Ulusal değerleri evrensel değerlerin üstünde tutan, ulusa bağlılığın evrensel değerlere bağlılıktan, ulusal çıkarların bireysel çıkarlardan daha önemli olduğunu öne süren anlayış ve yaklaşımların genel adı. Kendi ulusunu sevip onu yüceltmeyi amaçlamaktan, kendi ırkını diger tüm ırklara üstün görerek onları egemenliği altına alma isteğine kadar uzanan çesitli versiyonları vardır.Dindeki "en değerliniz en çok kötülüklerden sakınanızdır" ayetiyle taban tabana zıttır.
Dini tarihçesi
İslam inancına göre ilk Milliyetçi şeytandır. Kendisi ateşin çamurdan yaratıldığından hareketle kendisinin de insandan üstün olduğunu savunmuş ve bunu Allaha isyan sebebi saymıştır.
İnsanlık tarihinde ise en çok göze çarpan İsrail oğullarıdır.İkinci Milliyetçiler de Yahudilerdir.Şeytan ve Yahudi zihniyetinin mirası olan bu din,İslam geldiği zaman da kabile düzeyinde kendisini göstermiş fazla geçmeden ulus seviyesine çıkmıştır.Nitekim Ebu Lehep kendisini kölelerle bir tuttuğu için, Ebu Cehil, Haşim oğullarından çıktığı için,Yahudiler de Araplardan çıktığı için Milliyetçi dinleri sayesinde gerçeğe sırtlarını bile bile çevirmişlerdir.
İslam Milliyetçilik ile nasıl mücadele etmiştir.
1- "Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun babaları, oğulları, kardeşleri ya da akrabaları da olsa, Allah'a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin" (el-Mücadele, 58/22).
Akrabalık hakkını önde tutmakla beraber haksızlıkta bu bağın önemli olmadığını vurgulama babında denmiştir.
2- Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için uluslara, kabilelere ayırdık.En değerliniz en çok kötülükten sakınanızdır.(el-Hucurât, 49/13
Görüldüğü gibi ayet sadece Müslümanlara değil tüm insanlara sesleniyor ve en iyi olanın dinde,cinsiyette,milliiyette değil kötülükten sakınma olduğunu söylemektedir.
3- Ey insanlar!. Biliniz ki, hiç bir Arabın Arap olmayana, hiçbir Arap olmayanın da Arap üzerine; aynı şekilde hiçbir siyahinin siyah olmayan, hiç bir siyah olmayanın da siyah olan üzerine üstünlüğü yoktur. Kötülükten sakınma ile olan üstünlük müstesna,(Hz.Muhammedin Veda Haccından).
Burada da insanlar olarak seslenişi önemlidir. Biz günümüzde bunları rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Ama O 1400 yıl önce bu kelimeleri söylemenin vatan hainliği sayıldığı bir ortamda söylemiştir.
4. İnsanları bir Milliyetçilik için toplanmaya çağıran, bir Milliyetçilik için savaşan ve Milliyetçilik uğrunda ölen bizden değildir. Bu ölüm cahiliye ölümüdür" (Müslim, İmare, 57; Nesaî, Tahrinı, 28; İbn Mace, Filen, 7)
Burada Milliyetçinin, İslam'ın taban tabana zıt olduğu cahiliye ahlakında kaldığını belirtmektedir.Yani İslami bir ölümü yoksa hesabı da ona göre olacaktır.
5. "Millyetçiliği bırakınız, çünkü o kokuşmuştur.
Emeviler başa gelir gelmez Veda haccındaki şu meşhur hadise rağmen''Başınıza Habeşli bir köle bile geçse kabul edin''Muaviyeden nakledilen halifelik kureyşe aittir. Onlardan alanın Allah belini kırar. Şeklindeki hadisi uydurup Sünni dünyada bunu uygulayabilmişlerdir. Böylece diğer kabilelerin rakip olmasının önüne geçilmiştir. Sonraları ise Arap olmayanlara mevali yani köleler adı takılmış diğer milletlerden olanlar aşağılanmış İslam'ın milli bir din olması için diğer milletlerden olanların öldürülmeleri bile düşünülmüştür.
Milliyetçiliğin dini sembolleri
Şu şekil bir kıyaslama yapılması yanlış olmaz.
Dinin Tanrısı Milletleridir. Millet, onların tanrısı olduğu için, Allahü Teala'ya ait 'kıdem ve baka' (varlığının başlangıcı ve sonu olmamak) sıfatlarını milletlerine izafe ederler. Bu yüzden kendi milletlerinin tarihin en eski kavmi olduğunu savunur ve sonsuza kadar yaşayacağı iddiasında bulunurlar. Yüce ulusumuz sonsuz dek yaşayacak gibi
Marşlar, milliyetçiliğin ilahileridir. Mitinglerde yüksek sesle tekrarlanan sloganlar da milliyetçiliğin sesli dua ve zikirlerini oluşturur.
Millî kahramanlar, milliyetçiliğin peygamberleridir. Okullarda ve resmî kurumlarda sürekli tekrarlanan 'ulusal ant'lar, dinlerdeki dua ve ayinlerin seküler biçimidir. Ulusal kahramanların mezarları da dinlerdeki kutsal ziyaret yerlerinin bir benzeri durumundadır, türbelerin yerini anıt mezarlar almıştır.
Milliyetçilik dini ile İslam dini arasındaki fark
Kavimler kulluk objesi, fiziki varlıklardır. İslam ise vahyi ilke bildirir, hayat yolunu gösterir. Kavimler itaat etme konumundadır; İslam kural koyma konumundadır. İki unsuru sentezlemek, Milliyet olgusuna İlahi bir mevki vermek olur ki bu şirktir.
Din insanlara bir yaşam biçimi vermek demektir. İnsanlara yaşam biçimini sağlayan ger ideoloji de aslında bir dindir. Ama vahye dayanmazlar. Fark budur. İnsanların alışkınlık artı sonucu ortaya çıkmış olan dinciklerdir.
Evrensel olan din ise İslam'dır. Her ne kadar Müslüman olanlar onu Millileştirmiş ve bazıları da onu hayattan çıkarmış ise de görüyoruz.
Madem durum böyle biraz daha dikkatli olmak zorundayız. İnançlarımızı sentezleme yollarına girmemeliyiz.Evet artık dünya gerçekleri gözle görüp te peşinde koşanların ile gerçeği gördükleri halde arkasından gidenlerin mücadelesine sahne olmaya gidiyor.
1. tavuğun butlarını, kanatlarını, göğüs ve sırt kısımlarını parçalara ayırın. derilerini soyup iyice yıkayın. (kanatları soyamazsanız ocakta ateşin üzerinde tütsüleyin.)
2. etleri bir tencere alarak üzerlerine çıkacak kadar soğuk su ekleyin. soyulmuş 4 baş soğanı bütün olarak tencereye ilave edin. en son tuz ekleyip haşlayın.
çorbanın hazırlanması:
1. tereyağını ve salçayı bir tencereye koyun. salça kavrulduktan sonra patatesleri ve sarımsakları ilave edip bir süre kavurun. kaurma esnasında patatesler tencereye yapışmaya başlarsa 1-2 kaşık et suyu ekleyebilirsiniz.
2. ardından suyu ve et suyunu tencereye ekleyin. patatesler ezilmeye müsait bir hal alana kadar pişirin.
3. 2,5 yemek kaşığı unu 1 kase soğuk suda ezin. çorbanın suyundan kaseye 1-2 kaşık ekleyerek kasedeki suyu ılıtın. ardından çorbayı devamlı karıştırarak kasedeki suyu tencereye ekleyin. ara sıra karıştırmak suretiyle 10 dakika pişirin. tuzunu ekleyip tencerenin altını kapatın.
paste'nin hazırlanması:
1. çorba pişerken bulgur ve pirinci karıştırıp birkaç kez suyunu değiştirerek yıkayın. yıkadıktan sonra su ve tuzla birlikte tencereye koyun. tencereyi ocağa alın.
2. bulgurlar ve pirinçler sularını çektikten sonra tencerenin altını kapatın. tercihen tahta spatula yoksa delikli bir kepçe ile pasteyi yoğurun. (spatulayı ara sıra çorbaya batırabilirsiniz.) pasteniz hamura yakın bir kıvama gelince üzerini spatulayla düzleştirin.
sosun hazırlanması:
1. zeytinyağını tencereye alın. doğranmış sarımsakları ekleyin. yağ kızınca pul biberi ilave edin. etleri bu sosun içine teker teker alın , alt ve üstlerini kızartın.
servis yapılması:
1. yuvarlak ve derince bir tepsiye önce pastenizi ortası boş kalacak şekilde (havuz şeklinde) yayın. havuz kısmına çorbasını koyun. etrafına etleri dizin. çorbanın üzerine sostan biraz gezdirin ve kişniş serpin.
2. tabaklara koyarken 1 kaşık paste, çorba ve 1 parça tavuk olmak üzere ayranla servis yapın.
not: bu yemeğin çorbası anadolu'nun bazı yerlerinde sütle beyaz bir çorba olarak hazırlanıyor...
İçindekiler Miktarı
Sardalya 12 adet
Yumurta 3 adet
Koyun Peyniri Rendesi 80 gr
Limon 1 adet
Zeytinyağı
Galetaunu
Yapılışı : Sardalyaların pullarını kazıyın, karnını açıp içini temizleyin. Çok iyi yıkayıp suyunu süzmeye bırakın. Kafa ve kuyrukları ayıklamayın. Açık olarak bir yere yayın hepsini, tuz ve karabiber atın. Biraz sirke gezdirin üzerlerinde ve iki saat kadar sirkeyi emmeye bırakın. Peyniri kıyılmış maydanozla karıştırın biraz tuz ekleyin. biraz da zeytinyağı ilave edip iyice karıştırın. Sardalyaları, hazırladığınız bu karışımla doldurun ve ilk şekillerini vererek onları kapatın. Çukur bir kaba yumurtaları kırın, tuzlayıp çırpın. Bir tepsi üzerine unu, diğer birine de birkaç tatlı kaşığı galetaunu dökün. Teker teker unladığınız sardalyaları çırpılmış yumurtaya batırın, iyice yapışması için elinizle yardım ederek galetaununua bulayabilirsiniz.15 dakika kadar dinlenmeye bırakın. Bolca zeytinyağı kızdırın tavada, sardalyaların her iki tarafını da altın sarısı bir renk alıncaya kadar kızartın. Süzüp, sıcak sıcak servis yapın. Servis sırasında limon dilimleriyle süslemeyi de unutmayın
İçindekiler Miktarı
Fileto somon 4 adet
Beyaz Şarap 1 k.fincanı
Knorr Bulyon 1 k.fincanı
Likör 1 ç.kaşığı
Domates 2 adet
Havuç 4 adet
Kabak 1 adet
Krema 100 gr
Margarin 100 gr
Aluminyum folyo 1 adet
Yapılışı : Hafif derin tepsiye somon filetolar yerleştirilir. Üzerine beyaz şarap, tavuk knorr bulyon, tuz ve kırmızı likör konur. Balık tadını alsın diye alt üst edilir, aliminyum folyo ile sarılıp orta ateşli fırında 30 dk. pişirilir. Üzerine sosu dökülerek servis yapılır. Sosuomatesler soyulup, çekirdekleri çıkarılıp ince doğranır. Havuçların kabukları soyulup, iyice yıkanan kabakla birlikte rendelenir. Tereyağı eritilip, önce havuç, kabak domates sotelenir , tuzu atılır. Daha sonra mikserde çırpılıp, sıcakken kreması konulup, karıştırılır
İçindekiler Miktarı
Kalkan Balığı
200 Gr
Levrek 200 Gr
Somon Balığı 200 Gr
Kalamar 200 Gr
Patates 1 Adet
Havuç 1 Adet
Kabak 1 Adet
Karnıbahar 40 Gr
Mantar 40 gr
Soğan 1 adet
Sarımsak 4 diş
Domates 2 adet
Tereyağı 20 gr
Balık suyu 1 bardak
Yumurta sarısı 2 adet
Yapılışı :Balıklar kömür ızgarasında pişirilir. Kalamar yağda kızartılır. Tereyağı eritilip, sırası ile kuru soğan, sarımsak, domates sote yapılır. Balık suyu ilave edilip, 10 dk. kaynatılır. Süzülerek tuz, biber ilave edilir. Bu sos, balıkların altına ayna olarak konur. Sebzeler haşlanır ve sote edilerek, balıkların yanında garnitür olarak süslenir. Milföy hamuru ağ gibi kesilip, üstüne yumurta sarısı sürülür. Derin bir kaba konarak fırında pişirilip, kapak gibi şekil verdirilir. Servis yaparken tabağın üzerine örtülerek kapak yapılır.
İçindekiler Miktarı
Alabalık
4 Adet
Domates 4 Adet
Defne Yaprağı 12 Adet
Kırmızı Soğan 2 Adet
Roka
Yapılışı :Alabalığın karnını yarıp içini temizleyin. Bütün kılçığını çıkarın. Alabalık filetoların içine domates ve limon dilimleri ile defne yapraklarını yerleştirin.Alabalıkları yağlanmış tepsiye dizin. 200 derece ısıtılmış fırında üzerleri kızarıncaya kadar pişirin. Yanında roka salatası ve halka şeklinde doğranmış kırmızı soğan ile sıcak olarak servis yapın.
Hierapolis Kenti'nin en buyuk yapilarindan biri olan Roma Hamami, 1984 yilindan bu yana Hierapolis Arkeoloji Muzesi olarak hizmet vermektedir. Muzede Hieropolis kazilarindan cikan eserlerin yaninda Laodikeia, Colossae, Tripolis, Attuda gibi Lycos (Curuksu) vadisi kentlerinden gelen eserler de bulunmaktadir. Ayrica Tunc Cagi'nin en guzel orneklerini veren Beycesultan Hoyugu'nden elde edilen
eserler muzenin onemli bir bolumunu olusturmaktadir. Caria, Pisidya ve Lidya bolgelerindeki bazi yerlesimlerden ortaya cikarilan eserler Hierapolis Muzesi'nde toplanmis ve sergilenmektedir. Hierapolis Hamami'nin bolumlerinden olan 3 kapali mekan ile dogu bitisigindeki kutuphane ve gymnasium olarak bilinen acik mekanlar muze teshir alanlari olarak duzenlenmistir. Kucuk ve buyuk bir cok eserin sergilendigi bu mekanlar; A Salonu, B Salonu ce C Salonu olmak uzere 3 kapali mekandan olusmaktadir. Acik teshirde sergilenen eserler ise daha cok mermer ve tas eserlerdir. A SALONU Bu salon,Hierapolis ve Laodikeia kazilarindan cikan eserlerden olusmaktadir. Lahitler, heykeller, mezar taslari, mimari sutun paye basliklari ve yazitlarindan ibarettir.
Grek ve Hellenistik orjinallerine bagli olarak yapilmis Roma Donemi'ne ait bu eserler icinde Tyche, Dionysos, Pan, Asklepios, Isis Rahibesi, Demeter heykelleri bulunmaktadir. Yoreye ozgu gelenegin diger bir ornegi pismis toprak lahit olup donemin guzel ornegini temsil etmektedir. Mezar taslari ise yoreye ait gelenegi simgeleyen aile mezarlari ile ilgili ornekleri olusturmaktadir. Uzerinde kitabesi bulunan Maximillian'in Lahdi ile Laodikeia kentinde ortaya
cikan ve muzenin en guzel eserlerinden biri olan Sidemara tipi lahit, bir şehir meclisi uyesine (Arhon'a) aittir.
B SALONU Bu salonda MO.4.binden beri birçok uygarlığa damgasını vuran küçük buluntular sergilenmektedir. Belirli bir kronolojiye göre sergilenen bu eserler Denizli ve çevresindeki birçok arkeolojik yerleşimlerden elde edilen eserlerden oluşmaktadır. Bu salonda dönemi itibariyle eski uygarlığın güzel örneklerini veren Beycesultan Hoyugu kazısından çıkarılmış olan eserler ayrı bir önem taşımaktadır.
Ingiliz Arkeoloji Enstitusu'nun1952-1957 yillari arasinda yaptigi kazi sonunda elde edilen bu eserler idoller, pismis toprak testi ve toren (libasyon) kablari ve tas eserleridir. ozellikle MO.4 binden bu yana en guzel ornekleri vermektedir. Salonun diger bolumlerinde ise Frig, hellenistik, Roma, Bizans donemlerine ait, pismis toprak kandiller, adakmkaplari, cam kaplar, kolyeler, madeni takilar (yuzuk, kupe, bilezik vb) sergilenmektedir.
Ayrica Kronolojik bir siraya gore sergilenmis olan sikkeler bu salonun onemli eserlerini olusturmaktadir. sikkenin ilk darpedildigi MO.6.yuzyildan bu yana, Hellenistik, Roma, Bizans ve Selcuklu ile Osmanli donemlerine ait altin, gumus ve bronz sikke orneklerini bu salonda gormek mumkundur. C SALONU Hierapolis Tiyatrosu'nun sahne binasinin fasadini susleyen eserlerin bir cogu restore edilerek muzenin bu salonunda teshir edilmistir. Sahne kabartmalarinin bir kismi yerinde (Insitu) olup bir kisminin ise mulajlari alinarak sahne binasindaki yerine kopyeleri
konulmustur. Bu salonda yeralan eserler; Apollon ile Artemis'e ait mitolojik kabartmalar, Dionysos'un eglence alaylari ve Roma Imparatoru Septimus Severus'un tac giyme torenine ait kabartmalar, Persephone'nin Hades tarafindan yeraltina kacirilmasi, Apollon, Leto, Artemis, Hades ile ilgili heykeller, sfenksler, Attalos ve Eumenes'in bust heykelleri ile mimari kabartma ornekleri yer almaktadir. Ayrica kentin tanricasinin (Hierapolis'in) tac giyme toreni ve tiyatro ile ilgili meclis kararlarini belirten yazitlar onemli eserlerdir.
Müze Tel : ( +90-258) 272 20 34
Ziyarete açık günler : Pazartesi hariçs; hergün
Ziyarete açık saatler : Yaz :08.00-19.00, Kis : 08.00-17.00
ATATÜRK VE ETNOGRAFYA MÜZESİ
İlimiz merkezi Uçancıbaşı Mahallesinde bulunan ve bugün müze olarak kullanılan binanın yapım tarihi ile ilgili kesin bir belge yoktur. Ancak 19.yy. sonlarında Rum asıllı ve sonradan Türk tabiyetine geçen Kimon Vandazoflus tarafından yaptırıldığı halk bilgilerinden anlaşılmaktadır. Yapı iki katlı olarak inşa edilmiş olup, her iki katta da orta sofaya açılan odalardan oluşmaktadır. Üst katın boydan boya uzanan sofası giriş cephesinde bu cepheyi hareketlendiren çıkma bir
balkonla açılır. Arka cepheye ise, iki kat boyunca yükselen ve sonradan ilave edildiği anlaşılan bölüme açılmaktadır.
Ana duvarları kâgir, ara duvarlar ise ahşap karkas tekniğiyle yapılmıştır. Binaya giriş, ön ve arka cephede bulunan ve aynı özelliklere sahip çift kanatlı ahşap kapılardan sağlanmaktadır. Pencereler dikdörtgen şeklinde ve basık kemerlidir. Sürgülü çerçeveli pencereler, dıştan iki yana açılan kepenklerle korunmuştur. Üst örtü kırma çatı olup Marsilya tipi kiremit ile örtülüdür. Zemin kat duvarlarının üst kenarlarındaki alçı silmeler ile üst kat tabanı taşıyan ahşap direklerin üzerlerini örten yivli ve Meander bezemeli silme başlıklı dekoratif köşe payelerinden başka süsleme bulunmamaktadır. Binanın üst katında etnografik nitelikteki kültür varlıkları sergilenmektedir.
Ayrıca Atatürk'ün Denizli'ye geldiğinde kaldığı ev de müzeye dönüştürülmüştür. Burada gardrob, pirinç başlıklı karyola, divan ve barok stili bir çalışma masası teşhir edilmektedir. Odalardan biri de Denizli yöresinin geleneğine uygun olarak döşenmiştir.
Denizli'nin sembolü olan "Denizli Horozu", renk ve vücut yapısı itibariyle ahenkli uzun ve güzel ötüşleriyle, ilimize en uzak yörelere kadar isim yapmış yerli bir ırkımızdır. Bazılarına göre Osmanlı İmparatorluğu zamanında Arnavutluk'tan İstanbul'a getirilen uzun ötüşlü Berat Horozlarının Denizli'ye getirilmesi ve Denizli'deki yerli tavuklarla melezleşmesinden oluştuğu üretildiği söylenmekte ise de bu doğru değildir. Zira renk ve vücut yapısı bakımından aralarında hiç bir benzerlik yoktur. Denizli Horozu bu bölgedeki insanların eskiden beri uzun ötüşlü horozlara gösterdikleri özen sonucu kendiliğinden oluşmuş bir ırktır.
Denizli Horozunun gözleri siyah ve sürmelidir. Bacakları koyu gri veya mor, ibik balta ibik şeklinde, kulakçık kırmızı veya kırmızı üzerinde beyaz benekli genel renk, siyah kirli beyaz ortaklaşa karışım halindedir. Bazen kanat tüyleri üzerinde kahverengi renkler bulunur. Al horozlarda ise siyah-kırmızı ortaklaşa karışım halindedir. Canlı ağırlık ortalama 3-3.5 kg. civarındadır.
Denizli Horozları renklerine, vücut yapılarına ve ibik şekillerine göre 3'e ayrılır.
Renklerine göre Demirkır, Pamukkır, Kınalı, Al, Siyah ve Kürklü olmak üzere 6 tipe ayrılırlar.
Vücut yapılarına göre Yüksek boyun, Sülün, ve Küpeli olmak üzere 3 tipi vardır.
İbik şekillerine göre ise Geniş İbik ve Dar İbik olmak üzere 2 tipi vardır.
Denizli Horozunun sesi, tonuna ve netliğine göre de sınıflandırılır.
Ses tonuna göre ince, davudi, kalın ses olmak üzere 3'e ayrılır. Davudi ses, ince sesle kalın ses arasında ve kalın sese yaklaşan tek bir sestir.
Niteliğine göre net ses, hüzünlü ses, cırtlak ses, dalgalı ses (alaycı ses) olmak üzere 4'e ayrılır.
Denizli Horozları'nın ötüşleri bütün kabiliyetin ortaya konulmasıyla yapılır. Ötüşleri, ötüş anındaki vücut pozisyonuna göre Aslan Ötüş, Kurt Ötüşü, Yiğit Ötüşü, Pus Ötüşü olmak üzere 4'e ayrılır.
İyi bir Denizli Horozu'nda görünüş canlı bacaklar, boyun uzun ve kuvvetli göğüs, geniş ve derin kuyruk, dik başa doğru meyilli olmalıdır. Tavukta da aynı özellikler aranır. Denizli Horozları'nın birinci yılda ötüş uzunlukları 20-25 sn. olmaktadır.
Tarım İl Müdürlüğü bünyesinde oluşturulan Denizli ırkı üretim birimince yetiştirilen Denizli Horozları genel olarak 100 başlık bir sürü halinde elde tutulmaktadır. Damızlık horozlar seçildikten sonra kalanlar Mart, Nisan ayından itibaren yurdun çeşitli yerlerinden gelen taleplere göre satılmakta, Mart, Nisan, Mayıs, Haziran aylarında, ilde civciv satışı yapılmaktadır.
İncirlik kasabası 1971 yılında belediye statüsüne kavuşturulmuş olup, adını daha çok 1952 yılında İncirlik sınırlarında kurulmuş olan NATO'ya bağlı şu anki adıyla 10. Tanker Üs Komutanlığı sayesinde duyurmuş olmasına rağmen gerekli özen gösterilmemiştir
Adana'nın doğusunda yer alan İncirliğin şehir merkezine mesafesi 10 km'dir. E-5 karayolunun ve demiryolunun kasabanın içinden geçmesi, şehir merkezine olan yakınlığı, çevresinde çok sayıda işyerinin olması ve tabiî ki hava üssünün bulunması kasabayı cazip hale getirmiş ve neticede bugün 25.000'e yaklaşan nüfusuyla bir çok ilçeden büyük olmasına rağmen köy görünümünden kurtulamamıştır.
Kasabamız sınırlarında büyük, orta ve küçük ölçekli 500 civarında işletme bulunmaktadır.
Nüfus ve Yerleşim Durumu:
1996 yılında yapılan genel nüfus sayımında 8.500 civarında bulunan kasaba nüfusu, 2000 yılında yapılan nüfus sayım sonuçlarına göre ise 16.142 olarak açıklanmıştır. Kasabamızın şu anki nüfusunun 25.000 civarında olduğu düşünülmektedir.
180.000 M² alana sahip kasabamızda 4 adet mahalle kurulmuş olup, bunlar; Yeni Mahalle, Hürriyet Mahallesi, Kemalpaşa mahallesi ve Cumhuriyet Mahallesidir.
Kasabamızda 5.000 civarında mesken bulunmaktadır.
Kasabamızda ayrıca iki adet çocuk parkı bulunmaktadır.
Eğitim :
Kasabamızda Milli Eğitime bağlı 1 süper lise, 1 normal lise, 2 ilköğretim okulu ve 1 adet yatılı özel okul bulunmaktadır. Bu okullarda görev yapan öğretmen sayısı ve öğrenim gören öğrenci sayısı aşağıda ayrıntılı olarak verilmiştir.
İncirlik İlköğretim Okulu Bayram Karadağ İlköğretim Okulu
Kuruluş tarihi: 1945 Kuruluş tarihi: 1999
Öğrenci sayısı: 1.600 Öğrenci sayısı: 410
Öğretmen sayısı:70 Öğretmen sayısı: 18
İncirlik Lisesi Özgören Lisesi
Kuruluş tarihi: 1994 Kuruluş tarihi: 1993
Öğrenci sayısı: 1.200 Öğrenci sayısı: 312
Öğretmen sayısı: 60 Öğretmen sayısı: 36
Sağlık:
Sağlık Ocağımızda 3 doktor, 3 hemşire ve 7 sağlık memuru yılda 30.000 hastaya hizmet vermeye çalışmaktadır.
Kültürel ve Sportif Faaliyetler:
İncirlik Spor Kulübü 1941 yılında Türkiye'de kurulan ilk amatör spor kulübü olarak, 1945 yılında tescillenerek o yıldan bu yana çalışmalarına devam etmektedir. İncirlik Spor Kulübü bünyesinde 5 kategoride futbol takımı bulunmaktadır. Ayrıca kulübümüz bünyesinde bulunan halk oyunları ekibi kültürel faaliyetlerimize katkıda bulunmaktadır.
Çamaşır Makineleri Tarih Oluyor: Bu sabah, Bugün Gazetesi'nde yayınlanan 333talihli kişi haberini kurcalarken, çamaşır makinelerinin tarih olmasına vesile olabilecek bir buluşun haberine rastladım. (Bu arada ben de o talihli arkadaşlarla aynı duyguları paylaşabilmeyi o kadar çok isterdim ki Bir de o kadar kupon biriktirdik yahu!) Buluşun mantığı şu şekilde işlemekteydi: Biz elbiselerimizde madde olarak ne kullanıyoruz? Kumaş. Peki kirlenmeye mahkum olan nedir? Kumaş. O zaman biz bu kumaşın kir tutmasını önlersek bir daha kirli çamaşırlarla karşılaşmayız.
Bu düşünceden hareketle Avustralyalı ve Hong Konglu bir grup araştırmacı, kendi kendini temizleyen kumaş formülünü geliştirdi. Bunu için ise, elbiselerimiz üzerimizdeyken biraz ışıklı ortamda bulunmak, hepsi bu. en iyi sornucu güneşli ortamlar verirmiş; ancak güneşin olmadığı, herhangi ışıklı bir ortam dahi kumaşın görevini yapmasına yeterli olabiliryormuş.
Kumaşın kimyasal formülü olan titanyum dioksit nanokristalleri, ışıklı ortamda üzerindeki kirlerin çözülmesini sağlayan moleküler bir yapıya sahip olmaktadır.
Bu buluşun yapılmasındaki amaç ise, daha az enerji, daha az deterjan ve daha az su kullanımıdır. Sağlıklı bir çevre için vazgeçilmez önlem. Böylelikle çamaşır makinelerinin pabuçlarını damlara göndermeye hazır olun; çünkü bu devrim niteliğindeki buluş çok hızlı yayılacak gibi.
metallerde paslanma - metaller neden paslanır - çelik neden paslanmaz
Çelik ile demir arasında çok az bir fark vardır. Saf demir bir bakır kadar yumuşaktır. Onun içine yüzde 2'ye kadar karbon katılması ile inanılmaz bir mukavemet, sertlik ve mekanik özellikler elde edilir ki, adı artık çeliktir. Demirin bol olması, kolay ve ucuz elde edilmesi nedeniyle çeliğin de kullanımı çok yaygındır. Ancak çelikte de, demirde olan bir zayıf nokta vardır. Paslanma, diğer bir deyişle oksidasyon.
Günlük hayatımızda kullanılan eşyaların paslanması sonucu her yıl dünyada milyonlarca dolar boşa gitmektedir. Bu kaybın büyük bir kısmı demir ve çeliğin paslanmasından dolayıdır. Paslanmayı kısaca demirin havadaki oksijen ile birleşmesi olarak tanımlayabiliriz. Aslında bu elektro kimyasal bir reaksiyondur. Bu nedenle malzemenin bir yerinde başlayan paslanma boyanın altından geçerek diğer bir yerde ortaya çıkabilir.
Sadece demir ve çelik değil diğer metaller de paslanır. Örneğin, alüminyum, prinç, bronz gibi. Ancak onlarda malzeme ile oksijenin birleşmesinden oluşan çok ince tabaka, daha oluşur oluşmaz malzemenin hava ile temasını keserek koruyucu bir rol oynar, paslanmanın ilerlemesini önler. Bu tabaka o kadar incedir ki, malzemenin rengi hemen hemen değişmez. Demirdeki paslanmanın özelliği onun ve oksijen atomlarının boyutlarındaki büyük farktan dolayı yüzeyde sağlam bir birleşme olamaması, paslanmanın malzemenin içine nüfuz etmesi, sadece görüntü değil mukavemetin de bozulmasıdır.
Paslanmada havadaki nemin de etkisi büyüktür. Reaksiyondaki su miktarı pasın rengini de belirler. Bu nedenle pasın rengi siyah veya çok koyu kahverengi olabildiği gibi sarımtırak da olabilir. Paslanmanın hızını artıran faktörlerden bir diğeri de tuzdur. O da bu elektro-kimyasal reaksiyonun hızını arttırır. Kışın kar nedeni ile yollarına tuz dökülen yerler ve deniz kenarlarında paslanma daha hızlı olur.
Paslanmaz çelikten önce, paslanmayı önlemek için malzeme boyanıyor veya galvaniz kaplanıyordu. Bu çözümler de özellikle sağlık ve gıda sektöründe başka sorunlar yaratıyordu. İlk paslanmaz çeliği Harry Brearley, 1913 yılında tesadüfen keşfetti. Tüfek namluları için çeşitli metalleri birleştirerek deneyler yaparken bazılarının paslanmaya karşı dirençli olduklarını gördü. Her büyük buluşta olduğu gibi, o da bunu sanayicilere kabul ettirebilmek için uzun bir uğraş verdi.
Krom gibi bazı metaller, atom boyutlarının birbirine yakın olmasından dolayı oksijenle çok kolay ve süratli birleşirler. Kalınlığı birkaç atom olacak kadar çok ince ama çok sağlam bir tabaka oluştururlar. Başka reaksiyon olmaz. Bu tabaka zedelense bile tekrar oluşur. Krom belli bir oranda çeliğe katılırsa yine aynı olay olur, çelik artık paslanmaz.
Paslanmaz çeliğin içinde yüzde 10-30 krom vardır. Bu orana ve eklenecek nikel, titanyum, aliminyum, bakır, sülfür, fosfor ve benzeri elemanlara bağlı olarak kullanım yeri değişir.
Adamın birinin evinde yangın çıkmış. Komşuları yardıma koşmayıp olayı seyretmeye başlayınca iş başa düşmüş.. İlk önce oğlunu yangının içerisinden çıkarıp dışarda beklemesini söylemiş. Dalmış tekrar duman ve ateşin içerisine, kızını çıkartmış dışarıya. Sonra karısını, sonra köpeği ve kedisini. Daha sonra dışarı hiçbir şey getirmeden 3 kere daha içeri girmiş çıkmış. Onu seyreden komşularından biri sormuş: Niçin yanan eve girip çıkıyorsun dışarı hiçbir şey getirmiyorsun?" diye. "Kayinvalidem içeride!" demiş adam; "arada bir girip çeviriyorum