Benim mahallemde böyle bir kamp açılacak olsa canımı verir yine müsaade etmem ve orasını cehenneme çeviririm.O bölgelerde oturan vatandaşlardan 5 vakit namaz kılan varsa ve de buna ses çıkarmıyorlarsa vay onların kıldıkları namazların haline...
Avusturya'da bir kilise kayıtlarına göre, 1680 yılında doğan her 19 kişiden sadece 2'si 65 yaşına geliyorken, tam 300 yıl sonra 1980'de doğan her 19 kişiden 15'i 65 yaşına gelmektedir. Bu demektir ki "Ebedi gençlik çeşmesi" bulunamadı ama hayatta kalma süresi uzadı.
Yaşlı nüfus böyle çoğalınca yaşlanma ile ilgili sorunlar da önümüze yığıldı. Konunun hastalık boyutunu bir kenara bırakıp yaşlanmanın psikolojisini ve bu sevgiye muhtaç insanlara nasıl yardım edebileceğimizi düşünelim.
Yaşlanma psikolojisi:
Yaşlılık psikolojisi yerine yaşlanma psikolojisi ifadesi kullanılmalıdır. Çünkü insan doğar doğmaz yaşlanmaya başlar, beyin hücreleri eskimeye başlar. İyi bir yaşlılığın temelleri de hayatın ilk yıllarında atılır.
Yaşlanma, eskime, canlı-cansız bütün varlıkların kaderidir. Yaşlanan insanın saçları beyazlar, cildi kırışır ve beli bükülürken psikolojik yapısında da değişiklikler olur.
Azalan psikolojik yetiler:
Zeka parlaklığı azalır, yeni şeyler öğrenmek zorlaşır, hafıza zayıflar, girişim ruhu ve ataklığı geriler.
Artan psikolojik yetiler:
Bilgelik ve ağırbaşlılık belirginleşir, mantıklı ve doğru düşünme daha sağlıklıdır; muhakeme güçlüdür; yerinde yargılara daha kolay varılır. Bilgi birikimi ve tecrübe, olgun kişilikle birleşirse mutlu ihtiyarlar ortaya çıkar. Daha tutarlı, hoşgörülü ve sabırlı olurlar.
Yaşlı-Genç farkı:
Bir ordu düşününüz; eğitimsiz ama kalabalık. Diğer bir ordu düşününüz; eğitimli fakat sayısı çok az. İkinci ordu birinci orduyu her zaman mağlup eder.
Büyük işler bedensel güçten ziyade, yerinde, doğru düşünme ve hedefleri geçerli hale getirme ile başarılır. Yani kılıç keskinliği değil, akıl keskinliği esastır.
Demek ki yaşla kaybolan yetiler yerine, önemli kazanımlar varsa, kişi keyifli bir yaşlılık geçirebilir.
"Eski"ye aşırı bağlılık ve "Yeni"den korkma:
Böyle yaşlılar sürekli eski hatıralarını anlatırlar, savaş, askerlik hatıraları bitmez. Dün evine gelen misafiri unutur ama, 50 yıl önceyi bütün ayrıntılarıyla anlatır. Aile artık bunları ezberlemiştir.
Böyle yaşlılar eski alışkanlıklarını değiştirmekten çok rahatsız olurlar. Evin odası, duvarda tablo, radyonun yeri değişse huzursuz ve hırçın olurlar. Hatta sigara izmaritlerini biriktirmeye varan "biriktirme hastalığına" tutulabilirler.
Yeni şeylere karşı tepki bazen "fobi" derecesine çıkar, yeni ayakkabı, yeni elbise bile istemezler. Yeni ne varsa çirkindir, kötüdür.
Egoizmin belirginleşmesi:
Bazı yaşlılar sürekli gençleri eleştirirler, kendi gençliklerini överler. "Küçüğün büyüğe saygısı yok, kimse haddini bilmiyor" diye tenkit ederler. Hatta haklarının yendiğini, aslında memleketin onlardan çok hizmet beklediğini, memleketi kendilerinden mahrum bırakmanın çok büyük hata olduğunu tekrarlayıp dururlar.
Sağlığa aşırı düşkünlük:
Yaşama ateşi beklenenin tersine yaşlandıkça daha çok artmaktadır. Bir çok gencin farkına varmadığı bir şey, yaşlıların hayatı daha çok sevdiğidir. Bu nedenle yaşlı bir insan sağlığının ihmal edildiği, kendisine iyi bakılmadığı duygusunu taşır.
Artan tutkular:
"Hırs-ı piri" sözü bazı yaşlıları çok güzel tarif eder. Annesinin memesini bırakamayan bebek gibi bazı yaşlılarda mal-mülk ve şöhret tutkusu çok alevlenir.
Kişilik özelliklerinin aşırılaşması:
Cami yıkılsa da mihrabı kaldığı gibi, ne kadar yaşlansalar da bazı yaşlılar daha çok cimrileşir, daha çok kavgacı-geçimsiz olurlar. Dayanılmaz ihtiyarlığın temeli, çocukluk dönemlerinde atılmaktadır.
Yalnızlık duygusu:
Yaşlı bir insanın en önemli psikososyal sorunudur. Yaşlı bir insan çok lüks bir huzurevine veya hastaneye bırakıldığında eğer yalnızlık duygusuna kapılmış ise ani bir çöküş ve ölüm yaşayabilir. Çocuklarını ve torunlarını göremeyen anne ve babanın duyguları hayat yükünü zor taşır.
Ölüm korkusu:
İnsanların evrensel korkusu, ama kaçınamadığı bir gerçektir "ölüm". Yaşlılarda saçın ağarması ile beraber ruhun ağarması da vardır. Ölüm ruhu ağartan en önemli sebeptir. Ölüme yaklaşmanın bilincinde olan bir ihtiyarı rahatlatan, ancak ve ancak "iyi bir hayat felsefesi"dir. Ölümü terhis teskeresi gören, Allah'a kavuşmak, sevdiğine kavuşmak "Şeb-i Arus" gören ihtiyar ne mutludur. Yoksa her sabah uyandığında idam sehpasına bir adım daha yaklaşan insan duygusu kadar bireye acı veren bir duygu olamazdı.
Çaresizlik duygusu:
Eski fizik gücünde olmayan, bazı rahatsızlıkların etkisi ile rahat olmayan, zevk ve keyif verici bazı yaşantılarını kaybeden, verimli ve üretken bir işten mahrum olan, her an ölüme yaklaştığının farkında olan bir yaşlı, kendisini çok aciz, zayıf hisseder. Bu duygular içindeki insana en önemli yardım, aile ve çevrenin desteği ve iyi bir hayat felsefesidir.
BAZI YANLIŞ YARGILAR:
Yaşlılık şifası olmayan bir hastalıktır:
Yaşlılıkta sadece dermansızlığın çaresi yoktur, ama kişi iyi bir hayat felsefesi ile keyifli bir yaşlılık geçirebilir. "Ben yaşlandım, ölsem daha iyi" düşüncesi yaşlılardaki depresif düşüncelerden birisidir. Yaşadığı günün değerini bilen insan böyle bir yanlış yargıya önem vermeyecektir.
Yardıma muhtaç, acınacak durumda olma duygusu:
Yaşlıların kazanımları daha çoktur. Çevresi ondan "öğretmesini isteyen" gençlerle dolu bir yaşlılıktan daha hoş ne olabilir.
Yaşama sevinci yaşlılık döneminde kaybolur, gençlik yaşamın mutlu dönemi, yaşlılık hayatın mutsuz dönemi düşüncesi:
Yaşlılık sorunların olduğu bir dönemdir. Fakat karamsar gözlükle bakan bir kişiyi cennete koysanız da rahatını bozacak şeyler bulabilir.
Gerçekçi hayat felsefesine sahip olan insan en ufak şeylerden mutlu olabilir. Uçan bir kuş, kedinin çevresinde dolaşması ona zevk verebilir. Beklenti düzeyini yüksek tutan, ihtiraslı yaşlılar hep daha fazlasını istediklerinden, mutlu olamazlar
Hayattan çok şey istemeyeceğiz, bize verdiklerinin kıymetini bileceğiz. Böylece kendimizi çok daha iyi hissedebiliriz.
Gençlikte kaybettiklerinin veya kazanamadıklarının yasını tutmak yerine yaşlılığın tadını çıkarmak daha akıllıca olmaz mı?
Emekliliğin kötü bir şey olduğu düşüncesi:
Emekli olduktan sonra üretken olmayı beceren insanlar daha genç yaşlanmaktadırlar. Emekliliği felaket olarak değerlendiren insanların sağlıkları, emeklilik sonrasında süratle bozulmaktadır. İsmet İnönü, Faruk Gürler, İran Şahı Rıza Pehlevi emekliliklerini felaket olarak değerlendirdikleri için olsa gerek altı ay içinde kanser veya ağır hastalıktan vefat ettiler.
İnsanoğlu eli tutup, şuuru yerinde olup ayakta durduğu sürece çalışmalıdır. Tembellik, yaşlanma sürecini hızlandırmaktadır.
YAŞLILIĞA UYUM
Sağlıklı bir yaşlılık için olumsuz etkenler, olumlu hale çevrilmelidir.
1- Beyin tıpkı makine gibi bir alettir. İyi bakılırsa ömrü uzun olur ve erken yıpranmaz.
Son yapılan araştırmalar beynin sürekli olarak yeni şeyler öğrenmesinin, uyaran etkisi yaptığı ve hücre yaşlanmasını yavaşlattığını göstermektedir.
Yaşlanmaktan korkan insan "Çalışan demir ışıldar" sözüne uygun olarak beynini iyi şekilde çalıştırması çok önemlidir. Beyin tıpkı bir kuyu gibidir. Suyu alındıkça açılır, bollaşır.
2- İyi beslenme, özellikle E ve C vitaminleri açısından zengin bir beslenme beyin hücrelerini genç tutar. Özellikle E vitamini, doğal olarak zeytinde bol bulunan bir vitamindir. E vitamini, beyin hücrelerinin öksitlenmesini önlemekte yani serbest radikalleri gidermektedir.
3 - Gençlik ve erişkin yaşam biçimi yaşlılığa en iyi hazırlanmadır. Yaşlılığın bilgece ve rahat karşılanması için kişide koruyucu hayat felsefesi olması, yanlış yargıların düzeltilmesi gerekir.
4 - Kendisini yalnız hissetmeyen, ailesinin, çocuklarının, yakınlarının yanında olacağını düşünen yaşlı birey kendisini daha güçlü hissedecektir. Çocuğunun bir"Alo" demesi, birkaç güzel sözle gönlünü alması ileri yaştaki insana en büyük hediyedir.
5 - Dindarlaşma süreci: Yaşlandığını hisseden,çok sevdiği, çok güvendiği gençlik ve dünya zevklerinin ona "Elveda" demeye hazırlandığını düşünen bir yaşlı için ümit ve teselli gerekmektedir. Bir taraftan yaşlılığın getirdiği sorunlar, hastalıklar, yalnızlık duygusu, yetersizlik-güçsüzlük hisleri, diğer taraftan gençliğin ve güzel günlerin özlemi ile ölüme yaklaşmanın bilincinde olma ikilemi ileri yaştaki insanı kaosa sokar. Böyle zihinsel ve duygusal karmaşa içindeki bireyin ümit ve tesellisi inançları olmaktadır.
Gençliğini, kaybettiği zevk ve güzellikleri düşünüp hasret ve hüzünle elem çekerken ilahi mesajlar ona güç ve huzur verebilecektir. "Ahiret var ve bakidir, dünyadan daha güzeldir, dünya bütün şaşası ile beraber ahiretin yanında zindan hükmündedir, Ölüm Allah'a kavuşmaktır" gibi semavi mesajlar inançlı bireyi daha dindarlaştıracaktır. Böylece maddeci keskinliklerden uzak dünyada varolmanın anlamını ve derin ışığını bulan insan geleceğini daha aydınlık görecek ve belirsizlikten kurtulacaktır. Dindar yaşlılardaki huzur, esenlik ve kendisi ile barışık olmanın sırrı bu olsa gerektir.
Sonuç olarak yaşlılığı sadece güçlük ve zorlukların olduğu bir dönem değil, hoş yanlarının da olduğu bir hayat kesiti olduğunu düşünmek yaşlıyı mutlu edecektir, ruhundaki fırtınaları dindirecektir.
TV dizilerinde aile içi cinsel ilişkilerin özendirildiği, Kimliklerden bile din hanesinin kaldırılmak üzere olduğu ülkemizde her geçen gün yeni batılı özellikle boy gösteriyor. Ahlaki çöküntünün had safhaya ulaştığı OSMANLI TORUNLARININ son icraatı çıplaklar oteli!
Muğla'nın Datça ilçesi Emecik mevkiinde hizmet veren 175 yatak kapasiteli bir otel, Performans Turizm tarafından kiralanarak Çıplaklar Oteli olarak hizmet(!) vermeye başladı. İLK MÜŞTERİSİ GELMİŞ!
Performans Turizm Limited Şirketi isimli şirket tarafından 10 ülkedeki anlaşmalı turizm acenteleri aracılığıyla pazarlaması yapılan Adaburnu Gölmar Oteli'nin ilk nudistleri Hollandalı bir çift oldu. 1 Mayıs'tan itibaren kapılarını dünya çıplaklarına açan otele 3 aile daha geleceği duyuruluyor!
TÜRK GENÇLERİ ÇIPLAK GÖRME MERAKLISI!
Dört tarafı cinsel tehditlerle sarılan Türkiye gençliğinin bu otele merakı da içler acısı 17-30 yaş arası gençlerin araştırmaya başladığı çıplaklar kampının neye hizmet edeceği oldukça açık
Otelin yurt dışındaki pazarlamasını üstelenen Performans Turizm Limited Şirketi Pazarlama Yetkilisi, vesile oldukları çirlinliklerden geri adım atmak yerine Türklerden otele gelmelerini fakat yoğun ilgilerinin müşterilerini korkutacağını söylüyor!!! Ahmet Koşar isimli pazarlamacı, Türkiye'de bir ilk olduğu için çıplaklar oteli konseptinin büyük ilgi gördüğünü fakat yoğun ilginin turistleri rahatsız etmesinden çekindiklerini söyledi.
GELİP BURADA SOYUNACAKLAR!
Dünyanın çeşitli ülkelerinden birçok talep geldiğini belirten Koşar, "Almanya, İngiltere, Hollanda, Fransa, İtalya, Norveç, İsviçre, İsrail, Rusya ve ABD'deki turizm acenteleri ve tur operatörleri ile anlaşma yaptık" dedi.
ŞOK EDEN ARABİSTAN İDDİASI
Dünya nudist turistleri arasında Türkiye'de böyle bir otelin hizmete girmesinin mutlulukla karşılandığını anlatan Koşar, şöyle konuştu: "Bazı internet sitelerinde, nudist otelin açılması Türkiye'de küçük bir devrim şeklinde nitelendiriliyor. Bu arada ilk kez bir Müslüman ülkesi olan Suudi Arabistan'dan rezervasyon talebi almak bizleri şaşırttı. Kendilerinin rezervasyon talebini üzülerek geri çevirmek durumunda kaldığımızı bildirdik. Çünkü, otelin kapasitesi artık gelen talepleri karşılayamıyor." HEM ÇIPLAK HEM AFİŞE OLMAK İSTEMİYOR!
İlk müşterilerinin bir Hollandalı çift olduğunu anlatan Koşar, sözlerini şöyle tamamladı: "Bu ay çok yoğun olmamakla birlikte bir hayli müşteri giriş yapacak. Ancak, bu gelen müşterilerimiz, kendi özel yaşamlarını çok fazla afişe etmek istemedikleri için basına röportaj vermiyorlar."
PARA İÇİN BU KADARI FAZLA DEĞİL Mİ?
Türkiye iğrenç olarak nitelenebilecek bir çok iş, işletme ve icraat gördü.
Fakat para için, dünya nüfusu içerisinde nokta kadar bile yer edinemeyecek kadar insandan para kazanmak uğruna bu ahlaksızlıklara kanal açmak, gençlerimizi geleceğimiz tehlikeye atmak değecek mi?
Muassır medeniyetler seviyesine çıkma naraları atanlar bugün çıplaklar oteli adı altındaki bu yıkıma alkış tutuyor. Şaşırtıcı değil mi? Para için bu kadarı fazla değil mi?
Biz ölmek üzere olan düşmanına matarasındaki suyunun tamamını verebilen bir millet iken bugün Dünya barışı için yürüyerek ülkeleri dolaşan masum bir kadına tacavüz edip öldüren bir toplum haline geldik. Burada duralım Bundan sonrası intiharın okkalısı olacaktır
Ermeni soykırımına karşı mücadele eden Lobicilik Stratejik Araştırma Merkezi (LOBİSAV)'ın düzenlediği anket bugün itibari ile dünya çapında başlamıştır.
Lütfen imzalayın ve olabildiğince yayılımına destek veriniz
Saygılarımla
(1915'ten bu yana Türkiye bu ülkelerin hemen hiçbirine bir Diplomatik Kınama Notası göndermemiştir!)
BU SİVİL KAMPANYAYI LÜTFEN DESTEKLEYİNİZ KERAMET SAYILARIN BÜYÜKLÜĞÜNDEDİR.
Bir yıl sürecek olan bu kampanya ardından gerekli metinleri içeren Türk sivilleri imzalı nota muhatap devletlerin krallarına kraliçelerine cumhurbaşkanlarına başbakanlarına bakanlar kurulu üyelerinin tümüne meclis başkanlarına tüm milletvekillerine senato başkanlarına tüm senatörlerine ve medya birimlerini her birine elektronik yöntemler ve gerçek posta olarak koliler halinde; ve bu ülkelerin Türkiye'deki büyükelçileri ve konsoloslarına bizi kabul ettikleri taktirde çiçeklerle kabul etmedikleri taktirde siyah çelenklerle kapılarında koliler halinde teslim edilecektir.
Amerikalı tarihçi Prof. Justin McCarthy:
"Siz Türkler çok kibar ve hassas insanlarsınız. Haklı olduğunuz halde saldırılar karşısında sessiz duruyorsunuz"
Bu mesele niçin bugüne kadar milletten gizlendi? Şimdi bu bilgiler doğruysa ülkemizde ki mason kulüpleri birbir kapatmak lazım.Atatürk'ün katil torunlarının bu ülkede işi yoktur...Devletimiz bunun üzerine gitmelidir.
2. İman ve İslâm düşmanı kitapları, yayınları, yazarları okumak.
3. İman, İslâm,Kur'ân, Şeriat düşmanlarıyla arkadaşlık ve dostluk yapmak, onlarla ülfet ve ünsiyet etmek.
4. İçlerinde sahih itikada (doğru inanca) aykırı sözler, tezler, iddialar, açıklamalar, yorumlar bulunan sözde din kitaplarını alıp okumak.
5. İmana, İslâm'a, Kur'ân'a, Şeriata düşman bir eğitimin çarkları içinde yetişmek.
6. İslâm'ın tahkir edilmesini istediği bir şeyi tâzim etmek.
7.İslâm'ın tâzim edilmesini istediği ve emrettiği bir şeyi tahkir etmek, küçümsemek, hafife ve alaya almak.
Dikkat buyurunuz, yukarıdaki satırlarda "İmana, İslâm'a, Kur'ân'a, Şeriata düşman" dedim. Bir gayr-i müslim ilme, hikmete uygun bir yazı yazmış, o kişinin küfrü beğenilmeden o yazı okunabilir, ondan yararlanabilinir.
Zararlı gazeteler, dergiler, risaleler, kitaplar, yazılar ikiye ayrılır:
2. Dıştan Müslüman görünen, hattâ bazısı İslâm'a hizmet ettiğini iddia eden münafıkların, bid'atçilerin, dall ve mudillerin (sapmışların ve saptıranların), şeytan ajanlarının, insî şeytanların içleri çeşit çeşit yanlışlarla dolu sözde din kitapları.
Bir Müslümanın imanına en fazla zarar veren yayınlar; re'y ve heva ile yazılmış tercüme, meâl ve tefsirlerdir.
2. İslâm'dan başka hak dinler olduğunu, bunlara mensup olanların da Cennete gireceğini iddia ederler.
3. Hz. MUHAMMED'in risaletini, dâvetini inkâr ve tekzip edenleri de ehl-i necat kabul ederler.
Haline en fazla üzülünecek kişi, Müslüman olan, namaz kılan, İslâm'ı seven bir kimse olduğu halde yanlış ve bid'at inanç ve görüşlere saplanmış; Sünnet ve Cemaat dairesinden çıkmış olandır.
İmanını korumak, sahih bir itikad sahibi olmak için şunlara dikkat edilmelidir:
1. Kur'ân'ın, icazetli müfessirler tarafından yazılmış olan tercüme, meal ve tefsirlerini okumak.
2. İlmi, icazeti, ehliyeti yoksa bunlardan kendi kafasına göre hüküm çıkartmamak, müctehidlik taslamamak.
3. Akaidini, dinî vazifelerini icazetli ulemâ ve fukahanın yazmış olduğu ilmihal kitaplarından öğrenmek.
4. Âmentünün altı şartından biri olan kadere imanı inkâr edenlerin kitaplarını okumamak.
5. ALLAH gerçek bir Janus'tur diyerek, Yüce Rabbimizi -hâşâ- bir Roma putuna benzeten mülhid ve sapıkların kitaplarını okumamak.
6. Fıkhı inkâr eden mezhepsizlerin kitaplarını okumamak.
7.Tasavvuf ve tarikat Müslümanlarını ve büyüklerini şirk ve küfürle suçlayan, bu suçlamaları ile kendileri kâfir olan aşırıların, bid'atçilerin, yoldan çıkmışların, gulüvve sapmışların yayınlarını okumamak.
8. Sünnet düşmanlarının kitaplarını okumamak.
Her mü'minin birinci vazifesi imanını korumaktır.
Her mü'min iyi, doğru, faydalı din kitapları okumalıdır.
İçinde vahim yanlışlar olan zararlı kitapları (zâhirde din kitabı gibi görünse bile) okumamalıdır.
Son kırk yıl içinde, din kitabı diye hayli bozuk yayın çıkartıldı.
Aykırı ictihadlar yapıldı.
Saçma sapan fetvalar verildi.
Çarpıklık o hale geldi ki, Tevhid ile Teslis esasta birdir, Ehl-i Kitab ile Âmentüde ittifakımız vardır diyenler bile çıktı.
Kur'ân'a, Sünnete, icmâ-i ümmete aykırı yeni bir İslâm türetmek isteyenler var.
Dinde reform, dinde yenilik, dinde değişim diyerek İslâm'ı içinden yıkmak istiyorlar.
İslâm'da, bazı dinlerde olduğu gibi ruhban sınıfı yoktur ama ulemâ ve fukaha vardır. Gerçek ulemâ ve fukahanın, bir ucu Resullerin Seyyidine ulaşan icazetleri vardır. Cumhur-i ulemâ ve fukaha dinî konularda yalan söylemez, çarpıtmaz, sapıtmaz. Dinimizi onlardan öğrenelim.
1. ALLAH kemal sıfatlarla sıfatlıdır.
2. ALLAH noksan sıfatlardan münezzehtir.
3. ALLAH zaman ve mekândan münezzehtir. ALLAH cihetten, inmekten çıkmaktan, insanlar gibi organlara sahip olmaktan, cisimden münezzehtir.
4. Âlet ilimlerini ve 'Âli ilimleri okuyup, imtihan verip, üstadlarından icazet almamış kimseler dinî konularda kendi kafalarına, re'y ve hevalarına göre hüküm veremezler, fikir yürütemezler.
5. Ashab-ı Kirâm efendilerimizin hepsi (evet hepsi) din konusunda âdildirler, yalan söylememişlerdir, hıyanet etmemişlerdir.
6. Peygamber efendimizden (Salat ve selâm olsun O'na) sonra bozuk fırkalar zuhur etmiştir. Bunlar Cehennemliktir. Sadece Resulullah'ın ve Ashab'ın izinden ve yolundan gidenler Cennetliktir.
8. En kötü ticaret, bozuk ve bid'at din kitapları çıkartarak yapılandır.
9.ALLAH'ın izniyle, bir insanın hidayetine (imana gelmesine, doğru yolu bulmasına)vesile olan kimse, üzerine güneşin doğduğu ve battığı her şeye sahip olmaktan daha büyük bir kazanç elde etmiş olur.
10. Bir insanın sapıtmasına, imanını yitirmesine, itikadının bozulmasına vesile olan kimse korkunç bir zarara uğramış olur.
Müslümanlar olarak birinci vazifemiz imanımızı korumak, imanımızın sahih bir iman olması için çalışmak, insanları imana çağırmaktır.
Kayısının yazın yaş olanını, kışın da kurusunu yemeye devam edelim.Kayısıdan mahrum kalmayalım...Hele de kayısı kompostosu çok güzel gidiyor.Kendiniz yapacaksanız pişmesine az bir zaman kala 2 gr. tarçın tozu ekeleyin, bakın nasılmış tadını görün...
Paket meyve sularına fazla güvenmeyin.En iyisi doğal olanıdır..Suyunu sıktırıp da içebilirsiniz..
Televizyon ve başarı bir arada olamayacak ikilidir.
"10 dakika TV izleyip ders çalışacaktım." dediniz ama yine olmadı. Çalışamadınız. Peki bu
pişmanlığı hangi sıklıkla yaşıyorsunuz? Eğer başarı istiyorsanız TV'nin güdümünden çıkmanız
gerekiyor.
Öğrenciler televizyondaki diziler ve yarışmalardan vazgeçemeyeceklerini düşünürler. Bunu ispatlayan en iyi örnek konuyla ilgili olarak öğrencilerin kurdukları cümlelerdir: 'Hocam inanın kısa bir mola verecektim. Ayaklarım televizyona götürdü dalmışım. Saatin nasıl geçtiğini anlayamadım.'
Öncelikle şunu belirtelim: Ayaklar televizyona götürmez. Daha doğrusu götürür de tabii beyin isterse. Ayaklar tüm diğer organlar gibi beyin tarafından yönetilir bunu hiç kimse inkâr edemez. Bilinçsiz bir şekilde gerçekleştirdiğimiz davranışlar vardır. Ancak yalnızca refleks ve içgüdü türü davranışlar bilinçsiz davranışlar kapsamına girer. Gök gürültüsü karşısında irkilme ışık karşısında gözbebeğinin küçülmesi leyleklerin göç etmesi gibi.
O halde söylenen cümleyi düzeltelim: 'Hocam molamı televizyon karşısında vermek istedim. Yaptığım davranışın farkındayım.'
Şimdi doğru olanı söylemiş olduk. Öğrencilerin söylediği diğer cümlelerde yanlışlık yok.
TELEVİZYON BİREYE NASIL EGEMEN OLUR?
Televizyon karşısında vaktin nasıl geçtiği anlaşılamaz. Çünkü televizyon -özellikle de seçici olunmazsa- bireyi esir alır. Kaç yaşında olursak olalım; televizyon karşısında savunmasız kalırsak yani izleyeceğimiz programa karar vermeden karşısına geçersek bize hükmeder. Televizyonun bize bu denli hâkim olmasının nedeni duyu organlarının birçoğuna aynı anda hitap ederek bireyi sersemletmesidir.
Televizyon öncelikle göze hitap eder ve bireyin tüm dikkatini onun üzerinde yoğunlaştırması için gerekli olan her türlü unsuru kullanır. Hareketli renkli ve büyük objeler ekranları süsler.
Kulağa hitap eder. Ani ve yüksek seslerin zihni gereksiz yere meşgul eden konuşmaların adresi yine televizyondur. Bu nedenle; kalabalık bir odada birçok farklı uyarıcıyla bir arada bulunsak da algıda seçiciliğimiz(dikkatimiz) yine televizyona yönelir. Ders çalışmaya dalmak; çok ender görünen bir durum olmasına rağmen televizyona dalmak sık rastlanan bir durumdur. Çünkü televizyon bireyin düşünmesine engel olur ve onu bulunduğu ortamdan soyutlar.
Uzun süre televizyon seyretme bireyde yorgunluğa neden olur. Ancak öğrenciler mola vermek yani dinlenmek için televizyona yönelirler. Burada sizce bir çelişki yok mu?
TV KARŞISINDA GEÇİRİLEN SAATLER KAYIP MI KAZANÇ MI?
Televizyonda önümüze gelen her programı; hiçbir saat sınırı koymadan seyredersek öncelikle hayallerimizi bir başka hazirana ertelememiz gereklidir. 'Yok ben dizilerimden hiçbir zaman vazgeçemem' diyorsanız üniversite hayalinizi rafa kaldırmanız gereklidir. Yalnızca hayallerinizi mi rafa kaldırmanız gereklidir? Tabii ki hayır. Aile içi iletişiminizi özgün ve bağımsız düşünme yeteneğinizi ve daha sayamayacağımız birçok şeyi. Gerçek olmayan kurmaca bir dünyanın içinde silik bir yaşam sürmek sürekli yönlendirilmek insan olma onuruna yakışmayan bir durum. Gerektiğinde ailenize karşı bile bildiği doğruları savunmaktan çekinmeyen gençler neden bu kadar sessizsiniz?
Unutmayın! Televizyon ve başarı bir arada bulunmayacak bir ikilidir. Bunlardan birisini tercih etmemiz gereklidir. Rotasız gemiler gibi hareket etmeyelim. Televizyon bizi yönlendirmesin biz televizyonu yönlendirelim. Enerjimizi potansiyelimizi sorumluluklarımızı yerine getirmek için kullanalım. Hayatımızın her döneminde iradeli davranışlarda bulunmaya gayret edelim.