ölmek ya da öldürülmek."Onun da defterini dürecekler yakında.
Defteri kapamak: İlgiyi kesmek, uğraşmaz olmak, söz konusu işi yapmaz olmak. "O defteri kapadık biz, artık soru sormayın.
Deli divane olmak: Bir şeyi, bir kimseyi aşırı derecede sevmek, ona tutkun olmak."Delikanlı o kız için deli divane oluyordu."
Deli fişek: Atak, delişmen, delice işler yapan, şımarık."Bırak artık şu deli fişek adamla arkadaşlık etmeyi."
Deliksiz uyku: Hiç uyanmadan, çok rahat, uzun süre uyunulan uyku."Bu gece deliksiz bir uyku çekip yorgunluğumu atmak istiyorum."
Demir atmak: 1. Çapasını denize atmak. 2. Bir yerde uzun süre kalmak."Gemiler fırtına başlayınca koya girip demir attılar."
Dem tutmak: Bir çalgıya, bir başka çalgı veya sesle eşlik etmek.
Denizden çıkmış balığa dönmek: Yeni bir işe, ortama, duruma alışmakta zorluk çekmek."Eski işinden ayrılıp, yeni işine başlayınca denizden çıkmış balığa dönmüştü."
Derdine düşmek: Yapılması gereken bir şeyi gerçekleştirmenin yollarını aramak."Sana ne ki o işin derdine düştün?"
Dert ortağı: 1. Aynı derdin, sıkıntının içinde bulunanlardan her biri. 2. Bir kimsenin derdini paylaştığı, anlattığı yakın dostu."Onlar yıllar yılı birbirlerinin dert ortağı olarak yaşamışlardı."
Destan olmak: Yaptığı (kötü) bir işten dolayı şöhreti yayılmak."Karısına bağırdı diye annesini kapıya attı, bütün civar köylere destan oldu."
Devede kulak: Bütüne göre çok ufak bir parça."Onun yaptığı iş devede kulak kalır."
Deve kini: Bitmeyen, geçmeyen, unutulmayan büyük kin."Tam anlamıyla bir deve kini besliyordu komşusuna karşı."
Deveye hendek atlatmak: Birisine yapılması çok zor, hemen hemen yapamayacağı bir işi yaptırmaya çalışmak."Senin yaptığın deveye hendek atlatmak, bırak şu garibin yakasını."
Devlet kuşu: Umulmadık, iyi talih; zenginlik, mutluluk getiren talih.
Dışı eli (seni) yakar, içi beni: "Dıştan görünüşü, herkesi imrendirecek kadar güzel ama içyüzü elverişsiz, kötü, sahibini üzücü" anlamında kullanılır."Ah bir bilseler işin iç yüzünü, dışı eli yakar, içi beni."
Diken üstünde oturmak: Bir yerde tedirginlik duymak, her an kalkmak durumunu belirtir olmak, huzursuz olmak."İnan, diken üstünde oturuyorum şurada."
Dikine gitmek: İnatçılık etmek, bildiğini yapmaya çalışmak, kimsenin uyarısına kulak asmamak."Biraz daha dikine giderse başına büyük bir belâ gelecek bu çocuğun."
Dikiş tutturamamak: Bir yerde, bir işte bir sebepten ötürü başarı sağlayamayıp uzun süre kalmamak."Bir şeyde dikiş tutturamadı, şimdi boşta gezip duruyor."
Dikiz etmek: Bir yeri, olayı, birinin hareketlerini gizlice ve gözünü ayırmadan dikkatlice izlemek.
Dilden dile dolaşmak: Her yerde, pek çok kimse tarafından bahis konusu olmak."Ata sözleri dilden dile dolaşarak günümüze kadar geldi."
Dil dökmek: Kandırmak, inandırmak ya da yararlanmak için tatlı sözler söylemek."Peşine düşen çocuğu ne kadar dil döktüyse de evde kalmaya razı edemedi."
Dil ebesi: Çok fazla ve esprili konuşan."Dil ebesi bir adam o, sen onunla başa çıkamazsın."
Dile (dillere) düşmek: Hakkında dedikodu yapılmak."Allah kimseyi dile düşürmesin, kadıncağız sokağa çıkamaz oldu."
Dile gelmek: 1. Konuşma yeteneği yokken konuşmak, dillenmek. 2. Dile düşmek."Dile geldi dağlar, avuttu onu!"
Dile getirmek: 1. Bir meseleyi belirtmek, ortaya atmak, anlatmak, açıklamak. 2. Birini konuşturmak."Hiç umulmadık bir anda konuyu dile getirdi, hepimizin anlamasını sağladı."
Dile kolay: Söylenmesi kolay ama yapılması ortaya konması ya da katlanılması çok güç."Evet, dile kolay, haydi yap da görelim."
Dili açılmak: Herhangi bir sebepten dolayı konuşamayan kimse, birden konuşmaya başlamış olmak."Dili açıldı çok şükür!"
Dili dolaşmak: Heyecan, korku ya da bir hastalık sebebiyle söyleyeceğini şaşırmak, karıştırmak, açık olarak ifade edememek."Babasını aniden karşısında görünce dili dolaştı, kekelemeye başladı."
Dili dönmemek: 1. Bir sözü doğru ve düzgün söylemeyi becerememek, yanlışsız konuşamamak. 2. Amacını iyi anlatamamak."İnşaallah dilim dönmeden meseleyi anlatır da kurtulurum ondan."
Dilinden kurtulamamak: Yaptığı bir kabahatten ötürü sürekli olarak, bir kimsenin sitem, eleştiri ve sataşmalarına uğramak."Ne yapmalıyım da dilinden kurtulmalıyım onun?"
Dilinde tüy bitmek: Sık sık söylemekten bıkmak, usanmak."Size söyleye söyleye dilimde tüy bitti."
Diline dolamak: 1. Bir kimsenin dedikodusunu yapmak, kötü tarafını her yerde söylemek. 2. Bir şeyi her fırsatta söyler olmak.
Dilinin altında bir şey olmak: Bir kimsenin sözlerinden açıkça söylemediği bir şeyler olduğu anlaşılmak."Dilinin altında bir şey olduğunu biliyorum ama bir türlü söyletemiyorum."
Dilinin ucuna gelmek: 1. Tam söyleyecekken vazgeçip söylememek. 2. Hatırladığı şeyi söyleyecekken yine unutuvermek."Dilinin ucuna geldi ama utandığı için söyleyemedi."
Dilini tutmak: Sonunu düşünerek gelişigüzel konuşmaktan sakınmak, ölçülü konuşmak, rast gele konuşmamak."Dilini tutmasını bilmeyenlerin başına neler geldiğini sana söylemediler mi?"
Dilini yutmak: Büyük bir korku, şaşkınlık ya da sevinç karşısında konuşamaz hâle gelmek."Korkudan neredeyse dilini yutacaktı."
Dilin kemiği yok ya!: 1. Önceden söylediği sözü başka biçimlere sokarak inkâr etmek. 2. İnsan konuşurken bazı hatalar yapabilir, doğru ve yanlış her şeyi söyleyebilir.
Dili olsa da söylese: "Cansız nesneler, hayvanlar konuşabilseler, bazı olaylara tanıklık edebilseler ne iyi olurdu" anlamında kullanılır.
Dili tutulmak: Herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyemez duruma gelmek."Sevinçten dili tutuldu bizim kızın."
Dili uzun: İncitici, kırıcı sözler söyleyen, saygısız kimse."O uzun dilini bana kestirmeden çek içeri!"
Dili varmamak: Bir sözü söylemeye gönlü razı olmamak."Sana git demeye dilim varır mı sanıyorsun?"
Dillerde dolaşmak: Her yerde kendisinden, ondan söz edilmek."Cephede gösterdiği yararlılıklardan sonra adı dillerde dolaşır oldu."
Dillere destan olmak: Bir olay veya nitelik halk arasında yayılmak."Ona öyle bir oyun oynayacağım ki dillere destan olacak!"
Diline pelesenk etmek: Bir sözü her zaman, yerli yersiz tekrarlamak."Şey sözünü diline pelesenk etmişsin, her cümlenin başında kullanıyorsun."
Dil uzatmak: Bir kimse veya bir şey için kötü söz söylemek."Ben öğretmenime dil uzattıracak adam değilim."
Dil yarası: Acı, ağır ve kötü sözün gönülde bıraktığı kırgınlık."Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez demişler."
Dimyat`a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak: Daha iyisini elde etmek uğruna çalışırken elindekilerini de yitirmek."Gel şu işten vazgeç, Dimyat`a pirince giderken evdeki bulgurdan da olma."
Dinden imandan çıkmak: Çok sinirlenmek, öfkelenmek, kızgınlık duymak."İnsanı dinden imandan çıkarıyorsun, yapma şu hareketleri!"
Dini bir uğruna: Müslümanlık davası yoluna (iş yapmak).
Dini bütün: Dinin emirlerini eksiksiz yerine getirmeye çalışan, inancı sağlam olan, dinine çok bağlı."Her Müslüman dini bütün olmak zorundadır."
Dipsiz kile boş ambar: Para, mal tutamayanın durumunu ya da verimsiz, sonuçsuz bir işi anlatmak için kullanılır."Memurların işi tam anlamıyla dipsiz kile boş ambar, sıfıra sıfır elde var sıfır."
Dirlik düzenlik: Bir arada yaşayan, çalışan kimseler arasında iyi geçim, güven, sevgi ve anlaşma hâli."Bir aileye önce dirlik ve düzenlik gereklidir."
Dirsek çevirmek: Daha önce birlikte iş yaptığı, anlaştığı kimseden, artık ihtiyaç duymadığı için yüz çevirmek; bir kimseyi kendinden uzaklaştıracak davranışlarda bulunmak."Onun da dirsek çevireceğini hiç beklemezdim."
Dirsek çürütmek: Okumak, öğrenim görmek için uzun yıllar çalışmak."Desene boşuna dirsek çürütmüşsün."
Diş bilemek: Öç almak, kötülük yapmak için fırsat kollamak; öfkesini gösterir durum almak."Bana diş bilediği bakışlarından belli."
Dişe dokunur: Hatırı sayılır, işe yarar, belirtilmeye değer, önemli."Dişe dokunur bir iş yapmışsın, aferin çocuğum."
Diş geçirememek: Etkisiz kalmak, güç yetirememek, hükmünü yürütüp sözünü dinletememek."Bir çocuğa diş geçiremiyorsun, ne biçim annesin sen!"
Diş gıcırdatmak: Kızgınlığını, öfkesini kimi davranışlarıyla belli etmek."Dediğini yaptıramayınca dişlerini gıcırdatmaya başladı."
Diş göstermek: Güçlü olduğunu, kendine güvendiğini, saldırabileceğini davranışlarıyla belli etmek; tehdit etmek."Biraz diş göstersen hemen yola geleceklerdir."
Dişine göre: Yapabileceği, gücünün yeteceği, becerebileceği, uygun bir durumda."Tam da dişime göre, onu yenebilirim."
Dişini sıkmak: Darlığa, sıkıntıya dayanmak; her türlü zorluğa katlanmak."Biraz daha dişini sıkmalısın, inşallah yakında rahata kavuşacağız."
Dişini tırnağına takmak: Çok büyük zorluklara, sıkıntılara, darlıklara katlanarak bütün gücünü kullanıp çalışmak."Biz bu evi dişimizi tırnağımıza takarak yaptık, yıkmalarına izin vermeyeceğim!"
Diş kirası: 1. Eskiden sarayda ya da konaklarda zenginlerin iftara çağırdıkları yoksullara verdikleri armağan veya para. 2. Harcadığı emek dışında bir kimsenin fazladan sağladığı çıkar.
Dişinin kovuğuna bile gitmemek: Çok az gelmek (yiyecekler için)."Açlıktan kırılıyorduk, önümüzdeki yiyecekler dişimizin kovuğuna bile gitmeyecek kadardı."
Diz boyu: Dize kadar (yükseklik veya alçaklık için)."Çukuru diz boyu kazmışlardı."
Diz çökmek: 1. Dizini yere koyarak oturmak. 2. Teslim olmak."Düşman askerleri önümüzde diz çökmüşlerdi."
Dize gelmek: Teslim olmak, boyun eğmek, yenilmek, güçlünün buyruğunu kabullenmek."Bizim kitabımızda dize gelmek yoktur!"
Dize getirmek: Kendisine karşı geleni alt ederek buyruğunu dinler duruma getirmek, boyun eğdirmek."İki saatte düşmanı dize getirebiliriz."
Dizgini (dizginleri) ele almak: Yönetimi ele geçirmek, işi kendisi yönetmeye başlamak."Dizginleri ele almazsak fabrika kargaşa içinde boğulup kalacak, üretim yapılamayacak."
Dizginleri salıvermek: Başıboş bırakmak, sıkı tuttuğu yönetimi gevşetmek."Yönetim, dizginleri salıverince insanlar rahat bir nefes aldılar."
Dizini dövmek: Çok pişman olmak."Çocuklarını küçük yaşta eğitmezsen sonradan dizini döversin."
Dizinin (dizlerinin) bağı çözülmek: Korkudan, heyecandan, yorgunluktan ayakta duramayacak hâle gelmek."Yokuşu çıktım ama dizlerimin de bağı çözüldü."
Dizlerine kapanmak: Yalvarmak, kendini küçük düşürecek kadar çok yalvarmak, başını dizlerinin üzerine koymak."Göreceksin, günün birinde dizlerine kapanacak babasının."
Dobra dobra söylemek: Hiçbir şeyden çekinmeden, sözü eğip bükmeden, dosdoğru, açık açık konuşmak."Dobra dobra konuşan insanları severim."
Doğmamış çocuğa don biçmek: Henüz ele geçmemiş bir şey, gerçekleşmesi kesin olarak bilinmeyen bir durum için hazırlık yapmak.
Dokuz doğurmak: 1. Bir işi güçlükle ve sıkıntı içinde sonuca ulaştırmak. 2. Merakla, heyecanla, sabırsızlıkla, sıkıntı çekerek beklemek."İşe geç kalmıştı, yeni araba gelinceye kadar dokuz doğurdu."
Dokuz köyden kovulmuş: Geçimsizliği, hatalı davranışları yüzünden birçok yerden atılmış kimse.
Dolap çevirmek: Hile, düzen ve dalavere ile iş yapmak."Yine ne dolap çeviriyor acaba?"
Dolma yutmak: Kanıp aldanmak."Ona dolma yutturacağını hiç sanmam!"
Dolu dizgin: 1. Son hızla (süvari ve at arabası için). 2. Önüne geçilemeyecek biçimde, çok fazla olarak."Kinlerimizi dolu dizgin salıverdik düşmanın üstüne."
Doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı: İçinden çıkılamayan güç bir durum karşısında söylenir. "Her yolu denedim, çözüm yolu bulamadım" anlamına gelir.
Domuzdan kıl çekmek: Sevilmeyen, eli sıkı olan, cimri bir kimseden bir şey alabilmek."Domuzdan bir kıl koparmak kârdır."
Don gömlek: Çıplak, üzerinde sadece don ve gömlek var denilecek kadar soyunmuş hâlde."Adamı, don gömlek kalacak kadar soydular."
Dostlar alışverişte görsün: Gösteriş olsun; amaç iş yapıyor görünmek, iş yapmak değil."Güya çalışıyor, dostlar alışverişte görsün!"
Dökülüp saçılmak: 1. Bir şey uğruna fazla para harcamak, masraf etmek. 2. Soyunmak, çok açık giyinmek."Düğün yapıyorum diye sakın dökülüp saçılma, yoksa kendini toplayamazsın."
Dört ayak üstüne düşmek: Tehlikeli bir durumdan hiç zarar görmeden kurtulmak."Nasıl oluyor da, bu adam hep dört ayak üstüne düşüyor?"
Dört başı mamur: Her yanı bakımlı, elverişli, güzel, tam istenildiği gibi."Alırsam dört başı mamur bir ev alacağım."
Dört dönmek: Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık içinde sağa sola koşmak, çare aramak."Kadıncağız haberi alır almaz odanın içinde dört dönmeye başladı."
Dört elle sarılmak: Yapacağı işe büyük bir önem verip özen göstererek girişmek."Başarılı olmak mı istiyorsun, dört elle sarıl işine!"
Dört gözle beklemek: Özleyerek, çok isteyerek, büyük bir sabırsızlıkla beklemek."Annemin yolunu dört gözle beklemeye başladım."
Dudak bükmek: Umursamamak, beğenmemek, küçümsemek."Yeni alınan elbiseye şöyle bir dudak büküp geçti."
Dudak ısırmak: Hayret etmek, şaşırmak."Beni karşısında görünce dudağını ısıracak eminim."
Duman attırmak: Geride bırakmak, zor duruma düşürmek, birini yıldırmak."Silâhını çeken komutan etrafa duman attırmaya başladı."
Duman etmek: Bozmak, ortalığı dağıtmak, yok etmek; yenmek, birine karşı başarı sağlamak."Askerler ortalığı toz duman ettiler."
Dumanı üstünde: 1. Çok taze (sebze ve meyve için). 2. Çok yeni, üzerinden zaman geçmemiş."Şu elmalara bak, daha dumanı üstünde bunların."
Duman olmak: 1. Ortadan kaybolmak. 2. Durumu, düzeni, işi bozulmak. Kötü olmak."Çabuk duman ol buradan, gözüm görmesin seni!"
Durduğu yerde: 1. Hiç gereği yokken. 2. Kolaylıkla, hiç emek ve çaba harcamadan."Adam durduğu yerde para kazanıyor, anlamadım bu işi!"
Durup dinlenmeden: Sürekli olarak, ara vermeden, arka arkaya."Yıllar yılı durup dinlenmeden çalıştım sizin için."
Durup dururken: 1. Birden bire, ansızın. 2. Hiç gereği veya sebebi yokken."Durup dururken bir tokat attı arkadaşına."
Dut yemiş bülbüle dönmek: Susmak; konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirmek; sesi çıkmaz olmak."Onu dut yemiş bülbüle döndürmezsem bana da Hasan demesinler!"
Düğüm noktası: Bir meselenin sonuçlandırılması için çözülmesi, açıklığa kavuşturulması gereken en güç yanı."Biz işin daha düğüm noktasını tespit etmiş değiliz ki!"
Düğün bayram etmek: Çok sevinç duymak, topluca neşeli bir duruma kavuşmak."Ağabeyim savaştan sağ salim dönünce ailece bayram ettik."
Düğün evi gibi: Çok kalabalık ve telâşlı görülen yer."Hayrola, dün akşam sizin sokak düğün evi gibiymiş!"
Dümen çevirmek: Düzen kurup, hileli iş yapmak."Yine ne dümen çeviriyorsunuz siz?"
Dümen kırmak: Yön değiştirmek.
Dümen suyunda gitmek: Birine bağımlı olmak, birinin tuttuğu yolu izlemek, hemen her şeyde ona uyarak onun istediğini yapmak."Başkasının dümen suyundan gidenler kişiliklerini bulamazlar."
Dara düşmek, felâkete uğramak, umutlarını yitirmek, çok üzülüp acı çekmek."Trafik kazasında kocasını ve iki çocuğunu kaybeden kadının dünyası başına yıkılmıştı."
Dünya bir araya gelse: "Bütün insanlar engel olmaya kalksa bile, asla, hiçbir zaman, kim ne derse desin" anlamında, yine bildiğini yapma durumu için kullanılır."Dünya bir araya gelse de ben o adamla barışmam."
Dünyadan elini eteğini çekmek: Bir kenara çekilip toplum ile ilişkisini kesmek, toplumun yaşayışına karışmaz olmak, daha çok ibadetle meşgul olmak ve dünya işleriyle ilgilenmez olmak."Bizim komşu her nedense dünyadan elini eteğini çekti, görünmez oldu sanki."
Dünyadan haberi olmamak: Çevresinden, çağından ve çağının getirdiklerinden, zamanında yaşanan hayattan haberli olmamak."Sen dünyadan haberi olmayan bir adamsın, ne anlarsın bu işten, lütfen karışma!"
Dünya gözü ile: Ölmeden önce, yaşarken."Dünya gözü ile Almanya`daki kardeşimi bir daha görsem."
Dünyalar onun olmak: Oldukça çok sevinmek."Babası istediği oyuncağı getirince dünyalar onun oldu sanki."
Dünyanın kaç bucak olduğunu anlamak: Dünyada insanın başına neler gelebileceğini öğrenmek, zorluklarla karşılaşmak, tecrübe kazanmak."Elbet sen de bir gün dünyanın kaç bucak olduğunu anlayacaksın."
Dünyanın öbür ucu: Çok uzak yer."Ali de dünyanın öbür ucunda oturuyor."
Dünya yıkılsa umurunda değil: Hiçbir şeyle ilgilenmemek, umursuz olmak, sorumluluk duymamak."Sakın `dünya yıkılsa umurumda değil` deme bana."
Dünyayı toz pembe görmek: İyimser olmak, üzücü durumlara bile iyi gözle bakmak."Bırak artık şu dünyayı toz pembe görmeyi, aç gözlerini!"
Düşe kalka: 1. İşi kimi zaman iyi, kimi zaman kötü olarak güçlükle, uğraşa uğraşa (yapmak). 2. Biriyle yakın ilişki kurarak."Sokak serserileriyle düşe kalka iyice bozuldu, sapıttı."
Düşeş atmak: Umulmadık bir başarı kazanmak."Düşeş attı bizim oğlan, şimdi yanına da yaklaştırmaz kimseyi."
Düşman çatlatmak: Nisbet yapmak, iyi durum ve başarılarıyla düşmanı kızdırmak ve kıskandırmak."Düşman çatlatmakta da üstüne yok senin!"
Düşman kesilmek: Düşman olmak, düşman gibi görünüp tavır almak."Yalnız benim değil, bütün ailenin düşmanı kesilmişti."
Düşünüp taşınmak: Bir meseleyi enine boyuna tartmak, konuyu bütün yönleriyle incelemek, iyice düşünüp ona göre davranmak."Acele etme, düşünüp taşın öyle karar ver."
Düşüp kalkmak: 1. Yakın arkadaşlık etmek. 2. Yasa ve gelenek dışı kadın ve erkekle birlikte yaşamak veya sık sık bir araya gelmek."Seni bu hâle getirenler düşüp kalktığın arkadaşlarındır. Hâlâ anlamadın mı?"
Düttürü Leylâ: Gülünç, tuhaf, daracık ve kısacık giyinmiş kadın."Sana hiç yakışmamış, düttürü Leylâ gibi olmuşsun."
Ecel teri dökmek: Çok korkmak, heyecan içinde bulunup terlemek, korku ve bunalım içinde olmak."Köprüden geçerken ecel terleri döktüler."
Eceli gelmek: Ölmek, sonu gelmek, yok oluş vakti gelmek."Herkesin eceli gelecek ve bu dünyadan göçecek."
Eceline susamak: Ölümüne yol açacak kadar tehlikeli işlere girişmek."Bırak o silâhı elinden, eceline mi susadın sen?"
Eciş bücüş: Çarpuk çurpuk, eğri büğrü, düzgün yanı olmayan, çirkin bir biçim almış bulunan."Eciş bücüş bir yazıyla karşılaşınca şaşırdı."
Edebiyat yapmak: Bir işe yaramayan, konuyu açıklamaya yetmeyen, gerçeği yansıtmayan süslü, parlak ve gereksiz sözler söylemek."Edebiyat yapmaya amma da meraklı bir insanmış."
Efkâr dağıtmak: Sıkıntıyı gidermek, üzüntüyü yok etmeye çalışmak."Sahile efkâr dağıtmak için inmiş olmalı."
Eğri (gözle) bakmak: Kötü düşünce besleyerek bakmak."O, hiç kimseye eğri gözle bakmazdı."
Ekmeğinden etmek: İşinden çıkarmak veya atmak."Adamı durup dururken ekmeğinden ettiler."
Ekmeğine yağ sürmek: Birinin yararına göre eylemde bulunmak, istemese de birinin işine yarayacak biçimde hareket etmek."O işi bana vermemekle yabancıların ekmeğine yağ sürdün sen." Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Roman Özetleri, Duvar Yazıları, Atasözleri, Hızlı Okuma, Özlü Sözler, Türk
Ekmeğini kazanmak: Geçimini temin edecek, ihtiyaçlarını karşılayacak parayı kazanmak."Kaygılanma, ekmeğini kazanmasını bilir o."
Ekmeğini taştan çıkarmak: En zor işleri bile yapıp geçimini sağlayacak becerilikte olmak, her türlü işi yapmak."Ekmeğini taştan çıkaran insanların arasına katılmakta gecikmedi."
Ekmek elden su gölden: Kendisi kazanmayıp başkalarının kazancı ile geçinen kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.
Ekmek kapısı: Çalışıp para kazanılan, geçim sağlayan iş yeri."O dükkân benim ekmek kapım, asla satmam, satamam onu!"
Ekmek parası: Kazanç, geçinmek için kazanılan para."Ekmek parası kolay kolay kazanılmıyor."
Eksik gedik: Ufak tefek ihtiyaçlar."İkramiye ile eksiği gediği kapadılar."
Ekşi yüz: Somurtkan, asık yüz."Onun ekşi yüz göstermeye hakkı yoktu."
El açmak: 1. Dilenmek. 2. Başkasının yardımını almak için yalvarmak."İhtiyarlayıp da el açacağı hiç aklına gelmemişti."
El altından: Kimsenin haberi olmadan, gizlice."Parayı el altından verdi."
El atmak: 1. Bir işe girişmek. 2. Birisinin işine karışmak."Üstüne vazife olmayan işe el atma sakın!.."
El ayak çekilmek: Ortalıkta kimse kalmamak, ıssızlaşıp sessizleşmek."Bu iş ancak el ayak çekildikten sonra yapılır."
El basmak: Yemin etmek, kutsal bir şey üzerine el koyarak ant içmek."Kur`ân`a el basarım ki bu işi ben yapmadım."
El çabukluğu: 1. Bir işi çok çabuk yapabilme ustalığı. 2. Hilesini kimseye sezdirmeyecek biçimde yapabilme."Adamın cebinden el çabukluğu ile cüzdanı çekiverdi."
Elde avuçta bir şey kalmamak: Parasını, malını, tüm varlığını harcayıp bitirmiş olmak."Elde avuçta bir şey kalmayınca ne yapacağını şaşırdı."
Elde etmek: 1. Bir şeye sahip olmak. 2. Bir kimseyi kendi yanına çekmek."Onun gibi dürüstleri elde edemezsin, boşuna uğraşma."
Elde kalmak: 1. Bir malın satılmayıp geride kalan kısmı. 2. Harcanandan arta kalmış olmak."Şu kasadaki üzümler elde kaldı."
Elden ayaktan düşmek (veya kesilmek): Yaşlılık, hastalık sebebiyle iş yapamaz, yürüyemez, kendi işini göremez duruma gelmek."Allah kimseyi elden ayaktan düşürmesin."
Elden çıkmak: Malı olmaktan çıkmak."O arsa elden çıktığı için üzüldüm."
Elden düşme: Az kullanılmış."Elden düşme bir araba aldı."
Elden ele dolaşmak: Pek çok kişi tarafından kullanılmak, bir çok sahip eline geçmek."Elden ele dolaşan atı nihayet geri almayı başardı."
Elden geçirmek: Eksiklikleri düzeltmek, onarmak; denetlemek için pek çok şeyi ele alıp yoklamak, gözden geçirmek."Yaptığın işi bir daha elden geçir."
Elden gitmek: Bir şeyi yitirmek, ondan yoksun kalmak."Bütün mal mülk bir hiç uğruna elden gitti."
Ele almak: 1. Bir şey üzerinde çalışmaya başlamış olmak. 2. İncelemek, araştırmak veya tenkit etmek."Konuyu yeni baştan bir daha ele alalım."
Ele avuca sığmamak: 1. Şımarık davranmak. 2. Söz dinlememek, kural tanımamak, zapt edilememek."Sen ne ele avuca sığmaz bir çocukmuşsun meğer."
Ele geçirmek: Sahip olmak, kaçan bir kimseyi yakalamak."Şu toprak parçasını da ele geçirdik mi işimiz tamam demektir."
El elde baş başta: 1. Masrafla para birbirine denk geldi. 2. Yapılan işin sonunda ne kâr ne de zarar edildi."Alışverişten el elde baş başta döndü."
Elekten geçirmek: Titizlikle seçmek; iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı birbirinden ayırmak."Şu dosyayı bir daha elekten geçirin."
El ele vermek: Güçleri birleştirip işbirliği yapmak, yardımlaşmak."Bu yolu ancak el ele verirsek yapabiliriz."
El emeği: 1. Elle yapılan işe harcanan emek. 2. Elle yapılan çalışmanın karşılığı."El emeğinin karşılığı değildir bu para."
Ele vermek: Bulunduğu yeri haber vererek suçluyu yakalatmak."Katili ele vermeyi kafasına koyarak sokağa çıktı."
Eli açık: Cömert, çok para harcayan, sakınmadan para verebilen."Eli açık olan insanları severim."
Eli ağır: 1. Oldukça yavaş iş yapan. 2. Vurunca çok acıtan."Eli o kadar ağırmış ki enseme gülle düştü sandım."
Eli altında olmak: 1. İstediği anda ele alıp kullanabileceği bir yerde bulunmak. 2. Buyruğunda olmak."İyi bir usta, araç ve gereçlerinin elinin altında olmasını ister."
Eli ayağı buz kesilmek: 1. Korku, heyecan ve üzüntüden ne yapacağını bilemez duruma gelmek, donup kalmak. 2. Çok üşümek."Haydi elimiz ayağımız buz kesmeden girelim içeri."
Eli ayağı tutmak: İş yapabilecek güçte olmak, bedenî gücü var olmak."Çok şükür şimdilik elimiz ayağımız tutuyor."
Eli bayraklı: Kavgacı, şirret, edepsiz."Onun eli bayraklı bir kadın olduğunu daha yeni anladınız."
Eli bol: Cömert, esirgemeyen, çok para ve eşyası olan."Duyduğumuza göre Hasan Çavuş eli bol bir insanmış."
Eli boş dönmek: Umduğunu alamadan geri dönmek."Eli boş döneceği hiç aklıma gelmezdi."
Eli böğründe kalmak: Çaresiz kalmak, bir şey yapamaz duruma gelmek, başarısızlığa uğramak."Tek hayvanın öldüğünü görünce eli böğründe kaldı."
Eli cebine gitmemek (veya varmamak): Cimri olmak, para harcamaya kıyamamak."Ondan da yardım istediler, ancak eli cebine bir türlü gitmedi, arkasını dönüp uzaklaştı."
Eli çabuk: Süratli iş gören."Eli çabuk adamlara ihtiyacımız var."
Eli darda: Geçimi için para sıkıntısı çeken."Eli darda insanlara yardım etmek insanlık borcudur."
Eli değmemek: Bir işi yapmaya zaman bulamamak."Odanı temizlemeye elim değmiyor."
Eli hafif: İncitmeden, can yakmadan iş gören."İğneyi Hatice hemşireye vurdurun eli hafiftir onun."
Eli kalem tutmak: 1. Yazı yazmayı bilmek. 2. Düşüncelerini derli toplu güzel bir ifade ile yazabilmek."Elin kalem tutmaz mı senin?"
Elinden iş çıkmamak: Çabuk iş yapamamak."Bırakın onu, elinden iş çıkmaz birine ihtiyacımız yok."
Elinden tutmak: 1. Destek olmak, ilerlemesi için yardımda bulunmak. 2. Yürümesine, kalkmasına, inmesine, çıkmasına yardım etmek."Hayatım boyunca elimden tutan olmadı."
Eline düşmek: 1. Birine muhtaç olmak. 2. Yakalanmak. 3. Düşmanın ya da kendisine hıncı bulunan birinin hâkimiyetinde kalmak."Düşmanın eline düşmemek için bir yol bulmalıyız."
Eline su dökemez: Sözü edilen kişi, değerce ondan çok geride."Sen hamur açmakta Fatma`nın eline su dökemezsin."
Elini çabuk tutmak: Hızlı davranmak, acele etmek."Elimizi çabuk tutup şu kömürü yağmura yakalanmadan taşıyalım."
Elini kana bulamak: Birini öldürmek veya yaralamak."Zavallı çocuk, boş yere elini kana buladı."
Elini kolunu sallaya sallaya gelmek: Bir işten sonuç almaksızın dönmek, gelirken hiçbir armağan getirmemek.
Elini kolunu sallaya sallaya gezmek: Pervasızca, çekinmeden, kimseden korkmadan dolaşmak."Bunca ağır suç işlemesine rağmen elini kolunu sallaya sallaya gezmesi şaşılacak şey doğrusu."
Elinin hamuruyla erkek işine karışmak: Anlamadığı, bilmediği, beceremediği işleri yapmaya kalkışmak (kadınlar için).
Elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak: Çok nazlı olmak, evde hiçbir iş yapmamak, zor işlerden kaçınmak."Ne kadınmış o da, elini sıcak sudan soğuk suya soktuğunu görmedim daha!"
Eli sıkı: Kolay para harcamayan, cimri, çok tutumlu."Bu kadar eli sıkı bir adam olmak zorunda değilsin."
Eli uzun: Hırsız, fırsat buldukça bir şeyler aşırmaktan geri kalmayan.
Eli varmamak: Bir işi yapmaya gönlü razı olmamak."Bulaşıkları yıkamaya bir türlü elim varmıyor."
Eli yatmak: Bir işe eli alışkın olmak, bir işi yapabilecek el becerisi bulunmak.
Eliyle koymuş gibi bulmak: Aradığı şeyi söylenen yerde çok kolay bulmak."Onca şeyin arasında küçücük düğmeyi eliyle koymuş gibi buluverdi."
El kadar: Küçük, küçücük."El kadar çocuk işime karışamaz benim."
El kaldırmak: 1. Kendisinden büyüğe vurmak için elini kaldırmak. 2. Bir şey söylemek istediğini, oy verdiğini elini kaldırarak belirtmek."Sen ne cüretle babana el kaldırırsın!"
El kapısı: 1. Bir kızın gelin gittiği ev. 2. Yabancıların memleketi, evi, yurdu."Yıllarca el kapılarında çalıştım durdum."
El koymak: 1. Bir meselenin yetkili organlarca incelenmeye başlaması. 2. Buyruğu altına almak, hükümetçe uygun görülen mal, arazi ve kuruluşa hâkim olmak."Hükümetin el koyduğu arazi burdan başlıyor."
Elle tutulur gözle görülür: Çok açık, gizli bir tarafı yok."Şu zamana kadar elle tutulur gözle görülür bir iş yaptın mı sen?"
El oğlu: 1. Yabancı. 2. Damat."El oğluna güvenme sakın!"
El sürmemek: 1. Dokunmamak, hiç değmemek. 2. Yapımına başlamamak."İşe el sürmeye vakit bulamadım daha."
El uzatmak: 1. Birine yardım etmek. 2. Dokunmaya, almaya çalışmak."O bizim bir yakınımız, ona elimizi uzatmalıyız hemen."
El üstünde tutulmak: Çok değer verilip sevilmek, kendisine büyük ölçüde saygı gösterilmek."Dedem ailemizde el üstünde tutulurdu."
El yordamıyla: Tahminlerine, sezgilerine dayanıp elle yoklayarak."El yordamıyla kibrit kutusunu buldum."
Emeği geçmek: Bir şeyin yapılmasında kendisinin de katkısı bulunmak."Şu caminin yapımında kimlerin emeği geçmedi ki."
Emek vermek: Bir şeyin meydana gelmesi için özenle ve çok çalışmak."İyi bir sonuç mu almak istiyorsun? Emek ver, gayret et."
Emir kulu: Kendisine emredilen işi yapmak zorunda olan kimse."Emir kulu olmak o kadar da kolay değil."
Eninde sonunda: Nihayet, en sonunda."Eninde sonunda onu bulacağım."
Enine boyuna: 1. Her yönü ile, eksiksiz, bütün ihtimalleri göz önünde tutarak. 2. İri yarı, gösterişli (adam)."Şu meseleyi enine boyuna bir kez daha düşünelim."
Ensesi kalın: Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek (kimse)."Neden şu ensesi kalın adamlardan yardım istemiyorsunuz."
Ensesinde boza pişirmek: Sıkıştırıp tedirgin etmek, eziyet etmek."İşlerin yavaş gittiğini gören patron işçilerin ensesinde boza pişirmeye başladı."
Eski çamlar bardak oldu: Devir değişti, eski durumların, tutumların bir önemi kalmadı.
Eski defterleri karıştırmak: Eski olayları, işleri bir çıkar umuduyla tekrar ele almak, yeniden gündeme getirmek."Eski defterleri karıştırmayı bırak artık".
Eski hamam eski tas: Hiçbir şey değişmemiş, eski durumda kalmış."Köy aynı, insanlar aynı, eski hamam eski tas."
Eski kafalı: Yeniliğe açık olmayan, yaşayış ve düşünce itibariyle eskiye bağlı."Eski kafalı insanlar gittikçe azalıyor mu ne?"
Eski kurt: Tecrübeli, görmüş ve geçirmiş, mesleğini iyi bilen, hileyi ve düzeni deneyimi sayesinde hemen anlayan."O da eski kurtlardandır."
Eski toprak: Yaşlılığına rağmen dinçliğini, dayanıklılığını hâlâ sürdüren, gücünü kaybetmemiş kimse."Sen eski topraksın, bizim gibi birkaç genci daha cebinden çıkartırsın."
Eşeğini sağlam kazığa bağlamak: İşini güvenli kılacak önlemler almak."Ne demişler: Eşeğini sağlam kazığa bağla, sonra Allah`a ısmarla."
Eşek kadar: Büyük, iri; aşırı derecede gelişmiş."Eşek kadar oldu ama hiç söz dinlemiyor."
Eşek sudan gelinceye kadar dövmek: Adamakıllı, çok ve iyi dövmek."Eğer aklını başına toplamazsan seni eşek sudan gelinceye kadar döveceğim, anladın mı?"
Eşiğine yüz sürmek: Bir isteğinin yerine getirilmesi için bir kimseye yalvarmak, önünde eğilmek."İnsanların eşiğine yüz sürülmemesi gerekir."
Eşiğini aşındırmak: Bir işi yaptırmak, gördürmek için bir yere çok gidip gelmek."Şu köy yolu için hükümet eşiğini aşındırıp durduk."
Eşref saat: 1. İş görecek kimsenin uysal davranacağı, aksilik çıkarmayacağı zaman. 2. Bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman."İzin alabilmek için müdür beyin eşref saatini kollamaya başladı."
Eteği ayağına dolaşmak: Telâş, korku ve heyecandan yürüyüşünü ve yapacağı işi şaşırmak.
Eteğine yapışmak: 1. Bir kimsenin manevî desteğini istemek. 2. Varlıklı, sözü geçer bir kimseden yardım ve himaye istemek."Korkudan annesinin eteğine yapıştı."
Etekleri zil çalmak: Çok sevinmek, işler yolunda olmak."Yazılı sınavı umduğundan iyi geçen Halit`in etekleri zil çalıyordu."
Etek öpmek: Yaltaklanmak, dalkavukluk etmek; birine yaranmak için katına çıkıp o kimsenin eteğini öpme davranışı içinde olmak."Bu makama etek öpe öpe çıktı soysuz herif."
Eti ne butu ne?: 1. İmkânları, parası az. 2. Çelimsiz, zayıf, küçük."Ona baskı yapma, zavallının eti ne butu ne?"
Eti senin kemiği benim: Çocuk velilerinin öğretmene ya da ustaya çocuğun eğitiminde kendine tam yetki verdiğini anlatmak için söylenir.
Et kafalı: Akılsız, anlayışı az, kavrayışı kıt olan.
Etliye sütlüye karışmamak: Kendini alâkadar etmeyen meselelerden, toplumu derinden etkileyen olaylardan uzak durmak, kaçınmak ve hiçbiriyle ilgilenmemek."Kendine sahip çık, sakın etliye sütlüye karışayım deme oğlum."
Etrafında dört dönmek: İstediğini elde etmek amacıyla bir kimsenin, bir şeyin yanından ayrılmamak, ona aşırı ilgi göstermek."Çocuklar Nasreddin Hoca`nın etrafında dört dönmeye başladılar."
Et tırnak olmak: Sıkı bir ilişkiye girmek, birbirinden kopmamak.
Ettiğini bulmak: Yaptığı bir kötülüğün cezasını görmek.
, Türk
Ev açmak: Ayrı bir eve çıkmak, yerleşmek."Evlendikleri günün ertesinde ev açmaya karar verdiler."
Evde kalmak: Yaşı ilerleyen kızın evlenememesi."Evde kalmak korkusu zavallı kızı yiyip bitiriyordu."
Evdeki hesap çarşıya uymamak: Önceden tasarlanan, düşünülen bir iş umulduğu gibi gitmemek, başka bir yönde gelişmek."O kadar uğraştık ama evdeki hesap çarşıya uymadı, bu paraya istediğimiz gibi bir ev bulamadık."
Evlât acısı gibi içine çökmek: Kaybettiği bir şey için çok üzülmek."Bahçeye diktiği güllerinin dipten sökülüp atılması evlât acısı gibi içine çökmüştü."
Eyere de gelir semere de: Her işe uyar, her işe yarar, ince işler için de kaba işler için de kullanılabilir.
Eyüp sabrı: Peygamberlerden Hz. Eyyub` un başına gelen hastalığa sabredip, bundan dolayı şikâyet etmemesi; güçlük ve üzüntülere, hastalığa karşı sabretmesinden hareketle, en ağır ve sürekli üzüntülerden bile yakınmayanın büyük ve uzun sabrını anlatmak için kullanılır.
Eyvallah demek: 1. Razı olmak, kabul etmek. 2. Ayrılırken "Allah`a ısmarladık" anlamında kullanılır.
Eyvallah etmemek: Minnet altına girip boyun eğmemek."Aç kaldı, susuz kaldı ama kimseye eyvallah etmedi."
Ezbere iş görmek: İncelemeden, özenmeden, gerekli olan bilgiyi almadan, gelişi güzel iş yapmak."Ben sana ezbere iş görme demedim mi?"
Ezilip büzülmek: Güç bir duruma düştüğünü, utandığını, sıkıldığını davranışlarıyla belli etmek."Hiçbir insanın karşımda ezilip büzülmesine tahammülüm yoktur."