Arkadaşlar dikkat ettiyseniz bizler pirinç pilavı veya pirinçle yapılan yemekleri yediğimiz zaman tabağımızda bir tane bile pirinç tanesi kalsa uyarıp o taneyi de ye diye büyüklerimiz söyler. Tabi hiç bi yemeği tabakta bırakmayız ama pirinçte nedense hassastırlar. Bu konudan yola çıkarak sizlere bir hikaye anlatmak istiyorum .
Yaşlı bir teyze varmış. Her namaz kılışında bir tane pirinç tanesi atıyormuş sandığına. Evdeki bireyler şaşırıyormuş neden pirinç tanesi atıyor kıldığı namazlarımı sayıcak diye düşünüyorlarmış. Yaşlı kadın birgün vefat etmiş tabi ölmeden önce vasiyetini yazmış. Vasiyetinde ' ben eğer ölürsem sandığıma attığım pirinç tanelerini pişirin ve herkese dağıtın ' .. Ev halkı gider sandığı açar bakarlarki koca sandıkta 1 adet pirinç tanesi var, tabi şaşırırlar biraz fakat bu onun vasiyeti pişirmek zorundayız diye konuşurlar aralarında . Ve pirinç tanesini alırlar pişirmeye başlarlar . Pişirdikçe pirinç taneleri çoğalır pişirdikçe çoğalır. Tabi ev halkı buna inanamaz hale gelir ve bir tane pirinç tanesinin bile nekadr büyük olduğunu anlarlar ..
Günlük hayatta çeşitli amaçlarla kullandığımız sabunlar çeşit çeşit renklerde. Peki, sabunu suyla buluşturup köpürttüğünüzde sabunun rengine ne oluyor? Sıvı bir sabunu suyla karıştırdığınızda köpüğün alt kısmında kalan suda sabunun rengini görebilirsiniz. Sabunlu suyun rengi sabundan daha açıktır, çünkü sabunun içindeki boya artık daha büyük bir hacmi renklendirmek zorundadır. Fakat kullandığınız sabunun rengi ne olursa olsun köpüğü daima beyaz olur.
Aslında sabun köpüğünün büyük bir kısmı havadır. Hava bu köpüklerin içine hapsolmuştur ve sabunlu suyu inceltir. Havanın giderek incelttiği bu su tabakasında bir renk görülmesi artık zordur.
Bunun bir nedeni de şudur: Sabunlarda kullanılan boyar madde suda kolayca çözünür. Bu boyar maddelerin suda çözünme özelliği o kadar yüksektir ki köpüğe renk vermeden suyla birlikte akıp giderler. Sabun yapımında kullanılan boyaların derişimi de oldukça düşüktür. Bu yüzden sabunu suyla köpürttüğümüzde derişimi zaten düşük olan boyayı iyice seyreltmiş oluyoruz ve böylece köpük gözümüze beyaz görünüyor. Köpüğe renk vermek için daha yüksek derişimde boya kullanmak gerekiyor.
Bu arada, renkleri görmemizin nedeni bir cismin üzerine düşen ışığın o cisimden yansımasıdır. Bir sabun köpürdüğünde ise ışık, sabundan önce köpüklerin arasındaki bir sürü hava katmanından yansı***** gözümüze ulaşır. Bu da sabunu beyaz görmemizde etkilidir.
iPhone ve iPad'lerde düşey ekran ayarı yapmak çok kolay.
iPad’lerin yanında bulunan düşey yön kilidi (orientation lock) düğmesi, aynı iPhone’larda olduğu gibi ses düğmesine dönüştü. Cihazın yan döndürüldüğünde ekranın dönmesini engelleyen bu seçenek, iPad kullanıcıları tarafından çok kullanılıyor. Bu değişiklikten habersiz kullanıcılar da bu aralar sık sık “Nereye gitti bizim düşey yön kilidi düğmesi” diye soruyor.
Aşağıdaki anlatımı iPad ekran görüntüleri ile hazırlandi fakat iPhone içinde aynı şekilde düşey yön kilidini çalıştırabilirsiniz.
İlk olarak cihazımızda Home tuşuna iki kere hızlıca basarak son kullandığımız uygulamalara ulaşabildiğimiz multitasking menüsünü açıyoruz ve aşağıdaki ekran görüntüsüne ulaşıyoruz.
Sonrasında bu menüyü sağa doğru kaydırarak müzik kontrol paneline, aynı zamanda da düşey yön kilidi yapacağımız yere ulaşıyoruz.
Sol taraftaki düşey yön kilidi butonna basarak özelliğimizi aktif hale getiriyoruz.
Yukarıdaki resimdeki gibi düşey yön kilidinin aktif olduğuna dair bir ikon gorüyorsanız, kullandığınız uygulamalar desteklese bile ekranınız dönmüyor..
Geldiyse gitme vakti ! sessizce gideceksin..
İçinde kıyametler kopacak isyan etmek isteyeceksin..
Lakin ulaştıysan son durağa sessizce gideceksin...
İçinde büyüttüğün uğruna şarkı sözleri şiirler dizdiğin..
Oturup ağladığın çiçeği kırmayacaksın..
Yüreğin depremlere tutulsa da aldırmıyacaksın...
Vakit tamamsa sessizce gideceksin...
Bir kavgada ki gibi döğüşmeyeceksin.
Son sözünü söylemeyeceksin.
İçinde sayfalar açılacak söndürmeyeceksin.
Yaşadıklarına saygıyla..
Son limandan sessizce ayrılacaksın...
Geldiyse gitme vakti ! sessizce gideceksin..
İçinde kıyametler kopacak isyan etmek isteyeceksin..
Lakin ulaştıysan son durağa sessizce gideceksin...
İçinde büyüttüğün uğruna şarkı sözleri şiirler dizdiğin..
Oturup ağladığın çiçeği kırmayacaksın..
Yüreğin depremlere tutulsa da aldırmıyacaksın...
Vakit tamamsa sessizce gideceksin...
Bir kavgada ki gibi döğüşmeyeceksin.
Son sözünü söylemeyeceksin.
İçinde sayfalar açılacak söndürmeyeceksin.
Yaşadıklarına saygıyla..
Son limandan sessizce ayrılacaksın...
Bir martının çığlığına bırakacaksın kendini..
Denizin dalgalarıyla azgınca boğuşacaksın..
Lakin yine de yüreğinden beyaz bir güvercin uçuracaksın..
Doluklaşırsa gözlerin vee
dökülürse kanlı göz yaşların sitem etmeyeceksin...
İçinde biriktirdiğin sevgileri asla kırmayacaksın.
Son geminin arkasından hüzünle baksanda.
Vakit tamamsa sessizce gideceksin...
Çoğumuz babamız henüz hayattayken onun yüzüne bir kere bile dikkatle bakmayız. Baba 'baba' sözcüğünü kullanmaya başladığımız günden itibaren sürekli karşımızda duran bir alışkanlıktır. Yıllarca babamızdan değil,bir alışkanlıktan bahsederiz:
Annemize,'babam bu gün neden gecikti'diye sorarız; kardeşimize, 'babam yine su istiyor'der ve dertleniriz; bazen de, 'babama hangi yalanı uydursam, 'diye planlar kurarız kafamızda. Baba her seferinde bize biraz uzak, biraz yabancı birisidir. Her gün elbiselerini giydirip sokaklara saldığımız o 'biraz' yabancının, zamanın karşısında an be an nasılda eriyip gittiğini farkedemeyiz bile.
Oysa ilkin ve hep onun elbiseleri yaşlanır, ilkin ve hep onun saçları ağarır
ve hep o öksürür. Bizim, bir alışkanlığın perde gerisinden baktığımız o yüzde zaman, çizgilerden, girintilerden ve çıkıntılardan yeni bir yüz yapar, bunu da farketmeyiz. İçimizden az buçuk dikkatkesilenler bilirler ki, baba göz altlarındaki torbalarda yorgunluk biriktiren kederli göçmenidir evimizin.Bir an gelir,göz altlarındaki torbaların ağzını gözlerinin feriyle bağlayamaz olur artık.
Bir an gelir, o iki bağcık da hiç ummadığımız bir vakitte, hiç ummadığımız bir yerde çözülüverir. Çözülüverir ve babamız,bizden sakladığı bütün yorgunluklarını orta yerde bırakıp, kasketinin altını terkeder. Biliyormusuz,babamız bir gün ilk defa gerçekten ölür!..
Babamız bir gün ilk defa gerçekten ölür ve biz ilk defa o gün anlarız, evimizde bir babamız olduğunu. O gün anlarız ki, aramızda dolaşan yalnızca alışkın olduğumuz bir gölge değildi; o gün anlarız ki artık annemizle anlaşarak kandıracağımız bir saflık, sessiz sedasız çekilip gitmiştir aramızdan;
ve o gün anlarız ki 'baba'dan bize kalan, bir kelimeden çok öte, çok daha ağır bakiyedir. Şeceremizi bir arada tutan en kalın damar ansızın kopmuş, şimdiya kadar nasıl durduğunu düşünmediğimiz aile şemsiyemiz yağmur vurdukça su geçirmeye başlamıştır. Daha başka şeyler de olmuştur baba gidince:içimizdeki korku kaybolmuştur artık;sofranın baş köşesinde yaşlı, kocaman bir boşluk açılmıştır; akşam haberlerinde esirgenmeden savrulan bir küfür orta yerde sahipsiz kalmıştır; dahası, babayla beraber ilgi duymadığımız pek çok memleket haberi de sınırlarımızın ötesine göçmüştür.
Baba ölürken bize bir iyilik yapmış,üzerine dertlenilen bir ülkeyi de kendi gövdesiyle beraber ölmüştür...
Artık içimizden hiç kimsenin, babanın yerine baba olamayacağını, vaktin çıkıp çıkmadığını onun sesiyle soramayacağını anladığımızda, çaresiz bir şeyler yaparız:kendimizi babamızın hiç ölmediğine, şeceremizin hiç dağılmayacağına inandırmak için,onun en sevdiğimiz resmini büyülterek, annemizin
ya da en büyük kardeşimizin odasındaki duvarın orta yerine konduruveririz. Konduruveririz ve resme bakarken ilk defa babamızın yüzüyle yüzleşiriz.
Böylelikle ilk kez, babamızın gözlerinde bir göç öncesinin alınganlığını görürüz; babamızın saçlarının fazlasıyla beyazlaşmış olduğunu görürüz,ilk kez görürüz ki, babamızın alnı yaşadığımız coğrafyanın kaderiyle aynıdır: Babamızın alnı,sanki savaştan hiç kurtulmamış bir cephe yerine benzetilmektedir; babamızın alnı,bizzat hayatın alnıdır! Onu yeniden aramıza çağırmakla,
onun yüzünü her gün görebileceğimiz bir yerde ağırlamakla, bir süreliğine de olsa, ölü babamızla ilk kez içtenlikle baba evlat haline geliriz. Konuk ettiğimiz insanlara anlatırız onu,onun kim olduğunu soran çocuklara; öyle ki, onun kim olduğunu sormayanlara içlendiğimiz bile olur. Duvarda,bir yanlarını yeni
yeni hatırladığımız, çerçeve içinde bir babamız vardır artık...
Ama mevsimler, gün gelir, babamızın duvardaki resmini de soldurmaya başlar.Babamızın göz altlarını tutan o incelmiş bağcıklar, bir kere daha unutkanlığımız tarafından kopmaya terk edilir. Aramızda heyecanla çağırdığımız sevgili ölümüzü yüzü, mahkum olduğu çerçeve içinde tekrardan bir gölgeye,
tekrardan bir alışkanlığa dönüşür. Bir evden başka bir eve taşınırken, eşyalarımızın arasında can çekişir durur; yeni evimize uygun olup olmadığını düşünecek kadar uzaklaşır aramızdan.
Nihayet, yeni evlerimiz, bu yakışıksız yabancının resmini duvarları için uygunsuz bulmaya başlar.Yeni evlerimizin duvarları, su kenarlarını, tarlaları, yorgun işçi tulumlarını, bir memurun çantasını, bir askerin kaputunu, bir kasketin alınlığını ve bütün o eski alışkanlıkları kabul etmez olur artık.
Bir gün biz yine fark etmeden, duvardaki yerinden de devrilir babamız.
BİR GÜN BABAMIZ İKİNCİ KEZ ÖLÜR!
Hasretini gecenin avuçlarında eleyip yine sana yazıyorum. Yüreğimi mürekkep bilip sana akıyorum hiçbir yerde durmadan. Yoksul kelimelerimi sevdanda tüketip gözlerinin derinliğindeki huzura uzanıyorum. Uzandıkça seni anıyorum her nefes alışımda..
Saatler, geceyle akşam arasını göstermekte. Yıldızlar bile serilmedi gökyüzüne daha.. Oysa bir yıldız misali yüreğimi senin gözlerine serdim. Bu satırları okurken sen kelebeğin sırtına uzanıp dinlendir gözbebeklerini.
Bu gece her şeyi unutup gözlerini kapat hayali bir Cennete.
Yağmur, kirpiklerinde yıkandığı için bu kadar ıslak. Güneş, yeni sabahlara gözlerinde uyanıp ılık nefesinde soluklandığı için bu kadar sıcak. Susuz Anka kuşları senin gözbebeklerinden hayatı içtikleri için umuda delicesine kanatlanıyorlar. Ve küskün çicekler senin avuçlarında yeşerdikleri için mutluluklara tomurcuk açıyorlar.
Geceye kapat gözlerini.
Umuda nefes alıp
Sevdama ser yüreğini.
Hasreti yakıp
Vuslata bırak sevda kelimelerini...
....Şimdi söyle...
Büyük aşklar böyle mi biterdi...?
Dünyanın en ünlü kalp doktoru ; Michael De
Bakey' ın arabası bozulmuş, arabasını ...tamire götürmüş ?.....Tamirci
arabasının kaputunu açmış ve dr.Michael De Bakey' e dönerek ; Size
birşey soracağım neredeyse ben ve siz aynı işleri yapıyoruz..Mesela ben
şimdi itina ile kaputu açacağım bir bakışta problemin nerede olduğunu anlayacağım,kapakçıkları temizleyeceğim, gerekirse kabloları, motor yağını
değiştireceğim, hatta çok gerekli ise motoru çıkarıp yerine yenisini
takacağım !..Söylesenize nasıl oluyorda siz milyon dolarlar
kazanıyorsunuz ama ben meteliğe kurşun atıyorum..? Bunun üzerine dr. De
Bakey tamircinin kulağına eğilmiş ve şöyle demiş ; Bunların hepsini
motor çalışıyorken yapmayı denesene...!
Büyümeyeyim be anne
Bırak beni
Senin bebeğin olarak kalayım
Büyümeyeyim be anne
Sen yine yatır beni dizine
Saçlarımla oyna
Ben dizlerinde Uyuyakalayım
Büyümeyeyim be anne
Büyütme beni
Akşam yatarken getir sütümü
O içmediğim sütü ellerinden içeyim
Büyümeyeyim be anne
Yalvarırım büyümeme engel ol
İzin verme
Büyüyeceğimde N'olcak ki anne
Kim sevecek ki senin kadar beni
Ben sevsem de Beni kim sevecek anne
Büyümeyeyim be anne
Boşver ya büyümeyim
Hayat dizlerideyken daha güzeldi
Dizlerindeyken dokunamazdı kimse
Ve kimse kıramazdı kalbimi
Büyümeyeyim be anne
Aşkların en büyüğünü yaşıyorum seninle
Büyütme be anne beni
Karşılıksız sevginle seveceksi biliyorum hep beni
Söylesene anne Kim sever
Senin gibi beni
Büyümeyeyim be anne
Hep yanında kahkaha atan bebeğin olarak kalayım
Büyürsem annne
büyürsem
Ağlatırlar beni
Eğer ağlarsam sen görme
Büyütme Anne n'olursun büyütme
Büyüdümde n'oldu ne geçti elime
Söylediğimiz her sözün üzerinde bir tebessüm olmalı değil mi? Gül yaprağı gibi zerafetle hem suyun üzerinde kalan hem batmayan, hem ıslanan hem ıslanmayan. En önemlisi bardak ne kadar dolu olursa olsun suyu taşırmayan... Sözü dolduran ancak taşırmayan bir tebessüm.
Öykü şöyle:
Dergahın kapısı hikmeti arayan herkese açıktı.
Hakikatin peşine düşen herkes kabul ediliyordu. Dergahta geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti.
Bir gün dergahın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi.
Burada sessizce ve sezgiyle buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki mürid, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, dergaha girmek, fikir halkasına dahil olmak, burada kalmak istiyordu.
Mürid bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı.
Bu “Yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz”demekti.
Yabancı dergahın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.
Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki mürid saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeri aldı.
Dergahta suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.
Kalbin sükununu bozmayan sözler su üzerinde gül yaprağı gibidir.
Kalbinde böylesi sözlere yer olsun her zaman..
Dostun damağında yetişen gül yaprağı dimağında gülistan olacak nasılsa..
Suyu taşırmadan, sükunu bozmadan, kalbi yormadan,sabrı daraltmadan…
Mahkeme salonunda, sen yaslarindaki yasli çiftin durumu içler acisiydi.Adam inatçi bakislarla, suskun ninenin aglamaktan iyice çukurlasmis gözlerini ve bikkin bakislarini süzüyordu.
Hakim tok sesiyle, yasli kadina:
"Anlat teyze, neden bosanmak istiyorsun?"
Yasli kadin, derin bir nefes çektikten sonra bas örtüsüyle agzini aralayip, kisilmis sesiyle konusmaya basladi.
"Bu herif yetti gayri, 50 yildir bezdirdi hayattan..."
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün manset yapan gazetecilerden birinin flasiyla bozuldu. Kim bilir nasil bir manset atacaklardi, yasanmis 50 yilin ardindan? Çok sayida gazeteci izliyordu davayi... Kadin neler diyecekti ? Herkes, onu dinliyordu. Yasli kadinin gözleri doldu ve devam etti:
"Bizim bir sedef çiçegi vardi çok sevdigim... O bilmez... 50 yil önceydi.. O çiçegi bana verdigi çiçekler arasindan kopardigim bir yapragi tohumlamistim, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadi onlari yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya basladi.O zaman adak adadim. Her gece günes açmadan önce, bir tas suyla sulayacagim onu diye... Iyi gelirmis derlerdi. 50 yil oldu, bu herif bir gece kalkip bir kerede bu çiçegi ben sulayayim demedi. Taa ki geçen geceye kadar...O gece takatim kesilmis uyuyakalmisim... Ben, böyle bir adamla 50 yil geçirdim. Hayatimi, umudumu, herseyimi verdim. Ondan hiçbirsey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildigim görevlerden birisini yapmasini bekledim.Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."
Hakim yasli adama dönerek;
"Diyecegin birsey var mi, baba?" dedi.
Yasli adam bastonla zor yürüdügü kürsüye, o ana kadar suçlanmis olmanin utangaçligini hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi.
Tane tane konustu:
"Askerligimi Reisicumhur köskünde bahçivan olarak yaptim. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime'mi de orada tanidim. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. Ilk evlendigimiz günlerin birinde, boyun agrisi nedeniyle, onu hekime ***ürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa; boynundaki kireç sertlesir, kötülesir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansin, gezinsin dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun... Lafim geçmedi... O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yuz tuttu. Ben ona: "Gece çiçek sularsan geçer dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandirdim ve onu seyrettim. O sevdigim kadini, yavrusu bildigi çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki..." dedi adam. O yastaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle... "Her gece, o yattiktan sonra uyandim. Saksidaki suyu bosalttim. Sedef, gece sulanmayi sevmez, hakim bey... Geçen gece de... Yaslilik... Ben de uyanamadim. Uyandiramadim... Çiçek susuz kalirdi ama kadinimin boynu yine azabilirdi. Suçlandim...Sesimi çikartamadim..."
O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes agliyordu...
"Sevgide cömert ama sevdiklerimizi kirmada oldukca cimri olalim"