Oldukça yaygın bir hastalıktır. Hasta olduğuna inanma,hastalık hastası da diyebiliriz.
Diğer hastalıklarla eş zamanlı olarak görülebilir.Genellikle 20 yaşlarında başlar ve yaş ilerledikçe semptomların görülme sıklığı çoğalır.
BELİRTİLERİ
1 bedensel meşguliyet
2 hasta olmadığına dair güvence verilmesine rağmen hasta olduğuna inanmak
3 hastalık fobisi
Domuzlar, insanlar gibi, “memeliler” sınıfının üyeleridir ve vücut sıcaklıklarını sabit tutmaları gerekir.
Şiddetli sıcaklık değişimlerine karşı oldukça duyarlıdırlar. Domuzların, vücut sıcaklıklarını etkin bir şekilde düzenleyebilmelerine yetecek miktarda ter bezleri yoktur.
Buna çözüm olarak, "çamur ve su banyosu yapma” gibi davranışlar geliştirmişlerdir. Bu sayede, vücutlarını uygun sıcaklıkta tutabilirler. Çamur banyosu aynı zamanda onları güneş yanıklarından ve böcek ısırmalarından da korur.
Hayatımızı anlatmaya başlarken bu veya buna benzer cümleler kurarız... Sonra herhangi bir yerinden yada bizi en çok etkileyen yerinden başlarız. Hayat dediğimiz süreç kimi zaman anlamsız gelse de aslında hiç kopamadığımız, vazgeçemediğimiz bir sevgili gibidir.
Yaşam nefes alır ve canlıdır. Biz doğduğumuz an o da bizimle doğar, büyür, gelişir, yaşlanır ve ölür. Biz hata yaptığımız an yapar “dur demez”, çünkü bize bağlıdır. Vefalı bir dost gibidir biz ondan vazgeçmediğimiz sürece o da bizden vazgeçmez. Hani zaman zaman suç işleriz yada başımıza can yakan bir olay gelir ve biz `hayat bu kahretsin` deriz ya, olayın iç yüzü hiç de öyle değildir. Aslında ipler ya bizim oluş sebebimize yani “ O MUHTEŞEM YARATICIYA” yada “ BİZ ZAVALLI YARADILMIŞA” bağlıdır. Hayatın hiç bir suçu, günahı yoktur. O bizim nefesimiz, bizim oyun alanımızdır.
Bu alani neyle doldurmak istersek, onunla doldururuz.
Yaşam bizimle var, bizim için var, bize armağan...
Güzel bir gülüş, karanlık bir eve giren güneş ışığına benzer.
Gülmek insana özgüdür, güneş gibidir. Hem gülenin hem de karşısındakinin dünyasını aydınlatır.
Bunu bilmemize rağmen pek gülemiyoruz. Yaşamın zorluklarından olacak gülmek çok da kolay değil.
Her şeye rağmen, gülmeyi sanat haline getirenler de var. Zaten psikologlar da: "Gülün, gülemiyorsanız da gülmeye çalışın, rol yapın" diyor. Zamanla alışkanlık yaparmış. Vücudumuz mutluluk hormonu salgılıyormuş gülünce. Peki insanlar neden gülmeyi beceremezler çoğu kez ?
Bunun birçok nedeni olabilir: ekonomik, sosyal, psikolojik...
Baştan, gülmek insana özgü demiştim.Allah'ın insana verdiği en önemli meziyet.
Gülmek insanın içini ısıtır. Karşısındaki insanın dünyasında mutluluklar saçar. Tamam hepsi doğru... Fakat yine de gülmeyi beceremiyoruz. Gülemeyişimizin nedenini biraz da kendimizde arasak diyorum. Bütün zorluklara rağmen gülmek için bir çabamız var mı? Emek sarfetmeden hiçbir şey elde edilmiyor. Edilse de kolayca tükenip gidiyor. Öyleyse hemen bugünden başlamalıyız. İnsanları, hayatı sevmeliyiz. Bütün canlıların yaşam alanlarına saygılı olmalıyız. Bunun yanında gülmenin mutluluğa giden yolda vazgeçilmez bir reçete olduğunu anlamalıyız.
Gülmek, mutlu olmak, yaşamın bunca güçlüklerine karşı koymak için bize direnç ve güç verecektir.
"Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmeZ....
bazen içine attıkları kemiriyor insanı.
ya hayatına hiç almayacaksın ya da sildin mi zerre kadar iz bırakmayacaksın.
yoksa gecenin bir yarısı öyle bir sızlatır ki içini dünya başına döner.
yine hüzün uğradı geceye.
sabah gittikçe uzaklaşıyor benden. o da sevmiyor beni herkes gibi.
yalnızlık ağızda çoğalan tatsız lokma, ne yutabiliyorum ne de atabiliyorum.
adı hasret, sızısı sonsuz, yatağım onsuz...
titrek bir iç çekişi hakim bedenime, onsuz olmayacak biliyorum.
duvarlar üzerime geliyor, daralıyor ruhum. Ecel gelse eğeceğim boynumu önüne bir koyun gibi.
gözlerimi kapatmak geçiyor içimden sonsuz bir uykuya, uyumak , uyumak... ve bir daha uyanmamak...
ne güzel bir vuslat demi ölüm denen meçhul son.
ama biliyorum ki her iki dünyada da olmayacak yanımda.
gizli bir mektup sıkıştrayım cebine. git onun kapısını döv usulca. gözyaşlarımı gotür. o yağmuru çok sever bilirim. penceresinden sız içeri. bir su gibi avuçlasın beni , ellerinden kalbine sızayım ...
git rüzgar, al gel onu...
Vücudumuzu yöneten merkez beyindir. Bütün aktiviteleri beynimiz sayesinde yaparız. Dolayısıyla beyindeki hücreler arasında elektriksel bir bağlantı vardır. Merkezi sinir sistemi hücrelerinin beklenmedik, aniden elektriksel boşalması sonucu epilepsi ortaya çıkar. Bir kaç dakika sürer ve sonra geçer. Bu durum bir defadan fazla meydana gelirse buna epilepsi hastalığı denir. Halk arasında “sara” hastalığı olarak bilinir. Nöbetler şeklinde görülür.
Dünyada yaklaşık 40 milyon sara hastası vardır. Ülkemize bu sayı 700 bin civarındadır. Toplumda sara hastalarına genelde kötü gözle bakılmaktadır. Oysaki epilepsi sadece sinirsel bir hastalıktır ve epilepsi hastaları asla deli değildir ve hastaların zeka anormallikleri yoktur.
Genelde epilepsinin nedeni bulunamaz fakat sıklıkla çocukluk çağında ortaya çıkan bu hastalıkta bazı etmenlerin hastalığa neden olduğu bilinmektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
Doğuştan gelen faktörler: Doğum sırasında beynin oksijensiz kalması ya da zedelenmesi, genlerin bulunduğu kromozomlarda meydana gelen hastalıklar, enzim eksikliği,
Beyin zarlarında iltihap oluşması, menenjit, beyinde meydana gelen tümörler,
Gebelikte ortaya çıkan, bebeğin gelişmesini önleyen bazı hastalıklar, annenin sigara, alkol, madde kullanması,
Trafik kazası sonucu beyin zedelenmesi, travma geçirme,
Ateşli havale geçirme, epilepsinin nedenleri arasında yer almaktadır
EPİLEPSİ NASIL TEŞHİS EDİLİR?
Epilepsi teşhisinde hasta yakınlarının, doktora vereceği bilgiler çok önemlidir. Nöbetin ne kadar sıklıkla meydana geldiği, nöbet sırasında neler olduğu hasta yakınları tarafından dikkatle incelenmeli ve bu bilgiler doktora iletilmelidir. Doktor- hasta yakını iletişimi çok önemlidir. Ailede başka birinde de bu nöbetin olup olmadığı öğrenilir. Ancak epilepsi tedavisi uzun sürdüğünden, kesin teşhis koymak için kesin bulgular gereklidir. Bunun için de bazı tetkikler gerekecektir. Beyin tomografisi, EEG, emar ve bazı testler istenir. Bu testler, ayırıcı tanı konması için mutlaka yapılmalıdır.
Dünyanın en ilgi çekici imparator mezarı olarak kabul edilen, yaklaşık 2 bin yıl önce Çin tarihinin en önemli kişiliklerinden biri olan İmparator Qin Shihuang tarafından inşa ettirilmiş olan ve dünyanın 8. Harikası olarak tanımlanan müzenin diğer adı imparatorun ismini taşıyan Qin Shihuang Mezarlığıdır.
Mezarı yaptıran Qin (M.Ö 259-M.Ö 210), Çin feodal toplumunun ilk imparatoruydu. Çin'i birleştiren ilk hükümdar olan Shihuang döneminde Çin siyasal güçlenme aşamasına başlamıştır.
O zamanlar imparatorlar kendileri için lüks mezarlar hazırladıklarından, Qing Shi huang da daha 13 yaşındayken, tahta çıkar çıkmaz hemen mezarını hazırlamaya başladı. Başlangıçta yüksekliği 120 metre, genişliği de 500 metre olan bu mezarın günümüzdeki yüksekliği 76 metre genişliği de 100 metreye kadar indi. Tarihi kayıtlara göre, yaklaşık 20 milyon nüfuslu Qing İmparatorluğu'nda 700 bin kişi bu mezarın inşasında çalıştı.Mezar hem dev bir imparator sarayı gibi, hem de bir savunma kenti gibi görünmektedir. Qing Shihuang, hayatı boyunca kullandığı her şeyi bu yeraltı mezarına taşımıştır. Çocuk doğurmayan cariyeler ve mezarı inşa eden ustalar bile onunla birlikte toprağa gömülmüştür. Bunun amacı cariyelerin başkalarıyla evlenmesini ve mezarın bilgilerinin dışa sızmasını önlemekti.
Qing Shihuang, önceleri 4000 çocukla birlikte toprağa gömülmek istiyordu ve vezirine böyle emir verdi. Vezir de halkın isyan etmesi önlemek için Qing Shihuang'a gerçek gibi görünen asker ve at heykelleri yaptırılmasını önerdi. Qing Shihuang, bu öneriyi beğendi ve yeniden emir verdi.
Terra Cotta askerleri ve atları 20.yüzyılda ortaya çıkarılan en önemli ve en görkemli arkeolojik kazıdır. Çalışmalara hala devam edilmektedir. Şu ana kadar 500 asker heykeli, tahtadan yapılmış savaş 18 arabası, 100’den fazla at heykeli çıkarılmıştır.
Müzede sergilenen asker ve at heykelleri toplam 3 dev çukurda bulunmaktadır. Tahminlere göre, bu 3 çukurdan 8000'den fazla heykel çıkarılacaktır. Heykellerin hiç biri birbirine benzememektedir ve canlı gibi görünmektedir. Heykellerin hepsi, Çin'in ilk imparatoru Qing Shihuang'ın koruma birliğindeki askerlere göre yapıldı. Asker heykellerine dikkatli bakılınca, nereli oldukları da anlaşılmaktadır. Çünkü Çin'in doğu ve batısında yaşayanların görünüşleri farklıdır.
Heykellerden en ağır olanı 300 kilo, en hafif olanı ise 100 kilo kadardır. Bu heykel askerlerin ortalama boyu, 1 metre 80 santimetre civarındadır. Qin Shihuang Mezarı’nın büyük tarihi değer taşımasından dolayı, Qin Shihuang Mezarı ve Yeraltı Heykel Ordusu, 1987 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirasları Listesi’ne alınmıştır
.
2009 adet tavuskuşu tüyünden dikilmiş ve 1.5 milyon dolara mal olan gelinlik damatların gözünü korkutacak
Düğününüzün gerçekten akıllarda yer etmesini istiyorsanız, tam 2009 adet tavuskuşu tüyünden dikilmiş bu gelinliğe alıcı gözüyle bir bakın. 1.5 milyon dolara (2.39 milyon TL) mal olan tasarım, sekiz işçinin 40 günlük çalışmasının eseri. Ortalama bir erkek tavuskuşu yıllık tüy dökme döneminde 200 tüy döküyor. Bu, elbise için 10’dan fazla tavuskuşunun tüyleri kullanıldı demek oluyor. Ancak gelinliğin göz alıcı renklerine ve tüm ihtişamına rağmen gelin adaylarına tavuskuşu tüyünün bazı kültürlerde kötü şans anlamına geldiğini hatırlatmak gerek...
Bazen bizi alıp coşkun sulara attı duyduğumuz bir kelime…. Bazen kara bir çivi gibi çakıldı beynimize, paslandı kaldı ve hiç çıkaramadık…
Bazen güller saçarken insanın gülen gözlerine, bazen ateş gibi yaktı geçti içimizi…
Kimi zaman ölüm fermanımız oldu, kimi zaman da tek bir kelime hayat verdi gönlümüze.
Sevda olup doldu bazen içimize, nefret olup aktı bazen de göz pınarlarımızdan…
Kimimiz bir kelimeyi duymak için yollara serdik hayatımızı, kimimiz yüzlerce kez duyup aynı kelimeyi hoyratça harcadık gitti…
Bazen hasret kaldık bulamadığımız bir kelimeye,Dolduramadık bir türlü kayıp kelimenin hayatımızdaki gediğini…
Çok acımasız oldular kimi zaman… Tokat gibi patladılar suratımıza..Nerden geldiğini anlamadığımız görünmez bir elin attığı bir tokat…
Kimi zaman da hiçbir şey ifade etmediler bize… Harflerin yan yana getirdiği matematikdiler sadece öylesine sıralanıp giden..
Bazıları çok can yakıcıydı, çok sıcaktı bazıları… Çok garip, çok soğuk, ya da çok sevgi dolu oldular kimi zaman da… Ama hepsi de çok güçlüydüler…
Bazen tek bir kelime açarken bütün yolları önümüze, bazen de aynı kelime yolumuzu şaşırttı…
‘Belki’ oldular, ‘kim bilir’ oldular, ‘bitti’ oldular, ‘evet’ oldular, ‘hayır’ oldular, ‘seviyorum’ oldular, ‘aşk’ oldular, ‘sevda’ oldular, sıra sıra dizilip önümüze her yerden çıktılar karşımıza… Ama çoğu kez yanlış zamanda beliriverdiler, bir türlü doğru sıraya girip doğru kapıları açtıramadılar…
Bu kez de ‘keşke’ olup geçtiler karşımıza… ‘Ya da’ oldu bazıları sonra…
Ama benim kelimelerim her zaman çok güçlü oldular…
Yalnızlığım isyanımdır aslında, bir başkaldırıdır sevmeyi bilmeyen kalplere. Ne kadar kirletilmiş ruh ve değeri kaybettirilmiş aşk varsa, hepsine karşı onurlu bir duruştur.
Yalnızlığıma dokundurtmam çünkü o benim gücümdür. Yüreğime söz geçirip geceler boyu, saklayıp kolladığım yanımdır. Kadınlığımın erdemli savaşıdır yalnızlığım ve bazen sadece kırgın bir kalbin sessiz gösterisidir.
Aşka olan inancım hep yerinde durur. Bütün zorluğuna rağmen yaşamın, düşmeden durabiliyorsam, sebebi aşktır. Bütün hırsım, çabam aşkın varlığını anlatabilmek içindir ve aşkı kirletenlere cevabımdır yalnızlığım.
Uzun karanlık saatlerinde düşünüp dururum, aşkı, sevdayı, ilişkileri, dünyayı, işleyen düzeni ve elimde yine aşk kalır. Sevmeyi hiç öğrenmemiş, aşkı hiç tatmamış kalpleri düşünürüm, üzülürüm için için ve dua ederim onlara. İnsan mutlaka birini sevmelidir. Kimse için değil, sadece ve sadece kendi için sevmeyi öğrenmelidir. Hatta önce kendinden başlamalıdır sevmek çünkü başkasını sevmeye giden yol buradan geçer.
Yalnızlığını da sevmelidir insan, bir düş bahçesinde yaşamak gibi, yüreğinin derinliklerinde yatan ruhunu görmelidir. Sakladığı renkleri görmelidir. İyisi kötüsüyle ne kadar huyu varsa, ne kadar anı biriktirmişse ve ne kadar değerli ders taşıyorsa cebinde, hepsini tek tek incelemelidir.
Kimi ayna karşısında, kimi öğrendikleriyle, kimi duvara çarptığında yüzleşir kendiyle, en çok o zaman lazım olur insan sevmek. Ben her hayal kırıklığımın, kayboluşumun ardından gözlerime bakmayı öğrendim. Koca evrende, bir kum tanesinden daha küçük olduğumu yalnız kaldığım ama kendimle çok kalabalık olduğumda anladım. Anladım ki, bir tek sevmek kurtaracak beni, bizi, hepimizi…
Bunları bilince, sahtekar bir aşkın kolunda heba etmiyor insan gönlünü ve hiç değmeyecek birine gözyaşı dökmüyor. Aslında, o kadar değmeyen birine de sevdalanmıyor aklının yettiğince ve yalnızlığıyla mağrur bir çiçeğe dönüşüyor kadın. Aşkın o büyük ve mucizevi ışıklarını görmeden, dağınık bir yatakta uyanmıyor. Belki seven olur diye sokaklar boyu gezmiyor. Kandırılmışlığı, ihaneti, korkuyu, hüznü yaşamıyor. Yalnızlık insanı olgunlaştırıyor ve aşka giden en doğru yolu gösteriyor. Biraz tek başına kalıp düşününce insan, kalbini, ruhunu temizliyor. Arınıyor geçmişin kirinden, yeni ve bembeyaz bir sayfada hak ettiği sevdaya hazırlanıyor. Bazen yalnızlık bile kadında asil duruyor
Sevgide yalan olmaz, rutin olmaz, menfaat olmaz, ihanet olmaz.
Sevmek; hiç beklemediği bir anda, hiç bir şey demeden sarılabilmek, saçlarını okşayabilmektir. Sevmek; zor anında yanında olduğunu hissettirebilmektir.
Sevmek; sıkıntılı zamanlarda sözle değil, özle destek olabilmektir. Sevmek; kaybetmemek için kıyasıya mücadele edebilmektir.
Sevmek; "tekrar tekrar ne gereği var ki" diye düşünmeden defalarca " Seni Seviyorum" diyebilmektir.
Sevmek; arabayı birden durdurup, köşedeki çiçekçiden bir çiçek alıp verebilmektir.
Sevmek; hiç gereği yokken bile ona küçücükte olsa bir şey almak, onu sevindirmek isteğidir.
Feryadı isyan varken dilinde. Kaçak gözyaşı akarken gözünde.. Uçurumda kırık bir dal kalırsa elinde...
SÖYLE,TUTUNMAK MI ZOR, DÜŞMEK
Mi..?
Gözlerin umutsuz hayale dalarken... Ellerin imkansızlıkta imkan ararken...!! Yüzündeki son tebessüme acı değerken...
SÖYLE; GÜLMEK Mi ZOR, AĞLAMAK MI...?
Aşklar yalana kulluk ederken.. Ömür zamana boyun eğerken...!! Ölmek için erken yaşamak için çok geçken...!!
ŞİMDİ SÖYLE;. ölmek mi zor yoksa SENSİZLİK mi..?
Hayat işte.. Yüzümüz güldü de, yüreğimiz gülmedi hiç bizim. Mert olduk namertliği gördük.
. Vefalıydık, vefasızlığı yaşadık.. Tutunduğumuz dallar elimize geldi, güvendiğimiz dağlara karlar yağdı..
Sevdik söyleyemedik. Hep yanlış anlaşıldık.. Hayat işte.. Sınandık, aldandık, yüreğimiz yandı..
Ve biz hep kaybettik; hayat kazandı..
Son Günlerde Gözlerim Söz Dinlemez, Yağmurları Andırır Oldu....!
Dilim Suskuluğu Yüreğim İse " Son " Zamanların Küskünlüğüyle Boğuldu....!
Zordu Çınar Ağacı Gibi Olupta , Her Şeye Göğüs Germek....! Zordu.....!
Beklentimde Yok Ey Hayat....! Senden Şimdi Küstürdüğüm Yüreğim,
Suskunluğu Tercih Eden Dilim , Bende Kalan Son Hazine Gibi....!
Onuda Almak İçinse Uğraşın Al Be Senin Olsun......! BEN YAŞARKEN ÖLENLERDENİM......!
DAHA NE OLSUN...! Daha Ne Duymak İstiyorsun...!