GeceMavisi

GeceMavisi

Üye
20.01.2008
Uzman Çavuş
5.132
Hakkında

  • DİLİMİZ KİMLİĞİMİZDİR: DİLİMİZE SAHİP ÇIKALIM


    Üçüncü bin yılın başlarında dünya, çok hızlı bir değişme ve gelişmeyi yaşıyor. Dünya, âdeta bir milletler mücadelesine sahne olmaktadır. Bu mücadelede kimi milletler bir araya gelerek, ortak kültürel değerler esasına dayalı birlikler oluşturuyorlar: Avrupa Birliği, Bağımsız Devletler Topluluğu, Amerika Birleşik Devletleri gibi. Bu birliklerin en tipik örneği, Avrupa Birliği'dir. Başlangıçta bir ekonomik dayanışma şeklinde ortaya çıkan bu topluluk, zaman içinde tek paranın kullanımı, sınırların kaldırılması ve daha birçok kültürel ortaklığı hedefleyen bir istikamette yol almaktadır. Muhtemeldir ki bu tür birlikler, bir zaman sonra, ortak bir dile doğru da adımlar atacaklardır. Gelişmiş ülkeler için dilleri, hem bir iletişim aracı, hem ürettikleri malları pazarlamak için bir ticarî araç hem de kendi dillerini zorunlu olarak öğretmek suretiyle elde ettikleri zahmetsiz bir gelir kapısıdır. Modern sömürgeciliğin en güçlü araçlarından birisinin dil olduğu artık çok iyi bilinmektedir.

    Türkiye, 1980'li yılların sonlarından başlayarak serbest pazar ekonomisinin en acımasız biçimini yaşamaktadır. Bu noktada bizi, ekonomik alandaki sıkıntılardan ziyade, bu sıkıntıların kültürel sahayı nasıl etkilediği ilgilendirmektedir. Ülkemizde, gelir dağılımının bozulmasından kaynaklanan ekonomik dengesizlikler, toplumu ve kültür hayatımızı da karmakarışık hâle getirmiştir. Türkiye, kültürün yok sayıldığı, hayatın yalnızca maddî yönünü ön plâna çıkartan bir ülke görüntüsüne sokulmuştur. Şehirdeki aydınından kırsal kesimdeki çobanına kadar herkes belli konularla meşgul edilmektedir: Ekonomi, siyaset, din, spor ve magazin. Uzman olan veya olmayan herkes bu konularda konuşmaktadır. Bu keşmekeşte, bireylerin ruhî durumları, sosyal ve kültürel değerler, eğitim, sağlık, vatandaşlık bilinci, millî şuur, millî benlik gibi hayatî önem arz eden konular, çoğu zaman, gündeme dahi gelmemektedir.

    Biz, bu yazımızda kültürel değerlerimizin en başta gelenlerinden dilimize ferdî ve millî açılardan bakacağız. Konuyu hakkıyla ortaya koyabilmek için, her şeyden önce, dil kavramından ne anlaşılması gerektiğini açıklamamız gerekmektedir.

    Dilin işlevi nedir?

    Dil ve konuşabilme yeteneği, insanoğluna yaratılışıyla birlikte bağışlanmış ve onu diğer canlılar üzerinde üstün kılmış en önemli özelliklerinden birisidir. İnsan adı verilen bu canlı türünün en üstün özelliği düşünebilmesi ve muhakeme edebilmesidir. Dil-düşünce ilişkisi ise, yüzyıllardan beri araştırılan bir konudur. Kimi dilbilimcilere göre, dil, düşüncenin evidir. Diğer bir söyleyişle, düşünce ancak dille oluşur ve yine dil sayesinde dış dünyaya aktarılır. Çok yeni sayılabilecek bir bakış açısına göre ise, adlandırma ve kavramlar olmadan düşünce üretilemez. Öyle anlaşılıyor ki insanı insan yapan bu iki temel özelliği, birbiriyle yakından ilgilidir.

    Dil, bireye düşünce üretebilme, düşüncelerini dışa vurma, bilgi edinme, geçmişini hatırlama, gününü yaşama, geleceğine yön verme, kişiliğini kazanma, hayatını sürdürme gibi daha pek çok açıdan yardımcı olmaktadır. Bu yönüyle dil, daha çok bireyseldir. Çünkü, kişiliğimiz biraz da dilimizle kazanılır ve kişiliğimiz aslında dilimizde gizlidir. Dil, ferdî ve millî kişilik ve kimliğimizi bünyesinde barındırır. Dil, hayatın her safhasını kapsayan, her an onun içinde yaşadığımız genişçe bir dünyadır. Kısacası, dil, aslında hayatın kendisidir.

    İnsanoğlu, toplu hâlde yaşamaya mecbur ve muhtaç olan bir canlı türüdür. Hiçbir insan tek başına yaşayamaz. İnsanların bir arada yaşayabilmeleri için, aralarında birtakım ortak özelliklerin bulunması gerekir. İnsanları bir araya getirip aralarında ortak duygusal bağlar kuran vasıtalardan birisi de dildir. Dilin insanlar arasında iletişimi sağlaması, onun çok küçük bir yönünü ifade etmektedir. Dil, asla mekanik değil, duygusal bir iletişim aracıdır. Dilin asıl işlevi, insanlar arasında doğal, duygusal ve ruhsal bağlar kurmasıdır.

    Böylelikle diller, insan topluluklarını birbirlerine yaklaştırarak "millet" adı verilen sosyal kurumun oluşmasına zemin hazırlarlar. Bu yönüyle dil, milleti oluşturan bireyler arasında tam bir birleştirici unsur görevini üstlenir. Onları duygu, düşünce, hayal ve en önemlisi dış dünyayı algılama açısından birbirine yaklaştırır. Dil sayesinde ortak duygu, düşünce ve ideallere sahip olan bireyler arasında, aynı zamanda ortak bir şuur da oluşur. Bu şuur ferdî şuurun çok ötesinde millî bir şuurdur. Millî şuur ise, bir milleti ayakta tutan, geçmişini hatırlatan, değerlerini bugüne taşıyan, bugününü en güzel şekilde yaşatan ve bütün bunları kapsayacak şekilde geleceğe yön veren hareketlerin bütünüdür.

    Türkçe, Türk milletinin dilidir.

    Dilin bireye ikinci katkısı ise, onu dünya üzerinde tek başına yaşayan bir varlık olmaktan kurtarıp kendisiyle birçok açıdan benzeşen insanlarla bir arada yaşatma imkânı sağlamasıdır. Millî zevk, millî hareket tarzı, millî bakış açısı ancak ve ancak dilin bu birleştirici, kaynaştırıcı etkisiyle elde edilebilir. Dilini bilmediğimiz insanlarla herhangi bir yöntemle anlaşmamız mümkündür. Bu anlaşma çoğu zaman mekanik bir iletişimden öteye gidemeyecektir. Çünkü, diller, asıl işlevini bireyler arasında duygusal bağlar, duygusal iletişimler kurarak ortaya koymaktadır.

    Günümüzde dillerin işlevi, eskisinden daha belirgin bir durumdadır. Diller, yukarıdan beri sıraladığımız gibi, şahsî ve millî açılardan her geçen gün daha büyük önem arz etmektedir. Şimdilerde bir insanın hangi millete mensup olduğu noktasında konuştuğu ana dili belirleyici unsurların başında gelmektedir. Eskiden bir insanın hangi milletten olduğunu anlamak için, öncelikle dış görünüşüne, kılık kıyafetine bakılırdı. Hızla küreselleşen ve kaynaşan dünyada artık bu ölçüler yeterli olmamaktadır. Herhangi bir millete mensup olma konusunda, konuşulan ana dili belirleyici olabilmektedir. Konuya kendi penceremizden bakacak olursak, Türk milletine mensup olmanın gereklerinden birisi de, hiç şüphesiz, Türkçe konuşmaktır. Türkçe konuşan insanlar, Türk milletinin fertleridir. Türkçe ise, Türk milletinin dilidir.

    Dilde Özleştirme

    1930'lu yılların başında dilimizdeki yabancı kelimelere Türkçe karşılıklar bulma konusunda yoğun çalışmalar yapıldığı bilinmektedir. O yıllarda dilimize çok sayıda yeni kavram ve kelime kazandırılmış, dildeki bu olağan dışı yabancılaşmanın önüne geçilmeye çalışılmıştır. Ne var ki özellikle Atatürk'ün ölümünden sonra, bu aşırı Türkçeleştirme hareketi çığırından çıkmış ve amacından sapmıştır. Türkçe kelimelere dahi yeni karşılıklar bulma gibi garip durumlara düşülmüştür. Başlangıçta iyi niyetli ve yararlı bir girişim olarak ortaya çıkan bu hareket zaman içinde, asıl çizgisinin dışına çıkartılarak yabancı dil denildiğinde, yalnızca Arapça ve Farsçanın kastedildiği bir noktaya çekilmiştir. Bu olumsuz durumu zamanında gören Atatürk ve o dönemin aydınları önlem alma yoluna gitmişlerdir.

    Aşırı özleştirme hareketi, çok sayıda bilimsel yanlışlığı da beraberinde getirmiştir. Her şeyden önce bu hareketin dayandığı bir felsefe yoktur. Amacı ve kapsamı açık değildir. Dil gibi, ciddî ve ilmî bir konu, bilim alanından çıkartılarak siyasete ve başka emellere alet edilmiştir. Bilim adamlarından çok, açıkgöz fırsatçılar ortalığı doldurmuştur. Bu konudaki en büyük hatalardan birisi de kelimelerin arka plânı düşünülmeden hareket edilmesidir. Kelimeler, âdeta birer tuğla gibi düşünülmüş ve eskisini alıp yenisini koymakla her şeyin hallolacağı vehmedilmiştir. Hâlbuki her bir kelimenin arka plânı, etki alanı ve kavram genişliği vardır. Bir kelimenin izdüşümü kendisiyle sınırlı değildir. Bir kelimeyi değiştirmek demek, aynı zamanda o kavramla ilgili çok sayıda kullanımı bir anda yok saymak demektir. Özleştirmeciler bu gerçeği gözden kaçırmışlardır.

    Aşırı özleştirmecilerin gözden kaçırdıkları gerçeklerden birisi de bu konuda halkın kabulünü ve kelimelerin yeni hayata uyum sağlama sürelerini hiçe saymalarıdır. Bu konuda tam anlamıyla "Ben yaptım, oldu" anlayışı esas alınmıştır. Kelime ve kavramların tarihî derinliği, bağlantıları, Türkiye ile Türkçe konuşan diğer soydaşlarımızın irtibatları hiçbir şekilde dikkate alınmamıştır. Sözde Türkçeleştirme akımı, gereğinden çok hızlı ve zorlamalarla sürdürülmüştür. Bu ise, başarısızlığı beraberinde getirmiştir.

    Türkçeye zarar vermeye başlayan bu hareket, 1980'li yılların başında durdurulmuştur. Aşırı özleştirme hareketinin başarısızlığı gözler önüne serilmiştir. Kanaatimizce, dil tartışmaları bir taraftan dilimize katkılar sağlarken, diğer yandan da dilimize ve dilcilere karşı bir güven bunalımı oluşturmuştur. Bu açıdan bakıldığında, artık günümüzde eski-yeni kelime konusu büyük oranda kapanmıştır. Türkçe konuşan insanlar, kelimelerden ziyade, anlam ve düşünce üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Dilimize zarar veren bu kötü gidiş, bir şekilde durdurulduktan sonra, dilimiz tekrar eski itibarını elde etme yoluna girecektir.

    Türkçede yabancılaşma

    21. yüzyıla girmek üzereyken yabancı bir dil bilmenin gereği ve önemi her geçen gün daha da iyi anlaşılmaktadır. Öğrenilen her yabancı dilin, yeni ufuklar açtığı, genel kültür ve kişiliğimize katkıda bulunduğu bir gerçektir. "İletişim"in her türlü yeniliğin önüne geçtiği bir çağda, hiç kimse yabancı dilleri öğrenmenin yararını ve gereğini inkâr edemez. Üstelik, Türkiye gibi, kıtalar arası bağlantıları sağlayan bir ülke için bu durum, çok daha önemlidir.

    Ülkelerin kalkınmasında ve gelişmesinde bilimsel araştırmaların ve milletler arası ilişkilerin yeri çok büyüktür. Bu tür ilişkilerin kurulmasında yabancı diller, yardımcı bir araçtır. Ülkemizde son elli yıllık süreçte yabancı diller, araç olmaktan çıkmış / çıkarılmış, amaç konumuna getirilmiştir. Yabancı dil(ler)'in işlevi saptırılmıştır.

    1950'lerden itibaren dilimize, İngilizce kelimeler ve kalıp ifadeler girmeye başlamıştır. Bu tek taraflı etkileme, günümüze kadar artarak sürmüştür. Bugün ise, İngilizce kelimeler, dilimiz üzerine âdeta bir sağanak gibi yağmaktadır. Gelinen nokta epeyce vahimdir. Artık, önlem alma zamanı gelmiş ve geçmektedir. Bu durumu somut olarak ortaya koyabilmek için, uzun uzun örneklere gerek yoktur. Sokak ve caddelerdeki iş yeri adlarına bir göz atmak, televizyon kanallarının adlarına bakmak, kendisini aydın ve sanatçı varsayan yabancı hayranı tiplerin her akşam televizyonlardaki konuşmalarını dinlemek yeterlidir.

    Dilde yabancılaşmanın sebeplerine indiğimizde, karşımıza çok farklı sonuçlar çıkmaktadır. Her şeyden önce etkilendiğimiz yabancı dilleri, yaşadığımız coğrafya, devletler arası ilişkiler, din ve medeniyet bağları, ticaret, tarihî şartlar belirlemektedir. Bunlara başka sebepler de eklemek mümkündür.

    Kanaatimizce ülkemizde son yıllarda yoğun bir biçimde yaşanan dilde yabancılaşma konusunda yukarıda saydığımız doğal sebeplerden ziyade, aydınlarımızın tavrı belirleyici olmuştur. Kimi aydınlar, bilgili ve kültürlü olduklarını gösterebilmek için, düşüncelerini eksik anlatma pahasına dillerine kıymışlardır. Olur olmaz yerde uysa da uymasa da yabancı kelimelerle konuşmak, aydınca caka satmanın en kolay yolu hâline gelmiştir.

    Yabancılara karşı olan bu ilgimiz, güçlü olduğumuz dönemlerde bize pek fazla zararlı olmamıştır. Ne zaman ki zayıf duruma düşmüşüz işte o zaman sıkıntılar baş göstermiştir. Bütün Türk tarihi boyunca, topyekün zayıf düştüğümüz en önemli dönem 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarıdır. Söz konusu dönemlerde, bütün düşmanlarımız işbirliği yaparak üzerimize gelmişlerdir. Bu saldırı bir yandan topla tüfekle olurken diğer yandan da kültürel bombardımana tabî tutulmuşuzdur.

    Bu toplu saldırının gerçek adı, bizi özümüzden koparma operasyonudur. Tanzimattan beri süregelen dönemde kendi değerlerimizi yıpratma yönünde çok büyük gayretler gösterilmiştir. Atatürk'ün gençliğe hitabesinde açıkça belirttiği gibi, iç ve dış düşmanlarımız el ele vererek özümüzü kurutma işine kalkışmışlardır. Bunun sonucu olarak da özellikle, şehirlerde ve aydınlar arasında kendinden uzaklaşma, her alanda yabancılaşma ortaya çıkmıştır. Kendisine yabancılaşan belli kesimlerin dilleri de doğal olarak yabancılaşma ve yozlaşma hastalığına yakalanmıştır.

    Daha dil alanına gelmeden hayat tarzımızdaki bu yabancılaşma, ülkemizde çok değişik yöntem ve yollarla uygulanmaktadır. Bunların başında gelişmiş ülkelerin klâsik sömürgeci metotları gelmektedir. Yabancı dille eğitim bu klâsik yöntemin en güçlü silahıdır. Bunun üzerinde çok fazla durmaya gerek yoktur. Ülkemizin manzarası bu durumun en güzel örneğidir.

    Türkiye Türkçesindeki Batı kökenli kelimelerin sayısı inanılmaz derecede yüksektir. Bu açıdan kelime örneklerinden ziyade, daha tehlikeli olan kelime gruplarının boyutlarını anlamak bakımından son zamanlarda moda olan bazı kullanımları göstermemiz yerinde olacaktır. Türk dilinin genel yapısındaki tamlayan -tamlanan dizilişini alt üst eden ve Batı dillerinin kalıplarına uyan kalıpları ve cümleleri şöyle örneklendirebiliriz:

    Salon Uğur Stüdyo Pazar, dokunmatik sistem, Cafe Ankara, Ali's Bar, Ahmet's leder, Belma Coiffeur, Otel The Marmara...

    Bu tür örneklerle ilgili olarak daha önce Ankara'daki iş yeri isimleri üzerine yaptığımız araştırma sonuçlarına bakılabilir.[1]

    Yine, Batı dillerinden Türkiye Türkçesine giren bazı hazır söz kalıplarıyla bazı cümle şekillerini de bu örnekler arasında değerlendirebiliriz:

    " -Kendine iyi bak!"

    " -Korkarım, hayır!"

    " -Üzgünüm."

    "-Kaç gibi gelirsin?"

    " -Çay almaz mıydınız?"

    "Umarız, programımızı beğenmişsinizdir."

    "Umarım, bütün bu anlatılanlar doğru değildir."...

    Öte yandan Türk dilinin genel yapısı içinde, etken çatılı yüklemlerden oluşan cümleler, Batı dillerinin etkisiyle çok defa edilgen yapıda kurulmakta ve "tarafından" kelimesiyle ifade edilmektedir:

    "Düzenlenen törenle hayırsever bir vatandaş tarafından yaptırılan okulun temeli Millî Eğitim Bakanı tarafından atıldı."

    "Önümüzdeki günlerde ÖYS sınav sonuçları ÖSYM Başkanlığı tarafından açıklanacak.

    Ayrıca, yine Batı dillerinin etkisiyle, özellikle son yıllarda "almak, yapmak" gibi fiillerin çok defa gereksiz olarak yardımcı fiil şeklinde kullanıldıklarına da şahit olmaktayız:

    "banyo almak" (yıkanmak)

    "taksi almak" (taksi çağırmak)

    "bekleme yapmak" (beklemek)

    "film yapmak" (film çevirmek) gibi.

    Türkçenin bugünkü durumu

    Türkçenin bugünkü durumunu bütün açıklığıyla ortaya koyabilmek için, biraz gerilere dönmekte fayda görmekteyiz. Türkiye Türkçesinin oluşumu Tanzimat dönemine kadar uzanmaktadır. Tanzimat döneminde dildeki mevcut Arapça ve Farsça unsurlara ek olarak bir de Batı dillerinin, özellikle Fransızcanın, etkileri sezilmeye başlanır. Tanzimat döneminde kısmî olarak yaşanan sade Türkçe akımından sonra, Servet-i fünûn ve Fecr-i âti dönemlerinde dil, çok daha yoğun bir şekilde yabancı dillerin etkisinde kalır.

    Türkçenin geçirdiği bu ağır ve bunalımlı dönemlerden sonra, nihayet 1911'den itibaren Ömer Seyfeddin ve Ziya Gökalp'in ilkeleriyle Türkiye Türkçesinin temelleri atılmış olur. Millî Edebiyat ve onu takip eden Cumhuriyet döneminde, Türkiye Türkçesinin oldukça güzel bir şekilde kullanıldığını görüyoruz.

    Bugün için, kamu oyu nazarında dilimiz ne durumdadır? Diğer bir söyleyişle dilimiz açısından yaşanan gerçekler nelerdir? Her şeyden önce belirtmemiz ve kabul etmemiz gerekir ki dil konusu ülkenin gündeminde, halkımızın ve pek çok aydınımızın düşünce dünyasında yoktur. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, ülkenin gündemi çoğunlukla yapaydır ve halktan, ülke gerçeklerinden kopuktur. Kısacası, dilimiz pek çok insanımız için yalnızca gündelik anlaşma aracıdır.

    Kimi aydınlarımıza göre, zaten Türkçeyle bilim yapılamaz. Bu aydınlarımızın bir kısmı çözümü, modern Batı dillerinin öğrenilmesinde görmektedir. Bunlar, açıkça söylemeseler de Türkçenin ancak bakkaldan alış veriş yaparken kullanılabileceği gibi bir kanaat içindedirler. Türkçeyle bilim yapılamayacağını savunan ve sayıları pek fazla olmayan diğer bir kitle ise, dilimizin kurtuluşunu Osmanlı Türkçesindeki zenginliği yeniden yakalamakla eşdeğer görmektedirler.

    Türk kamu oyunu bilgilendiren ve yönlendiren en önemli unsurlardan olan basın yayın araçlarının pek çoğunda ise, Türkçeyi kullanma noktasında bir duyarlık söz konusu değildir. Sokak Türkçesi, argo ifadeler, bozuk bölge ağızları ile sosyetik söyleyiş bozuklukları televizyon ve radyoları işgal etmiştir. Bu noktada özellikle TRT kanalarını ve kimi özel yayın organlarını tenzih etmemiz gerekmektedir. Yine bu noktada duyarlı köşe yazarlarımızın hakkını teslim etmekle birlikte, gazete ve dergilerimizin herhangi bir dil denetiminden geçmediğini de burada belirtmemiz gerekir.

    Gençlerin önemli bir kısmı, eğitim sisteminden kaynaklanan tembellik ve vurdumduymazlıkla, dil gibi konuların çok uzağındadır. Cep telefonları ve internet ağları icat edileli beri, gençler sevgililerine zaten mektup yazmıyorlardı da, bari diyorum, sevdiklerine gönderdikleri mesajlar kendilerinin olsaydı. Ortalıkta sahibi belli olmayan çok sayıda mesaj oradan oraya yollanıp durmakta. Esasen bu konuda gençleri suçlamak doğru değildir. Onları bu hâle yaşça büyükler getirmiştir. Gençlere sorumsuzluğu ve neme lazımcılığı "özgürlük" adıyla bizler takdim ve telkin etmedik mi?

    Bu arada, bir avuç denebilecek dilci ve dilbilimciler, dilimizle ilgili araştırmalarını sürdürmektedir. Bunların sayısının gerçekten çok yetersiz kaldığını da hemen belirtmeliyiz. Türk Dili Kurumu başta olmak üzere, bazı kurum ve kuruluşlar, dilimizle ilgili faaliyetlerini devam ettirmektedirler. Türk Dil Kurumu, son on yılda dilimiz konusunda çok önemli adımlar atmıştır.

    Çözüm yolları

    Ortaya çıkan bu görüntüden sonra, bizce asıl önem arz eden konuya, dilimizin bugün için yaşadığı gerçeklere bakmamız gerekmektedir. Biz, dilciler, dilseverler birtakım konuları iyi niyetle tartışırken, galiba, bu tür tartışmaları gereğinden fazla abarttık ve yine gereksiz yere kamu oyuna taşıdık. Bizce, bu durum, bu tür konulara zaten duyarsız hâle getirilen kamu oyu nezdinde dilimize zarar vermiştir. Dilimiz ve dilciler itibar kaybına uğratılmıştır. Dil konusunda uzman kişiler ve diğer aydınlarımız elbette dil konularını yine tartışacaklardır ama artık kendi aralarında ve işi başka mecralara dökmeden! Dilciler, dilseverler dilimize sahip çıkalım!

    Dünyadaki bütün gelişmiş ülkelerde ana dilini layıkıyla öğretebilmenin en emin yolu eğitimdir. Ana dili başlangıçta anneden ve çevreden öğrenilmekle birlikte asıl kıvamını okul ortamında bulur. Ülkesini ve milletini seven her eğitimcinin -alanı ne olursa olsun- ilk ve aslî görevi ana dilimiz konusunda çocuklarımızı duyarlı yetiştirmektir. Ana dilimizin doğru ve güzel öğretilmesi çocuklarımızı hem daha başarılı kılacak hem de toplumsal gelişmemize katkılar sağlayacaktır. Eğitimciler geliniz ele ele verelim ve dilimize, kimliğimize sahip çıkalım!

    Dil, ferdî ve millî önemi dolayısıyla, asla ve asla, başka amaçlar için alet edilmemelidir. Millî bütünlüğümüz ve geleceğimiz açısından dilimiz üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Dilin bireysel ve toplumsal işlevi üzerinde çok fazla düşünülmelidir. Ülkenin bölünmesini meşrulaştıracak bir tarzda, mahallî konuşma dillerinin asla ve asla eğitim ve yayın dili olmasını savunmamaları gerekir. Masum bir insan hakkı gibi görünen, gerçekte bizi bölmeyi ve sözde farklılığımız kendi ellerimizle bizlere tescil ettirmeyi amaçlayan böyle bir tuzağa kesinlikle düşülmemelidir. Avrupa Birliği sevdasına bindiğimiz dalı kesmeyelim! İşin daha da önemlisi, bu meseleyi, oy toplama uğruna hiçbir şekilde kullanmamalarını bekliyoruz. Değerli siyasetçilerimiz, varlığımızın teminatlarından olan dilimize sahip çıkalım!

    Sevgili gençler! Gelecek sizlerindir. Geleceğinizi şimdiden güvence altına almak, üstün başarılara ulaşmak, milletler arenasında şerefli yerimizi koruyabilmek için, dilimizi en güzel biçimiyle öğrenmeye gayret edelim! Tertemiz pırıl pırıl zekâlarınızı dilimizin inceliklerini öğrenme yolunda kullanmanızı tavsiye ederim. Bunun için de edebiyatımızın ve dünya edebiyatının en seçkin örneklerini okuyunuz. Gençler, dilimize, kimliğimize ve geleceğimize sahip çıkalım!

    Son olarak da Türk kamu oyuna seslenmek istiyorum. Lütfen hep birlikte üzerimizdeki umursamazlığı atalım. Bizi biz yapan her gün içinde yaşadığımız değerlerimizin hakkını verelim. Çağdaş dünyada Türk kimliğiyle müstesna yerimizi alabilmek için seferber olalım. Türkçe gerek kökünün sağlamlığı ve gerekse anlatım yollarının zenginliği ile dünyanın en işlek ve en güzel dillerinden birisidir. Atatürk' ün "Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla işlensin" sözünü esas alarak dilimizin gücüne inanalım. Geliniz hep birlikte bu değerli hazineyi bütün dünyanın hizmetine sunalım. Türkçeyi dünya dili yapalım. Dilimize sahip çıkalım!


    Yard. Doç. Dr. Ertuğrul YAMAN


    [1] Yaman, Ertuğrul, "Ankara'daki İş Yeri İsimleri Üzerine", Millî Kültür dergisi, sayı 79, Aralık 1989. 58-61. s.; "İş Yerlerine Ad Vermede Ortaya Çıkan Eğilimler ve Yabancılaşma", Türk Dili dergisi, sayı 530. Şubat1996, 325-333. s.
#19.09.2008 23:07 0 0 0
  • Türk Dünyasında Ortak İletişim Dili


    Dünyadaki bütün Türklerin birbirlerini kolayca anlayabilecekleri bir dili kullandıkları, Türkiye'den Özbekistan'a giden bir Türk'ün oradaki soydaşlarımızla hiç zorlanmadan anlaştığı, Tataristan'dan Ege Üniversitesi'ne gelen bir Tatar Türk'ünün ilk yıl Türkiye Türkçesini öğrenmek zorunda olmadığı ve Gagauzya'da Kazakistan'da yayın yapan televizyonların izlendiği bir Türk dünyasını düşünebiliyor musunuz? Türk'ün Türk'ten kopmadığı, ayaklarını yere daha sağlam bastığı ve dünyadaki üç yüz milyona yakın soydaşının verdiği manevi güçle işe koyulduğu bir Türk dünyasıTürkler'in dünyanın birçok alanına yayıldığının farkında olan ve yüreği birliği düşlenen Türk dünyasında atan herkes, bugün ortak Türk Dili'nin neden oluşturulamadığı konusunda yakınıp duruyor.

    Ortak Türk Dili neden kurulmalıdır?

    Türkler, dünya üzerindeki izlerini takip edebildiğimiz günlerden beri, birçok alanda yaşamışlardır. Ana yurdumuz Tanrı Dağları'nın çevresinden yayılarak bugünlere gelen biz Türkler, bugün çok geniş bir coğrafyaya yayılmış durumdayız. Anadolu'dan Avrupa'ya, Balkanlar'dan Kafkaslar'a, Afika'dan Uzak Doğu'ya kadar her yerde Türk'ün yaşadığına tanık olabiliyoruz. Eski dönemlerden beri çok farklı alanlara dağıldığımız için, kullanmış olduğumuz ortak dil olan Türkçe de zamanla birbirinden farklı şiveler - lehçeler doğurmuş ve birçok Türk ilinde farklı yazı dilleri oluşmuştur. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan'da, zamanla Türkçenin özellikle ses yapısında değişmelerin meydana geldiğini görürüz. Türkler'in dünya üzerine dağılmasından sonra birbirleriyle pek ilişki içerisinde bulunmamaları ve diğer Türk illerinden habersiz yaşamaları, dilde de farklılaşmaları beraberinde getirmiştir. Bu kopukluklar neticesinde, Kırgızistan Türkçesi, Kazakistan Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Özbekistan Türkçesi, Türkiye Türkçesi gibi Türkçenin yeni kolları oluşmuştur. Bu kollardan bazıları birbirine çok yakındır, bazıları ise birbirine çok uzaktır. Örneğin Azerbaycan Türkçesi ile Türkiye Türkçesi birbirine çok yakındır; fakat Yakutistan Türkçesi ile Gagauz Türkçesi birbirine çok uzaktır.

    Türk dünyasındaki dilsel anlamdaki bu farklılıklar, kuşkusuz bizim kültür, tarih, soy, ulus birliğimizi de derinden etkilemiştir. Özellikle Sovyetler Birliği döneminde Ruslar'ın egemenliği altında yaşayan soydaşlarımıza Rusça öğretilmiş ve onlara "Sen Türk değil Azerisin, Özbeksin, Tatarsın, Kazaksın" denilerek, onları Türk dünyasından koparmak istemişlerdir. İran'da yaşayan Oğuz boylu soydaşlarımız, Farslar'ın baskılarına maruz kalmışlar, genç Türk çocukları Farsça eğitim almak zorunda kalmışlar ve sonuçta Türkçeyi Farsça ile iç içe kullanacak hâle gelmişlerdir. Kerkük'teki Türkmen yiğitleri, emperyalist güçlerin alçakça politikalarına kurban gitmiş, kutlu Türkçelerini Arapçayla iç içe kullanmaya başlamışlardır. Buna benzer biçimlerde, dünyanın dört yanındaki Türkler, çeşitli baskılar altında kalmışlar ve dayatmalar sonucu öz dillerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelmişlerdir. Bizlerin amacı, bütün Türk dünyasında rahatça konuşulabilecek ve yazıya aktarılabilecek ortak bir Türk dili oluşturmaktır. Çünkü dil, bir ulusun temel taşlarından biridir. Çünkü dilini kaybeden uluslar, benliklerini de kaybederler. Biz, benliğimizi kaybetmemek adına mücadele ediyoruz. Bunun için, İkinci Göktürk Devleti dönemindeki gibi, bütün Türkler'in tek çatı altında yaşayabileceği günlerin özlemini duyduğumuz bir dönemde, o günleri yaşayacağımız zamana hazırlık yapmak için şimdiden Türk dünyasının bir ortak dile kavuşması gerektiğini düşünüyoruz.

    noimage

    Ortak Türk Dili niçin şimdiye kadar oluşturulamadı?

    Tarihin eski dönemlerinden beri, biz dünyaya düzen verdikçe, düşman sahibi kazanmışızdır. Bugüne kadar birçok ulusla savaşmış, karşı karşıya gelmişizdir. Bunun için dünyada bizi gerçekten sevenler kadar, sevmeyenler de vardır. Bugün Çinliler, hâlâ Doğu Türkistan'daki soydaşlarımıza akıl almaz eziyetler etmektedirler. Rusya, hâlâ Sovyetler'in dağılmasından sonra bağımsızlığına kavuşan Türk devletlerine baskı yapmaktadır. Avrupa Birliği, ABD Anlayacağınız dünyanın birçok güç odağı, Türkler'in dünya üzerinde yeni bir güç odağı oluşturmalarını istemezler. Bunun için, gerek Türk birliği gerekse de Türklüğün yücelmesi için atılması düşünülen bütün adımlar, Türk karşıtı odaklarca çeşitli yollarla engellenmeye çalışılmaktadır.

    Dünyadaki Türk devletlerinden, dünya siyasetinde en etkili olanı kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti'dir. Diğer Türk devletlerinin çoğu, bağımsızlığını yeni kazanmış veya özerk devletler kurmuştur. Henüz tam bağımsızlık ve iç denetim anlamında bile eksikleri bulunan Türk devletlerinin çoğu, iç ve dış sorunlarını aşıp dünya Türkleriyle buluşma olanağı bulamamıştır. Hem dış devletlerin baskısı hem de ekonomik ve siyasal anlamdaki güçsüzlük, bugüne kadar Türk dünyasında belli anlamda birliğin sağlanabilmesini zorlaştırmıştır. Ayrıca duygulardan sıyrılarak kabul edilmesi gereken bir şey vardır ki, bugün varlığını devam ettiren bazı Türk topluluklarının, Türklük bilinçleri oldukça zayıflamıştır. Örneğin bazı Yakutistan Türkler'i, atalarının Türk olduklarını bile bilmezler. Aynı durum, Kazakistan'da, Kırgızistan'da da geçerlidir. Fakat düşünmek gerekir ki, bugün Türkiye'de bile milli bilinçten yoksun bir kısım gençlik bulunmaktadır. Bu kadar uzun zaman Türk dünyasından kopuk yaşayan ve çeşitli baskılara maruz kalan dünya Türkler'inin içinde, milli bilincin zayıflaması olağandır. Bunun dışında, Türklüklerine sımsıkı bağlı olan, hâlâ Göktürkler'i yaşayan - yaşatan, bir an önce Türk birliğinin (Turan'ın) kurulmasını isteyen yürekli Türkler çoğunluktadır.. Yalnızca Türkiye'de değil, Özbekistan'da, Gagauzya'da, Tataristan'da, Azerbaycan'da Türklüğe yüreğini vermiş nice soydaşlarımız vardır.

    Yukarıda değindiğim gibi, hem ekonomik ve siyasal anlamdaki güçsüzlük hem de baskıların getirmiş olduğu kötü bir ortam, bugüne kadar ortak Türk dilinin oluşturulmasına engel olmuştur.

    Ortak Türk Dili nasıl oluşturulur?

    Yıllar sonra üzerindeki baskıları atmayı başaran Türk devletleri, gün geçtikçe güçlenmekte ve sanat, edebiyat, spor, kültür etkinliklerinde kendini ileriye taşımaya çalışmaktadır. Örneğin Türkmenistan, planlı ekonomi ile on yıl kadar kısa bir süre içinde büyük bir başarı sağlamış ve refaha kavuşmuştur. Bugün Türkmenistan'da elektrik, su, doğalgaz, tuz bedavadır. İşte böyle başarıları elde eden Türk devletleri çoğaldıkça, özümüzdeki Türklük bilinci de uyanmaya çalışmaktadır.

    Türk Dili'nin kurulması için, ön koşullardan birisi "Ortak Türk Abecesi (Alfabesi)"dir. Bu konuda, son zamanlarda çalışmalar yapılmış ve 34 harfli Ortak Türk Alfabesi oluşturulmuştur. Bugüne kadar bu ortak dilin oluşturulamama nedenlerinden birisi de, abece ortaklığının olmamasıdır. Latin, Kiril ve Arap Alfabeleri'nin kullanıldığı Türk dünyasında, bugün neredeyse bütün Türk devletlerinde Latin Alfabesi'ne geçilmiştir. Son olarak Gagauzlar, Kiril Alfabesi'ni bırakıp Latin Alfabesi'ne geçiş yapmışlardır. Yapılan araştırmalar göstermektedir ki, bugün Türkçe için en uygun abece Latin Alfabesi'dir. Bütün Türk devletlerinde Latin Abecesi'ne geçişin tamamlanması, ortak dil yaratma çabaları açısından oldukça sevindirici bir gelişmedir. Bütün Türk lehçelerindeki sesleri karşılayabilecek ortak Türk Alfabesi, şu harflerden oluşmaktadır:

    "a, b, c, ç, d, e, ä, f, g, ğ, h, x, ı, i, j, k, q, l, m, n, ñ, o, ö, p, r, s, ş, t, u, ü, v, w, y, z"

    Bugün, ortak Türk Dili oluşturma çabaları içerisinde, bütün Türk devletlerinden yukarıdaki 34 harften alınarak oluşturulacak bir alfabe kullanılmaları istenmektedir. Gün geçtikçe, durum buna doğru yaklaşmaktadır. Ortak Türk Alfabesi'ndeki "ä" harfi, "kapalı e" sesini; "x" harfi, "gırtlak h" sini; "q" harfi, "kalın k" sesini; "ñ" harfi, "nazal (burun) n" sini karşılamaktadır. Bu farklılıklar, Türk lehçelerinin ses yapılarındaki farklılıklardan doğmaktadır. Aslında bu Ortak Türk Abecesi'ndeki nazal n (ñ) gibi harflerin karşıladıkları sesler, bugün Anadolu'da da yaşamaktadır. Özellikle İç Anadolu Bölgesi'nde burundan çıkan "ñ" sesini, bu harf karşılamaktadır.

    Türkçenin bugün dünya üzerinde farklı bölgelere yayılmış kollarının, ortak bir iletişim dili oluşturabilmesi, bugün yaşayan Türk lehçelerinin korudukları söz varlıkları ve yapıları dolayısıyla daha kolaydır. Kazakistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Yakutistan, Türkiye Türkçesinin söz (tümce) dizimleri hep aynıdır. Ayrıca Türkçenin bu kolları arasında, büyük bir "söz varlığı" ortaklığı bulunmaktadır. Bütün Türk lehçelerindeki fiiller, Türkçe kökenlidir. Zamirlerin neredeyse hepsi, Türkçe kökenlidir. Sayılar, bütün Türk illerinde "bir"den başlayıp "milyar"a kavuşuncaya kadar aynıdır. Renk adları, üç aşağı beş yukarı aynıdır. Ayrıca "temel sözcükler" dediğimiz "burun, ağız, dağ, taş, gök, yeşil, kuş, bulut" gibi sözcüklerin neredeyse hepsi, bütün Türk dünyasında ortaktır. Lehçeler arasında, yalnızca "ses" boyutunda farklılaşmalar vardır. Örneğin Türkiye Türkçesinde "yeşil" olan renk adı, diğer Türk lehçelerinde "yaşıl, jasıl, caşıl" biçiminde kullanılmaktadır. İşte bu hem yapı hem de söz varlığı boyutundaki büyük ortaklık, Türk lehçelerinin bugün kolaylıkla bir ortak iletişim dili oluşturabileceği konusunda, bize umut vermektedir.

    noimage

    Türk dünyasında ortak bir dil oluşturma, iki yolla gerçekleşebilir. Ya bütün Türklerin bildiği yabancı bir dili, ortak dil yapacağız; ya da Türk şiveleri - lehçeleri içerisinden birini, ortak Türk Dili yapacağız. Birincisi hem olanaksız hem de anlamsızdır. Amacımız kutlu Türkçemizi yüceltmek ve Türk illerindeki soydaşlarımızla, öz dilimizle konuşmaya çalışmakken, yabancı bir dili bütün Türklerin ortak dili yapmak doğru olmaz. Zaten bu doğru olsa bile, olanaklı olmaz; çünkü dünyadaki bütün Türklerin bildiği ortak bir yabancı dil yoktur. Irak'taki Türkler'in yabancı dili Arapça, Makedonya'daki Türkler'in yabancı dili Sırpça veya Makedonca, İran'daki Türkler'in yabancı dili Farsça, Kırgızistan'daki Türkler'in yabancı dili ise Rusçadır. Görüldüğü gibi bütün Türklerin ortak bir yabancı dili yoktur. Bunun için yabancı dille ortak bir dil oluşturulamaz. İkinci yöntem bugün yaşayan Türk şivelerinden - lehçelerinden birinin, ortak Türk dili yapılmasıdır. Peki bu Türk lehçesini kim seçecek? Türkologlar mı, Türk Dil Kurumu mu, devlet başkanları mı, yoksa biz mi? Yoksa bütün Türk lehçelerinden toplanacak sözcüklerin birleştirilmesiyle yeni bir dil mi oluşturulması gerekiyor? Elbette bu, böylesine bir yolla veya seçimle olacak bir iş değildir. Dil, canlı bir varlıktır ve bu ortak dil yaratma sürecinin de aynı canlılık içerisinde olması gerekir. Anlayacağınız, ortak dil oluşum sürecini, doğallığı içerisinde beklememiz gerekiyor.

    Türk şivelerinden - lehçelerinden birinin, ortak Türk Dili olabilmesi için, bütün Türk dünyasının etkileşim içerisinde olması gerekiyor. Etkileşim olmadığı sürece, ortak Türk Dili'nin doğal olarak oluşması olanaksızdır. Bunun için, oturup da bütün Türk lehçelerinden birkaç sözcük alıp yeni bir ortak iletişim dili oluşturmak yerine, Türk topluluklarının etkileşimi dolayısıyla dillerin de etkileşimini gerçekleştirmek ve bunun doğal bir sonucu olarak ortak bir Türk Dili'nin oluşmasını sağlamak gerekir. Türk illerinin, birbirleriyle etkileşiminin sağlanması çok yönlü olabilir. Farklı Türk illerindeki gençler, evrenkentlere (üniversitelere) yerleştirilebilir; Türklük bilimciler bu konularda araştırmalarını sürdürüp Türkoloji toplantılarını arttırabilir; Türk illerine geziler düzenlenebilir; bütün Türk illerinde farklı Türk illerinden gelen öğrencilerin okuyabileceği okullar açılabilir; ortak kültürümüzün ürünleri olan yazınımıza ait eserler (örneğin Dede Korkut Destanları) farklı Türk illerinde farklı Türk lehçeleriyle basılarak dağıtılabilir; Türklüğü ve Türklük değerlerini anlatan belgeseller, filmler çekilip bütün Türk lehçeleriyle seslendirildikten sonra her Türk ilinde bunlar sunulabilir; herkesin kolayca erişebileceği internette büyük Türk otağları kurulabilir; devlet başkanlarının Türk toplulukları arasındaki iletişime her yönden destek olması sağlanabilir

    Yukarıda sıralananlar yapılırsa, ortak iletişim dilimiz kendi doğallığı içerisinde oluşur ve bütün Türk dünyası uyanıp yeniden dünyada büyük bir güç odağı oluşturabilir. İnanın bu hiç de zor değil. Tam tersine çok kolay. Ahmet Bican Ercilasun hocamızın "Ortak İletişim Dili ve Ortak Abece Üzerine" adlı makalesinde belirttiği üzere: "Bir Türkiye Türk'ü ile bir Azerbaycan Türk'ü birkaç saat içinde; bir Türkiye Türk'ü ile bir Türkmen, Kırım, Özbek veya Uygur Türk'ü 7-10 gün içinde; bir Türkiye Türk'ü ile bir Tatar Türk'ü 15 - 20 gün içinde; bir Türkiye Türk'ü ile Kazak, Kırgız ve Başkurt Türk'ü bir ay içinde %70-80′lik anlaşma seviyesine ulaşabilmektedir." Yani buradan anlaşılacağı üzere, bütün Türkler çok sıkı ilişkiler içerisinde yaşasa ve sürekli birbirleriyle konuşabilse, en geç 1-2 ay içerisinde herkes birbiriyle sorunsuz olarak anlaşabilecektir. Elbette öz Türkçeden oldukça uzaklaşmış Türkçeyi kullanan kandaşlarımız için, bu süre daha fazla olabilir. Veya bir Kırgızistan Türk'ü ile bir Kazakistan Türk'ünün anlaşabilme süresi, çok daha azalabilir. Bunun örneği, bugün Türkiye Türkleri ile Azerbaycan Türkleri arasındaki ilişkinin doğal sonucu olarak ortaya çıkan dilsel benzerliklerde görülebilir. Hem özellikle Doğu Anadolu Bölgesi'nde milyonlarca Azerbaycan Türk'ünün yaşaması ve bir o kadar Anadolu Türk'ünün de Azerbaycan'da yaşaması hem de coğrafi yakınlık nedeniyle ilişkilerin artması, dillerimizin de birbirinden etkilenerek çok benzer olmasını sağlamıştır.

    İşte bu anlatılanlar çerçevesinde, ortak bir Türk Dili'ni oluşturabilmenin tek yolunun, Türk dünyası ile ilişkileri arttırmaktan geçtiğini ortaya koyabiliriz. Bir günde devlet yıkıp, bir gecede devlet kuran yüce Türk ulusu olarak, her türlü engele karşı Türk birliğinin ilk adımı olan dil birliğini de oluşturacağımız gün, yakındır.

    Tanrı, Türk'ün yardımcısı olsun

    Yavuz Tanyeri
#19.09.2008 23:04 0 0 0
  • Ne Olacak Bu Türkçe "Character"lerin Hali?



    2004 de banka hesap numaraları uzayacak. Bankalar Birliği, bankacılık işlemlerinde uluslar arası finanssal standartlara ulaşılması için, çalışma başlattı. Önerilen, 1 Eylül 2004 den başlayarak havale gönderme işlemlerinin "yeni hesap numaraları" ile yapılması. Nedir bu uluslar arası standartlar başlığı altında uymamız gerekenlerden biri olan yeni banka hesap numaraları?

    Özetleyelim : 26 haneli numaraların ilk iki hanesi ülke kodu, büyük ihtimalle TR olacak. İzleyen sekiz hane, kontrol amaçlı ve olası gereksinimler için saklı tutulmuş. En son on altı hane ise, banka hesap numaraları için ayrılmış. Bu durum bankalarımıza büyük kullanım kolaylığı sağlıyor. Eski hesap numaralarını buraya yerleştirebilecekler. Yeni sistemin banka müşterilerini en çok etkileyeceği, zorlayacağı nokta ise, Türk Abecesinde bulunan bazı harflerin, kullanılamayacak olması.

    Günlük yaşamımıza bodoslama girip, baş köşeye yerleşmiş cep telefonlarımızın hali de çok benzerdi. Geçmiş sayılarda incelemiştik bu konuyu da.

    Ara sıra zorunlu göçe kalkan prematüre teknolojimiz, önüne koyulan yeni ve özel kurallarla karşılaşıp, onları tek tek ve azimle geçerken, bizi biz yapan ayrımlı yanlarımız da törpüleniyor, isteğimiz dışında. Melâhat Hanım, şapkası uçuverince damdazlak kalacak sanki orta yerde. Şefik bey, adını doğru dürüst yazamayacağı gibi, küçük harflerle yazarken başka, büyük harflerle yazarken başka türlü zorlanacak, yapacağı olası bankacılık işlemlerinde. Öyle ya. Yeni sistemde artık ne "â" var, ne "ş". Ne "İ" var ne de "ı". Standart dışı bunlar. Yasadışı harfler sanki. Bir an önce çıkmalılar Abecemizden (!).

    Fevri, anlamsız, uzun dönemde zarar verecek tepki ve öneriler yerine, sakin değerlendirmelere gereksinimimiz var. Avrupa'nın ikiyüzlülüğü ya da Amerika'nın çok yüzlülüğünden dem vurup, kolay çözüm önerileri ile geçirecek zaman yok çünkü. Bir an önce, önümüzü açacak, akıllı düşünce üretim mekanizmaları oluşturmalıyız Melâhat Hanım ve Şefik Beyler için.

    Avrupa Birliği, Abecemizde olmayan "q" "w" "x" harflerinin eklenmesi gerektiğini vurgulamış

    Çok yeni olduğundan hepimizin belleğindedir. Avrupa Birliği, ailelerin çocuklarına istedikleri adı verip nüfusa bir biçimde yazdırabilmeleri için, Abecemizde olmayan "q" "w" "x" harflerinin eklenmesi gerektiğini vurgulamış. Oysa yukarıda yazdığımız uluslar arası standartlara ulaşmak için de, "ş,ğ,ı,ö,ü" lerden de vazgeçmeliyiz. Biraz geriye çekilip tabloya uzaktan bakarsak, görüntü değişim gösteriyor. Türk yurttaşları, çocuklarına "Doğan", "ALİ", "Ömer" ya da "Müslüm" adlarını veremeyecekler artık. Ama azınlıklar, içinde "w", "x" ve "q" olan isimlerle nüfusa kayıt ettirebilecekler yeni doğan çocuklarını.

    Hadi bir adım daha gidelim. Küreselleşme sonucu gelecek olan her neyse, standartlaşma değil, uzak batının değerlerini sorgusuz kabullenmek ve günlük yaşama geçirmek. Bunu kabul eden ülkeler, yeni dünya düzeninde yerlerini alacaklar. Zorlama yok yani.!

    İkilem müthiş: Yeni dünya düzenini algılayıp, orada yer alacak ülkeler arasına girmek için, o ülkelerin bize verdikleri ev ödevlerini, eksiksiz ve sorgulamadan yapmak (teslimiyetçilik); ya da geçmişimize ve bizi biz yapan değerlere sahip çıkmaya çalışarak, devlerle özdeşleştirdiğimiz yel değirmenlerine yalın kılıç saldırmak (Don Kişot'çuluk) Sopanın ne tarafından tutarsak tutalım ellerimiz pislenecek yani.

    Yılmaz Ersöz
#19.09.2008 23:01 0 0 0
  • Türkçe'mizin Şeyine Şey Etmeyelim!


    Geçenlerde bir işyerine telefon etmem gerekti, dostum olan sahibini aradım. Bülbül gibi şakıyan sesiyle sekreter hanım telefonun öbür ucunda sordu: - Kim diyeyim efendim? Adımı verdim. - Sizi şimdi bağlıyorum efendim, dedi, işveli sesiyle... veya bana öyle geldi! Allah Allah! Ben ne yaptım ki beni "bağlıyor" bu kızcağız diye huysuzlandım! Bir an kafamdan geçti; "Acaba beni Michael Douglas mı zannetti, demir karyolaya mı bağlayacak? Yoksa bu işveli sesli hanım kız Sharen Stone mu?" Yoksa koyun mu zannetti? Şırrak karşıma dostum çıkınca bir anlık hayallerim söndü gitti! O anda söylemedim ama bir başka gün dostuma: - Yahu, dedim, senin sekreter hanım beni "bağlamaya" kalktı! Güldü, geniş yürekli, hoşgörülü dostum: - Napiim, o hep öyle konuşur ama, dedi, yeni kuşak gençler birtakım kelimeler üretiyorlar ki, düzeltene kadar bir yenisi geliyor yerlerine! İyi ki "Size geçiriyorum" dememiş!" - Ama çok çirkin, ikaz etsen de öğrenseler! - Kardeşim sizin gazeteleriniz, dergileriniz, muhabirleri, yazarları bile bu uydurma dili konuşuyor, yazıyor çoğu zaman. Sizlerin yol göstermesi daha isabetli olmaz mı? Bak şu laflara: Adam eşiyle mutlu bir hayat sürdürüyor, gazetede ondan bahsedilirken "Eşiyle oldukça mutluydu" diye çıkıyor! Bir başkası: Annesi ölmüş, kızcağız iki gözü iki çeşme ağlıyor, gazetede haber :"Genç kadın oldukça müteessir görünüyordu!" Çok mutlu yerine, eh, biraz mutlu, çok üzüntülü yerine, oldukça (az) üzüntülü hayli garip ve hayli ayıp kaçmıyor mu?

    "Kendine iyi bak"! Yeni moda bir laf veya emir de "Kendine iyi bak." Adam sevgilisinden ayrılırken genç kıza, "Kendine iyi bak" diyor ama maşallah iki genç de sağlıklı. Belki akşam, belki yarın buluşacaklar! O arada kendine iyi bak! Olur şey değil! Geçenlerde eski sekreterim ziyaretime gelmişti, ayrılırken: - Kendinize iyi bakın, demesin mi! Bir an alındım, hiç böyle söylemezdi diye düşündüm, yoksa şimdi kötü mü görüyordu sağlığımı? (Gidicisiniz gibi!) Belki bir hastayı ziyaretten sonra ayrılırken "Aman kendine iyi bak" denilebilir ama her dakika bu laf kullanılır mı?

    Eski İstanbul valisi doğru Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Şükrü Haluk Akalın'la Devrim Sevimay Vatan'da bir röportaj yapmış. "Kendine iyi bak" lafına başkan da takmış, "Kendime iyi bakarım, sizin söylemenize gerek yok ki. Dilimizde 'Sağlıcakla kal[/swf2][swf3]Allahaısmarladık', gibi sözler varken" diyor. "Bir de 'Size döneceğim' var; aslında atlatma dili bu!" "Ne zaman birlikteydik, ne zaman ayrıldık da bana döneceksiniz, demek geliyor içimden." - Peki hala tartışılıyor eski İstanbul valisi mi, İstanbul eski valisi mi? - Tartışmaya gerek yok. Tamlayan kelime başa gelir. Hiç "Telefon eski kulübesi" diyor musunuz? Eski telefon kulübesi diyoruz. Doğrusu eski İstanbul valisi...

    Euronun Türkçesi avro... Gelelim euroya. TV'de, borsada her yerde değişik telaffuz ediliyor, doğrusu nedir? Akalın cevaplıyor: - AB para birimini Almanlar oyro, Fransızlar öro, İngilizler yuro diye seslendiriyor. Bunun formülü şöyledir. Kendi dilinizde Avrupa'yı nasıl okuyorsanız, ilk hecesinin sonuna o harfini getirirsiniz. Türkçesi, doğrusu avro'dur. Geçen hafta Azerbaycan'daydım ve onların bile avro dediklerini duydum. - Şey için ne diyorsunuz? - Eşya kelimesinin tekilidir. Şey önemli kelimedir ama kullandığınız yere bağlı. "Şeyin şeyini şey ettim" derseniz, olmaz. Hangi anlamı katarak söylediğinize bakmak gerekir. Ben de haddim olmayarak gazetecilerden, yazarlardan, öğretmenlerden "Ne olur Türkçede beraberce şeyin şeyine şey etmeyelim" diye rica ediyorum.

    Yılmaz ÇETİNER
#19.09.2008 22:59 0 0 0



  • KELİMELERİN GÜCÜNÜ ANLAMADAN İNSANLARIN GÜCÜNÜ ANLAYAMAZSINIZ!


    İyi şeyleri engelleyen sözler esasında saymakla bitmez. Bu sözlerden bazıları bir virüs gibi bulaşıcıdır. Kırıcı sözler ise ruhlarda onulmaz yaralar açabilir ve insanların özgüvenini zedeler. Zehir gibi acı sözlerin kullanımı, en coşkulu ortamlarda bile havanın buz kesmesine yol açar.

    Türkçemizde keder ve hüzün kelimelerinin sayısı 100'ü aşarken, neşe, sevinç ve sevda sözlerinin sayısı 30'u geçmez. Olumsuz duygu ve düşüncelerin anlatan basmakalıp sözler de övgü sözlerinden çok fazladır. Bunlara bir de önyargılar, peşin hükümler ve bir tür yalan olan mazeretler eklenir. Aksi gibi sevgi sözlerini kullanmakta olağanüstü cimri davranırken, başarıyı engelleyen sözleri her fırsatta kullanırız. Bu tür sözler, aile mutluluğunu ve ülke huzurunu bozar.

    Kötü ve olumsuz sözlerin yerli yersiz sık kullanımı işyerlerindeki verimi de düşürür. Çünkü kötü söz ne kadar ucuzsa, iyi iş o kadar pahalıdır...

    İyi şeyleri engelleyen sözler esasında saymakla bitmez. Bu sözlerden bazıları bir virüs gibi bulaşıcıdır. Kırıcı sözler ise ruhlarda onulmaz yaralar açabilir ve insanların özgüvenini zedeler. Zehir gibi acı sözlerin kullanımı, en coşkulu ortamlarda bile havanın buz kesmesine yol açar. İnsanlar arası iletişimi bozan sözler ise topluma kin tohumları saçar.

    Mermi gibi sözler

    Bazı sözler, ailede, şirkette ve toplumda şiddetin tohumlarını eker. Kişiliği ve özgüveni mermi gibi sözlerle yaralanmış kişiler güçten düşer ve başarıyı yakalamakta zorlanır. Karşısındakine "Sen adam olmazsın!" diyen kişi önce kendisiyle yüzleşmek ve kendisinin ne ölçüde adam veya insan olduğunu sorgulamak zorundadır.

    "Senin aklın ermez" ve "Sana mı kaldı?" gibi sözler, küçüklerin ve gençlerin araştırma ve iş yapma azimlerini daha işin başında yok eder. "Boyundan büyük işlere kalkışma!" azarı ile ikide bir paylanan kişilerin kırılan cesaretleri onların kabuğuna çekilmesine yol açar.

    "Senden başka ne beklenir ki?" ve "Sen kim, başarmak kim" sözlerindeki küçümseme ve hor görme ise yeni filizlenen başarı girişimlerini hoyratça kırar.

    Yenilik düşmanlığı

    Beynini terletip yeni bir fikir veya çözüm üretenlere önce "Bu fikri de nereden buldun?" diye sitem edilir. Aşağıdaki diğer tepkiler ise biraz daha yumuşak ama aynı ölçüde moral bozucudur:

    "Bunu hiç deneyen olmuş mu?" sorusu ile yenilikçi kişiden ikna edeci örnekler bulması istenir. "Düşünce iyi ama pratik değil" sözüyle dar görüşlü kişiler, önerilen yeniliği daha anlamadan hemen "hayalci" etiketini yapıştırır.

    Mevcut bozuk düzeni sürdürmekten yana olanlar, "Bizim için çok erken" itirazı ile değişim önerisini gündemden düşürmeye çalışır. "Biz buna henüz hazır değiliz" sözü de aynı ölçüde frenleyicidir.

    Bu uyarılara rağmen yeniliği savunanlar "Eski köye yeni adet getirme." diye sert bir şekilde azarlanır. "Bu proje güzel ama bize uymaz!" yorumunu yapanlar bize uyacak alternatif bir projeyi nedense hiçbir zaman üretmez.

    Eskinin taraftarları, "Bakalım başarabilecek mi?" kuşkusu ile yeni fikirleri hayata geçirenleri sürekli olarak gözetler. İpin üstündeki cambaza "Ne zaman düşecek" diye bakarcasına, aksiliklerin yenilikçi kişiyi ne saman sendeleteceği ve yere sereceği kıskanç bir merakla izlenir. Getirdiği yenilik başarılı olanlar ise insafsız eleştirilerle yıpratılır. Övgü bekleyen yenilikçiye yöneltilen tepkiler onu anasından doğduğuna pişman edecek kadar serttir

    Tembellik bahaneleri

    Sorunları algılayanlar ama çözüm için kendilerine yormak istemeyenler, koltuklarına gömüldüklerinde şu bahaneler ile kendilerini avutur:

    Bırakmazlar: Bu sözü bir işi deneyecek enerjiyi kendinde bulamayanlar peşin olarak kullanır.

    Zamanım yok: Tembelliklerine bahane arayanlar, haftanın 7 gününün, günün 24 saatinin, iki- üç saatlik bir başarı çabasına yetmeyeceğini savunur.

    Nereden başlasam bilmem ki? Siz bir kere ilk adımı attığınızda, çözümler çorap söküğü gibi arka arkaya gelir. Yeter ki siz bir başlayın

    Artık çok geç! Bir işi başarmak için hiçbir zaman geç değildir. Her zaman her koşulda yapılacak bir şey muhakkak vardır.

    Bana kalsa çoktan yapardım: Bu bahaneyi bırakıp bir an önce harekete geçin. Elinizi tutan mı var?

    Ben tek başıma ne yapabilirim ki: Bu cümleyi bir aksaklığı gören ama düzeltmek için parmağını taşın altına sokmayanlar kullanır. Siz ataletinize böyle bir kılıf aramayı bir tarafa bırakıp bir şeyler yaptığınızda başkaları da peşinizden gelebilir.

    Sosyal virüsler

    Ünlü yazar Cenap Şehabettin, yaklaşık 100 yıl önce şu teşhisi yapmıştı. "Millet bitti! Memleket mahvoldu! diye haykıranlarımızı muayene ediniz. Ya yüreklerinde memuriyet hasreti vardır, ya da ceplerinde para yoktur." Günümüzde de ağızlarda sakız olmuş bazı boş sözler adeta AIDS virüsleri gibi, toplumsal bağışıklık sistemimizi zayıflatır.

    Ev ve kahvehane sohbetlerinde "Biz adam olamayız." ve "Bizden ne köy olur ne kasaba" diye konuşanlar, kendi yetersizliklerini tüm topluma yüklemiş olur. Bunlar "Toplum ve insanlar yetersizse benim de bir şeyler yapmama gerek yok" diye düşünür.

    "Bu millet adam olmaz." ve "Millet değil illet" gibi basmakalıp ve saçma sözler, kullananların ruhlarının aşağılık kompleksi ile sakatlandığını ortaya koyar.

    Değişime ve reformlara karşı olanlar ise "Burası Türkiye!" ve "Böyle gelmiş, böyle gider!" sözlerinin arkasına saklanır.

    Bacağına ateş edenler

    Bazı zehirli sözlerin başkalarına ve topluma bir zararı yoktur. Bu sözler sadece kullananları yaralar. Geçmişteki tatsız olaylar nedeniyle özgüvenlerini zedelenen kişiler, kendilerini kuşatılmış gibi hisseder.

    Bu kişiler "Herkes bana karşı!" ve "Kimse beni sevmiyor." diye söze başlar ve bacağına ateş edercesine aşağıdaki sözlerle kendi kişiliklerini yaralarlar:

    Beni anlamıyorlar: Kendinizi daha iyi anlatmayı deneyenlerin halinden anlayanlar muhakkak olacaktır.

    Bana imkân vermiyorlar: Kimse imkânları altın bir tepside sunmaz. Başarı, imkansızlıklarla boğuşanların yüzüne güler.

    Aksilikler hep beni bulur zaten: İşler bir dönem kötü gidebilir ama her şeyin rayına oturacağı günler için mücadele etmek gerekir.

    Çaresizliğin batağında

    Geçmiş yıllardaki başarısız girişimler, bazen insanı çaresizliğe sürükler. Çaresizliğin getirdiği atalet nedeniyle, zamanla kişi daha da derinlere batar.

    "Ne yapsam boş! veya "Neye yarar ki?" deyip kendinizi mücadeleden uzak tuttuğunuzda, sorunlar daha da büyüyerek üstünüze gelir. Yapılan her işin çözüme az veya çok bir katkısı vardır. Hiçbir şey boşa gitmez.

    "Bu işte bir bit yeniği var" düşüncesi ile uzak durduğunuz bir konuyu yakından incelediğinizde riskler ve fırsatlar somutlaşır ve daha akılcı kararlar alabilirsiniz.

    Size "Bu işin sonu yok." dedirtecek kadar kötü giden işler, bir yol ayrımından sonra birden düzelebilir.

    Bazen olayların akışı ve dünyanın gidişi karşısında "Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete" diyecek ölçüde çaresiz kalabilirsiniz. Ancak düşündükçe, tartıştıkça ve okudukça çaresizlikten ve hayata seyirci kalmaktan kurtulursunuz.

    Kariyer katilleri

    Bazı ön yargılar ve düşünceler, kişinin girdiği işte başarılı olmasını ve yükselmesini zorlaştırır. İlk bakışta haklı ve gerçek görünse de bu kariyer katili sözlerden uzak durmak gerekir. Çeşitli gerekçelerle iş ritmini düşüren ve kendini işe vermeyenler, yıllarını boşa harcamış olur. Oysa bir atasözümüzün vurguladığı gibi "Sen işi bırakmazsan, iş seni bırakmaz."

    Kariyer katili şu sözlerden uzak duranlar, başarıyı daha kolay yakalar:

    Ben yetkili değilim: Bürokratik ve hiyerarşik şirketlerde bu söz doğru olabilir ama günümüzde yükselmek için yetki talebinde bulunmak gerekiyor. Şirketin sorunlarına kafa yorduğunuzda siz de iyi çözümler bulabilirsiniz.

    Zaten kimse iyi çalışmıyor! İşine kendini vermeyenleri değil, iyi çalışanları örnek aldığınız takdirde daha hızlı yükselirsiniz.

    Bu paraya bu kadar çalışma çok bile! Ücretiniz gerçekten düşük olabilir ama siz işinizin vitesini bilerek düşürdüğünüz takdirde işyerinin zararı çok sınırlı olur, esas zararı siz görürsünüz!

    Bu işyerinde motivasyon yok! Siz kendinizi başarıya odaklayamazsınız, hiç kimse bunu başaramaz. Başkalarından bir güdüleme beklemeden siz elinizden gelen her şeyi yapmak zorundasınız.

    Sistem bozuk! İşyerinde çalışma ve üretim sisteminin düşündüğünüz kadar iyi olmaması durumunda siz yine de kendi görevinizi en iyi şekilde yapmaya bakın. Sistem ileride düzelir ama sizin kaybettiğiniz yıllar bir daha geri gelmez.

    Müdürüm ne dediyse yaptım: Yalnız verilen işi yaptığınız takdirde yeni beceriler edinmeniz zorlaşır. Müdürün istediklerini yine yapın ama sizin de kendinize göre bir kariyer planınız ve yol haritanız olsun.

    Nedense hiçbir işimi beğenmiyorlar: Aile yuvasından kanatlanıp bir işe giren herkes ilk yıllarda buna benzer duygularla boğuşur. Siz çevredeki insanlar yerine işinize yoğunlaşın. Ayrıca bu kadar kırılgan olmanıza da hiç gerek yok.

    Girişimcinin söz tuzakları

    "Ah biraz sermayem olsa!" görüşüne kapılanlar, iş fikri geliştirmeyi ihmal eder ve erteler. İş fikrinin ve proje üretme becerisinin eksikliği ise sermaye bulmayı zorlaştırır. İş kurduktan sonra "Küçük olsun benim olsun." düşüncesine tuzağına düşenler, stratejik işbirliği ve ortaklıklara soğuk bakar ve kurduğu iş hep güdük kalır. "Denetim hep bende olmalı" endişesi ise profesyonel yöneticilere yetki devrini önler. Girişimci her işe yetişemeyeceği için işler karışır.

    İşinde "Ayağını yorganına göre uzat" atasözünü şiar edinenler, işini hiçbir zaman büyütemez. Çünkü küreselleşme döneminde ancak mevcut imkânları sonuna kadar zorlayanlar ve imkânları yoktan var eden girişimciler ayakta kalabilir.

    Sürekli olarak "Çinliler bizi mahvediyor." diyerek dış rekabetten yakınanlar ise, işine yeniden yapılandıracak moral ve cesareti kendinde bulamaz. "Bu kafa ile AB zor!" zihniyeti ise, müktesebata uyumu başarılamayacak bir iş gibi görür ve havluyu atar.

    Girişimcinin şirketinde çalışanların bir zamanların "Bizde size göre mal yok" veya "Alacaksınız indireyim" türü müşteriyi küçümseyen sözlerin benzerlerini kullanmaları da satışları bıçak gibi keser.

    İletişim ve diyalogdaki parazitler

    Konuşma sırasında karşısındakine "Anladın mı?" demek onun kavrayışını küçümseme anl***** gelir. Bunun yerine "Anlatabildim mi" sorusunu sormak daha iyidir. Diyalog sürerken "Sen zaten hep böylesin" çıkışı ise, geçmişteki bir kuyruk acısının belirtisidir ve sağlıklı iletişimi anında koparır.

    Kişiliği ve fikirleri zayıf olanlar en ufak bir tartışma sırasında "Sen benim kim olduğumu biliyor musun? sorusuyla makamını, karşısındakini ezmek için kullanır. Tartışmalarda "Sen kim oluyorsun ki" sözünden medet umanlar da aynı hatalı davranış içindedir.

    "Paran kadar konuş" sözünde zenginliğin, "Sen gelirken, ben gidiyordum." sözünde nüfus cüzdanının eski olmasının sahte gururu ön plana çıkar.

    "Ben sana gösteririm!" tehdidinde intikam ama aynı zamanda çaresizlik duyguları gizlidir.

    Karamsar kehanetler yapmayı huy edinenler ise işlerin kötüye gitmesini çözüm çabalarına katkıda bulunmadan, sinsice bekler. Onların en büyük zevkleri felaket anında "Ben demiştim" diye öğünmektir.

    Bencillik ve gaflet döngüsü

    "Bize bir şey olmaz" ve "Biz farklıyız" sözü ile yaklaşan riskleri göz ardı edenler, mutsuz son kapıyı çaldığında "Ben nereden bilebilirdim ki?" sözüne sığınmaktan başka bir iş yapamaz.

    "Bana ne" veya "Bana göre hava hoş" diyerek bencilliğin ataletini seçenler, zor günlerde etraflarında kimseyi bulamaz. "Bu bizim sorunumuz değil" ve "Boş ver abi ya!" nihilizmi ile kendi küçük ve boş dünyalarında pinekleyenlerin sonu da yalnızlıktır.

    Vasatlığı standart olarak kabul edip "Beşten şaşma, altıyı aşma" ilkesini uygulayanların kendi hayatı da başkalarının sıradan davranışları ile çirkinleşir.

    Çevresindekilere " Her ortamda ortalarda dolaş ki sana bir sorumluluk verilmesin" öğüdünü verenlerin işlerin sahipsiz kalmasından yakınmaya hakları yoktur.

    Zirvede falsolu sesler

    Yönetim kademelerinde edilen bazı sözler, işyerindeki üretim heyecanını ve mükemmellik tutkusunu zayıflatır. Bazen de beden dilinin dudak bükmek, burun kıvırmak ve elinin tersiyle itmek gibi ifadeleri, kötü sözlerden daha kırıcı olabilir. Yöneticilerin şu sözleri, çalışanların işyerine bağlılığın azaltır:

    Konuyu komisyona havale edelim: : Alınacak önemli kararları komisyona havale etmek işleri sürüncemede bırakır. İngilizler, bu yöntemi "analiz yolu ile felç etme" (paralysis by analysis) diye nitelendirir.

    Sorumluları cezalandıracağım: İyi bir yönetici, işyerindeki bir aksaklığın en büyük sorumluluğunun kendisinde olduğunu bilir.

    İşler kötüleşince küçülmek gerek: Rüzgâr tersten esince önlem almak gerekli tabii. Ancak böylesi dönemlerin atılım yapmak için en iyi dönem olduğunu unutmadan. Konjonktüre direnen ve tanıtımına, yeni ürünlere ara vermeyen şirket, işler düzelince iki adım önde olur.

    Bu elemanı gözüm tutmadı: Kişileri sempatik olup olmadıklarına göre değil de performansı ile değerlendirmeyen yöneticilerin etrafını evet efendimciler sarar.

    Aynı gemideyiz: Yönetici bu sözü bilanço zarar yazmaya başladığında ve yumurta tam kapıya geldiğinde söylerse, kimse özveri göstermeye gönüllü olmaz. Çalışanların değerini iyi günde de takdir etmek gerekir.

    Mazeretler ülkesi

    Yukarıdaki sözlerin yarattığı başarısızlık ve verimsizlik ortamında en iyi yapılan iş mazeret üretimidir. Ödevini yapmayan çocuğun "Elektrikler kesikti" ve "Öğretmen bana taktı!" mazeretleri ile başlayan bu üretim beşikten mezara kadar sürer. Sporda her yenilginin bahanesi olarak çamur sahalar, sakatlıklar, hakemler ve şanssızlık gösterilir. Mazeretler ülkesinin politikacıları, ya "Enkaz devraldık" diyerek geçmiş dönemin yöneticilerini suçlar, ya da "Benden sonra tufan" zihniyeti ile sıkıntıları geleceğe devreder.

    Enflasyon yükseldiğinde suç ya domateste ya da yeşilbiberdedir! Bu ortamda toplum zararına işler yapanlar ise kendilerini "Ben yalnız emirleri uyguladım" mazereti ile savunur

    Güzel, umutlu ve duygulu sözleri kullanmayı hep "Yarın"a bıraktığımız takdirde kaderimiz, insanların yaralayan sözlerimiz nedeniyle pişman olup "Keşke!" demek olur. Ancak kötü sözler etrafta fütursuzca dolaşsa da bunların kara büyüsünü bozmak kolaydır. Çünkü yüz bin kötü sözün düğümünü bir iyi söz çözebilir...


    Yazan: Faruk Türkoğlu
#19.09.2008 22:58 0 0 0
#19.09.2008 22:07 0 0 0
  • Türk Demek Türkçe Demektir


    Bağımsızlık ruhunun temelinde kimlik bilinci, kişilik, onur/haysiyet duygusu, ve özgüven yatar. Bağımsızlık benim karakterimdir diyen Atatürk onun için halkımızın kimlik, kişilik, onur, ve özgüveni üzerinde durdu. Kafalar, gönüller bağımsız olmadan, ülkenin ne iktisâdı, ne savunması, ne de dış siyaseti bağımsız olabilirdi.

    Atatürk Türk Kimliğini Türkçe ile tanımlamıştır. Onun için de Atatürk ün Kurtuluş Savaşından sonraki temel dâvâsı Türkçeyi, dolayısıyla Türk kültür ve kimliğini yabancı boyunduruklardan korumak, bunun için de eğitimi her düzeyde Türkçe ile yapmak, halkın yabancı dille, (yâni yabancı misyoner türü) eğitime özenmesini önleyecek tedbirler almak olmuştur. Bakınız Atatürk bu konularda neler diyor:

    Türk demek Türkçe demektir; ne mutlu Türküm diyene. (Meğer meşhur sözün birinci kısmı da varmış!).

    Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin.

    Ülkelerini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır. (ve tabii korumalı)

    Kat'î olarak bilinmelidir ki Türk milletinin millî dili ve millî benliği bütün hayatında hâkim ve esas olacaktır. [Elbette bütün hayattan kasıt siyaset, hukuk, teknik, bilim, eğitim, sanat, tıp, kültür ve edebiyattır; hayatın her yüzü.

    Batı dillerinden hiçbirinden aşağı olmamak üzere, onlardaki kavramları anlatacak keskinliği, açıklığı haiz Türk bilim dili terimleri tesbit edilecektir. (Atatürk bizzat kendisi bu dâvâ uğruna çalıştı. Bugün askerlikte olsun, matematikte olsun kullandığımız birçok terimleri Türkçenin derinliklerinden çıkarıp bize armağan etmiştir. Altmış beş yıldır bu konuda çok ilerleme kaydedilmiş, her yeni bilimsel kavram tam Türkçesiyle ifâde edilebilir konuma gelinmişken ne hikmetse şimdi bazı odaklar bu gelişmeyi ve Türkçeyi hızla yoketmekle uğraşıyor.)

    Daha 1924te: Millî eğitimin ne demek olduğunu bilmekte hiçbir tereddüt kalmamalıdır. Bir de millî eğitim esas olduktan sonra onun lisanını, usulünü, vasıtalarını da millî yapmak zarureti münakaşa edilemez.

    1938de, vefatından az önce: Türlü bilimlere ait Türkçe terimler tesbit edilmiş, bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hâdise olarak kaydetmek isterim.

    Ve nihayet Türk bilimci ve eğitimcisine şu vasiyeti: Bakınız arkadaşlar, ben belki çok yaşamam. Fakat siz, ölene dek Türk gençliğini yetiştirecek ve Türkçenin bir kültür dili olarak gelişmeye devamı yolunda çalışacaksınız. Çünkü Türkiye ve Türklük, uygarlığa ancak bu yolla kavuşabilir. ( Atatürk ün sözlerinin kaynağı ve ilâve bilgiler için: Bkz. O. Sinanoğlu, Atatürk ve Türk Bilim Dili, Bilim ve Teknik , sayı 59, sff. 8-11, Ekim 1972).

    Görülüyor ki, Atatürkçülükle, yabancı dilden eğitim, hiristiyan misyoner okulu modeli demek olan kolej (veya benzeri Anadolu lisesi) yanlısı olmak kesinlikle bağdaşmaz. O halde Atatürkçülere bugün, her zamankinden çok, büyük bir görev düşüyor: Türkçe bir iki nesil sonra yokolmadan yabancı dille eğitime son verilmeli, onun yerini yabancı dil takviyeli Türkçe Fen liseleri veya Ülken (süper) liseler düzeni almalı. Türkçe bilim ve teknik yayınları (telif ve tercüme, dergi ve kitaplar) Devlet ve çeşitli kuruluşlarca teşvik edilmeli. Unutulmamalı ki, Türk Devleti nin birinci görevi Türk adının, kimliğinin, onun için de Türkçenin ilelebet yaşamasını sağlamaktır.

    Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu
#19.09.2008 21:17 0 0 0
  • Ahmet Taner Kışlalı | Türkçe'den Utananlar


    Bazen yazdığınız bir yazının nasıl bir etki yapacağını önceden kestiremiyorsunuz.

    Sizi çok rahatsız eden bir konuya değiniyorsunuz. Ancak küçük bir kesimi ilgilendireceğini düşündüğünüz halde, yazmadan edemiyorsunuz. Ama yazının yayımlanmasıyla birlikte, başlıyor telefonlar.

    Hem memnun oluyorsunuz, hem de konunun sizin düşündüğünüzün çok ötesinde önem taşıdığını kavrıyorsunuz.

    Meğer pek çok kişi, içindeki kızgınlığı boşaltmak, tepkisini dile getirmek için bir kıvılcım bekliyormuş. Birilerinin bazı şeyleri yüksek sesle söylemesi gerekiyormuş.

    Türkçe'den utananları "aşağılık duygusu"na bağladığım yazı bunlardan birisiydi. O kadar çok destekleyici tepki geldi ki, ilk fırsatta konuya yeniden dönmeye karar vermek zorunda kaldım.

    * * *
    Duygularını ilk dile getirenlerden birisi, eski bakanlardan Sayın İhsan Topaloğlu idi:

    - Mantık dışı bir biçimde, yabancı sözcük hayranlığı var. Bakıyorsunuz, savaş uçaklarımız günde şu kadar "sorti" yapmışlar. Neden "çıkış" yapmıyorlar da "sorti" yapıyorlar?
    Niçin "özel tim" olup da "özel takım" olmadığı da sorulabilir tabii.
    Emekli büyükelçilerden Sayın Cahit Tayra da bir zamanlar taksilerin üzerine "Taxi" yazılmasını engellemek için nasıl uğraş verdiğini anlattı. Ve ekledi:
    - Adam "Hotel Capri" diye tabela asıyor. İtalyanlar için hiç ilginç değil. Diğer yabancı turistler de zaten isteseler İtalya'ya giderlerdi. Örneğin "Menekşe Oteli" dese, yabancılar için çok daha ilginç olacak!...
    Birkaç günlük tatil için İtalya'ya gitseniz, İstanbul Oteli'nde kalıp Adana kebap mı yemek istersiniz?

    * * *
    Yıllar önce, "spor basını" ile ilgili bir seminerde, Kahraman Bapçum ile yanyana oturuyorduk. "Futbol sezonu", "basketbol sezonu" gibi sözler o kadar sık geçiyordu ki, dayanamayıp söylendim:
    - Ne demek "sezon"?

    Bu sözcüğe Sayın Bapçum da öylesine alışmıştı ki, birden amacımı kestiremeyip "sezon"un ne demek olduğunu anlatmaya koyuldu. "Futbol mevsimi" demek varken "futbol sezonu" demenin gerekçesini bulması ise zaten olanaksızdı.

    Başta Sayın Özal ve hatta Sayın Demirel olmak üzere, devletimizin bazı büyüklerini TV'de dinlerken, sözlerini sürekli olarak kafamda Türkçe'ye çevirmekten yorgun düşüyorum.

    Niçin "Kürt gerçeği" değil de "Kürt realitesi"?
    Niçin "bütünleşme" değil de "entegrasyon"?
    Niçin "ayrıntı" değil de "detay"?
    Niçin "kafa yapısı" değil de "mantalite"?

    Ve niçin, yabancı dili çok iyi konuşan Sayın Ecevit yabancı sözcükler kullanmıyor da, bildikleri yabancı dil ile ancak kahve sohbeti yapabilecek durumdaki "milliyetçi" ( ! ) büyüklerimiz, her tümcenin içine birkaç tane yabancı sözcük sokmak gereğini duyuyorlar? Bilinç altlarında bir sıkıntıları mı var?

    Ne kadar derin birikimleri olduğunu kanıtlamak gereksinmesi içindeler mi? Halkın anlayabileceği bir dil kullansalar, önemlerini yitireceklerinden mi korkuyorlar?

    * * *
    Yıllar önce, Meclis kürsüsünde, hakkımda verilen gensoru önergesine karşı savunma yapıyordum. Bir ara "eşgüdüm" ve "sav" sözcüklerini kullanınca, muhalefet sıralarından bağrışmalar geldi:

    - Ne demek "eşgüdüm", ne demek "sav"? Türk köylüsü anlar mı?
    Gülümsemeden kendimi alamadım:
    - Herhalde haklısınız dedim, "koordinasyon" ve "tez" deseydim Türk köylüsü daha iyi anlardı ( ! )...
    Galiba gerçekten de haklı olan onlardı. Bakın bazı yeni binaların kapılarında artık "pull" ve "push" yazıyor. Köylümüz kente geldiğinde yadırgamasın diye olacak ( ! )...
    Bakıyorum da, halk gene "perhiz" yapıyor; okumuşlarımız ( ! ) ise aşama yapmışlar "diyet" uyguluyorlar.

    Biz, çocukken "cankurtaran"ların "canavar düdükleri"ni duyardık. Şimdi "ambulans"lar "siren" çalıyor.
    Dergilerimiz "özel haber" yerine "exclusive" olanını tercih ediyorlar. TV'lerimiz "talk show" yaparak Amerika'yı yakalama peşindeler.

    Bir zamanlar Münir Nurettin gibi, Lefter gibi "büyük yıldız"larımız vardı. Oysa şimdilerde çağdaş uygarlık düzeyine ulaştığımız için, harıl harıl "süper star"lar yetiştirmekle uğraşıyoruz.
    Bakkallarımız bile "market" oldu; "şenlik"lerimiz ise "festival"...

    Artık yabancılar Türkiye'de yabancılık çekmeyebilirler; ama Türk insanı Türkiye'de yabancılık çekmeye başladı...

    Aşağılık duygusunun ürünü bir "yaranma içgüdüsü" bizi Batı'ya yaklaştırmıyor, uzaklaştırıyor...
    Tıpkı, "Tanrı uludur, Tanrı'dan başka yoktur tapacak!" tümceleri ile sabah uykumun arasında bana bir başka huzur veren müezzin sesinin yerini, hoparlörlerden gümbür gümbür yayılan Arapça tümceler alınca, Tanrı'ya daha yaklaşacağımıza uzaklaştığımız gibi...
#19.09.2008 21:13 0 0 0
  • dilimizin kirlenmesi - dil kirliliği nedir - dilimizin kirlenmesi - türkçemizi kirleten kelimeler - türkçemizin kirliliği - türkçeyi kirleten kelimeler
    Dilimiz ve Dil Kirliliği

    12 Eylül'den sonra, Atatürk'ün bizzat kendi parasıyla kurdurduğu Türk Dil Kurumu kapatıldı. Yasalar çiğnenerek hem de. Türk Dil Kurumu'nun yönetimi, dil devrimine karşı olanlara teslim edildi. Bugün de bu durum sürmektedir. Böylece güzelim Türkçemizin yuvasına yabancı dillerin yumurtaları konuldu. Türkçe bilim dili değildir gibi saçma sapan tartışmalar başladı. Ve dilimizdeki aşırı kirlenme, o günden bu güne bir çığ gibi büyümektedir.

    Bizler konukseveriz ama yurdumuza, evimize gelen İngilizce, benim dilimi susturuyor, onu kovamaya çalışıyorsa, bütün satış yerlerinin, meydanların, otellerin, büyük binaların, işhanlarının, özel televizyonların, magazin dergilerinin adlarından benim güzelim Türkçem kovuluyorsa, bütün gücümüzle buna karşı çıkmamız gerekiyor. Yurduma gelen konuk elimizi dostça tutuyorsa, dilimize saygı gösteriyorsa, onu her zaman hoş karşılarız. Ama elimizi tutmuyor da, parmaklarımızı sıkarak kırmaya çalışıyorsa o el dost eli değildir.

    Unutmayalım, diller ulusların gece gündüz yanan kandilleridir. Ülkeme gelenler benim kandillerimi, sokak lambalarımı söndürüyorlarsa, benim anamdan atalarımdan öğrendiğim güzelim Türkçeme bir çeşit 'Soykırım' uyguluyorlarsa, onlara karşı savaşım vermemiz gerekmektedir.

    Dilimizi toprağımızı korur gibi korumalıyız. Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük servet, zengin, temiz bir Türkçe olmalıdır.

    Ceyhun Atuf Kansu, bugünleri görmüş, ta 1966 yılında yazdığı bir şiirde şöyle diyor: "Haraç Mezat / Yaylalarımdan yarın oksijenimi satarsanız / Ve korkuyorum alfabemdeki ulusal besini / Türkülerimi sevincimin gezeneğini, / Ağlamak hakkımı bile ağıtlardan, / Bağımsızlık yelinin yolunu keserseniz / Bir gün onurumun altın madenini verirseniz / Dağlarımı da satarak el oğluna, / Alın gidin o gün, hayrını görün demokrasinin" İmece Dergisi, sayı:65, Eylül 1966.

    Osmanlılarda ve günümüzde kimi edebiyatçılar, birtakım söz oyunları ile sözü gerçek yaşamdan koparmaya çalıştılar. İçinde tane olmayan harmanı savurmaya benzer bu. Oysa bugün dünya çığırından çıkmıştır. Ülkemiz ve dünya insanlığı ABD emperyalizmi ile AB emperyalizminin ağır kuşatması altındadır. Ülkemizin çok büyük sorunları vardır. Çok büyük haksızlıklar ve kötülükler vardır. Biz yazarlar bütün bunları, yalnızca biçim ve sözcük oyunlarıyla, moda anlayışlarıyla halkımıza nasıl anlatacağız? Sözcüklerin anlamını ve kan grubunu değiştirenleyiz.

    Söz sanatını 'Salt anlatımdır' diyerek, onu özünden kopararak ölü sözcükler yığınına dönüştüremeyiz. Kulağa hoş gelen, sık bir sözcük örgüsüyle ama özünde hiçbir şey olmayan şiirler, öyküler, romanlar yazılıyor günümüzde. Buna plastik anlatım ya da slikonlu anlatım da diyebiliriz. İçi boşaltılmış sözcüklerle kulağa hoş gelen ses dizimleriyle kalıcı bir sanat yapılamaz.

    Son yirmi beş yıldan beri dilimiz yüzsüzleştirilmeye başlandı. Dilimiz adeta hadım ediliyor. Günümüzde 'alıcıları hep batı'yı, batı dillerini çeken bir çeşit sömürge vatandaşı kimliğindeki kişiler, konuşmaları ile yazıları arasına İngilizce sözcükleri serpiştirmeden kendini alıkoyamıyorlar. Bu kişiler etkili yerlerde oldukları için, toplumumuza çok kötü örnek olmaktadırlar. Son yıllarda dilimize o kadar yabancı sözcük girdi ki sıradan bir kentin ana sokaklarındaki satış yerlerinin adlarına baktığımız zaman bunu kolayca anlayabiliriz.

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün 1926 yılında, 825 sayılı madde ile sınırladığı TÜRKÇE SATIŞ YERLERİNİN ADLARI ile ilgili yasa, Turgut Özal zamanında kanun hükmünde bir kararname ile ortadan kaldırıldı. O günden sonra da dilimiz yabancı sözcüklerin saldırısına uğradı. Sonuç olarak bir futbol takımının oyuncu kadrosuna dönüştü dilimiz. Sahaya çıkan on bir kişinin yarısı yabancı futbolculardan oluşuyor çünkü. Dilimiz, kendi kültürlerinden, kendi coğrafyalarından utanan, ona sırt çevirenlerin alkışlandığı, parlatıldığı bir döneme girmiştir. Türkilizce melez bir dil oluşmuştur. Bu dille sanat yapılabilir mi? Seyrani'nin ünlü deyişiyle "Eğri okla doğru nişan vurulabilir mi?"

    Dilini yozlaştıranların önce kendilerini yozlaştırdıklarını burada apaçık söylemeliyim. Yazılı ve görsel basında Türkçe harfleri kendi ses uyumlarıyla değil, İngilizce ses uyumuyla okuyup söyleyerek, örneğin: "Er aş negatif kan aranıyor" diye duyuru yapıyorlar. Duyuru sözcüğüne "anons", gen sözcüğüne "junior" diyorlar. Yıldız sözcüğüne "star", cankurtaran sözcüğüne "ambulans" diyorlar. Film gösterime girdi demek varken, "vizyona girdi" diyorlar. Dünya sözcüğü, "world"la yer değiştirdi. Hoşça kal sözcüğü "bye bye" oldu. Halkımız gökyüzüne sema değil, gökyüzü diyor. Aynı anlama gelen bir televizyon kanalının adı "sky". Yaşam demek varken "life", haber demek varken "haber portalı", yüksek, verimli çalışma demek varken "performans" diyorlar. Kendi ana dillerini ayaklar altına almak için adeta çıldırıyorlar. Bu bir aşağılık duygusunun, yabancı diller karşısında kendi ana dilini küçük görmenin göstergesi değilse nedir?

    Tanıtıma "demo", sunucuya "spiker", gösteriye "show", gösteri yapana "showmen", radyo sunucusuna "diskjokey", hanımefendiye "fırstlady", bakkala "market", torbaya "poşet", mağazaya "süper, gros market", ucuzluğa "damping", duyuru tahtasına "bilbord", sayı tablosunun adına "skorbord" diyorlar. Bilgi vermeye, bilgilendirmeye "brifing", bildiri sunmaya "deklarasyon", uğraşa "hoby", kentlerin girişine güzelim "Hoş geldiniz" yazmak varken "welcome", kent çıkışına yine İngilizce "goodbye", korumaya "bodygard", sanat ve meslek ustalarına "duayen", saygın kişiye "prestij sahibi", alanlara, meydanlara "platform", merkezlere "center", büyüğe "mega", küçüğe "mikro", sonuca "final", özleme "nostalji", iş hanlarına "plaza", sergiye "galeri, center room, show room", ana kentlere "mega kent", yolüstü aşevlerine "fast food", yemek çeşitlerine "menü", ödemeye ise "adisyon" diyorlar.

    Sözlerimi ünlü şairlerimizden Cemal Süreya'nın bir sözü ile bitiriyorum. "Türkçeden bir kıl kopar; içinde güneşler, dünyalar, ırmaklar vardır. Ama Türkçeden koparacaksın..."

    Osman ŞAHİN
#19.09.2008 21:11 0 0 0
  • A) Altay Dil Birliği Dönemi
    B) İlk Türkçe Dönemi-Çuvaş-Türk Dil Birliği Dönemi (Pre-Turkic)
    C) Ana Türkçe Dönemi (Proto-Türkçe)
    Ç) Eski Türkçe Dönemi (6.-10.yy)
    D) Orta Türkçe Dönemi (11.-16. yy)
    E) Yeni Türkçe (Yeni Yazı Dilleri) Dönemi (16.yy ve sonrası)
    F) Modern Türkçe dönemi (20. yy ve sonrası)
    __________________________________________________ ______


    Eski Türkçe Dönemi (6.yy-10.yy)

    Türk dilinin kuramsal olarak Proto Türkçe diğer bir deyişle Ana Türkçe döneminden sonra gelen ve Türkçenin yazılı metinlerle bilinen en eski devresi Eski Türkçe olarak adlandırılmaktadır. Eski Türkçe dönemi kendi içinde uzun bir dönemdir. Bu dönem bugünkü bilgilerimiz ışığında Türk dilinin en eski yazılı belgelerinin bulunduğu devreyi kapsamaktadır. Bu dönem ayrıca Türkçenin işlek bir yazı dili olarak kullanıldığını da belgelendirebildiğimiz en eski dönemidir. Bu döneme ait yazılı belgeler incelendiğinde, yazı dili tarihinin, edebî dil olarak çok eskilere kadar gittiği açıkça görülmektedir[3].
    Eski Türkçe döneminde siyasî coğrafyaya hâkim unsur, 6. yüzyılın ortalarında Batı Moğolistan'daki Altay dağları bölgesinde yaşayan ve aynı tarihte Çin'in kuzeyinde bugünkü Moğolistan'da, büyük bir devlet kuran (550-630, 680-745) Eski Türkler yani Köktürklerdi. Bu dönemdeki söz konusu Türkçe de bu Köktürklerin diliydi. Ayrıca bu dil 8. yüzyıl ortalarında Moğolistan'daki Köktürk egemenliğine son vererek orada bir devlet kuran Uygurlarla (745-840), Şincan'daki Tarım havzasında Koço-Turfan Uygur devletini (850-1250) kuran yerleşik Maniheist ve Budist Uygurların da diliydi.
    Eski Türk çağlarından bugüne kalan metinler; Türklerin kendi dillerinin yazımında birden çok alfabeyi kullandıklarını göstermektedir. Köktürk dönemine ait metinlerin hemen hemen hepsi Türk Runik yazısıyla yazılmıştır. Bir anlamda eski Türk çağında Runik yazısı Türklerin asıl kullandığı alfabe değerinde olmuştur. Yine Eski Türk çağında oluşan yeni din çevreleri (Maniheizm, Budhizm) yeni alfabeleri de peşinden getirmiştir. Runik yazısından sonra Eski Türkçe döneminde Mani ve Uygur yazısı Türkçenin yazımında kullanılmıştır. Yine bu çağda Hristiyan olan Türklerin Uygur alfabesi yanında Süryani alfabesini de kullandıkları elde mevcut olan metinlerden anlaşılmaktadır. Yine Sogd, Brahmi, Tibet ve Çin yazılarının Türkçenin yazımı için az da olsa kullanıldığını belgeleyen metinler bugün elimizde mevcuttur (Barutcu-Özönder 2002: 485).
    Eski Türkçe dönemine ait yazılı belgelerin büyük bir çoğunluğu taş üzerine yazılmıştır. Bengü taş olarak adlandırılan bu abideler sonsuzluğu simgeleyen kaplumbağa kaideleri üzerine oturtulmuştur.
    Eski Türk çağından bugüne kalmış olan Türk-runik yazılı belgeleri oldukça geniş bir coğrafî alana yayılmıştır: Güney Sibirya'da yukarı Yenisey yöresinde, Abakan-Minusinsk ve Tuva bölgesinde, Kuzeydoğu Sibiryada Baykal gölü ve Lena kıyısında, Moğolistan'ın türlü yörelerinde (en çok Orhon ve Selenga ırmakları boyunda) Kırgızistan ve Kazakistan'ın türlü yörelerinde yer almaktadır.
    Köktürklerden kalan bu yazıtlar arasında yazılış tarihleri en kesin olanlar ve doğrudan doğruya Türk dili ve tarihi için kaynaklık edenler, 8. yüzyıla ait Orhun Abideleri ya da Köktürk abideleri olarak bilinen Költügin (732), Bilge Kağan (735) ve Tonyukuk (720-725?) yazıtlarıdır. Bugün için en uzun ve sağlıklı olarak bugüne kadar korunan yazıtlar Orhun yazıtları olmuştur. Köktürk veya Orhun abidelerinin bulunması, Türk dili tarihi açısından son derece önemlidir. Türkoloji çalışmalarına yeni bir boyut getirmiş ve açıklık kazandırmıştır. Özellikle Wilhelm Thomsen'in yazıtların alfabesini 1893'te deşifre etmesinden ve bu runik yazılı belgelerin Türklere ait olduğunun anlaşılmasından sonra Türkoloji alanına dünya bilim çevresinde özel bir ilgi gösterilmiş, Türkoloji araştırmaları hızla ilerlemiştir.
    II. Köktürk Kağanlığının yıkılmasından sonra Türk Kağanlığının başına geçen Uygurlar devletlerini, Köktürk devletinin sahip olduğu mirasın üzerine kurdukları için, bu devletin yani bozkır kültürünün geleneğini sürdürüyordu. Eski Türkçenin son dönemlerinde Türkler farklı dinî muhitlere girmişlerdir. Özellikle Maniheizm, Budizm ve Hristiyanlık ile tanışan Uygur Türkleri merkezi Koço olan ve hâkimiyeti 400 yıl kadar sürecek, yerleşik hayat düzeninde, yeni bir devlet meydana getirdiler. Özellikle Turfan Uygurları 10. yüzyıldan itibaren gelişen ve 11-12. yüzyılda olgunluğa erişen Türk medeniyetinin kurucusu olmuşlardır. Uygur boylarının bir kısmı Çin'in Kansu bölgesine yerleşmiş ve burada kısa ömürlü devletler kurmuşlardır. Farklı dinler ile yeni bir kültür muhitine dâhil olan Uygurların kullandığı dil, yazı dili geleneği Köktürk dönemi Türk yazı dilinden farklı değildi. Teknik olarak Eski Türkçe dönemini kendi içinde biz Köktürkçe ve Uygurca olarak ikiye ayırıyoruz. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu iki dönem arasındaki farklar fazla olmayıp, Eski Türk çağında 11. yüzyıla kadar tek Türk yazı dili geleneği hâkim olmuştur. Aynı yazı dili bazı fonetik farklılıklarla ve değişen alfabelerle sürekliliğini korumuş ve işlek bir edebî dil olarak varlığını sürdürmüştür. Uygurca yazma eserlerin çoğu Sogd yazısının işlek biçiminden geliştirilmiş Uygur alfabesiyle yazılmıştır. Bu alfabe Türklerin Türk dilini yazmak için kullandığı ikinci alfabedir. Bunun yanında az da olsa bir kısım metinler Mani alfabesi ile yazılmıştır. Yerleşik hayattaki Uygurlar Budizm, Maniheizm ve ve Hristiyanlık çevresinde çok zengin bir edebiyat yarattılar. Bu dinlere ait dinî eserler Uygurcaya çevrilmeye başlandı. Birçok din kitabı Sogdca, Çince Toharca, Sanskrit ve Tibetçeden Uygurcaya çevrildi. Ayrıca birçok konuda telif Uygurca eserler de yaratılmıştır. Ayrıca Geç Uygur dönemine ait, Uygurların sosyal ve ekonomik düzenleri ile ilgili sivil belgeler de bugün için elimizde yer alan önemli belgelerdendir. Bu döneme ait eserler, 19. yy sonu 20. yy başında Çin'e, Şincan'a yapılan geziler sırasında elde edilmiştir. Bu eserler bugün Avrupa merkezlerinde özellikle Doğu Almanyada, Berlinde, Londrada British Museumda, Pariste Bibliotek Nasyonelde, Leningratta Asya müzesinde, Pekinde, ayrıca Japonyada Kyotoda bulunmaktadır.


    Orta Türkçe Dönemi (11.yy-16. yy)

    Türklerin 10. yüzyılda İslâmiyeti kabul ederek yeni bir muhite girmesiyle, Eski Türkçe döneminden itibaren süregelen yazı dili geleneği değişmemiş, aynen devam etmiştir. Ancak İslâmiyete girmeyle Eski Türkçe dönemi kapanmış ve yeni yazı dilleri oluşum sürecini toplayan Orta Türkçe dönemi (11-16.yy) başlamıştır.
    Bu dönemde Orta Asya steplerinden çıkan Türk toplulukları Avrasya ve ön Afrika coğrafyasına yayılmaya başlamışlardır. Ogurlar ve Kıpçaklar, Kıpçak bozkırlarına (Deşt-i Kıpçak) ve Mısır-Suriye bölgesine; diğer eski Türk toplulukları batıya, Avrasya derinliklerine; Uygurlar güneye, Şincan'a; Oğuzlar ise güneybatıya, İran, Anadolu ve Balkanlara yönelmişlerdir. Böylelikle Türk dilli topluluklar Avrasya ve Afrika coğrafyasında, çok sayıda siyasî oluşumun, devletin içinde, en eski dönemlerden itibaren tarihsel gelişmeleri belirleyici birer öge olarak tarih sahnesinde yer almışlardır.
    Oldukça uzun bir süreci kapsayan Orta Türkçe dönemi içinde sınırları yer yer birbiri içine geçen çeşitli yazı dilleri oluşmaya başlamıştır. Bu dönem çeşitli Türk yazı dillerinin oluşma dönemidir. Bu dönemdeki yazı dillerini şu şekilde sıralamak mümkündür: ,
    1. Karahanlı Türkçesi (11-13. yy); 2. Harezm Türkçesi (14.yy), 3. Kıpçak Türkçesi (Altın Orda Kıpçak Türkçesi) (13-16. yy) Memlûk Kıpçak Türkçesi (14-16. yy) Ermeni Kıpçakçası (16-17. yy), 4. Eski Anadolu Türkçesi (13-15. yy), 5. Çağatay Türkçesi (15-19.yy).

    1- Karahanlı Türkçesi (11. yy-13. yy)
    Orta Türkçenin başlangıç dönemini oluşturan ve yine Eski Türkçenin üzerinde temellenen Karahanlı Türkçesi, Karahanlı devletinin yazı dili idi. Karahanlıların İslâm dinini kabul etmelerinden sonra başkent Kaşgar önemli bir kültür merkezi hâline gelmiştir. Divan, Kutadgu Bilig, Atabetü'l-Hakayık gibi günümüze gelen az sayıdaki Karahanlı Türkçesi eseri aslında Eski Uygurcaya çok yakın özellikler taşımaktadır. Ancak sözvarlığında Arapçanın ve Farsçanın tesirleri artmıştır. Türk dili tarihi açısından en önemli iki eser Divan ve Kutadgu Bilig, bu dönemin eserleridir.
    Eski Türkçe döneminde Türkçenin tek bir yazı dili vardı. Orta Türkçenin başlangıç dönemini oluşturan ve yine Eski Türkçenin üzerinde temellenen Karahanlı Türkçesinden sonra Türk yazı dili farklı kollarda dallanmaya başlamıştır.

    2- Harezm Türkçesi (14.yy)
    Türk yazı dili geleneği 11. yüzyılda, Orta Asya'da, yazı dili-edebî dil seviyesinde iki ayrı sahada kendine gelişme yolu çizmiştir. Bunlardan doğuda olanının merkezi Kaşgar'ken, diğer batıda yer alan sahanın merkezleri Harezm ve Sirderya ırmağının güneyindeki Yedisu, Merv ve Buhara gibi şehirler olmuştur. Kaşgar bölgesinde gelişen Karahanlı Türk edebî dili, temelde eski Uygur Türkçesine bağlı idi ve Türklerin İslâmiyete girmesiyle birlikte İslamî bir özellik de kazanmıştı. 12. yüzyıldan sonra Orta Asya'daki Türk edebî dilinin gelişme sahası Harezm bölgesi olmuş ve bu sahada gelenek olarak Karahanlı Türkçesine bağlı, bunun yanında Kıpçak-Oğuz unsurları yanında kendine has dil özellikleri olan ve geçiş Türkçesi özelliği taşıyan Harezm Türkçesi şekillenmiştir. Karahanlı Türkçesi ile Çağatay Türkçesi arasında bir geçiş Türkçesi olarak değerlendirilen ve Karahanlı Türkçesi temelinde, bölgedeki kuvvetli Oğuz ve Kıpçak dil unsurlarını da bünyesine alarak kendisine has bir gelişim yolu çizen Harezm Türkçesi, bir taraftan Karahanlı-Harezm doğrultusunda ilerlerken, etnik yapısındaki çeşitlilik ve dilin kuruluş ve gelişme şartlarındaki lehçe karışıklıkları yüzünden Harezm-Kıpçak ve Harezm-Oğuz doğrultusunda gelişmiştir. Uzunca bir dönem Harezm'de Kıpçak ve Oğuz boyları bir arada yaşamış, bölgede gelişen yazı diline kendi dil özelliklerini vermişlerdir. Harezm'de yazılmış eserlerin Karahanlı yazı dili geleneğine bağlı, Oğuz-Türkmen özelliklerini taşıyan bir dille yazılmış olduğu görülür (Özyetgin 2001: 31).
    Türklüğün en büyük boy teşkilatlarından olan Oğuzlar, Kıpçaklar ve Karluk boyları birbirinden kesin coğrafî, siyasî ve dilsel sınırlarla ayrılmamaları ve Avrasya coğrafyasında yüzyıllar boyunca süren hareketlilikleri nedeniyle, Türk yazı dili ve lehçeleri sürekli etkileşim içinde bulunmuşlardır. Özellikle Harezm sahası bu etkileşimin olduğu en önemli alanlardandır.

    3- Tarihî Kıpçak Türkçesi (13.-16.yy)
    Öte taraftan büyük Türk boylarından biri olan Kıpçaklar da batıya olan ilerlemelerinde, çeşitli Türk devletleri içinde varlıklarını hissettirerek Kıpçakçayı bir yazı dili, edebî dil hâline getirmişlerdir. Kıpçakların yayılma alanlarına baktığımızda, 10.-11. yüzyılda Kıpçak (Kuman) Türkleri, sınırları doğuda İrtiş ırmağından başlayarak Batı Sibirya'yı, Karadenizin kuzey bozkırlarını içine alan ve güneyde Kırım'dan Kuzey Kafkasya'daki Kuban ve Terek ırmaklarına kadar, kuzeyde Orta İdil sahasına kadar uzanan alanlarda yaşamakta idiler. Bununla birlikte tarih boyunca çeşitli sebeplere bağlı olarak birçok Türk ve yabancı kavimlerle ilişkileri olan Kıpçak Türkleri yerleştikleri sahalardaki etnik unsurlarla karışarak kolonize bir toplum olarak varlıklarını daima sürdürmüşlerdir.
    13. yüzyıl başlarında cereyan eden ve tüm dünyayı etkisi altında bırakan Moğol istilâsı, Orta Asya'da, Kuman-Kıpçak Türklerinin yaşadığı sahalarda hem siyasî hem de coğrafî bakımdan büyük değişikliklere sebep olmuştur. Batu Han'ın kumandasındaki Moğol ordusu, 1237'de İdil Bulgarlarının üzerine yürümüş ve bunun sonucunda İdil-Bulgar ülkesi büyük ölçüde yıkıma uğramıştı. Bu güzergâhta yapılan seferlerde birçok Kuman-Kıpçak Türkü de Moğol ordusunun önüne katılmış, yerlerinden, yurtlarından edilmişti.
    Başka bir taraftan da Moğolların İdil bölgesine yaptıkları akınlarda önlerine kattıkları pekçok Kıpçak-Kuman Türkünün Orta İdil'e Bulgar topraklarına kadar geldikleri ve buradaki İdil-Bulgar halkı ile kaynaşarak, bu sahanın bütünüyle Kıpçaklaşmasında büyük rol oynadıkları görülmektedir. Ayrıca, bu sahada Bulgar Türkçesine karşılık Kıpçak Türkçesinin nüfuz kazandığı ve yaygınlaştığı görülür. Kıpçak Türklerinin gittikleri yerlerde oynadıkları kolonizatörlük rolü ve bulundukları sahaların Türkleşme sürecine olan katkılarını başka bir sahada, Kafkasya'da da görmek mümkündür. Moğol akınlarından sonra bir kısım Kıpçak Türkü Kuban boylarından ve Kafkas dağları eteklerinden Dağıstan'a kadar gitmişlerdir. Buradaki Türk zümrelerinin sayısını çoğaltmış ve bölgenin Türkleşme sürecini hızlandırmışlardır. Dünyanın dört bir tarafına doğru olan bu mecburî göçlerin bir kısmı da batıda Macaristan ve Balkanlara doğru olmuştur. Bugün Avrupa'da ve Kafkaslarda bulunan Kıpçak varlığı, bu tarihî ve siyasî nedenlere bağlı gelişmelerin sonucudur.
    Göç eden Kıpçak Türklerinin dışında Deşt-i Kıpçak'ta kalan bir kısım Kıpçak Türkünün Moğolların hakimiyeti altına girdikleri görülür. 1240'lı yıllarda Batu Han komutasındaki Moğollar, tüm Deşt-i Kıpçak alanını ve Kırım yarımadasını ele geçirmiş ve burada yeni bir devlet düzeni tesis etmeye çalışmışlardı. Her ne kadar Kıpçak Türkleri Moğolların kurduğu devletler içinde onların egemenliği altında yaşamışlarsa da Moğolları hem kültür hem de dil bakımından etkilemişler ve tarihî seyir içinde bakıldığında oldukça kısa sayılabilecek bir süre içinde Moğolların Türkleşmesinde büyük rol oynamış ve onların kurdukları devlette hakim güç olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bilindiği gibi Çingiz Han döneminden itibaren, Türk-Moğol devlet geleneğinin oluşumunda köklü bir kültüre ve medeniyete sahip Türklerin önemli katkıları olmuştur
    1241 yılında kesin olarak Deşt-i Kıpçak sahasında kurulmuş olan Altın Orda devleti içinde Kıpçak Türkleri hakim güç olan Moğolların, siyasî, sosyal ve kültürel hayatları üzerinde oldukça kuvvetli tesirleri olmuş, bu sahada Moğolların Türkleşmesinde önemli rol oynamışlardır. Özellikle Altın Orda hanlarından Berke Han'ın İslâmiyeti kabulünden sonra bu Türkleşme süreci hızlanmış ve Altın Orda devleti bir Türk-İslam devleti halini almıştır. Berke Han zamanında devletin, Büyük Cengiz birliğinden ayrılarak müstakil bir şekilde dünya tarihinde yerini almasından sonra Altın Orda devleti başarılı, parlak ve medenî bir gelişme süreci içine girmiş ve bünyesine zengin Kıpçak unsurunu da katarak devrinde dünyanın en güçlü devletlerinden biri olmuştur. 13. ve 14. yüzyıllar, Altın Orda'nın en parlak devirleri olmuştur. Türk kültürünün en önemli merkezlerinden biri olan Harezm'in de siyasî olarak Altın Ordu'ya bağlanmasından sonra Altın Ordu Devletinin dili, kültürü daha da zenginleşmiş; tarih sahnesinde Kıpçak Türklerinin medeniyetlerini gösterdikleri, varlıklarını sürdürdükleri yer Harezm ve Altın Ordu sahası olmuştur. Harezm sahasında gelişen Türk dili ve kültürü, Altın Ordu'da 14. yüzyıldan sonra hızla gelişmeye başlayan Altın Ordu-Kıpçak edebî diline nüfuz etmiştir[6].
    Kıpçakların bahsettiğimiz bu geniş sahalara yayılmaları, tarihî Kıpçak Türkçesinin birden çok kolda, birbirinden nisbeten uzak coğrafyalarda, farklı dil ve kültür çevrelerinde gelişmesine neden olmuştur. Tarihî Kıpçak Türkçesi 13-16. yüzyıllar arasında güney Rusya steplerinde ve Mısır-Suriye olarak sınırlarını çizebileceğimiz Ön Asya'da, yani Mısır-Suriye bölgesinde konuşulan ve yazılan bir yazı dili olmuştur.
    Bu muhitlerin başında Deşt-i Kıpçak olarak adlandırılan coğrafyada Altın Ordu devleti etrafında şekillenen Kıpçak Türk yazı dili gelmektedir. Buradaki yazı dili geleneğine, Kıpçaklarla kavim adı olarak tarihte birlikte anılan Kumanlar ve onların konuştukları Kuman Türkçesini de dâhil ediyoruz. Tarihte Kıpçak-Kuman adları uzunca bir süre yan yana geçmiştir. Aslında bu kavmî birlik iki ayrı kavmin sonradan birleşerek oluşturduğu bir birliktir. Kıpçakların yaşadıkları alanlarda bir araya gelen bu iki kavim kaynaşmış ve ortak diyebileceğimiz bir yazı dilini paylaşmışlardır.
    Öte yandan Kuman-Kıpçak Türkçesine ait de bugün elimizde son derece az belge vardır. Kıpçak sahasında Kumancayı karakterize eden en önemli eser bir tür sözlük olan Codex Cumanicus'tur (Kumanca El yazması). Altın Ordu çevresinde, Harezm yazı dili geleneğinin tesiriyle, Kıpçak lehçesi temelinde şekillenen yazı dilinde verilmiş, günümüze kadar gelen birkaç önemli edebî eser mevcuttur. Yine Kıpçak özellikli bir yazı diliyle kaleme alınmış o devre ait resmî devlet belgeleri, diplomatik mektuplar, fermanlar olan yarlık ve bitikler vardır. Genel olarak bakıldığında bu dönemden bize kalan eser sayısı son derece azdır. Bu sebeple tüm bu belgelerin devrin Kıpçak Türkçesi hakkında bize bilgi vermesi dolayısıyla önemi büyüktür. Altın Orda Hanlığının yıkılmasının ardından kurulan Kazan, Kırım, Astrahan, Kasım hanlıkları Altın Orda devlet geleneğini sürdürmüşlerdir. Özellikle Kazan ve Kırım Hanlıkllarında Altın Orda-Kıpçak yazı dili bir süre devam etmiş, ancak 1475'te Kırım'ın Osmanlılara ilhakı, 1552'de Kazan'ın Ruslar tarafından işgali ile, Tarihî Kıpçak Türk yazı dilinin gelişme süreci bu coğrafyada son bulmuştur.
    Kıpçak Türkçesinin Ön Asya'daki bir diğer kolunu, yine Altın Ordu geleneğine bağlı Memluk-Kıpçak Türkçesi oluşturmaktadır.

    4- Memlûk-Kıpçak Türkçesi (14-16.yy)
    Kıpçak Türklüğünün merkezi durumunda olan Harezm-Altın Ordu'nun diğer Kıpçak Türklerinin yaşadığı devletler ve sahalarla da siyasî ve kültürel ilişkileri olmuş, bu sahalardaki dile ve kültüre katkı sağlamışlardır. Bunların en başında, Mısır-Suriye bölgesinde Kıpçaklar tarafından kurulmuş olan Memlûk-Kıpçak devleti gelmektedir. Çeşitli siyasî ve sosyal sebeplerle Ön Asya'ya, Mısır-Suriye bölgesine göç eden Kıpçak Türklerinin, yaklaşık 300 yüzyıl hâkimiyet süren bir Memlûk-Kıpçak devleti etrafında resmî yazı dili statüsündeki Memlûk Kıpçakçasını oluşturdukları görülür. Bugün tarihî Kıpçak Türkçesine ait en zengin dil malzemesini bu sahadan elde edebiliyoruz. Bu alanda Memlûk-Kıpçak Türkçesinde kaleme alınmış edebî eserler yanında, sözlük ve gramerler Türk dili tarihî için büyük bir öneme sahiptir. Bu yazı dilinin en önemli özelliği, Arap dilinde Türkçe için yazılmış çok önemli sözlük ve gramer kitaplarının olmasıdır. Memlûk-Kıpçak dönemi, hem tarihî Kıpçak hem de genel Türk dili tarihi araştırmaları için son derece önemli kaynak eserlerin verildiği bir dönem olmuştur.
    Oğuz (Türkmen) ve Kıpçak boyları çeşitli nedenlerden ötürü göç yoluyla köle ve asker olarak geldikleri Mısır-Suriye sahasında Arap nüfusu içinde sivrilmiş, güç ve nüfuz kazanarak bölgenin Türk hakimiyeti altına girmesinde ve bölgenin Türkleşmesinde büyük rol oynamışlardır. Kıpçak Türklerinden daha önceki zamanlarda bölgeye siyasî yollarla gelip yerleşen Türkmen (Oğuz) boyları başlangıçta bu sahada hakim olan Türk nüfusu iken Kıpçak Türklerinin gelmesiyle Türkmen unsuru yerine Kıpçaklar ön plana çıkmış, dil ve kültürleri önem kazanmıştır. Gelenek olarak Altın Ordu-Kıpçak Türkçesi ile çoğu zaman eş ve paralel bir gelişim gösteren Memlûk sahasındaki Kıpçak Türkçesi, alt katman Türkmen Türkçesi bunun yanında mevcut Türkmenlerin dil potansiyeli ile karma bir yapısı olan bir yazı dili olarak gelişmiştir. Memlûk sahasında yazılmış olan eserlerin dilinde bu karma yapı yanında çevre Türk kültür muhitlerinden Harezm ve Anadolu'dan gelen etkileri de görmek mümkündür. Memlûk-Kıpçak Türkçesi, paralel bir gelişme gösterdiği Altın Ordu Türkçesi ile çeşitli çevre muhitlerdeki dil ile desteklenmiş bir yapı içinde Mısır-Suriye alanında gelişmiştir.
    Memlûk sahasında 15. yüzyıldan itibaren özellikle Anadolu sahasıyla siyasî ve kültürel bağların kuvvetlenmesi, Memlûk sahasındaki Osmanlı nüfuzunu artırmış ve sonuçta Mısır'ın Osmanlılar tarafından fethiyle Memlûk‑Kıpçak Türkçesinin Anadolu (Oğuz) Türkçesi ile karşılıklı etkileşimi neticesinde, Osmanlıcalaştığı görülmüştür. Dolayısıyla bu yüzyıldan itibaren Kıpçakça özellikleri kaybolmuştur.

    5- Ermeni Kıpçakçası (16.-17.yy)
    Tarihi Kıpçak Türkçesinin geç dönemdeki bir başka kolu da Türk soylu olmayan başka bir millete, Ermenilere aittir. Kafkaslardan Kırım'a ve Doğu Avrupa'ya geçen bazı Ermeni gruplar Kıpçakçayı kullanmaya başlamışlardır. Dönemin (15.-17. yy) bir tür karma dili olan Ermeni Kıpçakçası, Ermeni alfabesiyle yazıya geçirilmiştir. Tarihî Kıpçak dil malzemesi arasında 16-17. yyda Türkiye, Kırım, Moldovya, Romanya, Polonya ve Ukrayna'da Ermeni harfleriyle kaleme alınmış birçok Kıpçakça metin vardır. Sosyo-linguistik açıdan ilginç bir örnek olan bu Ermeniler, kendi dilleri olan Ermeniceyi bilmeyen, yazıda, ibadette, ticcarette ve diğer alanlarda Kıpçakçayı kullanan kişiler olmuşlardır. Burada Ermenilerle Kıpçakların ilişkilerinin tarihi 12.-14. yylara kadar geriye gitmektedir. Ermeni Kıpçakçası 17. yüzyıldan itibaren Slav dilleri içinde eriyip gitmiş, ardında zengin bir Ermeni Kıpçakçası eser külliyatı bırakmıştır (Demir-Yılmaz 2003: 74-75).


    Yeni Türkçe dönemi (16. yy ve sonrası)

    Modern Türk yazı dilleri döneminin bir önceki safhasını oluşturan Yeni Türkçe dönemi 16. yüzyıldan itibaren Türk dili alanında mahallî dil özelliklerinin mevcut yazı diline girmeye başladığı dönemdir. Bir anlamda bu yeni dönem, Modern Türk yazı dillerinin şekillenmeden önceki hazırlık devresini oluşturmaktadır.
    Tarih boyunca geniş bir siyasî coğrafya içinde yer alan Türklüğün, ayrı ayrı siyasî teşekküllerde bulunmakla birlikte, müşterek bir edebî dilde buluştuğunu ve 15. yüzyılın ilk yarısından itibaren İslâmî Türk muhitinde iki edebî dil/yazı dilinin mevcut olduğunu biliyoruz. Balkanları, Anadolu'yu ve Azerbaycan'ı içine alan ve Oğuz temelinde şekillenen Batı Türk yazı dili ile Uygur-Karluk ağzı temelinde şekillenen İdil-Ural ve Orta Asya sahasını içine alan Doğu Türk yazı dilidir. Her iki yazı dilinin sınırları çeşitli sosyal, siyasî ve coğrafî hareketlenmelerle birbirine yer yer geçmiş, aralarındaki organik bağı korumuş, ayrıca bulunduğu coğrafya içinde etnik unsurlarının da yazı diline dahil edilmesiyle yazı dili gelişim süreçleri tamamlanmıştır.
    Osmanlıcanın temsil ettiği Hem Batı Türk yazı dili alanında hem de Çağataycanın temsil ettiği Doğu Türk yazı dili alanında Türkçenin yerel konuşma ağızlarının yazı dillerini etkilemesiyle, Genel Türk dillerinde yeni varyasyonlar oluşmaya başlamış, 20. yüzyıldaki Modern Türk yazı dillerinin temelleri bu dönemde atılmaya başlanmıştır.

    Modern Türk dili dönemi (20.yy-)

    Modern Türk Dili alanı daha öncede söylediğimiz gibi Balkanlardan Büyük Okyanusa, Kuzey Buz Denizinden Tibet'e kadar uzanan çok geniş bir alandır.
    Türk dilinin tarihsel gelişim süreci içinde bir takım iç ve dış faktörlerle çeşitli kollara, diyalektlere ayrıldığını daha önce ifade etmiştik.
    Bugün Türk lehçelerinin büyük bir kısmı devlet dili, yazı dili, edebî dil, edebiyat dili, vb. statüsünde kullanılmaktadır: Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan Cumhuriyetleri; Rusya Federasyonu içinde Tataristan, Başkurdistan, Çuvaş, Kabartay-Balkar, Karaçay-Çerkes, Dağıstan, Tuva, Saha (Yakut), Altay, Hakas Cumhuriyetlerinde, bu cumhuriyetlerin adıyla aynı adı taşıyan Türk lehçeleri bu sayılan cumhuriyet, bağımsız cumhuriyet ve/veya muhtar cumhuriyetlerde belirtilen statüye sahiptir. Çin Halk Cumhuriyetinde Şincan Uygur Özerk bölgesinde yaşayan Uygur Türklerinin kendi yazı dillerini kullanmaktadırlar[9].
    Bugünkü modern Türk dili alanını coğrafi ve lingusitik esaslarda 6 gruba ayırarak size kısaca bahsetmek istiyorum:
    1. Güney-Batı Türk ~ Oğuz Türk Lehçeleri
    2. Güney-Doğu ~ Uygur ~ Karluk Lehçeleri
    3. Kuzey-Batı ~ Kıpçak Türk Lehçeleri
    4. Kuzey-Doğu ~ Sibirya Türk Lehçeleri
    5. Çuvaşça
    6. Halaçça

    GÜNEY-BATI TÜRK LEHÇELERİ (OĞUZ)
    1. Türkiye Türkçesi
    2. Azerice
    3. Gagauzca
    4. Türkmence
    5. Horasanca
    Yukarıdaki beş lehçeyi Oğuz grubu Türk lehçeleri olarak kabul ediyoruz. Bu lehçeler içinde Horasancanın yazı dili yoktur. Diğer Türk lehçeleri birer yazı dilidir. Türkçe, Azerice ve Gagauzca birbirine çok yakın Türkçelerdir. Türkmence Oğuz grubu içinde özellikli bir yere sahiptir ve Oğuz coğrafyasının en doğusunda yer alır ve dolayısıyla Doğu Türkçesine yakın ve temas hâlindedir.
    Oğuz grubu içinde konuşur sayısı ve konuşurlarının dağılımlı coğrafyası bakımından en büyük grup Türkiye Türkleridir. Türkiye Türkçesi, Türkiye'de, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Balkan Ülkeleri, Yunanistan, Bulgaristan, Eski Yugoslavya topraklarında, Makedonya ve Romanya'da, Batı Avrupa ülkeleri ile Avusturalya kıtasında konuşulmaktadır. Türkiye'de 1928 yılında harf devrimi ile Latin yazısı kabul edilmiştir. Türk yazı dili İstanbul ağzı temelinde şekillenmiştir. Türkiye Türkçesi Anadolu ve Rumeli ağızları olmak üzere zengin bir alt diyalekt alanına sahiptir.
    Gagauz Türkçesi Oğuz grubunun en küçük kolunu oluşturur. Oğuzcanın en batıda kalan bu kolunu konuşanların büyük bir kısmı bugün Moldova cumhuriyetinin güneyinde ve Ukrayna'nın güneybatısında yaşarlar. Ayrıca Bulgaristan ve Dobruca'da ve Kafkaslarda da yaşayan Gagauz toplulukları vardır. Gagauzlar Hristiyan Türklerdendir. 20 Ağustos 1990'da Moldova'da Gagauz yeri adlı özerk bir devlet kurmuşlardır. Devletlerinin resmî konuşma dilleri, Gagauzca, Romence ve Rusçadır. Gagauz Türkçesi aslında dilbilimsel açıdan baktığımızda Türkiye Türkçesinin bir ağzıdır. 1957'de Sovyetler birliği içinde yazı dili olarak resmî statüsünü kazanmıştır, 1996'ya kadar kiril harfleriyle yazılmıştır. Bugün Slavcanın yoğun etkisi altındadır. Özellikle Gaguzcanın sözdiziminde bu Slav etkisi dikkati çeker.
    Gagauzcadan sonra Türkiye Türkçesine en yakın Türkçe; Azerbaycan Türkçesi, Azerbaycan cumhuriyeti, Ermenistan'da, Gürcistan ve en kalabalık olarak İran'da konuşulmaktadır (Tebriz ağzı, Kaşkay-Eynallu ağızları). Irak'ta konuşulan Kerkük Türkçesi de Azerbaycan Türkçesinin bir ağzı olarak kabul edilmelidir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Rus işgaliyle ikiye bölünen Azerbaycan'ın tarihinde Türkmençay antlaşması (1828) ile yeni bir dönem başlamıştır. Kuzey Azerbaycan Rus hakimiyetine girerken, Güney Azerbaycan'da İran hakimiyeti altına girmiş, dolayısıyla Azerbaycan Türklüğü iki farklı fikrî ve kültürel, dini çevrede yaşamıştır. İslamın Şia geleneğine bağlı Güney Azerbaycanlılar bölgenin Lingua Franca'sı olan Farsçanın kuvvetli tesiri altında, İran kültürüyle içiçe yaşamaktadırlar.
    Türkmen Türkçesi öncelikle yoğunlukla Türkmenistan cumhuriyetinde, İran ve Afganistan'da konuşulmaktadır. Türkmen Türkçesinin bir ağzı olan Türühmen Kafkasya'da, Stavropol'dan Astrahan'a kadar olan yörelerde konuşuluyor. Oğuz grubu içinde eski Oğuz Türkçesinin özelliklerini en iyi korumuş olan lehçe ise Türkmencedir. Türkmenler köken olarak Oğuz boylarına dayanırlar. 11. yüzyıl Türk kaynaklarından itibaren Türkmen etnonimine kaynaklarda rastlanmaktadır. 1917'den itibaren Sovyetler Birliği içinde yer alan Türkmenistan, 1991'de birliğin dağılmasıyla 27 Ekim 1991'de bağımsızlığını kazanmıştır. Başkenti Aşgabat olan Türkmenistan bugün bağımsız Türk cumhuriyetlerinden biridir. Azeriler gibi Türkmenler de bugün Latin yazısını kullanmaktadırlar. Türkmenler 1996'dan itibaren Latin yazısını kullanmaktadırlar. Türkmen Türkçesi, Türkçenin ses tarihi araştırmaları için son derece önemlidir. Ana Türkçenin aslî uzun ünlülerini Yakut ve Halaç lehçeleriyle birlikte sistemli olarak koruyan bir Türk lehçesidir.
    Oğuz dünyasının doğu kolunda yer alan Horosan Türkçesi, İran'ın kuzey-doğusunda, Horosan bölgesinde konuşulur. Yakın zamana kadar bu Türk lehçesi ile ilgili fazla bir şey bilinmemekteydi. Bu lehçenin Türkmencenin bir ağzı olduğu düşünülüyordu. Ancak Alman Türkolog G. Doerfer'in alanda yaptığı önemli çalışmalarla (1969) Horosan Türkçesinin de Oğuz grubu içinde diğer lehçeler gibi eş değerde özelliklere sahip bir dil olduğu ortaya konmuştur. Horosan Türkçesi Türkmenceye benzemekle birlikte birçok özellikleriyle ondan ayrılır.
#19.09.2008 21:10 0 0 0
#19.09.2008 20:56 0 0 0
#18.09.2008 19:25 0 0 0
  • noimage noimage
    Milli Eğitim Bakanlığı'nın yeni eğitim-öğretim yılının başlaması dolayısıyla öğretmenlerin atamalarını yarıyıl tatiline kadar durdurduğu yönündeki kararı karmaşaya neden oldu.

    Personel Genel Müdürü Necmettin Yalçın, infiali önlemek için atamaların durdurulması ile ilgili bir açıklamada bulundu.

    Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), yeni eğitim-öğretim yılının başlaması dolayısıyla özür grupları ve bazı istisnai durumu bulunanlar dışında kalan öğretmenlerin atamalarını yarıyıl tatiline kadar durdurduğunu açıkladı. Söz konusu açıklamanın öğretmenler arasında karmaşa ve tereddütlere neden olması nedeniyle Milli Eğitim Bakanlığı Personel Genel Müdürü Necmettin Yalçın, İl Milli Eğitim Müdürlüklerine bir yazı göndererek, atama durdurma kararı ile ilgili açıklamalarda bulundu. Yalçın, gönderdiği yazıda, kararın halen yürütülmekte olan bazı atama ve yer değiştirme işlemlerini kapsayıp kapsamadığına yönelik tereddütlere neden olduğunu kaydederek, "Yayınlanan kılavuz hükümleri kapsamında belirli bir takvim çerçevesinde yürütülen iş ve işlemler ilgili genelge kapsamında değildir" dedi.

    OKUL İÇİ VEKALETEN YÖNETİCİLİK ATAMASI YAPILABİLECEK

    Yalçın, bu kapsamda, 2008 Yılı Öğretmenlerin İl İçi İsteğe Bağlı Yer Değiştirme Kılavuzu, Fen Liseleri, Sosyal Bilimler Lisesi, Spor Lisesi, ile Her Türlü Anadolu Liselerine Öğretmen Başvurusu ve Atama Kılavuzu kapsamındaki atamaların hala yapıldığını söyledi. Bilim, ve Sanat Merkezlerine Öğretme Atama Başvurusu ve Atama Kılavuzu'ndaki atama işlemlerin de hala sürdürüldüğünü belirten Yalçın, sınav sonucuna göre eğitim kurumları müdür yardımcılığına başvuru süreleri 24 Temmuz 2008 tarihi itibariyle sona eren ve başvurusu alınanlardan işlemleri bugüne kadar tamamlama nedeni anlaşılmayan ve halen işlemleri devam eden eğitim kurumları müdür yardımcılığına ilişkin atamaları kapsayan iş ev işlemlerin de söz konusu atama durdurma genelgesinin dışında kaldığını bildirdi.

    Yalçın, öğretmen ihtiyacı okullarda ücretli öğretmenlik görevlendirmesi ile yöneticiliği boş bulunan okullarda aynı okul öğretmenlerinden yapılacak görevlendirmelere ilişkin işlemlerin de genelge kapsamına girmediğini kaydetti.

    Milliyet
#18.09.2008 19:10 0 0 0
  • noimage
    Sistemde öğrenciler, canlı olarak verilecek derslerde soru sorma imkanı da bulacak. Öğrencilere yoklama da yapılacak.

    AKŞAM'a bilgi veren Dünya Eğitim Kurumları Genel Müdürü Güler Karakurumer, verdikleri eğitimin tamamen MEB müfredatına uygun olduğunu söyledi.

    HER SINAV VAR

    Karakurumer, "İlköğretim ve orta öğretim ders içeriklerini resim, şekil ve animasyonlarla zenginleştirerek internet üzerinden sesli, canlı, interaktif programları ile öğrencinin ayağına götürüyoruz" dedi. Karakurumer, sistemin özellikle engelliler için büyük fırsat olacağını vurgulayarak, "SBS, ÖSS, KPSS gibi sınavlara hazırlananlara büyük avantajlar sağlayacağız" şeklinde konuştu. Karakurumer, sistemi şöyle anlattı:

    ÖDEV VE YOKLAMA

    "Kayıt yaptıran öğrenciler şifreleri sayesinde sanal sınıflarda dersleri takip edecek, öğretmen istediği öğrenciye soru sorabilecek, öğrenci sorularına yanıt alabilecek, öğrenci katılamadığı veya anlamadığı her dersi arşivden indirerek istediği kadar izleyebilecektir. Bu sistemde klasik eğitimde olduğu gibi öğrencilere her ders için dönem ödevleri verilecek, sınavlar yapılacak"
#18.09.2008 19:08 0 0 0
  • noimage noimage
    Milli Eğitim Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ile yapılan görüşmeleri sonuca ulaştırırken, Ekim ayında 10 bin sözleşmeli öğretmen alımı yapılacağını duyurdu.

    Milli Eğitim Bakanlığı Personel Genel Müdürü Necmettin Yalçın, ANKA'ya yaptığı açıklamada, 10 bin öğretmen alımı ile ilgili olarak Maliye Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı arasındaki görüşmelerin sonuç aşamasın geldiğini söyledi. Yalçın, daha önce Aralık ayında yapılması planlanan öğretmen atamalarının Ekim ayında yapılacağını bildirirken, ataması yapılan öğretmenlerin Kasım ayı itibariyle görevlerine başlayacağını söyledi.

    EĞİTİM ORDUSUNA 10 BİN ÖĞRETMEN

    Yalçın, gelecek hafta içerisinde tüm illere bir yazı gönderileceğini ve okullardaki tüm öğretmen açıklarının alanlarına göre kendilerine bildirilmesini isteyeceklerini kaydederek, "Bu sayede hangi alanda, kaç öğretmen ihtiyacı olduğunu, hangi ile kaç öğretmen göndermemiz gerektiğini öğreneceğiz. Eğitim ordusuna 10 bin öğretmen daha katacağızö dedi. Yalçın, Ekim ayında yapılacak atamaların Doğu ve Güneydoğu bölgeleri öncelikli olmak üzere Tüm Türkiye'ye yapılacağını söyledi.
#18.09.2008 19:06 0 0 0
  • Çiçek, yaklaşan Ramazan Bayramı'nın 9 gün olacağını söyleyerek emekli maaşlarının da bayramdan önce yani 29 Eylül'de ödeneceğini ifade etti.

    İşte Çiçek'in açıklamaları:

    "Bugün Bakanlar Kurulu'nda 2009 16 Mart tarihinde Türkiye'de başlayacak olan Su Forumu ile ilgili Çevre ve Orman Bakanı bilgi sunmuştur. 20 bin civarında kişi katılacaktır. Bu toplantının esas amacı Türkiye'de de ihtiyacını yakından hissettiğimiz su değerlendirme yapılmasıdır. Bu Türkiye açısından önemli. 3'er yıldan itibaren yapılıyor. İstanbul Dünya Su Başkenti ünvanını taşıyacaktır. Böylesine büyük organizasyonları Türkiye yapabilmektedir.

    Bayram tatili yaklaşıyor. Kamuoyunun beklediği açıklamalar varç Bayram tatili kesintisiz olarak devam edecek. 9 günlük bir bayram tat,li olacak. Memur emeklileri 29 Eylül'de maaşlarını alacak. Bayramda köprü geçişleri ücretsiz oluyor. 29 Eylül-2 Ekim arasında) 00:00'da başlayacak bayram bitimine kadar bu uygulama devam edecektir. Toplu taşımada da ücretsiz taşıma olacaktır bayramda.

    Önlisans ve lisans düzeyinde öğrenim yapan öğrencilerden kendi isteğiyle ilişiği kesilenler dahil bütün dersleri için bir öğretim yılı ve sınav hakkı verilecektir yasalaşınca. İlk fırsatta imzaya açılacaktır.

    2007 17 Ekim'de TBMM tezkereyi kabul etmişti. 1 yıllık süre doluyor. Bu konu hakkında spekülasyonlar yapılıyor. Bakanlar Kurulu'nda 1 yıl daha uzatılması görüşüldü. Bu konu da TBMM'ye gönderilecektir. Operasyon tezkeresinin uzatılmasında tereddütümüz de yoktur.

    Yanlış değerlendirmelere imkan verecek bir yazının yazılması, haberin verilmesi çok da doğru değil. Tezkere ile ilgili teyit edilmemiş bilgileri yayınlamayın."

    SORU CEVAPLAR

    1- Tezkeredeki usül ve esaslar aynen devam edecek mi? Daha önce öğrenci affından yararlanacaklar mı?

    Tezkerede bir değişiklik olmayacak. Af konusuna ise olumlu bakıyoruz. Sınıfta kaldığı derslerden bir öğretim yılı devam ve 3 sınav hakkı verilecektir. Öğrenci affı konusunda MEB tasarısı Başbakanlığa gönderilmiştir. Bunu benimsemiş olduk bakanlar Kurulu olarak. İlk fırsatta TBMM'ye göndereceğiz.
    Ön lisans ve lisans düzeyinde 29.06.2000 tarihinden yasanın yürürlüğe girene kadar 3 sınav hakkı verilmiş olacaktır.

    2- Tezkerenin ardından siyasi yetkilendirmeye ihtiyaç olacak mı?

    O tezkere ilk kez çıkmıştı. Yazılı kavramlara baktığımızda hükümet direktifinin verilmesi gerekiyordu. Usüli esas aynı. 1 yıl daha TBMM yetkiyi verdiğinde aynı şartlarda uzamış olacaktır...
#18.09.2008 19:03 0 0 0
#18.09.2008 14:57 0 0 0
  • En üstün zikir: La ilahe illallah'tır




    Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem buyurdu ki:

    " Allah'ın en sevdiği dört söz şunlardır: Subhanallah, Elhamdulillah, La ilahe illallah ve Allahu ekber. Hangisiyle başlasan sakınca yok."[1]



    Yine buyurmuştur ki:
    "Muhakkak ki benim Subhanallah, Elhamdulillah, La ilahe illallah ve Allahu ekber demem, benim için üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha sevimlidir."[2]

    Sübhanallah: Yani; Allah'ı takdis ve tenzih etmektir. Tesbih, takdisi gerektirir. Tenzih; Allah Teala'yı ona layık olmayan her şeyden, ortaktan, çocuk ve eş edinmekten, mutlak olarak sonradan olma her şeyden berî bilmektir. Bu Allah Teala'dan başkası için uygun olmayan yüce bir zikirdir.

    Elhamdulillah: Hamd'in anlamı kemaliyle övgüdür. Allah Subhanehu hamdin tam***** müstehaktır. En güzel isimler ve yüce sıfatlar O'nundur. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem buyurmuştur ki:
    "Allah Teala bir kuluna nimet verir de kul "elhamdulillah" derse mutlaka bu aldığı şeyden daha üstünü ona verilir."[3] İbn Abbas Radıyallahu anhuma dedi ki: "Elhamdulillah sözü; Allah'ın nimetini, hidayetini ve yaratmasını ikrar ederek şükretmek demektir." Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem:
    "Duaların en üstünü Elhamdulillah sözüdür"[4] buyurmuştur.
    Yine Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Elhamdulillah mizanı doldurur, Sübhanallah ve Elhamdulillah sözleri göklerle ve yer arasını doldurur."[5] Denildi ki: "Şayet bu ikisinin sevabının değerine cisim takdir edilse, göklerle yer arasını doldurur. Bu ikisinin faziletinin büyüklüğünün sebebi, "Subhanallah" sözünün Allah Teala'yı tenzihi ve "Elhamdulillah" sözünün de Allah Teala'ya muhtaçlığı ifade etmesidir.

    La ilahe illallah: Yani hakkıyla mabud olan yalnız Allah'tır. Bu, tevhid kelimesi, İslamın ilk şartı ve zikirlerin en üstünüdür. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem şöyle buyurmuştur:
    "En üstün zikir: La ilahe illallah'tır."[6] Denildi ki: bu kelimede iki özellik vardır. Birincisi: bütün harfleri ecveftir. Yani söylenirken çıkış yerleri karındandır. Harflerinden hiçbiri be, fe, mim gibi mahreci dudak olan şefehî harflerden değildir. Bu da bunun ağızdan değil, ihlâs ile kalpten söylenmesine işarettir. İkincisi: Bütün harfleri noktasız harflerdir. Bu da Allah Teala'dan başka bütün mabudlardan tecerrüde işarettir.
    Bu kelime nefiy ve ispattan ibarettir. "La ilahe" sözü Allah Teala'dan başkasından ulûhiyeti nefyetmek, "İllallah" sözü de Allah Azze ve Celle'nin ulûhiyetini ispat etmektir. Bu cümle, Allah Subhanehu dışında ibadet edilen her şeyi reddetmeyi ve zatıyla ibadete layık olanın sadece Allah olduğunu ispat etmeyi ifade eder. Bu yüzden bunu söyleyen kimsenin, söylediğinin gereği olarak fiilen reddetmesi ve Allah Azze ve Celle'nin hakkını söz ile ispat ettiği gibi fiili ile de ispat etmesi gerekir. Zira amaç dil ile söylemek değil, bilakis bu mübarek kelimenin kapsadığı manayı gerçekleştirmektir.
    Bu kelimenin Müslümanların şuurunda bariz bir yeri vardır. Kul, bununla yaratıcısı Tebarek ve Teala'ya kulluğa layık hale gelir. Boyun eğiş ve Allah Azze ve Celle'yi yücelterek ikrar eder, nefsi bu kelime ile parlaklaşır, yaratıcısı Subhanehu ve Teala'ya bu kelimeyle bağlanır, kişi İslam'ını bununla ilan eder, âlemlerin rabbi olan Allah'a inanmaları bununla belirtilir, emrine itaat edenler, Allah'ın sağlam ipine sarılanlar, Allah'a itimad edenler ve işlerini Allah'a havale edenler bu kelimeyle ayrılır.

    Allahu ekber: Yani; Allah Azze ve Celle'nin her şeyden büyük olduğunu söylemektir. Arap dilinde tazim ve yüceltme anlamında en son sınırdaki kelimenin Allahu ekber sözü olduğu söylenmiştir. Yani sıfat olarak her şeyden büyüktür. Şair der ki:
    "Allah'ı her şeyden büyük ve ordularını en çok gördüm."
    Peygamber Sallallahu Aleyhi Ve Sellem namaza başlarken "Allahu ekber" derdi. Ömer b. el-Hattab Radıyallahu anh der ki: "Kulun Allahu ekber" demesi dünya ve içindekilerden hayırlıdır."


    Müslim; Kitabu'l-Edeb

    Müslim; Kitabu'z-Zikr.

    Sahihu Süneni İbn Mace (3067)

    Sahihu Süneni't-Tirmizi (2694)

    Müslim; Kitabu't-Tahare.

    Sahihu Süneni't-Tirmizi (2694)

    noimage
#18.09.2008 11:37 0 0 0
  • noimage

    Öyleyse beni anın ki ben de rahmetim ve bağışlamamla sizi anayım. Bana şükredin ve bana nankörlük etmeyin.

    ( bakara 152)

    Sabit Bennani ALLAH'in (C.C) rahmeti ona olsun
    dedi ki:
    Ben, Rabbimin beni ne zaman andığını bilirim!

    Yanindakiler onun bu sözünden ürperdiler ve :

    Nasıl bilirsin bunu? diye sordular.

    Bennani dedi ki :
    Ben O nu andım mi, O beni anar!


    noimage
#18.09.2008 11:31 0 0 0