Câbir İbni Abdullah radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Her kul öldüğü hal (amel) üzere diriltilir."
Müslim, Cennet 83
Açıklamalar
Ömrün sonlarında hayır ve kulluğu arttırma teşvikinin asıl gerekçesi bu hadiste açıklanmaktadır. Herkes ne üzerinde nasıl, hangi halde vefât etmişse, âhirette öylece diriltilecektir. Buna göre iyilik ve kulluk hallerini arttırmak, eceli iyi bir durumda karşılama imkânını hazırlamak demektir. Öteki dünyada güzel bir hal ile dirilmek mutluluğu da buna bağlıdır.
Ölüm kesin ve mecbûrî bir sondur. "Her canlı ölümü tadacaktır." Hiç bir canlı nerede, ne zaman öleceğini bilemez. Böyle olunca genellikle, belli yaşlardan sonra artık bu mecbûrî yolculuğu, günlük hayatın gündemine ağırlıklı şekilde hâkim kılmak, gâfil avlanmamak bakımından fevkalâde önemlidir. Zira "Nasıl yaşarsanız öylece ölür, nasıl ölürseniz öylece diriltilirsiniz" uyarısı, görünüş açısından genel bir gerçeğe dikkat çekmektedir.
Camide ibadet ederken ölmek de var, meyhânede kafa çekerken ölmek de... Helâlinden rızkını kazanmak için çalışırken iş başında ölmek de var, başkasının malını aşırırken ölmek de... Allah diyerek ölmek de var, etrafa küfürler yağdırarak ölmek de. Sâlihler meclisinde ölmek de var, fâsıklar arasında ölmek de...
Bütün bunlar düşünülünce, dili güzel kelimeler söylemeye alıştırmak, ve günü hayır üzere geçirmeye gayret etmek demek, ölümü uygun bir şekilde karşılamaya çalışmak demektir. Asıl gerçeği yani herkesin içinde sakladığı niyet ve sırları ancak Allah bilir. Toplu ölümlerde, öbür dünyadaki diriliş şeklini herkesin niyeti tayin edecektir. Bu konuda niyet ile ilgili bölüme bakılmalıdır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür. Nasıl ölürse öyle diriltilir.
2. İyi bir niyete, iyi bir hayat tarzına sahip olmak, özellikle ömrün sonlarına doğru kendine çeki düzen vermek, âhirette iyi bir hal üzere dirilmek bakımından büyük önem arzetmektedir.
1. Kendilerine normal bir ömür verilmiş kimseler, eğer hallerini bu süre içinde düzeltmemişlerse, Allah Teâlâ'ya karşı ileri sürebilecekleri herhangi bir mazeretleri yoktur.
2. Hayatın noksan ve eksiklerini yine hayatta ikmâl etmek gerekmektedir.
3. Ömrün sonlarına doğru iyilikleri ve ibadetleri arttırma teşvikinin altında yatan amaç da, geçmişteki eksiklerin bir ölçüde de olsa telâfi edilmesidir.
114. İbni Abbas radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Ömer radıyallahu anh Bedir Harbine iştirak etmiş yaşlı sahâbîlerle beraber beni de istişâre meclisine dahil etti. Sahâbîlerden biri buna içerledi ve Hz. Ömer'e:
- Bu, neden bizimle beraber oluyor? Oysa bizim onun yaşıtı çocuklarımız var, dedi. Hz. Ömer:
- Bildiğiniz bir sebepten dolayı, diye cevap verdi. Derken birgün beni çağırdı ve büyük sahâbîlerin meclisine aldı. Bana öyle geliyor ki, o gün beni onlara isbat etmek istiyordu. Sahâbîlere:
- "Allah'ın yardımı ve fetih geldiğinde..." diye başlayan Nasr sûresi hakkında ne düşünüyorsunuz? diye sordu. Bir kısmı:
- Yardım görüp fetih gerçekleşince Allah'a hamd ve istiğfar etmekle emrolunmaktayız, dedi. Kimi de hiç bir yorum yapmadı. Hz. Ömer bu defa bana hitaben:
- Ey İbni Abbas! Sen de böyle mi diyorsun? dedi. Ben:
- Hayır, dedim.
- Peki, ne diyorsun? diye sordu. Ben de:
- Bu sûre, Hz. Peygamber'in ecelinin kendisine bildirildiğini ifade etmektedir. "Allah'ın yardımı ve fetih sana gelince - ki, bu senin ecelinin geldiğinin alâmetidir-, Rabbini hamd ile tesbih et, bağışlanma dile. Çünkü o tövbeleri kabul edendir" buyuruluyor, dedim.
Bunun üzerine Hz. Ömer:
- Ben de bu sûreden senin dediğinden başkasını anlamıyorum, dedi.
Hadîs-i şerîf, Abdullah İbni Abbas hazretlerinin anlayış ve kavrayışının üstünlüğünü, Kur'an konusundaki bilgisinin enginliğini, dolayısıyla ilmin yaşta değil başta olduğunu göstermektedir. İbni Abbas'ın genç yaşına rağmen danışma meclisinde bulundurulmasına itiraz eden zatın Abdurrahman İbni Avf radıyallahu anh olduğu Buhârî'nin ikinci rivayetinde açıkca yer almaktadır. Burada ise kapalı geçilmiştir.
Öte yandan hadis, Hz. Ömer'in devlet yönetiminde belli bir istişâre meclisiyle çalıştığını, bu meclise öncelikle Bedir Savaşı mücâhidlerini, sonra da ilim ve anlayışlarını yeterli gördüğü gençleri üye seçtiğini göstermektedir.
Ayrıca Hz. Peygamber'e ecelinin yaklaştığı, zafer, Mekke'nin Fethi ve insanların öbek öbek İslâm'a girmeleri gibi üç işâretle bildirilmiş olması, onun peygamberliğinin delillerinden biri sayılmaktadır. Bu sebeple hadisi Buhârî, "İslâm'da Peygamberlik Alâmetleri" bölümünde de zikretmiştir (bk. Menâkıb 25).
Dünyaya geliş amacını anlamak, hayatı anlamak ve sorumluluklarına sahip çıkmak için insanoğlunun bir "tecrübe zamanı"na ihtiyacı vardır. Bu zamanın âzami sınırı altmış yıldır. Daha kısa sürelerde de insan tecrübe imkânı bulur ve kendisine göre bir yaşayış tarzı benimser ve bunun hesabını vermeye de razı olur.
"Kul, kusursuz olmaz" denilmiştir. Kusurların telâfi yolları gösterilmiş, tövbe imkânının herkes için sonuna kadar açık olduğu bildirilmiştir. Yani insanoğluna yanlışlarını düzeltme yetenek ve imkânı verilmiştir. Buna yetecek kadar bir ömür de ihsan edilince, öteki dünyada artık özür beyan etme, bir kere daha hayata döndürülmeyi isteme hakkı bırakılmamış olmaktadır.
Gençlik ve acemilik yıllarının ihmalleri, hiç değilse yaşlılık döneminde telâfi edilmelidir. Dünya ile ilginin zayıfladığı ihtiyarlık döneminde, hayır ve iyilikleri arttırmak, kulluk gayretlerine hız vermek ve böylece son anda olsun bir şeyler elde etmeye çalışmak, her aklı başında insanın yapması gerekli bir atılımdır. Üstelik böyle bir tavır, teşvik de edilmiştir.
Ömrün sonlarına doğru iyilikleri attırmayı tavsiye eden dinî emirler mevcuttur. Bütün bunlara rağmen kendi bildiğini okuyan, arzu ettiği gibi yaşayan ve böylece uzun bir ömrü boşa geçiren kişiler çıkarsa, artık onların ileri sürebilecekleri hiçbir mazeretleri olamaz.
Hadisimiz "Altmış yıl yaşamamış olanların âhirette mâzeret ileri sürme hakları vardır" anlamına asla gelmez. İyiyi kötüyü tecrübe edip tanıyacak kadar yaşamış olan herkes, mazeretini dünyada ileri sürecek ve kusurlarını orada telâfi edecektir. Artık onlar için âhirette mazeret beyan etme imkânı yoktur. Ama nihayet 60 yıl yaşamış olan birinin hiç mi hiç böyle bir şeyi aklından geçirmemesi lâzımdır.
Altmış yıl, herşeyi yerli yerine koymak için yeterli bir zaman ve imkândır. Hadisimiz bunu vurgulamaktadır.
Öte yandan Hz. Peygamber bir hadisinde "Benim ümmetimin (ortalama) ömrü altmış-yetmiş yıl arasındadır" buyurmuştur (Tirmizî, Daavât 101; İbni Mâce, Zühd 27). Hadisimizdeki altmış rakamı da bu ömür sınırının alt çizgisini ifade etmektedir.
Son anda gayrete gelmek suretiyle de olsa, kusurları dünyada iken telâfi etmeye çalışmak lâzımdır.
1. "Düşünecek olanın düşüneceği kadar sizi yaşatmadık mı? Hem size uyarıcı da geldi."
Fâtır sûresi (35), 37
Nevevî bu âyet-i kerîmeyi şöyle açıklamaktadır:
Abdullah İbni Abbas ve meseleyi iyi tetkik eden âlimlere göre bu âyetin anlamı, "Biz sizi altmış yıl yaşatmadık mı?" demektir. Nitekim biraz sonra nakledeceğimiz hadîs-i şerîf de bu mânayı pekiştirmektedir.
Bazılarına göre mânası "sizi on sekiz sene" bazılarına göre de "kırk sene yaşatmadık mı?" demektir. Bu son yorum, Hasan el-Basrî, el-Kelbî ve Mesrûk'a aittir. Ayrıca bu görüş İbni Abbas'tan da nakledilmiştir.
Medinelilerin kırk yaşına gelince, kendilerini ibadete verdikleri rivayet edilmiştir. Bazıları âyette işaret edilen sürenin "büluğ yaşı" olduğunu söylemişlerdir. İbni Abbas ve âlimlerin büyük çoğunluğu âyetteki "Size uyarıcı da geldi" ifadesindeki uyarıcıdan maksadın "Hz. Peygamber" olduğunu söylemişlerdir.
İkrime, Süfyân İbni Uyeyne ve daha başkaları âyetteki "uyarıcı" sözünü "ihtiyarlık" olarak yorumlamışlardır. Gerçeği ise, Allah bilir.
Nevevî'nin açıklaması böyledir. Âyet, inkârcı müşriklerin cehennemden çıkarılmalarını istemeleri, önceki hayatlarının tersine iman ve imana dayalı bir hayat yaşayacaklarını söylemeleri üzerine kendilerine verilen cevaptır. O halde bülûğdan itibaren altmış yaşına kadar ölen herkes, düşünüp ne yapacağına karar verecek zamanı bulmuş demektir. Ne yapılması, nasıl yapılması gerektiğine dair başta Peygamber olmak üzere kendisini uyaran ihtiyarlık ve benzeri bir çok uyarıcı da bulunmaktadır. Böyle olunca ömrü gafletle ve istediği gibi tüketmek, sonra acı âkıbetle karşılaşınca pişmanlık duymak ve yeniden dünyaya gelmek gibi olmayacak isteklerde bulunmak kimseye bir şey kazandırmayacaktır.
Herkese takdir edilen ömür, eğer değerlendirilebilirse, böylesi pişmanlığa düşmeyecek kadar uzun ve yeterlidir.
Hadisler
113. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Allah, altmış yıl ömür verdiği kişinin mazeret gösterme imkânını ortadan kaldırmıştır."
köpeklerle aram çok iyidir dillerinden anlarım onlarda benim dilimden hiç bi köpek siz ters bakmazsanız ve şüpheli hareket etmezseniz saldırmaz[/imgOLD]
Peki, azman bir köpeğe ne dersiniz?.Acaba onu ikna edebilir misiniz.Yoksa hal hatır mı sorarsınız ona?...
Allah'ın tesettür emrini yerine getirenlerin yaşadığı mağduriyetler ve haksızlıklar hâlâ devam ederken bu yasakta kaderin de bir hissesi bulunduğunu unutmamak lâzım. Bu konuda küllî bir şekilde sık sık tövbe-i istiğfar etmek hatalarımızı gözden geçirmek gerekir.
Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah'ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik.(A'RAF SURESİ;26)
Bu âyet-i kerîme bize tesettürde ehemmiyetle uygulanması gereken unsurun "takva örtüsü" olduğunu bildiriyor. Bu örtü kadın-erkek herkes için geçerlidir. Zaten takva örtüsüne bürünen dış tesettürü de lâyıkıyla yerine getirir.
Bu arada "takva örtüsü" dediğimiz farzları yerine getirmek günahlardan kaçınmaktır. Biraz daha açarsak;
Allah'ın emirlerine itaat ve men ettiklerinden kaçınmak harama yaklaşmamak takva örtüsüdür.
Edep ve hayâ takva örtüsüdür.
Birbirlerine yabancı olan kadın ve erkeklerin gereksiz sohbetler etmekten kaçınması takva örtüsüdür.
Erkeklerin yabancı hanımlara bakmaması bir takva örtüsüdür.
Hanımların yabancı erkeklerle şakalaşmak gülmek sesini güzelleştirmek için tabiî olmayan çabalar sarf etmek gibi tutumlar sergilemesi iffetli bir Müslüman hanıma yakışmayacak hâl ve davranışlardandır. Bunu yapan bir de tesettürlü bayan ise hem kendine hem dâvâsına hem de tesettürlü hemcinslerine daha geniş dairede İslâmiyete büyük zararlar vermiş olacaktır. Yani tesettür; salih amel iffet ve takva ile birleştiği takdirde gerçek mânâsına kavuşmuş olacaktır.
Erkekler için de aynı kaide söz konusudur. Bilhassa iş hayatında yabancı hanımlarla karşılaşmak ve bir arada bulunmak mecburiyetinde kalan erkeklerin eşlerine göstermediği nezaketi yabancı hanımlara karşı göstermesi farklı bir tavır ve ses tonuyla esprilerle dikkat çekmeye çalışması "takva örtüsü"ne zıt davranışlardır. Her Müslüman iffet zineti ile süslense takva örtüsü ile örtünse toplumsal birçok problemin önüne geçilmiş olur.
Başörtüsü yasağını sürdürenlerin sesi her geçen gün daha cılız çıkmasına rağmen tam mânâsıyla yasağa son verilemiyor. Bunun yanında yasak mağdurlarının da seslerinin cılızlaştığını ve hatta hiç böyle bir sorun yokmuş gibi hayatını sürdürenlerin varlığını da biliyoruz. Bütün bunlarda aklımızın ermediği hikmetler vardır elbet.
Hukukî olarak hak arama mücadelelerinin devam etmesi yanında bir başka ve en önemli çözüm; münafık ellerce yasaklanması imkânsız olan "takva örtüsü" ile örtünmektir. Buna kimse itiraz edemez ve "yasak" diyemez.
Bir büyük zat bir talebesine vazife verirken,
"Beynime mi girmek istersin, kalbime mi girmek istersin?" diye sorar.
Efendim, farkı ne diye sorunca,
kalbime girersen ahirete kadar benimlesin. Beynime girersen yarın unutabilirim buyurur.
Talebe bu sefer, efendim, kalbe girmenin şartı nedir diye sorar.
Şartı ikidir: Kimseyi bana şikayet etmeyeceksin ve kimse de seni bana şikayet etmeyecek. Çünkü orada sen beni temsil ediyorsun, yolumuz almak değil vermek yoludur, yük olmak değil, yük almak yoludur. Sıkıntı vermek değil, sıkıntı çekmek yoludur. Hep sen sineye çek, kimseyi şikayet etme. Öyle yaşa, öyle hareket et ki kimse de seni şikayet etmesin.
İnsanı Allahü teâlâ kendisi meşhur yapar, insanlara tanıtırsa onu muhafaza eder. Ama insanın kendisi meşhur olmak isterse afettir, felakettir.
Bu yolun büyükleri kendilerine tâbi olanlardan gafil değildir.
Büyükler göç ettikleri zaman ilimleri, ihsanları, feyzleri heybelerinde beraber gider. Dünyada bereket kalmaz.
Büyüklerin talebeleri üç sınıftır:
1.Hane halkı gibi
2.Akraba gibi
3.Komşular gibi.
Aynanın karşısına mum koysanız, aynada mum gözükür, o da ışık verir. O aynanın karşısına başka bir ayna koysanız, o ayna da ışık verir. Dilediğiniz kadar ayna koyun, mum yine orada ışık vermeye devam eder. Asıl mum (kaynak) Peygamber efendimizdir. Büyükler Onu yansıtırlar.
İnsanlar zor zamanlarda, zor ile karşılaştıklarında müdara [insanları idare etme] yapamazlar. Böyle zamanlarda herkes içindekini ve gerçek yüzünü dışa vurur. Yani, bencil bencilliğini, fedakâr fedakârlığını, hain hainliğini gösterir. Bu problemli zamanlar bir imtihandır. Ve dünyada hiçbir imtihanda, girenlerin hepsi kazanmamıştır. Bazıları imtihandan başarılı çıkar, bazıları ise kalır.
Hep gülmek iyi değil. Gün tevbe ve istigfar zamanıdır. Yarına çıkacağımız belli değil. Mümin müminin kıymetini bilmez ise Allahü teâlânın kıymetini hiç bilmez.
Bilenlerle çalışmak zor olur, sıkıntılı olur. Peki diyen, ihlaslı samimi kimselerle çalışmalı. Bir kimse ihlaslı ise, Allahü teâlâ daha sonra o işi yapma kabiliyetini de verir ona. Ve o da bilenlerden, ama ihlaslı bilenlerden olur.
Müslüman, dinini, malını, namusunu, şerefini korumak için zengin olmak zorundadır. İsraf zaten haram, israftan kaçınmak zorundadır. Tasarruf etmek zorundadır.
Peygamber efendimiz, "Ey Eshabım, fakirlik sizin için saadettir, ahir zamanda, ümmetim için zenginlik saadet olacaktır" buyurdu.
ben sevdıgım erkekle bırlıkte oldum cook pısmanım ve tovbe etmek ıstıyorum cook utanıyorum ınsanlardan degıl allahımdan sızce benım allahın huzurunda kurtulma sansım var mı tek ıstegım benı affetmesı
Allah katında tevbe edip pişman olanlar hiç günah işlememiş gibi olur.Taa ki aynı günaha girmemek şartıyla...İnsan şaşar beşer olarak yaratılmıştır.Lakin tevbe kapıları açık bırakılmıştır.
Gönlünüzü ferah tutunuz ve ibadetlere başlayınız...
Allah'ın rahmet ve bereketi üzerinize olsun..