1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • Hüyük-Budak Hüyük-Budak Hakkında Hüyük-Budak Resimleri

    İlçe: HÜYÜK - İl: KONYA


    Köy Muhtarı: HALİL ÜNAL


    Muhtarlık Erişim Bilgileri:

    Telefon:0 (332) 541 31 34

    Cep Telefonu:

    Demografik Bilgiler:

    Nüfusu:2000 760



    İle Uzaklığı:102 km

    İlçeye Uzaklığı: 11 km

    Rakım:1130 m

    Altyapı Bilgileri:

    Sağlık Evi:Var / Faal Değil
    Sağlık Ocağı:Var / Faal

    İlköğretim Okulu:Var / Faal


    PTT Şubesi:Yok
    PTT Acentası:Var


    Su Şebekesi:Var
    Kanalizasyon:Yok


    noimage

    Hüyük-Budak Ait Resim ve bilgileri Bu başlık altında paylaşabilirsiniz
#04.01.2010 10:43 0 0 0
  • Yunak-Böğrüdelik Yunak-Böğrüdelik Hakkında Yunak-Böğrüdelik Resimleri


    İlçe: YUNAK - İl: KONYA


    Köy Muhtarı: ARİF ÇETİN


    Muhtarlık Erişim Bilgileri:

    Telefon:0 (332) 853 50 76

    Cep Telefonu:0 (536) 336 00 34

    Demografik Bilgiler:

    Nüfusu:2000 536



    İle Uzaklığı:185 km

    İlçeye Uzaklığı:13 km

    Rakım:1000 m


    Alt Yapı Bilgileri:


    Sağlık Evi:Yok
    Sağlık Ocağı:Yok

    İlköğretim Okulu:Var / Faal Değil
    Taşımalı Eğitim Yapılıyor


    PTT Şubesi:Yok
    PTT Acentası:Var


    Su Şebekesi:Var
    Kanalizasyon:Yok

    noimage

    Yunak-Böğrüdelik Ait Resim ve bilgileri Bu başlık altında paylaşabilirsiniz
#04.01.2010 10:37 0 0 0
  • Cihanbeyli-Böğrüdelik Cihanbeyli-Böğrüdelik Hakkında Cihanbeyli-Böğrüdelik Resimleri

    İlçe: CİHANBEYLİ - İl: KONYA


    Köy Muhtarı:

    Muhtarlık Erişim Bilgileri:

    Telefon:

    Cep Telefonu:


    Demografik Bilgiler:

    Nüfusu:2000 702



    İle Uzaklığı: 135 km

    İlçeye Uzaklığı: 35 km

    Rakım:1050 m

    Alyapı bilgileri:

    Sağlık Evi:Var / Faal Değil
    Sağlık Ocağı:Yok

    İlköğretim Okulu:Var / Faal
    Taşımalı Eğitim Yapılıyor


    PTT Şubesi:Yok
    PTT Acentası:Var


    Su Şebekesi:Yok
    Kanalizasyon:Var


    noimage

    Cihanbeyli-Böğrüdelik Ait Resim ve bilgileri Bu başlık altında paylaşabilirsiniz
#04.01.2010 10:31 0 0 0
  • Akşehir-Bozlağan Köyü Akşehir-Bozlağan Köyü Hakkında Akşehir-Bozlağan Köyü Resimleri


    İlçe: AKŞEHİR - İl: KONYA


    Köy Muhtarı: MEHMET ASLAN


    Muhtarlık Erişim Bilgileri:

    Telefon:(332) 813 21 32

    Cep Telefonu:


    Demografik Bilgiler:

    Nüfusu:2000 114918

    İle Uzaklığı:143 km

    İlçeye Uzaklığı: 8 km

    Rakım: 1010 m

    Altyapı bilgileri :

    Sağlık Evi:Yok
    Sağlık Ocağı:Yok

    İlköğretim Okulu:Yok
    Taşımalı Eğitim Yapılıyor


    PTT Şubesi:Yok
    PTT Acentası:Var

    Su Şebekesi:Yok
    Kanalizasyon:Var

    noimage

    Akşehir-Bozlağan Köyü Ait Resim ve bilgileri Bu başlık altında paylaşabilirsiniz
#04.01.2010 10:24 0 0 0
  • Bozkır-Bozdam Köyü Bozkır-Bozdam Köyü ResimşleriBozkır-Bozdam Köyü Hakkında


    İlçe: BOZKIR - İl: KONYA


    Köy Muhtarı:


    Muhtarlık Erişim Bilgileri:

    Telefon:

    Cep Telefonu:

    Demografik Bilgiler:

    Nüfusu:2000 79

    İle Uzaklığı: 130 km

    İlçeye Uzaklığı: 12 km

    Rakım: 1240 m



    Sağlık Evi:Yok
    Sağlık Ocağı:Yok

    İlköğretim Okulu:Var / Faal Değil
    Taşımalı Eğitim Yapılıyor

    PTT Şubesi:Yok
    PTT Acentası:Var


    Su Şebekesi:Yok
    Kanalizasyon:Var


    noimage

    Bozdam Köyü Ait Resim ve bilgileri Bu başlık altında paylaşabilirsiniz
#04.01.2010 10:16 0 0 0
  • Kulu-Bozan Köyü _Bozan Köyü Hakkında_BozanKöyü Resimleri

    İlçe: KULU -İl:KONYA


    Köy Muhtarı: SEBAHATTİN DALFİDAN


    Muhtarlık Erişim Bilgileri:

    Telefon:03326463132

    Cep Telefonu:05454756451


    Demografik Bilgiler:

    Nüfusu:2000 806

    İle Uzaklığı:170 km

    İlçeye Uzaklığı: 29 km

    Rakım: 925 m

    Altyapı bilgileri :

    Sağlık Ev:Var / Faal
    Sağlık Ocağı:Yok

    İlköğretim Okulu:Var / Faal
    PTT Şubesi:Yok
    PTT Acentası:Var

    Su Şebekesi:Var
    Kanalizasyon:Yok


    noimage

    Bozan Köyü Ait Resim ve bilgileri Bu başlık altında paylaşabilirsiniz
#04.01.2010 10:08 0 0 0
  • seydişehir Boyalı Köyü - Boyalı Köyü Hakkında - Boyalı Köyü Resimleri

    Boyalı Köyü Konya Seydişehir'e bağlı bir köyümüz.Geçmişi hakkında bir bilgi mevcut olmayıp,karasal iklim hakimdir.Tarım ve çiftçilik geçim kaynağıdır.

    Alt yapı bilgileri:
    Boyalı Köyünün Sağlık evi var ancak sağlık ocağı yoktur.PTT şubesi ve acentesi köyde mevcut değil.İlköğretimi var ve servisle eğitim sağlanıyor.Kanalizasyon ve su şebekesi mevcut köyümüzde.

    İLÇE:Seydişehir
    İL:Konya

    Köy muhtarı:Halit Sakar

    Muhtarlık Erişim Bilgileri:

    Telefon:


    0 332 597 35 22

    Cep Telefonu:


    0 536 8272995

    Demografik Bilgiler:
    Nüfusu:2000 787
    İle Uzaklığı:82 km
    İlçeye Uzaklığı: 8 km
    Rakım: 1125 m

    noimage

    Boyalı Köyüne Ait Resim ve bilgileri Bu başlık altında paylaşabilirsiniz
#04.01.2010 09:51 0 0 0
  • Uzun zaman olmuştu bisiklete binmeyeli. Hatta on yıl diyebilirim. Oysa on yıl öncesine kadar bisiklet benim vazgeçemediğim bir dostum, arkadaşımdı.
    Onunla sonsuza yolculuk edebiliyordum. Dün, on yıl aradan sonra ilk defa bisiklete bindim. Eski dostumu unuttuğumu, onu kullanamayacağımı sanıyordum. Ama, o bana ihanet etmedi. Vurduk bayırlardan aşağıya doğru kendimizi. Böylece bir kez daha öğrendim, zaman ne kadar geçerse geçsin, insan sevdiği bir şeyi unutamıyormuş.
    On yıl sonra saklandığı o tozlu tavan arasından çıkardım, temizledim onu. Pembe rengi görünüverdi tozların arasından. İnen lastiklerini yeni bir yolculuğa, maceraya hazırlamak için değiştirdim. Bugün içimden bir ses ona tekrardan merhaba demek istedi. O sese kulak verdim. Ve bu ses, eski dostumla beni yıllar sonra tekrardan mutluluğa, özgürlüğe, sonsuza uçurmuştu.
    Kimse tutamıyordu bizi. Birkaç meraklı ve alay edici göz, benim mutluluğumla kendilerini aldatıyorlardı. Kimse umurumda değildi. Ben, eski arkadaşımla bütün düşüncelerden uzak kendimle ve yıllarla başbaşaydım.
    İlkbahar mevsimine geçiş döneminde olduğumuz için hava sıcak ve güneşliydi. Emirgan'dan Ortaköy Sahiline kadar sürdüm bisikletimi. Aradan on yıl geçmişti; ama, eski dostum beni yarı yolda bırakmamıştı.

    Yokuş aşağı inerken güneşin sıcaklığı bisikletimin hızıyla rüzgara bırakıyordu yerini. Rüzgar yüzüme çarpıyor, bir sarhoş gibi başımı döndürüyordu. Yüzümde acı, yakıcı bir his oluşmuştu. Ama, bunun adı sanırım özgürlük olmalıydı.

    Benim gibi birçok insan, Ortaköy sahilinde bisikletleriyle bu sıcak günde baharın gelişiyle birlikte, yeni ümitlere doğru yola çıkmıştı. Yorulmuştum, artık onyedi yaşındaki gibi çevik ve atak değildim. Bir bankta dinlenip denizi seyretmeye başladım. Eski dostum yıllardan sonra ilk defa güneş yüzü görüp hava almıştı.

    Güneşin ısısı denize yansıyor, denizde oluşan parıltılar yıldızlar gibiydi. Sanki birçok mücevher parlıyor, bana göz kırpıyordu. Eski dostumla hayallere dalarken, babamın bana üniversiteyi kazandığım zaman aldığı bir hediyeydi bu. Bisikletleri çok sevdiğimi biliyordu. Annem küçüklüğümden beridir korkardı bisiklete bineceğim ve düşeceğim diye. Endişelenirdi hep. Hiç istemezdi kullanmamı. Anne yüreğiydi şu an onu daha iyi anlıyorum.

    Şimdi o günler geliyor aklıma. Anneme görünmeden kaçamak yaparak, sanki bir hırsız gibi evin çatı katına çıkar, ses çıkarmadan indirirdim onu aşağıya. Sonra bütün arkadaşlarımla buluşur Ortaköy sahiline inerdik. Tekerleklerine rengarenk plastikten halka gibi bir şeyler takardık. Tekerlekler döndükçe, o renkli şeyler de dönerdi. Şeker pembesi rengine aşıktım. Çok güzeldi, bütün arkadaşlarımın bisikletleri arasından sıyrılıyordu. Birkaç yıl kullanmıştım onu. Sonra, o hayatımdan bir anda çıkıverdi. Hayat onu bana terk ettirmişti.

    Ne çok sevinmiştim babam onu getirdiği gün. Yıllarca birçok bisikletim oldu, şimdi anlıyorum da en çok onu özlemişim. Tam eski hayatımla, yeni hayata karışmak arasındaki ince bir çizgide gelmişti. Hayat onu istemeden terk ettirmişti bana.

    Şimdi bir gün bile olsa, olgunlaşmanın vermiş olduğu karışık düşüncelerden korudu, kurtardı beni. O an onunla mutluydum. Onunla ve diğer bisikletlerimle yaşadığım bütün güzel günlerimi geri getirdi bir anda.

    Bir elveda diyemeden ayrılmıştım bisikletimden. Şimdi ise arada bir görüşmek üzere diyerek çatı katındaki yaşamına bırakıyor, hayatımdan hiç çıkmayacağını bilerek, onunla tekrar gezeceğim günleri bekliyorum. Görüşmek üzere pembe bisikletim..

    Yazan : Melodi AKÇAY



#04.01.2010 07:21 0 0 0
  • Yokluk, sefalet, çaresizlik, acı ve keder içerisinde geçen bir yürekle yıllar öncesinde Nisandağı kasabasına doktor olarak yeni tayinim çıktığı sıralarda tanışmıştım.

    Yeni açılan sağlık ocağına pratisyen hekim olarak atanmıştım. Evden işe, işten eve gidip gelirken aynı güzergahta çöp tenekelerini, çöpleri karıştıran bir yürek vardı. İlk zamanlarda buranın yabancısı olduğum için fazla dikkatimi çekmemişti. Fakat, her sabah ve her akşam çoğunlukla aynı saatlerde bu yürekle karşılaşıyordum.

    Başı önde, titreyen çıplak elleriyle çöpten bir şeyler arıyordu. Genişçe bir yamalı çuvalı vardı. Topladıklarını ayrı ayrı yerlere, poşetlere koyuyordu. Önceleri onu izlemeye başlamıştım. Çöp tenekelerini karıştıracağı saatleri aşağı yukarı belirlemiştim. O gelmeden sabahın erken saatlerinde işe giderken, akşamda iş dönüşü, onu bir duvar köşesinden seyrediyordum.

    Dikkatimi çekmişti. Çuvalının yanında getirdiği torbalara, çöpten bulduğu şeyleri ayrı ayrı koyuyordu. Sefaletin acısı yüzüne vurmuş, karbeyazı saçları darmadağınık, üstü başı perperişan, mokasen tarzı yırtık, eski bir ayakkabısı ile hayatın sillesini, tokadını çok ağır bir şekilde ödediği besbelli olan elli yaşlarında bir bayandı. Üzerinde hayli eski yamalı bir palto vardı. Hemen hemen her gün aynı kıyafetleri giyiyordu. Sefaletin içerisinde sefalet yaşıyordu belliydi.

    Uzunca bir müddet onu kırmadan, incitmeden nasıl konuşabileceğimi düşündüğüm için yanına sokulmakta güçlük çekmiştim. Fakat bu süreç bana onu tanımam için iyi bir fırsat yaratmıştı. Dikkat ediyordum, hiç kimseyle konuşmuyor, bir vazifeyi yapar gibi işini görüyordu. Bazı yönlerini keşfetmiştim. Çöpten ayırdığı gazete, şişe, cam, karton kutu, dergi, ajanda gibi eşyaları bir yavrusunu okşar gibi temizliyor, özenle yanında getirdiği poşetlere ayrı ayrı koyuyordu. Her bulduğu bir parçada yaşadığı sevinci yüzüne yansıtıyordu. Düzenli bir bayandı.

    O günden sonra karar verdim, o gelmeden çöp kutularına bir şeyler bırakacaktım. Çalıştığım yerdeki arkadaşların evinden ve kendi evimdeki günlük gazete, dergileri, şişeleri, konserve kutularını, kola şişelerini, ihtiyaçlarımızı aldığımız karton kutuları naylon torbalara onun yaptığı gibi ayrı ayrı toplayıp, o gelmeden bir gün bırakmaya başladım. Günlerim artık o bayanı düşünmekle geçer olmuştu. Her akşam ve her sabah yaşadığı sevinci yüzünde görebiliyordum. Ona başka şeylerde yapmalıydım ama, onu incitmekten korkuyordum.

    Bir gün duvarın köşesinde duruyor, onun gelmesini bekliyordum. Aynı saatlerde yine çıka geldi. Bu sefer biraz zor yürüyor, sağ ayağı aksıyordu. Yürümekte zorluk çektiği besbelliydi. Ama sabahın bu saatinde yine işinin başındaydı. Çöp tenekesinin kenarına bıraktığım eşyaları görmesini, işe yarayacağını düşünerek almasını bekliyordum. O, titreyen elleriyle uzandı. Yüzündeki sevinci bir kez daha görmenin vermiş olduğu mutluluk görülmeye değerdi. O günde fazla yorulmayacaktı. Evine daha erken gidip dinleneceğini umuyordum.

    Bu yürek sevinerek aldı poşetleri. Fakat ayağı niye aksıyordu aklıma takılmıştı. Yarın karar vermiştim, onunla gidip konuşacak, tanışacaktım. O akşam rastlamadım ona. Merak etmiştim. Oysa hiç aksatmadan gelip, işe yarayan parçaları alıp gidiyordu. Bu düşünceyle sabahı zor ettim. Bu yürek hiç aklımdan çıkmadı o gece.

    Ertesi sabah içimde onu tekrar göremeyeceğime dair bir huzursuzluk vardı. O gelirde onunla konuşurum ve işime geç kalmadan giderim diye, yine aynı köşede onu beklemeye başladım. Gelmeyeceğine dair endişem sokağın köşesinden görülmesiyle son buldu. Ayağı yine aksıyordu. Onunla, onu incitmeden nasıl konuşabilirim diye hazırlamıştım cümlelerimi. Sabah erken bir vakit olduğu için sokak sessizdi. Onu ürkütmeden usulca yanına yaklaştım. Arkasında duruyordum, ama o benim farkımda bile değildi.

    Bir ay sonra ilk defa - Günaydın, kolay gelsin Hanımefendi dedim.
    O birden bire irkildi. Arkasına dönüp baktığında "Günaydın" dedi. Hiç korkmadan, sanki bu sözü bekliyormuşçasına. Benim gibi yanından gelip geçenler onunla hiç ilgilenmemiş olacaklar ki, bu söz ona sabahın bu saatinde mutluluk rüzgarı getirmişti.

    - Merhaba ismim Elif. Biraz ilerideki yeni açılan sağlık ocağında doktor olarak çalışıyorum. Bir aydır burada ve bu kasabadayım. Yaklaşık bir aydır da sabah ve akşam işe gidiş dönüşlerimde sizi izliyorum. Sakın kusuruma bakmayın. Sizi bir aydan sonra tanımak istedim. Bütün sebebim bu. Uzun bir süre sizi izlediğimden bu yana çöpten aldığınız eşyaları düzenli ve ayrı olarak ayırıyorsunuz. Bu ilgimi çekmişti. Önceleri aksamayan ayağınız, dünden beridir aksamaya başladı. Bunun sebebini bütün gece merak ettim. Sizi tanımak, izin verirseniz size herhangi bir yardımın olabilir mi diye sormak istedim.

    Ben konuştuğum sürece bu bayan bana ismini dahi söylemeden, titreyen elleriyle gözlerimin içerisine öyle bir bakışla baktı ki, sanki yılların acısını bir kalemde silebilir misin der gibi. O yosun rengi gözleri buğulandı. Bir damla yaş o tonton yanaklarından aşağıya istemeden süzülüverdi. Ve, bir an toparlanıp titreyen ellini uzatarak;
    - İsmim Zeynep. Memnun oldum efendim. Doktorsunuz ha. Çok güzel bir meslek: hele de bu kasabaya, bizim gibi fakirlere çok lazımsınız. Gelen kimseler bu kasabada pek fazla kalmıyor nedense. Sizde yakında gidersiniz.

    - Gelelim yardım teklifinize beni incitmediniz. İsteseniz de incitemezsiniz. Çünkü, kocaman cesaretli bir yüreğe sahipsiniz. Sanmayın ki, sizi fark etmedim. Başım öndedir ama, sokaklarda olduğum için algılarım hep açıktır. Sizi bundan iki hafta kadar önce poşetleri bırakırken gördüm.

    - Sizi üzdüysem özür dilerim Zeynep hanım. Niyetim üzmek değildi. Sadece hep aynı saatlerde, hep aynı yerde çöp alıp onları ayrı ayrı poşetlere koyuyordunuz. Bu dikkatimi çekmişti. Düzenli bir bayan olduğunuz belliydi. Asaletli bir duruşunuz vardı. Her ne kadar başınız önde olsa da, ben de sizde bunu fark etmiştim. Ayağınızın aksaması beni çok üzdü. Sizinle konuşmaya, ayağınız ve sizin için bir şeyler yapabilir miyim düşüncesinden başka bir şey yoktu aklımda. Ayağınızın aksaması belki bir vesileydi ama, ben yine bir gün sizinle tanışacaktım.

    - Doktor Hanım, ayağımda gördüğünüz gibi eski bir ayakkabı var. Zaten onu da çöpten bulmuştum. Bu zamana kadar idare ettiler. Şimdi ne olduysa ayağımı vurmaya başladı. Sebebi ondandır.

    - EEEEeee merhametli kızım, bende bir zamanlar çalışıyordum. Mesleğim ve eşim vardı. Eşimim vefatından sonra bakacak dört tane de yüreğim vardı. Bütün aksilikler eşimin ölümüyle ardı sıra gelmeye başladı. Önce işimi kaybettim. Çocuklarım küçük bakıma muhtaçtı. Hala da muhtaçlar. Hiç birinin doğru düzgün işi yok. Eşimin arkasından borçlar birbir gelmeye bizlere zorluk çektirmeye başladı. Güzel bir evimiz vardı. Onu satıp, borçları ödedim. Çocuklarımda bu sefalet hayattan kurtulmak için, beni terk ettiler. Yalnız bir başıma virane, damı akan, harap bir evde yaşamımı sürdürmekteyim. Yaşamak için paraya ihtiyacım var. Çocuklarımın küçüklüğünde herhangi bir işte tam gün çalıştığım an, onlarla ilgilenecek kimsem yoktu. Fakirlik bizi iyice vurmaya başladı ve hastalanmıştım. Bu işte bir yere bağlı olarak çalışmadığım için onları gidip görebiliyor, onlarla ilgilenebiliyordum.

    Zeynep Hanım iyice açılmıştı. Susup sadece onu dinliyordum. Kısa ve öz hikayem bu, esas derinlere inersem için acır be yavrum diyerek cümlelerini sürdürdü.

    Kendi kendine hayatı çok sorgulamış, bir çıkar yol bulamamıştı. Sonra bana sebepsiz hiç bir şey olmazmış: herkes kendi rızkını, kalbinin ekmeğini yer, kendi kaderini yaşarmış diyenler var be kızım. Çok düşündüm bu sözleri, hata nerede diye. Demek ki benim kalbim çok kötüymüş ve bu rızık bana layık görülmüş. Sence öylemi? Söylenen bu sözler doğrumu ne dersin? Ben yaşadığım sürece hiç inanmadım yavrum diyerek, çileli hayatını birkaç öz ve derin cümlelerle anlatmıştı.

    Onu çok üzmüştüm. Sabahın bu saatinde geçmişiyle onu yormuştum.

    - Benimle gelir, ayağına bakabilir miyim, hem de bir çayımı içersin dediğimde, "neden olmasın, sende bana gelmek kaydıyla" deyiverdi.

    O gün göreve başlamadan Zeynep hanımın aksayan yaralanmış ayağıyla ilgilendikten sonra, karşılıklı birer bardak sıcak çay eşliğinde fazla konuşmadan sanki birbirimizi dinledik. Sıkılıyordu yanımda, utangaç bir hali vardı. Geçmişi onu fazla vurmuştu. Bugün ise, çaresizlikten o güzelim yüreği ezikti. Onu işine doğru uğurladım. Giderken adresini almıştım. Aramızda sanki bizi birbirimizi bağlayan garip bir bağ oluşmuştu.

    Artık eskisi gibi sabah ve akşam saatlerinde işe gidip gelirken ona rahatça selam verebiliyor, eski bir dostumu görmüş gibi günaydın, kolay gelsin diyebiliyordum. Ona yardım etmemim zamanı gelmişti. Yaşlı, hasta, keder ve çaresizlik içerisinde geçen yüreğini biraz da olsa artık kurtarmalıydım. Yeni maaşımı aldığım bir gün mağazalardan birine uğrayıp ona bir çift ayakkabı ile marketten gücümün yettiği ölçüde yiyecek bir şeyler aldım. Hava kararmak üzereydi. Eve dönmüş olduğunu düşünüp, verdiği adrese bakarak oturduğum evden birkaç sokak ötedeki bir evde oturuyor olduğunu fark ettim.

    Evle karşılaştığımda derme çatma, barakayı andıran, duvarları tenekelerle kaplı, camların bir kısmında naylon poşetler kapatılmış, kapısı alttan kırık bir manzarayla karşılaştım. Ev demeye bin şahitti. Hele de bu soğuk havada, bir insanın burada yıllarca yaşaması bir mucizeydi.

    Yüreğim bu manzaraya dayanamıyordu. Ben sıcak evimde otururken, burada bir yürek yaşam kavgası veriyordu. Bir garip duyguyla karşılaşmıştım. Dünya bir gerçek duyguyu daha yaşatıyordu. Bana bu duygu bir anda ağır gelmişken, yıllarca bu duygu kim bilir ona ve çocuklarına nasıl ağır gelmişti ve geliyordu.

    Kapıda beni gördüğünde sevindi. Ben elimdeki poşetlerden dolayı hala incineceği endişesi taşıyorken, o benden daha güçlü çıkıp, teşekkür ederek alıverdi elimdeki poşetleri. O gün bütün geçmişini paylaştı benimle. Çocuklarını çok özlediğini, fakat ayrı ayrı hayatlara karıştıklarını, kiminin onunla böyle bir yaşam sürmek istemediğini, kiminin de annelerini tamamıyla hayatlarından çıkardığını anlattı.

    Bir anne için en acısı evlatlarının ondan uzak oluşuydu. Bana bir söz söylemişti. Onlar her ne kadar beni istemeseler de ben anneydim. Hani doktor kızım sen bana gizli bir iyilik yaptıktan ya, ben de onlara çöpten aldığım paranın birazıyla gidip yaşadıkları yerlere azda olsa yiyecekler bırakıyordum. Onlar hiç bilmiyorlardı bu yiyecekleri benim getirdiğimi. Hiç öğrenmelerini istemedim. Onların durumu da benden kötüydü. Ama ben anneydim. Onları her ne olursa olsun, aç bırakamazdım. Kendim aç kalsam da diyerek sözünü tamamladı.

    Üzülmüştüm, hatta kahrolmuştum. Onun için bir şeyler yapmalıyım derken, tahta, bacakları kırılmış eski bir masa üzerinde yarısı yazılmış okul defterleri ve ajandalara yazılar yazdığını fark ettim. Yazdıkları dikkatimi çekmişti. Sorduğumda, yıllardır ben böyle aklıma geldikçe bir şeyler yazar, karalarım. Bu, belki de içimde kopan fırtınaları anlatmak gibi bir şey demişti. Yazıları hayata dairdi. Yaşadığı bütün maddi ve manevi zorluklar karşısındaki duygularını öyle güzel anlatmıştı ki, o an aklıma yerel bir gazetenin sahibi olan arkadaşım İbrahim geldi. Zeynep hanımın yazdığı yazıları onun günlük çıkan gazetesinde yayınlatabilirdim. Zeynep Hanımı incitmeden yapabileceğim bir iş teklifiydi bu aslında.

    O gün Zeynep hanıma bir şey söylemeden yanından ayrıldım. Arkadaşım İbrahim ile bu düşüncelerimi paylaştım. Biliyordum İbrahim'in beni kıramayacağını. Ondan aldığım olumlu cevapla Zeynep Hanımı akşam iş dönüşü yine çöp tenekelerinin başında buldum. Bu düşüncemi anlatınca başta ezikliğin verdiği mahcubiyetle karşı çıkar gibi oldu; ama, ben ısrar edince neden olmasın dedi. Bu durum onun için hayata tutunacak bir dal, bir çıkış kapısıydı.

    Bir müddet yaşadığım şehirde "Ezik Yürekler" adı altında yazıları yayınlanmaya başlamıştı. Yazdığı yazılarla ilgileniyor, onun hakkında olumlu düşünceler kulağıma geliyordu. Yaşadığım şehirde ve civarlarında yazılarının okunduğunu ve beğenildiğini fark etmiştim. Onun gibi birçok yüreğin sesi olmuş ve umutsuz yüreklere umut getirmişti. Çıkan gazeteleri arkadaşım bana gönderiyor ve ben de Zeynep hanıma veriyordum. Beraberce okuyorduk. Biraz toparlamıştı kendini, sanırım yaşama dört elle sarılmaya başlamıştı. Sefalet, yokluk, fakirlik ve çaresizlikle ilgili yazdığı yazıları, birazda olsun yerini umuda, hayatın güzel yanlarını yakalamaya bırakmıştı. Yüreğinde umut kırıntıları her geçen gün çoğalıyordu.

    Bir gün arkadaşım İbrahim den telefon geldi. Zeynep hanımın yazılarını okuyan bir yayınevi sahibinin dikkatini çekmiş, deneme adı altında bu yazıların hiçbir ücret almadan kitap basıp dağıtabileceğini söylemişti. İkimizde bu olaya çok sevinmiştik. Zeynep Hanım için, yeni umut kapıları ardına kadar açılmıştı. Bu gelişmeden Zeynep hanıma söz etmemiştim. Kitap çıkınca ona bahsedecek, sürpriz yapacaktım. Bu arada Zeynep Hanım hem yazılarını yazıyor, hem de çöp toplama işine devam ediyordu. Elimden gelen her türlü konuda ona yardımcı olmaya çalışıyordum.

    Epey zaman sonra İbrahim'in vasıtasıyla yayınevi tarafından bir paket geldi. Gelen Zeynep Hanımın yazılarının basılı olduğu "Ezik Yürekler "adlı kitabıydı. Yanında bir zarf içerisinde para vardı. Nihayet çıkmıştı ve Zeynep Hanım emeğinin karşılığını almaya başlamıştı. O gün onunla karşılaştığımda, bu olay hayatında bir dönüm noktası olmuştu. Zeynep Hanım bundan sonra hayata daha dirayetli bakacaktı. Hiç unutmuyorum aldığı ilk parayı çocuklarıyla paylaşmıştı.

    O, artık yeni bir hayata doğru adım atmıştı. Artık iyi bir dosttuk. Beş yıl Nisandağı kasabasında görev yaptım. Şimdi buradan çok uzakta, başka bir kasabada görev yapmaktayım. Zeynep Hanımla ne ilgimi, ne de dostluğumu kestim. Bu arada iki tane kitabı yayımlanmıştı. Her birinde benden, arkadaşım İbrahim'den ve hiçbir karşılık beklemeden kitabını çıkaran yayınevinden bahsedip, sonsuz teşekkürlerini yazıyordu. Biz, bir yüreği dolayısıyla birkaç yüreği mutlu etmiştik.

    Şimdi başka bir kasabadayım, burada tanıdığım bir Mehmet amca ve bir başka Zeynep hanım daha var

    Yazan : Melodi AKÇAY

#04.01.2010 07:20 0 0 0
  • noimage


    Bu akşam yıldızlar düştü avucuma.
    Yıldızlar başı boş,
    Yıldızlar avare gökyüzünde,
    Ama sen yoksun ne çare.

    Bu akşam yıldızlar düştü üzerime
    Hiç biri ama hiç biri sen değil.
    Yıldızlar ne kadar düşer ki üstüme.
    Senin düştüğün kadar.

    Bu akşam yıldızlar düştü yüreğime
    Pare pare içimi yaktılar.
    Ama sen yoksun ki içlerinde
    Yaksalar ne kadar yakar.

    Bu akşam sen düştün gene herşeyime
    Bir bilsen nasıl da yalandılar.
    Bu akşam sen yine yıldız gibi
    Senin aşkın beni yüreğimden yaralar.

    Turgut Yuca
#04.01.2010 07:14 0 0 0

  • noimage


    Bir derde duçarım kaldım çaresiz
    Müsebbibi hasret sızım var benim
    Yakamozlar küskün kalmış haresiz
    Kederle hasbıhal yazım var benim

    Bir vuslat düşlerim can verir cana
    Kâbuslu geceler gebedir tana
    Tahassür içinde canandan yana
    Sevgi meclisinde sözüm var benim

    Gün aya bedeldir mevsim yıl olur
    Gazel döker bağım gülşen çöl olur
    Katar katar engel bana zül olur
    Takati tükenmiş dizim var benim

    Dolanır kasavet başımdan gitmez
    Derdimi demeye bin ömür yetmez
    Alevleri mestur dumanı tütmez
    İçin için yanan közüm var benim

    Özden gelir sevdam olur mu sakıt
    İkrar verdi yürek eyledim akit
    Mabedim diyerek günde beş vakit
    Dergaha çevrili yüzüm var benim

    Ilgım diye inler çöllerde naram
    Ben sana adandım ey kaşı karam
    Senden özge çare bu derde haram
    Yaramı dağlayan tuzum var benim

    Derviş'i hicranda dertlere salan
    Anladım ki senden ötesi yalan
    Muhabbet deminde yâr diye çalan
    Nağme nağme inler sazım var benim



    Şemsettin Dervişoğlu
#04.01.2010 07:08 0 0 0
  • Evet, evet doğru. Diyanet İşleri Başkanı din değiştirirse, örneğin Hıristiyan olursa, bunun Rusya'da duyulmaması mümkün mü? Bir temenni değil tabii ki, bir soru.

    Düşünsenize Türk Diyanet İşleri Başkanı Hıristiyan olduğunu açıklasa, kıyamet kopar değil mi?

    Rusya'nın Diyanet İşleri Başkanı Polosin, bütün Rus medyasının önünde şöyle diyor:

    "Kamuoyunda şehadet ederim ki ben Ortodoks Kilisesi'nin ne papazı ne de müridiyim Eşhedüenlailaheillallah"

    Evet, evet doğru. Diyanet İşleri Başkanı din değiştirirse, örneğin Hıristiyan olursa, bunun Rusya'da duyulmaması mümkün mü? Bir temenni değil tabii ki, bir soru.

    Düşünsenize Türk Diyanet İşleri Başkanı Hıristiyan olduğunu açıklasa, kıyamet kopar değil mi? Hele Ortodoksluğun kalesi komşumuz Rusya'da nasıl yankılanır kim bilir? Dünya bile çalkalanır değil mi?

    Ancak 1999 yılında, Rusya Ortodoks Patrikliğinin Kamu Dernekleri ve Dini Örgütleri İlişkiler Komitesi Başkanı ve Yüksek Sovyet Vicdan Özgürlüğü Komitesi Başkanı ve Rus Federasyonu Temsilciler Meclisi DUMA'da milletvekili de olan Başpiskopos Viaçeslav Polosin'in (bizim Diyanet İşleri Başkanlığı'na tekabül ediyor) Müslüman olması, nedense Türkiye'de hiç kimse tarafından duyulmadı.

    Polosin, Moskova Devlet Üniversitesi Felsefe Fakültesi, Zagorsk Dini Mektebi ve Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı Diplomatik Akademi mezunu aynı zamanda.

    Neyse! Rusya'nın Diyanet İşleri Başkanı Müslümanlığı seçiyor ama ne seçiş. Sahne şöyle; Başpiskopos Polosin, bütün yazılı ve görsel basının karşısında şu müthiş açıklamayı yapıyor: "Kamuoyunda şehadet ederim ki ben kitaplı dinlerin Hazreti İbrahim"den başlamak üzere tüm peygamberlerinin yüce geleneği olan hakiki imanın takipçisi olarak, tek doğru dine şahitlik ettim ve Ortodoks Kilisesi'nin ne papazı ne de müridiyim Sosyal hayatımı da inançlarım doğrultusunda şekillendirmeye karar verdim

    Eşhedüenlâilaheillallah"

    Nasıl? Etkileyici, şok edici, dehşete düşürücü, anarşist, aykırı, sinematoğrafik, agresif ve tek kelimeyle müthiş bir sahne değil mi? Olay, bütün Ortodoks ve Slav camiasını derinden sarsıyor. Patrikhane, meselenin üstünü örtmek için bin dereden su getiriyor ama Türkiye'de hiç kimsenin haberi yok!

    Ben bu müthiş haberi, Alev Alatlı'nın, "Gogol'un izinde- Aydınlanma değil, merhamet" isimli kitabında okuyunca, önce 'kurgusaldır zahir' diye geçiştirdim. Böylesi bir olayın duyulmamasının imkansızlığını düşündüm ama içime kurt da düşmedi değil. Biraz araştırınca yanıldığımı anladım. Olay gerçek ve dünya medyasını resmen sallamış. Ama biz 'enforme' edilmemişiz. Öyle ki internet ortamında bile konuyla ilgili Türkçe yazılmış bilgi yok gibi.

    Müslüman olduğunu açıkladıktan sonra başına gelebilecek tehlikeler hakkında ne düşündüğü sorulduğunda şöyle yanıtlıyor:

    "Hepimiz faniyiz, eninde sonunda bu dünyadan ayrılacağız. İnsanoğlunun vehimlerine itaat etmektense, Hakikat'e teslim olmuş olarak gitmek daha iyi!"

    Polosin, "İslâm Hakkında Bütün Bilgiler" isimli on beş günlük gazetenin editörlüğünü yürütüyor halen. "Monoteist Felsefeye Giriş" kitabı, Mukayeseli Dinler Tarihi dersi için yardımcı ders kitabı olarak kabul edilen Ali Polosin, Müslümanların, Rus Ortodoks Kilisesi ile diyalog tecrübeleri gerçekleştirip içki ve uyuşturucu ile mücadele konusunda ortak çalışmalar yürütmesinin yanı sıra, aile değerlerini koruma hususunda da müşterek bir proje hazırlıyor.

    Eşinin de Müslüman olduğunu açıklayan, Viaçeslav isminden 'sıkılan' ve Hicaz'a da giden Hacı Ali Polosin, Rus steplerinin son Müslümanı
#04.01.2010 06:58 0 0 0
  • AMERIKA' DA MEKSIKA'LI BIR MUHTEDI: ALI

    OTUZBIR yasinda Amerika dogumlu bir Meksikaliyim. Islâm'a dönüs hikayemi insanlarin Islâm'i daha iyi anlamalarina vesile olmak düsüncesiyle paylasmak istiyorum. Çünkü çogu insanin Islâm hakkindaki düsüncesi yanlis veya tarafli bilgiler sunan televizyon yayinlari veya filmler ile sekilleniyor. Bu nedenle Islâm gerçeginin ortaya konmasi gerektigini düsünüyorum. Insaallah bu yolda az da olsa katkida bulunanlardan olurum.

    Islâm öncesi hayatim gerçekten çok kötüydü. Hayata dair hiçbir hedefi olmayan bir insandim. Onbirinci sinifta okula devamsizlik yaparak vaktimi bos seylerle harciyordum. Arkadaslarimla birlikte sokaklarda egleniyor, kokain içip satiyorduk. Arkadaslarimdan çogu çete üyesiydiler. Ben hiçbir zaman bir çetenin üyesi olmamistim. Yine de zamanla daha agir uyusturuculara yönelmekten kendimi alamadim. Bu sekilde asla gerçeklestiremeyecegim hayaller dünyasina dalip gidiyordum. Ne kadar bunalirsam o kadar uyusturucuya siginiyordum. Halbuki bunun sadece geçici bir kaçis oldugunun da farkindaydim. Sorunlarimin çözümü bu degildi.

    Bir gün bir arkadasim vesilesiyle bir kitapla tanistim. Bu kitap ona hayata dair problemlerini çözmede kendisine yardimci olacagini söyleyen bir arkadasi tarafindan hediye edilmisti. Bu Kitap Kur'an'di. O zamana kadar Kur'an hakkinda hiçbir sey duymamistim. Merakla birkaç sayfaya göz atmaya basladigimda içimde gerçegin bilgisini okuduguma dair bir his uyandi. Bu sanki yüzüme vurulan sefkatli bir ikaz tokadiydi veya beni uykudan uyandiran bir çagriydi. Kur'an çok net ve anlasilabilir bir kitapti. Okuduklarimdan etkilenerek Islam hakkinda daha çok sey ögrenmek ve Müslümanlarla tanismak istedim. Garip olan suydu ki, o an yeni bir din arayisinda degildim. Bir zamanlar kiliseye giden insanlara gülerdim. Içimin derinliklerinde var oldugunu bildigim halde bazen, "Tanri yok!" gibi sözler sarf edebilmekteydim.

    Birkaç gün sonra kütüphaneye giderek Kur'an meâli aldim ve üzerinde çalismaya basladim. Bu sekilde Peygamber Hz. Muhammed (SAV ) hakkinda bilgi edindim ve Meryem oglu Isa (AS)'in gerçek hikâyesini ögrenme imkâni buldum.

    Kur'an'a göre tek bir Allah vardi ve O'nun esi-benzeri yoktu. Hz. Isa "Tanri'nin oglu" degil bir peygamberdi. Iste bu açiklama benim için en önemli husustu. Çünkü Hiristiyanlik'ta vaaz edilen Teslis Inanci'ni bir türlü anlayamamistim. Kur'an Hz. Isa'nin mucizevî dogumundan ve peygamberlik misyonundan bahsetmekteydi. Yine Kur'an'da Meryem adli bir sûre yer almaktaydi.

    Çocukluk yillarimda kiz kardesimle birlikte Yedinci Gün Baglilari Kilisesi'ne mensup olan annem tarafindan her Cumartesi kiliseye götürülürdük. Ancak hiçbir zaman gerçek mânâda dindar biri olmadigimi söylemeliyim. Nitekim ondört-onbes yaslarinda iken kiliseye gitmekten tamamen vazgeçmistim. Ailemin diger üyeleri ve akrabalarim Katolik idiler. Bizim neden farkli bir kiliseye mensup oldugumuzu anlayamiyordum. Meksika'ya gittigimizde dügün veya kutlamalar nedeniyle hepimiz Katolik Kilisesi'ne gidiyorduk.

    Hz. Muhammed (SAV) Allah'in son peygamberiydi ve bütün insanliga gönderilmisti. Kur'an Âdem, Ibrahim, Nuh, Ishak, Davut, Musa ve Isa (Allah'in selami hepsinin üzerine olsun) gibi bütün peygamberlerden net ve anlasilir bir üslupla bahsetmekteydi.

    Islâm hakkinda aylar süren çalismalar yaptim. Bir kitapçidan kendim için Kur'an alip çalismalarima o sekilde devam ettim. Yine dünya tarihi ve Müslümanlarin bilime katkilarinin anlatildigi eserler okudum. Ispanya'nin neredeyse bin yil kadar bir Islâm diyari oldugunu , sonradan Hiristiyan Kral Ferdinand zamaninda Müslümanlarin ülkeden sürüldügünü, Meksika'ya gelen Hiristiyanlarca Azteklerin ve digerlerinin Katolik olmaya zorlandigini da o siralar ögrendim. Tarih ve Islâmî kökenlerim konusunda zihnim netlesmeye baslamisti. Aylar süren çalisma ve arastirma sonrasinda artik gerçegi daha fazla inkâr edemezdim. Aslinda bunu çok sürüncemede biraktigimin da farkindaydim. Ancak Müslüman oldugum takdirde yasantimi tamamen degistirmem gerektigini de biliyordum. Bir gün Kur'an okurken aglamaya basladim ve diz üstü çökerek bana dogru yolu gösteren Allah'a sükrettim.

    Sonralari evime yakin bir cami oldugunu ögrendim ve bir Cuma günü Müslümanlarin neler yaptigini, nasil ibadet ettiklerini görmek için oraya gittim. Camide farkli renkten ve irktan pek çok kisinin birlikte ibadet ettiklerini gördüm. Camiye girerken ayakkabilar çikariliyordu ve insanlar hali döseli zeminde oturuyorlardi. Cemaatten biri kalkip ezan okumaya basladi. Ezan o kadar güzeldi ki göz yaslarima engel olamadim. Bu halim ilk bakista garip gelebilir ama o an dogru olduguna inandigim sey buydu. Islâm sadece bir din degil basli basina bir yasam biçimiydi. Camiye birkaç hafta bu sekilde devam ettikten sonra Müslüman olma konusunda kesin kararimi verdim. Bunu ders veren hatibe bildirdim ve sahitler huzurunda önce Arapça sonra Ingilizce kelime-i sehadet getirerek Müslüman oldum Elhamdülillah. "Sehadet ederim ki Allah'tan baska ilhah yoktur ve yine sehadet ederim ki Hz. Muhammed (SAV) O'nun kulu ve elçisidir." Sözlerimi bitirir bitirmez bütün cemaat birkaç kez "Allahu Ekber!" diyerek sevinç ve coskularini dile getirdiler. Sonra bütün kardeslerim beni tek tek kucaklayip tebrik ettiler. Hayatim boyunca bir gün içinde hiç bu kadar kucaklayanim olmamisti! Kisacasi hayatimin sonuna kadar unutamayacagim bir gün yasamistim.

    1997 yilindan beri Müslümanim. Kendiyle ve inanciyla barisik bir insanim. Islâm'a dönüs yaptiktan sonra hayatim gerçekten çok daha iyi oldu . Bunu nasip eden Allah'a ne kadar sükretsem az. Yeni hayatimda öncelikle yarida kalan egitimime devam etme karari aldim ve okulumu bitirip bilgisayar tamircisi oldum. Yine Rahman olan Allah kutlu belde Mekke'ye gidip Hac vazifemi yapmayi da lûtfetti. Her irktan üçmilyon kardesimle birlikte ibadet ettigimiz hac benim için müthis bir hayat tecrübesi olmustu. Aralik 2002'de Fas'ta çok iyi bir Müslüman hanimla evlendim.

    Bugünün toplumlari ve özelikle gençler pek çok sorunla karsi karsiya bulunuyorlar. Tüm bunlarin cevabi Islâm'dadir .

    Insaallah hikâyem Latinlerin ve diger tüm irklarin Islâm nuruyla tanismasina vesile olur. Allah hepimizin yardimcisi olsun.

    Tercüme: Ayten Yadigâr
    Zafer Dergisi
#04.01.2010 06:57 0 0 0
  • 8 yasinda hafiz olur. 9 yasinda anne ve babasini kaybettikten sonra Erzurum kendisine dar gelir ve Istanbul'a kaçar. Bir yolunu bulup Gönenli Mehmet Efendi ile tanisir. Hocaefendi'nin de destegiyle okumaya baslar ve müezzin olur. Müezzinlik yaptigi 17 yil boyunca Ingilizce, Ispanyolca, Portekizce ve Arapça ögrenir.

    Ney ve ud dersleri alir. Bu alanda kendini ispat ettikten sonra 80'in üzerinde ülkede konser ve Türk musikisi üzerine konferans verir. Dogustan iki gözü de görmeyen Ismail Çimen simdilerde ise çalismalarini musiki, enstrüman ve tasavvuf olmak üzere üç yönde sürdürürken, gören gözlere rehber olmaya da devam ediyor...

    Ismail Çimen'in henüz 9 yasinda iken Erzurum'un Çat ilçesinden Istanbul'a kaçisiyla ivme kazanan hayat hikayesi azmin, cesaretin ve kararli olmanin açamayacagi hiçbir kapinin olmadigini gözler önüne seren güzel örneklerle dolu.

    45 yil önce Erzurum'un Çat ilçesinde dünyaya gelen Ismail'in bir süre sonra iki gözünün de kör oldugu anlasilir. Ancak, Ismail görmeyen gözlerinin aksine çok iyi bir müzik kulagina sahiptir. Oglunun sözü ve müzigi hafizasina naksettigini farkeden babasi, onun hafiz olmasini ister. Böylece Ismail sekiz buçuk yasinda ögrenmeye basladigi Kur'an'i kisa sürede ezberler ve hafiz olur.

    Dokuz yasinda öksüz kaldi

    Ismail 9 yasinda annesini ve babasini pespese kaybettikten sonra, Istanbul'a gitmeyi kafasina koyar. Ailesi büyük sehirin kardeslerini yutacagi düsüncesi ile gitmesine karsi çiksalar da, bu nasihatleri dinlemeyen hafiz Ismail, Istanbul'a kaçar. Ismail Bey o günleri söyle anlatiyor: "Param yoktu ve Istanbul'a nasil gidilecegini bilmiyordum. Daha 9 yasimdayim. Bir gece Erzurum'a gitmekte olan bir kamyonete atladim. Otobüs terminaline geldim ve Istanbul'a gitmek istedigimi ama paramin olmadigini söyledim. Tabii nafile, parasiz bilet vermediler. Bunun üzerine dönemin Erzurum Belediye Baskani'nin yanina çiktim ve birtakim hikayeler anlatarak kendime bilet aldirdim."

    Gönenli Mehmet ile tanisma

    Çocuk yastaki hafiz Istanbul'a gelir gelmez ününü duydugu Gönenli Mehmet Efendi ile tanismak için Sultanahmet Camii'ne gider. Gönenli Mehmet Efendi bir baba sefkatiyle iki gözü de görmeyen bu çoçuga sahip çikar ve onu bir ay camide misafir eder. Müezzin olmaya karar veren Çimen, ilkokulu disaridan bitirir. Beyazit Camii'nde açilan ve üç yüz kisinin katildigi kadrolu müezzinlik imtihanini kazanarak göreve baslar.

    Müezzin Ismail 4 dil ögrenir

    Beyazit Camii'nde müezzinlik yapmayan baslayan Çimen, bir yandan da tasavvuf kültürü üzerine arastirmalar yapar. Bu arada Ingilizce, Ispanyolca, Portekizce ve Arapça da ögrenen Çimen, basta Amerika ve Avrupa ülkeleri olmak üzere, 80'e yakin ülkede Türk musikisi ve tasavvuf kültürü üzerine uygulamali konferans ve seminerler verir.

    Musiki hayatina girer

    Beyazit Camiindeki müezzinlik yillarinda kültür ve sanat muhitinin önde gelen isimleri ile tanisma imkanina kavusan Çimen, Kubbealti Akademisi'nde Neyzen Ömer Erdogdular'dan Ney, Yusuf Ömürlü'den de repertuvar ve san dersleri alir. Simdi iyi bir neyzen ve udi olan Ismail Çimen, "Süleymaniye Camii'nde bir Türk rehberin, Kanuni hakkinda anlattigi yanlis bilgiler beni rehberlik yapmaya yöneltti. Rehberlik yaptigim yillarda, Türk musikisi ve tasavvuf kültürü üzerine turistlerle yaptigim sohbetler ilgi çekti ve bir çok ülkeden konferans vermek için davet aldim. Istanbul ve Anadolu'da turist kafilelerine rehberlik yaptim. Gezdigim ülke ve sehirlerin mimari, kültürel ve cografi özelliklerini en ince ayrintilarina kadar arastiriyorum.Bu da rehberlik yapmami kolaylastiriyor" seklinde konusuyor.

    Kafileyle gelen evlilik

    Kendini sürekli olarak gelistiren Çimen, üst düzey misafirlerden olusan turist kafilelerine rehberlik yaptigi yillarda, Luciana adinda Brezilyali bir bayanla tanisir ve evlenir. 11 yildir Brezilya'da yasayan ve çalismalarini musiki, enstrüman, tasavvuf kültürü olmak üzere üç yönde devam ettiren Çimen, "Bu güne kadar çok sayida Brezilyali bizimle tanisti ve Kelime-i sehadet getirdi" diyor.

    SAMIL KUCUR - ISTANBUL
#04.01.2010 06:56 0 0 0
  • BEN BIR bilim adamiyim. Ayni zamanda kendimi bir gezgin olarak da tanimlayabilirim. Uzun yillar farkli Arap ülkelerine seyahatler yaptim. Ayrica Senegal, Endonezya, Mali, Gana, Fildisi Sahili, Nijerya ve Moritanya gibi ülkelere de gittim. Su anda Islâm, Islâm medeniyeti, Müslümanlar ve Arap dili hakkinda yirmi kitabin yani sira, çok sayida makale kaleme almis birisiyim. Ibn Haldun'un eserlerini Fransizcaya tercüme için alti yil ugrastim. Bu seyahat ve çalismalar benim 1977 yilinda Moritanya'da Islâm'i seçmemle sonuçlanmistir.

    Bana sorarsaniz, Islâm'i seçmek sadece bir din degil, ayni zamanda bir hayat tarzi seçimi yapmak demektir. Bu sekilde kisi yeni bir kâinat tasavvurunu kabul ettigini açiklar ve iman bagiyla birbirlerine bagli büyük bir milletin üyesi olur. Benim için ise bu tercihi yapmak, ilerlemis yasima ragmen firtinalarin estigi bir cografyanin ortasinda, fakirlerin ve Filistinlilerin safinda yer almak demekti. Ancak bu karar, ayni zamanda para ve güç sahiplerinden uzak durmak ve hakkin ve adaletin yaninda yer almak da demekti.

    Çagdas dünya teknolojik gelismeyi hayatin nihaî hedefi olarak kabul eder. Bu hedefe ulasmak için de her türlü araci kullanmayi mesru görür. Insanlik adina esef edilecek böyle bir yaklasimi Islâm reddeder; ve daha yüce degerlere baglanmayi öngörür. Din degistirerek Müslümanligi seçmis olmam, Fransiz milli kimligini kaybettigim anlamina gelmez. Halen ana vatanim Fransa'dir. Bununla birlikte Arap dünyasini artik manevî yurdum olarak kabul ediyorum.

    Islâm inanci hem iç huzurumu hem de nihaî varolus amacimi temsil etmektedir. Bu inanç sistemi beni parçalanmis bir düsünce tarzindan kurtardi ve bütün duygularimin uyumlu bir bütün haline gelmesini sagladi. Islâm'a dönüsümde dinî, ahlâkî, sosyal faktörler kadar kültürel dürtüler ve ilâhî inayet de etkili oldu diyebilirim.

    Kur'ân'la ilk tanismam Andrea de Riyar'in tercüme ettigi Fransizca Kur'ân'i okumakla oldu. Bu eser Paris yakinlarinda bulunan askeri bir okulda elime geçmisti. Ben de 1934-1936 yillari arasinda bu okuldaki ögrencilerden biriydim. Her hafta Kur'ân'dan bir bölümü fotokopi çektirerek üzerinde çalismalar yaptim.

    Eski ve Yeni Ahit'in tahrif edilmesinden sonra insanliga son mesaj peygamber Efendimiz'in (a.s.m.) elçiligi vasitasiyla gönderilmistir. Bunun en büyük kaniti, Kur'ân'in bizzat kendisidir. Kur'ân, tek basina en büyük mucizedir.

    'Islâm evi'ne dönüsümde pek çok sosyal ve ahlâkî faktör etkili olmustur. Bunlarin basinda Islâm'in 'ilk günah' prensibini kabul etmemesi gelmektedir. Anglo Saxon anlayista yer alan ilk günah kompleksine Islâm'da rastlamiyoruz. Yine, Islâm'a göre her insan hayatin içinde iffetini koruyabilir ve saf kalabilir. Bunun için uzlete çekilmek veya toplumdan kopmak gerekmez. "Allah dinde size hiç bir zorluk kilmadi." (Hacc/78) gibi ayetler Islâm'in fitrata en uygun din oldugunu açiklamaktadir.

    Islâm baska hiçbir yerde bulamadigim bir huzur haline kavusmami sagladi. Bu da Islâm'in insani beden ve ruhuyla bir bütün olarak ele almasindan kaynaklaniyor. Islâm hem akla hem kalbe hitap ediyor.

    Otuz yildan fazla Kuzey Afrika, Iran, Lübnan, Senegal ve Endonezya gibi farkli ülkelerde yasadim. Ünlü Arap gezgini Ibni Batuta gibi dünyanin çok degisik yerlerine seyahatlerde bulundum. Gittigim her yerde ayni hayat tarzi, ayni inanç ve ayni insanî hassasiyetler ile karsilastim. Islâm toplumunun, cesaret ve sadeligi ön planda tutan bir anlayisa sahip oldugunu gördüm. Para ve maddiyatin her zaman hayir getirmeyebilecegi kanaatine vardim. Dinin haram kildigi seylerden uzaklasmak da benim için çok zor olmadi. Günde bes vakit namaz kilmanin inançta sebatkâr olmayi temsil ettigini düsünüyorum.

    Bunlarin disinda ikna olmami saglayan kültürel faktörleri de söyle ifade edebilirim: Bugün Avrupalilar, Araplara ve tüm dünyaya yaptiklari katkilari övünerek anlatirlar. Bununla birlikte kendilerinin Müslümanlara hiç de azimsanmayacak derecede borçlu olduklarini unuturlar. Halbuki, Arap bilim adamlarinin çalismalari sayesinde Yunan mirasi korunabilmistir ve unutulmaktan kurtulmustur. Bugün Aristo, Sokrat, Platon ve diger eski Yunan filozoflarinin eserlerini okuyabiliyorsak, bunun için Araplara sükran duymaliyiz. Bir zamanlar dünyadaki en büyük ilim baskentleri Bagdat, Kahire, Tulaytula ve Palermo gibi Islâm sehirleriydi.

    Islâm'a gelisimde etkili olan bir diger husus ise, kendime saf belirleme düsüncem oldu. Ben Islâm'a geçmis olmakla, mücadele halinde oldugum yeni sömürgeci anlayis olan siyonizmden farkli bir safa geçtigimi ilân etmis oluyorum. Artik Senegal'den Endonezya'ya uzanan büyük bir dünyanin parçasiyim. Bu cografyada gerçek duygular var. Bu dünyaya zenginlik için degil, mazlumlarin yaninda yer almam gerektigine inandigim için adim attim. Yine çagimizda kölelerin yerini alan göçmen isçilerle beraber olmak adina buradayim. Nitekim sadece ülkem Fransa'da nüfuslari iki milyonu bulan bu insanlarin ilgiye ihtiyaci var ve sorunlari çözüm bekliyor.

    Bütün bu saydigim faktörler ve tabiî ki Allah'in inayetiyle Islâm'in hak din olduguna iman ettim ve Temmuz 1977'de sehadet ederek Müslüman oldum. Bundan sonra El Mansur el Safi adini aldim. El Mansur, ailemin bana verdigi Vincent isminin Arapça dilindeki karsiligi. "Yardim edilen" manasindaki bu ismi çok seviyorum ve Allah'tan baska yardim edecek kimsenin olmadigina inaniyorum. Elhamdülillahi Rabbil alemin.

    Tercüme: Ayten Yadigâr

    Zafer Dergisi
#04.01.2010 06:55 0 0 0
  • Danilo Giannoni, bineceği uçağı kaçırınca hayatı değişti. Asıl mesleği takı tasarımcılığı olan İtalyan Giannoni'nin ebru yapmaya başlamasının ve Türkiye'ye yerleşmesinin ilginç bir hikâyesi var: Ülkesine dönme planı, uçağa yetişemeyince suya düştü. İstanbul'a giden Giannoni, ilk görüşte vurulduğu ebru için yaşantısını değiştirdi. Önce ülkesine dönerek çalıştığı şirketlerden ayrıldı, sonra evini İstanbul'a taşıdı. 'Sır Kapısı' hikayelerini çağrıştıran bir tanışmanın ardından Müslüman oldu.

    İSLAMİYET'E GİDEN YOL 'EBRU'DAN GEÇER

    Şer zannettiğimiz şeyler bazen hayır çıkar. Bunu yaşamadan bilemeyiz. Danilo Giannoni, böyle bir tersliğin ardında saklı güzellikleri elbette bilemezdi. İtalyan vatandaşı olan Giannoni, bir ebru sanatçısı. Asıl mesleği takı tasarımcılığı olan Giannoni'nin ebru yapmaya başlamasının ve Türkiye'ye yerleşmesinin ilginç bir hikayesi var: Bulgari, Damiani ve Leo Pizzo gibi ünlü firmalarda mücevher tasarımcısı olarak çalışırken, 2002 Eylül'ünde tatil için geldiği Antalya'dan ülkesine dönerken uçağı kaçırıyor. Arkadaşlarının önerisiyle 3 günlüğüne İstanbul'a giden Giannoni, sokakta ebru yapan insanları görüyor. Kendi deyimiyle ilk görüşte vurulduğu ebru için bütün yaşantısını değiştiriyor. Önce ülkesine dönerek çalıştığı şirketlerden ayrılıyor, arkasından ise evini İstanbul'a taşıyor. "Eğer uçağı kaçırmamış olsaydım herhalde dünyanın bir yerinde takı sergisinde veya fuarında olurdum." diyen Giannoni, Beyoğlu'nun arka sokaklarında küçük bir dükkanda ebru yapmaya başlıyor. Aldığı kitaplarla ve örnek aldığı sanatçıların eserlerini görerek ebru yapmayı öğrenen Giannoni, şimdi ise geçen yıl Taksim'de açtığı 3 katlı atölyesinde ebru dersleri veriyor. Ebru öğrenmeye karar vererek tüm yaşantısını bir anda değiştiren Giannoni, yardım için başvurduğu kişilerden yeterli desteği alamamaktan yakınıyor.

    Kendisine örnek olarak 20. yüzyılın ebru üstatlarından Necmettin Okyay'ı alan Giannoni, figüratif ebrunun ilk örneklerinden olan çiçekli ebru türünü geliştiren Necmettin Hoca'nın eserlerinden oluşan bir koleksiyona da sahip. Necmettin Okyay'ın kuzeni ve öğrencisi olan Mustafa Düzgünman'ın eserlerinde de aynı duyguyu ve heyecanı aldığını açıklayan Giannoni, onlardan sonra gelen ustalar için aynı şeyleri düşünmediğini dile getiriyor. Ailesinin kendisini bir deli gibi gördüğünü belirten Giannoni, insanların "Dünyanın en iyi firmaları ile çalışıyorsun, takı tasarımında 7 defa ödül aldın, bir anda ilk defa gördüğün bir sanata 'vuruldum' diyerek onlarla ilişkini kesip tanımadığın bir ülkeye gidip yerleşiyorsun. Sen tam anlamıyla çılgın bir delisin." dediğini dile getiriyor.

    Kendisini ebruyla özdeşleştiren Giannoni'ye göre ebru, heyecanların, duyguların ve renklerin bir karışımı. Giannoni, "Benim hayatım ebruya çok benziyor. Ruh halim ebru gibi değişken olabiliyor. Yağmur yağdığında yaptığım ebruyla güneşli havada yaptığım ebru çok farklı oluyor." diyor. Giannoni, ebru yaparken ruhunu beslemeyi de ihmal etmiyor. Ruh dengesini kurmak için ney dinlemeyi tercih eden Danilo, ebruyu modern çizgilere taşımış. Ebruyu birçok üç boyutlu objeye taşıyan sanatçı, gündelik hayatta kullandığımız objelere taşınan ebrunun böylece güncelliğini koruyacağı görüşünde.

    "Turist idim intisab ettim"

    Şimdiye kadar yaptığı ebru çalışmaları 3 büyük devlet adamının duvarlarını süslüyor sanatçının; İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, Japon İmparatoru Akihito ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. İtalyan Başbakanı Silvio Berlusconi'nin İstanbul'a geldiğinde ona verilmek üzere kendisinden 2 tablo istendiğini açıklayan Giannoni, 2 tablonun Başbakan Erdoğan'a, bir tablonun da Japon imparatorunun doğum gününde hediye edilmek üzere satın alındığını açıklıyor. Tabloları alanların isimlerini söylemeyen Danilo, müşterilerinin kendisine güvendiğini belirterek güvenlerini sarsmak istemediğini belirtiyor. Ebrunun yanında artistik danışmanlık hizmeti veren Danilo, İtalya'da bulunan bilgisayar firması ve GSM operatörü ile çalışıyor. Bazı firmaların reklamlarının fonunda ebru kullanmış ve olumlu eleştiriler almış. Sanatçı, "Ebruyu özellikle kullanıyorum. Kendimi gönüllü sanat elçisi olarak görüyorum." diyor.

    Birçok projesinin olduğunu açıklayan Giannoni, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşerek projelerini açıklamak istediğini; fakat henüz görüşemediklerini belirtiyor. Hazırlamak istediği ilk projeden bahseden Giannoni, "Ebruyu kullanarak Türkiye'nin kartviziti olacak bir çalışmanın hazırlığı içerisindeyim. Böylece Türkiye'nin tanıtımlarında da kullanılacak bir kartvizit. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşebilirsem projenin detaylarını açıklayacağım." şeklinde konuşuyor. Danilo'ya teklif getiren yalnızca İtalyan firmalar değil, anlaşma aşamasında oldukları için ismini vermek istemediği bir Türk bankası da kredi alan müşterilerine hediye etmek üzere 5 bin tane ebru siparişi vermek istediğini ifade ediyor. Danilo, yaşantısını neredeyse tamamen değiştiren uçağını kaçırma hikayesinin en büyük meyvesi olarak İslamiyet'le tanışmasını görüyor. "O gün Antalya'da uçağı kaçırmasaydım İslamiyet'le de tanışamayacaktım. Uçağı kaçırmış olmamın tek hikmeti ebruyla tanışmam değilmiş." diyen Giannoni'nin tanışma hikayesi şöyle: Danilo, çocukluk yaşlarından bu yana rüyasında bir oda ve odanın penceresine yansıyan bir cami görür. Önceleri camiyi tanımadığı için rüyasında gördüğü yapıya anlam veremez. Daha sonra cami olduğunu öğrenir. Danilo'nun rüyaları, 2002 Eylül'ünde Antalya'daki uçağını kaçırarak vakit geçirmek için geldiği İstanbul'a kadar sürer. Sultanahmet'te bir banka oturup kitap okuyan Danilo'nun yanına iyi İngilizce konuşan beyaz sakallı bir yaşlı yaklaşır. Ona burada ne yaptığını sorar. O da turist olarak bulunduğunu söyleyerek yemek yiyebileceği yerleri sorar. Danilo'nun İtalyan olduğunu öğrenen yaşlı adam, "Benim de bir arkadaşım yıllardır bir İtalyan'ı beklediğini söyleyip durur; sakın o sen olmayasın!" der ve tebessüm eder. Yaşlı adam bir süre sohbet ettiği Danilo'yu semazenlerin gösterisine davet eder, böylece bir İtalyan'ı beklediğini söyleyen Yakup Hoca ile Danilo'yu tanıştıracaktır. Yaşlı amcanın söyledikleri, Giannoni'ye ilginç gelir.

    Semazenlerin gösterisine giden Giannoni, her akşam gelen Yakup Hoca'nın o akşam gelmediğini öğrenir. Yaşlı adam, "Üzülme, ben seni evine götürürüm." der. Yakup Hoca'nın evine gittiklerinde ise Danilo beyninden vurulmuşa döner; çünkü yıllarca rüyalarında gördüğü odaya girmiştir. Odanın penceresine yansıyan caminin ise Fatih Camii olduğunu anlar. Yakup Hoca hemen Danilo'nun koluna bakar. Kolundaki beyaz lekeyi görünce "Sen benim yıllardır beklediğim İtalyansın." der. Müslümanlığa olan çağrısı yıllar önce başlamış olan Danilo, Yakup Hoca'dan İslamiyet'i öğrenir ve Müslüman olur.

#04.01.2010 06:54 0 0 0