Dumanına yenildin gözlerinin,
Yokluğuna düştüm,
Üşüdüm,
Üşüdüm,
Söylemek istedikçe aşkımı,
Sonmuşcasına tuttun ellerimden,
Zoraki sevişmelerle çaldın kapımı,
Yer gök ıslakmı ıslak oldu yanımda,
Kirpiklerinde zavallı bakışlarla harcadın beni,
Mest oldum,
Duruldum,
Duruldum,
Duruldum,
Kimselere açamadım kapılarımı,
Her gece başka bir zincire vurdum kendimi,
15 dakikalık molalar verdim ayrılığımıza,
Yüzüm kızardı bakamadım aynalara,
Unuttum,
Unuttum,
Unuttum,
Senden başkası geçmesin diye gözümün önünden,
Kapattım tüm insanlara gözlerimi,
Kalbime giden yollar gibi,
Yıktım sana ait en büyük kuleleri,
Yıkıldım,
Yıkıldım,
Yıkıldım....
uyan artık gercek dünyaya dön yüreğim...
satılık aşklara, pişmanlıklarla dolu gecelere dön...
martıları bırak özgürce uçsunlar, güller dile gelsin sevgilinin ellerinde...
uyan artık uyan, samimi gülüşler aynalar arkasında kaldı uyan...
senden arta kalan sadece sen oldun yine ve bak yine yalnızca sen varsın...
çok güzel rüyalardan uyandın sen, şimdide uyanabilirsin...
içimdeki bu soğuk savaşa dur de artık, yine aklımın kazanacağı bu savaşa bir son ver ne olur uyan...
düşler kurdun yıllarca, karşılıksız düşler, boynu bükülen yine ben oldum ve sen...
aklım "ben sana demiştim" dercesine kafamın içinde beni sersem ederken...
sen içimde başıboş çocuklar gibi dolanıyorsun...
uyan artık yüreğim uyan...
sıcak değil güneş zannettiğin kadar, bahar artık yeşile dönmüyor...
bir anlamı olmalı biliyorum bunca yaşadıklarımın...
belkide artık taşlaşmalısın gereksiz ve haince...
bırak sonbahar yapraklarını yerlerde kalsın...
ağaçlar kurusun, denizler kabarsın, içim yansın...
artık onun adını kazıma beynime, her defasında unutturmamak için resmini çizme yabancı gözlere...
uyan gönlüm aç gözünü bak sabah oldu, kimse anlamaz bu yaşadıklarını...
bu çelişkiler sadece sana ve bana ait, kemirirken sevgilinin tek bir saçının teli tüm bedenimi...
vazgeç artık ondan ve benden uyan...
sebebi maddi olsun artık yasamamın, bu büyük hüsranlar, bu büyük kayboluşlar bitsin artık hayatımda, izi kalmasın hiçbir aşkın senin zindanlarında...
uyan ne olursun bak burdan güneş sıcakmış gibi duruyor...
bak günler güzelmiş gibi duruyor, boşver gülleri onlar bahara aitler ve sen benim ol gönlüm kimselere vermem söz bir daha...
uyan be adam uyan...
bak sabah oluyor yine dibinde bir kadehin....
Sığındığım o kadar çok şey varki senden sonra...
Sensizlikten acıdan ve dertlerinden ayrılığımızın...
Bomboş sokaklarım var her gece dibine vurup tekrar başlama sözü verdiğim...
Her adımımda hatıra kokan, biraz ıslak biraz sürükleyici...
Sürgün gibi gelsede sığınıyorum sokaklara, tehlikeli karanlıklarıma ruhumun...
Pencerem var sığındığım güneşin sadece batışını gösteren pencerem...
Evimize her gelişinde saate çevirip gözlerimi gelişini beklediğim pencerem...
Mutluluktan havalara uçtuğum hayata açılan pencerem... Birde gidişini izlediğim acırcasına tüm benliğime...
Duvarlarım var kendimi avutmak için yumrukladığım, canımın acımasını geçirmeyen beyaz duvarlarım...
Hapsederek ağlattığım tüm bedenimi, dünyayla aramda 40 santim var sesimi duymayan dünyamla...
Duvarlarım var senden sonra resimlerini astığım, sonra çıkardığım her yanında delikler olan duvarlarım...
Yastığım var gözyaşlarımı en çok akıttığım, kan kokan yastığım...
Saçlarından birkaç tel ve kokun var kıyamadığım, kalbimde bir yerlere dokunan uzaklara dalmamın asıl sebebi saçlarını bıraktığın yastığım...
Seninleyken seyran olan sensizken taşlaşan buz gibi kesilen yastığım var senden ayırdığım...
Ve bir adam var adamlığına sığınan, gururu pencerelerden taşan, sokaklarda başı dimdik dolaşan bir adam var sığındığım...
Bir adam var yastığında soğuktan iki büklüm, gözyaşlarıyla dünyayı kanatan bir adam...
Bir adam var "gitme" demek için çok geç kalmış, ölmek için daha çok erken olan , saati yirmisekizi vuran bir adam...
Adam gittiğin kapıdan girdi odaya, başı dimdik gururu sapasağlam...
Adam bir daha astı bir sürü delikleri olan beyaz duvara resmini...
Adam gitmeni izlediği pencerenin önünden bir kez daha baktı batışına güneşin...
Adam titreyerek koydu saçlarının ve kokunun olduğu yastığa başını...
Adam uyudu sensiz bir geceye daha ve yorgun ve gururlu ve terkedilmiş ve yalnız...
Adam uyumak sandı ölümü ve çaresiz ve kimsesiz ve yaşlı...
Sanırım artık uyanma vakti geldi...
Bu rüyanın biteceğini biliyordum...
Elvedalarını yüzüme vurup içimde bıraktığın yıkımı izleyeceksin...
Gözlerin gözümden kaçacak ve kapıya yakın oturacaksın...
Gözümde büyüdükçe büyüyecek o kapı, zaman geçmek bilmeyecek...
Sus... konuşman ne saçmalık ve hangi avuntulu sözlerle yamalayacaksın kırık kalbimi...
Hangi göz dolduramayan bahaneye sığınacaksın...
Ve öyle bir anlatacaksın ki terkederken beni, ölmüş olmalısın terkedebilmek için...
Ve belkide ölmüşsündür, karşımda lafları geveleyen senin hayaletinden başkası olamaz...
Veya belki öldürmeliyim seni, içim ezile ezile...
Güneşin doğuşunu beklememi dileyeceksin belkide, belkide bir duş yapmalıyım koskoca bir aşkın bıraktığı izleri yıkayabilmem için...
Ya kalbimdeki lekeler yer yer, ya dudağımdaki tadın, ya kokun tüm benliğimi kilitlercesine, ya güzelliğin...
Evet bir duş almalıyım belkide, yani belkide haklısındır...
Kanatıp tüm bedenimi belki ruhumun kan kaybına engel olabilirim...
Oysa arada güzel konuşurdun sen, beni delirtmek olmadan gayen...
Oysa arada bir güzel bakardın nefret etmeden hiçbir canlıdan...
Şimdi ben bir ölüden nefret ediyorum belkide...
Neden bir kaç cümle daha söylemiyorsun aşka dair...
Neden beni artık deli etmiyor şu saçma sapan kelimelerin...
Neden martılar yok neden bu kadar sessizsin... kahretsin...
Böylesi sessiz terkedişlerinden nefret ediyorum...
Her defasında yaşamaya başlamandan ve ölmelerinden...
Bir gün geri dönmeyeceksin ümidiyle yaşamaktan...
Yorgunum... gece yorgun... düşlerim... gidişlerin yorgun...
Ve cesedin... ve cesedim yorgun...
İçine saklanmışız en büyük darbelerin en büyük acıların çıkamıyoruz...
Okyanusun çok derinlerindeyiz sanki üstümüzde tonlarca su var...
Bir göz kırpsa güneş ölümlerden dönecekken, hangi ay ışığına hangi yakamoza kendimizi kaptıracağız ve bu kayan yıldız kiminki diye şaşırıyoruz...
Şimdi tekrar sevmek ne güzel gelir oysa, sevgilinin dudaklarından dökülecek bir kaç aşkname...
Nerede ne kadar acı varsa kabul etmişken, ruhumuzun depremlerinden eli kanlı zanlılar olarak ortaya çıkıyoruz...
Git hadi sende bahar kışlarını yolla üzerime ve çaresiz kalsın yüzüm yerlerde...
Şimdi gitmek için tam zamanı, şimdi tam sonbaharken gitmeli sevgililer ilk bahara kadar...
Ve biz kendi payımıza acılarımızı çekmeliyiz...
Suçlarımı ve günahlarımı yüklendim gidiyorum...
Hatıralarımı alıp yanıma karanlık gecenin içinden...
İncitilmiş, kirlenmiş aşkımı bırakıyorum sana...
Sen hiç istemsende bu gecede bu adam hala seni seviyor...
Klavyenin sesi ince müzik tınısı gibi kulaklarımda...
Sadece ben varım ve kafamdaki belirli belirsiz o sesler...
Başarılarım ve başarısızlıklarımla muhasebesini yaparken bu yarım sevdanın...
Hep açıklar çıkıyor kalbimde tutturamıyorum...
Çaylak bir aşığım hala 28 imde ve bu yorgun kafa bu aldatılmış zihin seni taşıyor karanlık zindanlarında...
İçimdeki acınla acımsı bir tat kalıyor ağzımda, yutkunuyorum, boğazımda kalıyor düğüm düğüm...
Şarkılar artık seni anlatmıyor belki, belki gözümün önünde duran onca feryat yakıyor tüm benliğimi...
Ezberledim yerini biliyorum artık, kışlarımda karın altında, yazlarımda en derin okyanuslardasın, ulaşamıyorum...
Ne kadar imla hatası varsa yaptım seninle olan aşkımda, sonra süt dökmüş kedi kadar temiz durmaya çalıştım...
Oysa gözyaşlarımla aktı ruhumdaki karanlık izler hiç beklenmeyen gidişler...
Olmadı aşkım yine karanlık kazandı....
Uyuşturdukça tüm zihnimi, bedenimdeki zehirle avundum...
Sarılıp sımsıkı kokunu sıktığım yastığıma, hala seni hatırlayabiliyor olmanın ezikliğiyle uyudum...
Rüyalar gördüm en temizinden, bize ait olmayan ama olması gereken rüyalar...
Tuttum deli gibi ellerini, çözmeye çalıştım aklımdaki ayrılık nedenlerini...
Ne kadar ağlasamda koskoca adam, adam gibi adam olmaya çalışsamda, bu kırıklar bu gözyaşları, ağlayan kalbimin feryatları asla bitmedi...
Kanadıkca durmuyor lanet ruhum aktıkca akıyor, ve ben artık süt kadar bembeyaz ve yere uzanmış, ve ben tüm acılarım ve hayal kırıklıklarımla ömrünü sana adamış, ve ben kum gibi dağılmış yorulmuş kalbimi saklayıp paltomun altına elimde kırmızı güllerle cennetine geliyorum...
Lütfen kabul et....
En karası zindanların gözlerin, esaretinde ben bir köle, yarım yamalak bildiğim türkümle, yollarına düşüyorum efendim...
Kırmızıdan kırmızı yani en kırmızı dudaklarında saklanmış sevgi sözcüklerini bekliyorum kollarımı açıp...
Ve bir yalnızlık daha geçiyor gözlerimizin önünden...
Akıp giden onca zamandan sonra hiç hesaba katmadan veriyoruz yeni aşklaşmalara özümüzü...
Belki bir teselli belki bir umut ışığı karanın karası gözlerinde...
Ne bir kabul ne bir gel var ruhunun aynasında, hep gidişlerime yaktığın mumlar hasretle ve ıslanmaya hazır yanakların denizlerden daha tuzlu...
İçimi ezip gözlerinde yakıyorsun yine sana ayırdığım en büyük imparatorlukları...
Aslında görmek istemedikçe nereden bileceksin sana ayırdğım o kocaman dünyayı...
Gözlerinde maddi değerleri yüksek bedeller var aşkına karşılık...
Gözlerinde en büyük evler var depreme dayanıklı...
Nereden göreceksin o kocaman gözlerinle kalbimdeki tek kişilik krallığı nereden bileceksin içimde kıt kanaat sana ayırdığım düşler bahçesini...
sana düşler ayırdığım bahçeleri...
Bahçelerimde sana düşler ayırdığımı....
Yıllar akıyor parmaklarımızın arasından kum gibi, yaşlanıyoruz...
Bizi terkeden her aşk için bir sigara daha yakıyoruz...
Kırık kalbimiz ellerimizde anlamlı sözlerle teselli ararken, içimizde vazgeçtiğimiz duygularımız kanıyor...
Sayamadığımız ve hesabını bilmediğim kaç elele gece veya kaç mısra sevgilinin gözlerine bakarak... Uçup giden birçok hayal ve umutlu gelecek planları güneşte duran bir bardak su gibi görmediğimiz şeylere dönüyor...
Yokolduğunu düşünüyoruz sevgili terkederken ona ayırdığımız krallığı yeni efendilerin listesi düşüyor aklımıza...
Efendisini arıyoruz ellerimizle en iyi el işçiliklerini kullanarak sevgimizin oluşturduğu tahtımıza...
Efendiler geçiyor gözlerimizin önünden hepsi birbirinden ihtişamlı, dokunmaya kıyamıyoruz, sonra kalbimizde cocuk haykırıyor "Dostum bak! Kral Çıplak!"...
Gözlerimizdeki hayal kırıklığını saklarken utancımızdan, oynanmış her ruhani duygumuzun arkasına saklanıyoruz... Gözlerimiz yarım yamalak kral çıplak kalıyor... Şimdi unutmak için şimdi içiyorum, yarın belki unutmak için çok geç olacak ama umudum var unutacağım çıplak efendileri...
Öznesine karıştım, yüklemi olmayan oluşumlarımın.
İçine düştüm, geçmişten kalan ruhsuz sorgularımın.
Kimbilir kaç kez saydım, içine düştüğüm kuytularımın.
Bir baharda sensiz geçer gönlümden, bakakalır avunurum ben.
Elimde kırılmış, kaybolmuş, hapsolmuş, yokluğum görünür.
İçimde can çeken uçsuz, bucaksız aşklarım sürünür.
Sen bilmezsin bu kalbim hasretinle,sevginle gün görür.
Herkez gelir geçer, sonbahardan yaza deli gibi savrulurum ben.
Sonbaharın bu derin akşamı titretirken yalnız ruhumu,
İçimde apansız ayrılıklar belirir ağlarım ben,
Sanki gökyüzü yer yüzü dost yüzü aşk yüzü hepsi bir birine dolanmıştır,
Sahte sevdalarıma umutlar yükler yaşamaya çalışırım ben.
Kimseden kopamayan kimsesizliğimle dolanır dururum etrafta,
Kalbimi açarım tüm sonbahar çiçeklerine ve bilirimki sonbaharda çiçek yoktur yazdan kalma,
İçimde senleri biriktiririm susarım ben.
Bir parça yokoluş kokuyor aklımın nemli oluşumları,
Hücrelerim beni anlamaktan vazgeçmiş gibi,
Her ağızda bir türkü bir uzun hava,
Mendiller dolanıyor ellerden ellere,
Meçhul bilmem kaçyüz kişi kolkola dolanıyor ve mendiller değmiyor birbirine.
Özüm, gözüm, yüzüm darmadağın yada aynalar paramparça,
Şimdi "KAL" demek vardı ya göğsümü gere gere,
Girdiğim her karanlıkta yokoluşuma bir meşale yakıyorum artık.
Asi yüzün geliyor aklıma ve deli gözlerin ısıtmak için her bir hücremi yeniden diriliyorum, bir dokunuşun suni teneffüs benim için ağzımda meşhaleler geçmişimi özlüyorum...
Susmak için bir çok sebebim var artık,
İçinden çıkamadığım bu zamansız benlik,
Terkedişlerin ve yokoluşların arasında çırpınırken,
Bir el bir yardım çok zor artık,
Ne söylesem ne kadar düşünsem farkettimki boş,
Ben ne kadar çıkmak istersem bu bataktan git gide derinlere gidiyorum.
Artık yokolmak için çok sebebim var yani aslında varolmak için bir sebebim yok,
Kendime kurduğum bu pusu bu karanlık dünya ben ne kadar aydınlatmaya calıssamda aydınlanmayacak.
Ne kadar çabuk vazgeçtim derken bile kendimden irenmek;
Sanki terkediyormuşcasına tüm bedenim varlığımı, önemsiz kalan onca şeyden birisi bu yaşadığım kara delik.
Aynaya artık dış dünyamı mutlu etmek için bakıyorum ve artık kendim için bir şey hissedemiyorum.
Gidiyorum işte tüm dünyam ellerim cebimde, ağzımda boşvermişlikten oluşan bir ıslık, cebimde nefretim gidiyorum.
Üşürüm belki diye almadım hiçbir umut hırkamı yanıma, ellerim çoktan morarmış çok sonra farkettim,
Kalbimde kırıklıklar canımı yakarken her adımımda, sana geri dönemem tüm dünyam.
Unutmak için uyusamda ve içsemde her gece ve hatta dualarım bile olacak olan hiçbirşeyi olmaz hale getirmiyor.
Sen bir süprizsin hayat yastığımın altında, şubatı beklerken ellerim kana bulanmış, teşhirci bir sır dünyasına gömülüyorum, gözlerim bile görmüyor nefretimden.
Anlamazsın, hiçkimse anlamaz... Boşver...ufuk
13/10/2008
Kaybetmenin sihirine bu kadar çabuk kapılmak ne kadar zor, ne kadar zor aşkı yaşamak bu kadar delice yaşamak isterken... Önemsiz mektupların yanına koyuyolar artık en içten sevgili dünyaları, artık kimse inanmıyor eskisi gibi aşka, artık sadece sevişiyorlar yüzünü bile görmeden sevgi hasretini gideriyorlar; sevgiyi yaşamak için sevişmek böylesine, ne kadar sahte anlamıyorlar, artık hangi aşktan sonra kullanılmadığımızın muhasebesini yapıyoruz ilk okul matematiğimizle üniversite fikrimizle. Kitaplarda yazar sandığımız herşey ne kadar eksikmiş ne kadar hüsranlı. Uyanmaya yaklaşmışken birazcık yani kitaplarda karnını doyurmanın yöntemlerini okuduğumuzu farkedecekken tam aşkı sürgün ettik derin kuytulara ve inanmadık, kendi kendimize sevgi tanrımızın ateistiyiz ve alkışlıyoruz her toplumun içinde kendimizi. oysa ne kadar zavallıyız ve acıyoruz kendimize geceleri... biz eskiden masalları ne zaman hikaye kıvamında zevksiz anılar olarak kaldı kafamızda ve biz ne zaman hangi aşka başlarken ilk kendimizi düşündük. Ne kadar masummuşuz ne kadar delikanlı, yanlış yerde durmuşuz anlaşılan yanlış aşklarla aşklaşmışız en delikanlısından. Oysa sevişmeyi sanat sayardık biz sanatımızı icra ederken kırılmasın diye tek bir dalı pamuklarla sarardık yasak aşklaşmalarımızı... Yüzünü severdik sevgilimizin önce sonra biraz daha çıplak biraz daha çekimser... Dokunuruz diye ödümüz koparken ve binbir heyecan yaşarken parmaklarında kendiliğinden gelişirdi tüm samimiyetiyle. Üniversite kafalarımızda planlar kuruyoruz artık ve ne koparırsam kar gibi tüm aşklara bakış acımız. Kitapları okudukca biraz daha at gözlüğü aşılıyorlar zihnimize. Yazık oluyor ve belkide oldu bile...