MiSS-FENER

MiSS-FENER

Üye
18.05.2006
Genel Kurmay Başkanı
461.942
Hakkında

  • Bedük Gel Aşka Remix 2009 - Bedük Gel Aşka Remix - Bedük Gel Aşka Remix Yeni Albüm - Bedük - Gel Aşka Remix

    SANATÇI ADI: Bedük

    ALBÜM ADI: Gel Aşka Remix

    ALBÜM YILI: 2009


    COVER:

    noimage


    ALBÜMDEKİ PARÇALAR:

    01- Gel Aşka - Electroacoustic Mix
    02- Gel Aşka - Club Mix
    03- Gel Aşka - House Mix
    04- Gel Aşka - Original Mix


    MAIN-BOARD FARKI FARK EDENLERİN DİYARI
#06.07.2009 10:21 0 0 0
  • Edward Cullen Song - Edward Cullen - Mr. Washable Ft. DMayne - Edward Cullen Dinle



#06.07.2009 10:11 0 0 0
  • I Twilinght, This Guy I Know
    The Palest Skin You Ever
    In Twilinght, Saw Guy I Know
    The Palest Skin You Ever Saw
    All The Girls Still Want Him Though
    And Now You Know
    I Wanna Be Like Edward Cullen..
    I Wanna Be Edward Cullen..
    Wish I Could Be Edward Cullen..
#06.07.2009 10:09 0 0 0
  • Kar Ve Çocuklar - Levent Ümit Temiz

    Dışarısı güzel
    Dışarısı beyaz
    Dışarısı masum kar
    Karda kartopu oynar çocuklar
    Gülüşler
    Bağrışlar
    Çığlıklar
    Nasıl da mutlu çocuklar

    noimage

    Uzaklar ıssız
    Uzaklar kar
    Uzaklarda bir köy var
    Yirmibeşindeki öğretmen
    Yapayalnız ölürken
    Güzel miydi
    Beyaz mıydı
    Masum muydu kar bu kadar

    Çocuklar
    Çocuklar
    Dışarısı güzel beyaz masum kar
    Karda kartopu oynar çocuklar
    Hiç büyümeyin ne olur
    Kar altında üzülecek şeyler var


    Levent Ümit Temiz
#06.07.2009 10:01 0 0 0
  • Masum Serseri Aşka Veda - Serdar Osmanoğlu


    Nokata nöbetlerine diktiğim gözlerimden

    Asılı kalan gözyaşlarımın ipini kesiyorum gözkapaklarımı buruşturarak.

    noimage

    Çekiliyorum artık ellerim cebimde seni beklediğim köşelerden

    Bu gece sonkez kırıyorum şişeleri vurup taşlara

    Bu gece sonkez ıslatıyorum yanaklarımı bir daha asla.


    Serdar Osmanoğlu
#06.07.2009 09:58 0 0 0
#06.07.2009 09:46 0 0 0
  • Küçük Ömer'in Hayatı - Mustafa Sakarya

    Çağatay bey, balkondan parkı seyrederken içinde yine sıkıntı vardı. Az önce işten gelmiş, neredeyse her akşam olduğu gibi bu akşam da eşiyle gene bir hiç yüzünden tartışmışlardı. Daha üç yıllık evli olmalarına ve birbirlerini deli gibi severek evlenmelerine rağmen, şu an tamamen birbirine ters, iki farklı insan olmuşlardı. Daha da kötüsü şu son zamanlarda yaptıkları kavgalarda birbirlerini boşanmakla tehdit etmeye başlamışlardı. Ama ne kadar birbirileriyle didişseler de aralarında ki sevgi henüz tamamen bitmiş değildi. Ve her ne kadar boşanma lafları dolansa da dillerine, gerçekte birbirlerinden ayrılmak da istemiyorlardı. Fakat evliliklerine nazar değmiş gibiydi! Evliliklerinde bir şeylerin eksikliğini hissediyorlardı. İkisini de yeniden birbirlerine kaynaştıracak bir kıvılcıma ihtiyaçları vardı. Evlilikten önceki dönemlerinde ve evlendikten sonraki o birinci yıllarındaki mutluluklarını çok özlüyorlardı.

    Hava kararmak üzereydi. Çağatay bey halen parka bakıyor, kızgınlığının dinmesini bekliyordu. Bu arada bir şey dikkatini çekti! Parkta oynayan çocuklar bir bir evlerine giderken, oturduğu bankın üzerinde, yere doğru uzattığı ayaklarını öyle gayesizce sallayan, yedi, sekiz yaşlarında bir çocuk gözüne ilişti. İşin garibi bu çocuğu daha önce bu parkta hiç görmemişti de!

    Aradan yarım saat geçmiş hava tamamen kararmıştı. Çağatay bey her geçen dakika, halen bankta aynı şekilde oturan çocuğa bakıyordu. Bu saatte böyle tek başına burada olması pek normal değildi. Hatta tehlikeli bile sayılırdı. İçine bir sıkıntı düştü. İstese de, istemese de çocuğun bu durumuna tanık olmuş ve sorumluluk duymuştu. Balkondan içeri doğru seslenip, mutfakta yemek yapan ve az önce tartıştığı karısını yanına çağırdı. Karısı Meltem hanım asık bir suratla gelip "Ne var " dedi sertçe. Karısına parkta oturan çocuğu gösterip, tanıyıp tanımadığını sorduğunda, ondan da "Tanımıyorum" cevabını aldı. Bu arada Meltem hanımın da garibine gitmişti bu yaştaki çocuğun bu saatte burada sıkıntılı bir şekilde oturması.

    On dakika sonra Çağatay bey, eşi Meltem hanımın da aynı endişeyi hissetmesinden dolayı parka inmiş, çocuğun yanına gidiyordu.

    Küçük Ömer, öğlenden beri durduğu bu parkta havanın kararmasıyla beraber korkmaya da başlamıştı. Kimsecikler yoktu etrafında. O an annesini düşündü. O'nu çok özlüyordu. Annesi, kendisini komşu teyzeye bırakırken demişti "Canım oğlum seni bir gün gelip alacağım" diye. Sonra da o komşu teyze kendisini, o hiç sevmediği kimsesiz çocukların olduğu yurda getirmişti. Orasını hiç istemiyordu. Kendisi gibi bir sürü çocuk vardı orada, anası, babası olmayan ya da terk edilmiş. O, her gece annesi özleyip ağlıyor, sabah olunca erkenden "Belki bu gün annem beni almaya geldi" diye kapıya koşuyordu. Ama annesi aylarca onu almaya gelmemişti. Artık o gelmedikçe yemeğini yemek, oyun oynamak da istemiyordu. Sadece annesini istiyordu. Karar vermişti; bu sabah yurttan kaçıp annesini aramaya gidecekti. Kaçmıştı da! Ama gezdiği sokaklarda annesini bulamamış, çok acıkıp, yorulmuş şimdi durduğu bu parka gelmişti. Hala anlayamıyor ve annesine çok kızıyordu! Neden kendisini komşu teyzeye bırakıp gitmişti. Yoksa kendisini hiç sevmiyor muydu artık! Yoksa köyde babasını öldüren o kötü adamlar kendisini de öldürmesinler diye komşu teyzeye götürmüştü. Ama annesi yanındayken kimse ona bir şey yapamazdı ki! Tam bunları düşündüğü sırada karanlıktan kendisine doğru bir adamın geldiği gördü. Küçük kalbi korkudan pır pır atmaya başladı. Üstüne doğru gelen kişinin o kaçtığı yerdeki amcalardan birisi olduğunu sandı.

    "Oğlum sen bu saatte tek başına ne yapıyorsun" dedi Çağatay bey gülümseyerek. Ömer hala korku içindeydi. Karşısında ki amcaya hiçbir şey demeden çekinerek bakıyordu. Bu arada sabahtan beri hiçbir şey yemediği için çok halsiz kalmış, başı dönmeye başlamıştı. En son hatırladığı yanına oturan amcanın kollarına doğru yığılışıydı.

    Çağatay bey ve eşi Meltem hanım, eve baygın olarak getirdikleri Ömer'i kolonyayla ayıltmış ve hemen bir şeyler yedirmişlerdi. Kendisine gelen Ömer istemeye istemeye de olsa yaşadıklarını onlara anlattıklarında Meltem hanım orada, Çağatay da "Bir dakika ben geliyorum" deyip gittiği banyoda göz yaşlarına hakim olamamışlardı.

    Az önce Ömer'i içerideki odada uyutan Meltem hanım, salonda düşünceli bir şekilde oturan kocasının yanına geldi. Her ikisi de çok efkarlanmışlardı. Küçük Ömer'in başına gelenler ikisinin de yüreğini sızlatmıştı. Çağatay bey, Ömer'in bahsettiği yurdu biliyordu. Kendilerine çok uzak sayılmazdı. O sırada Meltem hanım uzun zamandır yapmadığı bir şeyi yaparak gelip, sıkıntılı bir şekilde duran kocasına sıkıca sarıldı. Kendisi de Ömer'in haline çok üzülmüştü. Saatlerce Ömer'le ilgili konuştuktan sonra onu yeniden yurda götürmeye karar verdiler. Çünkü şu an yurt onun için en güvenilir yerdi. Ve annesi belki bir gün çıkıp gelebilir ve yavrusunu geri alabilirdi. "Ama gerçekten gelir miydi annesi, yoksa küçük Ömer gene annesinin hasretine dayanamayıp kaçar bu kez başına kötü bir şey gelir miydi?" Diye düşünüp kederlenmişlerdi. Bu arada Çağatay bey ve eşi uzun zamandan beri ilk kez böyle kavga etmeden konuşup sohbet etmişlerdi. Ömer farkında olmadan onları garip bir şekilde etkilemiş, duygusal hallere sokmuştu.

    Gecenin ilerleyen saatlerinde yatağında hala Ömer'i düşünen Meltem hanımın kafası karmakarışık olmuştu. Bugüne kadar öyle çok ciddi anlamda çocuk sahibi olmayı düşünmemişti. Ama bu akşam Ömer'e dokunduğunda içinde hiç hissetmediği sıcak, garip bir şeyler olmuştu. O an, ona bir anne şefkatiyle sarılıp kucaklamak gelmişti içinden. Eşinin de etkilendiğini hissetmişti. Eşiyle uzun zamandır bu gece yaptıkları gibi böyle içten böyle candan sohbet de etmemişlerdi. Yerinden usulca kalkarak Ömer'in odasına gitti. İçeri girdiğinde nedenini anlayamadığı bir şekilde kalbi heyecanla atmaya başladı! Gelip Ömer'in başucuna oturdu. O'nun başını şefkatle okşamaya başladı. Eli, onun saçlarına değdikçe yüreğine ılık ılık bir şeylerin aktığını hissetti. Tam o sırada yarı uyanık haldeki Ömer, yavaşça başını okşayan eli, annesinin eli sanarak sıkıca tutup "Anne.. Anne" diye sayıklamaya başladı. Meltem hanımın o an içi parçalandı ve o da sessizce ağlamaya başladı. Çaresizlikle başını okşamaya devam etti. Fakat öyle bir ağlama krizine girmişti ki, Ömer uyanmasın diye, yerinden kalkarak banyoya gitti. Orada hıçkırıklarını koyuverdi. Sonra kendini biraz toparlayıp tekrar odaya döndüğünde, yüzünde masum bir tebessüm oldu. Eşi Çağatay bey Ömer'in başındaydı ve onun başını okşuyordu. Sessizce gelip eşine değecek bir şekilde yanına oturdu. Bir elini onun beline doladı. İkisi de şimdi garip duygulardaydı. Ömer'in varlığı onları eski günlerinde ki birbirine kaynaştırmıştı.

    O gece odalarına döndükten sonra, yatağın içinde birbirlerine sıkıca sarıldılar. Birbirlerine güzel ve manalı sözler söylediler, tıpkı evliliklerinin ilk yıllarında olduğu gibi. İkisinin de aklında çocuk yapma isteği yokken, şimdi çocuk yapma hayallerini ve bunun hayatlarına katacağı renkleri konuştular. Sonra Meltem hanım kalkıp açık olan ışığı kapattı ve eşinin yanına geldi. Sabaha doğru Meltem hanım kocasını kulağına "Eğer bebeğimiz erkek olursa adını Ömer koyalım olur mu " diye fısıldadı.


    Ömer yurdun kapısına yaklaştıkça Meltem hanımın elini daha sıkıca tutmaya başladı. Minik kalbi korkuyla atmaya, gözleri yaşarmaya başlamıştı. Ve en sonunda yurdun kapısından içeri girerken Meltem hanımın beline sarılıp "Ne olur beni bırakmayın" diye yalvarmaya başladı. O an ne Meltem hanım, ne Çağatay bey gözlerinden akan yaşa hakim olamadılar. Ama bundan başka çareleri yoktu. Çağatay Bey, Ömer'in yanına eğilip onu omuzlarından tuttu. "Ömer sana bir şey söyleyeceğim! Bak biz her zaman senin ziyaretine geleceğiz. Hem gelirken sana bir sürü güzel oyuncaklar da getireceğiz" dedi. Fakat Ömer hala ağlıyor, deli gibi sarıldığı Meltem hanımı bırakmak istemiyordu. Meltem hanım da bir şeyler söylemek istiyor kelimeler boğazına düğümlendiği için bir şey diyemiyordu. En sonun da Ömer'i zorla ikna edip yurttan içeri soktular. Çağatay bey ve eşi, Ömer'i teslim edip, onun nasıl buraya geldiğini öğrenmek için müdürün yanına çıktılar. Müdür onları güler yüzle karşıladıktan sonra, üzgün bir şekilde anlatmaya başladı.

    " Maalesef, az önce getirdiğiniz Ömer bir kan davası mağduru! Köydeyken bu zavallı yavrucağın babasını kan davası uğruna vurmuşlar. İşin kötü tarafı vurdukları babası herhalde içlerinde ki kini söndürememiş olacak ki, gözleri bu masum yavruya dikmişler. Anası da ne yapsın zavallı, hemen o vakit almış yavrusunu buraya, İstanbul'a akrabalarının yanına kaçmış. Ama köydeki o acımasız katiller burada da izini sürüp bulmuşlar. Kadın da çaresiz, çocuğu sevdiği bir koşusuna bırakıp ortalardan kaybolmuş. Yani yavrusuna zarar gelmesin diye." Çağatay bey ve Meltem hanımın içi şimdi daha da parçalamıştı, Ömer'in bu yürek yakan öyküsüyle. Çaresizce oradan ayrılırken akıllarında hala Ömer vardı. Ömer onların hayatına ansızın acı hikayesiyle girmiş, neredeyse bitmek olan evliliklerine çelikten bir kaynak yapıp evliliklerini kurtarmış, fakat kendisinin kötü yazgısı değişmemişti.


    Ömer çok kötü günler yaşıyordu. Annesinin özlemi onu hasta etmiş, iyice zayıflayıp küçülmüştü. Ne orada çalışanların çabası, ne de aşağı yukarı her gün ziyaretine gelen Çağatay bey ve eşi onu mutlu etmeyi başaramamışlardı. Bu arada Çağatay bey müdürden aldığı bilgilerle Ömer'in annesini aramak için seferber olmuş ama hiçbir sonuç alamamıştı. Ömer artık onların manevi oğulları gibiydi. Şu an da beş aylık olan ve erkek olduğu belli olan bebeklerine bile onun adını vermişlerdi.

    Aradan bir hafta geçmişti. Akşam üstüne doğru Çağatay bey ve eşi balkonda çay içiyor, bir yandan da keyifli bir şekilde aralarına yeni katılacak bebekleriyle ilgili yapacaklarını konuşuyorlardı. Tam o sırada telefon çaldı. Telefona merakla giden Çağatay beyin geri döndüğünde yüzünde bir endişe ve üzüntü vardı! Ömer yine yurttan kaçmıştı! Arayan yurdun müdürüydü. O'nun kendilerini gelip gelmediğini soruyordu.

    Yaşlı adam neredeyse bir saattir bahçenin duvarına yaslanıp oturan küçük çocuğa şüpheyle bakıyordu! Bir an içinden çocuğun bahçedeki gülleri koparmak için veya bir şeyler çalmak için beklediğini düşündü. O'na doğru kızgınca ilerledi. Yanına geldiğinde az önceki zanlarının haksızca olduğunu anladı. Yavrucak, bitap bir durumdaydı ve neredeyse bayılmak üzereydi. Omzuna dokunarak" Oğlum sen kimi bekliyorsun burada? Hani senin anan, baban nerede?" diye sordu merakla.

    Ömer bu sabah yurttan kaçarken çok dua etmişti annesini bulmak için. Yurttan kaçmayı başarmış ama annesini gene bulamıştı. Saatlerce, sokaklarda, yollarda onu aramış ama hiç görememişti. Çok yorulmuştu artık. Sabahtan beri hiçbir şey yememiş sadece caminin çeşmesinden su içmişti. Ve artık vücudunu taşımayan ayakları onu gelip bu hiç bilmediği yere bırakıvermişti. Çaresizdi. O yurda gitmeyi hiç istemiyordu. Artık Çağatay ağabeyle, Meltem ablalara da gidemezdi! Çünkü onlarında kendi çocukları olacaktı, artık kendisini istemezlerdi ki. Elindeki küçük tahta parçasıyla toprağa amaçsızca çizgiler çizmeye başladı.
    Karnı o kadar çok acıkmıştı ki, gözleri kararıyor başı dönüyordu. Yerinden kalkacak hali bile kalmamıştı artık. Kendini tamamen bırakmak üzereydi. Tam bu sırada yaslandığı bahçenin kapısından çıkan yaşlı bir amca yanına gelip kendisine bir şeyler sormaya başladı.

    Yaşlı adam, kendisine fersiz gözlerle bakan bu çocuğa yeniden sordu,

    "Oğlum sana diyorum! Sen ne yapıyorsun burada? Hani kimsen yok mu senin?"

    Ömer'in kendisine soru soran yaşlı adama cevap verecek hali bile yoktu artık. Zaten zihni o kadar bulanıktı ki ne sorulduğunu bile anlayamamıştı. Son gücüyle yaşlı adamın yüzüne manasızca baktı.

    İhtiyar kadın mutfakta aceleyle tuzlu ayran yapmış, yanına da bir tabak yemek koyarak, eşinin kapıda bulup getirdiği çocuğa yedirmeye çalışıyordu. İkisi de acıyarak, karşılarında gönülsüzce yemeğini yiyen küçük çocuğa bakıyorlardı. İhtiyar kadının gözleri dolu dolu olmuştu. O'nun da bu yaşlarda torunu vardı. Ama beyi bundan aylar önce önemsiz bir olay yüzünden oğluna sitem etmiş, onlarla görüşmeyi kesmişti. Halbuki oğlu kaç kere gelmeyi arzulamış ama eşi inatçılık edip kabul etmemişti. Oysa eşinin de torununu ne kadar özlediğini, onun resmini eline alıp iç çektiğine kaç kez tanık olmuştu.

    Ömer yemek yedikten sonra az da olsa kendine gelmişti. Israrla kendisine burada ne yaptığını soran bu yaşlı insanlara, yine isteksizce olanları anlattı.

    Yaşlı adamla eşi duydukları karşısında derinden sarsılmışlardı. Özellikle yaşlı adam masadaki Ömer'e bakıyor gibiydi, ama aslında çok uzaklardaydı. Bu arada güneş çoktan batmış hava karamıştı. Yaşlı adam bir an ne yapması gerektiğini düşündü. O'nu burada tutması belki doğru olmayabilirdi. Ama bu perişan yavrucağı da bu halde oraya götürmeye içi elvermezdi. Hanımıyla konuşarak onu bu gece evlerinde misafir etmeye karar verdiler. Yaşlı adam hemen bakkala gidip, meyve suyu ve çerez alıp geldi. Amacı bir gecede olsa bu yavrucağa ev sıcaklığı hissettirmekti. Bu arada aylardır göremediği torunun özlemi, Ömer'in gelişiyle daha da kabarmış dayanılmaz bir hal almıştı. Yaşlı çift o gece Ömer'in gülmeyen yüzünü güldürmek için ellerinden geleni yaptılar. Hatta karısının şakın bakışları altında, inatçı eşi Ömer'i sırtına alıp evin içinde bile dolaştırmıştı. O gece Ömer az da olsa gülümsemişti. Belki de günler, aylar sonra ilk kez böyle gülümsemişti. Yaşlı çiftin, evlerinde de uzun zamandır böyle mutluluk böyle sevinç olmamıştı. Yaşlı kadın geç saatlerde iyice yorulan Ömer'i yatırdı. Salona geldiğinde eşi telefonun başında düşünceli bir şekilde duruyordu. O'na geldiğini belli etmeden bakmaya başladı. Yaşlı adam titreyen elleriyle önce akan gözyaşlarını sildi. Sonra ahizeyi eline alıp bir numara çevirdi "Alo!.. Oğlum?... Evet benim babanBen de sizi çok özledim oğlum. Yarın akşam sizi, bize bekliyoruz tamam mı oğlum. Ben de sizi oğlumBen de sizi "

    Ömer sabah olup da gözünü açtığında içini mutluluk kapladı. Gözleri ışıl ışıldı. Burası o sevmediği yurt değildi. Burası evdi! Tıpkı annesiyle beraber yaşadıkları kendi evleri gibi. O sırada içeri yaşlı adamla karısı girdiler. Yüzlerinde anlayamadığı garip bir halleri vardı! Sanki kendisini gördükleri için hem mutlu, hem de üzgün gibiydiler.

    Biraz sonra yurdun bahçesinden içeri girerken artık Ömer'in gözünde artık akacak yaş kalmamıştı. Kendisi misafir eden, annesi, babası gibi mutlu eden yaşlı çifte son kez sarıldı. Başını kaldırmadan artık iyice düşmüş omuzlarıyla kendisini karşılayan yurttaki amcaların yanına yürüdü. Annesini gene bulamıştı.

    Günler sonra Ömer'i ziyaret edenler arasına, Çağatay bey ve Meltem hanımdan başka, onun evlerine misafir olmasının etkisiyle artık oğluyla barışık olan ve torununu doya doya kucaklayan yaşlı adamla eşi de vardı. Ömer iki aileye de mutluluk getirmişti ama. Kendisi hala çok mutsuzdu. Ve her geçen gün durumu daha kötüye gidiyordu. Ne gelen ziyaretçiler, ne yurt çalışanlarının gayretleri onu hayata bağlamaya yetmiyordu. O sadece annesini istiyordu. İyice zayıflamıştı. Yemek yemiyor, kimselerle konuşmuyordu artık. Bu arada, Çağatay bey den başka, yaşlı adam da tanıdıkları vasıtasıyla Ömer'in annesini bulma telaşına düşmüşlerdi. Hatta Ömer'in annesinin yaşadığı köye kadar ulaşmış, ama yine de sonuç alamamışlardı. Tek iyi gelişme valiliğin araya girmesiyle kan davalı iki aile de barış sağlanmış silahlar susmuştu.

    Günler böyle geçerken, bir gün Çağatay bey ve yaşlı çiftin evlerinin telefonu acı acı çalmaya başladı. Arayan yurdun müdürüydü ve Ömer'i acilen hastaneye kaldırdıklarını söylüyordu. Ömer, Müdür'e onların yanına gelmelerini istediğini söylemişti.

    Hastane odasında, Yaşlı çift, Çağatay bey ve Meltem hanım gözyaşları içinde kollarına serum bağlanan Ömer'e bakıyorlardı. Çağatay bey, Ömer'i bu şekilde görmeye dayanamadı, üzüntüsünden bir sigara içmek için odadan dışarı çıktı. O sırada telefonu çalmaya başladı. "Evet benim Çağatay buyurun!...Ne!".

    Yaşlı adam, kederli bir şekilde Ömer'in başını okşuyor bir yandan da ona getirdiği oyuncakları göstermeye çalışıyordu. Ama Ömer'in artık ne oyuncakları görecek takati kalmıştı, ne de isteği. Suratı nerdeyse bembeyaz olmuş, iyice küçülen gözleri kaybolmuş gibiydi. O ara odanın kapısı açıldı. İçeri giren Çağatay dı. Ömer, ona bakıp anlaşılır anlaşılmaz bir şekilde tebessüm etti. O sırada içeri birisi daha girdi. İşte o zaman Ömer'in sönmek üzere olan gözleri fal taşı gibi açıldı ve "Anneee" diye haykırarak kolundaki serum kablolarıyla birlikte bu gelen kişiye doğru kendine yataktan aşağı attı

    Gelen annesiydi. Sırf yavrusuna bir zarar gelmesin diye orada, burada saklanan ve kan davasının bittiğini de bilmeyen yüreği yaralı kadın en sonunda oğlunun hasretine dayanamayıp yurda gelerek çocuğuna kavuşmak istemişti. Ve şimdi de burada, yani hastanede aylardır özlemiyle kavrulduğu çocuğunun yanındaydı.

    İçinde büyük acılarla girdiği ailelere mutluluk getiren Ömer de, en sonun da en büyük mutluluğuna kavuşmuştu. O, annesine kavuşmuştu..


    Mustafa Sakarya
#06.07.2009 09:46 0 0 0
  • Bir Öğretmenin Ruhundaki Yıkılan Saraylar - İbrahim Bekler

    Bülent öğretmen öğretmenler odasında sıkıntılı bir şekilde oturuyordu. Arkadaşlar sanki bir intikam alırcasına hep uzak duruyorlardı. Yanına vardım;
    —Neyin var kıymetli dostum Bülent, bu ne hal? Sanki kıyamet kopmuş gibi.
    —Yok, be İbrahim sevgili kardeş, gerçek manada belki kıyamet kopmadı ama insanlığın gönlünde kıyamet kopmuş.
    —Peki, ne öyleyse bu kadar seni boğan ve sıka nedir Allah aşkına?
    Bülent biraz düşünceli bir şekilde pencereden dışarıya baktı.Pencereye konan bir serçenin tatlı ötüşüne takıldı. Bir zamanlar bu pencereden baktığında umut dağıtacağının hesabını yapan insan kendini masum bir serçe gibi görmüştü. O günler ne güzel günlerdi. Ama şimdi sözde bülbül olanlar kartala dönüşmüştü. Pençeleri acıtıyordu yüreğini.
    —Hey Bülent nerelere dalıp gittin!
    —Şey birden ne bileyim İbrahimciğim işte ya...
    —Anlat belki açılırsın. Dertler paylaşıldıkça azalırmış.
    —İbrahim ben nasıl bir öğretmenim,
    —Bence çok iyisin, işini seven, ülkesini seven, fedakârlıktan kaçınmayan bir kişisin.
    —İşte öyle değilmişim, işini gerçek manada yapmayanlar, benim çalışmalarımı çekemediği için durmadan senaryo yazıyorlar.
    —Öğretmenim meyveli ağaç taşlanır, zakum ağacına ne bir Allahın kulu taşlar, nede bir arı konar çiçeğine.
    —Benim ilkelerim var, ben öğretmenliğe başladığımda kendi kendime söz vermiştim, ya en iyisi olacaksın, ya da bu işi bırakacaksın diye.
    —Ya öğretmenlik bu kadar ayaklar altına alınmamalı diye düşünüyorum, Veli gelir Öğretmeni sorgular, Öğrenci düşük not alır İdareye dilekçe verir, idare yıllarca beraber çalıştığı arkadaşını tanımaz gibi öğrencinin sözüne itibar ederek öğretmene soruşturma açar.
    —Hayırdır.
    —Önemli değil, biz şimşekleri göğsümüzde eritmek, zorlukları aşmak için öğretmen olduk, inandığını sandığın insanlar tarafından inanılmamak kadar kötü bir şey olamaz.
    —Bülent öğretmenim, lakayakatsızlığa alıştırılan kişiler ciddiyet karşısında rahatsız olur.
    —Bu gün belki hayatımın en perişan gününü yaşıyorum.
    —Evet, Bülent öğretmenim, sen bu gün olgunluğa erişmişsin insanlar seni koparmak için bir biri ile yarışıyor. Ama bilsinler bizim her koparılışımız bin idealist öğretmen olarak sahneye çıkıyor.
    —Bülent Öğretmenim SENYÜCELECEKSİN, zulmedenler insanlık karşısında elbet küçülecekler.
    —Ben seni tanımasam acaba derim, seni tanıdığım için acaba demek bile şahsımda onursuzluktur diye düşünüyorum,
    —Bilmiyorum düşünüyorum sadece, ben Mustafa Kemal Ata türkümüzün, bize çizdiği yolda ilerlemek, Çocuklarımızın beynini ilimle doldurmak için çıktık biz bu yola.
    —Bazen kendime soruyorum acaba Biz nerede hata yaptık?
    —Ya şimdi seninle konuşmayacağım. Okul çıkışı bir yerlerde çay içelim, istersen parkta oturup dertleşiriz.
    —Zil çaldı. Hadi derse gir bakalım belki biraz kendine gelirsin.

    Diğer öğretmenler de zil sesiyle birlikte sınıflarına doğru ilerlediler. Oda birden sessizleşti. Klima içeriye bahar mevsimin tatlı esintisini üflüyordu. O gün Bülent için biraz sıkıntılı geçmişti. Belki de biraz dertleşebileceğini düşündüğü arkadaşları da kendisini anlamaktan uzak bir yaklaşım sergilemişti.

    Okuldan çıktıktan sonra arabasına binerek evin yolunu tuttu. Fakat kendinde olmadan direksiyon sahile doğru kırıldı. Kısa bir süre sonra Flamingo yolundaydı.

    Arabanın penceresini açmış sahili seyrediyordu. Martıların Akdeniz'in üstünde bir gelin gibi süzülüşü, Oğlunun hastalığını düşünüyor, ruhundaki deprem yanardağ gibi dışarı vuruyordu öfkesini gözlerinde bir kırmızılık, yüreğinde bir bur kuntu ve gözlerinden Kevser kadar kutsal olan gözyaşları döküldü.

    Bülent ani bir hareketle direksiyonu sağa doğru kırarak karşıdan gelen arabaya çarpmaktan kurtuldu. Arabasını kenara çekerek, aslan başlı kapıdan sahile geçti. Dalgalar hırçın bir şekilde sahili dövüyordu. Islanmaya aldırmadan demir korkuluklara dayandı. Saçları rüzgârda dalgalanıyordu.

    Bülent dalgaların hırçınlığında hayatı okuyordu. Hayatın hırçın dalgalarına dayanacak hiçbir beden yoktu. Bir müddet sonra insan aşınmaya başlıyordu. Ama hepsinden önemlisi de özgürlüğü dalgaların karşısında bir çöp gibi başıboşluk olarak algılamanın hiçte şakaya gelmediğini şimdi çok daha iyi anlamasıydı. Kendi kendine sessizce " İlkeli olmak, idealist olmak, asrın şeytanları karşısında sahipsiz kalışını ve öz değerlerimizden ödün vermemek artık değerli değilmiş" sözlerini mırıldandı.
    Güneş tatlı bir kızıllık bırakarak Mezitli tarafında apartmanların arkasında kayboluyordu..


    İbrahim Bekler
#06.07.2009 09:07 0 0 0
  • Maviliklere alışkın gözlerim öldü

    Umuyorum Hiçbir Zaman Ölmez..Güzel Yüreğine Sağlık..
#06.07.2009 09:06 0 0 0
#06.07.2009 09:05 0 0 0
#06.07.2009 08:59 0 0 0
  • Elementler - Kadmiyum

    Sembol: Cd

    Atom numarası: 48

    Atom ağırlığı: 112.411/mol

    Oda koşullarında (25°C 298 K): Gümüş renkli katı metald-blok elementi

    Kadmiyum ve bileşikleri yüksek derecede zehirli maddedir.

    Kadmiyum ilk kez 1817 yılında Almanya'da Friedrich Stromeyer tarafından keşfedildi.

    Kadmiyumun doğada tek başına bulunduğu minerali yoktur. Çinko mineralinde CdCO3 veya CdS halinde çok az miktarda bulunur. Kadmiyum hemen hemen bütün çinko filizlerinde bulunduğu için çinko elde ederken yan ürün olarak kadmiyum elde edilir.

    Kadmiyum

    Kadmiyum, gümüşsü beyaz renkte bir metaldir. Çoğunlukla çinko cevherlerinin içinde bulunur. Kimyasal simgesi Cd, atom numarası 48, atom ağırlığı 112,40 olan bu element, hemen hemen kalay kadar yumuşaktır ve büküldüğünde onun gibi bir çıtırtı çıkarır. Kadmiyum, kolayca levha haline getirilebilir ve yüzeyi oldukça iyi parlatılabilir. Bu metalin erime ve kaynama sıcaklıkları oldukça düşüktür (sırasıyla, 321°C ve 765°C).
    Kadmiyumu ilk kez 1817'de Alman kimyacı Friedrich Strohmeyer, bir çinko karbonat örneğinde buldu; aynı tarihte iki başka bilim adamı da kadmiyuma bir çinko oksit örneğinde rastladılar. Kadmiyumun önemli sayılabilecek miktarlarda bulunduğu mineral, kadmiyum sülfür yapısındaki grinokittir. Kadmiyum her zaman çinko cevherleriyle birlikte bulunur ve çinko üretimi sırasında yan ürün olarak elde edilir.
    Kadmiyum nemli havada matlaşarak gri renge bürünür ve yüzeyinde bir oksit katmanı oluşur. Bu özelliği nedeniyle metallerin paslanmaya ve çürümeye karşı korunmasında kaplama maddesi olarak kullanılır; kadmiyum, öteki metallerin yüzeyine, elektrikli ya da elektrolitik kaplama denen bir yöntemle kaplanır. Kadmiyum bileşikleri zehirli olduğu için yiyecek kaplarında kullanılmaz. Kadmiyum, ağır metallerle karıştırılarak alaşım haline getirilebilir. Bu elementten ayrıca uzun ömürlü nikel-kadmiyumlu pillerin yapımında ve nötron soğurucu olarak nükleer reaktörlerde yararlanılır (bak. nükleer enerji). Kadmiyum bileşikleri pigment (renk verici madde) olarak seramik sırlarında, boyalarda ve plastiklerde kullanılır. Pek çok fotoğraf makinesinde de kadmiyum sülfürlü fotosellerden yararlanılır.
#06.07.2009 00:32 0 0 0
  • IUCN Kırmızı Listesi - IUCN Kırmızı Listesi Nedir

    IUCN Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi (IUCN Kırmızı Listesi) ve bitki ve hayvan türlerinin dünyadaki en kapsamlı Küresel Koruma durumu envanteridir. IUCN Kırmızı Listesi Uluslararası Doğal Hayatı ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği tarafından sürdürülmektedir.
    IUCN Kırmızı Listesi, kesin ölçüt kullanılarak, binlerce tür ve alttürlerin nesillerinin tükenme riskini değerlendirerek oluşturulmaktadır. Bu ölçüt tüm türlerle ve dünyanın her bölgesi ile ilgilidir. Kırmızı Liste ile amaçlanan; koruma meselelerine kamunun ve politikacıların dikkatini çekmek ve bununla birlikte türlerin yokoluşunu azaltmak için uluslararası camiaya yardım etmektir. Güçlü bir bilimsel altyapı ile oluşturulan IUCN Kırmızı Listesi, biolojik çeşitliliğin durumu ile iligli en geçerli rehber olarak kabul edilmektedir.

    Son Yayım
    En son güncelleme 2006 Kırmızı Listesi, 4 Mayıs 2006 tarihlidir. 40.168 türü ve buna ek olarak 2.160 alttürü, sualtı nesillerini, alt nüfusu bir bütün olarak değerlendirir.
    Bir bütün olarak incelenen türlerden, 16.118 tanesi tehlike altında olarak belirlenmiştir. Bunlardan, 7.725 tanesi hayvanlar, 8.390 tanesi bitkiler, ve üç tanesi küf ve mantarlardır.
    Bu yayımda, 2004 yılındaki yayım üzerinde bir değişiklik yapılmadan, 784 türün İsadan sonra 1500 yılından itibaren neslinin tükenmesini listelemektedir. Bu 2000 yılındaki listenin (766) 18 fazlasıdır. Her yıl az sayıda nesli tükenmiş türler ya yeni bulunmakta, ya fosil türüne dönüşmekte ya da üzerinde yeterli bilgi bulunmayan kategorisine alınmaktadırlar. 2002 yılında nesli tükenmiş olanlar listesi 759 türe kadar düşmüş ancak o zamandan bugüne artış sergilemektedir.

    Kategoriler
    Kategoriler 9 grupta tasnif edilmiştir; bu tasnifte, tükenme hızı, nüfus büyüklüğü, coğrafi dağılım alanları ile nüfüs ve dağılım derecesi kriterleri dikkate alınmıştır.

    noimage

    * EX: (Tükenmiş),Kuşkuya yer bırakmayacak delillerle soyu tükenmiş olduğu ispatlanan türler.
    * EW: (Doğal ortamında tükenmiş), Vahşi yaşamda soyu tükenmiş, fakat diğer alanlarda (yetiştirme veya sergileme amaçlı) varlığını sürdüren türler.
    * CR: (Kritik tehlikede), Vahşi yaşamda soyu tükenme tehlikesi had safhada (extreme) olan türler.
    * EN: (Tehlikede), Vahşi yaşamda soyu tükenme tehlikesi çok büyük olan türler.
    * VU: (Hassas), Vahşi yaşamda soyu tükenme tehlikesi büyük olan türler.
    * NT: (Neredeyse tehdit altında), Şu anda tehlikede olmayan fakat yakın gelecekte VU, EN veya CR kategorisine girmeye aday olan türler.
    * LC: (Asgari endişe), Yaygın bulunan türler.
    * DD: (Yetersiz veri), Üzerinde yeterli bilgi bulunmayan türler.
    * NE: (Belirlenmedi), Şimdiye kadar yukardaki kriterlere uygunluğu değerlendirilmemiş türler.

    1994 yıllı eski tasnif sekiz kategori içermekteydi. Az Risk "Lower Risk" kategorisi 3 alt kategori içermekteydi:

    1. "Near Threatened" şu anda tehlikede olmayan fakat yakın gelecekte VU, EN veya CR kategorisine girmeye aday olan türler
    2. "Least Concern" yaygın bulunan türler
    3. "Conservation Dependent" şu anda tehlikede olmayan fakat yakın gelecekte VU, EN veya CR kategorisine girmeye aday olan türler

    IUCN Kırmızı Liste tartışılırken, "threatened" (tehlike altında olan) resmi terimi üç kategoriyi içine alır:

    * Kritik tehlikede: Vahşi yaşamda soyu tükenme tehlikesi had safhada (extreme) olan türler,
    * Tehlikede: Vahşi yaşamda soyu tükenme tehlikesi çok büyük olan türler
    * Hassas: Vahşi yaşamda soyu tükenme tehlikesi büyük olan türler.

    IUCN Kırmızı Liste Ölçütleri ve Bölgesel Uygulama İlkeleri

    IUCN Kırmızı Liste Tehdit Sınıfları ve Ölçütleri'ndeki2 (IUCN 2001) bütün kurallar ve
    tanımlamalar, burada aksi belirtilmedikçe, bölgesel düzeyde de geçerlidir. Aynı şekilde,
    Guidelines for Using the IUCN Red List Categories and Criteria3 ve Guidelines for Reintroductions4
    bölgesel düzeyde de geçerlidir.

    Dolayısıyla, bölgesel uygulamalardan önce bütün
    bu belgeler dikkatle incelenmeli ve uygulama sırasında kaynak olarak kullanılmalıdır.


    Uygulanabilir ölçekler
    Eğer değerlendirilmek istenen bölge populasyonu, aynı türün bölge dışındaki diğer
    populasyonlarından ayrı (izole) ise IUCN Kırmızı Liste Tehdit Sınıfları ve Ölçütleri (IUCN
    2001) herhangi bir değişiklik yapılmadan bölgesel olarak kullanılabilir. Böyle ayrı (izole) bir
    populasyonun tükenme riski endemik bir taksonun tükenme riskiyle aynıdır. Ancak ölçütler bir
    populasyonun politik sınırlar ile belirlenen bir kısmına veya bireyleri başka bölgelerdeki
    populasyonlara gelip-giden bir bölgesel populasyona uygulanıyorsa, ölçütlerde belirtilen eşik
    değerleri uygun olmayabilir, çünkü değerlendirilen birim bütün bir populasyon veya altpopulasyondeğildir.


    Dolayısıyla, hesaplanan tükenme riski yanlış olabilir. Bu ilkeler, taksonun
    bölgedeki tükenme riskini doğru olarak yansıtmak için ilk değerlendirmede yapılacak
    ayarlamayı anlatır.

    Bu ilkeler herhangi bir coğrafi ölçekte kullanılabilirse de, çok küçük alanlara uygulanması
    önerilmez. Bölge ne kadar küçükse, ve değerledirilen takson ne kadar geniş dağılımlı ise,
    bölgesel populasyonla diğer populasyonlar arasında değişim de o kadar sık olacak, ve tükenme
    riskinin tahmini de o kadar güvenilmez olacaktır. Uygulamanın yapılabiceği en küçük alanın ne
    olduğu konusunda öneri yapmak mümkün değildir.

    Bölge tarafından belirlenen uygulama ve değişiklikler

    Bazı tanım ve uygulamalar, bölgesel değerlendirmeyi yapan yetkili kişilerin takdirine
    bırakılmıştır (örn. doğal yayılış, bölgesel tükenme için kullanılan zaman sınırları, ve
    değerlendirilecek en küçük populasyon (küresel populasyonun yüzdesi olarak) gibi tanımlarla
    ilgili kararlar). Bu tür kararlar açıkca kaydedilmeli ve belgelenmelidir.

    Taksonomi
    Bölgesel değerlendirmelerde, IUCN Kırmızı Listesinde kullanılan küresel taksonomik listenin
    kullanılması önerilir .
    Önerilen listeden sapma varsa bunlar kaydedilmelidir.

    Değerlendirmelerin birleştirilemezliği
    Birçok küçük coğrafi bölgede (örn. bir kıtadaki ülkelerde) yapılan değerlendirmeler, daha büyük
    bir bölgedeki (örn. bir kıtadaki) değerlendirme için birleştirilemezler. Büyük bölge için, küçük
    bölgelerden gelen veriler toplanarak yeni bir değerlendirme yapılmalıdır.

    Kırmızı Liste ve koruma öncelikleri
    Tükenme riskinin belirlenmesi ile koruma eylemleri arasında öncellikleri saptamak, birbiriyle
    ilişkili ama birbirinden ayrı iki süreçtir. Tükenme riskinin belirlenmesi, örn. IUCN Kırmızı
    Liste sınıfının belirlenmesi, koruma öncelliklerinin saptanmasından önce gelir. Kırmızı Liste
    sınıflamasının amacı taksonun tükenme olasılığını belirlemektir. Koruma öncelliklerinin
    saptanması ise, hem tükenme olasılığını, hem de diğer faktörleri ele alır; örn. ekolojik,
    filogenetik, tarihsel, kültürel faktörler; koruma eylemlerinin başarı olasılığı, gerekli para ve
    ınsan kaynakları, ve tehdit altındaki taksonların korunmasıyla ilgili yasalar. Bölgesel
    değerlendirmeler kapsamında başka bazı veriler de koruma öncelliklerinin saptanmasında
    yardımcı olur. Örneğin taksonun sadece bölgedeki durumu değil, küresel durumu ve bölgedeki
    populasyonun küresel populasyona oranı da göz önüne alınmalıdır. Dolayısıyla, bölgesel
    değerlendirmelerde en az üç ölçü verilmelidir: (1) bölgesel Kırmızı Liste sınıfı, (2) küresel
    Kırmızı Liste sınıfı, (3) küresel populasyonun bölgede bulunan kısmı (yüzdesi).

    TANIMLAR

    1. İyicil salınma (benign reintroduction)
    Bir türün, koruma amacıyla, kaydedilmiş yayılma alanlarının dışında, ancak uygun habitat ve
    eko-coğrafi bölgede tekrar yerleşmesini sağlama girişimi. Bu, ancak türün kaydedilmiş yayılma
    alanı içinde uygun yer kalmadığı zaman uygulanması elverişli olan bir koruma yöntemidir
    (IUCN 1998).
    2. Üreme populasyonu (breeding population)
    Bölgede üreyen bir (alt) populasyon. Bu, üreme döngüsünün tümü veya zorunlu herhangi bir
    evresi olabilir.
    3. Aynıtür populasyonu (conspecific population)
    Aynı türün (taksonun) populasyonları
    4. Alçaltma (downgrading) ve yükseltme (uprading)
    Bir taksonun bölgesel tehdit sınıfını ayarlama işlemi. Alçaltma, tükenme riskinin daha az
    olduğu; yükseltme, riskinin daha fazla olduğu anlamına gelir.
    5. Endemik takson
    Sadece bölgede bulunan, dünyada başka hiçbir yerde bulunmayan takson. Bir takson küçük bir
    adaya, bir ülkeye, veya bir kıtaya endemik olabilir.
    6. Küresel populasyon
    Taksonun bütün bireylerinin sayısı (bknz: madde 10, Populasyon)
    7. Metapopulasyon
    Taksonun alt-populasyonlarından oluşan bir küme.

    8. Doğal yayılış
    Taksonun, salınmalarla oluşan kısmı hariç yayılışı (dağılımı).
    9. Uygulanamaz (NA)5 (not applicable)
    Taksonun bölgesel olarak değerlendirilmesinin uygun olmadığının belirten sınıf. Takson,
    bölgede yabani populasyonu olmadığı için, doğal yayılışı içinde olmadığı için, bölgede çok
    seyrek görüldüğü için (vagrant) veya bölgedeki populasyonu çok küçük olduğu için NA olabilir.
    Bölgesel değerlendirmeyi yapan yetkililer, değerlendirilecek en küçük populasyon için (örn.
    küresel populasyonun yüzdesi olarak) bir 'eleme' kullanmaya ve bundan küçük populasyonu
    olan taksonları NA olarak sınıflandırmaya karar verebilirler.
    10. Populasyon
    "Populasyon" terimi IUCN Kırmızı Liste ölçütlerinde, biyolojik kullanımından farklı olarak,
    özgün bir anlamda kullanılır. Populasyon bir taksondaki bireylerin toplam sayısı olarak
    tanımlanır. Bölgesel değerlendirmeler kapsamında bunun yerine küresel populasyon terimi daha
    uygun olabilir.
    11. Propagule6
    Spor, tohum, meyve, yumurta, birey veya bireyin bir kısmı gibi, hareket yeteneği ve ergin birey
    oluşturma yeteneği olan canlı varlık. Gametler ve polenler propagule sayılmazlar.
    12. Bölge
    Küreden küçük herhangi bir coğrafi alan, örn. kıta, ülke, eyalet, veya il.
    13. Bölgesel değerlendirme
    Bir bölgesel populasyonun tükenme riskini, bu ilkelere göre belirleme işlemi.
    14. Bölgede Tükenmiş (RE)7 (Regionally Extinct)
    Bölgedeki üreme potansiyeli olan son bireyin (veya ziyaretçi bir takson için son bireyin)
    öldüğüne veya doğadan yokolduğuna hiç bir makul şüphe kalmadığını belirten sınıf. Bu sınıf
    için kullanılabilecek zaman sınırı, bölgesel değerlendirmeyi yapan yetkili kişilerin takdirine
    bırakılmıştır, ama normal olarak MS 1500'den daha önce olmamalıdır.
    15. Bölgesel populasyon
    Küresel populasyonun değerlendirilen kısmı; bir veya daha fazla alt-populasyondan oluşabilir.
    16. Kurtarma etkisi (rescue effect)
    Populasyona dışardan gelen (göç8 eden) propagule'lerin populasyonun tükenme riskini
    azaltması olayı.


    17. Sink9
    Yerel üremenin yerel ölüm oranından daha az olduğu alan. Bu terim genellikle (yerel üremenin
    yerel ölüm oranından daha fazla olduğu) bir kaynak (source) populasyonundan göçmen olarak
    gelen bireylerin vardığı bir alt-populasyon için kullanılır.
    18. Alt-populasyon
    Coğrafi veya diğer nedenle birbirlerinden ayrı ve aralarında birey geliş-gidişi az (tipik olarak
    yılda 1 veya daha az sayıda başarılı göçmen birey veya gamet) olan guruplar. Bir
    subpopulasyon bir bölgeyle sınırlı olabilir veya birden fazla bölgede olabilir.
    19. Takson
    Tükenme riski değerlendirilen, tür veya tür altındaki taksonomik birim.
    20. Vagrant
    Bölgede sadece seyrek olarak bulunan takson.
    21. Ziyaretçi (Visitor)
    Bölgede üremeyen ama halen veya geçen yüz yıl içinde düzenli olarak bölge sınırları içinde
    bulunan takson.
    22. Yabani populasyon
    Doğal yayılışı içinde olan, ve bireyleri doğal üreme ile oluşmuş olan (insanlar tarafından
    salınmamış olan) populasyon. İyicil salınma sonucu oluşmuş ve halen veya geçmişte kendini
    devam ettirebilen populasyonlar da yabani populasyon sayılır.


    IV. DEĞERLENDİRME

    1. Değerlendirilecek taksonlar
    Sınıflandırma işlemi sadece doğal yayılma alanları içindeki yabani populasyonlara, ve iyicil
    salınma (benign reintroduction) sonucu oluşan populasyonlara uygulanmalıdır (IUCN 1998,
    2001). Sadece dağılımlarının sınırlarında bölgeye giren taksonlar değerledirilebilir (elemeden
    geçerlerse; bknz: aşağıda). Ancak, seyrek olarak bölgede üreyen ama düzgün aralıklarla
    bölgede tükenen taksonlar değerlendirilmemelidir. Bölge dışındaki yayılışı genişlemekte olan
    ve bölgede yeni kolonizasyon aşamasında olan taksonlar, bölgede bir kaç yıl (örn. ard arda 10
    yıl) üreyinceye kadar değerledirilmemelidir.
    Daha önce Bölgede Tükenmiş (RE) olan ve doğal olarak tekrar bölgeyi kolonize eden taksonlar
    bölgede üredikleri ilk yıldan sonra değerlendirilebilir. Daha önce Bölgede Tükenmiş (RE) olan
    ve bölgeye tekrar salınan (re-introduced) taksonlar populasyon doğruda insan yardımı olmadan
    başarılı olarak üredikten sonra ve yavrularının yaşayabilir olduğu görüldükten sonra
    değerlendirilebilir.
    Ziyaretçi taksonlar değerlendirilebilir ama vagrant taksonlar değerlendirilemez.

    Bölgesel değerlendirmeyi yapan yetkililer, değerlendirilecek en küçük populasyon için (örn.
    küresel populasyonun yüzdesi olarak) bir 'eleme' kullanmaya ve bundan küçük populasyonu
    olan taksonları NA olarak sınıflandırmaya karar verebilirler. Örneğin halen veya son yüz yıl
    içinde küresel populasyonunun %1'inden azı bölgede bulunan taksonların
    değerlendirilmemesine karar verilebilir. Bu tür eleme kararları açıkca kaydedilmelidir.
    2. Sınıflar


    IUCN Kırmızı Liste Sınıfları, aşağıdaki üç istisna veya ayarlama dışında aynen kullanılmalıdır.
    1. Bölgede tükenmiş ama dünyanın başka yerlerinde bulunan taksonlar Bölgede Tükenmiş (RE)
    olarak sınıflandırılmalıdır.
    (Değerlendirildi)
    Değerlendirilmemiş (NE)
    Yetersiz Verili (DD)
    (Tehdit
    altında)
    Kritik (CR)
    Doğada Tükenmiş (EW)
    Tükenmiş (EX)
    Tehlikede (EN)
    Duyarlı (VU)
    Tehdite Açık (NT)
    Düşük Riskli (LC)
    Bölgede Tükenmiş (RE)
    Uygulanamaz (NA)

    noimage

    2. Doğada Tükenmiş (EW) sınıfı sadece, bütün doğal yayılışı (bölge de dahil olmak üzere)
    içinde tükenmiş olan, ama tarımda, tutsak olarak (örn. kafeste) veya geçmiş dağılımının çok
    dışına yerleştirilmiş populasyon(lar) halinde yaşayan taksonlar için kullanılmalıdır. Küresel
    olarak EW olan ama bölgede yerleştirilmiş populasyon(lar) halinde yaşayan taksonlar iyicil
    salınma sonucu oluşmuş gibi kabul edilmeli ve Kırmızı Liste Ölçütlerine göre
    değerelendirilmelidir.
    3. Bölgesel olarak değerlendirilmesi uygun olmayan taksonlar Uygulanamaz (NA) olarak
    sınıflandırılmalıdır.
    3. Değerlendirme işlemi
    Bölgesel değerlendirmeler, iki aşamalı, üreyen ve üremeyen populasyonlar için farklı, bir
    süreçle yapılmalıdır

    noimage

    Üreyen populasyonlar
    Birinci aşamada, Kırmızı Liste Ölçütleri (IUCN 2001'de belirtildiği şekilde) taksonun bölgesel
    populasyonuna uygulanarak ilk değerlendirme elde edilir. Bu ilk değerlendirmede kullanılan
    bütün veriler (örn. bireylerin sayısı, yayılış ve yaşama alanı, azalma, düşüş, dalgalanmalar, altpopulasyonlar,
    yerler,n sayısı ve parçalanma ile ilgili parametreler), küresel populasyondan
    değil, bölgesel populasyondan alınmalıdır. Ancak, başka bölgelere göçmen olarak giden
    taksonlar oralardaki durumdan etkilenebilir. Bu etkileri, özellikle düşüş ve alan ile ilgili
    ölçütleri uygularken göz önüne almak gerekebilir.
#06.07.2009 00:05 0 0 0
  • Scottish Fold - Kedi Irkları Scottish Fold - Scottish Fold Resimleri

    noimage

    noimage
#05.07.2009 23:45 0 0 0
  • I've Been Waiting For You Night After Night
    Like a Shadow, Staying Close To The Light
    Suddenly You Stand Beside Me And I See
    A Million Burning Stars

    You Are Always On My Mind, Always in My Heart
    And I Can Hear You Call My Name On a Mountain High
    Always On My Mind, Always in My Dreams
    I Wanna Hold You Close With Me

    Always, All The Time
    -Her Zaman Ve Her An-
#05.07.2009 23:42 0 0 0
  • Hazal Selçuk - Hazal Selçuk Kimdir - Hazal Selçuk Biyografisi

    Hazal Selçuk, (d. 17 Ocak 1973 Paris) Türk müzisyen, tiyatro oyuncusu.

    noimage

    Müzik üstadları Münir Nurettin Selçuk'un torunu, Timur Selçuk'un kızıdır. 1989 yılında 17 yaşında iken, Sarper Semiz, Vedat Sakman ve Arzu Ece ile birlikte Grup Pan adlı müzik grubunda 34. Eurovision Şarkı Yarışması'nda Bana Bana adlı şarkı ile Türkiye'yi temsil etmiştir.

    Timur Selçuk'un o yıllarda müzik çalışmalarına Fransa'da devam etmesi sebebiyle Paris'te doğdu. İki yaşında iken ailesi ile birlikte İstanbul'a döndü. Dedesi ve babasından gelen desteklerle küçük yaşta müzikle ilgilenmeye başladı.

    Annesi tango öğretmeni Ayşegül Betil'in sayesinde dansa başladı. Viyana ve Boston gibi şehirlerde dans çalışmalarını sürdürdü.

    İstanbul Şehir Tiyatroları tiyatro sanatçısı olan babannesi Şehime Erton'un sayesinde ve şan eğitimi için gittiği yurtdışında tesadüfen tiyatro çalışmalarına başladı. Eğitimini tiyatro üzerine önce 1998 yılında Boston Konservatuvarı'nı bitirerek, daha sonra York Üniversitesi'nde Tiyatro bölümünde yüksek lisans yaparak tamamladı. Bu okullarda hareket tiyatrosu eğitimi aldı. Önce okuduğu yurtdışındaki üniversitelerde, sonra Bahçeşehir Üniversitesi'nde eğitmen olarak görev aldı. 2006 yılında hareket tiyatrosu oyunu olarak yazıp, oynadığı "Doğu Batı ve Bir Yağmur Damlası" adlı oyun 15. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin yanında; ABD, Kanada, Almanya, Hollanda, Yunanistan ve Danimarka'da da çeşitli festivallerde yer aldı.
#05.07.2009 23:37 0 0 0
  • Doğayı Koruma - Doğayı Koruma Hakkında

    Yeryüzünde insanla birlikte yaşayan, en yabanıl ortamlardan bahçelerimize ve evlerimize kadar bütün gezegeni bizimle bölüşen milyonlarca bitki ve hayvan türünü koruma görevi insana düşer. Ama doğayı korumak yalnızca canlı varlıkları koruyup gözetmek demek değildir. Su, toprak ve mineraller gibi bütün doğal kaynakları sakınarak kullanmak da bu görevin ayrılmaz bir parçasıdır; çünkü doğal kaynakların tükenip yok olması ancak böyle önlenebilir. Bu nedenle, üzerinde yaşadığımız bu gezegenin olanaklarından bütün canlıların daha uzun süre yararlanabilmesi için insanda derin bir sorumluluk duygusunun gelişmiş olması çok önemlidir.

    İnsanın Doğa Üzerindeki Etkileri
    İnsanın doğal çevresini değiştirmeye başlaması, ateş yakmayı öğrendiği tarihöncesi çağlara kadar uzanır. Örneğin Afrika'nın savan denen geniş çayırlıkları bundan 50 bin yıl önce bu kıtadaki ormanların yanmasıyla oluşmuştu. Ama, insanoğlunun doğaya verdiği zararlar özellikle son yüzyılda olağanüstü boyutlara ulaştı. Bunun nedeni teknolojinin inanılmaz bir hızla ilerlemesidir. Tekerleğin bulunması ile otomobilin yapımı arasında 10 bin yıl gibi çok uzun bir süre geçmişti; oysa insanoğlunun hava ve uzay yolculuklarına başlaması, yerçekimsiz ortamda yaşamayı başarması ve Ay'da yürüyebilmesi için otomobilin yapımından bu yana yalnızca 80 yıl geçmesi yeterli oldu. Teknoloji sayesinde insan yeryüzündeki en uzak mesafelere çok kısa zamanda ulaşmayı, akarsuların yönünü değiştirmeyi, elektrik üretimi için su gücünden ve nükleer enerjiden yararlanmayı başardı.
    Teknolojinin sağladığı olanaklar kuşkusuz birçok yönden insanın yaşam koşullarını çok olumlu etkiledi; ama bir yandan da olağanüstü boyutlarda bir nüfus patlamasına yol açtı. İlk insanın yeryüzünde belirmesinden yaklaşık yarım milyon yıl sonra, 1850'lerde dünya nüfusu ancak 1 milyara ulaşmıştı. Oysa o tarihten sonra inanılmaz bir hızla artan nüfus 1986'da 5 milyara yaklaşmış ve bu artışın 1 milyarı son 15 yıl içinde gerçekleşmiştir.
    Bugün yeryüzünün bütün zenginliklerinden olabildiğince yararlanmayı isteyen milyarlarca insan geleceği düşünmeden doğal kaynakları zorlamaktadır. Örneğin insanların bir yıl içinde tükettiği bütün içme ve kullanım suları bir yere toplansa, Dünya'nın merkezine kadar olan uzaklığın yarısı (en az 3.000 km) derinliğinde ve Avrupa kıtası büyüklüğünde bir göl oluşur. Nüfus ve tüketim aynı hızla artarsa yeryüzünün bütün kaynakları kısa sürede insanın gereksinimlerini karşılayamaz duruma gelebilir. İnsanlar binlerce yıldır uçsuz bucaksız denizlerdeki balıkların hiçbir zaman tükenmeyeceğine inanıyorlardı. Oysa 1970'lerden başlayarak Atlas Okyanusu'nun kuzeyinde morina ve ringa balıkları, 1960'lardan sonra Marmara Denizi'nde başta uskumru olmak üzere birçok balık türü azalmaya başladı; Peru açıklarındaki hamsi avcılığında da yüzde 75'lik bir düşüş görüldü. Bir yaşam ortamındaki herhangi bir canlı türünün azalması başka canlıların yaşamını da tehlikeye atar. Örneğin Atlas Okyanusu'ndaki ringaların sayısı azalınca bu balıklarla beslenen deniz kuşları da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Norveç'e bağlı Rost Adası'nda, 1970'ten 1980'lerin ortalarına kadar yaklaşık yarım milyon denizpapağanı açlıktan öldü.
    Sanayi alanındaki hızlı gelişmenin en olumsuz yanlanndan biri, bugün bütün doğal kaynakları ve canlıları tehdit eden çevre kirliliğidir. Motorlu taşıtlarda, evlerde, fabrikalarda ve enerji santrallarında kullanılan petrol türevleri ile kömür gibi fosil yakıtlardan kaynaklanan hava kirliijğ: bazı kentlerde insan yaşamını tehlikeye atacak düzeydedir. Örneğin bir zamanlar Londra'da bu sorun öylesine ciddi boyutlara ulaşmıştı ki, 1952'de beş gün boyunca kentin üzerine çöken zehirli gaz bulutları yüzünden 4.000 kişi ölmüştü. Kullanılacak yakıt türlerinin yasalarla belirlenip sıkı denetim altına alınmasıyla Londra'nın havası büyük ölçüde temizlendi. Ama günümüzde Kalküta gibi kalabalık kentlerdeki hava kirliliği Londra'dakinden çok daha ciddi boyutlara varmış, Ankara, İstanbul, İzmir ve Bursa gibi büyük kentlerimizde tehlike sınırına dayanmıştır. 1986 sonlarında bu sorunun üstesinden gelmek için Ankara'da kalorifer ve fabrika bacalarına filtre takılması, bazı kalorifer yakıtlarının, özellikle linyit kömürünün yasaklanması gibi Çeşitli önlemler alınmıştı. Hava kirliliğinin en büyük sorumlusu sanayi dumanlarındaki kükürt dioksit ile azot oksitleridir. Bu gazlar atmosferdeki su buharıyla birleşince sülfürik ve nitrik asitlere dönüşür. Daha sonra bu asit buharları yoğunlaşır ve genellikle hava kirliliğinin merkezi olan sanayi bölgesinden yüzlerce kilometre ötede "asit yağmuru" halinde yeryüzüne iner. Örneğin Norveç ile İsveç'in güneyindeki akarsu ve göllerde yaşayan balıklar İngiltere' den kopup gelen asit yağmurlarından büyük zarar görmüştür. Bunun sonuçları balıklarla beslenen hayvanları da etkilemiş ve 1967'de Norveç'te 4.000 kadar susamuru yaşarken 1986'da bu hayvanlardan yalnızca 200 tane kalmıştı.

    Tarım Etkinliklerinin Rolü
    Hızla artan dünya nüfusunu besleyebilmek için doğal olarak tarıma ağırlık verilmiş, bu yüzden dünyanın birçok bölgesinde yüzey biçimleri tanınmayacak ölçüde değişmiştir. 19. yüzyılın ortalarında Avrupa'nın birçok yeri hâlâ bataklıklarla kaplıydı; avcılar İspanya'nın sulak arazilerinde çok kalabalık kuş sürüleri gördüklerini ve tek fişekle 80 ördek vurduklarını yazarlardı. Bugün artık Avrupa'nın hiçbir bölgesinde bu kadar çok su kuşunu bir arada görme olanağı yoktur. Çünkü bataklıkların hemen hepsi kurutularak tarıma açılmış ve bu hayvanların yaşam alanları insan eliyle yok edilmiştir.
    Hayvanların doğal yurdundan sürülmesi ve giderek yok olması kuşkusuz tarımsal gelişmenin tek ve en ağır sonucu değildir. Başta keçiler olmak üzere hayvanların orman ve fundalıklarda otlatılması, ağaçların yakacak odun uğruna kesilmesi, tarla açmak için ormanlık alanların acımasızca ortadan kaldırılması çok daha büyük zararlara yol açar. Ağaç ve çalılar çoğu zaman teraslama ve akaçlama çalışmaları yapılmadan kesildiği için, çıplak kalan toprak rüzgâr ve yağmurla taşınır. Günümüzde dünya ülkelerinin üçte ikisini etkileyen toprak aşınması (erozyon) birçok bölgede öylesine hızlıdır ki, bir kuşak sonra gelen insanlar ormanlık alanların çöle dönüştüğünü görebilirler. Bu durumda, nüfusu çok fazla, ekonomisi de tarıma dayalı olan Afrika ve Asya ülkelerinde çöl alanlarının denetlenemeyecek biçimde yayılması şaşırtıcı değildir. Nitekim Afrika'daki Sahra bölgesinin çevresinde, saatte 170 hektar hızla genişleyen yeni bir çöl oluşmaktadır.

    Yabanıl Yaşamın İnsan Karşısında Direnişi

    Yabanıl yaşayan bazı hayvanlar, özellikle saldırgan olan ve koşullara kolayca uyum sağlayabilen türler her zaman insanoğlunun çevresinde yaşamayı başarmıştır. Sıçanlar ve kemeler bunun en iyi örnekleridir. Bazı türler de insanın yeryüzünde yarattığı değişikliklerden yararlanarak doğadaki yabanıl yaşamlarını sürdürmenin yollarını bulmuştur. Örneğin bugün milyonlarca hektarlık alanı kaplayan tahıl tarlaları, tarım zararlısı böcekler için bulunmaz bir yaşam ortamıdır. Bu böceklere karşı yapılan ilaçlamanın her yıl biraz daha artırılmasına karşılık, bu zararlılardan çoğu tarım ilaçlarına direnç kazanarak canlı kalmayı başarmıştır. Hatta kullanılan kimyasal maddeler bazı tahıl böceklerinin yararına bile olmuştur; çünkü bu maddeler böceklerin dokusunda birikir ve aynı direnci gösteremeyen başka hayvanlar bu böcekleri yediğinde zehirlenip öldüğü için, doğal düşmanlarından kurtulan tarım zararlıları hızla çoğalabilir.
    Birçok kuş türü de kentlerde, eski mimarlık anlayışının ürünü olan yapıların korunaklı yerlerinde yuva yapmayı iyice benimsemiştir. Bacaların tepesine yuva kuran leylekler, cami ve çeşme saçaklarının altına sığınan güvercinler, kıyı kentlerinin içlerine kadar sokularak çatılarda dinlenen martılar çok alıştığımız görüntülerdir. Eskiden kayalıklarda yuvalanan kırlangıç ve yelyutanlar da bugün hemen hemen yalnızca evlerin saçak altlarında yuva kurarlar. Güney Afrika'daki bazı kartal ve akbaba türlerinin ise son zamanlarda elektrik dağıtım kulelerine yerleştikleri görülmüştür.

    Türlerin Yok Oluşu
    Ne yazık ki bitki ve hayvan türlerinin çoğu insana da, insanın çevresinde yarattığı hızlı değişikliklere de kolayca uyum sağlayamaz. Çünkü doğadaki olağan değişiklikler çok uzun bir zaman dilimi içinde, yavaş yavaş gerçekleşir. Üstelik birçok canlı doğal çevresinin koşullarına öylesine uyum sağlamıştır ki en küçük bir değişiklik bile onun için öldürücü olabilir. Sözgelimi yalnızca Hawaii'deki yanardağ kraterlerinin kenarında yetişen çok ilginç bir bitkiyi ele alalım. Dünyanın başka hiçbir yerinde rastlanmayan bu ender tür, çiçek açabilmesi için yeterli suyu ancak 20 yılda depolayabilir. Çok uzun bir sapın ucunda açılan bu çiçeğin ise yalnızca üç haftalık ömrü vardır ve çiçek solarken bitki de onunla birlikte ölür. Bütün yaşamı boyunca bir kez çiçek açıp tohum üretebilen bu bitkinin soyunu sürdürme şansı doğal olarak çok azdır.
    Gümüşkılıç (Argyroxiphium sandvvicense) adıyla anılan bu bitkinin kılıç gibi uzun ve etli, gümüş rengindeki yapraklarının arasında küçük bir böcek türü yaşar. Yapraklarla aynı renkte olduğu için son derece iyi gizlenen bu gümüş rengi böcek başka hiçbir bitkinin üzerinde yaşayamaz. Hawaii'ye yerleşenlerin yanlarında götürdükleri keçiler nedeniyle bu ender bitkinin soyu tükenirse bu böcek de yeryüzünden silinecektir.
    Yeryüzünün bütün tarihi boyunca yabanıl yaşam hiçbir zaman bu kadar hızla tükenmemiştir. Bilim adamları gezegenimizde hergün en az bir türün yok olduğunu öne sürüyorlar. Bugün yalnızca 1 milyon 600 bin türün tanımlanıp adlandırılabilmiş olmasına karşılık dünyada en az 5 milyon canlı türünün var olduğu sanılıyor. Bu türlerin yarıdan çoğu tropik yağmur ormanlarında yaşamaktadır. Yağmur ormanları alan olarak yeryüzünün ancak yüzde yedisini kaplar, ama dünyanın hiçbir yerinde yabanıl yaşam böylesine zengin değildir. Örneğin Büyük Okyanus'un güneyindeki Yeni Kaledonya ormanları 18.000 km3' lik bir alanı kapladığı halde en azından 3.000 bitki türünü barındırır. Üstelik bu bitkiler yalnızca o bölgeyle sınırlı kalmış, dünyanın başka hiçbir yerine dağılmamıştır.
    Uzmanlar, kerestelik ağaç kesimine ve küçük tarım işletmeleri için ormanda tarla açma uygulamasına derhal son verilmedikçe, Yeni Kaledonya'daki yağmur ormanlarının 2000 yılına kadar tümüyle yok olacağına dikkati çekiyorlar. Uydulardan alınan fotoğraflardan, her yıl sayısız böcek, kuş ve öbür hayvan türleriyle birlikte 76.000 knr'den fazla yağmur ormanının yerle bir olduğu anlaşılıyor. Başka bir deyişle, yağmur ormanlarında her yıl Karadeniz Bölgesi'nin yarısına yakın büyüklükte bir boşluk açılıyor. Ürkütücü boyutlardaki bu tür doğa kıyımları sürdükçe soyu tükenen canlı türlerinin listesi hızla kabaracaktır. Biyologlar, çok sıkı önlemler alınmazsa, 2500 yılına kadar dünyadaki bitki ve hayvan türlerinin dörtte bir ile üçte bir arasındaki bölümünün yok olacağını belirtiyorlar
    Kuzey ve Güney kutup bölgeleri de bugün tehlikede olan en büyük yabanıl yaşam ortamlarıdır. Aslında, yalnızca kutup iklimine uyarlanmış çok ender türleri barındıran bu bölgeler insanların yerleşmesine elverişli olmadığından böyle bir tehlikenin söz konusu olmaması beklenirdi. Ama bölgedeki zengin doğal kaynakların çekiciliği kutuplardaki yabanıl yaşamı da kısa sürede tehlikenin eşiğine getirmiştir. Örneğin Antarktika'daki uçsuz bucaksız balıkçılık alanları ve kril denen küçük deniz canlıları sürekli ilgi odağıdır. Karidese benzeyen bu küçük canlılar bugün bazı balıkların ve ender bulunan balina türlerinin başlıca besinidir, ama yakın bir gelecekte insanların da temel protein kaynaklarından biri olacağı öngörülüyor. Kuzey Kutup Bölge-si'nde ise dünyanın en büyük demir, kömür, kurşun, bakır, çinko, altın, tungsten (volfram), uranyum, elmas ve fosfat yatakları ile henüz el değmemiş çok büyük petrol ve doğal gaz rezervleri bulunur. Bu nedenle Kuzey Kutup Bölgesi, içinde çok değerli hazineler bulunan, ama içine girildiği anda kırılıp dağılacak olan billurdan bir saraya benzetilebilir. Petrol kuruluşları bölgede sürekli kuyular açtıkça ve doğal gaz taşıyan dev tankerler Amerika kıtasının kuzeyindeki Kuzeybatı Geçidi'nden buzları kırarak gidip geldikçe, Kuzey Kutbu çevresindeki duru ve temiz okyanusların 20. yüzyılın sonlarında ne duruma geleceğini kestirmek pek güç olmasa gerek.

    Doğal Koruma Alanları

    Doğayı koruma çalışmalarının amacı bütün bu sorunlara köklü çözümler aramaktır. Bunun ilk adımı da balıkçıları ölçüsüzce avlanmaktan kaçınmaları ya da tropik bölgelerdeki yoksul çiftçileri ağaç kıyımına son vermeleri için bilinçlendirmektir. Dünyanın her yanındaki insanlara doğal kaynaklara zarar vermeden yeryüzünün zenginliklerinden nasıl yararlanacaklarını göstermek, canlılar dünyasını inceleyerek hangi türlerin nerede, ne zaman ve neden tehlikede olduklarını araştırmak, bu türleri korumak için neler yapılabileceğini saptamak bu çalışmaların kapsamına girer.
    Bitki ve hayvanları korumanın en iyi yollarından biri, bu canlıların yaşadığı toprakları devletin, kurumların ya da kişilerin satın alarak o sınırlar içinde sanayi ve tarım işletmelerinin kurulmasına, insanların yerleşmesine izin vermemeleridir. Bugün "doğal koruma alanı" denen bu tür korunmuş bölgelerin başlangıcı oldukça eski tarihlere dayanır. Yüzyıllarca önce bütün Avrupa'da yalnızca soylula-rın avlanabildikleri geniş araziler vardı. Bu avlaklar özellikle geyik, ceylan gibi büyük av hayvanlarının rahatça yaşayıp üreyebilmesi için tasarlanmıştı ama birçok küçük hayvana da doğal yaşama ortamı sağlıyordu. Toprak mülkiyeti genellikle babadan oğula geçtiği için hemen hiç bozulmadan günümüze kalan bu avlakların çoğu bugünkü doğal koruma alanlarının ilk çekirdeği olmuştur.
    En eski doğal koruma alanlarından biri 1576'da Hollanda prenslerinden birinin kurduğu Haagse Bos'tur (Den Haag ya da Lahey Ormanı). Ama o tarihten 19. yüzyıla kadar buna benzer pek az örnek yapıldı. Hem yabanıl yaşamı koruma, hem de insanların doğayla iç içe yaşayabilecekleri bir ortam yaratma düşüncesini bağdaştıran gerçek anlamda ilk ulusal park 1872'de ABD'de kurulan Yellowstone Ulusal Parkı'dır. Bunun 19. yüzyıl boyunca Kanada, Afrika, Avustralya ve Yeni Zelanda'da düzenlenen doğal koruma alanları ile ulusal parklar izledi. 1920'lerden sonra da Doğu ve Orta Afrika'daki geniş savanlar ile ormanlarda, Batı Afrika'daki büyük bataklıklarda eşsiz koruma alanları kuruldu. Bunlardan en ünlüsü olan Tanzanya'daki Serengeti Ulusal Parkı dünyanın hem en büyük, hem de tür zenginliğiyle en önemli ulusal parklarından biridir. Türkiye'nin ilk ulusal parkı ise 1958'de kurulan Yozgat Çamlığı'dır. Bir yıl sonra Manyas Gölü'nde kurulan Kuş Cenneti Ulusal Parkı da bugün sayıları 20'ye yaklaşan ulusal parklarımız içinde en ünlüsüdür. Ayrıca Türkiye'de 50'ye yakın yerin ulusal park olarak düzenlenebileceği saptanmıştır.
    Bazı ulusal parklar yüzlerce, hatta binlerce kilometre karelik alanları kaplarsa da doğal koruma alanlarının hepsi bu kadar büyük değildir. Üstelik korumaya alınan bölgenin çok geniş olmaması bazen o bölgedeki canlıların yararına olur. Örneğin İngiltere'deki Suffolk fundalığında yaşayan çok ender bir kelebek türünün soyunu kurtarabilmek için, 1984'te fundalığın üçte bir hektarlık bölümü parça parça sökülerek çevredeki başka bir yere taşınmıştı. Taşınan bu topraklarda hem kelebeklerin yumurtaları, hem de kelebeklerle dayanışma içinde yaşayan bazı karınca türleri barınıyordu. Bu karıncalar toprağın altında gelişen kelebek larvalarını (yavrularını) besleyip karşılığında larvaların salgıladığı tatlı sıvıyı emdikleri için onlar olmadan kelebeklerin yaşamı da tehlikeye düşer.
    Ne var ki yabanıl yaşamı korumak için yalnızca toprağı satın almak yeterli değildir. Hayvan ve bitkilerin bütün tehlikelerden uzak yaşaması, bütün gereksinimlerinin karşılanması için bölgelerin çok özenle korunup yönetilmesi gerekir. Üstelik bakım giderleri çok yüksektir ve alınan her önlem çoğu kez milyonlarca liraya mal olur.
    Doğal koruma alanları özellikle hayvan türlerinin korunması açısından son derece önemlidir, ama bu yöntemin de iki büyük sakıncası vardır. Bunlardan ilki, bölgenin yakın çevresinde gelişen olayları denetim altına alma güçlüğüdür. İspanya'nın en büyük bataklığı olan Coto Donana, 1961'de kurulan Dünya Yabanıl Yaşamı Koruma Fonu'nun uluslararası koruma programlan çerçevesinde ele alıp düzenlediği ilk bölgeydi. O günden bu yana, çevredeki tarım alanlarının akaçlanması (sularının boşaltılması) sonucunda su örtüsü alçaldığı için Coto Donana bataklıkları artık kurumuştur. İkinci sakıncası, ülkenin bütün topraklarını aynı duyarlıkla korumadıkça, o bölgedeki yabanıl yaşamın kısa sürede çevresinden yalıtılmış küçük bir adacığa dönüşmesidir. Güvenli "geçiş koridorları" olmadan hayvanlar bir bölgeden öbürüne gidemezler; sonunda aynı türden başka topluluklarla ilişki kuramadıkları için genetik yapıları çeşitlenemez ve sayıları giderek azalır.

    Hayvanların Gözetim Altında Üretilmesi

    Soyu giderek tükenen bir hayvan türünün yeniden çoğalabilmesi için alınacak ilk önlem, o türün bireylerinin insan gözetimi altında üremesine yardımcı olmaktır. Nitekim Arabistan oriksi (Oryx leucoryx), Hawaii kazı (Branta sandvicensis), Amazon papağanı (Amazona vittata) gibi soyu tükenmekte olan birçok hayvan yaşadığı doğal ortamdan alınıp hayvanat bahçelerinde başarıyla üretilebilmiştir. Uçucu kuşların en iri örneklerinden biri olan Çalifornia kondorundan (Gymnogyps californianus) da birkaç yıl öncesine kadar yalnızca Califor-nia'nın güneyinde, Santa Barbara yakınlarındaki ormanlık dağlarda yaşayan küçük bir topluluk kalmıştı. Hayvanat bahçelerinde korumaya alınan bu kuşların kuluçka makinelerinden çıkan 15 kadar yavrusu gelecek için hiç değilse küçük bir umuttur. Türkiye'de de başlangıçta çiftçilerin evcil ve damızlık hayvan gereksinimini karşılamak üzere kurulan Devlet Üretme Çiftlikleri'nin bugün dağ koyunu, alageyik gibi soyu azalan yabanıl türleri korumaya alıp üretmesi umut verici bir gelişmedir.
    Hayvanları gözetim altında üretmenin en büyük güçlüğü, doğadan seçilen bireylerin üremeye ya da sağlıklı bireyler vermeye elverişli olmamasıdır. Seçim şansı çok az olduğu için, doğadan alınan dişi ile erkeğin aynı ana-babanın dölleri olması hem kendilerinde, hem yavrularında kalıtsal bozukluklara yol açabilir. Örneğin çok ender kuşlar olan Mau-ritius doğanlarından (Falco punctatus) küçük bir topluluk korumaya alınmış, ama dişilerin üçü de aynı soydan geldikleri ve aynı kalıtsal bozukluğu taşıdıkları için yumurtlarken ölmüşlerdi.
    Gözetim altında üretme programlarının temel amacı, hayvanat bahçesinde yetişmiş yavruları iyice büyüdükten sonra yeniden doğal ortamlarına bırakmak ve orada daha iyi koşullar altında yaşamalarını sağlamaktır. Ne var ki, insan eliyle bakılmaya alışan bu yavrulara kafes dışındaki özgür yaşam her zaman çekici gelmez. Örneğin Hawaii kazı insanlara çok alıştığı için hayvanat bahçelerinde hiç sorun çıkarmadan ürüyor, ama doğal yurdu olan Hawaii adalarındaki yanardağ kraterlerine götürüldüğünde üreme hızı büyük ölçüde düşüyor. İnsan eliyle bakılan yabanıl hayvanların zamanla doğal davranış özelliklerini yitirmesinin en çarpıcı örneklerinden biri kuşkusuz kel aynaklardır (Geronticus eremita). Üremek için kalabalık sürüler halinde Şanlıurfa'nın Birecik ilçesine gelen bu kuşlar kışın Afrika'ya göç ediyor, ama ertesi yıl giden sürünün pek azı geri dönüyordu. Bunun nedeni, başta çekirge olmak üzere böceklerle beslenen kel aynakların yedikleri böceklerin dokularına yerleşmiş olan tarım ilaçlarıyla zehirlenmesine bağlandı. Sonunda kel aynakların sayısı giderek azalınca, soylarının tükenmesini önlemek için Birecik'teki kuşların kafese alınıp insan eliyle beslenmesine karar verildi. Ama evcilleşen kuşlar birkaç kuşak sonra doğal yaşama uyumsuzluk göstermeye başladılar. İnsan eliyle beslenmeye alışan yavrular doğaya salıverildiğinde ne yiyecek arıyor, ne de göç yolculuğuna çıkıyordu. Nitekim 1989'un mayıs ayında, kafeste bakılan evcil kel aynaklar dışında, Türkiye'de yalnızca bir tek göçmen kel aynak kalmıştı.

    Bilinçli Koruma Yöntemleri

    Doğal yaşamı koruma uzmanlarının en büyük görevi insanların doğa karşısındaki ilgisiz, duyarsız ve yıkıcı tavırlarını ilgi ve sevgiye dönüştürmektir. Bu amaçla dünyanın her yanında doğa sevgisini yüceltmeye çalışıyor, insanı başka canlıların yaşamına saygı duymaya çağırıyorlar. İlginç bir anahtarlık yapmak için bir foku ya da ayaklarından çöp kutusu yapmak için kocaman bir fili öldürmek bir yaşamı boş yere harcamaktır. Kürkü için avlanan birçok hayvan, boynuzları için öldürülen birçok gergedan türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kamuoyunun bilinçsizce tüketilen canlılar ve doğal kaynaklar konusunda duyarlık göstermesi bu kıyımı engelleyebilir. Soyu azalan Apollo kelebekleri (Parnassius apollo) Türkiye'de yakalanıp Avrupalı koleksiyonculara, topraktan sökülen kardelen (Galanthus) soğanları yurtdışındaki seralara satılıyor. Çok sayıda toy kuşu canlı hedef olarak kullanılmak üzere Kenya'dan Ortadoğu ülkelerine kaçırılıyor. Soyu tükenmek üzere olan ve tutsak yaşama kesinlikle uyum sağlayamayan bir kertenkele türü Endonezya'dan alınıp Japon-ya'daki dükkânlarda reklam aracı olarak kullanılıyor. Hayvanların etinden, sütünden, öbür değerli ürünlerinden ve gücünden yararlanmak istiyorsak hiç değilse üremelerine fırsat vermeli ve doğal ortamlarından koparıp almamalıyız.
    Doğal yaşamın ve kaynakların korunmasında tek tek bireyler kadar devletin yaklaşımı da çok önemlidir. Bugün birçok ülkede toprağın yoksullaşmasını önlemek için çiftçiler geleneksel yöntemlerle toprağı işlemeye, nadasa bırakıp dinlendirerek ve baklagillerle dönüşümlü tarım yaparak toprağın verimini korumaya yönlendirilmiştir. Tarım zararlısı böceklere karşı kullanılan DDT'nin başta av kuşları olmak üzere birçok hayvanın ölümüne yol açtığı saptanınca, birçok ülke bu ilacın kullanımını da yasaklamıştır. Ne var ki, bir kez kullanıldıktan sonra doğadan kolay kolay yok olmayan bu çok zehirli ve tehlikeli madde, hâlâ DDT kullanan ülkelerden kilometrelerce uzaktaki Kuzey Kutbu'nun karlarına bile sinmiştir.
    Doğanın ve yabanıl yaşamın korunmasında uluslararası kuruluşlara da büyük görevler düşer. Bu konuda çalışan en büyük kuruluşlardan biri 1948'de kurulan Uluslararası Doğa ve Doğal Kaynaklan Koruma Birliğidir. Giderleri büyük ölçüde Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nca karşılanan bu kuruluşun çalışma programı, dünyadaki doğal kaynakların ve yabanıl yaşamın yok olmasına izin vermeden insan yararına sunulmasını benimsemiş olan bütün ülkelerce uygulanmaktadır. Soyu azalan türlerin ticaretini denetleyen ve 90 ülkenin işbirliğiyle çalışan başka bir kuruluş da soyu tükenmek üzere olan birçok hayvanın tutsak edilip doğadan uzaklaştırılmasını önlemiştir.
    Türkiye'de doğayı koruma alanındaki çalışmaların öncüsü Doğal Hayatı Koruma Derneği'dir. Bu dernek çeşitli kuşların, özellikle kelaynakların resimlerini yaptığı için "kuş ressamı" olarak tanınan Salih Acar'ın girişimiyle 1975'te kuruldu. İlk iş olarak Birecik'teki kelaynakların korumaya alınıp üretilmesi konusuna eğilen bu derneğin, Köyceğiz'in Dalyan kumsalında üreyen Caretta caretta türü deniz kaplumbağalarını ve Silifke Ovası'ndaki Göksu Deltası'nda yaşayan sazhorozlarını korumak üzere kampanya açması halkın bu ender türlere ilgiyle yaklaşmasında önemli bir adım olmuştur.
#05.07.2009 23:24 0 0 0
  • Scottish Fold - Scottish Fold Kedi Irkları

    noimage

    Temel Özellikleri
    Akıllı, sakin huylu ve yumuşak sesli olan bu ırk yeni insanlara ve yeni ortamlara kolayca adapte olabilir. Sadık ve evine bağlıdır.

    Ailenin tüm üyelerine kendini sevdirir ancak seveceği sahibini ise kendi seçer. Sahibinin yanında olmayı sever ancak asla kucak kedisi değildir. Sahibi ile oyun oynamayı ve ilgi çekmeyi sever. özellikle atılan bir oyuncağı getirmekten büyük keyif alır.

    Sessiz bir kedidir. Diğer petlerle ve insanlarla iyi anlaşır. Konforlu ortamları sever ancak gerektiğinde iyi bir fare avcısıdır. Hem evde hemde bahçede yaşayabilir ancak yalnız kalmayı sevmez.

    Görünüş ve Vücut Yapısı
    Bu ırk kedilerin en belirgin özellikleri oldukça küçük ve içe doğru kıvrık kulaklarıdır. Kulağın kıvrıklığı, kıkırdak yapısının kıvrık olmasıyla ilgilidir ve genetiktir. Kulakları çeşitli olaylar karşısında aşağı yukarı hareket eder. Bu kulak yapısı onların ne kadar dikkatli hayvanlar olduğu gerçeğini pekiştirir.

    Yuvarlak, geniş bir kafa yapısı ve sağlıklı dişleri ile güçlü bir çeneye sahiptir. Ağız yapısı hafif uzun ve öne doğru çıkıktır. Kıvrımlı duran ağız gülen bir ifade kazandırır. çıkıntılı yanaklar, hafif kavisli kısa bir burnu vardır.

    Yüzüne sevimli görünüm kazandıran gözleri geniş, yuvarlak ve birbirinden oldukça ayrıktır. Gözleri genellikle altın veya bakır rengindedir. Ancak tüy rengi ile uyumlu olarak de---gıs---ebilir. Ayrıca gözler, bazen tuhaf bir şekilde iki rengi birden yansıtabilir.

    Geniş göğüsleri ve gelişmiş omuzları ile orta boyutlarda, yuvarlak hatlara sahip bir kedidir. Kaslı vücut yapıları vardır. Bacakları vücuduna oranla oldukça kısa ama güçlü, patiler yuvarlaktır. Kıvrık kulakları ile tanınan bu ırk Amerika'da populer ilk on kedi arasında yer alır.

    Tüm yavrular düz kulaklı olarak doğar ve yaklaşık 3 hafta sonra kulakları kıvrılmaya başlar. Kıvrık kulaklar işitmeye engel değildir. Eğer bir hastalık hali varsa yada hava çok sıcaksa kulaklardaki kıvrıklık azalır. Diğer kedilere oranla daha fazla kulak salgısı vardır ancak bu normaldir ve herhangi bir enfeksiyona işaret etmez.

    Sağırlık görülebilir, ancak bu ırkın kıvrık kulakları ile değil beyaz tüy genleri ile ilgilidir. Vücudunu kaplayan tüyler kısadır. Sık ve yoğun olan tüyleri dokunulduğunda kadife hissi veren yumuşaklıktadır.

    Tüy Bakımı
    Orta düzeyde tüy bakımına ihtiyacı vardır. Haftada 2-3 kez fırçalama yeterlidir. Mayıs ayında bölgesel olarak mevsime bağlı bir tüy de---gıs---imi yaşarlar. Bu dönem de fırçalamaların sık yapılması ölü tüylerin toplanmasını kolaylaştıracağından faydalıdır.

    Kökeni
    1961 yılında İskoçya'da William Ross adlı bir çiftçi tarafından farkedilen Scottish Fold kedisi annesi düz kulaklı ve babası bilinmeyen bir ırktır.

    Babasının bilinmemesi bu ırkın genetik olarak kökeni konusunda araştırmaların tam olarak sonuçlanamasına neden olmuştur. Bu nedenle belli bir seceresi olmayan çiftlik kedisi olarak tanımlanmıştır.

    Ancak diğer ırklardan oldukça farklı bir kulak yapısı olan bu kedinin 1966 yılında GCCF (Governing Council of the Cat Fancy) tarafından resmi olarak ilk kaydı yapılmıştır. Daha sonra tanımlama aşamasında 1970 yılında ırkın kulak enfeksiyonlarının genetik bir bozukluk olduğu ve kulak hastalıklarına yatkınlığı olduğundan resmi tanımlama ve kabulü işlemi durdurulmuştur.

    Bunun üzerine Amerika'ya götürülerek işlemlerine devam edilmiştir. Carnivor genetik araştırmacısı olan Dr. Nail Todd tarafından 3 vavru de---gıs---ik yetiştiricilere verilmiş ve üremesi sağlanmıştır.

    Bu yetiştiricilerden Pensilvanyalı yetiştirici Salle Wolfe Peters ırkın gelişimine büyük katkılarda bulunmuş ve 1973 de CFA (Cat Fanciers Association) tarafından tanınan ırk 1978 yılında şampiyonluk statüsüne alınmıştır.

    Bu gün Amerika'da popüler ilk 10 ırk arasında yer alan, Highland Fold ve Coupari olarak da adlandırılan Longhair Scottish Fold 1980 yılına kadar ayrı bir tür olarak kabul edilmememiş ve genel olarag Scottish Fold olarak adlandırılmıştır.

    Ancak daha sonra ACFA, NCFA, ACA, CFF gibi organizasyonlar tarafından da ayrı bir tür olarak kabul edilmiş ve kayıtlara geçirilmiştir.
#05.07.2009 23:22 0 0 0
  • Cengiz Özkan - Cengiz Özkan Kimdir - Cengiz Özkan Biyografisi

    Cengiz Özkan (d. 1967 Divriği, Sivas) müzisyen, saz sanatçısı.

    noimage

    İlk öğrenimini İstanbul'da tamamladıktan sonra, 1980 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuarı Çalgı Eğitim Bölümü'ne girdi. 1991'deki mezuniyetinin ardından İTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Ana Sanat Dalı Türk Halk Müziği Bölümü'nde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Mezun olduğu İTÜ Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuarı'nda iki yıl, İzmit Belediye Konservatuarı'nda iki yıl, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nda üç yıl süreyle öğretmen ve icracı olarak çalıştı. Yurt içi ve yurt dışında birçok konser verdi.

    Tek başına Kırmızı Buğday, Ah İstanbul, Saklarım Gözümde Güzelliğini ve Gelin adlı albümleri Kalan Müzik tarafından yayınlandı. Yine 2001 yılında Kalan Müzik'ten piyasaya sunulan bir diğer çalışması olan Yare Dokunma albümünü de ise Malatya Arguvan'lı Türk Halk Müziği ses sanatçısı ve folklorcü Muharrem Temiz ile yapmışlardır.

    2007 Eylül ayında bir özel televizyon kanalında yayına başlayan Pusat adlı dizide mahkum bir ozanı canlandırmıştır.

    1989'da girdiği TRT İstanbul Radyosu'nda saz sanatçısı olarak çalışmaya devam eden Cengiz Özkan evli ve bir kız çocuğu babasıdır.

    Albümleri

    * Kırmızı Buğday (1998)
    * Ah İstanbul (2001)
    * Yâre Dokunma (2001, Muharrem Temiz ile birlikte)
    * Saklarım Gözümde Güzelliğini - Aşık Veysel Türküleri (2003)
    * Gelin (2005)

    TV Çalışmaları

    * Pusat (2007)
#05.07.2009 22:01 0 0 0