1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • İyilikte birbirimizle yarışmamızı Allahu Teala emreder.
    İşte delilleri, (Kur'an-ı Kerim'den...)

    Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitab'ı (Kur'an'ı) gönderdik. Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n gerçek tarafını) O haber verecektir.
    (SÛRE-İ MÂİDE,48.âyet)

    Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. (Ey mü'minler!) Siz hayır işlerinde yarışın. Nerede olursanız olun sonunda Allah hepinizi bir araya getirir. şüphesiz Allah her şeye Kadirdir.
    (SÛRE-İ BAKARA,148.âyet)

    Sonra Kitab'ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. işte büyük fazilet budur.
    (SÛRE-İ FÂTIR,32.âyet)

    işte onlar(mü'minler), iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar.
    (SÛRE-İ MÜ'MİNÛN,61.âyet)

    * Günahta ısrar etmek ve haramları birbiri ardınca yapmak ve iyilikte değilde kötülükte yarışmak gerçekten ne kötüdür. Ayrıca acıklı bir azabında habercisidir. Kötülükte yarışmak hakkında Allahu Teala şöyle buyuruyor:

    Onlardan birçoğunun günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları ne kadar kötüdür!
    (SÛRE-İ MÂİDE,62.âyet)

    Ayetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışırcasına uğraşanlar için de, en kötüsünden, elem verici bir azap vardır.
    (SÛRE-İ SEBE,5.âyet)

    Ayetlerimiz hakkında (onları tesirsiz kılmak için) birbirlerini geri bırakırcasına yarışanlara gelince, işte bunlar, cehennemliklerdir.
    (SÛRE-İ HACC,51.âyet)

    * İyilikte, hayır işlerinde birbirimizle yarışmak Allah'ın emriyse, farz ise, haydiin müslümanlar, birbirimizle yarışalım. Allah için, onun emri olduğu için, onun rızâsı için yarışalım. Lakin gösteriş için olmasın. Şu bilinmelidir ki, gizli yapılan hayır işi, açıkta (gösterişsiz) yapılandan 70 kat daha faziletlidir. Gizlice yapılan bir hayır, anlatıldıkça sevabı düşer (taaki gösterişsiz açıktan yapılan hayır işinin derecesine ulaşıncaya kadar.) Zaten gösterişli olarak yapılan hiçbir amelin (açıktan olsun gizliden olsun) kıymeti yoktur, boştur.

    Yazar: Suat ERENLER
#02.01.2010 13:39 0 0 0
  • İslam, huzur, barış, mutluluk ve rahatlık dinidir. En kolay dindir. Bu dini yaşamak insana hem maddi hemde manevi bir haz ve lezzet verir. Ancak kalbi hasta olanlara ağır gelir. Kalp, yürek dediğimiz et parçasındaki manevi bir güçtür. Akıl, yönetim, denge, ilham, vesvese gibi şeyler kalpte toplanır. Eğer kalbimizi Allah'ın istediği gibi eğitirsek dinimizi rahatlıkla yaşayabiliriz. İmanımızı kuvvetlendirdiğimiz zaman ne kadar çok bize engel olmak isteyen kişiler olsada biz davamızdan vazgeçmediğimiz müddetçe şeytan bile bize zarar veremez.

    İslam'ın huzur ve mutluluğu, niçin yaratıldığını bilme duygusu, yalan ve düzen bozma gibi şeylerin yasaklanması elbetteki hepimizin faydası için emredilmiş ve tavsiye edilmiştir. Ancak bilelimki KİLİTLEMEMİZ GEREKEN ŞEYLER VAR !

    NELERİ KİLİTLEYECEĞİZ ?

    Kötü ve çirkin olan, Allah'ın ve Rasulünün beğenmediği, yasakladığı şeyleri yapmamak, elbette bizim için en önemli vazifelerdendir. Bu çirkin ve beğenilmeyen şeylerden kaçınmak TAKVA dediğimiz bir dini terimle bağlantılıdır. Kim kötülüklerden sakınırda Allah için iyilik işlemekte birbiriyle yarışırsa, o kimselere müjdeler olsun.
    Kilitlememiz gereken şeyler bütün kötü, çirkin, ahlaksız, hoş karşılanmayan, beğenilmeyen şeyleri terketmek olduğunu bilelim. Haramlar azdır. Mübahlar ve helaller çoktur. Mübahlar (izin verilenler), Helaller (Temiz olanlar ve yapılması daha hoş olanlar) hem Allah'ın sevgisine hemde Rasulünün sevgisine sebep olur. Neden Allah'ı sevindirmek yerine haramlara yönelelim ki ? Bu yüzden kötülükleri kilitleyeceğiz (terk edeceğiz)...

    ZORLANIYORUM..

    Eğer kötülükleri kilitlemekte zorluk çekiyorsanız nasihat dinleyin, Ölümü düşünün, Allah'ı hatırlayın. Yine de olmuyorsa Namazda huşuyu (samimiyeti) sağlayın. Dinde gevşeklik ya sabit bırakır ya da geri gitmemize neden olur. Ancak samimiyet ise bizi daima ileri götürür. Bizi ileri götüren şeylerle uğraşmazsak zarar ederiz, zorlanırız.
    Bu zorluklardan kurtulmak için DİNDE GEVŞEK OLMAMAK gerekir.

    KİLİTLER GEVŞEK İSE..

    Kilitlediğimiz bazı kötülüklerin gevşek olması tehlikedir. Eğerki terkedilen kötülükler ile karşı karşıya kalınırsa bir nevi nefisle cihat yapılmış olur. Amaç kötülüğü yenmek ve iyiliklere yönelmektir. Kilitlerin gevşek olması demek, halen kötülüklerle bir bağlantının olması demektir. Bu bağlantı tamamen koparılmadığı müddetçe kâmil (olgun) bir imanı elde edemeyiz. Olgun imana kavuşanlar artık kolaylıkla kötülüklerle baş edebilirler.

    EN BÜYÜK KİLİT

    En büyük kilit, küfre karşı olmalıdır. Küfür, dinden çıkaran ve inkarcıların tarzıdır. Bir mü'mine inkarcılık ve küfür hiçbir şekilde yakışmaz. Bu yüzden dinden çıkarır. Neden mi? Çünkü Allah'ın emir buyurduklarına karşı çıkmak isyan, yapmamak itaatsızlık, dikkate almamak ise önemsememesinden kaynaklanır.

    Kötülüğe giden kapılara kilit vurmalı, iyiliklere doğru yol almalıyız. Eğer hedefimiz dosdoğru yol ve amacımız Allah rızası ise, müjdeler olsun...
#02.01.2010 13:36 0 0 0
  • Ünlü uygarlık tarihçisi Fernand Braudel: "İslâm bir yol medeniyetidir." tespitinde bulunur. Batılı mütefekkirlerden Kienitz ise: "Türklerin dünya tarihinin en büyük köprü yapıcıları olduğunu söylemek mübalağa değildir. Türk köprüleri, gerçek medeniyet eserleridir, ihmal edilmemesi gereken sanat eserleridir." der.

    Efendim. Anadolu'nun taş köprüleri hem mütevazı, hem de soylu ve vakurdur. Akıp giden suya bir 'hilâl' gibi yansıyan görüntülerindeki zarâfete rağmen, çoğunun adı sadece 'Taş Köprü'dür. Antalya'nın 'Köprülüçay', Ihlara ve Afyon'un taş köprülerini bunlara misâl verebiliriz.

    Osmanlı, askerî ve siyasî yapısıyla olduğu kadar, kültürü, sanatı ve mimarisiyle de dünyada derin izler bırakmıştır. Kendine has hususiyetleriyle sanat tarihinde önemli bir yeri olan Osmanlı mimarisi sade, kullanışlı ve abidevî olması ile dikkatleri çeker. Bununla beraber bu medeniyetin ortaya koyduğu mimarî; zarif, vakur ve heybetlidir.

    Meriç üzerine, 1847 yılında İkinci Mahmud tarafından yaptırılan 13 ayaklı Meriç Köprüsü ile Ergene Irmağı üzerindeki 174 gözlü, 1.393 metre uzunluktaki tarihî Uzunköprü ne kadar göz kamaştırıcı ise; 1147 yılında yapılan Diyarbakır-Silvan'daki ünlü Malabadi Köprüsü'nün ters V şekilli gövdesi ve Adana'da Ceyhan Nehri üzerinde dördüncü yüzyılda yapılan Misis Köprüsü de o kadar dikkat çekicidir.
    Deprem, sel ve zamanın yıpratıcılığına rağmen yüzyıllardır hâlâ ayakta dimdik duran bu köprüler, yapılışlarında dönemin birçok teknik imkânının kullanıldığını açıkça göstermektedir. Bilindiği gibi, Türk inşaat tekniğinin en önemli özelliklerinden biri, oynak zeminlere temel atmadır. Bu tekniğin kullanıldığı yapılardan biri, 13. yüzyıla ait Erzurum Çoban Dede Köprüsü'dür. Temelinin sağlamlığının yanı sıra, esneklik payı da hesap edilerek yapılan bu köprüde, bol Horasan harcı içinde ahşap ızgara tekniği kullanılmıştır.
    Yine Sultan Bayezid hayratından Osmancık Koyunbaba Köprüsü, oynak zeminlerde temel atmak için geliştirilen, katranlı ardıç kazıklar ve demir kenetlerle bağlı radye tekniğinin kullanıldığı ilk mimarî eserlerdendir.
    Bu tekniğin uygulandığı eserlerden bir diğeri ise, Büyükçekmece Köprüsü'dür. Mimar Sinan, köprünün tekniğini şu ifadelerle anlatır: "Köprünün her ayağına sandukça çatılıp bugünkü keson tekniği, âb-ı deryayı dolaplar ve büyük takımlar ile Süleyman devlet-i menend âdemler çekip boş ettiler. Ve iki-üç âdem boyu kazıklar şahmerdan ile kakılıp bugünkü kazık temel tekniği, onun üzerine taşlar konup, demir kenetlerle bağlandılar. Ve aralarına kurşun akıtıldı."

    Ecdadımız yaptığı eserlerde zarâfeti genellikle ihmal etmemiştir; eserlerin sosyal fonksiyonlarında ise, önceliği her zaman insana vermiştir. Bazı köprülerin üzerine inşa edilen köşk ve balkonlar bunun en güzel misâllerindendir. Buralar küçük dinlenme yerleridir. Sefer zamanlarında, köprüden geçen birliklerin denetlenmesi için de kullanılmıştır.
    Evliya Çelebi Malabadi Köprüsü'nün bu hususiyetini şöyle anlatır: "Köprünün iki tarafında kale kapıları gibi demir kapılar vardır. Bu kapılardan içeri sağ ve sol tarafta, cizrin temeli beraberliğindeki odacıklarda gelip geçenler misafir kalır. Bunlar demir pencereli kısımlarda oturup kemerin karşı tarafındaki âdemler (insanlar) ile muhabbet ederler, bazıları da balık tutarlar. Bu köprü hendesesindeki zariflik ve tam âhenk hiçbir köprüde yoktur."

    Medeniyetimizde köprülere, bilinenin dışında, farklı mânâlar da yüklenmiştir. Ecdadımız madde ve mânâyı birlikte mütalâa etmiş, hayatı da bir köprü gibi görmüştür. Bu düşünceyle, insanların rahatlığını temin için yaptıkları birçok eser gibi köprüleri de, Allah rızasını kazanmaya vesile yapmışlardır. Onlar, "Allah katında insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır." nebevî düstûruyla hareket ettiklerinden hem sıla özlemi çekenlerin buluşmasını, hem insanların ve kervanların menziline ulaşmasını, hem de kendileri için âhirete bir zahire olmasını düşünerek köprüler yaptırmışlar, bütün bunlarla, insanların hayır dualarını almayı hedeflemişlerdir. Bu his ve düşünceler, Koyunbaba (Osmancık) Köprüsü'ndeki kitabede çok güzel ifade edilir: "Dünya ibret sahiplerinin nazarında hayır ve geçit köprüsüdür. Yaratıklar için devamlı hayat ve sevinç de imkânsızdır. Ne mutlu o başlangıç ve sonu düşünen kimseye ki, âhiret yolculuğuna devir için zahire (azık) edine. Sürüp giden sadaka ise ne güzel zahiredir. Dünya, âhiret köprüsüdür. Cennet nimetlerine erişmek için ona ibret gözüyle bakmak ve orada sürüp giden sadakalar bırakmak en uygun harekettir. () Sultan Bayezid Han, Kıyamet gününde bir sevaba ermek, üzerinden geçenlere ibret olmak, umum tarafından faydalanılmak () gâyesiyle sürekli bir hayır olan bu köprünün yapılmasını emreyledi."

    Sakarya Nehri üzerindeki köprüde ise şu cümleler kayıtlıdır: "Hz. Peygamber (sas) hadîs-i şerifinde: 'Kim Allah rızası için köprü yaparsa, Allah ona Sırat'tan geçmeyi kolaylaştırır.' buyurur. Sultan Bayezid Han'a sağlam ve değerli sütunları ve metin yapısı ile, sanki gökteki Samanyolu'na eşit bu pek güzel köprüyü yapmayı nasip ettiği için Allah'a hamd olsun. Ya Râb, bu köprüden geçişi kolay kıldığın gibi ona Sırat Köprüsü'nden geçişi de kolay kıl!"
    Çünkü onlar; "Maksûdu bir duadır anacak gelip geçenden." düşüncesiyle köprüler inşa etmişlerdir.

#02.01.2010 13:34 0 0 0
  • Belkıs Hanımla ilk tanışmamız güzel bir diyalogla başlamıştı. Konuşmamızın üzerinden bir hafta sonra tekrar geleceğini, benimde geldiğinde sardunyalar içerisinde yine ona eşlik etmemi rica etmişti. Hoş bir bayandı. Büyükada'da kendimize yeni bir dost bulmuştuk. Sanırım oda öyle hissetmiş olacak ki, doğru dürüst tanımadığı bu yabancıyı yüreğine basarak ona geçmişini ve duygularını açmıştı.
    Bir hafta boyunca çocuklarımla birlikte Belkıs Hanımın yolunu gözlüyorduk. Kızlarıma anlatmıştım Belkıs Hanımı, onlarda tanışmak, görmek istiyorlardı. Bu arada İstanbul'a gidiyor, küçük kızımın tedavisi için uğraşıyorduk. Çocuklarımda güzel, olumlu değişikler olmaya başlamıştı. Büyükada'nın ve sardunyalı konağın mucizesiydi herhalde diye düşünmeden edemiyordum.
    Belkıs Hanımın tekrar geleceği gün bahçede oturmuş kızlarımla birlikte onu gelmesini bekliyorduk. Birden konağın kapısının sesi yine duyuldu. Daha önceden hazırlamış olduğum kekleri, çörekleri ve çayı alarak kızlarımla birlikte yanına gittik. Bizi gördüğünde sevindi. Kızlarım merak ettikleri Belkıs hanımla tanışırken o kadar kibar ve naziktiler ki, ben bile bu duruma şaşırdım kaldım. Onlardan beklemeyeceğim kadar büyük bir olgunluk gösterdiler. Onlarla gurur duydum. Biz çayımız eşliğinde keklerimizi ve çöreklerimizi yiyip sohbet ederken, kızlarım bahçedeki sardunyalarla ilgileniyordu. Bir ara Belkıs Hanım benden kibarca özür dileyip ayağa kalkarak kızlarımın yanına doğru gitti. O sırada sağ bacağının aksadığını, zor yürüdüğünü fark ettim. Yanıma geldiğinde "Bugün neyiniz var Belkıs Hanım" dedim, neyi ifade etmek istediğimi anlamış gibi eski bir hikaye diyerek bulduğu bir taşa oturdu.
    Sonra - Sana daha önce ağır bir hastalık geçirdiğimden ve bu yüzden huzurevine yerleştiğimden kısaca bahsetmiştim. Fark ettin sanırım. Ama üzülmeni, endişelenmeni gerektirecek bir durum yok Müsteri ol dedi. Ve şeker hastalığından dolayı sağ bacağım diz altından kesildi. Tıp dilinde buna ampute diyorlar. Şimdi protez bacağımla on yıldır yaşıyorum. İyi bir arkadaş olduk onunla, ama arada bir bana ihanet ediyor demişti. Üzülmüştüm bu durumuna ama, o mutluydu. Belkıs hanımla sohbet ederken çayına neden şeker atmadığının o an farkına varmıştım. Getirdiğim yiyeceklerden de çok az yemişti. Sebebi buymuş diye düşünüp, bir daha bu konuyu onun yanında hiç açmadım.
    Yaz boyunca her hafta çocuklarım, hatta eşimle birlikte bile onun yolunu gözlüyorduk. Konağa her geldiğinde "Zuhal ben geldim" diye sesleniyordu. İkibuçuk aydan sonra tekrar geleceği bir hafta sonu, buradan ayrılmadan önce kendi evimizde ağırlamak istiyorduk onu. Güzel bir kahvaltı sofrası hazırlamıştım. Onu bekliyorduk. Belkıs Hanım elinde bir kutu çikolata ile çıka geldi. Kızlarım bu duruma çok sevinmişti. Nede olsa çocuktular ve hangi çocuk çikolatayı sevmezdi ki. Belkıs Hanımın o gün yüzündeki ifadeyi hiç unutamıyorum. Mutlu bir aile tablosunun içinde yer aldığını, bizimle tanıştığından ve bizimle olmaktan dolayı mutlu olduğunu söylemişti.
    Artık yaz mevsimin sonuna yaklaşıyorduk. Bol güneş, temiz hava, yeni dostlar ve bu ada ailemiz üzerinde güzel yönde değişiklikler göstermişti. Rüzgarlar esmeye, havalar soğumaya başlamıştı. Okulların açılma vakti gelmişti. O sene büyük kızım okula başlayacaktı. Kardeşlerimize teslim ettiğimiz şirketimizin başına da geçme vaktiydi. Pazartesi günü İstanbul'a doğru yola çıkacaktık. Cumartesi Belkıs Hanımı tekrar son bir kez görmek için Büyükada'ya bekliyorduk ki, adada şiddetli yağmurlar yağmaya, fırtınalar esmeye başladı. Upuzun sokak boyunca uzanan ağaçlar rüzgarın ve yağmurun etkisiyle sallanıyorlardı. Kızlarımla birlikte oturmuş pencereden Belkıs Hanımın yolunu gözlüyor ve yağan yağmuru seyrediyorduk. İçimde bir tedirginlik, bir huzursuzluk vardı. Onun bu havada adaya vapurun kalkmayacağından dolayı bu yüzden gelemeyeceğinden korkuyordum. O gün onu çok bekledik. Belkıs Hanım gelmedi. Onu görmeden Büyük ada'dan ayrılmak istemiyorduk. Fakat ayrılmak zorundaydık. Pazartesi günü ufak tefek eşyalarımızı toparlayıp son bir kez sardunyalarla dolu konağa bakarken, Belkıs Hanımı görür gibi oldum. Güneşli bir günde İstanbul'a vardık. Kızlarımın elleri birbirine kenetliydi. Hiç ayrılmıyorlardı birbirlerinden. Birbirlerine teşekkür etmeyi, özür dilemeyi öğrendiler.
    İşlerimizin başına geçtiğimden bu yana aklım hep Belkıs hanımda ve sardunyalı konakta kalmıştı. O gün neden gelemediğini hep merak içinde geçti günlerim. Bu soru aklımı iyice kurcalıyordu. Kızlarım bir gün Belkıs Teyzeyi özledik, onu huzurevine görmeye gidelim mi anne? Dedikleri an hiç düşünmeden yaşadığı huzurevine gittik. Kızlarımın elinde birer adet sardunya saksılarıyla ve Belkıs hanımla birlikte sardunyalı konakta çekilmiş bir adet fotoğrafla birlikte. Görevlilere Belkıs hanımı ziyaret etmeye geldik dediğimizde hangi Belkıs hanım diye sordular. Büyükada'da sardunyalı konağı olan Belkıs Hanım dedim. Yüzlerinde anlaşılmayan bir ifade belirdi. Ve bir görevli Belkıs Hanım diye birisi on yıl kadar önce burada kalıyordu. O, on yıl önce vefat etti deyince şaşırdım. Böyle bir şeyin olması imkansızdı. Olamaz! Nasıl olur! daha iki hafta öncesine kadar onunla Büyükada'da komşuyduk. Bir yanlışlık olmasın dediğimde. Hayır Hanımefendi o on yıl önce vefat etti ısrarlı cevabıyla şok oldum. Kızlarımla birlikte getirmiş olduğum fotoğrafı gösterince Evet! Belkıs Hanım bu dediler. Nasıl olurdu. Anlayamamıştım bu garip olayı. O an iyi ki kızlarım yanımda yoktu. Belkıs hanımın hem ölümüyle, hem de bu garip olayla karşılaşınca, tekrar hastalanabilirlerdi ve bu garip olayı anlayabilecek yaşta değillerdi diye düşünmeden edemedim.
    Şaşkınlıkla geri dönerken eşimle telefonda bu konuyu paylaştım. O da benim gibi tepki verdi. Nasıl olurda gördüğümüz ve beraber hafta sonlarını paylaştığımız Belkıs hanım, on yıl önce ölebilirdi ve bizim gördüğümüz Belkıs hanım kimdi sorusu aklımızdan çıkmadı. Bu sorunun cevabını bulmalıydık. Eşimle çocuklarımızı anneme bırakıp ilk vapura atladığımız gibi doğru Büyükada'daki sardunyalı konağa gittik. Bahçe ve balkonlar yine sardunyalarla doluydu. Bu sefer biraz ürkmüştük. Yavaş adımlarla kendi bahçemizden konağın bahçesine girdik. Tedirgindik. Bu olaya bir anlam verememiştik. Şaşkınlıkla geri dönerken son bir kez konağa baktığımızda pencerelerden birinin perdesinin yarı aralık olduğunu ve Belkıs hanımın oradan bize gülümseyerek baktığını gördük.

    Yazan : Melodi AKÇAY
#02.01.2010 10:22 0 0 0
  • 1992 yazının başlarıydı. Eşimle ve iki kızımla birlikte Büyükada'ya yeni taşınmıştık. Bir tekstil şirketi sahibiydik. Biri yedi, diğeri beş yaşlarında iki kızımızın mutlulukları ve sağlıkları için doktorlar tarafından temiz hava, bol güneş ve yeşillik bulunan yerlerde bulunmamız önerilmişti bizlere.
    Küçük kızımda gelişim bozukluğu vardı. Kemikleri zayıf ve gelişmiyordu. Bu durumdan endişe duyduğumuz için onun üzerine büyük kızımdan biraz daha fazla düşüyor, özen gösteriyorduk. Büyük kızım kardeşine gösterdiğimiz bu ilgiyi üzerinde hissetmemiş olacak ki, son zamanlarda hırçınlaşmaya, davranış bozuklukları göstermeye başlamıştı. Kendince kardeşini kıskanıyordu. Eşim ve ben çalıştığımızdan dolayı kızlarımızı fazla göremiyor, onlarla tam olarak ilgilenemiyorduk. Kızlarımın doğumundan bu yana kadar onlarla bir hafta eşimin annesi, bir hafta kendi annem ilgileniyordu. Çocuklarım iki arada gidip gelmelerle büyüyordu.
    Kızlarım büyümeye başladıkça, üstüne küçük kızımın da hastalığıda ortaya çıkınca kardeşler arasındaki gizli bir rekabeti fark edememiştik. Günler geçtikçe iki büyükannede onların hızına, kıskançlıklarına, huysuzluklarına yetişemez olmuştu. Durum gitgide vahimleşmeye, küçük kızımın hastalık sorunu gittikçe ciddi bir hal almaya başlamıştı. Eşimle beraber çocuklarımıza bir şeyler olacağı endişesi vardı içimizde. Artık bu endişemiz yerini onlarla bir müddet içinde olsa yirmidört saatimizi geçirebileceğimiz, onları gözlemleyebileceğimiz bir anne, babaya bırakmalıydı. Bir arkadaşımızın tavsiyesi üzerine her ikimizde yaz boyunca şirketimizi kardeşlerimize emanet etmiştik.
    Bugüne kadar kazandıklarımızla, birazda ailelerimizin desteğiyle Büyükada'da iki katlı bir ev aldık. Bundan sonraki yazları Büyükada'daki aldığımız bu yeni evde geçirecektik.
    Büyükada'ya geldiğimizde problemlerimiz, kıskançlıklarımız burada da devam ediyordu. Kızlarımızın burada iyi olacağını düşünüyorduk. Eşyalarıyla birlikte satın aldığımız bu evin yanında bulunan çatı katı dahil üç katlı eski bir konak vardı. Muhteşem bir güzelliğe sahipti. Bahçesi, pencere kenarları sıra sıra saksılara dizilmiş rengarenk açan sardunyalarla, tıpkı bir panayır yerini andırıyordu. Sanki iyi bir ressamın elinden çıkan bir tablo gibiydiler. Onca yorgunluğumuz arasında hepimiz, etrafı mis gibi saran sardunya kokularının muhteşem büyüleyici etkisi altında kalmıştık. O huysuz olan kızlarım bile bir anda bu konaktan ve sardunya kokularından etkileşmiştiler.
    Konak biraz bakımsızdı. Elden geçmesi, tamir edilmesi gerekliydi. Fakat, dört bir tarafını saran rengarenk sardunyalar ve kokuları konağın eski görünüşünü ilk bakışta kapatıyordu. Etkilenmiştik bu konaktan. Günlerimiz yeni evimize, adaya alışmakla ve tanımakla geçiyordu. Sorun çıkaracağını sandığım kızlarım, zamanla adaya çabuk adapte olmuşlardı. Artık her sabah uyandığımızda günlerimiz sardunyaların rengarenk görünüşleriyle, güzel kokularıyla geçiyordu. Kızlarım üzerinde sanki sardunya kokuları etkili olmaya başlamıştı. Birazda olsa davranışlarında yumuşama ve paylaşım vardı.
    Büyükada'nın tertemiz kumsalına, tertemiz havasına, güneşine, çam ağaçlarına ve kokularına hayran olmuştuk ve bu hayranlık sağlığımızın üzerinde etkili olmaya başlamıştı. Bir hafta geçmişti aradan, hala sardunyalı konağın sırrını çözememiştik. Kimse gelmiyor, bir oturanda görmemiştik. Sanki burada bir sır gizliydi. Fakat, sardunyaları bir eken ve bakan olmalıydı diye düşünüyordum. Bir itina, bir özen vardı bu konakta ve bahçesinde. Kimin olduğunu merak etmeye başlamıştık. Perdelerini bir hafta boyunca hiç açık görmedim. Lakin temiz ve bakımlıydılar. Biri veya birileri muhakkak yaşıyordu bu konakta.
    Bir sabah kızlarımla bahçemizde kahvaltımızı ederken, hiç açılmayan bu konağın bahçe kapısının açılma sesiyle irkildik. Büyük kızım koşarak konakla evimizi ayıran bahçe duvarından bakarken "Anne gel gel bak! Bir teyze girdi bahçeye" deyince merakım son bulsun diye heyecanla yerimden kalkarak duvara doğru gittim. Gelen pamuk gibi saçları olan, bedeni hafifçe öne eğilmiş yaşlıca sayılan bir bayandı. Konağın sahibi bu kadın olmalıydı diye düşündüm. Sessizce kızlarımı alarak kahvaltımıza devam ettik. Konağın bahçesindeki yaşlı bayanı görmem hala merakımı gidermemişti. Kimdi bu kadın? Belki bir bakıcı, belki de sahibiydi. Onunla ne yapıp ne edip mutlaka tanışmalıydım. Bu güzel sardunyalarla dolu konağın sahibi olup olamadığını öğrenmeliydim. Bir ara evimize doğru bakan pencerelerden birinin, perdesinin hafif aralandığına şahit oldum. Akşamüzeri bahçeye indiğimde konağın bahçesinin temizlenmiş, süpürülmüş ve çiçeklerinin sulanmış olduğunun farkına vardım. Fakat dış kapısı kapalıydı. Gelen bu yaşlıca bayanın konakla ilgilenip gittiğini düşündüm.
    Bir hafta kimse uğramadı bu konağa. Bir hafta sonra aynı gün hemen hemen aynı saatlerde, camları silerken bahçe kapısı yine gıcırdayarak açılmıştı. Camları silmeyi bırakıp bahçe duvarına doğru koştum. Gelen yine aynı bayandı. Sanki benim onu izlediğimin farkına varmış olacak ki, başını bana doğru çevirip hafif bir tebessüm etti. Onu izlediğimi fark etmişti. Utanmıştım böyle bir durumdan. Bayan daha konağa girmeden arkasından hızlı adımlarla koşarak yanına giderek bir "Merhaba Hanımefendi. İsmin Zuhal" dedim.
    Bana doğru irkilmiş bir vaziyette dönerek bahçede daha önce gözüme takılmayan bir sandalyeye oturmamı işaret etti. Sanki suçlu çocuklar gibi ellerim titriyor, yüzümün alev alev yandığını hissediyordum. Birden merhaba adım Belkıs. Peki Zuhal Hanım birlikte bir kahveye ne dersiniz? Deyiverdi. Daha yeni karşılaştığı bana kahve içmeyi teklif etmişti. Tatlı ve kültürlü bir bayandı. Konuştukça ağzından bal damlar gibi sözcükler dökülüyordu. Beyaz pamuk gibi saçlarıyla, kaymak gibi beyaz bir teni, masmavi çakmak çakmak bakan gözleri vardı. Gençliğinde su gibi bir kız olduğu beyaz tenine, güzel yüzüne yansımıştı. Balkan insanına benziyordu.
    İlk tanışma sahnemiz bir fincan kahveyle başlamıştı. Kahvelerimizi rengarenk sardunyalar eşliğinde, o güzelim konağın bahçesinde içerek birbirimizi tanımaya çalışıyorduk. Sardunyalarla dolu bu eski konağın kendisinin olup olamadığını sorduğumda içi buruk bir şekilde anlatmaya başladı.
    - Zuhal Hanım Bu konak baba yadigarı. Yıllardır burada doğdum büyüdüm. Burada evlendim, burada çocuklarımı dünyaya getirip büyüttüm. Onları hayata hazırlayıp yuvadan uçurdum. Sonrada amcanı uçurdum.
    - Nerelisiniz Belkıs Hanım? Diye sorduğumda
    - Doğma büyüme buralıyım. Fakat ailem Rumeli'den Selanik taraflarından göç etmiş diye cevap vermişti. Yanılmamıştım. Bu mavi gözlü ve beyaz tenli kadın hakkındaki ilk düşüncemde.
    Sohbetlerimiz ilerledikçe sardunyalarla olan arkadaşlığını mutlu gözlerle anlatmaya başladı. Kendince bir arkadaş, bir dost aradığı belliydi. Beni kendine yakın hissetmiş olacak ki, tatlı dilinden anılarına ve sardunyalı konağa dahil güzel cümleler hiç eksik etmiyordu. Sardunya sevgisinin ona annesinden yadigar olduğunu, şimdi bir huzurevinde kaldığını, ancak haftada bir gün izin alıp geçmişi yaşatmak ve yaşamak için sardunyalarını ziyarete geldiğini söylemişti.
    Bir ara çok ağır bir hastalık geçirdiğini ve bu yüzden bir gün aniden karar verip huzurevine yerleştiğini, ama orada mutlu olduğunu, yaşadığı sürece burayı hiçbir zaman bırakamayacağını ifade etmişti.


    Devamı Sardunyalı Konak 2. Bölümde
    Yazan : Melodi AKÇAY
#02.01.2010 10:21 0 0 0

  • noimage


    İşte artık gidiyorum..

    Bu şehri sana senide bu şehrin sahibine emanet ederek gidiyorum.Hep pişmanlıkların gölgesinde direnen ruhumu burada pişmanlıklarla bırakıp gidiyorum sessiz sedasız gidiyorum.Son defa yazıyorum arayıpta bulamadığım cümlelerin arasında.Şehrimde nicedir esen sevda yağmurlarını bırakıp gidiyorum.

    Bir ney sesi yankılanıyor kimsenin duyamadığı hüzün dolu kalbimden.Beyaz gecelerden eser yok şimdi.Sen yoksun,zülüflerin yok.Kardelensiz kış gecelerinden esiyor hasret rüzgarları. Tepelerinden lalezarlar açan yüreğimde güneşler doğmuyor artık.Yüreğimde patlayan sessiz volkanların prangalarında eskitiyorum günlerimi. Artık ümitte yok...Bakışlarımda o eski heyecanlarda...

    Heybemde pişmanlığım ve hasretim.Biliyorum hayat yine tüm siyahlığı ile üzerime düşecek ve ben hep seni içimde hep taze bir yara olarak taşıyacağım.Mavisine hasret kalacağım bu şehri sana emanet ediyorum.Seni gurbette anlıma keder,sevdanı sılamda aşk diye bırakıyorum. ...

    Artık şarkılarımın en ızdıraplı güftelerisin sinemde.Yazılarımın en girift satırları,şiirlerimin en hüzünlü kafiyeleri.Tebessümle çiçeklenen yüzünü saklıyorum gönlümün en derin bölgelerinde,
    geriye dönüp son bir kez kocaman bir iç çekiyorum pişmanlıklarıma..Elveda şehrim,elveda hayallerim..

    Elveda pınar gözlüm...

    Elveda....



    Suha

#02.01.2010 10:17 0 0 0

  • noimage


    Niye bu sahili seviyorum düşünüyorum. Sahil işte , dalgalar, kuşların geceye bıraktıkları çığlık, rüzgarın dalgalarla raksı. Kafamda bin türlü soru. Neden hâlâ seni unutamadığım sorusu hepsinden daha ağır. Ağır Sevda dedikleri duygu buymuş oysa..


    Beynimin içinde gecen türlü uğultuların ne olduğunu düşündüm. Çaresizlik bu olsa gerek. Koca bir iç geçirme, buğulanan bakışlar...Gözlerim bakıyor fakat ötelere medyun sana iştiyak içinde.. Seninle olduğum zamanlar üşümenin ne olduğunu hiç bilemedim. Çünkü sen üşüyordun bende kendi üşümelerimi unutuyordum. Oysa yanzlılık adamı öyle üşütüyor ki. Sevda adamı değil kışta ağustosta bile üşütür.

    Gözlerimden inen yaşlara direnmek istiyorum. Dudaklarımı ısırmak. Çaresizce dişlerimi sıkmak. İçimde kaynayan volkanlar alev alev yanan ben. Yutkunamadım bir senin ayrılığın. Boğuluyorum... Nefesim kesik kesik... Bu şehir bu kadar dar değildi oysa bu şehir bu kadar hüzünlü... Kaç kişi boğazın sahillerde denizi seyretmiştir acaba. Kaç kişi benden öncesini düşündüğüm gibi kendinden öncesini düşünmüştür. Kaç sevdalı kendini boğazın serin sularına bırakmak istemiştir. Kaç kişi niye beklediğini düşünmüştür. Kaç kişiye saniyeler saat saatler yıl olmuştur. Zamansızlık bu olsa gerek.. Tarifsizlik.. Çaresizlik..

    Rüzgarda savrulan yağmur damlaları gibi savruluyor beynimde sözler, kelimeler. Geride kalan yılların bende bıraktığı amansız izleri. Geleceğimi düşünememenin korkuları. Hangisine çare olabilirim... Geçmişemi, geleceğemi, ya sensizliğe. Yaralarımın içinde en büyüğüsün. Kapanmayan tek yara. Biliyorum ki bende bu yaraları açanlar geri gelseler bana hayatımı geri verseler genede izi kalır. Yine de hepinizi çok seviyorum.

    Yalancı hayallerimde bitti artık. Kendimi kandıracağım hayallerimde bitti. İşte burdayım. Kendimle hesaplaşmadayım. Mevsimleri kış...Günlerim zemheri. Senden kalan çaresizliğim, senden kalan gri özlemler... Senden kalan yıkılmış bir şehir. İstanbul dimdik oysa ama yıkılan İstanbul değil ki yıkılan gönlümdeki kaleler. Şimdi savunmasızım. Savaş meydanında ordusu yitirmiş komutan gibi çaresiz ve hazin. Ateş gibi çöken bu hasrete hiç bir yağmur yetmez sanırım.

    Ne kadar daha yürüyeceğim bu yolu bilmiyorum. Her yanımda ürkütücü bir dinginlik var. Herkesin sokaklarında kendi geceleri kendi gölgeleri. Benim sokaklarımda senin yadın senin adın. Gözlerim yanıyor biliyorum ki kıpkırmızı. Yüzüme inen her yağmur damlası sen gibi okşuyor beni. İstanbul gözlerin olmuş gözlerime bakıyor. Aramızda sonsuz uçurumlar, bende isyansız çığlıklar. Ağıtlarım yokluğunda sancılı. Bu sancı bu ağrı bu acı biterse sen ile bitecek. Yüzümde ince bir tebessüm gönlümde senin yazıtların söylenen davudi şarkılar şarkılara eşlik toprağa düşen yağmur damlaları.

    Devam eder bu hasret...

    Sonsuza kadar...



    Suha

#02.01.2010 10:12 0 0 0
  • [youtube]https://www.youtube.com/watch?v=bDtWAg-GSiI&feature=PlayList&p=911C4C9B5D09EAC7&index=13[/youtube]
#02.01.2010 09:57 0 0 0
#02.01.2010 09:56 0 0 0
#02.01.2010 09:52 0 0 0
#01.01.2010 21:27 0 0 0
  • Konu: Buyur Teyze
    Ülkenin birinde güzeller güzeli bir prenses yaşarmış...
    Bu prensesin çok isteyenleri varmış ne krallar ne prensler zenginler gelmesine rağmen hiç kimseleri kabul etmez;
    -Ben hayatımın prensini bekleyeceğim o bir gün gelip beni bulacak dermiş.
    Bir gün prenses odasının balkonundan ormanı seyrederken oradan yakışıklı bir prens geçiyormuş.Prenses bir çığlıkla işte o diye haykırmış.Bunu duyan prens başını kaldırıp;
    -Buyur teyze birşeymi istedin demiş...
#01.01.2010 21:01 0 0 0
  • Dumansız hava sahası uygulaması, şirketlerde sigara molalarını üç kat artırdı. İnsan kaynakları yönetimleri bu verimsizliği ortadan kaldırmak adına iş ilanlarına "sigara içmeyen" kriterini de ekledi

    ALTINCI otelini İstanbul Pendik'te açmaya hazırlanan The Green Park Grubu, bin kişiyi işe almaya hazırlanıyor. Ancak bu yüksek istihdam oranı işsizleri sevindirse de otelin adaylarda aradığı sigara içmeme şartı tiryakiler için ciddi bir sorun. Özellikle Türkiye'de yetişkin nüfusun yüzde 40'ının sigara içtiği düşünülürse...

    Para dergisinin haberine göre, daha önce sigara şartını ilanlarına hiç yazmayan firmalar, yasaktan sonra buna önem vermeye başlamış. Yasaktan sonra şirketlerin bu konuda cesaretlendiklerini anlatan habere göre kısıtlama en fazla üretim-imalat, saha satış ve mağazacılık pozisyonlarında görülüyor.
    The Green Park Hotels & Resorts zincirinin patronu Adil Üstündağ, bu uygulamayla Sağlık Bakanlığı'nın yürüttüğü "Yüzde 100 dumansız hava sahası" projesine destek verdiklerini belirtiyor. Ardından da söz konusu uygulamanın amacını şöyle anlatıyor: "Ülkemiz sadece sigaradan kaynaklanan hastalıkların tedavisi için yılda yaklaşık 2 milyar TL sağlık harcaması yapıyor. Bir an için bu paranın eğitime yatırıldığını düşünün... Amacımız sağlıklı birey, sağlıklı işgücü, sağlıklı çevre ve sağlıklı bir ülke yaratmak."

    "Dumansız hava sahası" uygulamasına destek veren tek şirket Green Park değil. Türk Traktör de çalışanların sigara içmemesini teşvik edici çalışmalar yürüten firmalardan. 2008 yılının aralık ayında sağlık merkezinde "poliklinik sigara eğitim çalışmaları" başlatan firma, aynı zamanda "Sigaranın Gerçek Yüzü" isimli bir bilgilendirme filmi izletiyor.

    Hazır giyim markası DeFacto da çalışanlarının sağlığına verdiği önemi sigara bırakma eğitimiyle destekliyor. Allen Carr firmasıyla işbirliği yaparak eğitim vermeye başlayan firmada şimdiden 12 kişi sigarayı bırakmış durumda. DeFacto Genel Müdürü İhsan Ateş da söz konusu eğitim programı sayesinde sigarayı bırakanlar arasında. DeFacto'nun sigarayı bıraktırma eğitimleri yıl boyunca devam edecek.

    Şirketlere sigarayı bırakma danışmanlığı veren IQS Turkey Genel Müdürü Hicret Akarsu, son dönemde başvuran firma sayısında ciddi artışlar olduğunu belirtiyor. Akarsu'ya göre sigara molalarında kaybedilen zaman yaklaşık üç katına çıktı. Normalde beş dakika süren sigara molası şimdilerde 15 dakikayı buluyor. Bu da şirketlerde verimliliği düşürüp maliyetleri artırıyor.

#01.01.2010 20:41 0 0 0
  • Dünya Sağlık Örgütü dünya nüfusunun sadece yüzde 5'inin sigaraya karşı hukuki olarak gerçek anlamda korunduğu belirtiliyor.

    Tütün kullanımı üzerine bir rapor yayınlanan Dünya Sağlık Örgütü, her yıl beş milyon kişinin sigara nedeniyle hayatını kaybettiğini açıkladı. Dünya ülkelerinin daha sıkı önlemler almaması halinde durumun daha da vahim bir hal alacağını uyarısında bulunan DSÖ, dünya nüfusunun yüzde 95'inin hukuki açıdan sigarayı yasaklama konusunda yetersiz ya da korumasız olduğuna dikkat çekti.

    Dünya genelinde çeşitli ülkelerin sigaranın daha fazla kullanımını önleme konusundaki uygulamalarına yer verilen raporda, dünya nüfusunun sadece yüzde 5'inin sigaraya karşı hukuki olarak gerçek anlamda korunduğu belirtiliyor.

    DSÖ, geçtiğimiz yıl açıkladığı önlem raporunda, sigara kullanımını önlemek ve insanları bu tehlikeden korumak için bazı uygulamaların yerine getirilmesi gerektiğini açıklamıştı. DSÖ, bu anlamda tütün üretimi ve satışına konulan verginin artırılması, tütün içerikli reklamların yasaklanması ve insanların hukuki olarak korunması gibi uygulamaların zaruri olduğunu duyurmuştu.

    "DSÖ politikaları etkileyici değil"

    İnsanların tütünün zararları konusunda daha fazla bilgilendirilmeleri gerektiğini düşünen DSÖ Direktörü Douglas Bettcher, "Bu insanlardan sorumlu olan hükümetlerin de DSÖ'nün taleplerini yerine getirmeleri gerekir" diyor.

    Ancak uzmanlar DSÖ'nün sigara kullanımını önleme konusundaki çalışmalarının yeteri derecede etkileyici olmadığı görüşünde. DSÖ'nün bu alandaki çalışmalarını yetersiz gören Demokrasi Enstitüsü uzmanı Patrick Basham, "DSÖ'nün politikaları delilden çok umut ve niyet üzerine kurulu" diyor. Öte yandan Türkiye de sigaraya karşı alınan önlemler çerçevesinde kapalı alanlarda sigara yasağı uygulamasını başlatmıştı.



    Kamuda sigara yasağını ihlal iddiaları

    Türkiye'de 19 Mayıs 2008'de yürürlüğe giren kapalı alanlarda sigara yasağının çeşitli kamu kuruluşlarında ihlal edildiğine yönelik Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu'na (TAPDK), çok sayıda şikayet iletildi.

    Edinilen bilgiye göre, hastane ve yasağı takiple görevli belediyelerin de aralarında bulunduğu çeşitli kamu kuruluşlarının sigara yasağını ihlal ettiği yolunda TAPDK'ya bildirimde bulunuldu.

    Aynı şekilde, özel sektör tarafından işletilen hava limanlarındaki restoranlarda da yasağın uygulanması konusunda ciddi sıkıntı yaşandığı ifade edildi.
    Yasak ihlalleri Türkiye ile Dünya Sağlık Örgütü'nün değerlendirme toplantılarında da gündeme geldi. Toplantılarda, yasak konusunda kamu kuruluşlarında ciddi bir sıkıntının var olduğu, sigara yasağına uymayanlara verilecek cezaları kimin keseceği konusunda da tereddütler bulunduğu ortaya kondu.

    Yasak toplantısında, yasak uyarısı
    Bu arada Dünya Sağlık Örgütü'nün Türkiye'deki sigara yasağı uygulamasını yerinde incelemek amacıyla Türkiye'de geçen ay yaptığı ziyaret sırasında, traji komik bir olay yaşandı.

    Edinilen bilgiye göre, heyet üyeleri temasları kapsamında Maliye Bakanlığı'na da bir ziyarette bulundu. Ziyaret sırasında, bir Maliye bürokratı hemen sigarasını yakınca, heyet üyeleri arasında kısa bir şaşkınlık yaşandı.

    Kanun gereği, kapalı alanlarda sigara içilmesinin yasak olduğuna dikkat çeken bir heyet üyesi, bürokrata, ''Burada yasak yok mu? Nasıl sigara içiliyor?'' diye sordu. Bu durum üzerine, Maliye bürokratı sigarasını söndürürken, heyet üyeleri de yaşadıkları bu olayı ilgili kuruluşlara aktardı.

    "İhlallere hemen karşılık verilmeli"
    Öte yandan, Sağlık Bakanlığı Tütün Kontrolü Ulusal Komite Üyesi ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazmi Bilir de sigara yasağının başarılı olabilmesi için, ihlallere hemen karşılık verilmesi gerektiğini belirtti.

    19 Mayıs 2008 tarihinde yürürlüğe giren kapalı alanlarda sigara yasağının ilk günlerinde, yasağa daha fazla riayet edildiğini, ancak zaman içerisinde ihlallerin arttığını kaydeden Bilir, ''Bugün alış veriş merkezine gidiyorsunuz, sigara içilmesi yasak ama içiliyor, taksiye biniyorsunuz, yasak ama içiliyor, binaya giriyorsunuz yasak ama içiliyor. Bunun temeli denetim yetersizliği. İhlaller yapıldığında karşılık görmüyor'' dedi.

    Dünya Sağlık Örgütü temsilcilerinin de aynı tespitlerde bulunduğunu kaydeden Bilir, şöyle devam etti: ''Gelen yabancı heyetten birisi anlattı. Ankara'da kaldığı otelden dolaşmak için çıkmış, Karum Alış Veriş Merkezi'ne girmiş. Bana (alt kattaki kafelerde sigara içiliyor) dedi. 19 Mayıs'ı takip eden günlerde buralarda içilmiyordu. Ama aradan bir müddet geçti, içilmeye başladı. İlk ihlalde de karşılık görmedi, ikincide de, üçüncüde de görmedi. Bu şekilde ihlaller arttı. Bunun ardından diğer alış veriş merkezlerinde de ihlaller başladı. Birinci ihlalde karşılık görseydi, zincir şekilde öbürlerini de kontrol etmiş
    olurdunuz.

    "Siz nasıl başardınız?"
    Görüşmeler sırasında ABD'den gelen bir temsilciye "Orada nasıl başarılı oldunuz" diye soruldu. Verdiği cevap çok netti: "İlk ihlalde karşılık verildi." Zaten ilk ihlalde karşılık verilmeyince, ikincisi, üçüncüsü, beşincisi geliyor.

    Sigara içilen bir taksiye ceza yazılsa ki ağır bir cezası var, örnek ceza olur, bütün taksiler anında hizaya girer. İhlal olduğunda, başlangıçta önlem alınır ve tepki gösterilirse, olay orada kontrol edilir ve etkisi zincirleme yayılır.''

    Bilir, restoran, kafe ve kahvehanelerdeki sigara yasağının 19 Temmuz 2009'da uygulamaya konulacağına da dikkat çekerek, yasağın bu alanlarda da devreye girmesi ile birlikte aykırılıklara daha fazla tepki gösterilmesi gerektiğini ifade etti. Bilir, bu şekilde yasak konusunda çok daha olumlu netice alınacağını sözlerine ekledi.


#01.01.2010 20:36 0 0 0

  • noimage

    Malzemeler: 1 kg. un, 0.5 su bardağı sıvı yağ, 1 çorba kaşığı maya, 0.5 bardak ılık süt, 1.5 su bardağf şeker, 200 gr. bütün ceviz, 1 bardak kuru üzüm, 200 gr. kuru kayısı, 1 çorba kaşığı karanfil, 1 çorba kaşığı tarçın, 1 tatlı kaşığı tuz.

    Yapılışı:

    Maya ılık süt ve yarım bardak şekerle karıştırılıp kabarması beklenir. Un genişçe bir kaba elenir ortası açılır, hazırlanan maya ortasına koyularak üzerine un kapatılıp tekrar mayalandırılır. Unun üzerinde çatlaklar oluşunca su ve tuz ilave edilerek bir hamur elde edilir. Elde edilen hamur iki parçaya bölünerek üzerine ıslak bir havlu örtülüp sıcak bir yerde 45 dakika kadar mayalanmaya bırakılır. Mayalanan hamur merdane ile 1 cm. kalınlığında ince uzun açılır. Üzerine bolca yağ sürülür. Şeker karıştırılmış tarçın ve karanfil serpilir. Kayısılar parçalanır hamurun üzerine serpiştirilir. Kuru üzüm, ceviz ile bolca bir harç yaptıktan sonra hamur uzunlamasına rulo yapılır. Aynı işlem ikinci parçaya da uygulanır. Rulolar yağlanmış fırın tepsisine yerleştirilir. Sıcak bir yerde iyice kabarıncaya kadar beklenir. Sonra bolca susam serpilip fırında pembeleşinceye kadar pişirilir.

#01.01.2010 20:01 0 0 0
  • Bu güzel tarihi hikayemizde de bir kişiliğin ,karakterin kısa ve özce ifade etmek gerekirse ağaç yaşken eğilir misali küçüklükten az çok her birey ileriye yönelik kendini az çok belli eder..Yavuz Sultan Selim'de tarihi başarısını bu kişiliğine borçlu ve bunu küçüklükten var olduğunu;önemli bir zat olacağını babasına kanıtlamış...
    Emeğinize sağlık bu güzel paylaşım içinde...
#01.01.2010 19:38 0 0 0
  • Şanlı tarihimizde bilgelikleri ve hep ileriyi görerek adımlarını atan padişahlarımızın,devlet büyüklerimizin örnek alınınacak davranışlarından birini paylaştığınız için tşkr.ederim,emeğinize sağlık...
#01.01.2010 19:33 0 0 0
  • İngiltere'de gerçekleştirilen bir anket, 2010 yılında "en popüler" turizm destinasyonlarının, Türkiye, Mısır ve Fas olacağını ortaya koydu.

    noimage

    Türkiye'nin 2010 yılında "en popüler" tatil yeri olacağı belirlendi. İngiltere'de gerçekleştirilen bir ankete göre, 2010 yılında en popüler turizm destinasyonları, Türkiye, Mısır ve Fas olacak.

    İngiltere'de seyahat turlarında uzmanlaşmış travelsupermarket.com tarafından gerçekleştirilen anket, 2010 yılında tatil için yurt dışına çıkmayacak İngilizlerin sayısının, 2009 yılına göre bir kat artacağını ortaya koydu.Aynı ankete göre, 2010 yılında "en popüler" yurt dışı destinasyonları ise, Türkiye, Mısır ve Fas olarak sıralandı.

    The Daily Telegraph gazetesine göre, zayıf sterlinin, İngilizlerin talilerini yurt içinde geçirmeyi teşvik ediyor. Buna rağmen yine yurt dışına çıkacak olan çok sayıda İngiliz'in, euro bölgesi dışındaki ülkelere yöneleceği kaydediliyor.

    Bu arada, The Times gazetesi, aynı siteyi kaynak göstererek tatil yapmak isteyenler tarafından Noel'den bu yana yapılan aramaların, en tercih edilen 10 destinasyon arasında Türkiye'nin de bulunduğunu gösterdi. İspanya'nın Kanarya adalarının başı çektiği listede Türkiye, 7. sırada yer alıyor.
#01.01.2010 19:25 0 0 0