Bir dönem dar gelirli ailelerin hem ucuz hem de kar ve yağmur suyunu geçirmemesi nedeniyle çocukları için tercih ettiği "lastik" çizmeler, günümüzde lüks mağazaların vitrinlerini süslemeye başladı
Su geçirmeme özelliği nedeniyle balıkçılarla özdeşleşen, dar gelirli ailelerin çocukları için yoğunlukla tercih
ettiği lastik çizmeler, son günlerde sınırsız renk ve modelleriyle kadınların ayaklarını süslüyor.
Su ve çamurdan korunmak için genellikle balıkçılar tarafından kullanılması nedeniyle "balıkçı çizmesi" olarak da anılan bu çizmeler, şimdi lüks mağazaların vitrinlerini süslemeye başladı.
Son zamanlarda da özellikle genç kızların ayaklarını süsleyen bu çizmeler, canlı renkleriyle de oldukça dikkati çekiyor. Pembe, mavi, sarı, kırmızı, siyah ve mor renkleri ile çiçekli, geometrik desenli, ekoseli ve kürklü modelleriyle lastik çizmeler, 12-35 yaş grubundaki bayanların vazgeçilmezleri arasına girdi. Markalar da çeşitli şekillerde tasarladıkları lastik çizme modellerini koleksiyonlarına dahil etti.
Bir alışveriş merkezinde ayakkabı dükkanı bulunan Mehmet Erim, söz konusu çizmeleri, ayaklarını üşütmek istemeyen ve şıklıklarından taviz vermeyen müşterilere sattıklarını söyledi.
Yağmur çizmelerinin, pek çok markanın kış koleksiyonunda yer aldığını belirten Erim, bu nedenle müşterilerin seçim yapmakta çok zorlandıklarını anlattı.
Boya gerektirmiyor
Erim, canlı renkleri ve çeşitli modelleriyle beğeni toplayan çizmelerin her ayakkabı mağazasının vitrinini süsler hale geldiğini dile getirerek, şöyle konuştu:
"Yağmur çizmeleri, her kıyafetle kombine edilebiliyor. Elbise, etek, kot neyle istenirse kullanılabilir. Spor tarzını benimseyenler, canlı ve iddialı renklerdeki kalın tabanlı modelleri, klasik stilde giyinenler ise taşlı, tokalı,
kürklü, leoparlı modelleri tercih ediyor. Farklı ve iddialı olmak isteyenler ise manzara resimlerini aratmayacak modelleri beğeniyor. Yağmur çizmeleri, temizliklerinin kolay olması ve boya gerektirmemesi nedeniyle de çok avantajlı. Bu çizmeler ayakları soğuk kış günlerinin olumsuz etkisinden koruyor. Ayakların çizme içindeki rahatlığı ise başka bir keyif sunuyor. Kalın çoraplarla dahi rahatlıkla kullanılabiliyor."
Yağmur çizmelerinin, tahminlerinden çok daha fazla ilgi gördüğünü belirten Erim, "Bu tarzın bu kadar tutulmasında ünlü isimlerin de bu çizmeleri sıkça kullanmasının etkili olduğunu düşünüyorum" dedi.
Erim, markalarına göre fiyatları değişen çizmelerin, 19 liradan başlayıp 300 liraya kadar çıkabilen fiyatlarla satıldığını bildirdi.
Fransa'da yaşayan Türk psikopatolog Deniz Keziban Çakıcı, Türkiye'de pek çok kişinin çeşitli sıkıntılar ve stres nedeniyle öfkesini kontrol etmekte zorlandığını, bunun çözümünün doğru nefes almayı öğrenmek olduğunu söyledi.
Çakıcı, yaptığı açıklamada, ailesinin Konya'da yaşadığını, ancak kendisinin Fransa'da 4 yıllık bir fakülte bitirerek psikopatolog unvanını aldığını, bu bilimdalının, farmakolojik (kimyasal ilaç) unsurlar yerine ihtiyaç duyan kişileri psikoterapi yoluyla iyileştirmeyi amaçladığını belirtti.
Fransa Göçmen Bakanlığı bünyesindeki resmi görevi dışında Uluslararası Sınır Tanımayan Doktorlar biriminde gönüllü olarak da çalıştığını anlatan Çakıcı, Fransa'da, işkence görmüş, ailelerini kaybetmiş, yurtlarda kalan göçmenlere psikolojik destek vermeye çalıştığını anlattı.
Çakıcı, bir psikopatolog olarak amacının insanların bozulan psikolojilerini onlarla etkin bir görüşme yaparak düzeltmek ve onları normal yaşantılarına döndürmeye çalışmak olduğunu vurguladı.
-BEYİNE DAHA FAZLA OKSİJEN GİDİNCE KİŞİ SAKİNLEŞİYOR-
Psikolojik desteğin, sadece psikolojileri çeşitli nedenlerle bozulmuş ya da bozulma eğiliminde olanları değil kanser hastalarında da göz ardı edilemeyecek olumlu sonuçlara neden olduğunun ispatlandığını dile getiren Çakıcı, şunları kaydetti:
''Dünya büyük bir ekonomik krizden geçiyor ve Türkiye'de işsizlik oranları, yaşam şartları belli... Pek çok kişinin aldığı ücret yetmiyor, bu da çeşitli psikolojik sorunların artmasına neden oluyor. Dikkat edilirse, özellikle büyük kentlerde yaşayanlar çok agresif... Adeta kıvılcım bekleyen barut gibi, hoşgörü gösterilebilecek bir durum karşısında bile hemen öfkeleniyor, ya da işi daha ileri boyuta götürüp kavga edebiliyor. Öfkemize hakim olmanın formülü sakinleştirici hap kullanmak değil. Kısa kısa değil uzun ve düzenli nefes almayı öğrenen kişi öfkesini kolaylıkla yenebilir. Bu öfkelenen ve sonradan pişman olan kişiler için, ücretsiz bir çözüm şekli... Solunum tekniklerine, herkes internetten kolayca ulaşabilir, bu tekniği öğrenip uygulayabilir. Bu teknikte uzun uzun alınacak nefes, beyne daha çok oksijen gitmesine, böylece vücuttaki tüm sinirlerin yeterli oksijenle rahatlamasını sağlıyor.''
-ÜFLEMELİ ÇALANLARIN ALGILARI DAHA YÜKSEK-
Çakıcı, ''Doğru nefes beyindeki sinir sistemini kontrol eden mekanizmayı da sürekli diri tutar. Aynı zamanda bol oksijen beynin az çalışan ya da hiç çalışmayan hücrelerini de faaliyete geçirir. Müzik aleti çalan kişilerin beyin fonksiyonları, yaptıkları iş nedeniyle beyinleri sürekli bol oksijen gittiği için daha hızlı çalışır, algıları çok yüksek insanlardır'' diye konuştu.
Sakinleşme ve sağlıklı kalmada yeterli su içilmesinin de büyük etken olduğunu anlatan Çakıcı, ''Vücudumuzun her gün en az 2.5 litre suya ihtiyacı var. İçtiğimiz çay ya da kahve kesinlikle bu hesaba dahil değildir. Su içme alışkanlığı kazanmalı, mümkünse çantamızda sürekli şişede su bulundurmalıyız. Su içmek, özellikle iç organlarımızı önemli oranda rahatlatır ve 'iç organlarında büzüşme' ile başlayan hastalıkların ortaya çıkmasına engel olur'' diye konuştu.
Gebelik döneminde sağılan ineklerin sütünde yüksek derecede östrojen hormonu bulunuyor
Gebelik döneminde sağılan ineklerin sütünde yüksek derecede östrojen hormonu bulunduğu, bunun da birçok kanser türüne neden olabileceği bildirildi.
Türk Gastroenteroloji Derneği Bursa Şubesi Başkanı Prof. Dr. Faruk Memik, sağlık için çok faydalı olan ve kanser önleyici etkisi olan inek sütünün yararlarının yüzyıllardır bilindiğini belirtti.
Hayvansal protein yönünden et ve balık kadar zengin olan sütün, vücuda birçok faydası bulunduğunu ifade eden Memik, "Hayvansal yağların genellikle kanser oluşumunda kötü etkisi bulunur, fakat süt yağı (konjuge linoleic asit) koruyucu etki yapar. Vitamin D, kalsiyum, butirik asit ve probiotikleri içeren süt ve süt ürünlerinin kolon kanserine karşı koruyucu etkisi bilinmektedir. Günde içilen bir bardak sütün kolon kanseri riskini yüzde 15, 2 bardak sütün ise yüzde 30 koruyucu olduğu rapor edilmiştir" dedi.
Prof. Dr. Memik, gelişen teknolojiyle artık ineklerin eskisi gibi otlaklarda beslenmediğini, ahırlarda tutularak değişik yemlerle beslendiklerine işaret ederek, şunları söyledi:
"Asya ülkelerinde gebe ineklerin sağılmamasına karşın bilhassa Kuzey Avrupa ülkeleri ve İsviçre'de inekler yılda 300 gün kadar sağılmaktadır. Asya'da meme kanseri az görülmektedir. Hayvanların gebelik veya gebelik sonrası sütlerinde yüksek derecede östrojen hormonu bulunmakta ve bu sütlerin devamlı ve aşırı içilmesi ile 'hormona bağlı' denilen meme, yumurtalık, rahim, prostat, testis, kanserlerine yol açılabilmektedir. Bu, araştırmalarla da gösterilmiştir. Özellikle hayvanın gebeliğinin son aylarında sütünde östrojen (estron sulfat) yüzde 33 daha fazla bulunmaktadır. Ülkemizde ineklerin ne kadar süre sağıldığına ilişkin kesin bir bilgiye ulaşılamamıştır."
Ayrıca, çok süt verimi elde etmek için ineklere "recombinant bovine growth hormone" adlı bir hormon verildiğine dikkati çeken Memik, şunları kaydetti:
"Bu hormon sütte, meme ve prostat kanser riskini artıracak 'insulin like growth hormon (IGF-1)' miktarını önemli derecede yükseltmektedir. ABD ve Kanada'da kullanılmakta olan bu hormon 1999'dan beri Avrupa ve Türkiye'de yasaklanmıştır. ABD'de gittikçe artan meme ve prostat kanserinde herhalde bu tip sütlerin içilmesinin de katkısı vardır. İngiltere'de yapılan bir çalışma, 42 ülke arasında en çok Danimarka ve İsviçre gibi aşırı süt ürünleri (süt, tereyağı, peynir) tüketenlerde, 20-39 yaş grubunda testis kanserinin yüksek olduğunu göstermiştir. Az süt tüketen Cezayir gibi ülkelerde ise bu kanser çok düşüktür. Ülkemizde Türkiye Ulusal Beslenme Araştırması sonuçlarına göre, süt tüketiminin yeterli olmayıp son yıllarda daha da düştüğü rapor edilmektedir."
Hayata ilişkin üç önemli sacayağı var; rızk, bereket ve toplum. Osmanlı bu üç sacayağını öyle bir yorumlamış ve hayata geçirmiştir ki, bu konunun Osmanlı devleti üzerinden anlatılması oldukça yerinde olacaktır.
Atalarımız gibi olmaz isek, hak ettiğimiz gibi idare edilmeye devam edeceğiz. Ya kendimizi düzeltmeli ya da mevcut yanlış durumumuza razı gelerek, "haksızlık karşısında susan" olmaya devam etmeliyiz.
Osmanlı Devleti "İşten artmaz dişten artar" sözünün anlamını nüfusun artması ile nüfuz'un da artacağı şeklinde anlamış ve rızk endişesi ve bütçe açık verir korkusuyla kendi halkına ve tarihine ihanet örneği sergilememiştir. Millet olarak herkes devletin ve ülkenin imkânlarını ve haklarını eşit bir şekilde paylaşmıştır.
Adalet anlayışı oluşturulmalı
Osmanlı Devleti, hukukun üstünlüğüne inanan, gecikmeyen adalet anlayışına dayanan, İslam hukukunun hükümlerini esas alan bir İslam Devleti'dir. Osmanlı Devleti, emek ve bilgi yoğun bir toplum yapısına ve gerçek para politikasına dayanan malî bir sisteme sahipti. Osmanlı Toplumu, hilafetin Yavuz Sultan Selim merhumla Osmanlı Devleti'ne geçmesiyle devletini tüm Müslümanların başı ve koruyucusu olan kutsal bir devlet kabul etmişti.
Toplum Allah'ın emanetidir
Osmanlı Devleti ise kanun ve uygulamalarında iktidarların geçici olduğunu ve halkının kendisine Allah'ın bir emaneti olduğunu benimsemiş, devletin değil milletin yani (insanın) kutsal olduğunu özümsemiş, halka hizmeti Hakk'a hizmet olarak kabul etmiştir. Osmanlı düşüncesi, kanun ve adalet karşısında herkesin eşit olduğuna inanmış padişah bile olsa adaletin üstünlüğünü gözetmiştir.
Paranın dolaşım hızı
Osmanlı Devleti, milletin dini ve devleti arasında Çin Seddi gibi aşılmaz kalın duvarlar örmemiştir. Aksine çok uluslu bir yapıya sahip Osmanlı, farklı dini cemaatleri, kültürel ve ekonomik etnik grupları asimile etmeden kaynaştırmış, çeşitliliği bir zenginlik olarak telakki etmiştir.
Bu yüzden Osmanlı Devleti, ülkede paranın dolaşım hızının çok düşük olmasına rağmen yabancı sermayeyi teşvik ve kullanım konusu üzerinde güçlük çekmemiştir. Zira "Servet nerede kazanılmışsa orada sarf edilmelidir." esasına içtenlikle inanan ve bağlı bulunan ecnebi esnaf ve Galata Bankerleri cizye ve haraç konusunda da vergi hususunda da tereddüt göstermemişlerdir.
İşi veren de Allah'tır, aşı veren de...
İnsanların ortak iradesiyle kurdukları ve idare ettikleri devlet, mecazîdir. Mutlak idare ve gerçek devlet sahibi Allah'tır. Mülkün ilk ve son sahibi, varlık âleminin yegâne maliki O'dur. O melik'tir. Saltanat ve hükümranlık O'ndadır. Çünkü O, hâkimler hakimi'dir.
İktidar değneğinin bir ucu O'nun (kudret) elindedir. İndiren ve bindiren, ağlatan ve güldüren, öldüren ve dirilten O'dur. Dilediğini fakir, dilediğini zengin, dilediğini zelil, dilediğini aziz kılan O'dur. Kâinatın gündemini tayin eden Halik-i Mutlak O'dur.
İş veren de O'dur aş veren de...
Her şey bir imtihan vesilesidir
Gerçek şu ki, beden ülkesinde yaratıcısına mutlak itaat ve teslimiyet esası üzerine devletini kuran bir kula Allah cihan devletini kurmayı da nasip ve müyesser kılar.
İki cihanda da aziz eder. Bu sebeple 'bir insanın kisbeti, onun nisbetidir. Hizmet edene himmet edilir. Saymadan verene, saymadan verilir. Zira insana rızk gibi ilmi, saltanatı, hikmet ve nübüvveti ihsan eden Allah'tır. Veren el de O'dur alan el de O'dur. O'nun hikmetinden sual olunmaz. İnsana verilen her şey bir imtihan vesilesidir.
Keykubad'a yardım eden Ertuğrul Gazi merhumun oğlu ve daha sonra Kayı Aşireti'nin reisi Kara Osman'ı Osman Bey yapıp başına Devlet Kuşu'nu konduran ve ne hikmettir ki, 700 sene sonra da olsa onu rahmet ve şükranla andıran O'dur. Yalnız, "Osmanlı bedel ister" denir ya gerçekten Osman Gazi merhum devlet olmanın bedelini Allah'ın dinine hizmet etmekle ödemiştir.
Kanaat anlayışı çok önemlidir
Osmanlı iktisadî sistemi İslamî hayat tarzı ile ilgilidir. Sistem içerisinde toplum çıkarını kendi çıkarından üstün tutan insan tipi önemli rol oynamıştır. Devletin yükünü, yaptığı işe vâkıf, ömrünü insana hizmete vakfetmiş kişilerce kurulan vakıf müesseseleri tarafından hafifletilmiştir.
Öyle ki merkez camilerinin çıkışına konulan sadaka taşlarının oluklarına sabah namazından sonra bırakılan cemaate ait sadakaları, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları kadar alıp kalanını bir başka ihtiyaç sahibine bırakması Osmanlı toplumundaki kanaat anlayışının zirveye çıktığını göstermektedir.
Herkes rızkıyla doğar
Her çocuk gibi devletler de kendi rızkları (bütçeleri ve gelirleri) ile doğar, gelişir, büyür ve tarih sahnesinden silinirler.
Allah dağına göre kışı yaratır. Bu açıdan bir devletin bahtının açık olması, tahtının güçlü olması, ortak iradeyle iktidara getirdikleri idarecilerin idare ve iradesine bağlıdır. Nitekim (manevî anlamda) münkir kör Allah'a nasıl bakarsa Allah da ona öyle bakar... Sözü bir hakikati ifade etmektedir. Bir toplum Allah'a, O'nun dinine, kitabına, elçisine, vs. nasıl bakarsa, Allah da O topluma öyle bakar.
İletişim, göz teması ve cümle kuramamak, duygularını ifade edememek Bunlar otistik çocukların en belirgin özellikleri Çocuklarda üç yaşından önce ortaya çıkan sosyal iletişimini, eğitim performansını olumsuz yönde etkileyen ve yaşam boyu süren gelişimsel bozukluk olarak tanımlanan otizmle ilgili ülkemizdeki en büyük sorun bu çocukların eğitimi.
Çünkü bu konuda yeterli bilgi birikimine sahip uzman yetiştirici sayısı çok az. Sadece özel eğitim sayesinde hayatın içinde yer alabilen otistik çocuklar eğitmen sayısındaki yetersizlik sebebiyle kapalı dünyalarından dışarı çıkamıyor. Öğretmen sayısının ihtiyaçtan çok az olması az olması sebebiyle birçok çocuk eğitim için yıllarca beklemek zorunda kalıyor. Ayrıca Türkiye'de otizm spektrum bozukluğu tanılı öğrencilere öğretmen ya da uzman yetiştirmeye yönelik bir lisans ya da lisansüstü programı bulunmuyor. Dolayısıyla zihinsel engellilerin eğitimini veren öğretmenler, otizm spektrum bozukluğu tanılı öğrencilerle de çalışmak durumunda kalıyor. Oysa uzmanlar bu öğrencilerin eğitim gereksinimlerinin diğer engellilerden çok farklı olduğu konusunda hemfikir.
İlköğretime devam edemiyorlar
Türkiye'de özel eğitim veren 11 üniversiteden otistik çocukların eğitimi için her yıl yaklaşık 350 - 400 öğretmen mezun oluyor. Oysa bu alanda ihtiyaç duyulan öğretmen sayısı 6 bin 500. Otistik çocuklara eğitim veren Tohum Otizm Vakfı, 2003 yılından beri otizmli çocukları erken tanı ve eğitimle topluma kazandırmayı amaçlıyor. Vakfın Kurucusu ve Başkanı Mine Narin, otizmli çocuklar ve ailelerinin eğitim ve sağlık hizmetlerinden eşit şart ve fırsatlarla yararlanabilmeleri için bu vakfı kurduklarını söylüyor.
Vakıf, Sağlık Bakanlığı işbirliğinde Avrupa Birliği hibe programından aldığı fonla beş pilot ilde 46 bin çocuğun otizm riski açısından taramasını gerçekleştirerek 1250 sağlık personelinin de eğitim almasını sağlamış. Milli Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı işbirliğiyle çalışmalarını yoğun bir şekilde devam ettirdiklerini söyleyen Narin, ülkemizde eğitim hakları olmasına rağmen hala 100 binin üzerinde otizmli çocuğun eğitim alamadığını vurguluyor. 2008 - 2009 öğretim yılında Türkiye genelinde ilköğretimde kaynaştırma ortamlarında 309, özel eğitim sınıflarında bin 453, OÇEM'lerde ise 729 otizmli öğrenci eğitim almış. Bu verilere göre ilköğretim çağında okula gidebilen otizmli çocuk sayısı 2 bin 491. Bu verilerin ülkemizde otizmli çocukların çok büyük bir çoğunluğunun ilköğretime devam edemediğini gösterdiğini belirten Narin, "Okulla devam edemeyen çocukların bir bölümü devletin sağladığı aylık eğitim desteği ile özel kurumlarda eğitim alıyorlar. Bu destek ayda 10 saatle sınırlı olduğu için hiçbir şekilde okula gitmenin alternatifi olamayacaktır" diyor.
Özel eğitim programı yok
Milli Eğitim Bakanlığı'nın okul öncesi dönemde özel eğitime ihtiyacı olan çocukların eğitimlerinin ücretsiz olarak sağlanması ve bu uygulamada görev alacak öğretmenlerle, eğitim yöneticilerinin yetiştirilmesi ve kaynaştırma uygulamalarının yaygınlaştırılmasına yönelik hazırladığı Okul Öncesi Dönemde Kaynaştırma Eğitiminin Yaygınlaştırılması Projesi ile okul öncesi eğitim tüm engelli çocuklar için "zorunlu" hale getirilmiş ve yasal ve yönetsel olarak yasada düzenlenmiş. Bu düzenlemelerin yapılmasının eğitimin hizmet alan kişilere ulaştırıldığı anlamına gelmediğini söyleyen Mine Narin, bu konuda en büyük eksikliği ülkemizde otizmli çocuklara yönelik özel öğretim programlarının olmaması ve özel birçok eğitim kurumundaki eğitimlerin kontrol edilememesi olarak açıklıyor.
Eğitim konusunda şüphesiz en büyük sorunlardan biri eğitmen eksikliğinin giderilmesi. Sorunun iki-üç haftalık hizmet içi eğitimlerle sınıf ve branş öğretmenlerine eğitim verip, engelli çocukların bu öğretmenlere teslim edilmesi gibi kolay çözümlerle geçiştirilecek kadar basit olmadığını vurgulayan Narin, bu soruna yönelik çözüm önerilerini ise şöyle açıklıyor: "Davranış analistleri ve bir senelik sertifika programları ile bu dallara uzman ve eğitmen yetiştirmek gerekiyor. Profesyonel bir eğitimci her yerde her koşulda etkin eğitim verme yolunu bulacaktır, ona doğru ortam ve materyal sağladığınızda ise bunu en iyi şekilde kullanacaktır. Ayrıca eğitimcilerin düzenli olarak değerlendirilmeleri gerekiyor."
Bugüne kadar gelişimsel yetersizliklere sahip olan çocuklar için özel eğitim verebilecek sadece iki bin özel eğitim öğretmeni yetiştirildiğini söyleyen Mine Narin, bu alanda yaklaşık 7-8 bin özel eğitim öğretmenine, bin 500 konuşma terapistine ve ayrıca bin 500 uğraşı terapistine ihtiyaç olduğunu, bu sorunun, kurumlar arası koordinasyon ve planlama ile aşılabileceğini vurguluyor.
Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (BETAM) tarafından yapılan araştırmaya göre, uzun süreli işsizlik oranı her eğitim seviyesi için kadınlarda daha yaygın.
Prof. Dr. Seyfettin Gürsel, Duygu Güner ve Burak Darbaz tarafından 2006 Hanehalkı İş Gücü Anketi (HİA) ham verileri kullanılarak hazırlanan BETAM'ın araştırmasına göre, Türkiye işgücü piyasası, iş gücüne katılım, işsizlik oranı gibi önemli göstergelerde cinsiyete bağlı olarak büyük farklılıklar gösterirken bu farklılıklar işsiz kalma sürelerine de yansıyor.
TÜİK tarafından açıklanan Mayıs 2009 işsizlik süreleri istatistikleri incelendiğinde bu farklılaşma görülürken, işsizler arasında uzun dönemli işsizlerin payı kadınlarda yüzde 33 iken, erkeklerde yüzde 24 olarak gerçekleşti. Kısa dönemli işsizlik ise işsiz erkekler arasında daha yaygın bir durum olarak ortaya çıkarken, erkeklerde kısa dönemli işsizlerin toplama oranı, kadınlardakinden 6 yüzde puan daha yüksek oldu.
Araştırmada kadınlarda, uzun süreli işsizlerin toplam içindeki payının erkeklere kıyasla daha yüksek olmasının arkasında yatan nedenler, rezervasyon ücretleri (kişinin iş teklifini kabul etmek için razı olacağı en düşük maaş ya da ücret) ve iş gücü piyasasında olası ayrımcı eğilimler olmak üzere iki ana çerçevede açıklanabileceği belirtildi.
Araştırmada, işsiz kadınların eğitim seviyelerinin işsiz erkeklere göre yüksek olduğu görülürken, dikkati çeken bir diğer nokta ise üniversite mezunu kadınların ağırlığı oldu. İşsiz erkekler arasında üniversite mezunlarının payı yüzde 9,4 olarak belirlenirken, kadınlarda bu pay yüzde 21,3 düzeyinde bulunuyor.
İşsiz kadınların yüzde 39,6'sı lise mezunu iken aynı oran erkeklerde yüzde 25,4 olarak tespit edildi. Çalışan kadınların erkeklere kıyasla daha büyük bir kısmı üniversite mezunu iken, kadınlarda bu oran yüzde 30,5, erkeklerde ise yüzde 13,8 olarak belirlendi. Araştırmaya göre, uzun süreli işsizliğin her eğitim seviyesi için kadınlarda daha yaygın olduğunu gösteriyor.
Kadınların iş tecrübesi daha az
BETAM'ın araştırma notuna göre, rezervasyon ücretlerinin belirlenmesinde iş gücü piyasasında olanların eğitimi kadar iş tecrübesi de rol oynuyor. İş tecrübesini doğrudan ölçmek eldeki verilerle mümkün olmasa da kişinin daha önce çalışıp çalışmadığı bilgisi en azından iş tecrübesi olup olmadığının göstergesi olurken, daha önce çalışmış olmak işsizlik sürelerini oldukça kısaltıyor.
Daha önce çalışmış kişilerde kısa süre (1-5 ay) işsiz kalanların oranı yüzde 53 olarak belirlenirken, yine aynı grupta bir yıldan uzun süre işsiz kalma ihtimali yüzde 32 iken, daha önce herhangi bir işte çalışmamış kişiler için aynı ihtimal yüzde 55 olarak tespit edildi.
Kadın işsizlerde daha önce herhangi bir işte çalışmamış olanların oranı yüzde 36, erkeklerde ise bu oran yüzde 16 oldu. Bu nedenle daha önce çalışmamış olanlar için gözlemlenen uzun işsizlik süreleri özellikle kadınları etkilerken, bu veriler ışığında, kadınların işsizlik sürelerinin daha uzun olmasında iş tecrübesi eksikliklerinin etkili olduğu görülüyor.
Araştırmada, kadınların iş gücü piyasasındaki durumlarını düzeltmek için daha önce çalışmamış olan kadınların iş gücü piyasasına uyumunu kolaylaştırıcı politikaların öneminin büyük olduğuna işaret edilirken, bunun da ancak iş gücüne katılan kadınların iş arama/iş bulma yetkinliklerinin geliştirilmesi, iş garantili meslek kursları, işverenlere yönelik kadın istihdamı teşvikleri benzeri projelerle kadın iş gücünün desteklenmesi ile gerçekleştirilebileceğinin altı çizildi.
Araştırmaya göre, umudu kırılan kadınların işsiz kadınlara oranı yüzde 32 gibi yüksek düzeyde seyrederken erkeklerde bu oran yüzde 18 seviyesinde kaldı. Araştırmada, "Açıkça görülmektedir ki umudu kalmadığı için iş gücü piyasasından çekilme, kadınlarda göreli olarak daha yaygın bir olgudur, yani kadınların daha uzun süreli işsiz kalışının arkasında iş gücü piyasasında kalmak için gösterilen bir kararlılık yatmamaktadır" denildi.
Kadınların iş gücüne katılımı...
Araştırmaya göre, sosyokültürel yapı kadınların iş gücüne katılımını ve dolayısıyla istihdam ve işsizlik durumlarını belirleyen bir diğer önemli faktör olurken, araştırmada şunlar ifade edildi:
"Ataerkil aile yapısında kadın gelirinin ek gelir olarak değerlendirilmesi ve kadınların temel sorumluluğunun ev içi işler olduğu algısı da bu duruma katkıda bulunmaktadır. Bir başka deyişle iş bulamayan kadınlar için ev işleri ile meşgul olmak her zaman kabul edilebilir ve üretken bir faaliyet olduğu için iş arayan kadınlar olası iş fırsatlarını değerlendirirken ev işlerindeki üretkenliklerini de göz önünde bulundurarak hareket etmektedir. Rezervasyon ücretleri ev işlerindeki üretkenlikleri de kapsayacağından bir kadın ile bir erkeğin rezervasyon ücretleri farklılaşacak, ev içi üretimin ekonomik değeri nedeniyle kadınların rezervasyon ücretleri görece daha yüksek bir seviyede oluşacaktır. Ev işlerindeki üretkenlik rezervasyon ücretlerini yükselterek bu beklentileri karşılayacak iş bulma olasılığını düşürecek, dolayısıyla kadınların işsiz kaldıkları süreyi uzatacaktır. Bu nedenle kadın istihdamının önündeki en önemli engellerden biri belki de bu ev içi sorumluluklardır."
İşverenlerin, aynı üretkenliğe sahip bir kadın ve bir erkek arasında tercih yaparken erkeği istihdam etme eğiliminde olması, kadınların iş arama sürelerini ve dolayısıyla işsiz kalma sürelerini uzatacağının altı çizilen araştırmada, bu nedenle, mevcut çalışmanın, işverenlerin olası cinsiyet ayrımcılığını ölçmeye izin veren işveren anketleriyle desteklenmesi gerektiği belirtildi.
Araştırmalar, iş dünyasındaki kadınların görüşmelerde erkeklerden daha fazla hata yaptığını gösteriyor. Oysa hak edileni istemek, hayır demek ve cesaretli olmak birçok sorunu çözüyor
İş dünyasında tutunabilmek isteyen kadın yöneticiler, ayakta kalabilmek için erkek gibi davranmak zorunda kalıyor. Tüm bunlara karşın hem cinsler arası farklılık hem de kültürel koşullandırmalardan kaynaklanan farklılıklar hala çok belirgin. Özellikle kadın yöneticiler ve diğer kadın profesyoneller, iş dünyasının sert koşullarında hatalara düşebiliyor. Bu hataların başında ise müzakere ya da görüşme sürecinde yapılan yanlışlıklar yatıyor. Yapılan araştırmalar ister yönetici ister çalışan olsun kadınların karşılıklı görüşmelerde bazı hatalar yaptıklarını gösteriyor.
Kadınlar pazarlık yapamıyor
Yönetim uzmanları bazı kadınların bırakın başarılı müzakere yapmayı 'pazarlık' ya da 'müzakere' sözcüğünden dahi rahatsız olduğunu söylüyor. "Bu şekilde düşünmüyor görünsek bile bunu yapıyoruz. Kocanızla çocuklara kimin kahvaltı hazırlayacağına karar verirken; arkadaşımızla film seçimi konusunda, çocuğunuzla sokağa çıkma yasağını konuşur ancak pazarlığı sadece ev ya da araba satın alırken bir de boşanırken pazarlık yapıyoruz" diyen kadın yöneticiler, iyi bir görüşmeci olmanın iş dünyasında başarılı olmak için önemli bir kriter olduğunu söylüyor. Bazı kişilerin diğerlerine göre doğuştan daha yetenekli olduğunu belirten uzmanlar, ancak hiç kimsenin iyi bir görüşmeci olarak doğmadığını söylüyor.
KADINLARIN MÜLAKATLARDA YAPTIKLARI HATALAR
İş geliştirme konusunda en üst seviyede, farklı endüstri kollarında çalışan kadınların pazarlık yaparken yaptığı en genel hatalar var. Uzmanlar yaptıkları araştırmalar ile kadınların görüşmeler sırasında yaptıkları hataları saptamışlar. Hatalar ve çözüm önerileri şöyle:
Benimsemiş olduğunuz görüşme biçimi sizin benliğinizi yansıtmıyor
Çözüm; Kendiniz olun, fakat olabildiğinizce kendiniz olun
Başarılı olmak için kendinizi daha rahat hissettiğiniz yöntem kullanılmalı.
Kendiniz gibi davrandığınızda hoşlanmadığınız önerilere karşısında daha soğukkanlı olabilir ve seçenek üretebilirsiniz. Yönetim dilinde bu yaklaşıma 'sessiz kararlılık' adı veriliyor. Ve karşı taraf üzerindeki etkisinin üst düzeyde olduğu belirtiliyor.
Ortada, görüşmeye değer bir durumun olmadığını düşünmek
Çözüm: Her şey konuşulabilir
Birçok kadın, görüşmenin yaratacağı fırsatları ve etkileşimin farklı sonuçlara yol açacağını göz ardı ediyor. Çoğu zaman görüşmeye gerek olmadığını düşündükleri konuların farklı sonuçlara yol açtığını görerek hatalarını anlarlar.
Hayır demekten korkmak
Çözüm: Hayır'ı kullanmaktan çekinmeyin
Kadınların özellikle iş ile ilgili konularda erkeklere oranla 'hayır' demekte zorlandıkları biliniyor. Oysa görüşmelerde, pazarlıklarda hayır bazen en güçlü kelime olabiliyor. Çünkü 'evet'i duymak için önce hayır demek gerekir. Başarılı pazarlıkçılar ne zaman ve nasıl hayır diyeceğini öğrenmiş kişilerdir. Ancak 'hayır' kelimesini yüksek ve agresif bir tavırla söylememek gerekiyor.
Tartışmadan kaçınmayın
Çözüm: Birisi için pazarlık ettiğinizde kendiniz için ediyormuş gibi davranın
Kadınlar başkaları için çetin pazarlık yaparken kendileri için daha çekingen davranıyor. Bu nedenle şirketleri adına yapacakları görüşmelerde bazen sorunlar yaşıyorlar. Bu sorunu yenmek için kadın yöneticilerin daha cesaretli davranmaları gerekiyor. Slogan; asla daha azına razı olma!
Uzmanlar, bu yetkinliğe ulaşabilmek için ev ödevlerinin iyi yapılmasını öneriyor. Evde ya da işte hazırlık yaparken kendinizi bir tartışmada hayal edin ve birinin avukatlığını yaptığınızı düşünün. Bu teknik, hem tarzınızı yansıtmanızı kolaylaştıracak hem de cesaretinizi artıracaktır.
ABD'nin Pittsburgh kentindeki Carnegie Mellon Üniversitesi bünyesindeki Tepper School of Business tarafından yapılan bir araştırma 14 yıldan uzun bir süre içerisinde 16 binden fazla üst düzey yöneticinin kariyer yolculuğunu takip etti. Çalışma kadın yöneticilerin aynı yaş, eğitim geçmişi ve iş tecrübesindeki erkeklerden yılda 100 bin dolar daha fazla kazandığını gösteriyor.
Ancak buna rağmen tepe yönetim pozisyonlarındaki kadın gücü genelde liderlik ekibinin bir parçası olmakla sınırlı kalıyor. Bunun en önemli nedeniyse genelde kadınların erkeklere göre iş hayatını daha erken bırakma eğiliminde olması.
Ortalamada, yaklaşık yüzde 5'i kadın olan tüm yöneticilerin toplam geliri, 461 bin dolarlık maaş ve bonuslar da dahil olmak üzere 2.46 milyon dolar olarak gerçekleşmiş.
Kadınlar erken emekli oluyor
Araştırmaya konu olan yöneticilerin yaş ortalaması 53. Örneklem içerisindeki kadınlar genelde yönetici seviyesindeki erkeklerden daha genç, daha az deneyimli ve daha düşük yönetici seviyelerinde bulunuyor. Örneğin, araştırmaya göre CEO, başkan ve yönetim kurulu üyesi seviyesindeki yöneticilerin sadece yüzde 2'si kadınken, CFO ve başkan yardımcılarının yüzde 6'sını oluşturuyor. Tepper'da ekonomi ve strateji profesörü olan ve çalışmanın yazarlarından Robert A. Miller bunun kadınlar kariyer basamaklarını tırmanırken endişe verici bir insan kaynakları kaybı olduğuna dikkat çekiyor.
Miller, "Kadınlar yöneticilik merdiveninin üst basamaklarına tırmanmıyorlar çünkü erkeklerle kıyaslandığında erken emekli olma ya da kariyerlerine son vermeye daha meyilliler" diyor ve ekliyor: "Her ne kadar kadınların bazı tatsız iş çevrelerinde cinsiyet ayrımcılığı ya da daha az ödüllendirilme, yükselememe gibi durumlara maruz kaldıkları düşünülse de araştırmamız gösteriyor ki, kadınlar işgücü içerisinde kaldıkları sürece erkeklerle eşit maaş ve olanaklara sahip oluyorlar."
Eğitim cinsiyetten daha önemli
Çalışma sonuçları da mükafatlandırmada işte kalma süresi ve eğitimin genelde tek başına cinsiyetten çok daha önemli göstergeler olduğunu gösteriyor. Yani bir yöneticinin kariyer geçmişi ve MBA yapmış olması kadın veya erkek olmasına göre çok daha fazla etkili.
Tepper'in araştırmasına göre MBA'li yöneticiler sadece lisans derecesi olan yöneticilere göre yılda 130 bin dolar, sadece mesleki sertifikası olanlara göreyse 230 bin dolar daha fazla kazandılar.
İngiltere'de en son yapılan başka bir araştırmaya göre bulgular gerçekten de endişe verici. Araştırma kadınların yetenekleriyle bir iş yerine yapabilecekleri katkının çoğu zaman mevcut ekonomik durgunluk ortamında şirketlere ticaret yapabilmesi için gerekenden çok daha fazla olduğunu gösteriyor.
"Kadınlar yönetseydi böyle olmazdı"
İngiliz danışmanlık şirketi The Aziz Corporation tarafından yapılan anket sonuçları bir hayli ilginç. Ankete göre, eğer finans sektöründe ve büyük şirketlerde daha çok kadın üst düzey yönetici seviyelerinde olsaydı şirketlerde daha az maço olurdu, daha riskten kaçınan bir yaklaşım olurdu ve geçtiğimiz yıl karşılaşılan pek çok sıkıntı engellenmiş olurdu.
Ve konu kadınların iş hayatında kalmaları için cesaretlendirilmesine geldiğinde, geçtiğimiz ekim ayında İngiltere merkezli Institute of Economic Affairs tarafından yapılan bir araştırma gösteriyor ki, kurum içerisinde yöneticilerin genel yeteneklerinin iyileştirilmesi cinsiyet ayrımcılığı ve eşit koşullar gibi konulara odaklanmaktan çok daha etkili
Sigmund Freud 30 yıldır insan ruhunu araştırdığı halde kadınların ne istediğini anlamadığının söylese de kadını anlama çalışmaları hız kesmiyor. Dora Araştırma, kamuoyunu ilgilendiren DoraNabız araştırmalarının üçüncü ayağı olan "Kadınlar Ne İster"de bu dönem erkeklerin olduğu kadar kadınların da cevap vermekte zorlandığı bir soruya yanıt arıyor. Türkiye'deki kentli kadınların hayatlarıyla ilgili düşünceleri neler? Nelerden mutlu, nelerden mutsuzlar? "Keşke"leri, beklentileri neler? Kimler gibi olmak istiyorlar/kimleri örnek alıyorlar, neden?
Türk kadını için aile, eğitim ve kariyer
Görüşülen katılımcıların büyük çoğunluğu, kocalarının, ailelerinin ve/veya çocuklarının mutluluğunun çok önemli olduğunu (yüzde 93), ailelerinin mutluluğu için her türlü fedakarlığı yapabileceklerini (yüzde 81) belirtiyor. Bunun yanı sıra bir kadının kendi başına para kazanması gerektiği inancı (yüzde 89) da katılımcıların önemli bir kısmı için ağırlıklı önemli, ki bunu en büyük "keşke"lerinin eğitimlerine devam etmek olduğunu söyleyerek destekliyorlar. Bu ifade en fazla 40‐45 yaş grubundaki, ilköğretim mezunu, C1 ve C2 SES (sosyo ekonomik statü) grubuna dahil olanlar, evli ve çocuk sahibi olanlar tarafından vurgulanıyor. Kadınlar, "Keşke kendi ayaklarım üzerinde daha fazla dursaydım" ifadeleri ile bu görüşlerini güçlendiriyor. Öte yandan kadınların yarısından fazlası evliliğin hayatlarındaki amaçlara ulaşmayı engelleyecek bir kurum olmadığını belirtiyor.
Çalışan katılımcılar, ev hanımlarına oranla istatistiki anlamlı olarak daha yüksek oranda kocaları istemese bile çalışabileceklerini vurguluyor. Üniversite ve üzeri eğitim seviyesindeki kadınlar da daha düşük bir eğitim seviyesinden mezun olmuş kadınlarla karşılaştırıldığında çalışan kadınlar gibi düşünüyor. Bununla beraber A/B SES grubuna dahil kadınlar, evli olmayanlar ve çocuk sahibi olmayanlar, aileleri için kariyeri bırakmanın kendileri için sorun olabileceğini vurguluyor.
Türk kadını için sosyal hayat ve dış görünüş
Kadınların çok azı sık sık seyahat ettiğini (yüzde 28) belirtiyor. Masaj salonu ve/veya bakım merkezlerine sık sık gittiğini belirtenlerin oranı ise yüzde 11. Bu noktada katılımcıların sadece çok az bir bölümünün keşke fiziğim daha güzel olsaydı dediğini de vurgulamak gerekiyor (yüzde 10).
20‐29 yaş arası kadınlar, daha büyük yaştakilere oranla daha fazla oranda kilolarına dikkat ettiklerini, sık sık kuaföre, sinemaya ve tiyatroya, masaj salonu ve/veya bakım merkezlerine gittiklerini ve aynı zamanda sık sık arkadaşlarıyla buluştuklarını belirtiyor. Bu durumda onlar için kişisel zevklerinin ve bakımlarının diğerlerine oranla daha ön planda olduğunu söylemek mümkün. Çocuk sahibi olmanın da sosyal hayatı bir ölçüde etkilediği söylenebilir. Bunun yanı sıra kadınların büyük çoğunluğunun sağlığına özen gösterdiğini de belirtmek gerekiyor. Kilo verme amaçları sorulduğunda ise kadınların büyük çoğunluğu eski elbiselerinin içine girmek istediğini belirtiyor. Fakat 20‐29 yaş arasındaki katılımcılar için karşı cins dahil herkesin dikkatini çekecek bir fiziğe sahip olma arzusu da ağır basıyor.
Aşk mı, çocuklarının mutluluğu mu?
Görüşülen katılımcıların önemli bir bölümü en büyük mutluluğun çocuklar olduğunu düşünüyor. Bu durum özellikle 30‐45 yaş arasında, evli ve çocuk sahibi olan kadınlar için geçerli. Bunu özgür olabilmek takip ediyor. Bu durum ise özellikle 20‐29 yaş arası daha genç katılımcıların, çalışanların en büyük mutluluk kaynaklarından biri. Onlar için en önemli "keşke"lerden birinin de evliliklerinde/ilişkilerinde/ailelerinde daha özgür olabilmek olması dikkat çekiyor. Bu grupta aşık olmak olgusunu çocukların mutluluğunu ve özgürlüğü takip ediyor.
Maddi sorunlar ön planda
Maddi ve işe dayalı problemler Türk kadınının en büyük mutsuzluk kaynaklarını oluştururken bunu ailelerinden ve çevrelerinden kaynaklanan problemler takip ediyor. Katılımcıların yüzde 54'ü "keşke daha çok param olsaydı" diyerek yaşadıkları problemleri yeniden vurguluyor.
Türk kadınının için 'keşke'leri ve pişmanlıkları
Kadınların çoğunluğu halihazırda iyi bir eş, iyi bir anne, hayırlı bir evlat olduklarını, aynı zamanda işlerinde başarılı olduklarını düşünüyor. Evlenmiş olmaktan pişmanlık duyan kadınların oranının da oldukça düşük olduğu görülüyor. Yine de kadınlarda isteklerine karşı daha duyarlı olunması arzusu göze çarpıyor. Bunu özellikle C2 SES grubuna dahil katılımcıların, çocuk sahibi olanların, ev hanımlarının ve ilköğretim mezunu olanların vurguladığı görülüyor.
Diğer yandan özellikle ilköğretim mezunu kadınlar için daha geç evlenmiş olma arzusu, 20‐29 yaş arası katılımcılar için ise hemen çocuk yapmamış olma arzusu dikkat çekiyor.
Türk kadını kim gibi olmak istiyor?
Katılımcılara kim gibi olmak istedikleri sorulduğunda Sibel Can, Gülben Ergen ve Hülya Avşar cevapları dikkat çekiyor. Fakat kendisinden memnun olan kadınların oranı da göz ardı edilemez bir orana sahip. Genel çerçeveye bakıldığında katılımcıların büyük bir kısmı için aile hayatının öncelikli önem taşıdığı, kişisel bakımlarının ve sosyal hayatlarının ise buna oranla daha az önemli olduğu görülüyor. Fakat yine de özellikle 20‐29 yaş arasındaki katılımcılar için 30 yaş üzeri katılımcılara göre kendi mutluluklarının daha yüksek oranda her şeyden önce geldiğini belirtelim
Milli Eğitim Bakanlığı, yurt dışındaki 1 ve 10. sınıf arasındaki Türk öğrencilerin kitaplarını da ücretsiz dağıtacak. Milli Eğitim Bakanlığı, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı koordinesinde, Dış İlişkiler Müdürlüğü ve Proje Koordinasyon Merkezi Başkanlığı ile yurt dışındaki Türk çocuklarının Türkçeyi doğru ve etkili kullanabilmeleri, Türk kültürünü koruyarak bulundukları ülkeye uyum sağlayabilmeleri için "Uzaktaki Yakınlarımız Projesi"ni hayata geçiriyor. Proje kapsamında, yurt dışındaki çocuklara yönelik Türkçe ve Türk Kültürü Dersi Öğretim Programı, ders kitabı öğrenci çalışma kitabı ve destek eğitim materyallerinin hazırlanması, basılması ve dağıtılmasını sağlayacak.
643 bin kitap dağıtılacak
Proje ile yurt dışında görev yapan eğitim müşavirlerine, ataşelerine ve öğretmenlere Türkçe ve Türk Kültürü Dersi Öğretim Programı, ders kitabı, öğrenci çalışma kitabı, öğretmen kılavuz kitabının tanıtımı ile öğretmen yöntem ve tekniklerine yönelik de seminerler düzenlenecek. Proje ile şu ana kadar 4 adet ders kitabı ve 4 adet öğrenci çalışma kitabından her birinin yüzde 70'inin tamamlandığı ve kitapların da Ağustos 2009 başı itibariyle baskı aşamasına
geleceği öğrenildi. Projenin ders kitabı hazırlanmasıyla ilgili bileşeninin harcamaları da Ortaöğretim Projesinden karşılanacağı ve baskı ve dağıtım maliyetinin ise 3 milyon 578 bin 575 euro olacağı ifade edildi.
Milli Eğitim Bakanlığı, Uzaktaki Yakınlarımız Projesi ile 643 bin kitabı ücretsiz olarak dağıtacak. Buna göre, 1-8. sınıflar için 90 bin, 9-10. sınıflar için de 50 bin ders kitabi ve öğrenci çalışma kitabı dağıtılacak. Öğretmen kılavuz kitabı olarak da 3 bin kitap toplam da ise 643 bin kitap ücretsiz olarak dağıtılacak. 1-10. sınıflar arasında da 9 kitap hazırlanacak.
Yurtdışındaki Türk öğrenci sayıları:
Almanya 331 bin 857
Fransa 50 bin 674
İsviçre 12 bin 160
Belçika 4 bin 538
Toplam 399 bin 229
Yurt dışında görevli öğretmen sayıları:
Almanya 485,
Fransa 186,
Belçika 64,
İsviçre 32,
İngiltere 21,
Kanada 1
Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı'nın hazırladığı "Türkiye Özürlüler Araştırması" raporuna göre Türkiye'de bir milyon 673 bin 550 engelli var. Yüzde 41'i kadın, yüzde 59'u erkek olarak açıklanan engelliler yoğunluklu olarak Marmara Bölgesi'nde yaşıyor. Bu tablo karşısında engellilerin toplumla uyumunun sağlanması ve istihdam olanakları yaratılması amacıyla konuyla ilgilenen birtakım kurumlar, ortak proje gerçekleştirme kararı aldı: Doğa Toplumsal Gelişim ve Çevre Derneği, Maltepe Üniversitesi, Doğa Okulları, Doğa Telekom, Manpower Seçme ve Yerleştirme Hizmetleri, Gökdil Yabancı Dil Eğitim ve İŞKUR tarafından üstlenilen "Ortopedik Engellilerin Hizmet Sektöründe İstihdamı Projesi"nin amacı, engellilere eğitim imkanı sağlayarak işe yerleştirme yapmak.
Nitelikli eleman yetişecek
Söz konusu proje, çağrı merkezleri ve alışveriş merkezlerindeki nitelikli eleman ve iş gücü açığının, engelli gençlerin bu alanlarda sertifikalı mesleki eğitimlerle desteklenerek karşılanması esasına dayanıyor. Programın eğitmenleri Doğa Innovatory ve Gökdil tarafından sağlanırken istihdam imkanını yaratacak kurum Doğa Telekom olacak. Toplam 144 kişinin eğitileceği projede, bu rakamın yüzde 30'una istihdam sağlanması planlanıyor. Mart ayında başlayacak eğitime 18 yaş üzeri, bakıma muhtaç olmayan, en az ilkokul mezunu, okuma yazma bilen, iletişim becerisi yeterli, görme veya duyma özürlü olmayan, şehir içi toplu taşıma araçları ile seyahat edebilen, yüzde 40-60 engelli ve işsiz adaylar başvurabiliyor.
İstihdam süreci hızlanıyor
Katılımcıları, işbirliği yaptıkları firmaların yetkilileriyle tanıştırarak istihdam sürecini hızlandırmayı planladıklarını belirten Doğa Innovatory Genel Müdürü Zeynep Küçük, bu projeyi engellilerin iş gücü piyasasına dahil edilmesi ve engelli gençlerin istihdamının artırılmasına model olması amacıyla gerçekleştirdiklerini belirtti. Gökdil Genel Koordinatörü Battalgazi Otay ise "Türkiye'deki engelli vatandaşlarımızı, sosyal ve ekonomik hayata kazandırmak bizim görevimiz. Bu nedenle bu tür projelere destek vermeye ve eğitime katkıda bulunmaya devam edeceğiz" diye konuştu.
300 saatlik eğitim
Katılımcılar, temel eğitim ve mesleki eğitim olmak üzere iki ayrı aşamadan oluşan eğitim sürecinde toplam 300 saat eğitim alıyor. 195 saatlik "Temel Eğitim" aşamasında temel İngilizce, bilgisayar ve temel iletişim dersleri veriliyor. Bu modülün tamamlanmasının ardından katılımcılar iki gruba ayrılıyor. 105 saatlik "Çağrı Merkezi Mesleki Eğitim" aşamasında telefonda etkili iletişim, diksiyon ve güzel konuşma, stresle başa çıkma teknikleri, tükenmişlik sendromuyla başa çıkma, müşteri ilişkileri yönetimi, müşteri memnuniyeti yaratma, müşteri ile iletişim, müşteri ilişkilerinde yeni yaklaşımlar, beden dili ve kişisel imaj eğitimi veriliyor.
Kasiyerlik eğitimi
Yine 105 saat süren "Kasiyerlik Mesleki Eğitim" çalışmasında ise bu derslere ek olarak temel muhasebe ve teknik ekipman kullanımı dersleri yer alıyor. Ayrıca özgeçmiş yazma, iş başvurusu yapma, mülakat teknikleri gibi destekleyici bilgiler de aktarılıyor. İki ay boyunca hafta içi beş gün 09:00 - 17:00 arası verilen eğitimin sonunda yeterlilik kazananlara sertifika veriliyor. Gökdil Yabancı Dil Eğitim Merkezi'nin Bahariye şubesinde verilen eğitim için servis imkanı bulunmuyor.
"Görme Engellilerin İş Yaşamına Entegrasyonu Projesi" kapsamında hem engellilere hem de görme engellileri istihdam eden şirketlere yönelik eğitim içeriği oluşturulacak.
İstanbul Vali Yardımcısı Mustafa Altıntaş, İstanbul'da bu yıl değişik engel gruplarından üç bine yakın çocuğun eğitime kazandırılacağını bildirdi.
Altı Nokta Körler Vakfının Türk Psikologlar Derneği ile ortaklaşa gerçekleştirdiği ve Sabancı Vakfı tarafından fonu sağlanan ''Görme Engellilerin İş Yaşamına Entegrasyonu Projesi''nin tanıtım toplantısında konuşan Altıntaş, projenin engellilerin topluma kazındırılması yönündeki engelleri ortadan kaldıracağını söyledi.
Altı Nokta Körler Vakfı Başkanı Oya Sebük, Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 12,5'inin engelli olduğunu söyledi. Sebük, Başbakanlık Devlet Personel Başkanlığının verilerine göre, kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan özürlülerin toplam sayısının 10 bin 300 olduğunu aktararak, istihdam edilen görme engelli sayısının da 2 bin 303 kişi olduğunu kaydetti.
İstihdam oranı düşük
Türkiye İş Kurumunun 2008 yılı istatistiklerine göre özel sektörde istihdam edilen engelli sayısının da 21 bin 540 kişi olduğunu belirten Sebük, Türkiye genelinde engellilerin, özelde görme engellilerin hem kamuda hem de özel sektörde istihdam oranın düşük olduğunu dile getirdi.
Oya Sebük, bu oranın düşüklüğünde, kurumların engelli istihdamına bakış açısı kadar, engellilerin eğitime katılım düzeylerinin de etkili olduğunu anlatarak, Türkiye Özürlüler Araştırması Raporu'nun 2006 ekine göre de engellilerin, eğitime erişmelerinin kısıtlı olduğunu ifade etti.
Görme engellilerin yüzde 34,9'unun okur-yazar olmadığını, yüzde 31.6'sının da ilköğretim mezunu olduğunu dile getiren Sebük, analiz raporundaki verilere göre görme engellilerin yüzde 15.4'ünün çalışamayacak durumda olduğunu söyledi. Sebük, istihdam edilen görme engelli oranının yüzde 16,8 olduğunu belirterek, ''Her 10 görme engelliden 8'i çalışabilecek durumda olmasına rağmen iş yaşamına katılamamaktadır''dedi.
Şirketlere bilgilendirme semineri
Projeyle görme engellilerin istihdamı öncesi ve sonrasında yaşanan sorunların ve çözüm önerilerinin belirlenmesi ve kamuoyuyla paylaşılarak aygınlaştırılması amaçlanıyor. Projenin bir diğer hedefi de görme engellilerin iş hayatına entegrasyonu bağlamında endüstriyel-örgütsel psikoloji alanında görme engellilere ve istihdam edildikleri kurumlara yönelik eğitim programları ve eğitim içeriği oluşturmak.
Projenin bir sonraki adımında ise İstanbul'da görme engelli istihdam eden ya da edebilecek durumda olan bir firma ile ''Pilot Bilgilendirme Semineri'' yapılacak.
Proje sonuçları, Nisan-Mayıs 2010 tarihinde açıklanacak.
İzmir Örnekköy'de faaliyet gösteren İş Eğitim Merkezi, zihinsel engelli gençlerin hem ürettikleri hem de yaşamlarını sürdürebilecek temel becerileri kazandıkları ''sıcak bir yuva'' olarak hizmet veriyor. Örnekköy'de örgün ve yaygın eğitim veren iki zihinsel engelli okulunun paylaştıkları binada derslikler, galoştan kaleme kadar çeşitli üretim atölyeleri, okuma ve dinlenme salonlarının yanı sıra, ''ev ekonomisi atölyesi'' adı verilen bölümde, 300 öğrencinin tamamı ''hayat bilgisi'' dersi alıyor.
İzmir Pasaport Lions Kulübü'nün İş Eğitim Merkezi'ne katkısıyla sağlanan atölye, yataktan, giysi dolabına, ütü odasından mutfağa, bir ev içinde bulunan tüm bölümleri ve gereçleri kapsıyor. Okulun örgün ve yaygın eğitim bölümlerine devam eden 300 öğrencinin tamamı, hafta içinde belli saatlerde, öğretmenler eşliğinde günlük yaşamlarını yardım almadan sürdürebilmenin eğitimini alıyor, görgü kuralları ve sosyal ilişkiler konularında da bilgilendiriliyor.
Üreten engelliler yetiştirmek amaçlanıyor
Çalışmalar hakkında bilgi veren Okul Müdürü Vedat Kökçü, aynı binada hizmet veren Karşıyaka İş Okulu'nda ilköğretim kaynaştırma eğitiminden gelen öğrencilere hizmet verirken, Karşıyaka İş Eğitim Merkezi'nde ise 16 yaş üzeri zihinsel engelliler için hem akademik eğitim hem de meslek kazandırma eğitimi verdiklerini söyledi. İki okulda toplam 36 öğretmen, 3 psikolojik danışman, 1 hemşire ve hizmetli kadrosuyla çalışmalarını sürdürdüklerini bildiren Kökçü, 300 öğrencinin bulunduğu binada servis hizmetinin devlet tarafından ücretsiz karşılandığını, İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin de her gün düzenli olarak okula yemek gönderdiğini kaydetti. Amaçlarının, toplumla bütünleşmiş, kendi ihtiyaçlarını büyük ölçüde karşılayabilen, üreten engelliler yetiştirmek olduğunu ve bu amaç doğrultusunda okulda görev alan herkesin büyük özveriyle çalıştığını ifade eden Kökçü, tüm öğrencilere sundukları ''hayat bilgisi'' eğitimine büyük önem verdiklerini belirtti.
Ailelerin gelecek kaygısı da gideriliyor
Kökçü, ev ekonomisi atölyesinde sabah yataktan kalkan kişinin ev içinde gün boyunca yaptığı tüm işlerin öğrencilere adım adım öğretildiğini, amaçlarının zihinsel engellilerin günlük yaşam becerilerini kazanıp, kendi kendilerine yeter hale gelmelerini sağlamak olduğunu anlattı. Kökçü ''Engelli bir kişi, kendi işini ne derece yapabiliyorsa, ailesinin üzerinden o kadar yük almış oluyoruz. çünkü kişisel bakımdan ev işlerine, bunları kendileri yapamazsa, mutlaka birileri, en başta da aileleri, onlar için yapmak zorunda kalıyor" dedi. Velilerin 'bunları şimdi ben yapıyorum, ama benden sonra ne olacak, kim yapacak' kaygısının çok fazla olduğuna değinen Kökçü "Yatakların toplanmasından çamaşır yıkanmasına, yerleştirilmesine, basit yemeklerin hazırlanmasına, sosyal iletişim ve görgü kurallarına kadar engellilerimizi toplumla bütünleştirecek eğitimleri veriyoruz. Burada verdiğimiz eğitimle, öğrencilerimiz günlük yaşam becerilerini kazanırken, ailelerin de 'benden sonra ne olacak' endişelerini büyük ölçüde hafifletmiş oluyoruz" dedi.
Gelecek endişesine ek olarak, ailelerde en çok çocuklarının zihinsel engelli olduğunu kabul etme güçlüğünü gözlemlediklerini de dile getiren Kökçü, psikolojik danışmanlarla görüşen ve çocuklarındaki olumlu değişiklikleri fark eden ailelerin, bir süre sonra tedirginliklerini üzerlerinden attıklarını bildirdi.
Sağlık Bakanlığı Özel Hastaneler Yönetmeliği'nde yaptığı değişiklik ile sektör önündeki engelleri kaldırarak, özellerin yüzünü güldürdü.
Yeni düzenleme ile tıp merkezleri birleşip 'hastane' statüsüne geçebilecek. Emekli doktorların özel hastanelerde çalışmasına olanak veren yönetmelik, özel hastanelerin birbirlerine yüksek teknolojik tıbbi cihaz satması engelleyen hükmü de kaldırdı. Yönetmeliğe göre ayrıca bir özel hastanede kadrolu çalışan doktor, isterse iki özel hastanede de 'kısmi zamanlı' çalışabilecek.
Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü İrfan Şencan, gazetecilere yaptığı açıklamada, yeni düzenleme ile bir yıl önce çıkarılan yönetmelik sonrasında ortaya çıkan sıkıntıların çözümünü amaçladıklarını söyleyerek, ayrıca özel hastanelerdeki hekimlerin çalışma şekilleriyle ilgili "kısmi, tam zamanlı ve konsültan" tanımları getirildiğini de belirtti.
Yeni düzenlemeyle yan dal ihtisası yapan hekimlere, aynı hastanede hem uzmanlık hem de yan dal uzmanlık alanları ile ilgili kadro verilmesinin önünü açtığını ifade eden Şencan, "Böylece özel hastanelerin yaşadıkları kadro sıkıntıları da giderilebilecek" dedi. Şencan, daha önce bir poliklinik muayene odasında sadece bir hekimin çalışabilmesinin mümkünken bu sayının ikiye çıkarıldığını belirterek, şunları söyledi:
"Laboratuar ruhsatlarının da ilgili hekim yerine kurum üzerine çıkarılabilmesine olanak sağlandı ve bazı bürokratik işlemlerin azaltılmasına yönelik düzenlemeler de yapıldı. Ayrıca, daha önce özel hastane ve sağlık kurumlarının sadece kamu hastanelerinden hizmet alması mümkünken, artık tüm sağlık kurumlarından hizmet satın alabilecekler. Özel hastaneler bundan böyle Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi, illerde halk sağlığı laboratuarları gibi kurumlardın da hizmet satın alabilecek. Bu onlar açısından olumlu bir gelişme."
Özel hastanelerin başka bir binaya taşınmalarının önündeki engelin de kalktığını kaydeden Şencan, "Bir özel hastane aynı il içinde nispeten daha az gelişmiş bir bölgeye taşınmak isterse, bu talep söz konusu ildeki hastane planlaması dışında değerlendirilerek onay verilecek" dedi.
Bir hekim başka özel hastanelerde de çalışabilecek
Özel hastanede tam zamanlı görev yapan bir hekimin, farklı 2 hastane ya da dal merkezinde daha kısmi zamanlı çalışabilmesine yönelik düzenleme de yapıldığını belirten Şencan, "Bu özellikle hasta yükü az branşlardaki doktorlar için önemli bir gelişme. Bir özel hastane hasta yükü az olan bir branşta tam zamanlı hekim istihdam etmek zorunda kalmayacak" diye konuştu. Daha önceki düzenlemeyi de hatırlatan Şencan, "Önceden özel hastanelerin mevcut yatak sayılarını artırma imkanları bulunmuyordu. Artık kadrolu doktor sayısının 3 katına kadar yataklarını artırabilecekler" dedi. Özel hastanelerin aynı zamanda yeni tıbbi hizmet binaları açabilmelerinin de önünün açıldığını ifade eden Şencan şöyle devam etti:
"İleri teknoloji yoğunluklu cihazların özel hastaneler arasında devrine imkan sağlanıyor. Yeni hekim istihdamı da olanaklı hale getirildi. Emekli hekimler, kadrosuzluk nedeniyle istihdam edilemeyenler ve 2 yıl yurt dışında çalışıp ülkeye dönenler özel hastanelerde istihdam edilebilecek."
Tıp merkezleri birleşerek hastaneye dönüşebilecek
Özel hastanelerle ayakta tedavi yapan sağlık kurumlarına binalarında küçük tadilatlar yapma olanağı verildiğini, büyük tadilatların ise yine ön izinle yapılabileceğini kaydeden Şencan, yeni düzenlemenin getirdiği en önemli yeniliklerden birinin de tıp merkezlerinin birleşmesine olanak sağlanması olduğunu söyledi.
Bir tıp merkezinin gerekli şartları taşıması durumunda hastaneye dönüştürülebileceğini ifade eden Şencan, "Eğer iki tıp merkezi bir araya gelince gerekli şartlara sahip olabiliyorsa, bu tıp merkezlerinin birleşerek hastane haline gelmelerine olanak sağlandı. Ancak hastane daha az gelişmiş tıp merkezinin bulunduğu bölgede faaliyet gösterecek" dedi.
Kamu idaresi sağlık hizmeti sunucuları dışındaki vakıf üniversiteleri dahil sözleşmeli sağlık hizmeti sunucuları tarafından, Sağlık Hizmetleri Fiyatlandırma Komisyonunca belirlenen sağlık hizmetleri bedeline ek olarak alınabilecek ilave ücretin belirlenmesine ilişkin Bakanlar Kurulu kararı, Resmi Gazete'nin bugünkü mükerrer sayısında yayımlandı.
Buna göre, kamu idaresi sağlık hizmeti sunucuları dışındaki vakıf üniversiteleri dahil Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından belirlenen; hizmet kalite standardı, hasta hakları, hasta ve çalışan güvenliği, hastane hizmet dilim endeksi, hastane kapasitesi, çalışan hakları ve hukuki sorumluluklar gibi ölçütlere göre sınıflandırılan sözleşmeli sağlık hizmeti sunucuları, Sağlık Hizmetleri Fiyatlandırma Komisyonunca belirlenen sağlık hizmetleri bedelinin en fazla yüzde 70'ine kadar ilave ücret alabilecek.
Bakanlar Kurulu kararı 1 Ocak 2010'da yürürlüğe girecek. Yürürlükten kaldırılan önceki düzenlemede alınabilecek ilave ücretin oranı yüzde 30 olarak belirlenmişti.
Düşen ücretler, azalan işler, nakit sıkıntısı, tensikatlar, iptal edilen tatil planları, işsizlik Bunalıma girmek için şartlar hiç bu kadar uygun olmamıştı. Klinik olarak tanımlanmış ya da rutin bir dönem olarak bunalım demir gibi bir iradeye sahip kişiler için bile zor bir hastalık. Bunalım her iki durumda da evi temizlemek, duş almak, hatta yataktan çıkmayı bile zorlaştırabilir ve sizi fiziksel ve ruhsal olarak güçsüzleştirir. Hayatınızı sürdürebilmek için gerekli motivasyon ve daha iyi hissetmek adına çaba göstermek gerekebilir. İşte bunalımdakiler için günden güne kendilerini motive etmeye yardımcı olacak bazı pratik yöntemler
1- Kendinize karşı acımasız olmayın:
İşleri alışageldiğiniz şekilde yoluna koymak ve eskinden olduğu gibi hissetmek zaman alacaktır. Bu tür değişiklikler bir gecede gerçekleşmez. Dolayısıyla hatalar yaptığınızda ve istediğiniz kadar işin üstesinden gelemediğinizde kendinizi acımasızca eleştirmeyin. Zaten kendinizle ilgili işleri yapamadığınız için yeterince acı çekiyorsunuz.
2- Gerçekçi olun:
Yapılacak işlerin bir listesini yapmak kendinizi harekete geçirmenin en etkili yöntemlerinden biridir. Küçük ama olumlu değişikliklerle başlayın ve ilk önce onlar üzerine yoğunlaşın. Eğer gerçekçi olmazsanız kendinizi hayal kırıklığına uğramış ve çok daha kötü hissedersiniz.
3- Etrafınızı insanlarla çevreleyin:
Bunalım sürecinde iki büklüm yatarak yalnız kalmak istemeniz normal. Ancak bu iyi ve kolay bir yol değildir. Etrafınızda size işlerinizde yardım edecek, sizinle konuşacak ve size ilham verecek insanların olması daha iyi hissetmenizi sağlayacağı gibi hayatınızdaki bazı şeyleri hareketlendirecektir. Herkesi kapı dışarı etmek isteseniz de bunun için kendinizi zorlamalısınız.
4- Hareket edin:
Tüm gün yataktan çıkmamak ya da kanepede pineklemek kendinizi olan bitenle ilgili kötü hissetmek için zaman kazanmaktan başka bir işe yaramaz. Kendinizi sadece kısa bir yürüyüş ya da çiçekleri sulamak için bile kalkmaya zorladığınızda hem fiziksel hem de ruhsal olarak daha iyi hissetmeye bir adım atmış olursunuz.
5- Bir projeye başlayın:
Bunalımdaki birçok kişi için bir projeye başlamak isteyecekleri son şey gibi görünebilir. Ancak eğlenceli bir proje size üzerinde yoğunlaşacağınız bir konu sağlayarak depresyon haricindeki düşünceleri aklınıza getirmeye yardımcı olabilir. Üstesinden geldiğiniz zaman kendinizle gurur duyacaksınız.
6- Her şeyi planlayın:
Angarya gibi görünen küçük işler için bile her gün yapmanız gereken işleri planlayın. Her sabah gün içinde üstesinden gelmek istediğiniz işleri bir kenara yazın ve arada kontrol ederek neleri yapıp yapmadığınıza bakın. Bu, size çok kaotikmiş gelen hayatınızın kontrolünü tekrar ele geçirmiş olduğunuz hissini vermeye yardımcı olacaktır.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından hazırlanan 2008 yılına ilişkin ''Sağlık Araştırması'' sonuçlarına göre, kırsal yerlerde yaşayan kadınlar arasında obez olanların oranı yüzde 19.4 ile diğer gruplara göre daha yüksek. Düşük kiloluların oranı ise yüzde 6.7 ile en yüksek kentsel yerlerde yaşayan kadınlarda görüldü.
15 ve daha yukarı yaştaki bireylerden kronik hastalığı olduğunu belirten bireylerin bu hastalıklarının doktor tarafından teşhis edilip edilmediği sorusuna verdikleri yanıtlara bakıldığında hastalık gruplarının sırasında değişiklik gözlendi.
Hastalıkların sırası, yüzde 16.1 ile bel bölgesi kas iskelet sistem problemleri, yüzde 13.8 ile romatizmal eklem hastalığı, yüzde 13.5 ile hipertansiyon, yüzde 13 ile ülser, yüzde 10.4 ile migren ve benzeri şiddetli baş ağrısı şeklinde oldu.
Türkiye geneline bakıldığında 15 ve daha yukarı yaştaki bireylerden yaşamları süresince en az bir kez tansiyon, kolesterol ve kan şekeri ölçümü yaptıran bireylerin oranları sırasıyla yüzde 61.1, yüzde 33.1 ve yüzde 35.9 olarak belirlendi.
Türkiye genelinde kentsel yerlerde yaşayan bireylerde ölçüm yaptırma oranı yüksek görülürken, cinsiyet ayrımında oranlara bakıldığında kentsel ve kırsal kesimde yaşayan kadınların oranı, erkeklerin oranından yüksek olduğu saptandı.
Üst solunum yolu enfeksiyonu ilk sırada
0-6 yaş grubundaki çocukların son 6 ay içinde geçirdikleri hastalıkların oranlarına bakıldığında yüzde 39.4 ile üst solunum yolu enfeksiyonu (tonsilit, orta kulak iltihabı, farenjit) ilk sırayı aldı. Bunu yüzde 25.6 ile ishal, yüzde 11.3 ile kansızlık, yüzde 9.1 ile ağız ve diş sağlığı sorunları ve yüzde 8.9 ile bulaşıcı hastalıklar (kızamık, suçiçeği, kabakulak vb.) izledi. Bu sıralama kent-kır ayrımında değişmemekle birlikte cinsiyet ayrımında oransal farklılıklar içerdi.
Hastalıkta erkekler önde
Her bir hastalık grubunda Türkiye genelinde erkeklerde görülen oranın, kadınlarda görülen orandan düşük olduğu gözlendi. Kent ve kır ayrımında ise her bir hastalık grubunda hem erkeklerde hem de kadınlarda kırdaki oranlar kentteki oranlardan yüksek.
Açıklamada, 2008 Sağlık Araştırması ile toplum sağlığı konusunda idari kayıtlar yoluyla düzenli olarak elde edilemeyen göstergelerin hesaplanması ve bireylerin genel sağlık profilinin ortaya çıkarılmasının amaçlandığı belirtildi.
Araştırmanın, ülke genelini yansıtan ilk çalışma olmasının yanı sıra hem uluslararası karşılaştırmalara imkan veren hem de ulusal ihtiyaçlara ışık tutan bir çalışma olma özelliğini taşıdığı ifade edilen açıklamada, araştırma ile bebek, çocuk ve yetişkinlerin sağlık durumunun yanı sıra 15 ve daha yukarı yaştaki bireylerin sağlık hizmetinden faydalanma durumları ve memnuniyet düzeyleri, günlük aktivitelerini gerçekleştirirken yaşadıkları zorlukların derecesi ile sigara ve alkol kullanma alışkanlıkları başta olmak üzere sağlık alanındaki birçok göstergenin elde edildiği belirtildi
Her yıl ocak ve temmuz aylarında, çalışma yaşamını ilgilendiren bir çok parametrede değişiklikler olur. 2010 yılı Ocak ayında da bir çok parametrede değişiklikler oldu.
Asgari ücret değişti, buna bağlı olarak SGK primine esas kazanç alt ve üst sınırında değişiklik yapıldı, Aile ve çocuk yardımı tutarları ile ücretlerin vergilendirilmesinde uygulanacak aylık sakatlık indirimi tutarları değişti.
I. Asgari Ücret Değişti
4857 sayılı İş Kanununun 39 uncu maddesine istinaden Asgari Ücret Tespit Komisyonu'nca alınan 29/12/2009 tarih ve 2009/1 sayılı kararla;
1- 16 yaşını doldurmuş işçilerin normal çalışma karşılığı asgari ücretlerinin; 01/01/2010 - 30/06/2010 tarihleri arasında günlük 24.30 TL ve aylık 729.00 TL, 01/07/2010 - 31/12/2010 tarihleri arasında ise günlük 25.35 TL ve aylık 760.50 TL
2- 16 yaşını doldurmamış işçilerin normal çalışma karşılığı asgari ücretlerinin; 01/01/2010 - 30/06/2010 tarihleri arasında günlük 20.70 TL ve aylık 621.00 TL, 01/07/2010-31/12/2010 tarihleri arasında ise günlük 21.60 TL ve aylık 648.00 TL,
olarak tespit edilmiştir.
II. Asgari geçim indirimi
2010 yılında uygulanacak ücretlilerin yararlanacakları asgari geçim indirimi tutarları da belirlendi. Asgari geçim indiriminden, ücretleri gerçek usulde vergilendirilen gerçek kişiler yararlanacak. Bu uygulamadan kasap, manav, terzi gibi esnaf ve tüccar ile avukat, diş hekimi, doktor, mali müşavir, mühendis, mimar gibi serbest meslek erbabı yararlanamayacak.
Hizmet erbabının bekâr veya evli olup olmamasına ya da çocuk sayısına bağlı olarak yararlanabileceği asgari geçim indirimi tutarı değişiyor.
1 Ocak 2010 tarihinden itibaren uygulanacak asgari geçim indirimi tutarları aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.
Medeni hali Asgari geçim indirimi (TL)
Bekar 54.68
Evli (Eşi çalışmıyor) ve çocuksuz 65.61
Evli (Eşi çalışmıyor) ve 1 çocuklu 73.81
Evli (Eşi çalışmıyor) ve 2 çocuklu 82.01
Evli (Eşi çalışmıyor) ve 3 çocuklu 87.48
Evli (Eşi çalışmıyor) ve 4 çocuklu 92.95
Evli (Eşi çalışan) ve çocuksuz 54.68
Evli (Eşi çalışan) ve 1 çocuklu 62.88
Evli (Eşi çalışan) ve 2 çocuklu 71.08
Evli (Eşi çalışan) ve 3 çocuklu 76.55
Evli (Eşi çalışan) ve 4 çocuklu 82.01
III. SGK primine esas kazancın alt ve üst sınırı arttı
5510 sayılı Kanun uyarınca alınacak prim ve verilecek ödeneklerin hesabına esas tutulan günlük kazancın alt sınırının, 4857 sayılı İş Kanunu'nun 39'uncu maddesine göre 16 yaşından büyükler için belirlenen asgari ücret, üst sınırının ise günlük asgari ücretin 6.5 katı olduğu hükme bağlanmıştır. Yapılan değişikliğe göre,
- 01.01.2010 - 30.06.2010 tarihleri arasında günlük alt sınır 24.30 TL, aylık alt sınır 729.00 TL TL, günlük üst sınır 157,95 TL, aylık üst sınır 4.738.50 TL olarak uygulanacaktır.
- 01.07.2010 - 31.12.2010 tarihleri arasında günlük alt sınır 25.35 TL, aylık alt sınır 760.50 TL, günlük üst sınır 164.78 TL, aylık üst sınır 4.943.25 TL olarak uygulanacaktır.
IV. Gelir Vergisine Tabi Gelirlerin Vergilendirilmesinde Esas Alınan Tarife
Gelir Vergisi Kanunu'nun 103'üncü maddesinde yer alan gelir vergisine tabi gelirlerin vergilendirilmesinde esas alınan tarife, 2010 takvim yılı gelirlerinin vergilendirilmesinde esas alınmak üzere aşağıdaki şekilde yeniden belirlenmiştir.
8.800 TL'ye kadar % 15
22.000 TL'nin 8.800 TL'si için 1.320 TL, fazlası % 20
50.000 TL'nin 22.000 TL'si için 3.960 TL, fazlası % 27
VI. Ücretlerin vergilendirilmesinde uygulanacak aylık sakatlık indirimi tutarları
01.01.2010 tarihinden itibaren ücretlerin vergilendirilmesinde uygulanacak GVK'nın 31'inci maddesinde yer alan sakatlık indirimi tutarları değişmiş olup,
VII. Hizmet erbabına işyeri veya işyerinin müştemilatı dışında kalan yerlerde yemek verilmek suretiyle sağlanan menfaatlere ilişkin istisna tutarı
Gelir Vergisi Kanunu'nun 23'üncü maddesinin 8 numaralı bendinde yer alan, işverenlerce işyeri veya işyerinin müştemilatı dışında kalan yerlerde hizmet erbabına yemek verilmek suretiyle sağlanan menfaatlere ilişkin istisna tutarı, 2010 takvim yılında uygulanmak üzere (KDV hariç) 10.00 TL olarak tespit edilmiştir.
Çevresel sorunların tırmandığı, su kaynaklarının ve tarım alanlarının daraldığı, nüfusun kentlerde yoğunlaştığı kısa gelecekte yeni yerleşim planları oluşmaya başladı. Dünyanın geleceği çöllerde inşa ediliyor.
Her gün daha da kalabalıklaşan ve çevresel sorunlarla yüzleşen dünyada, enerji, su, toprak ve diğer kaynaklara daha az ihtiyaç duyan topluluklar yaratma ihtiyacına dikkat çekici bir cevap; Basra Körfezi'ndeki çöllerde hayata geçirililen Masdar şehri...
Kendi kendine yetecek olan ve 50 bin insanın yaşaması için tasarlanmış Abu Dabi'deki Masdar şehrinin temeli 2008'in Şubat ayında atıldı.
Projenin geliştirilmesindeki büyük paylardan biri, ABD'nin ünlü üniversitesi Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'ne (MİT) ait. 2,3 mil karelik bir alanda konuşlanacak şehir, sıcak çöl rüzgarlarından ve hava limanının gürültüsünden korunmak için duvarların arkasına saklanacak.
Ulaşım raylı sistemlerle sağlanacak ve şehirde araba bulunmayacak. Şehrin bütün enerjisi güneş ışığından üretilecek. Su, güneş enerjisiyle çalışan bir deniz suyu arıtma tesisinden sağlanacak.
Mahsuller, çevredeki seralardan sağlanacak ve bütün çöpler gübre haline getirilecek ya da geri dönüştürülecek.
Masdar'ın dikkat çekici bir özelliği zemininin yerden 5,5 metre yükseklikte bulunması. Böylece zemin, altyapı faaliyetleri için kazılmayacak.
Zeminin altında, metro, su, elektrik, kanalizasyon gibi altyapı unsurlarının yanı sıra çöp toplama sistemi de bulunacak.
Petrol sonrası dönem için model oluşturması hedeflenen, 15 milyar dolarlık yatırıma mal olan Masdar'ın merkezinin iki yıl içinde, tamamının ise 2015 yılına kadar bitirilmesi planlanıyor.
Masdar için planlanan hedeflerden birisi de, konuyla ilgili akademik araştırmalara ev sahiplği yapabilecek bir merkeze dönüştürülmesi.