Yunanistandaki ilkokullarda 3 tarih kitabı okutulmaktadır. Birinci kitap Helenistik dönemi, ikinci kitap Roma ve Bizans dönemini, üçüncü kitapsa yakın tarih adıyla Osmanlı Dönemi ve 1821 Yunan işgali sonrasını ele almaktadır. İlk iki kitapta Haçlı seferleri kapsamında yapılan savaşların Türkler ile Hıristiyanlar arasında yapıldığı belirtilmekte ve Türklerin Hıristiyanları kadın-çocuk ayırımı yapmadan vahşice öldürdüğü öne sürülmektedir. Yakın tarihi ele alan ve ilkokul dördüncü sınıftan itibaren okutulan Yakın Tarih adlı kitapta Türkiye aleyhinde bir çok yerde yazılar ve resimler bulunmaktadır. Bu kitapta; Bizansın başkenti Konstantinopolün Türkler tarafından işgal edildiği, bu işgalden sonra Yunanlılar için tutsaklığın ve kara günlerin başladığı, Türklerin esir pazarı kurdukları, Anadolunun da Türkler tarafından işgal edilmiş olduğu ve buradaki Hıristiyan halkın köleleştirilip zorla dinlerinin değiştirildiği, Anadoluda Hıristiyanların yaşam koşullarının zor olduğu, korku içinde yaşadıkları, İzmirin her şeyinin Yunan olduğu, bazı Rumların Türklerden korkmaları nedeniyle Türk adı taşımalarına rağmen gizli Hıristiyan oldukları ve gizli Rum adı taşıdıkları, Sümela Manastırının Türkler tarafından tahrip edildiği, 1919-1922 Küçük Asya felaketinde (15 Mayıs 1919dan itibaren Yunanlıların Batı Anadoludaki işgalleri kastediliyor.) Yunan varlığının Türkler tarafından yok edildiği, İzmirin yakıldığı, bu sırada binlerce Yunanın Anadoludan ve Pontustan kovulduğu, zulme uğratıldığı, esir edilip öldürüldüğü, Kuzey Kıbrısın Türkler tarafından işgal edilmiş olduğu, Kıbrısta Rumların Türkler tarafından katledildiği, Kıbrıslı Rumların göçmen durumuna düşürüldükleri ve pek çok da kayıp olduğu, Girne ve Magosanın Türkler tarafından enkaz haline getirildiği gibi iftiralar yer almaktadır.
Ayrıca ilkokullara yönelik hazırlanan yardımcı okuma kitaplarında Türkler aleyhinde yoğun olarak yamacı, tecavüzcü gibi ifadeler ile resimler yer almaktadır. Bu kitaplar kilise destekli yayınevleri tarafından yayımlanıp satılmaktadır.
Okullara yönelik kitapların dışında Yunanistanda sözde Ermeni soykırımı ve sözde Pontus soykırımı anıtları bulunmaktadır. Bu amaçla Yunanistanın çeşitli kentlerinde anıtlar mevcuttur.
Selanikte Pontus Soykırım Anıtı, Ermeni Soykırım Şükran Anıtı, 1922de İzmirde Türkler tarafından öldürüldüğü ifade edilen İzmir Başpiskoposunun heykeli (altında milli şehit, İzmir 1922 yazılı), Balkan savaşında Türkler tarafından öldürüldüğü öne sürülen 6 papazın büstleri vardır. Atinada, Ermeni Soykırım Anıtı, Pontus Soykırım Anıtı, bütün resmi ve dinsel törenlerin yapıldığı Metropolitan Kilisesinde Türklerin Yunanlı kadınlara yaptıkları sözde işkenceleri ifade eden yağlı boya tablo, II. Mahmut tarafından Patrikhane kapısında idam edilen Patrikin yalı boya tablosu, Karpenisi iline bağlı Arachova köyünde Yunan isyanına katılan bir Yunanın büstü (büstün altında barbar Türklere karşı 1821 yazısı) bulunmaktadır.
Valos, Eriboz ve Kavala Limanlarında Liman girişlerinde, İpsala sınır kapısına giden Dedeağaç-Kipi yolu üzerinde çeşitli noktalarda ise kuzeyden kan damlayan Kıbrıs haritası üzerinde Unutmayacağız yazıları bulunmaktadır.
Hazan baharlarında
sarı çiçekler açar,
bir bulut türkü söyler
yağmurlarında,
dağlar diz vururlar toprağa
sen o sırada rüzgarları topluyorsundur
demet demet,
kucak kucak..
Saçların dağılmıştır,
inceden kokun yayılır dünyaya,
ben gözlerimi açmışımdır bir rüyaya,
duygularım yalnızdır, günlerim yalnız..
Bu aydınlıkta güneş yok,
buz tutuyor her yanım,
kağıtlarda mürekkep mürekkep hicranım,
yakaladığım yerde umut terkediyor beni.
Yolumu gözlerin mi aydınlatıyor,
niye ışıklar soluk öyleyse?
Ateş böceklerini unuttun mu,
ışığa mı gideceğim, sese mi?
Ses ışıktan uzaklaşıyor,
rehberim yüreğim,
yüreğim de şaşkın,
terketmiş gitmiş aklım,
bari sen tut elimden,
yolu göster,
sana ihtiyacım var Tanrım,
sana ihtiyacım var...
Tarih 3 Kasım 1839 Topkapı Sarayı''nın Marmara yönündeki bahçesinde
kurulan yüksek bir kürsü ve kürsüde Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa&
Dinleyiciler arasında az sonra okunacak Tanzimat Fermanı''nın altında
imzası bulunan Sultan Abdülmecit var, Devlet-i Aliye''nin bütün vezirleri,
ulemâ, yani İslâm âlimleri, ve yüksek devlet memurları var.
Ayrıca, Rum ve Ermeni Patrikleri, Yahudi Baş Hahamı, Hıristiyan
ruhanîler, yabancı devlet elçileri de oradalar. Osmanlı Batı''ya açılıyor.
Dağılmaktan kurtulmak için "Gayrimüslimleri Müslimlerle aynı hizaya"
getiriyor ve bu kararları ayrıca yazılı olarak "Dost Devletlerin
İstanbul''daki elçiliklerine resmen" bildiriyor.
Yani, ben artık size benzemek istiyorum diyor.
Biz "Dostuz" diyor.
Aramızda "diyalog" olsun diyor. Tekrar hatırlatalım. Tarih, 1839''dur.
Bu tarihten 15 yıl sonradır. Acaba Batı Osmanlı''nın bu "Diyalog",
Osmanlı''nın bu "reform" Osmanlı''nın bu "Batıya benzeme" çırpınışına ne
cevap vermiştir? Yıl 1854. Bakınız Kardinal Newmon Tanzimat Ferman''ını
hayata geçirmek için 15 yıldır çırpınan Türkler hakkında ne düşünüyor:
"-Vizigotlardan Sarafenlere değin Hıristiyanlık dini ile temasa geçen
bütün ırklar er geç Hıristiyanlığı kabul etmiştir. Bu genel kuralın tek
istisnası Türklerdir. Türkler, Hıristiyanlığı kabul etmek şöyle dursun,
onu ortadan kaldırmaya çalışmışlardır.Onun için Türklerle savaşmak,
onları yok etmek zorundayız."
Canım o bir Kardinal''di, siz devletlerin tavrına bakarak konuşun
diyenler olabilir.
Bugün de Türk-İslâm düşmanı yeni Papa için aynı şeyler
söyleniyor.Türkiye''nin AB üyeliğine karar verecek olan Papalık değil AB üyesi
ülkelerdir, deniyor.
Oysa Papa Hıristiyanlığın vicdanıdır ve hükümetler bu vicdana aykırı
davranamaz.
Davranan hükümet olma şansı bulamaz, iktidarda ise muhalefete
yuvarlanır.
Zira Papa halkı, halkın oyu da hükümetleri etkiler. Nitekim "Lale
Devri" ile başlayan ve 1839''da bir "cavs" olarak su yüzüne çıkan Osmanlı
devşirmelerinin Batı özentisi, durdurmak şöyle dursun geriye gidişi
hızlandırmış ve 17 yıl sonra 1856''da Islahat Fermanı''nı ilân mecburiyeti
doğmuştur.
Ama bu çırpınış da Batı ve içimizdeki azınlıkları doyurmamış, 20 yıl
sonra 1876''da Birinci Meşrutiyet gündeme gelmiştir.
Ve netice 1881''de zamanın IMF''si olan Düyunu Umumiyedir. Ardından
1908 ve II.
Meşrutiyet. Balkan Bozgunları, Birinci Dünya Savaşı, Çanakkale, Sevr,
Anadolu''nun İşgali ve öze, Türk''e dönüş ve bu dönüşün muhteşem
neticesi, genç, itibarlı, muzaffer Türkiye Cumhuriyeti& O günlere bakarak bu
günleri görüyor, bugünlerde olup biteni okuduğumuzda her ne hikmetse
işte o acı geçmişi hatırlıyoruz.
"Uyum Yasaları" deniyor, "Kopenhag Kriterleri" deniyor, "Dinler Arası
Diyalog" deniyor, "Ilımlı İslâm" deniyor, "Büyük Ortadoğu Projesi"
deniyor ve her ne hikmetse Türkiye''nin borçları sürekli artıyor.
Türkiye Kerkük''ten kopuyor, Kıbrıs''tan sökülüyor, Ege''den kazınıyor.
Biz diyalog derken Vatikan Türkiye''ye on binlerce misyoner salıyor,
binlerce kilise ev açıyor ve "Üçüncü bin yılda Asya Hıristiyanlaştırmak
için" çırpındığını resmen ilân ediyor.
Yine biz, "Stratejik Ortak" diyoruz, "Müttefik" diyoruz ama o Batı,
PKK''yı demokratik bir devlet kurmak isteyen örgüt olarak bağrına basıyor.
Diyarbakır''a başka bir ülkenin başkenti muamelesi çeken de aynı Batı,
AB de işte o Vatikan etkisindeki AB. Biz bunları yıllardır söylüyoruz.
Batı değişmedi. Vatikan değişmedi. Siyonizm değişmedi. Onlar hâlâ
Haçlı, onlar hâlâ emperyalist ve onlar bugün de müstevli& Hatta Batı aynı
Batı olduğunu siyasetçisi ile, papazı ile, yazarı-çizeri, öğretim üyesi
ile, askeri, devlet adamı ile zaten inkâr etmiyor. Tuhaftır bizimkiler
tutuyor, "Aslında onlar onu değil başka bir şey söylemek istedi" diye
Türk milletinin gözüne kül atıyor&
Ve biz gerçekleri hatırlattıkça bizimkiler, "Medine Sözleşmesi"nden
bahsediyor, "globalizmin önüne geçilemeyeceği" teslimiyetçiliğine yatıyor,
"Ne pahasına olursa olsun AB" diyor, başka bir şey demiyor& Daha
doğrusu "de-mi-yor-du&" Ama artık en hızlı AB''ci ve en çalışkan Büyük
Ortadoğu Projesi''ci Başbakan Erdoğan bile "Batı bölücülüğü kışkırtıyor"
itirafında bulunuyor& Batı''nın tıynetini derin tarih bilgisi, bereketli
devlet ve cephe tecrübesi ile Atatürk çözmüş ve bu tıynetle başarılı bir
mücadele yapabilmek için şifreyi de vermişti:
"-Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur!" Türk
milleti işte bu şifreye sarılarak Kardinal Newman''ların, "Türklerle
savaşmak ve onları yok etmek zorundayız!" heveslerini kursaklarda bıraktı.
Bugün de bu coğrafya Newman''lar ve Reşit Paşa''larla dolu.
Ve işte onlar bugün dilimizi, dînimizi, millî müesseselerimizi,
meclisimizin hak ve yetkilerini, ordumuzun mânevi gücü olan şehitlik ve
gaziliği velhasıl "Muhtaç olduğumuz kudreti" yani, "Damarlarımızdaki kanı"
boşaltmak için "liberalizm" diyorlar, "Ilımlı İslâm-Diyalog" diyorlar,
"özelleştirme" diyorlar.. Her şey o kadar açık ve net ki&
AİHM, teröristbaşı apo itinin adil yargılanmadığına hükmetti ve bu itin yeniden yargılanmasını tavsiye etti...Bu karar açıkçası pek şaşırtıcı olmadı.Avrupa İt Hakları Mahkemesi(AİHM), görev alanına giren apo itinin haklarını savunuyor doğal olarak! Zaten bu AİHM olmasa itin köpeğin hakkını kim savunacak?..
Bazıları, bu AİHM'nin "insan hakları mahkemesi" olduğunu söylüyor ama ben bugüne dek bunu doğrulayan bir emare göremedim.Çünkü insanlar haricinde her türlü alçak yaratığın hakları savunuldu bu mahkemede.Eğer öyle olmasaydı, 30 bin kişinin katili olan bir iti korurken, bu itin katlettiği insanların hayatlarını, kundağında kurşunlanan veya kafası kesilen bebeklerin hayatlarını hiçe saymazdı.Ancak bu mahkeme, kundağında kurşunlanan bebeklerin haklarını hiçe saymıştır.Öyleyse, bu bir insan hakları mahkemesi olamaz.
Zaten binlerce yıldır barbarlıktan, vahşilikten, canilikten, soykırımcılıktan vazgeçmemiş ve insan olamamış Avrupa'dan da bir insan hakları mahkemesi kurması beklenemezdi.Onlar kursa kursa hemcinslerini korumak için böyle bir "it hakları mahkemesi" kurabilirlerdi.İtin koruyucusunun da it olmasından doğal bir şey yok tabi!
****
Teröristbaşı öcalan'ın yeniden yargılanması hususunda, "Yeniden yargılansa da yine aynı cezayı alır,ne olacak yani?Varsın yeniden yargılansın" diyerek konuyu basit bir hadiseymiş gibi göstermeye çalışan "AB muhipleri"nin anlamadığı ve hiçbir zaman da anlayamayacağı şudur ki; bu alçağı yeniden yargılamak, şehitlerimize,gazilerimize,şehit yakınlarına,milletimize ve bayrağımıza hakarettir, milli gururumuzun ayaklar altına alınmasıdır.
Ayrıca bu "AB muhipleri", AİHM'nin, yeniden yargılama kararını verirken, yeniden yargılansa bile aynı cezayı alacağını bilmediğini mi sanıyorlar? Yine aynı cezanın geleceğini AB de biliyor.Öyleyse bu kararı niye alıyor, çünkü AİHM'nin bu kararıyla pkk yandaşı kürtçülere şov imkanı doğacaktır.Yeniden yargılama kararının arkasında yatan asıl niyet de; kürtçüleri ayaklandırarak Türkiye'yi iç savaş ortamına sürüklemek, özellikle güneydoğu bölgemizdeki illerde ayaklanmalar çıkartarak, "buraların Türkiye'ye ait olmadığı" fikrini uyandırmaktır.Tabi ki bunların ardından da son aşama olarak güneydoğu bölgemizin özerkliğini tanıma talebi gelecektir.
İşte apo'nun yeniden yargılanmasını tavsiye eden AİHM kararıyla başlatılan süreç, aşama aşama böyle işleyecektir.Zaten öcalan iti de karar sonrası ilk açıklamasında, "Davayı, kürt sorununun demokratik çözümü için bir araç yapmak istiyoruz" diyerek, AB-PKK ittifakının esas niyetini belli etmiştir.
AİHM tarafından düğmesine basılan bu süreci harekete geçirecek olan kürtçü ayaklanmalar için, pkk yanlısı gazetelerde büyük gösteriler teşvik edilmeya başlandı bile.
Kürtçü yaratıklar, istiyorlarsa Türkiye'yi kaosa sürüklesinler.Ama bilsinler ki, bunun sonuçlarına da katlanırlar.O zaman ne AB'leri, ne de ABD'leri onları kurtaramaz!
Bir kenti
şafağın alacakaranlığında
terkedip gidişler gibisin
arkandan savrulan
sarı hüzün yapraklarıyla...
bu kenti sen yıktın
bu depremleri sen yolladın
öksüz çocukluğuma
-ki Freud için sadece bir istatistiktim (0-6 yaş grubu) -
o kentin korkunç uğultusunda yitirdim sesimi
yanıbaşımdaydın
aramızda şiirler
ve en hüzzam aşk şarkıları..
duymadın...
bir kenti şafağın alacakaranlığında bırakıp
gittin
ve
puslu bir griliğin çöktüğü
lodosla bulutların ansızın dağıldığı
o muazzam değişkenliğinde
bir kent nasıl çöker üstüme
bakmadın.
gittin...
kalsaydın sana bir çocuk anlatırdım oysa
metrekareye yüzlerce hüzün düşüren
kayıp ve ağlamaklı...
yalnızlık yazılı isminin yanına
kalsaydın
sana bir düş anlatırdım
çıldırtan bir sususuzlukta vaha olurken umut
deniz kızlarına olan düşsel bir aşk
ve sana yağmurlar anlatırdım
oysa benzemezdi sana yağmurlar...
ama gittiysen eğer
neden bu kente her gece
yağmur yağardı?
Şimdi bu kenti adın için bağışlıyorum
bazen kelimelere sığmaz anlatacakların
en sevdiğine bile kekeme kalırsın
Türkiye ile ilgili davalarda kimlerin hizmetine "amade" olduğunu bildiğimiz AİHM'nin, teröristbaşı ile ilgili kararına göre; teröristbaşı kötü muamele görmüş, hürriyet ve güvenlik hakkı tehlikeye atılmış.Bu da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 3.maddesinin ihlaliymiş.
Söz konusu 3.maddenin başlığı, "işkence yasağı" olup, "hiç kimse işkenceye, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele ve cezaya tabi tutulamaz" diyor.Bölücübaşının işkencenin "i"sini görmediği çok açık.Kaldı ki, o dönemde Hollandalı ve Türk avukatları, müvekkillerinin hayatının tehlikede olduğu, kötü muamele gördüğü ve adil yargılanmayacağı tezleriyle AİHM'e başvurmuştu.Bunun üzerine Avrupa İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Komitesi, 2 Mart 1999'da İmralı'ya gitmiş, sonuçta da Mayıs 1999'da işkence ve kötü muamele görmediğine dair rapor vermişti.
Yine gözaltı süresinin uzun tutulduğu, yargıç önüne çıkarılmadığı, ilk sorgusunda avukatlarının yanında olmadığı, savunma için yeterli süre verilmediği, bu sebeplerle sözleşmenin 5.maddesi yani hürriyet ve güvenlik hakkının ihlal edildiği öne sürülüyor.O dönemde yürürlükte olan mevzuatımızda gözaltı süresi 7 gün olduğu gibi, DGM'lik suçlarda ilk sorguda avukat bulundurulmuyordu.Dava, yürürlükteki mevzuata uygun yürütüldüğüne göre şimdi yapılacak herhangi bir şey yok.Zaten sözleşmeye göre de, 5.madde ihlalinin tek müeyyidesi tazminattır.
Karara göre, ilk üç duruşmada askerî hakim olduğundan, sözleşmenin 6.maddesi de ihlal edilmiş ve bu yüzden adil yargılanmamış.Asrın en kanlı katili için duruşmaya ara verilip, kanun değişiyor, askerî hakim çekilip, yerine sivil hakim getiriliyor.O dönemde sorulmasına rağmen teröristbaşı ve avukatları önceki celselerin yenilenmesine gerek duymadıklarını söylüyor.Bugün ise ihlâl sebebi yapılıyor.
Her üç gerekçenin de ne kadar ciddiyetten uzak olduğu ve hiçbir sonuç doğurmayacağı ortada.
Diyelim ki, teröristbaşı dünyanın gözü önünde, şehitlerimizin kemiklerini sızlatıp, vicdanları kanatacak kadar şeffaf ve adil yargılanmadı, müeyyidesi ne biliyor musunuz? AİHM'in 41.maddesi, kişinin uğradığı zararların tümüyle telafisinin mümkün olmadığını peşinen kabul edip, ilgili devletin, iç hukuku çerçevesinde ne kadarını karşılayabiliyorsa, onu yapmasını öngörüyor.Ve sözleşmenin hiçbir yerinde yeniden yargılamadan söz edilmiyor.Bunun için AİHM'in de, kararı "uygulatmak" değil, "uygulandığını denetlemekle" görevli Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi''nin de "yeniden yargılayın" deme hak ve yetkisi yok.
****
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM kararları ile ilgili ahkâm kesen kesene.Sanıyorlar ki, AİHS'ni imzalayan ülkeler, sözleşme hükümlerine de, AİHM kararlarına da harfiyen uymak zorundalar.
Ahkâmcıların zannı böyle de, acaba gerçekler nasıl? Bunun için AİHM'in bağlı olduğu AİHS'nin temel bazı ilkelerine bakalım:
Madde 46: Taraf devletler mahkemenin nihai kararına uymayı taahhüt ederler.
Madde 56: Sözleşmenin hükümleri imzacı ülkedeki yerel şartların gerekleri göz önünde tutularak uygulanır.
Madde 57: Bir devlet sözleşmeyi imzalarken veya onay belgesini tevdi ederken kendi ülkesinde yürürlükte bulunan bir yasa bu sözleşmenin belirli bir hükmüyle bağdaşmadığı ölçüde sözleşmenin o hükmüne çekince koyabilir.
Görüldüğü gibi, sözleşmeyi imzalayan ülkeler, mahkeme kararına uymayı sadece taahhüt ediyor.Bu taahhüt, bizde olduğu gibi, haşa Allah kelamı sayılmıyor.Bir diğer önemli husus, ülkelerin Sözleşme hükümlerini kendi şartlarına göre uygulaması ve bazı hükümleri ise kabul etmeme yetkilerinin olması.Mesela Avrupa Konseyi üyesi ülkelerden 10'u, AİHM Büyük Dairesi ile ilgili maddeye not koymuş.Muhtemel ki, temyiz anlamına gelen Büyük Daireye başvuru izni vermemiş veya özel şartlara bağlamış.
Sözleşmede çok önemli bir esneklik daha var.15.maddeye göre devletler, "Savaş zamanında veya ulusun hayatını tehdit eden başka bir olağanüstü durumda, uluslararası hukuktan doğan diğer yükümlülüklerine aykırı olmamak şartıyla, mecburiyetlerinin kesin olarak gerektirdiği ölçüde bu sözleşmeyle üstlendiği yükümlülükleri azaltan tedbirler alma" hakkına sahipler.
Gerek teröristbaşının yargılanması sürecindeki ağır terör ortamı, gerekse bugün yeniden yargılanması halinde olacaklar tam anlamıyla, "ulusun hayatını tehdit eden olağanüstü bir durum" değil midir? Bu açık hükme rağmen, hangi hak ve hukukla, yeniden yargılama mecburiyetimizden bahsedilmektedir? Kaldı ki, "Sözleşme ile kurulan sistemde, mahkeme kararları devletlerin ulusal hukuk düzeninde doğrudan uygulanıp, sonuç doğurma niteliğinin bulunmaması" genel ilkedir.
Ülkemizin aleyhinde konuşmayı marifet sayanlara, bizzat AİHM'in, devletlere tanıdığı "takdir payı"nı da hatırlatmak gerekiyor.
Kendisini, olayları uzaktan ve yaşamadan değerlendiren, seyirci konumunda bir organ olarak belirten AİHM, aynen şu içtihadı geliştirmiştir: "Devletin yetkili resmi mercileri, ülkelerinin gerçekleriyle doğrudan ve devamlı temas halinde olmaları sebebiyle, sözkonusu şartların içeriği ve bu ihtiyaca cevap teşkil edecek kısıtlama veya müeyyidenin niteliği konusunda karar vermek için uluslararası yargıçtan daha elverişli durumda ve yetkilidirler.Böylece sözleşen devletlere bir takdir marjı tanınmıştır.Bu takdir payı hem ulusal yasa koyucuya, hem de özellikle yürürlükteki yasaları yorumlayıp, uygulayacak olan adli makamlara tanınmaktadır". Ülkelere en geniş takdir payının verildiği alanların da, milli güvenlik ile genel ahlak olduğunu biliyor musunuz?..
Avrupa Konseyi'nin 46 üyesi arasında, yeniden yargılamayı kabul edip iç hukukuna geçiren ve bunlara uymayı kendine görev sayan sadece Türkiye var.Mesela Almanya, İtalya, Hollanda, Portekiz, İspanya, İsveç ve İngiltere'de yeniden yargılama mümkün değil.Nitekim Belçika Danimarka, Finlandiya, Fransa, Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Yunanistan'da bu konuda hiç bir düzenleme yok.İtalya AİHM'in tazminat cezaları ile ilgili kararına uyuyor, ama yeniden yargılama talebini kesinlikle yerine getirmiyor.Avusturya, Malta ve Norveç ise sadece ceza davalarında yeniden yargılamayı kabul ediyor.ıÜüİngiltere'de hukuk sistemi hiç de AİHS'ne paralel gitmiyor.Sözleşmeye ters birçok hukuki uygulama var ve sık sık AİHM'de mahkum oluyor, ama aldırmıyor.Sözleşmeyi iç hukukunun parçası yapmayan İrlanda'da Yüksek Mahkeme, Sözleşme hükümlerini göz önünde tutmayacağını bildirmiştir.Ve İrlanda'da yasaların büyük bölümü dinin etkisinde olduğundan, Sözleşme hükümleriyle uyuşmaz.Fransa Anayasa Konseyi ise, Sözleşmeyi referans norm dahi saymıyor.
AB üyeliği yolunda her şeyi göze alan Türkiyenin; her şeyi göze aldığı batılılar tarafından keşfedildikçe önümüze konulan faturaların sayısı ve içeriği de artıyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM), 12 Mayıs'ta açıklayacağı ve Abdullah Öcalan'a 'yeniden yargılama' yolunu açabilecek son kararını bekleyen Dışişleri, Strasbourg kaynaklarından, mahkemenin temyiz organı olarak görev yapan 17 yargıçlı Büyük Daire tarafından açıklanacak kararın, 2003 tarihli ilk karar gibi olacağı ve Türkiye'den 'adil yargılama hakkı' ilkesine uyumun isteneceği bilgisine ulaşmış. Bunun üzerine de, Türkiye ve Avrupa'da yaşanacak gelişmeler de dikkate alınarak hükümete, 'Yeniden yargılama konusunda kanun değişikliği şart' telkininde bulunulmuş..
Dışişlerinin bilgi notuna göre Öcalana 100.000 avro tazminat ödenecek ve Öcalanla birlikte yeniden yargılanma başvurusunda bulunması sınırlanan 90 kişinin yeniden yargılanması için gerekli kanun değişiklikleri yapılana kadar baskı sürecek ve 3 Ekim görüşmeleri başlamayabilecekmiş.
Avrupa Birliği Komisyonu Ankara Temsilcisi Hans Jörg Kretschmer de eş zamanlı olarak müzakerelere başlama kararına rağmen, Türkiyenin AB üyeliğini sağlayacak gerekli reformlardan çok uzak olduğunu söylemiş.
Türkiyenin Kıbrıs cumhuriyetini tanımaması durumunda, Kıbrıslı Rumların da Kuzey Kıbrısla yapılacak doğrudan ticareti veto etmekte serbest olduğunu savunan Kretschmer, Ermeni meselesinin ABye üyelikte bir kriter olmasa bile dolaylı olarak etkili olduğunu söylemiş.
Avrupa ile müşterek bir sınırı bile bulunmayan Ermenistan meselesinin, Türkiyenin AB üyeliği ile ne gibi bir ilgisi olduğu okuyucuyu meraklandıracaktır.
Öne sürülecek argüman, Üye adayı ülkelerin, komşuları ile sınır problemlerini çözüp de gelmeleri gerektiği olacaktır.
Hiç uğraşamayın& Bunu emsal göstererek Peki Kıbrıs Rum kesimini komşusu olan KKTC ile sınır problemini çözmeden neden aldınız? sorunuz havada kalacaktır.
AB normları denilen terazi Türkiyeyi başka, Hıristiyan batılıları başka tartar.
Şaşkın bakkal misali
2-5 Mayıs 2005 tarihleri arasındaki Bakü gezimiz daha Türkiyeden ayrılmadan Ermenistanla başladı, Türkiyeye dönüşte de yine Ermenistanla bitti.
1 Mayıs sabahı havalanına giderken taksiyle Trabzon Devlet Tiyatrosunun önünden geçtim.
Kocaman afişler.. 6ıncı Uluslar arası Karadenize Kıyısı Olan Ülkeler Tiyatro Festivali
Katılanlar; Beyaz Rusya, Bulgaristan, Rusya, Romanya, Sırbistan, Gürcistan, Moldova.
Ne güzel
Ve Ermenistan..
Ermenistanın; bağımsızlığını elde ettiği 1991den beri Trabzonu dünyaya açılan limanı olarak kullanmak isteyen Ermenistanın Karadenizle ne ilgisi vardır?
Kim çizmiştir bu haritayı? Kim Ermenistanı Kafkasların ortasından alıp Karadenize kıyısı olan bir ülke haline getirmiştir?
Kafa yapısı; Türkiyeyi bir federasyon haline getirmek isteyen Özal döneminin kafa yapısıdır.
O zaman da Karadeniz Ekonomik İşbirliğine aynı şekilde Pontus hayaliyle yatıp kalkan Yunanistan ortak edilmişti.
Şimdi KEİnin Bankası Selaniktedir.
Bana kim Selânikin Karadeniz kıyısında olduğunu söyleyebilir?
Her iki olayda da ileri sürülen düşünce dost ve kardeş Azerbaycanı da tür bu toplantılara bir şekilde dahil edebilmek içinYunanistan ve Ermenistana da teklif götürüldüğü şeklindedir.
Türkiyenin; çeşitli ortamlarda Azerbaycanla çok çeşitli ilişkiler ve yakın kurabilmek için Ermenistan ve Yunanistanın vesayet ve velayetine ihtiyacı olduğunu hiç zannetmiyorum.
Türkiye Azerbaycanla kimseye hesap vermeden ekonomik, siyasi, ilmi, kültürel ve askeri her türlü ilişkiyi kurabilmelidir.
Kurmalıdır.
Bu açıdan bakınca, adı geçen Tiyatro Festivaline Azerbaycan Bakü Belediye Tiyatrosunun; Ermenistanı göstererek Onun olduğu yerde ben yokum deme hakkı bulunduğunu, böyle demesinin daha uygun olacağını ve belki de bu tür çıkışların, Türkiyenin yanlışlarını düzeltmesine vesile olacağını düşünüyorum.
Lâf Karadenizden açılınca kolay kolay kapanmıyor.
Yunanistanda misafir olarak bulunan Harbiyelilerin odasına, üzerine İngilizce küfürlerin yazıldığı bir Türk bayrağının bırakıldığı olayının ayyuka çıktığı günlerde Trabzon Anadolu Lisesinin hatırlı konukları vardı.
Efendim; Selanikin Karamaria yâni, Siyah Meryem semtinin Lisesi Bakanlık ve Konsolosluğa başvurarak Trabzon Kanuni Anadolu Lisesi ile kardeş okul olmak istemiş.
Bu masum istek Milli Eğitim bakanlığı tarafından da kabul edilince Karamaria Lisesinin öğretmen ve öğrencileri atlayıp Trabzona gitmişler. (Trabzon Ekspres. 20 Nisan 2005)
Kanuni Anadolu Lisesi öğrencileri ile kısa sürede kaynaşarak beraberce sirtaki oynamış, horon tepmişler.
Konuk ekibin Okul Müdürdü Samarran Athanasius sebebi ziyaretlerini şöyle açıklamış.
Kanuni Anadolu Lisesini tercih ettik. Çünkü bu okul 1923 yılına kadar karamaria Lisesi olarak eğitim veriyordu. Adı daha sonra değişti. Atalarımız burada eğitim gördü. Biz de atalarımızın mezun olup eğitim gördüğü bu okulu hem ziyaret edip hem de ikili ilişkilerimizi geliştirmeyi düşünüyoruz. Burada çok sıcak karşılandık. Tekrar geleceğiz.
Konuk Müdür, öğretmen ve öğrenciler bahçede folklor gösterileri yaptıktan sonra evsahipleri tarafından organize edilen çay partisine de katılmışlar.
Gazete haberi sıcak ilişkilerin sergilendiği 6 renkli fotoğrafla süslenmiş.
Haberler, Kanuni Anadolu Lisesi öğretmen ve öğrencilerini, Şimdi kim Yunanistana gidecek heyette yer alacak şeklinde tatlı bir heyecanın sardığını gösteriyor.
Trabzonda haberler bitmiyor..
1-7 Ağustosda da Maçkada Sümela Festivali düzenlenmiş.
Ne tesadüf Ağustosun başı tam da her sene yabancı papazların akın ettiği Kutsal Sümela Yortusuna denk gelmektedir kıymetli okuyucu..
Trabzon bütün bunlar olurken bir taraftan da şaheseri gibi kanuni Haftasını kutluyordu.
90ı yıllarda Kanuninin Trabzonda doğduğunu bir Macaristan seyahati sırasında keşfeden zamanın valisi (Şimdi Antalyada keşiflerle uğraşmaktadır) Tez Kanuninin doğduğu ev buluna fermanı yazar.
Harıl harıl ev aranırken kimsenin aklına babası Şehzade Selimin evde oturmuş olamayacağı, bir saray yavrusu aranması gerektiği gelmez.
Emir büyük yerdendir ya ev bulunur ve kutlamalar başlar.
Yâni bir taraftan Cihan Padişahı Kanuni Haftası etkinlikleri kutlanırken Trabzonda Ermeni Tiyatrosu, Karamaria Lisesi gösteri yapıyordu kıymetli okuyucu ve Maçkada da Sümela Festivali hazırlıkları tam gaz devam ediyordu.
Bitmedi..
Belediye, şehir içindeki 4. yüzyılda (1349-1390) 3. Aleksios tarafından yaptırılan ve 18. ve 19. yüzyıllarda ilaveler yapılıp onarılarak, 19. yüzyılda son şeklini alan Kızlar Manastırını da temizleyip düzenleyerek hizmete sunuyordu.
Böylece turistler artık Ayasofya Kilisesi, Sümela Manastırı ve Kostaki Konağından sonra şehirde bir de Kızlar manastırını gezip görebileceklerdi.
Nisan ayının sonunda MGKnın; yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi hazırlıkları için görüş istediği kurumlardan olan Genelkurmayın konu ile ilgili şu notu hiç dikkate bile alınmıyor muydu yoksa Genelkurmay iş olsun diye mi o satırları yazmıştı:
Türkiyenin toprak bütünlüğünü tehdit edecek şekilde Rum-Pontus propagandasına engel olunmalı.
Her ne hâl ise..
Rüya gibi geçen ve gelecek yazılarda ayrıntılı olarak anlatacağım Bakü seyahatinden döndükten sonra da gazetelerde şu haberi okudum: (Hürriyet 8 Mayıs 2005)
Trabzon Devlet Tiyatrosunda Ermenilere karşı dostluk hakimdi. 6. Uluslararası Karadenize Kıyısı olan Ülkeler Tiyatro Festivali çerçevesinde kente gelen ekip, Psikoz 4.48 adlı oyunu sergiledi. Oyunun bitişiyle birlikte salonu dolduran izleyiciler, Ermeni sanatçıları ayakta alkışladılar. Ermeni sanatçılar, dakikalarca süren alkışlar ve Bravo haykırışları arasında izleyicileri selamladı. Sanatçılar, alkışlar nedeniyle defalarca sahneye döndüler. Önceden dağıtılan Türkçe metin ve oyunun aksiyon ağırlıklı olması Rusça oynanmasına rağmen anlaşılmasını kolaylaştırdı. Kuliste konuştuğumuz Ermeni Yönetmen Suren Shahverdyan, sanatın, tiyatronun ne kadar büyük bir dostluk aracı olduğunu bir kez daha gördüklerini vurguladı. Tiyatro bayrağını Türkiyede dalgalandırmaktan mutlu olduğunu ve ülkesine döndüğünde de burada gördüğü dostluğu anlatacağını dile getiren Shahverdyan, şöyle devam etti: Siyasetin, devletlerin çözemediklerini, belki de biz sanatın, tiyatronun diliyle çözebiliriz. Sanat da bunun için en iyi araçtır. Bizleri kurtaracak olan barış ve sevgidir. Benim oyunumda da zaten karşılıklı aşk, sevgi ve barış konusu işleniyor. Devletler arasında düşmanlık, savaş ve terörün bitmemesi halinde yaşanacakları dünya daha fazla kaldıramaz. İşte böyle bir durumda kar yağar. O nedenle de benim oyunumun sonunda dünyaya kara kar yağdı.
Psikoz 4.48 adlı Rusça oyunu anlayarak ayakta dakikalarca alkışlayan tiyatro severlerin oyunun sonunda yağan kara karın ne olduğunu anlayıp anlamadıklarını şiddetle merak ediyorum.
Önce Yunanların Kara Mariası sonra Ermenilerin Kara Karı..
İnanın bir hafta içindeki bu kadar dışkaynaklı karanlık benim için bile çok fazla..
Mustafa Hilmi Yıldırım, geçtiğimiz günlerde güzel bir yazı yazdı. Bir profesörün AB sürecinde siyaset ve vesayet başlıklı panelde yaptığı konuşmadaki sözlerini aktardı.
Bu profesör şöyle diyordu:
Şu anda Kopenhag Kriterlerini bütünüyle oylayın, hepsine hayır çıkacaktır. Ben burada imzamı atarım. O halde ben bunu biliyorsam doğrudur bu. O halde uluslararası vesayetten yanayım. Kopenhag Kriterlerini uluslararası vesayet Türkiyeye dayatacaksa, bir biçimde ben de bundan yanayım.
Adam profesör. Türkiyede bir üniversitede görev yapıyor. İsmini boşverin, işlevine bakın:
Ben vesayetten yanayım!
Nedir vesayet? Kölelik demek, mandayı kabul etmek, emir kulu olmak demek. Egemenliğin başka milletlere ya da devletlere devredilmesine rıza göstermek demek.
Bu nasıl bir profesördür ki ve hem de hukuk tahsili görmüş bir akademisyendir ki anayasanın 6. maddesi Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu belirtmesine rağmen Brükselin vesayetini kabul edebiliyor?
Türkiyenin Batı vesayetine ya da ABD vesayetine girmesini kabul edenler hiç de azımsanmayacak miktara ulaşmıştır.
Hatta, Türkiyede de ahtapot gibi kolları olan Vatikanın dümensuyuna girmeyi savunanlar da son yıllarda dinlerarası diyalog projesi ile hayli mesafe almışlardır.
Bu gibi vesayet ehli kişilerin ikbali de hayli açıktır. Batılı dostları onları habire yemlendirir. Türkiyede başları sıkışınca Washington ya da Brüksele koşar, Türkiyeye küfretmeye oradan devam ederler. Ceplerinde bolca dolar, kapı önlerinde gizli servis ajanları vardır. Bağlar, bahçeler, çiftlikler emirlerine amadedir.
KKTC eski başbakanlarından Derviş Eroğlu, Kıbrısta Rum bayrağı tutan Türk gençlerinin meydanları doldurması karşısında şu yorumu yapmıştı:
İngilizler yıllardan beri Conflit Resolotion Center (Lider Yetiştirme Merkezi) adı altında bir kuruluş kurdular. Kıbrıslı Türk gençleri Londraya götürüp eğittiler. Onları Türke düşman hale getirip Kıbrısa gönderdiler.
Türke ve Türkiyeye düşman hale getirilenler sadece Londrada değil Washingtonda, Brükselde, Vatikanda, hülasa Türke karşı bir planı olan her yerde besleniyor, yemleniyor ve üzerimize salınıyor.
ABDde bu amaçla kurulmuş fonlar var. NED (National Endowment For Democracy) bunlardan biri.
Bu fon, Kongre denetiminde oluşturulmuş bir para fonudur. CIA emeklisi Ralp Mcgehee bu fonun CIAnın örtülü eylemlerine destek amacıyla kurulduğunu anlatır. (M. Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında, Sf. 17).
Daha önceki bir çok yazımızda da belirttiğimiz gibi bu fondan binlerce sivil toplum kuruluşu, dernek ve vakıf para aldı. Bu paraların bir çok bölücü amaçlar için kullanıldığı iddiaları ortalıkta geziyor.
Bu fonlardan beslenenler aldıkları paraların tek kuruşunun dahi hesabını vermiş değildirler.
Kimileri ABDde, kimileri Avrupa başkentlerinde bir tarafan yemlenip diğer taraftan vesayet altına girmenin faziletlerini anlatıp duruyorlar.
Vesayet ve ihanet ehlinin kirli çamaşırları, bu ülkeye sevdalananlar tarafından bir bir ortaya çıkarılacak.
Açık güneşli günlerde başınızı gökyüzüne çevirdiğinizde yükseklerden geçen büyük gümüş kuşlar görürsünüz.
Peşlerinden ince iki iz bırakırlar.
Karadeniz Irak harekâtı başladığından bu yana gece gündüz böyle kuşlara, böyle izlere, gece derinlerden duyulan jet motoru homurtularına alışık.
Ama rahatsız.
Tezkere reddedildiği, Trabzon havaalanı müttefik uçaklarının kullanımına güya verilmediği halde bir süre önce kocaman kara kara yahut gri ve kimliksiz, işaretsiz uçaklar inip kalkmaya başlamıştı Trabzona bir süre önce.
Havaalanından sorumlu mülkî âmir, yâni ilin koskoca Vali Yardımcısı soru üzerine ne taşıyorlar bilmiyoruz. Bize ikmal yaptıklarını söylüyorlar. Yanlarına kimseyi yaklaştırmıyorlar demişti de kıyamet kopmuştu.
Türkiyede kim nasıl sokmuyordu uçağın yanına Türkleri?
Bir süre sonra ortada fol yok yumurta yokken Recep Tayyip Ermenistana hava sahasını açtık. Şartlar uygun olursa kara sınırını da görüşebiliriz gibi bir şeyler söylemişti.
Duyduk ki Ermenistan Hava Yolları ile Fly Air adlı bir özel şirket Erivan-İstanbul arasında karşılıklı tarifeli seferlere başlamış.
Derken üç gün önce aynı anda iki haber birden düştü monitörlere.
1) (NTV. 11.5.05) Hellas Jet havayollarının Larnaka ile İstanbul arasında 20 seferlik bir anlaşma imzaladığı ve ilk seferlerinden birini 2 Mayısta, ikincisini ise bu hafta içinde gerçekleştirdiği belirtildi.. Hellas Jet havayolunun Kıbrıs Rum halkından gelen aşırı talepler nedeniyle İstanbula seferler koyduğu açıklandı. Türkiye, Kıbrıs Rum Kesimini tanımadığı için Larnakadan havalanan Rum uçaklarına ya da yabancı şirketlerin uçaklarına Türk hava sahası açılmıyor. Bu nedenle Hellas Jet uçakları Larnakadan havalandıktan sonra Yunanistanın Rodos adası üzerinde kod değiştirerek Türk hava sahasına giriyor. Türkiye, bu uçakların güney Kıbrıstan değil de; Yunanistandan geldiğini varsayarak İstanbula inişlerine izin veriyor.
İyi de hani ek protokolu imzalamak Kıbrıs Rumlarını tanımak anlamına gelmeyecekti ve böyle olsa bile deniz ve hava limanlarını Rum gemi ve uçaklarına açmayacaktık?
Eğer böyle bir yolu varsa KTHY neden hâlâ İngiltereye uçarken ille İzmir veya İstanbula inip-kalkmak zorunda?
İzolasyon dediğiniz şey tersten mi kaldırılıyor?
2) (Milliyet.12.5.05) Türk Hava Yolları (THY), İsrailden Doğu Karadeniz Bölgesine artan yolcu talebi nedeniyle Tel Aviv-Trabzon arasında, turizm amaçlı doğrudan charter seferleri düzenleme kararı aldı. THYnin, 9 Haziranda başlatacağı ve 27 Ekime kadar sürecek sezonluk charter seferleri, Trabzona, yurtdışından turizm amaçlı düzenlenen ilk doğrudan uçuşlar olacak. THY İsrail Müdürü Atagün Kutluyüksel, THYnin Avrupadan Trabzona doğrudan seferleri olduğunu, ancak bu seferlerde yurtdışındaki işçilerin taşındığını, ama bunun turizm amaçlı ilk uçuş olacağını söyledi. İsrailden Doğu Karadenize giden turistlerin sayısının giderek artması ve son yıllarda bu sayının 5 bin civarına ulaşmasının, THYyi harekete geçirdiğini belirten Kutluyüksel, doğrudan seferlerin bu rakamı da yükselteceğine inandığını söyledi. "İsrailliler Doğu Karadenizi de çok beğeniyor ve seviyor" diye konuşan Kutluyüksel, İsrailli turistlerin bölgede özellikle Çoruh Nehrinde rafting, Ayder Yaylasında cip-safari ve trekinge ilgi duyduklarını da kaydetti. Kutluyüksel, bölgenin İsrailli turistlerin yeni çekim merkezi olmasının nedeninin, doğal güzellikler ve turizm potansiyelinin yanı sıra halkın konukseverliği olduğunu belirtti. THY İsrail Müdürü, seferlerin bölge ekonomisine katkısının da önemli olacağına inandığını ifade etti.
Karadenize Ermeni ve Yunanlıların Rum-Pontus ilgisini biliyorduk; hâttâ bir süre önce Amerikalı Yahudilerin Sürmenedeki Uzaylı Mehveş Nine yuturmacalarına şahit olmuştuk ama doğrusu İsrailden bu kadar ilgi beklemiyorduk.
Bayram değil, seyran değil.. Yahudilerin bu Karadenizde turizm aşkı nereden çıktı?
Kimse bana Akdenizde sahili olan; senenin 9-10 ayı denize girilebilen bir coğrafyaya sahip Yahudilerin alternatif turizm için Karadeniz yaylalarına neden rağbet gösterdiğinin mantıkî bir açıklamasını yapamaz.
Daha yakındaki Antalyanın dağlarına neden gitmezler trekking için?
Ortada gerçekten bir alternatiflik var ama acaba neyin alternatifi?
11 Eylülden sonra biliyorsun kıymetli okuyucu yeni bir düzen kuruldu.
Tek kutuplu dünya düzeni.
Tek kutup, bu düzenin tek efendisi Amerika.
Ortaya hemen GOP diye bir proje atıldı.
Kuzey Afrikadan Moğolistana kadar uzanan kocaman bir bölge.. Sorosun Açık Toplum Örgütlerinin aktif olduğu, bolca Amerikan tipi demokrasi ihraç edilen bir bölge.
Yerine göre de Amerikan tipi ılımlı İslâm-
Hangisi uyarsa..
Aslında Türk coğrafyası.
Bu projede Amerikanın bir takım Truva atı olan maşalara ve bolca figüranlara ihtiyacı var.
İsrail Ortadoğudaki;
Ermenistan Kafkaslardaki;
Ve yeni yeni Makedonya da Balkanlardaki Truva atları.
Bulgaristan ve Romanya Amerikaya üs vermeye çok hevesli.
Amerika Gürcistanda.
Amerika Bulgaristan ve Romanyadaki yeni üslerine kolayca ulaşabilmek için Montrö anlaşmasını sorguluyor, değiştirmeye hazırlanıyor.
Amerika güya Bakü-Ceyhan petrol boru hattını korumak için Caspian Force adlı bir güç kurma ayağı ile Hazara el atmaya hazırlanıyor.
Ve işte böyle bir ortamda Amerikanın Ortadoğudaki has adamı İsrailin turistleri Trabzona âni ve aşırı bir merak beslemeye başlıyorlar.
Karadenizin engin turizm olanaklarını keşfediyorlar.
Daha önce de Yunanlılar ve Rum Patrik Çevre diye gelmişti.
Din diye gelmişlerdi.
Şimdi Yahudiler turist kılığında geliyorlar.
İsrailin Karadenize çıkması, Ermenistanla sıcak temasın kurulması demektir.
Amerika-İsrail ve Ermenistan Karadenizde safları sıklaştırıyorlar.
Yazının başlığı size abartılı gelmesin.
Dünyanın her yerinden İsraile uçuş yapan uçaklar, kalkış alanlarında bizzat İsrailli ajanlar tarafından kontrol edilir.
Bu ajanlar silah ta taşırlar.
Alanda veya uçağın içinde..
Hangisi uyarsa.
Böyle bir durumda; Trabzonun bir süre önce İnen yabancı uçakların yanına yaklaştırmıyorlar diyen Vali yardımcısı nasıl bir tavır takınacak merak ediyorum.
Karadeniz 1990larda Sovyetler Birliğinin yıkılması ile akın eden Ruslar yüzünden Rus pazarlarında bir kültür şoku yaşamıştı.
Şimdi bu turizm maskeli Yahudi şokunu nasıl kaldıracak dersiniz?
Sonuçta birileri bizi fena halde kandırıyor galiba..
Havada bulut yok ama&
Havada hülle var. Takiyye var.
Muta nikâhı var kıymetli okuyucu..
Ve nedense şu sıralar bütün yollar Karadenize çıkıyor. 14 Mayıs 2005
Hükümet AB'nin dayatmasıyla bir oyun oynadı. Önce tarımdan devlet
desteğini çekti. Tarımla geçinen 27 milyon insanımızı toprağını işleyemez
duruma getirdi. Sonra Köy Kanunu'nun 87'nci maddesini değiştirerek
yabancıların köylerde ve kırsal alanda toprak satın almalarının yolunu açtı.
Böylece toprağını işleyemez hale getirilen köylü toprağını satmaya
zorlanmış oldu.
Ancak kamuoyunun bu konuda çok duyarlı olduğu anlaşıldı. Toprak
satışlarına Türkiye genelinden öyle büyük bir tepki geldi ki, Tapu ve Kadastro
Genel Müdürlüğü WEB sitesini karartmak durumunda kaldı. Satışlar
gizlilik içinde yürütülmeye çalışılıyor.
Anayasa'nın 90'ıncı maddesi Uyum Yasalarına göre değiştirilince
Uluslararası yasalar bizim yasalarımızın üstüne çıktı. Yani satın alınan bu
topraklar satın alan kimselerin ülkelerinin toprakları sayılıyor. Bu
topraklar elçilik statüsüne sahip oluyor ve yabancının kendi devletinin
himayesinde bulunuyor.
Unutmayalım ki, İsrail böyle kuruldu. Amerika'da yaşayan Yahudiler,
Filistin topraklarında yan yana parçalar halinde toprak satın aldılar. Bu
topraklar istedikleri büyüklüğe ulaşınca "Burası İsrail'dir" dediler ve
bayraklarını çektiler. Filistinliler feryat ettiler ama Amerika
dişlerini gösterince bir sonuca ulaşamadılar. Ve bilindiği gibi aralarındaki
savaş hâlâ sürmektedir. Bugün bu durum Türkiye üzerinde denenmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana onu bölmek, aralarında
bölüşmek isteyen ülkelerin baskılarının her gün biraz daha arttığı
düşünülecek olursa bu satışlara son verilmesi ve satıldığı kadarının da yasal
yollar sonuna kadar zorlanarak geri alınması için çalışılması gereklidir.
Gel
sen yoksun
bütün sokaklarına kar yağıyor ömrümün
nefesim
üşüyen bir gelincik ayazı
bütün geceler aysız
durmadan bir ezgi savruluyor dudaklarında gecelerin
hüznün uzayan saçlarında kimsesizliğim kanıyor
yağmalanmıs bir ömrün ortasından sızarak
yaralı gönlümün ırmaklarına doluyor
gel
her gece bır deprem oluyor
ey çağlayan bir suda yittirdiğim menekşe gözlü kız
seslen bana nerdesin, hangi uzak şehirdesin
bir rüzgârın kanatlarına vursam duyulur mu sesim
gel
erişilmez uçurum diplerinde kaldı özleyişler
yaralı ceylanlar sekiyor bakışlarımda
tomurcuklar öksüz, serçeler dilsiz
her durakta boynu bükük bir çocuk üşüyor
ve ben bu yağmurlar dolusu yalnızlığımla
bütün bulutlardan sana koşuyorum gel
yürekler boş, bakışlar anlamıyor beni
her akşam vakti,
el ayak sesleri çekilirken caddelerden
vurup yüreğimi narlı sevdalara
yıldızlara ağladığımı kimse bilmiyor
kimse bilmiyor, her gece
dudağımda bir şiirin kanadığını
ey yavru bir kuş gibi
düşlerimin arasından uçup giden uçarı kız
yaşım on beş idi, yüz oldu, binyüz oldu
yaşlandım yaşamadan aşkı ve baharı
farkında değilim şimdi,
geçen günlerin değişen mevsimlerin
yağan karlar altında kaldı kalbim
gel
geçmiş bahar sokaklarına çıkar beni
bahçesi tarumar bir çiçeğin kirpiğindeyim
bir kar çölünün ortasında
bir insan mahşerinin içinde
yapayalnız
her bakışta bir hüzün,
her hüzünde bir bakış kanamada
bir sonsuz rüzgar başladı gittiğin yerde
gel
gel
bahar sokaklarına çıkar beni
yıldızları sönmüş bir gecenin sayfalarında ışıksızım
özlemler damıtıyorum durmadan karanlığın yapraklarına
kalbimin üstüne üstüne yağıyor kar,
göçüp gitti kuşlar çoktan ve ben
bölüp iklimlere o sevda tılsımı türküleri
işleyip alnımın çizgilerine tel tel
kalbimi sana rehin tutuyorum
gel
hasret ki yolları kanamalı ağır bir hüzündür
geçip giden günlerin terkisinde
rüzgâr koyaklarını yitirdi, sözcükler büyüsünü
her mısrada çığlık çığlık yüreğim
gel
ömrümün bütün sokaklarına kar yağıyor şimdi.
Türkiye karşıtı olduğu kendi söylemleriyle sabit olan Mehmet Ali Talatın Cumhurbaşkanı olması AKP son anda bir dönüş yapmazsa- kesindir. Böylece KKTC Devleti Rum yanlılarınca tam anlamıyla içerden kuşatma altına alınmış olacaktır. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, iki Bakanlık dışında bütün hükümet ve Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığı konumu anlamına gelen Meclis Başkanlığı Rum yanlısı zihniyetin eline geçmiş olacaktır.
Bu duruma gelinmesindeki başlıca etkenlerse Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti olmak sıfatıyla AKPnin Rum yanlılarına verdiği yoğun destek, Rum yanlılarının Rum-Yunan, İngiliz, AB, ABD fonlarıyla semirtilmişlikleri, İngiliz kafalı sahte milliyetçi seçkincilerin bunca yıldır yaptıkları yanlışlar& olarak sıralanmaktadır.
Türkiye bugüne dek uyutulmuştur, uyutulmak istenmiştir. İngiliz kafalı sahte milliyetçi seçkinciler, Türkiyeden gelen paraları kendi aralarında üleşmeye dönük kurdukları düzeneği işletebilmek için Türkiye kökenli KKTC vatandaşlarına yaptıkları zenci muamelesini gizlemişler; Anavatan edebiyatı yaparak şehit-ezan demagojileriyle Türkiyeden para almayı sürdürerek kendi aşağılık çıkarları uğruna alçakça Türkiyeyi sömüredurmuşlardır. Türkiyenin verdiği paralar, sırtladığı uluslararası yük Kıbrıstan Türkiyeye minnet ve şükran duyguları yerine en ağır küfürler olarak geri dönmüştür. Statüko statüko denilense işte bu kirli rant çarkıdır.
Bu işleri temizlemenin yoluysa AKP hükümetinin Kıbrıs politikasının mimarı olan Başbakanlık Başdanışmanı Ahmet Davutoğlunun söylediği gibi Kuzey Kıbrısı verip kurtulmak değil Rum yanlısı soysuzları ve Anavatan sömürgenliğine soyunmuş İngiliz kafalı sahte milliyetçileri bertaraf ederek Türkiye Türklerinden özünde hiçbir farkı olmayan Kıbrıs Türk halkıyla aradaki köprülerin sağlamlaştırılmasıdır.
Kıbrısta bu durumlara gelinmesinin baş müsebbipleriyse İngiliz kafalı sahte milliyetçilerdir. Çünkü Türkiye, bunlara bakarak Kıbrısta işlerin yolunda gittiği sanrısı içinde uyurken Rum yanlısı satılmış zihniyet alttan alta faaliyetlerini yürütmüş ve bugün gelinen noktadaysa artık göz önüne çıkmışlar ve KKTC Devletini tümden ele geçirmişlerdir. Kendi aşağılık çıkarları uğruna gerçekleri Anavatandan gizleyen İngiliz hizmetkarları tarih önünde çok ağır vebal altındadırlar. Rum yanlıları her tavırlarıyla kendilerini belli ettiklerinden asıl tehlike; vatansever kılığına bürünmüş bu sahte milliyetçi, İngiliz tarzı kahpe siyasetlerini her daim sürdüren soysuz zihniyetten kaynaklanmaktadır. Bunlara karşı uyanık olunmalıdır.
KKTCde durum vahimdir. Bunu bunca yıldır gizlemenin Rum yanlılarına hizmet etmek olduğu gün gibi ortaya çıkmıştır. Durum vahimdir ve alınacak önlemler de bu vahamete uygun olmak zorundadır. Türkiye artık inisiyatifi ele almak zorundadır. Yoksa bu mesele kangren olma noktasına çok yaklaşmıştır. Türkiye inisiyatifi tamamen eline almalı ve KKTCnin bünyesine yayılmış Rum yanlılarını ve İngiliz kafalı sahte milliyetçileri bir an önce etkisizleştirerek Türkiye Türklüğünden bir zerre farkı olmayan asil ve şerefli gerçek Kıbrıs Türklerinin yolunu açmalıdır.
Bu vatan parçasında hem Türkiyenin hem KKTCnin hatalarından dolayı oluşup çok ağırlaşmış sorunlar var diye Verelim gitsin. diyenlerin de, sonu sopu ne olacağı hiç belli olmayan, kaç yıl süreceği bilinmeyen AB sürecinin aptalca sevdası içine düşüp KKTCyi satmaya kalkışanların da kan, ruh, vicdan ve beyinlerinin ne olduğu herkesçe malumdur.
KKTC altı üstü 150 binlik bir minik toplumdur. Çok hızlı biçimde dönüştürülebilmekte, çok çabuk etki altında kalabilmektedir. Soros Vakfının, Rum-Yunan, İngiliz kiliseleri destekli misyonerlik faaliyetlerinin, Rum kafalı satılmışların yıllar yılı köstebek yuvalarında teşkilatlanmalarının üstüne gelen AKP desteği sonucu işler bu duruma nasıl geldiyse bu sorunları öyle de düzeltmek mümkündür.
KKTC seçimleri formalitedir. Türkiye hükümeti kimi işaret ederse onun seçileceğini kısa pantolonlarıyla sokakta oynayan çocuklar bile bilir. Türkiye ne yöne ışık yakarsa Kıbrıs Türk toplumu oraya gitmektedir. Bu bağlamda Helsinki Doruğu öncesinde tam entegrasyon ışığı yakılmış, KKTC Meclisi de hemen buna uyarak Türkiyeye iltihak (katılma), diplomasi diliyle söylersek de tam entegrasyona gitmek kararı almıştır. Bugünse tam tersi işler olmaktadır. Neden acaba?
Büyük Türk milleti !
Kıbrısta kalıcı, geçerli ve Türk çıkarlarına uygun tek çözüm Kuzey Kıbrıs ile Türkiyenin tam entegrasyona giderek aşağıda sıralanan fiili ilhak durumunu güçlendirmesi, halkların kaynaşması yolundaki eksik ve gedikleri gidererek aksayan noktaları düzeltmesidir :
1) Milli marş aynıdır.
2) Para birimi aynıdır.
3) KKTC Bayrağı Hatay Devleti Bayrağı gibi Türk(iye) Bayrağı'na çok benzerdir.
4) Devlet yapılanması tamamen aynıdır.
5) KKTC'de tıpkı Hatay Devleti örneğinde olduğu gibi 5 ilçe vardır. İl merkezi ve Valilik teşkilatı yoktur.
6) KKTC Devleti'nin hiçbir ülkeye tanınma talebi olmamıştır.
7) T.C. Devleti'nin de hiçbir ülke nezdinde KKTC Devleti'ni tanıtma girişimi olmamıştır.
8) KKTC Polisi (Türkiye) Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlıdır.
9) Devletin resmi dili Türkiye Türkçesidir.
10) Pasaportsuz, yalnızca nüfus kimliğiyle giriş-çıkış vardır.
Bağımsız ve egemen bir devlette bunlar olur mu? Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Türkiyeye tam bağımlı, Türkiyeyle birleşmesi tasarlandığından bu yapıda kurulmuş bir geçiş devletidir. Kuzey Kıbrıs 1974ten beri fiilen ve tamamen Türk(iye) idaresindedir ve buna hiçbir yabancı ülke burnunu sokamamıştır. Kuzey Kıbrısta Türkiye ne derse yalnız ve yalnız o olur. Türkiye onaylamadan bir Allahın kulu tek bir çivi çakamaz, tek bir çivi sökemez.
Artık bütün bu gerçeklerin iyice bilinmesinde yarar vardır. AKPnin niyeti, Rum yanlılarını iktidara taşıyarak bütün bu yapıyı bilmeyen Türk(iye) halkını kandırarak Bakın, görün işte. Kıbrısı biz satmadık. Onlar kendi iradeleriyle seçimler yaptılar. Kendileri istediler. diyerek vatan satmak sorumluluğundan paçalarını kurtarmaktır.
Hem Kıbrıs içinden hem Türkiyeden gelen bu tür sahtekarlıklara, soytarılıklara derhal bir son verilmeli ve aynı milletin üstelik de aynı soyundan olan, Anadoludan gitme, fikren, ruhen, beynen, ırken öz be öz Türk evladı Kıbrıs Türkleri ile Anavatan Türkleri kucaklaşmalıdır. Aradaki tek bağın İngiliz kültürüne bulanmış kanlı bir tarih olduğu Rumlarla birleşmenin gerçekleşmeyeceği, AKP'nin zoruyla böyle bir facia olsa bile oluk oluk kan akacağı besbellidir. Tarihsel perspektifte ileride Türkiye'yle birleşmesi tasarlanmış, tek bir tanınma başvurusu bile olmayan, kendine yetecek bir ekonomi üretecek nüfustan yoksun, güvenliğini sağlayamayacak bir KKTC'nin devamını savunmak da asıl yapılması gerekeni gözden kaçırarak Rum yanlısı zihniyete hizmet etmektir. (Türkiye'den de) Tam Bağımsız KKTC diye diye toplumu ikiye bölüp Kıbrıslı-Türkiyeli ayrımı yaratarak Türk'ü Türk'e düşman eden İngiliz kafalı sahte milliyetçi soysuzların ülkeyi getirdikleri nokta ortadadır. Rum yanlılarına bütün kaleleri teslim etmişlerdir.
Atatürkün bir tür vasiyeti sayılabilecek Hatayı da Kıbrısı da eni sonu alacağız. sözünü yerine getirmeye yönelik olan tarihsel entegrasyon sürecine son noktayı koymak, Kuzey Kıbrısı önce fiilen sonra da resmen Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 82. ili yapmak uğrunda çalışmak her vatan evladının boynunun borcu olmalıdır.
TEK YOL İLHAK. YAŞASIN TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ'NİN 82. İLİ