Saçlarında geceyi gördüm,
En güzel ayrılığa verdi adını rüzgar,
Durdum ayışığına,
Hüzünle nefeslendim,
Ve sana doğduğum yerde öldüm,
Bu sessizlikte,
Yüreğim sıkışıyor,
Yaralarım kanıyor yalnızlığa,
Yasını tutuyor bahçelerde yağmura,
Bir yanıp,bir sönen ışıklar,
Nereye dönsem korkusu bu melankolinin,
Nereye baksam dudaklarındaki tebessüm,
Kitapları kaldırıyorum raflardan,
Şiirleri yakıyorum odamın ortasında,
Kanadı kırılan bir serçe gibi,
Mevsimsiz bir zamandan yetim kalıyorum,
Bir nilüfer çiçeği solgunluğunda,
Çaresizliğe ağlıyorum,
Çekip giden bulutlara tutunsam,
Acaba,
Yeniden gülebilirmiyim umutlara,
Bir başka yürekte,yüreğin gibi,
Bir yürek bulabilirmiyim,
Sen,
İklimden savrul düşlerime ey sevda,
Şiirim ol,
Gecem,gündüzüm,
Dilin sussun,
Gözlerin konuşsun,
Sen aşksın,
Aşk'ı bana anlatansın,
Aşk'a düştüğümde,
Ben ölürüm yolundan,
Çekilirim usul usul,
Unutacağın bu yürekle,
Durmadan sen hatırlanırsın,
Aşk bizi vursun,
Dağlara savursun,
Ki ben,
Tutarsam başka bir eli,
Senden öte,
Ölürüm yolundan,
Çekilirim usul usul,
O vakit,
Gelip beni bulursun,
Haberin olsun...
MÜ'MİN MESÛLİYET İNSANIDIR
"Her birerleriniz râî (çoban) ve hepiniz elinizin altındakinden sorumlusunuz: Devlet reisi bir râî ve elinin altındakilerden sorumludur Her fert, ehl ü ıyâlinin râîsidir ve raiyetinden mes'ûldür Kadın beyinin hânesinin râîsi ve gözeti-minde olan şeylerden sorumludur Hizmetçi efendisinin malının râîsi ve elinin altındakilerden mes'uldür Herbirerleriniz râî ve herbirerleriniz raiyetinden sorumludur" 342
Râî, herhangi bir şeyi görüp-gözeten, koruyup-kollayan ma'nâsına gelir Çobana "râi" denmesi de, kendine emânet edilen hayvanları en emin, en müsâit yerlerde otlatması, onları kurda-kuşa kaptırmaması herhangi bir şeye maruz kaldıklarında onlarla içden alâkadâr olması, bu kudsî vazifeyi îfa ederken de fıtrî safvetiyle, her zaman hasis ihtiraslardan uzak kalabilmesi ve sürüsüne karşı duyduğu derin şefkat, beslediği engin merhamet hissiyle, onların elemleriyle müteellim, lezzetleriyle de mütelezziz olması gibi önemli hususlardan ötürüdür
Ve işte, bir ma'nâda devlet reisi ile teb'a arasında da böyle bir münâsebet söz konusudur Devlet reisi ve derecesine göre değişik dâirelerdeki onun temsilcileri, ellerinin altındakilerini görüp gözetmek, onların elem ve lezzetlerini paylaşmak, onlara mutlu gelecekler hazırlamak ve onların sıkıntılarını göğüslemekle sorumludurlar
Hâne reisi ile aile fertleri arasında da aynı münasebet bahis mevzûdur; hâne reisi nafaka, elbise ve onları uygun bir yerde iskân etme gibi hususlarda birinci derecede sorumlu olduğu gibi, ta'lim, terbiye, hüsn-ü muâşeret, dünya ve ukba saadetini te'min gibi mes'elelerde de sorumludur
Aynı durum, kadının kocasıyla olan münâsebetlerinde de geçerlidir; kadın evinin işlerini tedvirde, kocasının malını, ırz ve nâmusunu muhâfazada, sürüsünden mes'ul bir çoban gibi sorumludur
Hizmetkârın, efendisinin malını, mülkünü; evlâdın, babanın servet, şeref ve haysiyetini koruyup kollamadaki durumları, hep bu "râî" ve "raiyye" mülâhazasıyla alâkalıdır Denilebilir ki, din nazarında râî ve mer'î olmadık hiçbir mükellef yoktur Bir yönüyle herkes tıpkı bir çoban, diğer yönüyle de güdülen raiyye mesâbesindedir Hatta bir râi için güdülecek herhangi bir râiyye olmasa bile o yine sorumludur Evet, herkes kendi nefsini, aklını ve bütün duygularını, bütün uzuvlarını birer emanet gibi koruyup kollama mecburiyetindedir
İslâm, bildiğimiz bütün sistemler ve dinler içinde, devlet reisinden, evlerimizde çalışan hizmetçilere kadar, hem de, henüz demokrasi rüyalarının görülmediği bir dönemde, herkesin sorumluluğunu en ince teferruatına kadar belirleyip ilân eden biricik hayat nizamıdır ve bu mevzûda ona rakîb bir başka sistem göstermek de mümkün değildir
İslâm Peygamberi "devlet reisi mes'ûldür"der, onun sorumluluğunu, sorumluluk sınırlarını, vazife ve mükellefiyetlerini bir bir sıralar kadın ve erkeğin mes'ûliyetlerini hatırlatır ve ayrı ayrı sahalarda, her ikisine de belli sorumluluklar yükler babanın evlâda, evlâdın babaya karşı mes'uliyetlerinden söz eder ve her iki tarafın da hak ve mükellefiyetlerine dikkat çeker hatta, bu mevzûda, dünyadaki gelişmeler nazar-ı itibara alınacak olursa, çok erken sayılabilecek bir dönemde, hizmetçi ve işçilerin hak ve mes'ûliyetlerinden bahisler açarak, beşer tarihindeki içtimaî çalkantılardan çok önce sosyal bir probleme çözüm teklif eder
İşte size, devlet reisi ve teb'anın karşılıklı haklarından -ki, çoğu Ahkâm-ı Sultaniyelerde beyan edilmiştir- evlâd ve ana-baba haklarına, ondan karı-koca ve işçi-işveren haklarına kadar, fıkıh kitaplarında, ahlâk ve terbiye risalelerinde, içtimâiyat ve hukuk eserlerinde; oldukça hacimli birer yer işgal eden onca mes'elenin üç-beş kelime ile peygamberâne bir ifadesi daha!
Kaderin esas anlamı Allah'ın, olmuş olacak her şeyi bilmesi demektir Dikkat edersek insan iradesini yok saymıyor Bilmek ayrı yapmak ayrıdır Bilen Allah'tır, yapan kuldur Bu konuya bir misal verelim;
Peygamberimiz İstanbulun fethini ve komutanını yüz yıllar önce müjdelemiş ve haber vermiştir Zamanı gelince de dediği gibi çıkmış Şimdi, İstanbul Peygamberimiz dediği için mi fethedildi, yoksa fethedileceğini bildiği için mi söyledi O zaman Fatih Sultan yatsaydı, çalışmasaydı, ordular hazırlatıp savaşmasaydı yine olacak mıydı Demek ki Allah Fatihin çalışıp İstanbul'u fethedeceğini biliyordu ve bunu elçisi Hz Peygambere bildirdi
Buradaki ince nokta: Allah bildiği için yapmıyoruz Biz yapacağımız için Allah biliyor Zaten Allah'ın geleceği bilmemesi düşünülemez Bilmese veya bilemese yaratıcı olamaz
Buna bir örnek verelim; Allah dostu evliyadan bir öğretmen düşünelim Öğrencilerinden birisine "yarın seni şu kitaptan imtihan edeceğim" diyor Fakat öğretmen Allah'ın izniyle onun filim, maç, oyun, eğlence, derken sabah okula çalışmadan geleceğini bilerek, akşamdan karnesine "0" yazıyor Ertesi sabah öğrenci sorulan sorulara cevap veremiyor ve sıfırı hak ettiğini bildiği anda, öğretmen cebinden not defterini çıkarıp "senin çalışmayıp sıfır alacağını bildiğim için önceden deftere sıfır yazmıştım" diyor Buna karşı öğrenci "Hocam sen sıfır yazdığın için ben sıfır aldım Yoksa geçer puan yazsaydın geçerdim" diyebilir mi?
Demek ki Allah yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim yapacağımız şeyleri bilerek Allah yazıyor İşte buna kader diyoruz Buna göre Allahu Teala kulunun ne zaman evleneceğini ezeli ilmiyle bilip ona göre yazmaktadır
Sual: İstiğfar nedir?
CEVAP
İstiğfar etmek, (estağfirullah) demektir Tevbe, haram işledikten sonra, pişman olup, Allahü teâlâdankorkmak, bir daha yapmamaya azmetmek, karar vermektir Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Tevbe, günahtan sonra o günahı bir daha yapmamaktır) [İAhmed]
Günahtan hemen sonra tevbe etmek farzdır Tevbeyi geciktirmek de büyük günahtır Bunun için de, ayrıca tevbe etmek gerekir Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah'a tevbe edin!) [Nur 31]
(Allahü teâlâ, tevbe edenleri sever) [Bekara 222]
(Allah'a tevbe-i nasuh yapınız!) [Tahrim 8]
Nasuh kelimesine 23 mana verilmiştir Bunlardan en meşhuru günahlara pişman olup, istiğfar etmek ve bir daha işlememeye karar vermektir Nasuh tevbesinin ne olduğunu soran zata Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Tevbe-i nasuh, günahkârın işlediği günahtan pişman olması, Allahü teâlâdan mağfiret dilemesi, bir daha böyle bir günah işlememesi demektir) [Beyheki]
Pişman olan affedilir
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, günah işleyip pişman olanı, istiğfar etmeden önce affeder) [Taberani]
(Küçük günahlarda ısrar edilirse küçük kalmaz Büyük günahlara istiğfar edilirse büyük kalmaz) [Deylemi]
(İstiğfar eden, günde 70 defa aynı günahı işlese ısrar etmiş sayılmaz) [Tirmizi]
(Günde 70 defa istiğfar edenin, 700 günahı affolur) [Beyheki]
(İstiğfara devam edeni, Allahü teâlâ, dertlerden, sıkıntılardan kurtarır Ummadığı yerden rızıklandırır) [Nesai]
(Bir mümin günah işleyince, melek üç saat bekler, eğer o kimse istiğfar ederse, o günahı yazmaz) [Hakim]
(Günahınız çok olup göklere kadar ulaşsa, pişman olunca, Allahü teâlâ, tevbenizi kabul eder) [İbni Mace]
(Günahlar kalbi paslandırır, karartır Kalblerin cilası ise istiğfardır) [Beyheki]
(Derdinizi ve devasını bildireyim Derdiniz, günahlar, devası da istiğfardır) [Hakim]
(Bir günahkâr, istiğfar eder, sonra bu günahı tekrar yapar, sonra istiğfar eder Üçüncüde yine yapar, yine tevbe ve istiğfar ederse, dördüncü defa yapınca, büyük günah yazılır) [Deylemi]
(Tevbe eden günah işlememiş gibi olur) [İbni Mace]
(Günaha devam edip, dili ile istiğfar eden, Rabbi ile alay etmiş sayılır) [Beyheki]
(Herkes günah işler Fakat günahkârların en iyisi tevbe edendir) [Hakim]
(Günahına pişman olup abdest alıp, namaz kılanı ve günahı için istiğfar edeni, Allahü teâlâ affeder) [Nesai]
(Kıyamette, amel defterinde çok istiğfar bulunana müjdeler olsun!) [Beyheki]
(Elinizden geldiği kadar çok istiğfar edin Çünkü Allah katında kurtuluşunuza bundan daha iyi vesile olacak ve Allahü teâlânın bundan daha çok sevdiği bir şey yoktur) [Hakim]
Tevbe edebilmek, Hak teâlânın büyük nimetlerinden biridir Günah işleme korkusu ile tevbeyi asla geciktirmemelidir! Çünkü, hadis-i şerifte (Sonra yaparım diyenler helak oldu) buyuruldu Yani tevbeyi ve diğer iyi işleri geciktirenler, bu günün işini yarına bırakanlar, aldandı, ziyan etti (İGazali)
Günah, kulun yanında küçük ve kıymetsiz görününce, Allahü teâlâ katında büyük olur Kul küçük günahı büyük görünce, o günah Allahü teâlânın katında küçülür Mümin, iman ve marifetiyle küçük günahları da büyük görür Her günah işleyişte kalbi sızlar Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Mümin, günahını dağ gibi görüp, üstüne düşeceğinden korkar Münafık ise, burnunun üzerine konan ve hemen uçacak sinek gibi görür) [Buhari]
Günah işlediğini bilmek
Şu halde, günah işlediğini bilmek büyük nimettir O kişinin mümin olduğunu gösterir Allahü teâlânın hakkı olan günahları için tevbe etmeli, pişmanlık ve üzüntü duymalı, günahı terk etmeli, kefaret olması için çok sevap işlemelidir! Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Günah işlediğin zaman, karşılığında onu mahvedecek sevap işle!) [İGazali]
Kul hakkının kefareti için, hak sahiplerine iyilik ve dua etmelidir! Hak sahibi ölmüş ise, o kimseyi rahmetle anmalı, çoluk çocuğuna ve varislerine ihsanda bulunmalıdır! Günahları için istiğfara devam etmelidir! Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, istiğfara devam edeni, her sıkıntıdan kurtarır, her darlıkta bir genişlik verir ve ummadığı yerden rızıklandırır) [Nesai]
Günah işlemeye devam eden kimse unutkan olur, ahmaklaşır, aklı da azalır Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Günah işleyenin bir aklı gider, bir daha geri dönmez) [İGazali]
Günahların hepsi Allahü teâlânın emrini yapmamak olduğundan büyüktür Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ufacık bir günahtan kaçınmak, bütün cin ve insanların ibadetleri toplamından daha iyidir) [RNasıhin]
Allahü teâlânın gazabı günahlar içinde saklıdır Kişi, bir günah yüzünden büyük azaba maruz kalabilir Yüz bin sene ibadet eden makbul bir kulunu ebediyen Cehenneme koyabilir Mesela iki yüz bin sene itaat eden İblis, kibredip secde etmediği için sonsuz olarak Cehennemlik oldu Âdem aleyhisselamın oğlu, bir adam öldürdüğü için ebedi Cehennemlik oldu Her duası kabul olan Belam-ı Baura, bir günaha meylettiği için imansız gitti Karun zekat vermediği için malı ile helak oldu
Günahım çok, ne yapsam Allah beni affetmez demek doğru değildir Çünkü cenab-ı Hak, tevbe edilen her günahı affeder Bir kâfir, küfrüne tevbe ederse, mümin olur, bütün günahları affolur Bir mümin de Allah'a şirk koşsa, sonra pişman olup tevbe etse Allah affeder Bir âyet-i kerime meali:
(Ey günahta haddi aşanlar, Allah'ın rahmetinden ümid kesmeyin! Zira Allah, bütün günahları affeder O, gafururrahimdir, affı, merhameti çoktur) [Zümer 53]
(Allahü teâlâyı kullarına sevdirin ki, Allahü teâlâ da sizi sevsin!) [Taberani]
(İnsanlara Rablerinden bahsederken, korku ve sıkıntı veren şeylerden söz etmeyin!) [Beyheki]
(Hak teâlâ buyurdu ki, kulumun, günahı göklere kadar yükselse, benden ümit kesmeyip, af dilerse affederim) [Tirmizi]
(İhlasla "La ilahe illallah" diyen Cennete girer İhlasla söylemek, söyleyeni haramlardan alıkoymasıdır) [Taberani]
(Bir kimse, yakînen Allah'ın Rab, benim de Peygamber olduğuma inansa, Cehennem ona haram olur) [Hakim]
(Allahü teâlâ, günahını affından büyük görene şiddetli gazap eder) [Deylemi]
(İyilik ve ibadet edene büyük ecir verileceğini müjdeleyin, nefret ettirmeyin!) [Şir'a]
(Ömründe bir defa Allah'ı anan veya Ondan korkan müslüman Cehennemden çıkar) [Tirmizi]
(Allahü teâlâ buyurdu ki, "Ey kulum, af dilediğin müddetçe, günahlarının çokluğuna bakmadan affederim Günahların bulutlara kadar yükselse de yine affederim Yer dolusu günahla gelsen, yer dolusu mağfiretle karşılarım Yeter ki iman ile gel!") [Tirmizi]
Faydalı Nasihat
Bir âlimin bildirdiği aşağıdaki nasihate uymaya çalışmalıdır!
Fırsat ganimettir Ömrü faydasız işlerle geçirmemeli, Hak teâlânın rızasına uygun şeylere sarf etmelidir! Beş vakit namazı, tadil-i erkan ile ve cemaat ile eda etmelidir! Teheccüd namazlarını elden çıkarmamalı, seher vakitlerini istiğfarsız geçirmemeli, gaflet uykusuna dalmamalı, ölümü ve ahireti düşünmeli, haram olan dünya işlerinden yüz çevirip, ahiret işlerine yönelmelidir! Zaruri olan, dünya kazancı ile meşgul olup, diğer vakitleri, ahireti imar etmekle meşgul olmalıdır! Sözün kısası, masiva sevgisinden korunmalı ve dinin emrine uymakla meşgul olmalıdır! İş budur, bundan gayrisi hiçtir
Üzerinde ayet bulunan takvim yaprakları veya yıpranmış Kuran sayfaları yere düşüp basılmasın diye yakılmaktadır Bunun bir sakıncası varmıdır? Varsa eğer bunlar nasıl elden çıkarılmalıdır?
Değerli Kardeşimiz;
Okunamayacak derecede yıpranmış Kur'ân-ı Kerîm'lerle, âyet yazılı sayfaları hürmetli şekilde temiz şeylere sarıp ayak altına gelmeyen boş toprağa gömmelidir Kur'ân sayfalarını ateşe atıp yakmayı fukaha pek münasip görmemektedir
Kur'ân dışındaki dinî kitapları, tefsir, hadîs gibi eserleri ise yakmakta mahzur yoktur Hürmetsizliğe mâruz kalmamaları için boş bir yere gömmekte zorluk varsa ateşte yakmakta beis görülmemiştir Kur'ân yazılı kâğıtlar, yahut tefsir, hadîs, fıkıh gibi dinî mânâların işlendiği yazıları kese kâğıdı yapmak, hürmetsizliğe mâruz şekilde kullanmak mekruhtur Bunlar hürmete uygun yerlerde istimal edilmeli, aksi halde yakılıp hürmetsizlikten kurtarılmalıdır Kur'ân-ı Kerîm'i okunamayacak derecede küçük yazılarla yazmak mekruhtur
Zira Kur'ân'dan kasıt okunmaktır Okunmayan Kur'an, sadece levha olarak asılır, mânevî değeri bakımından muhafaza edilmiş olunur Yâni Kur'ân'ın asıl hedefi okunup amel edilmekken sadece cüz'i bir cihetiyle iktifa edilmiş olunur Kur'ân'ı böyle külliyetten cüz'iyete indirmek ise mekruh sayılır Kütüphanelerde Kur'ân'ın yeri en üst kattır
Altında hadîs, onun altında ya da yanında fıkıh kitapları bulunurlar Bunlar göğüs hizasından aşağı yerlere terkedilmezler Zira aşağılara koymakta hürmetsizlik vardır Kur'ân-ı Kerîm'i yedi bohça içine sarıp sarmalayarak saklamak da mekruhtur Zira Kur'ân'ın hedefi, okunmak, mânâsıyla amel edilmektir Böylesine okunması zorlaştırılan Kur'ân, bulunduğu evde gariptir Onu garib bırakan da, sarıp sarmalayarak okunmaz hale terkedendir
"Andolsun ki biz, insanı pişmemiş çamurdan, kokuşmuş cıvık balçıktan yarattık Cân'nı da (insandan) daha önce semûm ateşinden yarattık" (Hicr, 26-27) buyurur Ayetten anlaşıldığı gibi Cân, insanoğlundan önce yaratılmıştır İnsanın yaratılışının, kainattın yaratılışında son halka olduğu düşünülürse, Cân sondan bir önceki halka olarak yaratılmıştır
Ayetteki "semûm ateşi" hususunda, bazıları, "Bu, ateşin alevidir" demişler; bazıları da "O, öldürücü derecede sıcak olan sam rüzgarıdır" demişlerdir Önceki ayetin de yardımı ile, İbareden anlaşılan bunun bir çeşit ateş olduğudur Fakat, bedenin gözeneklerine, yani derideki o küçücük deliklere nüfuz edip, içine işlediği için buna, "semûm" ismi verilmiştir İnsanın içine işleyen rüzgara da bu yüzden "sam rüzgarı" denmiştir Bir rivayette, "Semûm, dumansız ateştir Yıldızlar da bu ateşten yaratılır" denmiştirki, bu, "semum ateşi" ile geçen ayetteki "ateşin mârici"'nin aynı olduğunu gösterir Buna göre aynı şeyi anlatan bu kelimelerden biri, o ateşin yalın, saf ve dumansız bir ateş olduğunu, diğeri de yakıcı ve kavurucu olduğunu anlatmış olur Âlûsî "semum ateşi"ni, "fevkalade hararetli ateş" diye tefsir ederken buna işaret etmektedir
Bazı hadislerde Cân'nın yaratıldığı ateşin, bildiğimiz ateşlerden çok daha sıcak olduğu bildirilmektedir Ebu Davud et-Tayalisî'nin İbn Mes'ud(ra)'dan naklettiği bir hadise göre, "Bu (dünyada gördüğümüz) ateşler, Cân'nın yaratıldığı ateşten yetmiş kat daha hafiftir"
Selam ve dua ile
Ölü doğan çocuk ne yapılır? Cenaze nakilleri gerekli mi?
Soru: Komşumuzun bir çocuğu ölü olarak dünyaya geldi Bundan öncesindeki de ölü olarak doğmuştu Bu sebeple çocuğu hastanede incelemeye aldılar
Ölü doğum sebeplerini araştıracak, sonra ailesine teslim edecekler Ancak ailesine teslim edilecek bu ölü çocuk nasıl bir uygulama ile gömülecek? Mesela ölü doğan çocuğa isim verilir mi, yıkanır mı, kefenlenir mi, cenazesinin kılınması mecburi mi? Bu konularda acil bilgiye ihtiyacımız var
Konuyu diğer sorularla birleştirerek cevaplayacak olursak şu bilgileri sıralamak gerekecektir:
1- Canlı olarak doğduğu bilinen çocuk büyük insan gibi uygulamaya tabi tutulur Onda bir değişiklik olmaz Yani, büyüklerden farksız olarak isim konur, yıkanır, kefenlenir, namazı kılınarak defni yapılır Canlı olarak doğmuş olması, ona büyükler gibi hürmet hakkını kazandırmış olur
Doğumdan sonraki dakikalarda ağlaması, herhangi bir ses çıkarması, aksırması gibi küçük hayati işaretler dahi canlı doğma işareti sayılır
2- Doğum sırasında böyle bir canlılık işareti göstermeyen, yani ölü doğduğu bilinen çocuğa ise isim koyma ve yıkama tercih edilir, kefenlenir, namaz kılınmadan defni yapılır Fırsat bulup da yıkanamazsa bir şey gerekmez
3- Henüz organları tam oluşmamış bir et parçası görünümünde olan düşükler ise yıkanmadan bir beze sarılıp defni yapılır
Bu bilgilerden anlaşıldığı üzere soru sahipleri de, ölü doğan çocuğa isim koyarlar, yıkarlar, bir beze sarıp gömerlerse görevlerini yapmış olurlar Namazını kılmak gerekmez
Ölülerin yıkanması konusunda "Bir Müslüman'ın Yol Haritası" ilmihalinden bir yorum arz etmek istiyorum burada Müslüman'ın ölüsü niçin yıkanır?
"-İnsanın (dirisi gibi) ölüsü de saygıya layıktır Bu saygı bir yönüyle, ölünün yakınlarına bir teselli mahiyeti taşıdığı gibi, ölümün hiçlik olmadığını anlatmak amacına da yöneliktir O ölmüştür, fakat yine insandır; bu dünya açısından ölmüştür, fakat başka bir âlem için yeniden doğmuştur
Ölünün adeta yeni doğmuş bir çocuk gibi yıkanması, bir yönüyle bu yeniden doğuş olayını sembolize etmekte, bir yönüyle de dünyanın üzerinde bıraktığı kir, toz ve bulaşıkları gidermeyi temsil etmektedir
Bu yıkamanın ardından, yeni doğan çocuğa giydirilen zıbın misali kefene sarılır ve büyük bir ihtimamla beşiğine indirilir Ötesini Allah biliyor, gidenler biliyor, biz de bildirdiği kadarını biliyoruz
Ölen Müslüman'ı yıkamak, kefenlemek, onun için namaz kılıp dua etmek ve bir kabre gömmek Müslümanlar için farz-ı kifayedir
Peygamberimiz (sas), "Ölülerinizin güzel işlerini yâd edin, kötü taraflarını dile getirmeyin" buyurarak, ölmüşlerimizi hayırla anmamızı, iyi taraflarını ön plana çıkarmamızı tavsiye buyurmuşlardır
Sıkça sorulan bir soruyu da bu vesileyle hemen cevaplamaya çalışalım
- Ölen kimse mutlaka köyüne, kasabasına götürülmeli mi, yoksa en yakın yerdeki mezarlığa gömülmesi en uygun olanı mıdır?
Bu konudaki sabit hüküm şudur:
- Ölen için sünnete en uygun mezarlık, en yakın Müslüman mezarlığıdır Mutlaka köyüne, kasabasına götürme mecburiyeti yoktur Ancak nakil masraf ve meşguliyetini göze alarak götürmek isteyenler olursa onlara da bir yasak yoktur Yeter ki, cenaze gömüleceği mezarlığa yakın yerde yıkansın, yıkama abdesti bozulmadan defni sağlansın
Efendimiz (sas) Hazretleri, Uhud'da şehit düşen sahabelerini alıp da Medine'ye getirtmemiş, bulundukları en yakın yere gömülmelerini uygun bulmuştur
Bundan dolayı Aişe validemiz, Medine dışında vefat eden kardeşi Abdurrahman'ın cenazesinin Medine'ye getirilmesine pişmanlık duyarak demiş ki:
- Bilseydim, kardeşimin buralara kadar getirilmesini istemez, vefat ettiği yere gömülmesini sağlardım
Namazı gerek cemaatle kılalım, gerekse tek başımıza kılalım fark etmez; namazdan sonra tesbîhat yapmak Sünnet-i Seniyyedir Tesbîhât cemaatle birlikte yapılabileceği gibi, ferdî olarak da yapılabilir
Cenâb-ı Hakkı zikretmek, noksanlıklardan yüce tutmak ve şükretmek namazın özüdür Tesbîhâtta otuz üçer defa tekrar edilen "Sübhanallah", "Elhamdülillah", "Allâhu ekber" ve "Lâ ilâhe illâllah" mübarek kelimeleri namazın çekirdekleri hükmündedirler Bu kudsî çekirdeklerin namazın içinde de yer alışı, tesbîhât kelimelerinin ibadete ne kadar münasip olduğunu ve manevî hayatımız için ne büyük önemi bulunduğunu anlatır1 Resûlullah (asm), "Bizim namazımız tesbîh, tekbir ve Kur'ân tilâvetinden ibarettir; onda dünya kelâmı konuşulmaz!" buyurdu2 Muhacirlerden bazı fakir Sahabîler bir gün Allah Resulüne (asm) şöyle dediler: "Ya Resûl! Mal sahipleri yüksek derecelere eriştiler Bizimle beraber namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar! Bizden ayrı bir de mallarıyla haccediyorlar, umre yapıyorlar, köle azat ediyorlar, sadaka veriyorlar!" Allah'ın Resulü (asm): "Ben size bir şey öğreteyim mi? Onun sayesinde sizi geçenlere yetişir, sizden sonrakileri de geçersiniz Hem böylece, sizin yaptığınızı yapanların dışında hiç kimse sizden daha faziletli olmaz!" buyurdu
Büyük bir müjdeydi Ashab-ı Kiram (ra): "Buyurunuz yâ Resûl; öğretiniz!" dedi Resul-ü Ekrem Efendimiz (asm): "Her namazın ardından otuz üçer defa Sübhân, Elhamdülillâh ve Allahu ekber dersiniz Sonra da "Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh Lehü'l-Mülkü ve lehü'l-Hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr" dersiniz; deniz köpüğü kadar bile olsa günahlarınız bağışlanır!" buyurdu3 Bedîüzzaman Hazretleri, namazdan sonra okunması sünnet olan tesbih, tazim, tehlil, zikir ve salâvat ifadelerinin, her türlü şerlerden Allah'a sığınma ve Allah'ın isimlerini zikretme duâlarının "velâyet-i Ahmediyenin evradı" olduğunu, yani Hazret-i Peygamberin (asm) yolu ve Sünneti bulunduğunu kaydeder4
Sabah ve akşam namazlarından sonra kabir azabından, şeytan, nefis, dünya ve deccal şerrinden ve fitnesinden, Cehennem azabından ve sâir fitne ve kötülüklerden Allah'a sığınmak için okunan "istiâze" duâsı sünnettir Buna ilâveten okunan zikir, salâvat ve duâlar sünnettir Cenâb-ı Hak'tan mağfiret ve merhamet istemek; bunu yalnızca nefsimiz için değil, üzerimizde hakkı bulunan hoca ve üstadlarımız için, anne ve babamız için, talebe arkadaşlarımız için ve tüm ehl-i iman için istemek sünnettir Peygamberimiz Hz Muhammed (asm) için milyon kere salât u selâmda bulunmak; âl ve ashabına (ra) selâm ve tebrik göndermek ve bütün bunları yaparken sınırlı sayıları aşmak, sınırsızlık ve sonsuzluk belirten "ağaçların yaprakları kadar, denizlerin dalgaları adedince, yağmurların damlaları sayısınca" ifâdeleri ile salât, selâm ve bereket duâmızı çoğaltmak Sünnet-i Seniyye'dendir Cennete girmeyi istemek Sünnet-i Seniyye'dendir Tesbih ve zikirlerle ilgili Peygamber Efendimiz'in (asm) müjde dolu haberlerinden bir kaçı şöyledir:
*Abdullah bin Amr (ra) demiştir ki: "Resûlullah (asm) şöyle buyurdu: "Dünyada hiç kimse yoktur ki, 'Lâ ilâhe illallahü vü ekber Velâ havle velâ kuvvete illâ billâh' desin de, denizin köpüğü kadar da olsa günahları kendisinden kaldırılmasın"5
*İbn-i Mes'ût (ra) haber vermiştir ki: Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) şöyle buyurdu: "Mîrâca çıkarıldığım gece İbrâhim'le (as ) karşılaştım Bana, "Yâ Muhammed!" dedi "Benden ümmetine selâm söyle ve onlara bildir ki, Cennetin toprağı güzeldir, suyu tatlıdır! Cennette ağaçlarla dolu ovalar vardır Bunların dikili ağaçları 'Sübhâni velhamdülillâhi velâ ilâhe illallahü vallâhü ekber'dir"6
*Ebû Zerr (ra) anlatır: Resûlullah Efendimiz (asm) buyurdu ki: "Her kim, sabah namazından sonra diz çökmüş olarak, konuşmadan önce on defa "Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke lehü Lehü'l-mülkü ve lehû'l-hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve alâ külli şey'in kadîr" derse kendisine onlarca sevap yazılır, on günahı silinir, on derece yükseltilir, o günün tamamında her şerden emin ve emniyette olur, Şeytan'dan korunur ve o gün hiçbir günah ona ulaşarak amelini iptal etmez!"7
Dipnotlar:
1 - Sözler, S45
2 - Nesâî, Kitabu's-Sehiv, 20
3 - Müslim, Mesâcid, 142
4 - Kastamonu Lâhikası, S72-73
5 - Tirmizî, Daavât, 58
6 - Tirmizî, Daavât, 59
7 - Tirmizî, Daavât, 63
Süleyman KÖSMENE
Tesbihatta "sâdıkîn" ifadesi
*"Tesbihatta geçen 'sâdikîn' ifadesinin mânâ ve hikmeti nedir? Bu ifadenin içine kimler girer, kimler girmez?"
Namaz Tesbihatında 'şerlerden istiâze' bölümünde; Cehennem ateşinden, Rabb-i Rahîm'imize şu ifadelerle sığınırız: "Allah'ım, anne ve babamızı, akrabalarımızı, ecdadımızı, sevdiklerimizi, muhlis mü'minleri ve Kur'ân ve îman hizmetinde bulunan sâdık Nur Talebeleri'ni Cehennem ateşinden muhafaza eyle!"
Afv ve kabul için talep ve duâ bölümünde ise; Erhamü'r-Râhimîn'den Cenneti isterken; sırayla, kendimiz için, ismiyle Üstadımız için, anne ve babamız için; daha sonra 'sadık Nur Talebeleri' için; hemen ardından devamla; erkek kardeşlerimiz için, kız kardeşlerimiz için, akrabalarımız için, ecdadımız için ve iman ve Kur'ân hizmetindeki muhlis mü'min dostlarımız için Allah'ın affını, fazlını ve Nebiyy-i Muhtar'ın (asm) şefaati ile Rabb'imizin Cennet'ini istiyoruz
Resûlullah'a (asm) ve âl ve ashabına salât ve selâm gönderdiğimiz bölümde de; Allah Resûlüne (asm) ağaçların yaprakları miktarınca, denizlerin dalgaları adedince ve yağmurların katreleri sayısınca, milyonlar def'a salât ve selâm gönderdikten sonra; ehl-i îman için Allah'ın mağfiretini, rahmetini ve lütfunu istiyoruz Ezcümle; bu cümlede ismi veya sıfatı geçenler; başta kendimiz, sonra ismiyle Üstadımız, sonra annemiz ve babamız, daha sonra da 'sadık Nûr Talebeleri'dir Burada isim ve sıfat arasında aslında hiçbir fark yoktur Sıfatı zikredilip, ismi zikredilmese duâ sahibine ulaşabileceği gibi; ismi zikredilse ve sıfatı zikredilmese Allah'ın izniyle yine ulaşır Hem ismi, hem sıfatı zikredildiği zaman, daha evlâ bir şekilde duâ "çift taleple" inşa sahibine ulaşır
İsm-i Azam'ın tercümanı olan duâ ve istiâze bölümünün sonunda da; Rabb-i Zü'l-Celâl'i bütün noksan sıfatlardan tenzih ettikten, ta'zimde ve takdiste bulunduktan sonra; Rabb'imizin bize, ismiyle Üstadımıza, annemize ve babamıza, erkek kardeşlerimize, kız kardeşlerimize, hâlis dostlarımıza, hâlis arkadaşlarımıza ve hâlis Nûr Talebelerine ecir ve bereket lütfetmesini ve bütün Cehennem ateşinden muhafaza etmesini; nefsin ve şeytanın şerrinden; cinlerin ve insanların şerrinden; bid'atın, dalâletlerin, dinsizliğin ve azgınlıkların şerrinden de muhafaza kılmasını niyaz ediyoruz Buradaki duâ ibârelerinde her ne kadar "Talebe-ti Resâili'n-Nûr" ifâdesi ile beraber "sâdıkîn" ibâresi geçmiyorsa da; bundan iki kelime sonra gelen ve "ehbâbenâ" ya ait olan "el-Muhlisîn" ifâdesi vav-ı atıfla "rufekâenâ"ya bağlandığı gibi, aynı zamanda "Talebe-ti Resâili'n-Nûr" ibâresine de bağlanmış oluyor Binâenaleyh burada da, neticede "ihlâs" kavramına yapılan vurgu ön plâna çıkıyor
Sadakat ve ihlâs sıfatları tevfik ve hidayetin olmazsa olmaz şartlarındandır ve birbirini tamamlayan iki verimlilik ve muvaffakiyet sıfatıdır Dünyevî-uhrevî hangi işte olursa olsun sadakat ve ihlâs olmadığında ne verim almak mümkündür; ne de muvaffak olmak! Dolayısıyla dünya işlerinde bile, vazgeçilmez birer "sır ve tılsım" hüviyetinde bulunan bu iki sıfatın, âhiret işlerinde, îman ve Kur'ân hizmetinde ve Allah rızâsının talep edildiği her işte daha ehemmiyetle aranacağı şüphe götürmez Burada, İhlâs Risâlesinin girişine alınan âyet-i kerime ve hadis-i şerifi hatırlamakta yarar var: Ayet-i Kerimede dine ihlâsla bağlanmak vurgulanıyor ve Allah'a ihlâsla ibadet edilmesi emrediliyor1 Hadis-i Şerifte ise; "İnsanlar bilmedikçe, bilenler yaşamadıkça, yaşayanlar da ihlâslı olmadıkça helâk olurlar! İhlâslı olanlar da her an o-nu kaybetme tehlikesi ile yüz yüze bulunmaktadır" buyuruluyor2
Netice olarak; dinde ihlâs ve sadakat şarttır Nur talebeliğinin de iki önemli esasıdır
Soru
Dinimizde Az yemek ve az içmek gerekli Bu aç kalmak ve susuz kalmak anlamına mı gelir Yoksa doyacak kadar yemek mi? Sonra çok su içmek sağlık için faydalı deniyor Dinimize göre az su mu içmeliyiz? Yemek Yemede Ölçü Ne Omalıdır?
Cevabımız
Değerli Kardeşimiz;
Mide bedenimizin havuzu gibidir Bütün organların ihtiyacı olan besin maddeleri ve vitaminlerin hazırlandığı mutfaktır mide Midede oluşan yeme ve açlık hissi; bütün isteklerin başıdır Tok olan insan, en başta cinsel arzulara iştah duyar Ardından o tokluğu sürekli kılmak için mala, çok kazanmaya yönelecektir Çok kazanmanın yolu ise makam sahiplerine yakın olmak, mevki sahipleri ile iyi geçinmek ya da o mevkileri elde tutmakla mümkündür Bu da mala-şöhrete olan tamahı artırır Tamah, arzuları kamçılayacak, kişi konumunu korumak için belki de insan onuru ile bağdaşmayacak birtakım haram yollara başvurmak durumunda kalacaktır Gazap-Hiddet-Düşmanlık-Kin-Öne Atılma Hırsı vb şeytani sıfatlar insana eş olmaya başlayacaktır Bunların doğal sonucu ise; azaba doğru sürüklenmektir
Bu ince ve basit tahlilden de anlaşılacağı üzere "Bütün günahların başı mideye teslim olmak, onun emrine girmektir" dersek, sanırız abartmış olmayız
Dil derken kastımız nasıl ki; onun biyolojik işlevleri değil ise mideden kastımız da onun nasıl çalıştığı, sindirim işlevleri değil, mideden doğan arzuların insanı nerelere çektiği, nasıl yüceltip alçaltacağı olacaktır Bu çerçevede, az yemenin faziletleri ve çok yemenin getirdiği zararlar üzerinde duracağız:
Rasülullah-Sahabe ve Sırra Erenlerin Az Yemek Hakkında Sözleri
"Az yemek ve az içmek suretiyle nefsinizle cihat ediniz Az yeme ve az içmenin sevabı tıpkı düşmanlarla cihat etme sevabı gibidir Allah katında bundan daha makbul bir sevap yoktur"
"Midesini yemekle dolduranın gök melekûtuna (Sırlar Âlemine) yükselmesine izin verilmez"
"Allah katında en sevimlileriniz; Çok Düşünen ve Az Yemek YiyenlerdirEn sevimsiz olanlar ise; Çok Yiyenler, Çok Gülenler ve Çok Uyuyanlardır"
"Çok yemek ve içmekle kalbinizi öldürmeyiniz Kalp ekin gibidir, fazla sulanan ekin çürür"
"İnsanın doldurduğu en kötü kap; karnıdır"
"Karnınızın üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini teneffüs etmeye ayırın (yani boş bırakın ki daralmayasınız)"
"Karnınızı tam doldurmayasınız ki ibadet ve zikre gücünüz olsun"
"Şeytan insan vücudunda kan gibi dolaşır Az yiyiniz ki, şeytanın yolları tıkansın"
"Kalbiniz Allah'ı görsün, dilerseniz midenizi aç ve susuz bırakınız" Hzİsa
"Cennetin kapısını açlık ve susuzlukla çalınız Mutlaka cevap gelir" HzAişe
"Kendine yetecek kadar gıdası olan ve kimseye muhtaç olmadan sabahlayan kişi, dünyanın en bahtiyar insanıdır" Malik BDinar
Az Yemenin Faydaları:
1-Kalbi Parlatır- Aydınlatır: Az yemek kalbî fonksiyonların artışına vesile olacaktır Çok yemek ise zekâyı köreltir
"Kalp, az yemekle saf ve ince olur"
"Az yemeye devam edenler, zeki-akıllı ve fikren kuvvetli olurlar"
"Yemeği doyasıya yemeyiniz ki; kalbinizde marifet ateşi sönmesin Marifet cennet yolu, az yemek de marifetin kapısıdır"
2-Kalp İnceliği ve Fikir Artar Bu da Zikir ve Duadan Lezzet Almayı Sağlar:
Çok yemek, kızgınlık-öfke ve uyku verir Çok yiyen, ibadete cesaret ve kuvvet bulamaz İbadet etse, zikir yapsa dahi bu dilde kalır, kalbe, gönle inmez, lezzeti ruhuna işlemez
"Sofra Allah'la sizin aranıza perdedir Sofraya düşkün olanın duadan, zikirden haz alması imkansızdır" (Cüneyd-i Bağdadi)
3-Az Yemek Acizlik ve Kırıklık Verir: Çok yemek başkaldırıcı, isyankâr nefsi körüklemektir Az yiyen mütevazı, kırık ve aciz olur Kul kendi acziyetini görmedikçe Allah önünde gerçek anlamda secde etmiş olmaz Acziyetini hissetmenin bir yolu da az yemektir Az yiyen, Allah'ın nimetlerine şükretmeyi, O'nun önünde yalvarmayı daha fazla başaracaktır
Yeryüzünün hazineleri Resulullah'a sunulunca şöyle buyurdu: "İstemem!Bir gün oruçlu olup, bir gün iftar etmeyi daha fazla severim Çünkü oruçken sabreder, iftar edince şükrederim"
4-Açlık; Aç Olanları Hatırlatır, Şefkat ve Merhamet Artar: Açlık cehennem ehlinin sıkıntısını, susuzluk mahşer yerinin kızgınlığını hatıra getirir Açlık çekmeyen kişi, akşamdan sabaha yiyecek lokması olmayan fakir ve miskinlerin halini hiç anlayamaz Az yiyen, zaman zaman oruç tutan kimse; fakirlerin halini daha iyi anlar Bu da merhamet-şefkat duygularının canlanmasına; sadaka-zekâtın ve yardımlaşmanın artışına vesile olur Merhamet ve Şefkat; Cennetin anahtarlarındandır
HzYunus(as)'a: "Sen yeryüzü hazinelerine sahipsin, neden aç durursun?" diye sordular "Tok olursam açların halini unuturum" diye cevap verdi
5-Çok Yemek Nefsi Azdırır:
Nefsin azması ise;kişinin başta şehvet olmak üzere, tüm hayvanî duygu ve dürtülere teslim olması, onların emrine girmesi demektir Nefis, en iyi açlıkla terbiye edilir Doyasıya yemek; günahlara kendi eliyle davetiye çıkarmak demektir
6-Az Yemek Yiyen, Az Uyur:
Çok yemek uyku ve gafleti çağırmaktır Bu ise tembelliği, çalışmaya, ibadete karşı isteksizliği beraberinde getirir Bunlar, insanın felaketine neden olurlar Tembel kişi gerek zihinsel gerekse fiili çalışmalarda kendine gereken enerjiyi bedeninde bulamayacaktır
7-Az Yiyenin Zamanı Çok Olur:
Yemeğe az vakit ayıran kişi, İlim tahsili-Okuma-Çalışma-Dinleme-Ders gibi yararlı işlere daha fazla vakit bulacaktır En basit ifade ile yemeği hazırlamak, satın almak, taşımak gibi zahmetlere ayıracağı vakit kendine kalacaktır
8-Az Yiyen Hastalıktan-İlaçtan, Doktorlardan Kurtulur: Hastalıkların temelinde abur-cubur yeme vardır Bütün doktorların baş tedavi unsurunun perhiz olduğunu düşünürsek az yemenin başka bir faydalı yönü kendiliğinden anlaşılacaktır
"Oruç tutunuz ki, sağlık bulasınız" hadisinin ne derece anlamlı olduğunu modern tıp tasdik etmiştir
9-Az Yiyenin Masrafı Az Olur:
Çok yiyen kişi mala, servete ihtiyaç duyar Az yiyen ise zaten kanaatkar olacaktır Bu sebeple harcamaları, masrafı az olur
İbrahim Edhem pazarda gezerken bir malın pahalı olduğundan şikâyetlenen birine şöyle dedi: "O malı ucuzlatmak ister misin?" Adam "Evet" dedi İbrahim Edhem şöyle dedi:
"Malı ucuza almanın en kolay yolu, onu satın almamaktır"
10-Az Yiyen Sadaka-Sabır ve Kanaate Güç Bulur:
İsraf etmeden yiyen kişi sadakaya da ayıracak mal ve imkânı kendinde bulabilecek, sabrı ve kanaati herkesten daha fazla kavrayacaktır
Resulullah, göbekli bir sahabenin karnına dokunarak şöyle buyurdu:
"Buraya koyduğunu başka yere koysa idin senin için faydalı olurdu"
Sırra erenler şöyle dediler:
"Mideye doldurulan yemek; tuvalete yatırım olur Sadaka verilen ise cennete sermayedir"
Mideyi fazlaca doldurmanın da israf olduğunu biliyoruz Çok yemenin zararları bugün tıp tarafından da tescil edilmiştir İstatistik rakamlarının Türkiye'de bir yılda israf edilen ekmekle ikinci bir yıl insanların doyabileceğini göstermesi acıdır Fakirlik çeken insanlar varken, ekmek ve yemeği israf etmemizin bedelini bedenen hastalık çekmek, manen de bereketsizlik içinde yaşamak şeklinde çok pahalı ödüyoruz Ülkemizde ekonomik dengelerin bozuk olması, enflasyonun yüksek çıkmasının altında dahi mideye olan düşkünlük ve bunun getirdiği israf vardır! Burada yıllar evvel devlet kademelerinde görev yapan yaşlı bir amirden dinlediklerimi aktarmak isterim:
Ellili yılların ortalarında Menderes Hükümeti ülkeyi kalkındırmak için bir dizi programlar hazırlar İkinci Dünya Savaşından çıktığı halde gözle görülür bir atılım yapan Almanya örnek alınacaktır Alman ekonomi bakanı Türkiye'ye çağrılır Bizim ekonomi planlamacılarına bir konferans verecek olan bakan, lüks bir otelde yemeğe götürülür Adet olduğu üzere çorba ile başlanır Bakan çorbasını bitirirken bizim bürokratlar iki kaşık alıp iade ederler Bizimkilerin anlayışında tabağı bitirmek görgüsüzlüktür Az bir şey de olsa bırakılmalıdır Peşinden gelen yemekte de bizimkiler aynı davranırken bakan yine bitirir En son pilav yenilirken bizimkiler yine iki kaşık iade edecekken Alman Bakan "Durun!" diye çıkışır "Herkes tabağındaki pirinç tanelerini saysın!" der tercüman aracılığı ile Bürokrat ve politikacılar şaşkın vaziyette misafirin dediğini yaparlar "Çıkan rakamları toplayın ve Türkiye nüfusunun yarısı ile çarpın" der Rakamlar çarpılır ve tonlarca pirinci israf ettiğimiz anlaşılır Bunun ekonomik maliyeti ise korkunç büyüklükte rakamlardır Alman Bakan topluluğa döner ve şöyle der:
"Türk Milleti her yıl bu kadar ürünü israf ediyorsa benim size verebileceğim hiçbir ders yok beyler! Biz Almanlar mucize yaratmadık, sadece kaynaklarımızı iyi kullandık ve israf etmedik!"
Mideye doldurulacak olanlar, bedene ve sonuçta tuvalete yatırım olup, manevi hiçbir kazanç getirmezler Mideden kısıp insanlara vermek, ölçülü yiyip-içmek, arada bir oruç tutup hem bedenin sıhhatine katkıda bulunmak hem de sevap kazanmak en kârlı yatırım olacaktır
Beyni mideye endeksli olanlar hiçbir zaman manevi ve fikri çalışmalarda başarılı olamazlar Mideye sadece işlevini yerine getiren, beyne enerji sağlayan bir depo olarak yaklaşırsak verimli çalışmalar ortaya koymamız mümkündür
Geçmişte sırra ermeye çabalayanların RİYAZAT adlı çalışmalarla açlık-susuzluk deneyimleri çekerek Hakk'a erdiklerini, Resul ve Nebilerin doyasıya yemediklerini, bizim Resulümüz HzMuhammed (sav)'in arpa ekmeğine doyamadığını, bazı günler bir hurma ve bir bardak su ile iftar ettiğini de unutmayalım
Yemek Yemede Ölçü Ne Omalıdır?
Şişmanlık" bilhassa gelişmiş ülkelerde dikkat çekecek ölçüde yaygınlaşmış bir hastalık olduğundan, tedavisi günümüz tıbbının önemli araştırma alanlarından birini teşkil ediyor İslâmiyet ise, insanı ilgilendiren her konuda dünden bugüne, bugünden yarına eskimeyen prensipler vâzetmiş, yollar göstermiştir İslâm'ın şişmanlığı engellemek için tavsiye ettiği hususlar da koruyucu tıbbın bugün ulaşmaya çalıştığı hedeflerdendir
Şişmanlığın önlenmesinde dikkat edilmesi gereken hususlar
Günümüz tıbbı, şişmanlığa yol açan sebepleri, temel olarak yiyeceklerin muhtevası, miktarı, öğünler arasında bırakılan zaman boşluğu, tokluk hissi ve bir öğünde yeme süresi gibi başlıklar altında toplamaktadır
Yiyeceklerin muhtevası
Yağ, şeker, protein, vitamin ve mineraller vücudumuza temel maddeler olarak alınır Bunlardan yağ ve protein ağırlıklı beslenmeler önce damar sistemini sonra ilgili organın dokularını bozar Ülkemizde bu konudaki istatistikî çalışmalar yetersiz olduğu için sağlıklı bir bilgi sahibi olmadığımız aterosklerozdan (damar iç duvarını yağlı maddelerin kaplamasıyla meydana gelen damar sertliği) ölüm oranı, ABD ve gelişmiş ülkelerde % 50'dir Rakamın bu kadar yüksek olması az yağlı diyetlere yönelimi artırmaktadır Aşırı karbonhidrat alındığında, ihtiyaç fazlası glikoz karaciğerdeki metabolizmaya bağlı olarak dokularda yağa dönüşür Diyette dokuların kullanabileceğinden fazla protein varsa yine yağ olarak depolanır Yağ, şeker ve proteinlerin fazlasının vücutta yağ olarak depolanması "yiyeceklerin muhtevasını" önemli kılmaktadır Efendimiz (sas): "Mide vücudun havuzudur, damarlar mideye gelirler Mide sağlıklı ise damarlar sağlıklı, mide sağlıksız ise damarlar sağlıksız olarak çıkarlar" buyurmuştur
Netice itibariyle mideye giren yiyeceklerin muhtevası çok önemlidir Yağ, karbonhidrat ve protein gibi yüksek kalorili maddelerle mide doldurulursa, 40-60 yaşlar arasında ateroskloroza yakalanma ihtimali aileden gelen genetik ve fizyolojik programa bağlı olarak artar
Yiyeceklerin miktarı
Mide ve bağırsaklar esneyen ve büzülen organlardır Midenin normal hacmi esnemeden önce 1000-1500 mililitre iken, ince bağırsakların uzunluğu kasılmış halde 5 metredir Alınan besinler midede yumuşatılıp bulamaç haline getirildikten sonra ince bağırsak sistemine (ilk önce onikiparmak bağırsağına) gönderilir Fakat bu, midede bulamaç haline dönüşen her besinin doğrudan ince bağırsak sistemine boşalacağı mânâsına gelmez Çünkü mide ile bağırsak arasına yerleştirilen otomatik sistem vasıtasıyla, yiyeceklerin kimyevî özelliği ve miktarı kontrol edilir; Yaratıcı'nın koymuş olduğu sistem uygun bulmazsa geçmesine izin verilmez Protein yıkım ürünlerinin ve mide muhtevasının fazla, yiyeceklerin yağlı, mide sıvısının da hipertonik veya hipotonik olduğu durumlarda midedeki muhteva onikiparmak bağırsağına geçmez Muhtevanın bu özelliği midenin çıkış kapısının refleks yoluyla kontrol edilmesinde kullanılır O halde mideye ne kadar yiyecek alalım? Peygamber Efendimiz (sas) yemek miktarını şu iki hadîste şöyle buyurmuştur: "İnsanoğlu, midesinden daha zararlı bir kap doldurmamıştır İnsanoğluna belini doğrultması için birkaç lokma kâfidir Mutlaka yemesi gerekiyorsa, üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de nefes alıp vermeye bırakmalıdır"
Mü'min bir kimse bir bağırsağı doluncaya kadar yer, kâfir ise yedi bağırsağı doluncaya kadar yer (Buhari, E'ime Müslim
Tirmizi, Mace)
• İnsanoğlu midesinden daha zararlı bir kap doldurmamıştır İnsanoğluna belini doğrultacak birkaç lokma kâfidir Mutlaka yemesi gerekiyorsa üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de nefes alıp vermeğe bırakmalıdır (Tirmizi, Mâce Et'ime, Müsned)
• Allah'a en sevgili olanınız, az yiyenleriniz, vücud bakımından da hafif olanlarınızdır (K Ummal Hakâyık, Gümüşhanevî)
• Ben sizin hakkınızda ancak mideleriniz ve tenasül uzuvlarınız konusundaki aşırılıktan ve nefsani sapıklıklardan korkarım
• Peygamberlerden sonra bu ümmete arız olacak ilk bela, çok yemek ve tokluktur Milletin karnı doyduğu zaman bedenleri yağlanır, fakat buna mukabil kalblerine zaaf arız olur, şehevi duyguları ise gemi azıya alır
• Efendimiz (sas) Medine ahalisi için "Buranın sakinleri karınları acıkmadıkça yemek yemezler Yedikleri kadar yiyecekken doymadan sofradan kalkarlar Bu yüzden de hasta olmazlar" buyurmuştur
Mide hastalıkların evidir; perhiz ise, tedavinin (ilâçların) başıdır Her vücuda alışık olduğu şeyleri veriniz (el Medhal, K Hafa)
"Ademoğlu tıka basa doldurduğu midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır Mutlaka doldurması gerekiyorsa üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de kendine ayırsın"
Midenin toplam kapasitesi 1000-1500 mililitre kabul edilirse, hadîslere göre bir öğünde alınması gereken yemek miktarı anatomik yapıya göre 333-500 mlt'dir Kaba bir ölçümle mide hacmi büyük olan bir kişi yaklaşık 2,5 su bardağını geçmeyecek kadar yemek yemelidir (Ekmek, yemek, çorba, meyve ve 1/3 su ilave edilirse, içilen su ile birlikte 666-1000 cc arasında bir miktar bir öğünde yenilecek miktardır) Bu da, çapı 4-5 santimetre, uzunluğu 20-25 santimetre olan ve "duedonum" denilen onikiparmak bağırsağının hacmine (700-1570 cm3) yaklaşık olarak eşittir Efendimiz (sas): "Mü'min bir kimse bir bağırsağı doluncaya kadar yer, kâfir ise yedi bağırsağı doluncaya kadar yer" hadîsiyle ideal miktarın azlığını ifade etmiştir Sistem yaratılırken organlara esneme özelliği verilmiş, ince bağırsağın orta kısmı (jejenum) 4 litre hacimde, fakat 10 litreye kadar esneme kapasitesinde yaratılmıştır Bu yüzden, insan aşırı yese bile, Yaratıcı kerem ve merhametiyle bağırsak sistemine bunu tolere edebilme istidadı vermiştir Aşırı yemeyle organların devamlı gerildiği ve şişmanlık komplikasyonlarının ortaya çıktığı göz önüne alındığında, Efendimiz'in (sas) en ideal yeme ölçüsünü koyduğu görülür
Öğünler arası zaman
İnsan, fizyolojik ve psikolojik olmak üzere iki türlü açlık hisseder
Fizyolojik açlıkta, vücudun gıda ihtiyacından dolayı midede açlık krampları görülürken, psikolojik açlıkta şartlanma söz konusudur Açlık krampları 12-24 saatlik aralıklarla gelir Alınan son besini takiben başlayan bu kramplar yemekle susturulmazsa, 3-4 gün içinde en şiddetli seviyeye ulaşır, ve ilerleyen günlerde yemek yenmese bile kramplar giderek azalır
Psikolojik açlıkta ise, on iki saatten daha kısa sürelerde yemek saatleri belirlense ve riayet edilse, 5-7 gün sonra vücut buna şartlanır ve saati gelince insan acıktığını hisseder İş yerlerinde genellikle saat 1200-1300 arası yemek molası verildiğinden, sabah 0800'de evde kahvaltı yapılsa bile, dört saat sonraya yemek için şartlanıldığından, saat 1200-1300 olunca acıkma hissedilir Ramazan ayı başlayıp birkaç gün geçtikten sonra öğle yemeği unutulur, saat 1200'de acıkılmaz İşte bu, psikolojik açlığın yeni bir şartlanmayla bastırılmasıdır Fizyolojik açlık ise, sabah saat 0800'de kahvaltı yapılırsa, akşam 2000'de açlık krampları ile hissedilen açlıktır Dolayısıyla, şeker hastalığı vb gibi istisnaî durumlar dışında, fıtrî olan, fizyolojik açlığa uygun olarak, günde iki öğün yemektir
Tokluk hissi ve bir öğünde yemek yeme süresi
Yemek yerken öğün süresinin uzunluğu çok önemlidir Yemek, midenin kapıcısı olan ağızda çok çiğnenmeli ve öğütülmelidir Çiğneme süresi ve salgılar ne kadar çok olursa tokluk hissi de o ölçüde olur Tokluk hissinin oluşması yemeğin miktarı ile değil de ağızda çiğneme süresiyle alâkalıdır Bunu teyid eden deneyler yapılmıştır Hayvanlarda yemek borusundan fistul açılarak yedikleri yiyecekler mideye değil de, dışarıya verilmiştir Hayvanlar yemi yedikten 20-40 dakika sonra, önlerine konan yeni yemeğe karşı isteksiz davranmışlar ve yememişlerdir Bundan da anlaşılmaktadır ki, tokluk hissi için yemeğin miktarı ve muhtevası yanında, ağızda çiğneme süresi de önemlidir Özellikle diyet yapanların bu özellikleri dikkate alarak, düşük kalorili yiyecekleri ağızda en az 20 dakika çiğnemesi ve tokluk hissi oluşturması gerekir
Diyette gıda seçimi
Kişi hasta değilse ve fazla kiloları varsa, yediği yemeğin kalori miktarını bilmelidir Meselâ bir öğünde 300-500 cc'nin hepsi unlu mamul olsa 1050-1750 kalori, salam olsa 1420-2545 kalori alınır Oysa aynı miktar ıspanak yenirse, bu sadece 50-80 civarında kaloriye karşılık gelir Normal bir insanın günlük ihtiyacı, işine göre 1800-3500 kalori arasındadır 350 gram salam yiyen bir kişinin kilo almamak için 24 saat başka bir şey yememesi gerekir Günlük öğünlerden ziyade, yenilen yemeğin miktarıyla birlikte muhtevası da önemlidir Efendimiz (sas), Medine ahalisi için: "Buranın sakinleri karınları acıkmadıkça yemek yemezler, daha yiyebilecekleri halde doymadan sofradan kalkarlar Bu yüzden hasta olmazlar" buyurmuştur
Aşırı yiyerek sofradan tok kalkmak mideyi genişletir Buna, lezzet ve kalorisi fazla et ve yağlı şeyler de ilâve edilince, şişmanlık hastalığı ortaya çıkar Efendimiz'in (sas) ölçülerinden hareketle şunları diyebiliriz:
1) Her öğün 350-500 cc yenmelidir
2) Öğünler arası 8-12 saat olmalıdır
3) Yiyecekler 20 dakikada yenmelidir
Bugün bilhassa, gelişmiş toplumlarda şişmanlık ve buna bağlı hastalıkların görülme sıklığı çok ciddi boyutlara ulaşmıştır İslâm ise, şişmanlık hastalığına bile bile bulaşılmaması için, yiyeceğin miktarı, muhtevası, ağızda çiğnenme süresi, öğünler arası zaman gibi hususlarda insan fıtratına uygun yollar göstermiştir
Bağnazlık, doğru veya yanlışlığa bakmaksızın bir fikrin savunmasını yapmak, kendi dinini, mensup olduğu düşünceyi veya ekolü her türlü düşünce ve inançtan üstün görmek, Taassup da kör bir tarafgirlik ve doğruluğu hiç araştırılmadan karşıt düşünceyi inkâr vardır
İnsanda herhangi bir konuda oluşan aşırı sevgi ve heyecan bilgi ile değil de cehaletle desteklenirse, o konuda taassup; ilimle desteklenirse, müsamaha (hoş görürlülük) meydana gelir Taassup sahiplerine mutaassıp denir
Her ne kadar halk arasında mutaassıp kelimesi dindar anlamında kullanılıyorsa da, bu çok yanlış bir kullanımdır Taassupa en çok karşı çıkan din İslâm'dır Hz Peygamber (sas) müşrikleri İslm'a davet ettiğinde onlar, yanlış-eksik yönleri olduğunu söyleyerek değil, körü körüne atalarının dinine sarıldıkları, hiç bir araştırma ve tartışmaya girmeden kendi dinlerini üstün gördükleri için İslâmiyet'i kabul etmiyorlardı Hak dinikabul ettirmeyen, ona karşı koyduran bu kör inada Kur'an "Cahiliyye taassubu"
Bugün de İslâmiyet hakkında yeterli ve doğru bilgisi olmayan, aksine, onun hakkında yanlış bilgilere sahip olan ve kendi bildiklerini tartışmasız doğru ve üstün kabul ederek İslâm'a karşı olan mutaassıp aydınlar olabileceği gibi, dinî heyecanları çok, fakat din hakkındaki bilgileri eksik olan mutaassıp dindarlar da olabilir
Müslüman mutaassıp değil, hoşgörülü olmalıdır Müsamahakâr insan, sabit fikirli değildir, medeni cesaretle fikirleri tartışabilir, doğru ile yanlışı ayırdetme gücüne sahiptir Hakkında yeterli bilgisi olmayan şeylerde körü körüne iddia sahibi değildir Ancak böyle davranıldığı zaman doğruyu anlatma imkanı olur İslâm'ın yayılışında Hz Peygamber (sas) insanlara İslâm'ı hoşgörü ile anlatmış, irşadının vazgeçilmez unsuru, müsamahası olmuştur "(Dini anlatırken) kolaylaştırınız (hoşgörülü olunuz), zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz" (Buharî, Edeb, 80)
hadisindeki tavsiye de bunu göstermektedir
Kur'anî nasslara ve sünnete uygun olan bağlılık taassup değildir Zira iman, tasdik etmek; İslâm ise, hak ve doğru olana teslim olmak demektir bu da dine bağlılık ve sadık olmak anlamını taşır ki, buna salabet-i diniyye denir
Bilgisizlikten kaynaklanan taassup ise inat ve muhakemesizlik üzere kuruludur Taassup yalnız dinlerde değil, beşeri ideolojilerde de bağnazca bağlılıklar neticesinde
görülmektedir Müslüman dinine körü körüne değil bilinçli olarak bağlıdır
Kul hakkının dinimizce ne kadar önemli olduğunu biliyorum Bu yüzden başkasının hakkı olan bir şeyi engelleyerek veya başkasına ait bir şeyi izinsiz kullanarak haklarına girmekten çok çekiniyorum Ancak ben yurtta kalan bir öğrenciyim Bazen arkadaşlarım odada olmadığı zaman eşyalarını izinsiz kullandığım oluyor Sonradan helallik dilemeyi de unutuyorum Bu gibi durumlarda sorumluluk altına girer miyim?
Dinimize göre Allâh u Teâlâ dilerse her türlü günahı affedebildiği halde kul hakkı sadece hak sahibi tarafından affedilebilmektedir Hz Peygamber'in bildirdiğine göre kıyamet günü Allah'ın huzuruna kul hakkıyla varan kişi, hak sahibine bu hakkı ancak kendi sevaplarıyla ödeyebilecektir (Buhârî, Rikâk, 48) Kul hakkının bir yönü de, başkasına ait bir şeyi izni olmadan kullanmamaktır Ancak insanların sürekli birbirleriyle iç içe olduğu ofis, devlet dairesi, öğrenci yurdu, ev gibi ortamlarda başkasına ait bir eşyayı her kullanımdan önce ayrı ayrı izin istemek yerine, çok sık kullanmak durumunda olduğunuz eşyalar için genel bir izin almak yeterlidir Karşıdaki insanın kullanılmasına izin vermediği veya bundan hoşlanmadığı eşyaları ise kullanmamak gerekir Şayet izinsiz kullanılmış ise, o eşyanın iade edilmesi ve helallik istenmesi yeterli bir davranıştır Eğer başkasına ait herhangi bir şey izinsiz tüketildiyse veya istemeden zarar verildiyse telafi edilmelidir
Esasen başka insanlara karşı dünyevi ve uhrevi sorumluluklarımız, onlara zarar vermemek esasına dayanır Saydığımız bu esaslara riayet ettikten sonra "Acaba vebali olur mu?" diye endişe etmeye gerek yoktur
İslâm Dini, Peygamber Efendimizin (AS) Sünnetine uygun eğlenmeyi ve çalgıyı haram kılmamıştır Çünkü insanın bazen bu gibi şeylere de ihtiyacı vardır Dinî musikî ruhun gıdasıdır İlahîler bu cümledendir Halk arasında «Musikî ruhun gıdasıdır» sözü meşru ölçüler içinde düşünülürse, bir bakıma doğrudur
Ancak hangi ölçülerdeki musikî, müzik ve çalgılar mubahtır? Bunun için konulan genel kaide nelerdir? İslâm'ın bu husustaki koymuş olduğu genel anlamda ölçüleri şöyle sıralayabiliriz
— Şehveti tahrik edici, ahlâk bozucu her türlü saz ve çalgı,
— Kadın - erkek karışık bir şekilde toplanıp herhangi bir çalgı çalmak,
— Kadınları sahneye çıkarıp şarkı - türkü söyletmek, şantözlük yaptırmak,
—Toplum yapısında çalışma, ibâdet ve düşünme ruhunu öldüren, insanı havaî şeylere itip zamanı boşa harcamayı aşılayan her türlü eğlence ve çalgı haramdır
Bunun dışında mubah olan musiki ve çalgılar :
— Kafayı dinlendiren musiki; ruha gıda veren dinî musiki,
— Allah'ı, âhireti ve sorumluluğu hatırlatan veya vatan ve millet aşkını uyandıran, kahramanlık ruhunu aşılayan her türlü şarkı, türkü ve çalgı
— Ahlâkî kurallara bağlı kalınarak kadınların kendi aralarında eğlenip çalgı çalmaları, şarkı ve türkü söylemeleri,
— Ayni ölçüler içinde erkeklerin kendi aralarında bu kabil eğlence tertiplemeleri -ibâdet ve çalışmayı engellemediği sürece- mubahtır
Bunun için fukaha genel anlamda şu hükmü koymuşlardır :
Söylenen şarkı - türkü ve şiirler ahlâk bozucu, ilâhî sınırları aşıcı ve şehveti gayr-i meşru yola itici olmadığı takdirde mekruh değildir İçki, kadın ve benzeri şeyleri över mahiyette ise, mekruhtur (1)
Düğünlerde Tef, Darbuka ve Benzeri Aletleri Çalmak:
Düğün ve derneklerde bu kabil âletleri çalmaya cevaz verilmiştir Nitekim Peygamber (AS) Efendimiz zamanında bayram günleri kadınların bir araya gelip bu tür çalgı çalıp eğlendikleri sahih rivayetlerle sabit olmuştur Hattâ bir bayram günü Hz Âişe Validemizin evinde kadınlar toplanıp tef çalıp eğlenirlerken Resûlüllah (AS) Efendimiz içeri girmiş, onlara bir şey demeden çekilip bir köşede uzanarak uyumak istemişti Tam bu sırada Ebûbekir SIDDIK içeri giriyor ve çalgı seslerini işitince üzülüyor, onları azarlayarak «Peygamber Efendimizin huzurunda caz ve sazın yeri mi olur?» diye uyarıda bulunuyor Bunun üzerine Efendimiz yüzünün üstündeki örtüyü kaldırarak, «Ya Ebabekir! Herkesin bir bayramı var, onda eğlenirler, vazgeç bunlar da kendi bayramlarında eğlensinler» buyurarak bunun bir aşırılık olmadığını belirtiyor
Efendimiz Mekke'den Medine'ye hicret edip Medine'ye girerken coşkun bir tezahüratla karşılandı, bunların arasında neşide söyleyen kızlar ve kadınlar da bulunuyordu Efendimiz onların bu davranışını o gün için yadırgamadı Sonraları, kadınların erkekler arasında neşide, (şarkı ve türkü) söylemelerini yasakladı
Aşırı şekilde çalıp oynamak ise mekruh kabul edilmiştir İmam Ebû Yusuf bu görüştedir (2)
Hızanetü'l-Müftîn adlı eserde bu konuya temas edilerek deniliyor ki: «Bayram ve benzeri günlerde tef ve benzeri şeyleri çalmakta dinen bir sakınca yoktur»
(1) El-Muhit - Radiyüddin Serahsî
(2) El-Muhit - Radiyüddin Serahsi
Kaynak: Celal yıldırım İslam Fıkhı Adlı eseri
Evlatları olmakla gurur duyduğumuz, Osmanlılar'ın edeb, nezâket ve terbiye husûsunda kaydettikleri seviye, hiçbir milletle kâbil-i kıyâs değildir. Onların muâşeret âdâbı, misli görülmemiş bir mükemmellik ve incelik arzeder. Akıllara sığmayan bir zarafetle bezeli tezhipler, büyük sabrın ürünü hatlar, edep ve itaatin şahitleri haşmetli camiiler, merhametin alemi vakıflar, bize kadar tevarüs eden manevi mirasın şerefli parçalarıdır. Bunlar, bu üç güzel, edep, nezaket ve terbiye millet ve mezhep ayrımı yapılmaksızın bütün insanlara karşı aynen riâyet edilen rûhî ve vicdanî bir kanun mesâbesindedir. Dolayısıyla Osmanlı demek, imrenilecek edeb ve nezâket timsâli kimse demektir. Bu vasıfların sayısız tezâhürleri vardır. Osmanlılar, husûsiyle can ü gönülden bağlı bulundukları İslâmiyet'in kin ve garazı yasaklaması münâsebetiyle her cum'a ve bayram günlerini, birtakım küskünlük ve kırgınlıkları kaldırmaya ve aralarındaki kusurları afvedip barışmaya vesîle hâline getirmişlerdir. Merhametlerinin muktezâsı olarak şahsî münâsebetlerde kin gütmeyip afv yolunu tutmuşlardır. Villamont, takdir hisleri içinde, şöyle der: "... Her kimin bir düşmanı varsa gidip ondan afv dilemekle mükelleftir. Öteki de el öpmeden ve musâfaha da etmeden evvel afvettiğini söylemek mecbûriyetindedir. Aksi takdirde bayramlarının mübârek olması mümkün değildir. Bu esasa riâyet etmeyen kimseler ise, neredeyse fâsık telâkkî edilirler." Osmanlı edeb, nezâket ve terbiyesinin burada sayılmasına imkân olmayacak derecede birçok tezâhürleri vardır. İslâm'la yoğrulan Osmanlı mülkünde, bugünle ve bugünkü halimizle mukayese etmemiz gereken neler varmış da ah edip yad ediyoruz: a. Avrupa halklarında mevcûd olan küstahlık, taşkınlık ve sokak kavgaları yoktu. Sokaklar, gâyet sâkin ve emniyet içindeydi. Hiç kimse yerlere tükürmezdi. b. Konuşanın sözü kesilmezdi. Konuşan da, son derece vakar ve sekînet-içinde olurdu. fâdeleri gâyet zarîf ve düzgündü. Bunları gören Charles MacFarlane şöyle demekten kendini alamaz: "Bu milletin konuşması, ne kadar güzel ve mükemmel! Öyle ki, bütün medenî milletlere örnek olabilir." c. Oturuş, kalkış ve yürüyüş, hep müstesnâ bir nezâket ve vakurluk arzederdi. d. Yaşlılara hürmet, kusursuz ve pek yüksekti. e. Hanımlara karşı hürmet ise, umûmî bir an'aneydi. Anne, teyze, hala ve bacı olarak telâkkî edilirlerdi. Bu ve benzeri hususlarla alâkalı tedkîklerde bulunan Avrupa'lı müelliflerin birçok sayısız tesbit ve itirafları olmuştur. Guer'den bir kaç satır: "Türklerin pek mükemmel muâşeret usûlleri vardır ki, onlar, bunların bütün kaidelerine riâyet ederler. Birbirlerine mülâkî olduklarında başlarını eğip sağ ellerini göğüslerine götürmek suretiyle selâmlaşırlar. Muhatablarına, onları tebcîl edici bir surette, yâni rütbe ve mevkilerine göre paşa, ağabey ve sultan gibi vasıflarıyla hitab ederler. Lady Craven'da hemcinslerine karşı tutumun fevkaladeliğini yine aynı hayretle dile getirir: "Türklerin kadınlara karşı olan muâmeleleri bütün milletlere örnek olmalıdır. Meselâ bir erkeğin, hukûken boynu vurulur, evrakı tedkîk edilir ve bütün eşyâsı da müsâdere olunabilir; fakat karısına gâyet iyi muâmele edilir, mücevherâtı kendisine bırakılır." Memalik-i Osmaniye'de gezerek, şahid olduklarını anlatan Brayer şunları söylüyor: "... Umûmiyetle pek kalabalık olmayan cemiyetleri iyi tedkik edin: Halkın üstleri başları ne kadar temizdir. Hâl ve tavırlarında ne büyük bir asâlet ve yüzlerinin çizgilerinde ne tatlı bir sükûnet ve nezâket vardır! Konuştukları dil de, ne tatlı ve ne kadar âhenklidir!" "... Sohbet edenlerin ifâdeleri vecîz ve telaffuzları da pek temizdir! Tebessümlerinde incelik ve el hareketlerinde ayrı bir zerâfet ve sâdelik vardır. Ecnebîleri en çok hayrette bırakan cihet, bir kaçının birden konuşmayıp, yalnız birinin söz söylemesidir. Konuşan, umûmiyetle sözünü pek kısa tutar. Dinleyen de, söz bitene kadar güzel bir dikkat hâlindedir. Birbirlerine karşı fikirlerini hürmetle müdâfaa ederler. Söylenen sözlerde herhangi bir fenâlık, koğuculuk, iftirâ gibi kötülükler ve edebe mugâyir lâubâlî muhtelif lakırdılar yoktur. Yaşlı ve büyüklere karşı hürmetle onların hakkına riâyet, hayâl edilemeyecek bir nezâket içindedir. Diyebilirim ki Osmanlılar'ın ahlâkî husûsiyetleri, insanı âdetâ teshîr eder, büyüler. Yürüyüşlerinin serbestlik ve ihtişâmı, misâfir kabullerindeki güler yüzlülükleri ve nihayet selâmlığa girip çıkarken riâyet ettikleri teşrîfâtın zarâfeti karşısında hayran olmamak elde değildir." Dünyaca tanınmıi yazar Edmondo de Amicis se Osmanlı halkının şahitleri arasında: "... Tedkîk ve tesbîtlerime göre İstanbul'un Türk halkı, Avrupa'nın en nâzik ve en kibar topluluğudur. Koca şehrin en ıssız sokaklarında dahî bir yabancı için hiçbir hakâret ve zarâra uğrama tehlikesi yoktur. Hattâ namaz vakitlerinde bile câmîleri gezmek kâbildir! Bu ziyâretlerde bir ecnebî, kiliselerimizi dolaşan bir Türk'ten daha çok hürmet ve riâyet görebileceğinden emîn olabilir. Halk arasında küstahça bir bakış şöyle dursun, fazla mütecessis bir nazara bile hiçbir zaman tesâdüf edilmez. Kahkaha sesleri gâyet nâdirdir. Sokakta kavga eden ayak takımı da enderdir. Kapı, pencere ve dükkânlardan hiçbir kadın sesi aksetmez." Osmanlılar, koğuculuk, iftirâ, küfür, kin, garaz, kumar, intihar, düello ve cinâyet gibi her türlü fenâlıklardan son derece kaçınıp korunmaya çalışmışlardır. Öyle ki dıştan bakanlar, onların bu fenâlıkları âdetâ bilmediklerine hükmetmişlerdir. Du Loir şöyle der: "Türkler herhangi bir intikâm hissi beslemekten son derece çekinirler: Dînlerinin bu husûsa âid bir hükmü mûcibince cum'a namazına başlamadan önce düşmanlarını afvettiklerini âdetâ îlân etmek durumundadırlar. Aksi halde namazlarının kabul edilmeyeceğine inanırlar. Ayrıca her bayramın birinci günü de onlar için umûmî bir barış günüdür. Birbirlerine rastladıklarında musâfaha ederler ve küçük olan büyüğünün elini öptükten sonra ellerini başlarına götürüp «Bayramın mübârek olsun!» derler." "Küfürbazlık, öfke ve intikâm hissinin müşterek mahsûlü olduğu gibi kumarbazlığın da tabiî bir netîcesidir. Bu, hıristiyan memleketlerinde pek yaygın bir şekilde ve tamamıyla kâfirce mevcuddur. Ancak Osmanlılar'ın sokaklarında da evlerinde de hiçbir küfür sözü işitilmez. Bunun yüzümüzü kızartacak ve bizi hayrete düşürecek tarafı da, Osmanlılar'ın yalnız ağızlarında değil, lisanlarında da küfür kelimelerinin bulunmayışıdır. Onlar yalnız «Vallâhi» şeklinde Allâh'a kasem ederler." demektedir. Nitekim o devre şâhid olan yaşlı kimseler bilirler ki, bir şahsın kendisini kızdıran bir mes'elede muhâtabı için kullandığı cümleler: "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" "Hay Allâh derdini alsın! "Fesübhanalâh!" "Hasbünallâhü ve ni'mel-vekîl!". "Yâ sabır!" gibi güzel ve telkîn edici ifâdelerden ibarettir. Tekke ve zâviyelerde de duvarlara asılı levhalarda tesellî için: "Bu da geçer yâ hû!", "Vazgeç yâ hû!" ve "Hoş gör yâ hû!" tâlimatları meşhûrdur. Osmanlı dediğimiz zaman az bir sayıdan oluşan, kendi hayatlarımız kadar kısa bir zamanda yaşamış küçük bir topluluktan söz etmiyoruz. Kendi geçmişinden, yüzyıllar öncesinden getirdiği, 700 yıl boyunca, yaşadığı topraklarla harmanladığı, bizlerin 10-15 yılda bir değişip duruken, hiç değişmeden kalmayı başarmış bir milletin, bu güne taşıdığı değerlerden ve ahlaki seviyeden söz ediyoruz. Doğruyu, doğruluğu, faydalıyı, arayıp bulmalı, geçmişten bugüne taşımalı... Değişmeli ve değiştirmeli, yanlız hayranlıkla seyretmek, iç geçirmek değil üzerimize düşen, tarif edildiği şekilde dosdoğru olmak için biraz da emeğimize ihtiyaç var.
Resim sanatının türleridir, Minyatür ve Gravürler,. Kendilerine özgü duygu, düşünce ve yaklaşımları, çizim ve teknikleri vardır. Resim sanatının tarihi gelişiminde rol almışlar, etkinlik sağlamışlardır. Farklı coğrafyalarda tarihi varlık alanına çıkmışlar, çeşitli kültür çevrelerini temsil etmişlerdir. Minyatürler renklidir. Gravürler siyah beyazdır. İçinde oluştukları veya ilgilendikleri toplumlumun siyasi, sosyal, iktisadi, kültürel, askeri hayatlarını ve değindikleri konuların sanat ve estetik güzelliklerini günümüze yansıtmaları önemli özellikleridir. Denilebilirki; bu sanat türleri, geçmişten günümüze ulaşan tarihi belgelerdir. İnsanlık tarihinin kültür kaynaklarıdır. Resim sanatının hazineleridir. Minyatürler ve minyatür sanatı, Asya kökenlidir. Türk resim sanatının bir türüdür. Türk toplumları tarafından tarihi varlık alanına çıkarılmıştır. Zaman içerisinde Türk İslam toplumlarını, İran ve Mezopotamya ve bölgelerini etkilemiştir. İran, Arap, Hind kültür çevrelerinde yaygınlanmış, degişik üslup özelliklerine sahip olmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğunun ilk üçyüz yılı içinde en gelişmiş düzeye ulaşmışlardır. Asya Türk Toplumlarında, resim sanatının ilk örnekleri M.Ö. 10.000-3000 lerde tarihi varlık alanına çıktı. Kaya resimleri, av ve ev eşyaları üzerine çizilen ve işlenen hayvan motifleri, balık sırtı şeklindeki süslemeler ilk örneklerdi. M.Ö. 2000 lerde çeşitli işaretler ve genellikle kartal motifleri resim ve süslemelerin başlıca temalarıydı. Bu dönemde boya üretimi gelişti. Kırmızı boya bulundu. Resimlerde, işlemelerde, kullanılmaya başlandı. Hun impratorluğunda ve özellikle Batı Hun Devletinde, Göktürklerde, Uygurlarda kökeni oymacılık ve süslemeye dayanan resim sanatı gelişti. Bu sanatlara "Bediz", ustalarına da "Bedizci dendi. M.S. 8.yy. da Uygur freskleri Türk minyatür sanatının ilk örnekleriydi. İslam kültür çevresine giren Türk toplumlarının resim (Minyatüra) sanatı genelde Uygur kültür çevresinden etkilendi. Selçuklular zamanında yaygınlaştı. Yazma eserlerin süslemesinde ve konuların görüntü ile açıklanmasında kullanıldı. Bu sanatla ugraşanlara "Nakkaş" adı verildi. Aynüddevle, Şihabüddin Yavaşi, Hacı el-Mevlevi, Konyalı Ahmed, Anadolu Selçuklu devrinin ünlü nakkaşlarıydı. "Kitab'al Haşa-iş"-"Kitab fimarifet el Hıyal el Hendesiye"-"Yarka ve Gülşah"mesnevisi 12. ve l3.yy dan günümüze gelebilen minyatürlü yazmalardı. Müslüman âleminin minyatür dışında tasvire karşı ilgi duymayışı, resim zevkinin de yazı sanatında tecellisine vesile olmuş ve hüsnühat, âdeta mücerret bir resim anlayışı kazanmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun siyasi, sosyal, kültürel, askeri ve teknolojik hayatını, padişahların özelliklerini, zaferlerini, dönemlerinde meydana gelen olayları genel olarak üç grup kaynak belirledi, yazdı ve insanlık tarihine sundu. Bunlar; Naima, Raşit ve Çelebizade Asım gibi vakanüvistler, Aşıkpaşazade, Peçevi ve Katip Çelebi gibi tarihçiler ve Evliya Çelebi gibi seyyahlar, Arifi, Eflatun, Lokman, Ali ve Talikzade gibi şehnamecilerdi. Nakkaşlarda bu yazarların eserlerini, onların anlattıkları veya doğrudan tanık oldukları olayları resimlendirirlerdi. Bu yaklaşımla bir olay, bir durum, bir konu hem tarihci tarafından anlatılmış, hemde ressam(Nakkaş) tarafından görüntülenmiş olurdu. Eserin gerçekle bağlantısı sağlanır, tarihi değeri artardı. smanlı Minyatürlerinin en belirgin özelliği ve kendine özgü niteliği, olayların belgelenmesi, Sultanların hayatlarındaki güç ve büyüklüğün sergilenmesi ve toplumun hayat tarzının ortaya çıkarılmasıydı. Açıklanan özellikler, her minyatüre tarihi bir belge değeri kazandırdı. Sanatın özendirilmesi, desteklenmesi, korunması Türk düşüncesinin sonucu ve töreler gereği idi. Osmanlı İmparatorluğunda ise, sanat bir kamu kurumu ve kamu hizmeti olarak kabul edilmiş, Saraya bağlı şekilde örgütlenmişti. "Nakkaşhane" yerli ve yabancı nakkaşların çalıştıkları yerdi. Bir usta veya ustalar grubu yönetiminde bulunan atölyelere ayrılmıştı. Minyatürler nakkaşhanede ekip çalışmasıyla üretilir, ender olarak, eser ustanın adı ile anılırdı. Türk minyatürleri ruh ve düşünceleri, konu ve teknikleri, renkleri. çizim ve motifleri bakımından diger islam ülkeleri minyatürlerinden ayrılırdı. Anlatım tarzları açık ve gerçekçi idi. Doğa ve insan eli ile yapılan eserleri (mimari gibi) toplumsal olay ve ilişkileri en ince ayrıntılarına kadar ele alıyorlardı. Minyatür sanatı, imparatorluğun kuruluşundan başlayarak, güç ve gelişmesine paralel olarak çeşitli aşamalardan, evrelerden geçti. Padişahların, yöneticilerin ilgi ve destekleri ölçüsünde yaygınlaştı. Her aşamada özelliklerini korudu. Sinan bey, Matrakçı Nasuh, Nigâri, Nakkaş Osman, Seyyid Lokman, Nakkaş Hasan, Talikzade Subhi Çelebi, Nadiri, Levni, Abdullah Buhari Türk minyatür sanatının şaheserlerini günümüze kadar ulaştıran ünlü ustalardı. Saray atölyesinin en geniş düzeye ulaştığı ve Osmanlı minyatürünün gerçek temellerinin atıldığı Kanunî Sultan Süleyman devrinde, çeşitli sanat akımlarını yansıtan pek çok eser hazırlandı. Bir yandan İran okullarının etkisini sürdüren, kalıplaşmış minyatür anlayışının yaşatıldığı, klâsik edebiyata ait eserler resimlendirilirken, bir yandan da yeni üslûpların ortaya çıktığı görülür. Bunların en ilginci, Kanunî Sultan Süleyman'ın 1534 yılında yaptığı "Doğu" seferini, Barboros'un "Akdeniz" ve Kanunî'nin "Macaristan" seferlerini konu alan çalışmalarla karşımıza çıkar. Yol boyunca geçilen şehirler, kaleler ve limanların gerçekçi bir yaklaşımla resmedildiği bu eserin yazarı ve ressamı çok yönlü bir kişiliğe sahip olan Matrakçı Nasuh'tur. Sanatçının özellikle, liman tasvirlerinde, Batı dünyasının topografik haritalarından esinlendiği ve bu gerçekçi tasvirlerin İslâm resminin yüzeysel doğa anlayışı ile kaynaştırdığına dikkati çeker. Nasuh'un eserlerindeki gözlemcilik Türk minyatürünün geleceği üzerinde önemli rol oynamıştır.
Hep bizim halkımızın üstüne yıkılır, batı hayranı olmak... Efendim devran vaktiyle bugünkğü gibi değilmiş. O zamanlar batı insanı bugün bizim insanımızın mübtela olduğunda çok daha büyük bir hayranlıklar gözlerini bizim üzerimize çevirmiş imiş.... Bakın neler söylüyor * Türkiye Bilimler Akademisi üyesi. Prof. Dr. Metin And, 15. yüzyıldan başlayarak Avrupa'da Türk müziğine, tekstiline, halılarına, yaşam tarzına gösterilen ilgi giderek büyümüştür. O yüzyılların en önemli medyası sahnelenen opera, tiyatro ve bale eserleriydi. Türkler üzerine yazılan eserler sayesinde her gece tiyatroları dolduran seyirciler, sahnede Türk giyim-kuşamını, Türklerin davranışlarını, yaşayışını, saray yaşamını canlı bir biçimde görebiliyordu. Mozart'ın ünlü 'Saraydan Kız Kaçırma' ve Topkapı Sarayı'nda geçen 'Zaide' operaları; yine Mozart'ın Topkapı Sara-yı'nda geçen ve kahramanı Kanuni Sultan Süleyman olan 'Saray Kıskançlıkları' adlı balesi; Rossini'nin dört operası önemli örneklerdir. Avrupa başkentlerinde halkın Türk giyim-kuşamını ve müziğini tanıması için en güzel fırsatlardan biri de yeni atanan Türk elçisinin görkemli bir alayla mehter müziği eşliğinde kente girişi ya da kralın sarayına kabulüydü. Bu görkemli alay, halkın üzerinde kolay kolay silinmeyen izler bırakıyordu. Osmanlı elçileri, Avrupa'da sadece Osmanlı giyim-kuşamını ve mehter müziğini değil, Osmanlı kültürünün başka yönlerini de tanıtıyordu. 1664'te Viyana'ya elçi atanan Kara Mehmed Paşa'nın sekreteri ünlü Evliya Çelebi, Seyyahatnamesi'nin yedinci cildinde Viyana halkı için konserler verildiğini, yüzlerce kişiden oluşan elçilik heyetinde oyuncular, çeşitli hüner sahipleri ve pehlivanlar bulunduğunu, bunlarla da gösteriler düzenlendiğini ayrıntılı olarak yazmaktadır. 1699'da imzalanan Karlofça Antlaşması'ndan sonra ilişkilerin yeniden kurulması için Viyana'ya gönderilen İbrahim Paşa, Viyana halkına konserler ve çeşitli gösteriler düzenlemişti. O dönemde yapılan bir gravür, Türk elçiliğinin bulunduğu, Viyana'nın doğusundaki Leopoldstdat banliyösünde halka sunulan Türk etkinliklerini göstermektedir. Türk elçilerinin Avrupa başkentlerine gelmesi bazı sahne eserlerine de konu oluyordu. Said Efendi Paris'e elçi olarak geldiğinde ünlü komedi yazarı Saint-Fox, Les Veuves Turques (Türk Dulları) adında danslı, şarkılı bir komedya yazdı. Bir başka örnekse büyük Fransız oyun yazarı Molière'indir. 1669'da Paris'e elçi olarak gelen Süleyman Ağa, Fransız Dışişleri Bakanı'nı ve Kral XIV. Louis'yi küçük düşüren davranışlarda bulunmuş, Molière de ünlü komedyası (Kibarlık Budalasındaki danslı, müzikli Türk töreni sahnesini Süleyman Ağa'nın davranışlarından esinlenerek yazmıştır. 1758 yılında III. Mustafa'nın tahta çıktığını bildirmek için Viyana'ya giden Türk Elçisi Ahmed Resmi Efendi için, o sırada Viyana'da bulunan ünlü koreograf Franz Hilverding, Le Turc Généreux (Gönlü Yüce Türk) adında bir Türk balesi hazırlar. Osmanlı tekstilleri, özellikle ipekliler yalnız birer sanat eseri olarak değil, aynı zamanda disiplinli bir teknolojinin ürünü olarak da Avrupa'nın ilgisini çekiyordu. Nitekim Kraliçe I. Elizabeth döneminde (16. yüzyıl sonları) Türkiye ile İngiltere arasında diplomatik ilişkilerin başlamasıyla Türkiye'ye tekstil casusları gönderildiği bilinmektedir. Bu casuslara neleri araştırmaları, hangi örnekleri getirmeleri gerektiği yazılı olarak verilmişti. 1582 tarihli bu belgeler yayımlanmıştır. ngilizler daha çok Türk tekstilinde kullanılan boyaları merak ediyor ve bu konuyla ilgili örneklerin getirilmesini istiyordu. Daha uzunca bir belgede ise Türk yünlülerinin çok yumuşak ve dayanıklı olduğu, kolay boyanma özellikleri, güveye karşı dayanıklıkları ve zamanla daha az yıprandıkları dile getirilmektedir. Tekstil gibi Türk halıları da Avrupa'da moda olmuştu. Kiliselerde, saraylarda, konaklarda Türk halılarının kullanımı çok yaygındı. Özellikle Hollandalı ve İtalyan ressamlar daha çok kiliselerde yer alan bu halıları tablolarında göstermişlerdir. O zamanki halı tasarımları günümüze pek kalmadığı için sanat tarihçileri, bu tablolardaki ayrıntıları inceleyerek eski Türk halıları üzerine bilgi sahibi olmaktadır.
Cemel Vakası İslam tarihinin en karışık, hakkında en çok konuşulan, konuşulmasında hayır olmayan belki de tek olayıdır. Tarih boyu kuru düzenleri yıkmayan çalışanlar, var huzuru ve sükunu bozmaya çalışanlar, na hak yere insnaları birbirlerine düşürenler olmuş ve bundan sonra da olacak. İşte Cemel vakası tam da böyle bir olay. Olayın ayrıntılarını öğrenmek için merhum Asım Köksal'ın İslam tarihini öneriyoruz. Biz yanlızca, Ashab-ı Kiramın büyükleri arasında yaşanan Cemel vakası nedeniyle zihinlerde oluşan sorular için şunları söylemek istiyoruz. Fazilet bakımından, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali gibi Mekke'nin fethinden önce Müslüman olup, bütün savaşlara katılan sahabeler, Hz. İkrime, Hz. Vahşi gibi fetihten sonra Müslüman olanlardan üstündür. Ama hepsi de Cennetliktir. Allahü teâlâ, sadece Eshab-ı kiramın Cennetlik olduğunu bildirmekle kalmadı, o mübarek insanları sevip onların yolundan giden Müslümanlardan da razı olduğunu, onları da Cennete koyacağını bildirdi. İşte bir âyet-i kerime meali: (Muhacirlerin ve Ensarın önce gelenlerinden ve bunların yolunda gidenlerden Allah razıdır ve bunlar da, Allah'tan razıdır. Allah bunlar için, altlarından ırmaklar akan Cennetler hazırladı. Onlar Cennetlerde sonsuz olarak kalacaklardır.) [Tevbe 100] Allahü teâlânın zatı gibi sıfatları da sonsuzdur. Razı olması da sonsuzdur. Allah, Eshabdan birkaç sene razı oldu sonra vazgeçti denilemez. Allah sözünden dönmez. Bütün sahabiler birbirlerinin dostu idi. İşte âyet-i kerime meali: (İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve [hicret eden eshabı] barındırıp yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin dostlarıdır.) [Enfal 72] Birbirilerine karşı çok merhametli olduklarını bildiren bir âyet-i kerime meali de şudur: (Muhammed aleyhisselam, Allah'ın Resulüdür ve Onunla birlikte bulunanların [Eshab-ı kiramın] hepsi, kâfirlere karşı çetin, fakat, birbirlerine karşı merhametli, yumuşaktır.) [Feth 29] (Allahü teâlâ, bana eshab ve akraba olarak en iyileri seçti. Birçok kimse, eshabıma ve akrabama dil uzatır, kötülemeye çalışırlar. Böyle kimselerle oturmayın! Birlikte yiyip içmeyin, bunlardan kız alıp vermeyin.) [Dare Kutni] Hazreti Aişe, Cemel Vak'asında Hazreti Ali'ye karşı olan tarafta idi ve bu kuvvetin başında bulunur bir pozisyondaydı. Tıpkı, Sıffîn Hâdisesi'nde, Hazreti Ali'nin karşısındaki kuvvetin başında Hz. Muaviye'nin bulunması gibi. Cemel ve Sıffîn hâdiselerinin her ikisinde de, Hazreti Ali'nin kuvvetleri sahabilerden meydana geldiği gibi, Hz. Aişe ve Hz. Muaviye kuvvetleri de sahabilerden meydana geliyordu... İşte işin kritik noktası burasıdır ve Müslüman dilini tutmalı ve bu hadiseler sebebiyle sahabiler hakkında, ileri geri, çok fazla konuşmamalıdır. Nitekim, Sünnî ve Şiîler arasındaki ayrı noktalardan birisi şudur: Şiîler, bu olaylarda Hz. Ali'nin karşısında olduklarından, Hz. Aişe ve Hz. Muaviye hakkında ağır ifadeler kullanıyorlar. Sünnîlerse, her iki tarafta da sahabiler olduğu için hiçbir tarafın aleyhinde bulunmuyorlar. Çünkü, bu hadiselerde başrolü oynayanlar münafıklardır ve maalesef kan dökülmesinde de muvaffak olmuşlardır. Alimlerimizin kitaplarında, iki taraf hakkındaki dengenin korunması için bize tembihler vardır. Bu tembih şu şekildedir: "Allah onların kanlarına bizim ellerimizi bulaştırmadı, biz de dillerimizi bulaştırmayalım." Yani, hiçbir tarafın aleyhinde konuşmayalım, elimizle bulaşmadığımız bu en çetin savaşta, asırlar sonra dilimizle de bulunmayalım ve Allah'ın seçmiş olduğu insanlar aleyhinde saygızıslık ederek, haddimizi aşarak bir de Yaratıcımızın hiddetini üzerimize çekmeyelim.
Dostlar dostların yoldaşıdır, hadi biraz dertleşelim. Cümle cihan bir yol tutturmuş. Omuzlar üzerinde baş taşıyanlar, etekleri suya salmış, akılları yele mertliği sele vermiş, merhameti dağa kaçırmış, cesareti çöllerde yitirmiş... Cömertliği kurt kapmış, sadakati arslan parçalamış, ahde vefayı aymazlar çalmış, edep haya etmiş yaşananlardan, tükenmez çileye girmiş, azim silinmiş yüreklerden, gayreti toprak almış...... Bir hayırlı söz kalmış, bütün kaçanları-göçenleri-kuytuya sığınanları kendine getirecek. Hayatı var eden İlah'ın, dilde söz yaratan o bilgenin adiyle başlayan yüce kelamın hayrı tükenmez. Düşkünlerin elinden tutup esirgeyen, günahlıların suçlarını bağışlayan, özürlerini kabul eden lütuf kâr Yaratıcının adıdır her işi uğurlu kılan. O Yüce Allah ki kapısından yüz çeviren kimse hangi kapıya gitse itibar bulamaz. Dik 'başlı mağrur padişahlar bile Onun huzurunda yerlere kapanıp niyaz ederler. O, isyancı kullarını hemen yakalamaz, mühlet tanır; özür dileyenleri zulümle kovmaz. Bilgisinin denizinde iki cihan bir damla: Her günahı görür, fakat hilmiyle perde çeker. Sana kötü bir hareketin için gazaplansa dahi, tövbe ettiğin takdirde yazılan her şeyi siler. Şayet zalimlere karşı acele davransaydı, kahrının pençesinden kim kurtulurdu ? Halbuki bir baba, oğlu kendisiyle kavgaya kalkıştığı zaman, mutlaka fena halde kızar; akrabasından razılık getirmiyen bir kişi onu yabancılar gibi yanından kovar; işine çabuk olmıyan bir hizmetçiyi efendisi hoş tutmaz; sen yoldaşına-şefkat göstermezsen, o senden bir fersah uzağa kaçar; askerin biri vazifesini terk etse, orduyu sevk eden padişah ondan el çeker. Lâkin, yerlerin ve göklerin Tanrısı, isyan etti diye kimsenin rızık kapısını bağlamaz. Yeryüzü Onun herkes için yaydığı bir sofradır ve bu yağma sofrası 'nda düşmanla dostun hiç farkı yoktur. Kereminin sofrası o kadar geniştir ki. ondan K a f dağındaki a n k a, zulmü içinde çeng eyleyen zalimler bile kısmetini yer. Onun için cins, zıd ve töhmet düşünülemez. Saltanatı da insanların, cinlerin ibadetine muhtaç değildir. Ne size, ne bize, ne onun büyüklüğüne, ne şunun büyüklemesine ihtiyacı vardır. Her şey ve herkes, karıncalar, sinekler, kuşlar ve Ademoğullan, Onun emrine baş eğerler. Her işi bitiren lûtfu çok, keremi çok yüce İlah... Mahlûkların her sırrı bilen sahibi... Ululuk da Ona yaraşır, benlik de. Çünkü saltanatı k a d î m'-dir ve kendisi hiçbir şeye muhtaç değildir. Kiminin başına ikbal tacı kor, kimini tahtından yere indirir. Bir yandan Halil'e ateşi gülistan ederken bir takımlarını Nil sularından cehenneme götürür. Birinin başında saadet külahı, birinin sırtında bedbahtlık çulu. Velhasıl saadet, ihsanının beratiyle oluyorsa, bedbahtlık da fermanının tuğrasiyle olmaktadır. Perde ardında işlenen kötülükleri görür de gene nimetleriyle bunlara kendisi perde çeker. Hükmünün kılıcını bir kere tehditle çekse Kerrûbîler sağır ve dilsiz kalırlar. Fakat bir kere de keremiyle sala! dedi mi, Azâzil dahi nasibini almak ister. Lûtfunun ve büyüklüğünün dergâhında, büyükler ululuk dâvasını terk ederler. Merhametiyle çaresizlere yakınlık gösterir; yalvarıp yakaranların dualarını kabul eyler. Bilgisi, olmamış şeyleri görür; nutku, söylenmemiş sırlardan haberdar olur. Kudretiyle yerleri, gökleri yerinde tutar. Kıyamet divanının hâkimi Odur. Kimse Onun karşısında eğilmekten, secde etmekten müstağni değildir ve kimse Onun bir yanlışına parmak basamaz. Her işi iyi olan, iyiliği seven Ezelî Rab... Kaza kalemiyle yavruya ana rahminde şekil vermiştir. Mağripten maşrika kadar güneşi ve ayı yürütmüş ve suyun üstüne dünyayı döşemiştir. Toprak yaygısını, iyi kulların seccadeleri gibi suyun üstüne yaydırdığı zaman yeryüzü titreyip kımıldanmağa başlayınca onun eteklerini dağlarla mıhlanmıştır. Lâ'l ve firuzeyi katı taşın içine, lâ'l renkli gülü de, firuze gibi dalın üstüne konduran Odur. Bir zerre dahi Onun bilgisine gizli değildir. Çünkü gizli, aşikâr her şey Onca birdir. Âciz* ve elsiz ayaksız olmalarına rağmen, karıncaların, yılanların rızkını O hazırlar. Emriyle yokluktan varlık zuhur eder. Ondan gayrı kim yoktan var edebilir? Sonra, varlığı tekrar yokluğun meçhullerine ve oradan mahşer meydanına götürür. Cihan, Onun Tanrılığında müttefik olmakla bera'ber, niteliğinin derinliklerini bilmekten âcizdir. İnsanlar celâlinin ilerisini, gözler kemalinin son noktasını anlıyamazlar. Bizim sezgimiz bir kuştur, fakat varlığının evcinde kanat çırpamaz. İdrakimizin eli, vasfının eteğine yetişemez. Bu girdabın içinde binlerce gemi batmış, bunların bir tahtası bile sahilde görünmemiştir. Nice geceler oturur, bu yollara dalıp kayboluruz; dehşet, yenimize sarılır. "Kalk! der, o Sultanın bilgisi yeryüzünü kaplamıştır, ama senin kıyas'ların Onu kucaklıyamaz!" Ne idrakimiz zatının hakikatine ulaşır, nede düşüncemiz sıfatları'nın derinliğine inebilir. Belâgatte Sahban'a yetşimek mümkündür, lâkin Eşsiz Allah'ın gerçeğine varmak imkânsızdır. Nice hâs kullar bu yolda at koşturmuşlar, nihayet, "Ben sayamam!" diyerek koşudan kesilmişlerdir. Çünkü her yere at sürülmez. Bazı yerlerde kalkanı atmak gerekir. Eğer bir sâlik bu sırlara mahrem olursa, onun üzerine, dönüş kapısını kaparlar. Bu mecliste, ancak kendinden geçme ilâcını içirdikleri kimseye kadeh sunarlar. Bir doğan vardır, gözü kapalıdır. Fakat bir doğan da vardır ki gözleri açık olduğu halde kanatları yanmıştır. Karun'un hazinesine kimse yol bulamamiş, bulan da geri dönmemiştir. Sen bu alanı aşmak isteklisi isen, önce geri döneceğin atı sinirlemeli, gemileri yakmalısın. Gönül aynasına derin derin bak ve onu yayaş yavaş parlat. Belki bu sayede aşkın bir kokusuyla mest olup "Elestü" zamanını aramaya başlarsın. Oraya ancak istek ayağiyle yol bulabilirsin ve ordan öteye muhabbet kanadiyle uçabilirsin. Nihayet vardığın yakîn mertebesi vehim perdelerini yırtar, celâl seraperdesinden gayrı bir perde kalmaz. Artık bundan sonra akıl atı koşamaz. Hayret, "Dur!" diyerek onun dizginlerini çeker. Bu denizde ancak yükünü atan kimse ilerliyebilir. Bu yoldan sapanlar çok gitmişler ve sonunda başları dönmüştür. Aykırı yol tutanlar hiçbir zaman bir menzile ulaşmıyacaklardır.
Aile bilgisine genel bakıldığında beslenme, barınma çocuk bakımı ve eğitimi bireyleri topluma hazırlama, mesleki çalışma, aile ilişkileri, toplum ilişkileri , dini bilgiler kazanç bilimleri ile tam alâka teşkil eder.Milletleri sahip oldukları ekonomik seviyeler, siyasal düzenler, ailelerin bilgi kaynaklarına ulaşımlarını kolaylaştırır ya da zorlaştırır Bilgi ediniminde önemli gayret, öğrenme kararlılığıdır. Bilginin ulaşımında ilk hedef, amacın iyi belirlenmesidir. -Öğrenilecek bilgiler ya da konularda ne kadar bilgi edinilmesi tesbiti yapılmalı. Unutulmamalı ki bütün bilgilerin en mükemmel şekilde ,profesyonel olarak bilmek mümkün değildir.Diğer taraftan talep edilen bilgilerin de en iyi öğrenilmesine çalışılmalıdır.Onun için bir sınırlama yapılmalı ve öncelik sırasını belirlemeli.Her konuda çok bilgi sahibi olmak ile bütün konularda kültür sahibi olunması karıştırılmamalı.Hangi konuda ne öğrenileceğinin tesbiti iyi yapılmalı. -Neyin elde edilmesi gerekliliğinin tesbitinin ardından kaynak tesbiti yapılmalı. Bilgi için kaynak araştırılmalı, düşünülen bilgiye en kısa yoldan ulaşılmaya çalışılmalı. Aynı zamanda da aynı konular üzerinde farklı bilgilerin olabileceği düşünülerek o konuda geniş araştırma yapılmalı.bilinmelidir ki ,bilgi dağınıklığına meydan vermemek için standardize edilmişleri temel tutmak gerekir. Bu safhanın önemliliği oldukça fazla.Çalışılacak bir sahada o konu ile önem arz eden bütün kaynaklar elde edilmeye çalışılmalı ve son şekli ile öğrenilmeli. Bu hem araştırıcıya ve hem de bir başka araştırıcının daha önce yapmış olduğunun tekrar etmemeyi sağlar. -Kaynak tesbitinin ardından bilgi kaynağına nereden, hangi yollar vasıtası ile ulaşılır? Günümüz teknolojisi kaynak ulaşımını sosyo-ekonomik yapıya ve içinde bulunan toplumun teknolojik seviyesine bağlı olarak kolaylaştırmış. Günümüzde bilgi teknolojilerinden azami ölçüde yararlanılınmalıdır. Buna da günümüzde imkan sağlayan bilgisayarlar ,bilgi bankalarıdır. Bilgisayarlar bilgilerin sistematik olarak hazırlanmasını ,işlenmesini,dağıtılmasını sğladığı gibi ,bu bilgilerin kolay ve etkin bir tarzda saklanmasına da imkan tanır. İmkanlar dahilinde çocuklara temelbilimlerin öğretimi (matematik, fizik , sosyal bilimler vs..) ,dini bilgilein öğretimi (Kur'an-ı Kerim, Hadis-i Şerifler, ve diğer dini bilgiler ) ,yeni gelişen teknolojilerin takip edilmesi ve hatta bunlar için görüntü ve ses sağlanımı , arşivlerin saklanımı ve diğerleri bilgisayar kullanımına imkan kılmakta -Bilgilerin ailede öğrenimi, öğretilmesini en güzel sağlayan imkanlar hazırlanmalı. Evde çocuk eğitiminde çocukların bilgi temelleri almaya başlamaları ailenin vereceği pozitif bilgilenmeye bağlıdır. Bir çocuğun başarısı genelde doğrudan şunlara bağlıdır ; görev alma ve taahhüt ve etme, eğitim ve gelir. Bu maddeleri, içinde bulunulan toplumun kültür yapısı, dini eğitimi, ahlâki değerleri, teknolojik imkanları etkiler. Türkiye'de gelir durumuna bağlı olarak verilecek eğitim kalitesi değişebilse de bu tamamlanabilir. Hatta, gelir imkânları yetersiz olan ailelerden başarılıların yetişme şansı daha fazla. -Bilgiler pratik hayatta uygulanılmalı. Diğer toplumlara ,ailelere bu bilgiler ulaştırılmalı ve diğerlerininde bilgili olunmasına ,mevcut bilgileri almasına çalışılmalı.gelecek neslin iyin yetişmesi, günümüzde milletlerin üstünlüğünü sağlayan teknolojik çalışmalarda eğitim ve öğretim hizmetlerinde bilgi aktarımının düzenli yapılmasıyla olacaktır. Şurası bir gerçektir ki bilgili toplumlar diğer toplumlara her zaman üstün olmuşlar ve fikirlerini ,görüşlerini aktamışlar, kabul ettirme imkânı bulmuşlardır. - -Hızlandırılmış öğretim ve eğitime önem verilmesi. Bu hızlı eğitim ;verilecek bilginin kısa ve çabuk olarak verilmesi değil, aksine daha kısa fakat öz bilgilenme anlamındadır. -okuma öğrenimi artırılmalı. Bu ülkeden ülkeye değişmekle beraber daha çok okuyucu oranının az olduğu ülkelerde çok önemli. Batılı ülkelerde bu oran oldukça fazla. Bu itibarla ailede okuma alışkanlığı geliştirilmesi, çocuklara öğretilmesi ve alışkanlık kazandırılarak belirli zaman ve saatlerin okumaya ayrılması gereklidir.