Digital kamera telefonla buluştu...
Mutlu bir anı yakalamak ve paylaşmak istediğinizde bir kamera. Kolayca mesajlaşmak, eğlenmek ve her yere bağlanmak istediğinizde bir cep telefonu. Resimlerle yapabileceğiniz herşey. Ve çooook geniş bir bellek. Nerede olduğunuzu ve nelerden hoşlandığınızı gösterin. Ve bir video kameraya sahip olmak isterseniz, K700 emrinizde. K700 daha fazla görüntüyü yaşamınıza taşıyacak. Ve QuickShare ile kolayca paylaşacaksınız.
Standart Gsm
Ağırlık (Gr) 93
Şebeke Frenkansı (Mhz) 900-1800-1900 Tri Band
Boyut ( En x Boy x Yükseklik ) mm 99 x 46,5 x 19,5
Konuşma Süresi ( Saat/En Fazla ) 7
Bekleme Süresi ( Saat/En Fazla ) 300
Telefon Hafızası 41 MB dahili bellek
Ekran Tipi 65,536 renkli TFT ekran
Pil Tipi (mAh) 670 Li-Polimer
Wap Var
Titreşim Var
Handsfree Var
Infra Red Var
Dahili Modem Var
Oyun Var
Polifonik Melodi Var
Mp3 Çalar Var
Ses Kayıt Var
Ses ile Arama Var
GPRS Var
Bluetooth Var
MMS Var
Destekleyici GSM Hizmetleri Var
Kutudan Çıkan Aksesuarlar Kullanma Kılavuzu,Şarj Cihazı,Pil,Stereo Kulaklık,CD
Diğer Özellikler
65.536 renk geniş TFT ekran,Dahili FM Radyo,Uzun SMS (Metin Mesajı),Resim efektleri,Vizörlü ekran,176x220 piksel ekran,Resim galerisi,E-mail,Resimli Telefon Rehberi,EMS (Resimli Melodili Mesaj),QuickShare, Dahili VGA, 4x zum,kamera ışığı,Resimli duvar kağıtları,Ekran koruyucu,Tema ekranı,Ses kaydedici (Ortam sesleri),Video çekme, video oynatma, video streaming,MMS (Multimedya Mesajlaşma Sistemi),MMS kalıpları, 40 ton polifonik ses, Java, Melodi besteleyici/MIDI (Müzik DJ) ,MPEG4 Görüntüleme,Online İçerik,Java ve Mophun indirilebilir oyunlar,Yüklü Oyunlar,MP3 Çalma, RS232 kablo desteği Sync ML,GPRS,Yüksek Hızda Data,Infrared bağlantı noktası,Senkronizasyon Apple®,PC Senkronizasyonu
İçinde bir can dolaşıyor ki onun,
bir türlü doğuramadığı bebek gibi...
Bir şeyler var söyleyeceği ama
ağzı her açıldığında
engelliyor yüreği.
Siz onu tanımazsınız.
Yapraklarından eski şiirlerin eksilmediği
kitap sayfaları arasında kurutulmuş
bir çiçek gibi.
Ve unutmadan bir zamanlar
deli divane sevildiğini,
kenetlemiş oturmuş
penceresinin önünde
birbirine ellerini.
İmdat Hanım, İhmal Sokağı, on altı numara.
Hüzünlenir penceresinde ara sıra
hatırlayıp eski sevgililerini...
Tutup ona gençlik zamanlarını verseniz
-hani uğruna bıçakların çekildiği,
canların verildiği,
bir içim su olduğu eski günlerini-
tüm varlığını seriverir ayaklarınıza.
Hem zaten ne varlığı kalmış ki
şu üç günlük dünyada?
Kırkında göçmüş bir kocadan miras
küçücük bir evceğiz
-nohut oda bakla sofa-
Ve bankada
yılların emekleriyle anca birikmiş
üç otuz para
-onu da tenezzül edip almaz kimse yani
atıverse sokaklara! -
İmdat Hanım bir hüzünlenir ki görmelisiniz
eski bir İstanbul şarkısı çaldığında radyoda.
Hele bir de sallanıyorsa koltuğunda
hepten dayanılmaz olur yüreğinin sancısı.
Yaşlar emekler gözlerinden, belirgin
ve utanır gibi sokağından
perdelerini örter sıkı sıkı.
Çocuk gibi uykulara sığınır
karanlığın sessizliğinden
fazlasıyla tedirgin.
Canım ne bulmuştur ki zaten
bunca yıllık hayatında?
Gençlik gençlik diye yandığı
işte şu fotoğraflardaki eskimişliktir.
Hem gençliğinden eline
-bir kaç tatlı kaçamağın tadı harici-
ne geçmiştir?
Nice erkekler yanmışken ona, gidip
kırkında ölecek bir fukaraya gönül vermiştir.
İhmal Sokağı, on altı numara.
Kapı içerden sürgülenmiştir.
İmdat Hanım eskiye bandırmış gözlerini
bir küçük rakıyla tazelenmiştir.
Gencecik bir kız olmuştur zihninde.
Kalkıp çarliston yapmalıdır şimdi.
Hatta çıkarıverip giysilerini,
dökünüp tüm kırışıklarını bir de
narin vücuduna aynalarda bakmalıdır.
Kendine kavuşamamış eski aşıklarının böylece
birer birer kemiklerini sızlatmalıdır.
Açıvermelidir şimdi on altı numaranın kapısını,
İhmal Sokağının parke taşlarına basmalıdır.
Bir uçurum olmalıdır sokağın sonunda,
Kendini boşluğa bırakmalıdır.
Bu yalnızlığın ellerinden kurtulmalıdır artık;
Anı olmuşsa madem tüm sevdiği zamanlar
onlara karışmalı,
arada hatıra gelen bir anı olmalıdır.
Rakısı bitmiştir zaten,
Beyaz peyniri iyiden iyiye sararmaktadır...
Düşleri kalmamışsa eğer tazelenecek,
hayalleri de avutmuyorsa artık gönlünü
bu nankör dünyaya niye katlanacaktır?
Kendini bıraktığında bir uçurumdan
boşluğa düşmek yerine
gökyüzüne savrulup yıldızlara çarpsa,
tüm vücudu yıldız taneleri olup saçılsa geceye,
inan olsun burada beş dakika durmayacaktır.
Ama bu gece de geç kalmıştır be güzelim!
Çatıların üzerinde güneş ağlamaktadır.
Kuşlar cıvımaya başlamıştır yine.
Utanmadan dünya
yeni bir güneş daha doğurmaktadır.
Işığı gezinirken güneşin İhmal Sokağında
on altı numaranın perdeleri açılmaktadır.
Radyoda eski bir İstanbul şarkısı...
Yaşlı bir kadının yüreğinin sancısı
pencereden sokağa taşmaktadır.
İmdat Hanım penceresinde
yepyeni bir günün
kalabalık başlangıcına inat
yalnızlığına ağlamaktadır.
Arkadaşlarla yemek yiyecektik. Lokantaya gittigimde
henüz kimse yoktu. Bir süre sonra kalabalik bir grup
halinde geldiler. Öpme faslinda o sirada siparis almak
üzere bekleyen garsonu da öpmüstüm! Tabii kahkaha
tufani kopmustu. Iste o an benim bittigim andir Sedat
Abi.
Gece otobüsle Istanbul'dan Izmir'e gidiyordum. Yanimda
oturan da benim gibi iri kiyim olunca komple vücut
temasi oldu. Gecenin ilerleyen saatlerinde, ikimiz
de uyumusken, yanimdaki yolcu birden siçradi. Karimdan
alisik oldugum için, 'Geçti bitanem. Ben yanindayim,
yok bir sey' deyiverdim! Adam gözlerini aralayip
dehsetle bana bakmisti. Iste o an benim bittigim andir
Sedat Abi.
6 yasindayken komsu ablaya izledigim çizgi filmi
anlatiyordum. Babasi da yanimizda oturuyordu. Çocuk
salakligiyla, gorilleri anlatirken, 'Böyle böyle
gögüslerine vuruyorlardi abla. Hem de gögüsleri
seninkilerden daha büyüktü' demistim! Yillar sonra
bizi ziyarete geldiklerinde adam bunu hatirlatti. Iste
o an benim bittigim andir Sedat Abi.
Üniversite yillarim. Kulak rahatsizligimdan dolayi
hastaneye gitmistim. Doktor muayene esnasinda rahat
olmam için benimle sohbete basladi.
'Ögrenci misin?' Evet.' 'Hangi üniversite?' 'Uludag.'
'Ben de oradan mezun oldum.
Hangi bölümde okuyorsun?' 'Isletme' dedim ve bombayi
patlattim: 'Siz hangi bölümden mezun oldunuz?'
'Sence?' Iste o an benim bittigim andir Sedat Abi.
Sabah ofiste telefonla konusuyordum. Telefonu omuzumla
basiminn arasina sikistirmistim. Elimin birinde cep
telefonu, digerinde pogaça vardi. Cep telefonumu sarj
etmek isterken şarj aletinin ucunu birden pogaçaya
soktum! Gören oldu mu diye kafami çevirince de
müdürümle göz göze geldim. Siritiyordu. Iste o an
benim bittigim andir Sedat Abi.
Eve gitmek üzere Bakirköy dolmusu bekliyordum.
Sigaramin kalmadigi aklima gelince önünde durduğum
Tekel bayiine girecekken minibüs geldi. Apar topar
bindim. Soföre parayi uzatip, 'Bir Monte Carlo' dedim!
Adam birkaç saniye yüzüme bakip, 'Abi bu Bakirköy'e
gider' diye cevap verdi! Iste o an benim ve soförün
bittigi andir Sedat Abi.
Halife Bagdat'ta sarayinin balkonunda otururken , bas vezirinin buyuk
bir
heyecanla nefes nefese kosarak geldigini gorur. Bu asiri heyecanin
nedenini
merak ederek, hemen yanina gelmesini ister. Vezir Halife'nin ellerine
yapisir ve aglamakli bir sesle adeta yalvararak;
" Yalvariyorum sultanim, bana izin verin, hemen sehirden gideyim."
" Neden, ne oluyor, nedir bu heyecanin?"
" Az once saraya gelmek icin buyuk bir meydandan geciyordum, yururken
birinin bana cok dikkatli ve cok tuhaf baktigini hissettim, dondum ve
tam
arkamda Azrail'i gordum."
"Azrail'i mi gordun, emin misin o olduguna?"
" Evet , yeminle oydu, gorur gormez tanidim. Simsiyah
giyinmisti,boynunda
siyah atkisi vardi. Gozlerini bana oyle dikmisti ki, sanki beni
korkutmak
istiyor gibiydi. Eminim beni ariyordu. Ne olur, destur verin de, hemen
buradan gideyim. En iyi ati alacagim ve dogru Semerkant'a gidecegim.
eger
hemen yola cikarsam, aksam olmadan Semerkant'ta olurum. "
" Gercekten gordugun Azrail miydi, emin misin?"
" Cok eminim Halifem. Simdi seni nasil goruyorsam, onu da oyle gordum.
Senin
sen olduguna nasil eminsem, onun da olum melegi Azrail oldugundan o
kadar
eminim. Ne olur daha fazla vakit kaybetmeden izin verin de hemen
gideyim."
Vezirini cok seven Halife, tam ikna olmamasina ragmen gitmesi icin
vermis.
Vezir kosarak kendi evine gitmis, en iyi atini cabucak eyerlemis ve
arkasina
bile bakmadan dortnala sehirden cikmis; karanlik basmadan Semerkant'a
ulasmak, olabildigince Azrail'den uzaklasmak kararindaymis.
Veziri gittikten sonra Halife'nin ici rahat etmemis ve zaman zaman
yaptigi
gibi kiyafet degistirerek sarayin arka kapisindan cikip halkin arasina
karismis. agir adimlarla buyuk meydana gelmis ve biraz yurudukten sonra
bir
kosede durmus, tam o sirada , o da tanimis Azrail'i. Anlamis ki,
veziri
gercekten de yanilmamis.
Azrail aslinda taninmasi cok kolay bir kilik icinde, yavas yavas
dolasiyormus. Zaman zaman bir yasli adamin sirtina dokunuyor, elinde
yukleriyle giden bir kadinin kolunu hafifce tutuyormus, ama Halife'nin
disinda, insanlar hic birsey farketmiyorlarmis. Halife heyecanla
Azrail'e
dogru yurumeye baslamis. Azrail de kiligini degistirmis olmasina
ragmen onu
tanimis ve saygiyla egilerek selam vermis. Halife iyice yanina
yaklasip
kulagina egilmis;
" Sana bir sey sormak istiyorum." demis.
" Seni dinliyorum Sayin Halife"
" Benim bas vezirim henuz cok genctir, sagliklidir ve bildigim
kadariyla cok
namuslu, inancli ve durust bir insandir. Bu sabah saraya gelirken onu
bakislarinla cok korkutmussun. Neden ona oyle tuhaf baktin?"
Azrail sakin bir sesle cevap vermis:
" Ben aslinda onu korkutmak istemedim, ona korkutacak bakislarla da
bakmadim. Meydanda kalabaligin arasinda tesadufen yan yana geldik, onu
aramiyordum bile. Ama birdenbire karsilasinca cok sasirdim ve ona
bakarken
saskinligimi gizleyemedim. Onun benim bakislarimda gordugu sadece
saskinlikti."
" Peki , neden bu kadar sasirdin?"
" Onu burada, Bagdat'ta gorecegimi hic sanmiyordum. Onun Semerkant'ta
olacagini saniyordum; cunku bana verilen emirde, onunla randevumuz bu
aksam,
hava karardigi sirada Semerkant'ta.."
Herkesler uyuyordu.
Arabalar, kaldırımlar,
bomboş şişeler, duvarlar..
Şehir bin yıldır yorgun bir adam kadar
derinde uyuyordu.
Mimozalar üşenen güneşe öykünüyordu..
Bir de beyaza,
Parlak, soğuk ve ölümcül..
Doğacaktı kuşkusuz..
Griye dönük bir cıvıltısında suyun
Perdelerin kıvrımlarında saklı eski bir saltanatı
özlemle karıyordu.
Gökte bulut,
bulutta at,
atta balık,
balıkta yürek,
Yürekte yaşlanmış bir çocuk büyüyordu.
Philadelphia oldu,
Ve Atlantis..
Ve hatta kapı gıcırtısı..
Ocakta kahvenin kokusu oldu sonra,
Yere düşen uzamış kül;
Kitapta ayraç oldu..
Gürültü oldu kulaklar dolusu
Tarlada başak, aslanda yele oldu.
Koşuşturma oldu nereye olduğu bilinmeyen
Çayın demi, komşunun kedisi,
Var mıdır nalçaları sevincin? oldu..
Sığamadı kabuğuna;
gidip Çin Seddi oldu..
Yüreğim sızladığı zaman
Gece yarılarından sonra,şafaktan önce
Bilmediğim bir istasyondan,bilmediğim bir müzik geliyor kulağıma:
Uzak
vahşi
Karanlık...
Gece denizleri gibi bir müzik,
Batık gemilerli gece denizleri gibi bir müzik,
Çağırıyor,çağırıyor beni durmadan
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.
Yüreğim sızladığı zaman
Duvarları banka afişli çok eski bir şehrin Cumhuriyet Caddesi'nde iki tüfek bir kelepçe,
Tüfekler garip garip
Kelepçe garip...
Öyle beter
Öyle çamur
Bir yaprak döne yuvarlana,
Bir akarsu bata çıka...
Koşuyor koşuyor bir kadın kelepçenin ardından
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.
Yüreğim sızladığı zaman
Bir kara tank çıkıyor bir ağıttan,bir filmden,bir savaş romanından çıkıp yürüyor sevgilerin,özlemlerin üzerinden.
Aşkların,umutların,oyuncakların,küçük emeklerin,büyük kaygıların üzerinden geçip gidiyor.
Su gibi ilerliyor yangın
İşliyor kıtlık karanlığı
Ölüler birden bire şarkılaşıp
Virüsler bakteriler
Bütün dilleri birden konuşuyor herşey.
Çırpınıyor yerde bir damla kan
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.
Yüreğim sızladığı zaman
Kör bir çeşme başında kör bir kadın geliyor gözlerimin önüne
Bütün iplikleri bütün iğnelere takıyor da
Ne iplikler bitiyor,ne de iğneler.
Götürülmüş oğluna mı
kaçırılmış kızına mı
Geçen günlerine mi
Unutmuş neye ağladığını
Ağlıyor,aranıyor
Aranıyor,
Bıkmadan
Bilmeden
usanmadan.
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.
Yüreğim sızladığı zaman
Ciğerlerime çekerken kötülüğü,
Ellerimle dokunurken kötülüğe,
Ayaklarıma dolaşırken kötülük,
Şu taşı şurdan alıp şuraya koymamanın pis bunaltısı geçiriyor tırnaklarını gırtlağıma.
Kokuyor işyerleri
Kokuyor günaydınlar.
Ne varsa verilmemiş,
Alınmamış ne varsa;
Edilmemiş söz,
Patlamamış öfke,
Uyutulmuş ne varsa
Ne varsa kokuyor birden bire
Ve kayıyor bir şey parmaklarımdan,
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.
Yani ben dört mevsime bölerek bu yürek sızısını,
Günlere,saatlere bölerek bu yürek sızısını,
Sokağım,kentim,vatanım sanarak bu yürek sızısını,
Bir yaprağı durmadan işliyorum bu ölümsüz ağaca.
Tarihin önemli isimleri günümüz Türkiyesinde
yaşasalardı ne olurdu ?
> Akif Kökçe konu üzerinde kafa yorarak bir derleme
yapmış:
>
> Arşimed: Şengül hamamında keseci.
> Attila: Moğolistan'ın Roma Büyükelçisi.
> Baltacı Mehmet Paşa: Laleli'de derici.
> Barbaros Hayrettin Paşa: Mavi yolculukta kaptan.
> Bernard Shaw: Minibüs arkalarına özlü sözler yazan
metin yazarı.
> Brütüs: Dönek köşe yazarı.
> Cengiz Han: Cengiz Han Dans Grubu patronu.
> Çiçero: Barolar Birliği Başkanı.
> Dadaloğlu: Grup Yorum elemanı.
> Darwin: Adnan Hoca'nın müridi.
> Deli İbrahim: Laila'da etrafa dolar saçan playboy.
> Diyojen: Gölge kabinenin, gölge bakanı.
> Dostoyevski: Kumarhanede kurupiyer.
> Dördüncü Murat: Tekel bayii.
> Dracula: Kızılay Kan Merkezi'nde güvenlik görevlisi.
> Evliya Çelebi: Turist rehberi.
> Ford: Levent Sanayi Sitesi'nde kaportacı.
> Ferhat ile Şirin: Caner ile Tülin.
> Harry Potter: İHL öğrencisi.
> Gutenberg: Korsan kitap yayıncısı.
> Büyük İskender: Bursa'da kebapçı.
> İngiliz Kemal: Mütercim tercüman.
> Kanuni Sultan Süleyman: Yargıtay Başkanı.
> Keloğlan: Cem Yılmaz.
> Köprülü Mehmet Paşa: Boğaz Köprüsü'nde gişe
görevlisi.
> Leonardo da Vinci: Leonardo Di Caprio.
> Malkoçoğlu: Değnekçi.
> Mithat Paşa: BDDK Başkanı.
> Lokman Hekim: Korsan ecstasy imalatçısı.
> Montaigne: Deneme Lisesi Müdürü.
> Mozart: Reklam müziği bestecisi.
> Nasrettin Hoca: Yoğurt fabrikatörü.
> Neron: Eminönü'de çakmaklara gaz dolduran adam.
> Piri Reis: Üsküdar - Beşiktaş arasında motor
kaptanı.
> Robin Hood: Sülün Osman.
> Robinson: Kınalıada'da faytoncu.
> Yunus Emre: Türk Dil Kurumu Başkanı
İzmir' den M.T. soruyor :
Ben 38 yaşında, kimya ögretmeni bir genç bayanım. Üç ay kadar önce
kısmetim açıldı ve iyi niyetli bir gençle tanıştım. Geçen hafta da
nişanlandık.
Mutluluktan uçuyordum ki dün laboratuarda korkunç bir sey keşfettim.
Nişanlımın bana aldığı yüzüğü denemek için civaya attım ve maalesef
yüzdü. Halbuki saf altının özgül ağırlığı civanınkinden fazla,
yüzüğün batması gerekirdi. Demek bana aldığı yüzük saf altın değil,
öyleyse sevgisi de saf olamaz. Şimdi ben bu civayı nişanlımın yemeğine
koyup bu işi bitirmeyi düşünüyorum, ne dersiniz?
Sıkı durun şimdi, işte Güzin Abla' nın Cevabı :
Arşimet'in hayatına her yönüyle vakıf olduğunuz anlaşılıyor.
Yalnız yüzey gerilimini hesaba katmamışsınız, civanın yüzey
gerilimi suyunkinden çok daha fazladır, böylece kendinden ağır cisimleri de
kaldırabilir, çünkü o cisim batarken ortaya çıkartacağı yüzey için harcaması
gereken enerji,kendi potansiyel enerjisinden fazla olabilir. Ayrıca
civanın saf olmama ihtimali de var, o yüzden ani kararlar vermeyin
derim.
Sismandi. Her gün yakiniyordu sismanliktan. Gazetede bir ilan gördü:
>
> - Zayiflamak istiyorsaniz bize geliniz.?
>
> Hemen oraya gitti, içeri girdi, duvarda tarife vardi:
>
> - 1saatte 1 kilo zayiflamak 2 milyon lira, 5 saatte 5 kilo zayiflamak 10
> milyon lira.
>
> 2 milyonu verdi, 1 saatlik odaya girdi, girdi ama çok sasirdi.
>
> Küçük bir hamamdi burasi. Karsida da fistik mi fistik enfes bir kiz
> duruyordu.
>
> Üstelik çirilçiplak. Gögsünde de bir yazi vardi, Beni tutarsan, seninim?.
>
> Kosmak için hamle yapti adam, ne var ki yerlere yag mi, cila mi, garip
bir
> sey sürülmüs, daha ilk adimda düsüverdi.
>
> Kalkti, yeniden kosmayi, kizi yakalamayi denedi. Kan ter içinde çirpindi
> durdu. Derken bir zil sesi ve üniformali bir adam göründü:
>
> - Tamam efendim, saatiniz doldu, gelin tartilin, tam 1 kilo zayifladiniz.
>
> Sisman adam çikti, çikti ama akli kizda kaldi. Ertesi günü zor etti,
sabah
> erkenden kostu yine oraya.
>
> Bu kez cüzdanindan tam 10 milyon çikardi, 5 saatlik odaya girerken
>
> - Eh, artik o kaygan yerde durmayi ögrendim, 5 saate kizi rahat rahat
> yakalarim diyordu.
>
> Girdi içeriye. Karsisinda iri yari izbandutgibi bir zenci duruyordu,
> gögsünde de su yazili:
>
> - Seni tutarsam, benimsin!