YILDIZYAGMURU

YILDIZYAGMURU

Üye
20.07.2016
Astsubay
9.100
Hakkında

  • herkesin yüreği kendine yanılsama ve filler mezarlığıdır

    söz çoğu zaman çentik atar kanatır yürekleri

    ve zamanla yüzler sözlerin mezar taşları olur

    işte bu, çokça ölümdür ama ölümlerden hayat bulmak gerektir

    gerçek olan dolanan dildir, sarhoşluk değil

    bazen de gerçek olan sarhoşluktur, dolanan dil değil

    günler çok uzadı ömürlerse çok kısa

    öpüşerek buluşmalar, öpüşerek ayrılmalar nedense çok sıkıcı

    artık insanlar kendilerini kanatarak arasın ve bulsun


    çünkü artık eller, yüzler, gözler, yürekler gibi mevsimler de bitiyor

    çünkü artık parça parça ve yavaş yavaş insan bitiyor

    insan o gizli ve kirli yanlarını ortaya çıkartsın ve kanatsın artık


    kanayan yüzlerde yanılsama değil, gerçek insan vardır çünkü

    oysa üstümüze yapışan hiçbir şey kendimizin değil

    aslında hiçbir insan kendisi değil, hiçkimse gerçek insan değil

    artık insanlar birbirlerinin gözlerinin içine ne kadar baksalar da

    gerçeği ve içtenliği göremezler

    ama yine de herkes duymak istediği şarkıyı dinler kendini aldatarak

    çünkü her sahte buluş gerçek bir yitiriştir, zamanla anlaşılır

    Kordon'da sefa yaşayanlar her gece veremdir aslında

    alkolle büyütülen yalan ve yanlışları, en büyük mutsuzluklarıdır aslında

    her gece yaşanan yavşaklık, ertesi güne aktarılan büyük doyumsuzluklarıdır aslında

    ne yazık ki herkes herkese küllerini bağışlayabiliyor artık

    herkes herkese iğreti bir emanet artık

    herkes herkese yakınlaştıkça uzaklaşıyor artık

    kimse kimseyi aradığı yerde bulamaz artık


    herkes birşeylerini birilerinde unutur ya da yitirir artık

    herkes birilerine sarılırken korkuyor artık

    her söz inceliksizlik, her dokunuş içtensizliktir artık

    herkesin çığlığı korkunç bir yalnızlık artık

    kimsenin sesi kimsenin sesine değmiyor artık

    bu yüzden oturup alkol akşamlarında gizli gizli ağlıyorlar

    herkesin her konuda bilge olduğu bir zamanda hiçkimse mutlu değildir aslında

    soytarı bilgelik hiçbir zaman mutluluk getirmez çünkü

    artık herkes gizlice bir iç kanama yaşar usulca


    gözler artık sadece göz, diller sadece dil, eller sadece eldir artık


    her şey sentetik, her şey plastik, her şey metaliktir artık

    işte bu yüzden mutsuz ve yalnızdır insan

    işte bu yüzden bitmiştir...

    bitmiştir insan.



#31.08.2016 13:14 0 0 0
  • Arkadaşlar dikkat ettiyseniz bizler pirinç pilavı veya pirinçle yapılan yemekleri yediğimiz zaman tabağımızda bir tane bile pirinç tanesi kalsa uyarıp o taneyi de ye diye büyüklerimiz söyler. Tabi hiç bi yemeği tabakta bırakmayız ama pirinçte nedense hassastırlar. Bu konudan yola çıkarak sizlere bir hikaye anlatmak istiyorum .

    Yaşlı bir teyze varmış. Her namaz kılışında bir tane pirinç tanesi atıyormuş sandığına. Evdeki bireyler şaşırıyormuş neden pirinç tanesi atıyor kıldığı namazlarımı sayıcak diye düşünüyorlarmış. Yaşlı kadın birgün vefat etmiş tabi ölmeden önce vasiyetini yazmış. Vasiyetinde ' ben eğer ölürsem sandığıma attığım pirinç tanelerini pişirin ve herkese dağıtın ' .. Ev halkı gider sandığı açar bakarlarki koca sandıkta 1 adet pirinç tanesi var, tabi şaşırırlar biraz fakat bu onun vasiyeti pişirmek zorundayız diye konuşurlar aralarında . Ve pirinç tanesini alırlar pişirmeye başlarlar . Pişirdikçe pirinç taneleri çoğalır pişirdikçe çoğalır. Tabi ev halkı buna inanamaz hale gelir ve bir tane pirinç tanesinin bile nekadr büyük olduğunu anlarlar ..
#31.08.2016 13:05 0 0 0
  • 0


    Günlük hayatta çeşitli amaçlarla kullandığımız sabunlar çeşit çeşit renklerde. Peki, sabunu suyla buluşturup köpürttüğünüzde sabunun rengine ne oluyor? Sıvı bir sabunu suyla karıştırdığınızda köpüğün alt kısmında kalan suda sabunun rengini görebilirsiniz. Sabunlu suyun rengi sabundan daha açıktır, çünkü sabunun içindeki boya artık daha büyük bir hacmi renklendirmek zorundadır. Fakat kullandığınız sabunun rengi ne olursa olsun köpüğü daima beyaz olur.

    Aslında sabun köpüğünün büyük bir kısmı havadır. Hava bu köpüklerin içine hapsolmuştur ve sabunlu suyu inceltir. Havanın giderek incelttiği bu su tabakasında bir renk görülmesi artık zordur.

    Bunun bir nedeni de şudur: Sabunlarda kullanılan boyar madde suda kolayca çözünür. Bu boyar maddelerin suda çözünme özelliği o kadar yüksektir ki köpüğe renk vermeden suyla birlikte akıp giderler. Sabun yapımında kullanılan boyaların derişimi de oldukça düşüktür. Bu yüzden sabunu suyla köpürttüğümüzde derişimi zaten düşük olan boyayı iyice seyreltmiş oluyoruz ve böylece köpük gözümüze beyaz görünüyor. Köpüğe renk vermek için daha yüksek derişimde boya kullanmak gerekiyor.

    Bu arada, renkleri görmemizin nedeni bir cismin üzerine düşen ışığın o cisimden yansımasıdır. Bir sabun köpürdüğünde ise ışık, sabundan önce köpüklerin arasındaki bir sürü hava katmanından yansı***** gözümüze ulaşır. Bu da sabunu beyaz görmemizde etkilidir.
#31.08.2016 07:35 1 0 0
  • iPhone ve iPad'lerde düşey ekran ayarı yapmak çok kolay.
    noimage
    iPad’lerin yanında bulunan düşey yön kilidi (orientation lock) düğmesi, aynı iPhone’larda olduğu gibi ses düğmesine dönüştü. Cihazın yan döndürüldüğünde ekranın dönmesini engelleyen bu seçenek, iPad kullanıcıları tarafından çok kullanılıyor. Bu değişiklikten habersiz kullanıcılar da bu aralar sık sık “Nereye gitti bizim düşey yön kilidi düğmesi” diye soruyor.

    Aşağıdaki anlatımı iPad ekran görüntüleri ile hazırlandi fakat iPhone içinde aynı şekilde düşey yön kilidini çalıştırabilirsiniz.

    İlk olarak cihazımızda Home tuşuna iki kere hızlıca basarak son kullandığımız uygulamalara ulaşabildiğimiz multitasking menüsünü açıyoruz ve aşağıdaki ekran görüntüsüne ulaşıyoruz.
    noimage

    Sonrasında bu menüyü sağa doğru kaydırarak müzik kontrol paneline, aynı zamanda da düşey yön kilidi yapacağımız yere ulaşıyoruz.

    noimage
    Sol taraftaki düşey yön kilidi butonna basarak özelliğimizi aktif hale getiriyoruz.

    noimage
    Yukarıdaki resimdeki gibi düşey yön kilidinin aktif olduğuna dair bir ikon gorüyorsanız, kullandığınız uygulamalar desteklese bile ekranınız dönmüyor..
#31.08.2016 06:50 1 0 0
  • noimage
    Geldiyse gitme vakti ! sessizce gideceksin..
    İçinde kıyametler kopacak isyan etmek isteyeceksin..
    Lakin ulaştıysan son durağa sessizce gideceksin...
    noimage
    İçinde büyüttüğün uğruna şarkı sözleri şiirler dizdiğin..
    Oturup ağladığın çiçeği kırmayacaksın..
    Yüreğin depremlere tutulsa da aldırmıyacaksın...
    Vakit tamamsa sessizce gideceksin...
    noimage
    Bir kavgada ki gibi döğüşmeyeceksin.
    Son sözünü söylemeyeceksin.
    İçinde sayfalar açılacak söndürmeyeceksin.
    Yaşadıklarına saygıyla..
    Son limandan sessizce ayrılacaksın...
    noimage
    Geldiyse gitme vakti ! sessizce gideceksin..
    İçinde kıyametler kopacak isyan etmek isteyeceksin..
    Lakin ulaştıysan son durağa sessizce gideceksin...
    noimage
    İçinde büyüttüğün uğruna şarkı sözleri şiirler dizdiğin..
    Oturup ağladığın çiçeği kırmayacaksın..
    Yüreğin depremlere tutulsa da aldırmıyacaksın...
    Vakit tamamsa sessizce gideceksin...
    noimage
    Bir kavgada ki gibi döğüşmeyeceksin.
    Son sözünü söylemeyeceksin.
    İçinde sayfalar açılacak söndürmeyeceksin.
    Yaşadıklarına saygıyla..
    Son limandan sessizce ayrılacaksın...
    Bir martının çığlığına bırakacaksın kendini..
    Denizin dalgalarıyla azgınca boğuşacaksın..
    Lakin yine de yüreğinden beyaz bir güvercin uçuracaksın..
    Doluklaşırsa gözlerin vee
    dökülürse kanlı göz yaşların sitem etmeyeceksin...
    İçinde biriktirdiğin sevgileri asla kırmayacaksın.
    Son geminin arkasından hüzünle baksanda.
    Vakit tamamsa sessizce gideceksin...
    noimagenoimage
#31.08.2016 06:39 0 0 0
  • Çoğumuz babamız henüz hayattayken onun yüzüne bir kere bile dikkatle bakmayız. Baba 'baba' sözcüğünü kullanmaya başladığımız günden itibaren sürekli karşımızda duran bir alışkanlıktır. Yıllarca babamızdan değil,bir alışkanlıktan bahsederiz:

    Annemize,'babam bu gün neden gecikti'diye sorarız; kardeşimize, 'babam yine su istiyor'der ve dertleniriz; bazen de, 'babama hangi yalanı uydursam, 'diye planlar kurarız kafamızda. Baba her seferinde bize biraz uzak, biraz yabancı birisidir. Her gün elbiselerini giydirip sokaklara saldığımız o 'biraz' yabancının, zamanın karşısında an be an nasılda eriyip gittiğini farkedemeyiz bile.

    Oysa ilkin ve hep onun elbiseleri yaşlanır, ilkin ve hep onun saçları ağarır
    ve hep o öksürür. Bizim, bir alışkanlığın perde gerisinden baktığımız o yüzde zaman, çizgilerden, girintilerden ve çıkıntılardan yeni bir yüz yapar, bunu da farketmeyiz. İçimizden az buçuk dikkatkesilenler bilirler ki, baba göz altlarındaki torbalarda yorgunluk biriktiren kederli göçmenidir evimizin.Bir an gelir,göz altlarındaki torbaların ağzını gözlerinin feriyle bağlayamaz olur artık.

    Bir an gelir, o iki bağcık da hiç ummadığımız bir vakitte, hiç ummadığımız bir yerde çözülüverir. Çözülüverir ve babamız,bizden sakladığı bütün yorgunluklarını orta yerde bırakıp, kasketinin altını terkeder. Biliyormusuz,babamız bir gün ilk defa gerçekten ölür!..

    Babamız bir gün ilk defa gerçekten ölür ve biz ilk defa o gün anlarız, evimizde bir babamız olduğunu. O gün anlarız ki, aramızda dolaşan yalnızca alışkın olduğumuz bir gölge değildi; o gün anlarız ki artık annemizle anlaşarak kandıracağımız bir saflık, sessiz sedasız çekilip gitmiştir aramızdan;
    ve o gün anlarız ki 'baba'dan bize kalan, bir kelimeden çok öte, çok daha ağır bakiyedir. Şeceremizi bir arada tutan en kalın damar ansızın kopmuş, şimdiya kadar nasıl durduğunu düşünmediğimiz aile şemsiyemiz yağmur vurdukça su geçirmeye başlamıştır. Daha başka şeyler de olmuştur baba gidince:içimizdeki korku kaybolmuştur artık;sofranın baş köşesinde yaşlı, kocaman bir boşluk açılmıştır; akşam haberlerinde esirgenmeden savrulan bir küfür orta yerde sahipsiz kalmıştır; dahası, babayla beraber ilgi duymadığımız pek çok memleket haberi de sınırlarımızın ötesine göçmüştür.

    Baba ölürken bize bir iyilik yapmış,üzerine dertlenilen bir ülkeyi de kendi gövdesiyle beraber ölmüştür...

    Artık içimizden hiç kimsenin, babanın yerine baba olamayacağını, vaktin çıkıp çıkmadığını onun sesiyle soramayacağını anladığımızda, çaresiz bir şeyler yaparız:kendimizi babamızın hiç ölmediğine, şeceremizin hiç dağılmayacağına inandırmak için,onun en sevdiğimiz resmini büyülterek, annemizin
    ya da en büyük kardeşimizin odasındaki duvarın orta yerine konduruveririz. Konduruveririz ve resme bakarken ilk defa babamızın yüzüyle yüzleşiriz.

    Böylelikle ilk kez, babamızın gözlerinde bir göç öncesinin alınganlığını görürüz; babamızın saçlarının fazlasıyla beyazlaşmış olduğunu görürüz,ilk kez görürüz ki, babamızın alnı yaşadığımız coğrafyanın kaderiyle aynıdır: Babamızın alnı,sanki savaştan hiç kurtulmamış bir cephe yerine benzetilmektedir; babamızın alnı,bizzat hayatın alnıdır! Onu yeniden aramıza çağırmakla,
    onun yüzünü her gün görebileceğimiz bir yerde ağırlamakla, bir süreliğine de olsa, ölü babamızla ilk kez içtenlikle baba evlat haline geliriz. Konuk ettiğimiz insanlara anlatırız onu,onun kim olduğunu soran çocuklara; öyle ki, onun kim olduğunu sormayanlara içlendiğimiz bile olur. Duvarda,bir yanlarını yeni
    yeni hatırladığımız, çerçeve içinde bir babamız vardır artık...

    Ama mevsimler, gün gelir, babamızın duvardaki resmini de soldurmaya başlar.Babamızın göz altlarını tutan o incelmiş bağcıklar, bir kere daha unutkanlığımız tarafından kopmaya terk edilir. Aramızda heyecanla çağırdığımız sevgili ölümüzü yüzü, mahkum olduğu çerçeve içinde tekrardan bir gölgeye,
    tekrardan bir alışkanlığa dönüşür. Bir evden başka bir eve taşınırken, eşyalarımızın arasında can çekişir durur; yeni evimize uygun olup olmadığını düşünecek kadar uzaklaşır aramızdan.

    Nihayet, yeni evlerimiz, bu yakışıksız yabancının resmini duvarları için uygunsuz bulmaya başlar.Yeni evlerimizin duvarları, su kenarlarını, tarlaları, yorgun işçi tulumlarını, bir memurun çantasını, bir askerin kaputunu, bir kasketin alınlığını ve bütün o eski alışkanlıkları kabul etmez olur artık.
    Bir gün biz yine fark etmeden, duvardaki yerinden de devrilir babamız.
    BİR GÜN BABAMIZ İKİNCİ KEZ ÖLÜR!
#31.08.2016 05:45 0 0 0
  • Sinif, ögrencilerin gürültü patirtisiyla sallanirken sert görünümlü hoca kapida beliriyor. Iceriye kizgin bir bakis atip kürsüye geciyor.

    Tebesirle tahtaya kocaman bir (1) rakami ciziyor.Bakindiyor. Bu, kisiliktir. Hayatta sahip olabileceginiz en degerli sey...

    Sonra (1)in yanina bir (0) koyuyor Bu, basaridir. Basarili bir kisilik (1)i (10) yapar

    Bir (0) daha... ;Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz

    Sifirlar böyle uzayip gidiyor: Yetenek... disiplin... sevgi... Eklenen her yeni (0 ın kisiligii 10 kat zenginlestirdigini anlatiyor hoca...

    Sonra eline silgiyi alip en bastaki (1)i siliyor. Geriye bir sürü sifir kaliyor
    Ve olayin yorumu: Kisiliginiz yoksa, öbürleri hictir
#31.08.2016 05:40 0 0 0
  • noimage

    Hasretini gecenin avuçlarında eleyip yine sana yazıyorum. Yüreğimi mürekkep bilip sana akıyorum hiçbir yerde durmadan. Yoksul kelimelerimi sevdanda tüketip gözlerinin derinliğindeki huzura uzanıyorum. Uzandıkça seni anıyorum her nefes alışımda..

    Saatler, geceyle akşam arasını göstermekte. Yıldızlar bile serilmedi gökyüzüne daha.. Oysa bir yıldız misali yüreğimi senin gözlerine serdim. Bu satırları okurken sen kelebeğin sırtına uzanıp dinlendir gözbebeklerini.
    Bu gece her şeyi unutup gözlerini kapat hayali bir Cennete.
    Yağmur, kirpiklerinde yıkandığı için bu kadar ıslak. Güneş, yeni sabahlara gözlerinde uyanıp ılık nefesinde soluklandığı için bu kadar sıcak. Susuz Anka kuşları senin gözbebeklerinden hayatı içtikleri için umuda delicesine kanatlanıyorlar. Ve küskün çicekler senin avuçlarında yeşerdikleri için mutluluklara tomurcuk açıyorlar.

    Geceye kapat gözlerini.
    Umuda nefes alıp
    Sevdama ser yüreğini.
    Hasreti yakıp
    Vuslata bırak sevda kelimelerini...
    ....Şimdi söyle...
    Büyük aşklar böyle mi biterdi...?
    noimage
#30.08.2016 19:58 0 0 0
  • noimage

    Dünyanın en ünlü kalp doktoru ; Michael De
    Bakey' ın arabası bozulmuş, arabasını ...tamire götürmüş ?.....Tamirci
    arabasının kaputunu açmış ve dr.Michael De Bakey' e dönerek ; Size
    birşey soracağım neredeyse ben ve siz aynı işleri yapıyoruz..Mesela ben
    şimdi itina ile kaputu açacağım bir bakışta problemin nerede olduğunu anlayacağım,kapakçıkları temizleyeceğim, gerekirse kabloları, motor yağını
    değiştireceğim, hatta çok gerekli ise motoru çıkarıp yerine yenisini
    takacağım !..Söylesenize nasıl oluyorda siz milyon dolarlar
    kazanıyorsunuz ama ben meteliğe kurşun atıyorum..? Bunun üzerine dr. De
    Bakey tamircinin kulağına eğilmiş ve şöyle demiş ; Bunların hepsini
    motor çalışıyorken yapmayı denesene...!
#30.08.2016 16:29 0 0 0
#30.08.2016 16:25 0 0 0
  • Büyümeyeyim be anne
    Bırak beni
    Senin bebeğin olarak kalayım

    Büyümeyeyim be anne
    Sen yine yatır beni dizine
    Saçlarımla oyna
    Ben dizlerinde Uyuyakalayım

    Büyümeyeyim be anne
    Büyütme beni
    Akşam yatarken getir sütümü
    O içmediğim sütü ellerinden içeyim

    Büyümeyeyim be anne
    Yalvarırım büyümeme engel ol
    İzin verme
    Büyüyeceğimde N'olcak ki anne
    Kim sevecek ki senin kadar beni
    Ben sevsem de Beni kim sevecek anne

    Büyümeyeyim be anne
    Boşver ya büyümeyim
    Hayat dizlerideyken daha güzeldi
    Dizlerindeyken dokunamazdı kimse
    Ve kimse kıramazdı kalbimi

    Büyümeyeyim be anne
    Aşkların en büyüğünü yaşıyorum seninle
    Büyütme be anne beni
    Karşılıksız sevginle seveceksi biliyorum hep beni
    Söylesene anne Kim sever
    Senin gibi beni

    Büyümeyeyim be anne
    Hep yanında kahkaha atan bebeğin olarak kalayım
    Büyürsem annne
    büyürsem
    Ağlatırlar beni
    Eğer ağlarsam sen görme

    Büyütme Anne n'olursun büyütme
    Büyüdümde n'oldu ne geçti elime
#30.08.2016 16:16 0 0 0
  • noimage

    Söylediğimiz her sözün üzerinde bir tebessüm olmalı değil mi? Gül yaprağı gibi zerafetle hem suyun üzerinde kalan hem batmayan, hem ıslanan hem ıslanmayan. En önemlisi bardak ne kadar dolu olursa olsun suyu taşırmayan... Sözü dolduran ancak taşırmayan bir tebessüm.
    Öykü şöyle:
    Dergahın kapısı hikmeti arayan herkese açıktı.
    Hakikatin peşine düşen herkes kabul ediliyordu. Dergahta geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti.
    Bir gün dergahın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi.
    Burada sessizce ve sezgiyle buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu.
    Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki mürid, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, dergaha girmek, fikir halkasına dahil olmak, burada kalmak istiyordu.
    Mürid bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı.
    Bu “Yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz”demekti.
    Yabancı dergahın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.
    Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki mürid saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeri aldı.
    Dergahta suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.
    Kalbin sükununu bozmayan sözler su üzerinde gül yaprağı gibidir.
    Kalbinde böylesi sözlere yer olsun her zaman..
    Dostun damağında yetişen gül yaprağı dimağında gülistan olacak nasılsa..
    Suyu taşırmadan, sükunu bozmadan, kalbi yormadan,sabrı daraltmadan…

    HAYDİ BİR GÜL!…
#30.08.2016 16:13 0 0 0
  • Mahkeme salonunda, sen yaslarindaki yasli çiftin durumu içler acisiydi.Adam inatçi bakislarla, suskun ninenin aglamaktan iyice çukurlasmis gözlerini ve bikkin bakislarini süzüyordu.

    Hakim tok sesiyle, yasli kadina:

    "Anlat teyze, neden bosanmak istiyorsun?"

    Yasli kadin, derin bir nefes çektikten sonra bas örtüsüyle agzini aralayip, kisilmis sesiyle konusmaya basladi.

    "Bu herif yetti gayri, 50 yildir bezdirdi hayattan..."

    Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün manset yapan gazetecilerden birinin flasiyla bozuldu. Kim bilir nasil bir manset atacaklardi, yasanmis 50 yilin ardindan? Çok sayida gazeteci izliyordu davayi... Kadin neler diyecekti ? Herkes, onu dinliyordu. Yasli kadinin gözleri doldu ve devam etti:

    "Bizim bir sedef çiçegi vardi çok sevdigim... O bilmez... 50 yil önceydi.. O çiçegi bana verdigi çiçekler arasindan kopardigim bir yapragi tohumlamistim, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadi onlari yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya basladi.O zaman adak adadim. Her gece günes açmadan önce, bir tas suyla sulayacagim onu diye... Iyi gelirmis derlerdi. 50 yil oldu, bu herif bir gece kalkip bir kerede bu çiçegi ben sulayayim demedi. Taa ki geçen geceye kadar...O gece takatim kesilmis uyuyakalmisim... Ben, böyle bir adamla 50 yil geçirdim. Hayatimi, umudumu, herseyimi verdim. Ondan hiçbirsey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildigim görevlerden birisini yapmasini bekledim.Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."
    Hakim yasli adama dönerek;
    "Diyecegin birsey var mi, baba?" dedi.
    Yasli adam bastonla zor yürüdügü kürsüye, o ana kadar suçlanmis olmanin utangaçligini hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi.

    Tane tane konustu:
    "Askerligimi Reisicumhur köskünde bahçivan olarak yaptim. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime'mi de orada tanidim. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. Ilk evlendigimiz günlerin birinde, boyun agrisi nedeniyle, onu hekime ***ürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa; boynundaki kireç sertlesir, kötülesir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansin, gezinsin dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun... Lafim geçmedi... O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yuz tuttu. Ben ona: "Gece çiçek sularsan geçer dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandirdim ve onu seyrettim. O sevdigim kadini, yavrusu bildigi çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki..." dedi adam. O yastaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle... "Her gece, o yattiktan sonra uyandim. Saksidaki suyu bosalttim. Sedef, gece sulanmayi sevmez, hakim bey... Geçen gece de... Yaslilik... Ben de uyanamadim. Uyandiramadim... Çiçek susuz kalirdi ama kadinimin boynu yine azabilirdi. Suçlandim...Sesimi çikartamadim..."
    O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes agliyordu...
    "Sevgide cömert ama sevdiklerimizi kirmada oldukca cimri olalim"
#30.08.2016 16:07 0 0 0
#30.08.2016 15:56 0 0 0