Muğla'nın Milas ilçesinde yaşayan orta yaşlı bir adam, bir gece, hayatının akışını değiştiren dehşetli bir rüya görür.
Rüyasında adam kendi ölümünü görmüştür. Öldükten sonra, vücudu teneşirde yıkanmış, kefelenmiş ve mezara defnedilmiştir.
Rüya çok net ve berraktır. Adam mezara konulup yapılan dualar ve okunan Kur'an-ı Kerim ile birlikte üzeri topraklandıktan sonra kapkaranlık bir yerde yapayalnız kalır. Bir müddet sonra bulunduğu kabrin sağ tarafından bir menfez açılır ve içeriye iki kişi girer. Bunlar kendilerinin kabirdeki sual melekleri olan "Münker ve Nekir"olduğunu söylerler.
Bu melekler, adamı alıp bulunduğu menfezden geçirerek başka bir yere götürürler. Götürdükleri yerde adamın önüne hemen bir terazi ve yanına da bir miktar üzüm koyarlar. O sırada karşıdan gelen bir adam belirir
Münker ve Nekir, Milaslı bu çiftçiden, karşısındaki adama üzüm satmasını söylerler.
"Ölçtüğünüz zaman dürüst olun, tam ölçün
doğru terazi ile tartın
Bu hem ticaretiniz için daha hayırlı,
hem de akibet yönünden de daha güzeldir"
(Kur'an-ı Kerim, İsra 35)
Münker ve Nekir melekleri adamın sağ ve solunda muhafız gibi durarak satışa nezaret ederler .
Kendisinin alış-veriş sırasında tartıda çok az bir haksızlık yaptığını gören Melekler, onu hemen tezgâhın başından aldıkları gibi çok büyük bir kapının yanına getirirler. Kapı, kale kapısı gibi çok büyüktür.Kapının yanına gelir gelmez kapı kendiliğinden açılır.
Rüya sahibinin o anda gördüğü manzara çok korkunçtur .Kapının öbür tarafında müthiş bir yangın ve alevlerin içerisinde cayır cayır yanan insanlar vardır. İnsanlar bir taraftan yanmakta, bir taraftan da vücutları tazelenmektedir. Yanan insanların çıkardıkları canhıraş feryatları yürek dayanacak gibi değildir.
Münker ve Nekir melekleri, adama bu dehşetli manzarayı gösterdikten sonra tekrar bir meydanın ortasına getirirler. Kendisine, biraz önce alışveriş sırasında işlediği suçun cezasının demin gördüğü gibi yanarak mı, yoksa başka bir şekilde mi verilmesini istediğini sorarlar .Adam, gördüğü o müthiş yangın manzarasındaki dehşetten ve bundan daha büyük bir ceza olamayacağı düşüncesiyle ateşe razı olmayıp bir başka cezaya razı olduğunu söylemesi üzerine, birden bire vücudunda yüzlerce derece bir hararetin başgösterdiğini bütün dehşetiyle hisseder
Dayanılmaz bir ıstırap, çekilmesi mümkün olmayan acı ve azap başlamıştır Adamcağız, çektiği acının tesiriyle avazı çıktığı kadar feryad ve figan etmektedir
(Rüyadan gerçek hayata, yani rüyayı gören adamın evine döndüğümüzde, adam hakikaten de avazı çıktığıkadar bağırmakta, ortalığı ayağa kaldırmaktadır Vakit gece yarısıdır. Adamın karısı ve bitişik odadaki iki yetişken oğlu bu korkunç çığlıklara uyanırlar. Sesler mahalleyi de inlettiğinden konu-komşu pürtelaş adamın evinde toplaşırlar. Adam ile hâlâ çığlık çığlığa feryada devam etmektedir.Herkes uğraşmakta fakat adamcağız bir türlü uyandırılamamaktadır)
Dönelim tekrar rüyaya. Adamın içine düşen yangından vücudu fokur fokur kaynamakta ve acı içinde kıvranmaktadır. Çektiği acı tahammül sınırının çok ötesindedir.
Bir müddet geçtikten sonra, Münker ve Nekir'in işaretiyle ceza sona erdirilir ve adam çağrılarak şöyle denilir".İşte gördün ve anladın ki, dünyada yapılan ufacık bir hatanın, adaletsizliğin ahiretteki cezası bu.Şimdi seni hayata, yaşadığın dünyaya iade ediyoruz. Bundan sonra hayatını bu gerçeğe göre tanzim et .
Katiyyen en küçük dahi olsa bir haksızlık, adaletsizlik yapma"
Bu müsaadeden sonra, adamcağız rüyasından gözleri yerinden fırlamış, beti benzi atmış, kan ter içinde uyanır.Ama bundan da önemlisi, adamın yüzünde, etrafını çevreleyen mahalle halkını hayret ve şaşkınlık içinde bırakan bir görüntü vardır .Siyah saçlı bu adamın bütün saçları, biraz önce rüyada gördüklerinin dehşetinden bir anda bembeyaz olmuştur.
Milaslı bu adamı görüp hadiseyi nakledenlerin ifadesine göre, şimdi artık o, dehşetin aklaştırdığı saçlarıyla hayatını kılı kırk yaracasına hassas yaşamakta, bundan sonraki menzili olan kabir aleminde kendisine faydası olacak salih amellerin, güzel, hayırlı işlerin peşinden koşmaktadır...
Efendim, cami kapisindan geçerken ezanin okundugunu duyan soför, geriye
dönüp patronundan izin ister:
- Beyefendi izin verseniz de ezan okunmusken suracikta namazimi kiliversem
de devam etsek? der...
Patron, pek de memnun olmazsa da izin verir Soför camiye girer, patron da
arabanin içinde bekler Ancak cemaat namazini kilip çiktigi halde soför çikmayinca cani sikilan patron, arabadan inip caminin avlusuna dalar,
pencere camına abanarak ta içeriye bakar ki, soför ellerini açmis duâya
devam ediyor. Cami tiklatarak seslenir:
- Herkes çikti ne duruyorsun, sen de çiksana!
Cevap ibretli:
- Birakmiyor!
- Kim birakmiyor?
- Seni içeriye birakmayan!
Bir düsüncedir alir patronu...
Hemen orada abdestini alir camiye girer ve yanina vardigi soföre seslenir:
- Iste, der beni de birakti içeriye!
Yasli gözlerle bakan soför söylenir:
- Elbette birakir, der.Deminden beri bosuna mi gözyaslariyla dua ediyorum saniyorsun .Senin disarida kalmana gönlüm bir türlü razi olmadi, ellerimi açip içeriye alinman için duâ ettim Sükürler olsun ki, Rabbim kabul etti duâmi da içeriye aldi, disarida birakmadi ...
Iste burada birazcik duruyor ve diyorum ki:
Sükürler olsun Rabbimize ki, bizleri de disarida birakmamis içeriye
kabul edilmisiz. Bunun farkina varmali, bu nimetin sükrü edâ edilmeli, himmet
ve hizmette asla ihmal ve gerileme olmamalidir. Yoksa nimet sükür görmezse
gider.Bu defa da sükredenler alinir içeriye, etmeyenler kalir disarida!
Cüneyd-i Bağdadî (ks) bir kış gününde bir mecûsînin kuşlara yem dağıttığını görür ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:
- Sen hayır yapıyorum diye kendini boşuna aldatıyorsun Allah evvelâ îmanı farz kılmış, geri kalan hayır-hasenatı ondan sonra emretmiştir İman etmedikçe senin bu yaptığın iyilik Allah indinde makbule geçmez
- Ben de biliyorum kabul olunmıyacağını Fakat Allah bu yaptığımı görmez, bilmez mi? dedi
- Elbette görür ve bilir
- Öyleyse o da bana yeter, der ve bildiğine devam eder
Aradan zaman geçer Cüneyd-i Bağdadî Hazretler bir hac mevsiminde Mescid-i Haram'ı tavaf ederken bir adamın ellerini açmış Allaha yalvarmakta olduğunu, hatta gözlerinden sel gibi yaşlar akıttığını görür İyice dikkat eder, o zatın karlı bir havada kuşlara yem veren mecûsî olduğunu anlar Tavaftan sonra yanına yaklaşıp hemen kollarından yakalar Mecûsîde onu tanır ve şçyle der:
- İşte Allah gördü ve bildi, deyip kelime-i şehadet getirip ruhunu oracıkta teslim eder
O anda Cüneyd-i Bağdadî (ks) Allah tarafından şöyle hitap olunur:
- Ya Cüneyd! Sen Beytimi arzu ederek geldin ona kavuştun O ise beni arzu ederek geldi bana kavuştu
Bir mecûsînin bile mubarek bir ayda Allah rızası için hayırda bulunması nelere vesile oluyor
İbni Abbas hazretleri anlatır:
Resulullah ile beraber iken birisi izin isteyip içeri girmek istedi
Resulullah (O İblistir) dedi Hazret-i Ömer, (Ya Resulallah izin verin onu öldüreyim) dedi (Ya Ömer , biliyorsun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir Kapıyı açın gelsin) buyurdu Şeytan, içeri girince (Ben buraya mecburen geldim Allah gönderdi beni İnsanları nasıl kandırdığımı doğru olarak anlatacağım) dedi Resulullah efendimiz sordu:
- Sevmediğin ve düşman olduğun kimseler kimlerdir?
- Dünyada en çok sevmediğim ve düşman olduğum kimseler, başta sensin, sonra adil sultanlar, tevazu sahibi ve şükreden ve zekatını veren zenginler, halinden şikayetçi olmayan sabırlı, kanaatkâr ve ihtiyacını bildirmeyen müslüman fakirler, doğru sözlü tüccarlar, ihlas sahibi ve ilmi ile amel eden, şüpheli işlerden kaçan âlimler, din-i İslamı yaymaya çalışan mücahidler, emr-i maruf ve nehy-i münker yapanlar, insanlara karşı merhametli olanlar, tevbe-i nasuh ile tevbe edenler, haramdan kaçınanlar, takva ehli gençler, daima abdestli bulunanlar, daima hayır ve hasenatta bulunan cömertler, hayâ ve edep sahibi güzel huylu olan ve insanlara faydalı olan müslümanlar, Kur'an-ı kerimi tecvide uygun olarak okuyan hafızlar, namazı vaktinde kılanlar ve herkes uyurken namaz kılan kimselerdir Muhtaçları bulup sadaka verenleri de sevmem
- Sevdiğin ve dost olduğun kimseler kimlerdir?
- Zalim idareciler, kibirli zenginler, hain tüccarlar, içki içenler, kötü yerlerde teganni eden, şarkı söyleyen, fuhuş yapanlar, yetim malı yiyenler, cimriler, yalan söyleyenler, gıybet edenler, kovuculuk edenler, hırsızlar, Allah'tan gayrisi üzerine yemin edenler, şart olsun diyerek ikide bir nikah üzerine yemin edenler, böylece nikahları gider, çocukları veled-i zina olur Farz borcu dururken nafile ile iştigal edenler, zekat vermeyip sadaka verenler, namaza önem vermeyen ve geç kılanlar, temizlikte, abdestte, namazda vesvese edenler, tul-i emele [uzun dünya arzularına] sahip olanlar, hemen öfkelenip öfkesini yenemeyen kimseler benim dostum, sevdiğim kimselerdir
- Kimleri nasıl aldatmaya çalışırsın?
- En kuvvetli adamlarımın bir kısmını âlimlere gönderirim Bazısını gençlere, bazısını şeyhlere, bazısını da ihtiyar kadınlara musallat ederim Bir kısmını âbidlere, bir kısmını da zahitlerin başına dert ederim Önceki ümmetlerden bir âbid, tam 70 yıl ihlas ile Allah'a ibadet etti Bu ibadetleri sonucunda ona öyle bir hâl ihsan edilmişti ki; dua ettiği her hasta, şifaya kavuşurdu Onun peşine takıldım Ona öyle numaralar yaptım ki, içki içirdim, zina ettirdim ve katil yaptım, sonunda küfre soktum onu
- En çok neyi seversin?
- Yalanı ve kibri Çünkü ilk yalan söyleyen ve ilk kibirlenen benim Yalan söyleyen ve kibirlenen benim dostumdur Yalan ve kibir benim sıfatlarımdandır, kimde ne kadar varsa, o kadar bana benzemiş olur
- Sana göre en büyük günah hangisi?
- Dünya sevgisi ve baş olma sevdası
- Bir müslüman namaz kılınca, Kur'an okuyunca, tevbe edince ne yaparsın?
- Namaz kılarken adeta beni bir sıtma tutar Kur'an okuyunca, o zaman eririm, tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi Tevbe edince, belim kırılır, saçımı başımı yolarım, bütün emeklerim boşa gitti diye feryat figan ederim
Şeytanın tuzakları
İblis yeryüzüne indiği zaman Allahü teâlâya sordu:
- Ya Rab, beni kovdun ve yere indirdin Benim evim yok
- Evin hamamlardır
- Toplantı yerlerim neresidir?
- Sokak, çarşı ve pazarlar
- Yemeğim nedir?
- Besmelesiz yenilenler
- İçeceğim nedir?
- Alkollü içkiler
- Ezanım nedir?
- Çalgı aletleri
- Kitabım nedir? Ne okuyacağım?
- Uygunsuz şiirler
- Benim hadislerim nedir?
- Yalan sözler
- Av aleti ve tuzağım nedir?
- Kötü kadınlar
- Yatak arkadaşım kimdir?
- Besmelesiz yatağa girenler ve sarhoşlar
- Yol arkadaşlarım kimlerdir?
- Yola çıkarken, benim rızamı kazanmak değil de nefsinin peşinde gitmeyi düşünenin yol arkadaşı olursun
Münker ve Nekir'in Sorgusu, Suretleri, Kabrin Sıkması ve Kabir Azabı ile İlgili Diğer Hususlar
Ebû Hüreyre Hz Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Kul öldüğünde ona siyah renkli, mavi gözlü iki melek gelir Birinin adı Münker, diğerinin adı Nekir'dir O iki melek ölüye 'Muhammed hakkında ne diyordun?' derler Eğer ölü mü'min ise der ki: 'Muhammed Allah'ın kulu ve peygamberidir Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şahidlik ediyorum' İki melek 'Zaten bunu söyleyeceğini biliyorduk' derler Sonra o ölü için kabir yetmiş zirâ genişletir, nûrlandırılır Sonra ona uyu denir Ölü der ki: 'Yakamı bırakın! Ehlime döneyim Onlara başımdan geçeni haber vereyim!' Ona 'Uyu!' denir O, güvey uykusu gibi Allah Teâlâ onu o kabrinden haşre gönderinceye kadar uyur Eğer ölü münafık ise Münker ve Nekir'in sualine şöyle cevap verir: 'Peygamberi bilmiyorum Ben halkın bir şeyler dediğini duyar, ben de onu söylerdim' Bunun üzerine o iki melek derler ki: 'Zaten senin böyle söyleyeceğini biliyorduk' Sonra yere (mezara) denilir ki: 'Bu kişinin üzerine kapan!' Yer onun üzerine, kaburgaları bir birine geçecek derecede kapanır Münafık, mezarda Allah onu haşre gönderinceye kadar azap görür158
Atâ b Yesar, Hz Peygamberin (sa) Ömer b Hattab'a şöyle dediğini rivayet ediyor:
Ey Ömer! Öldüğünde kavmin seni yıkayıp, kefenleyip kokuladıkları, sonra seni yüklenip o çukura bıraktıkları, sonra üzerine toprağı atıp seni defnettikleri zaman durumun ne olacak? Onlar senin yanından ayrıldıklarında sana Münker ile Nekir gelirler Onların sesleri şiddetli gökgürültüsü ve gözleri çakan şimşek gibidir Tüyleri yerde sürünür Kabri, dişleriyle deşerler (veya teftiş ederler) Ey Ömer! Bu durumda halin ne olacak?159
Hz Peygamberin bu sualleri karşısında Hz Ömer sordu:
- Benim şimdiki aklım gibi o zaman da aklım olacak mı?
- Evet olacak!
- Öyleyse (Allah'ın izniyle) ben o zaman senin için onlara kâfi gelirim
Bu hadîs, aklın ölümle bozulmayacağına ve ancak bedenin bozulduğuna dair açık bir hükümdür Bu bakımdan ölünün aklı, idraki, elem ve lezzetleri daha önce bildiği gibi bilme hissi sağlam olarak kalır Onun aklından birşey bozulmaz İdrâk edici akim bu azalar ile ilgisi yoktur O idrak, uzunluğu ve eni olmayan bir şeydir Hatta bölünme kabul etmeyen eşyayı idrâk edici cüz kalırsa, akıl var demektir İşte ölümden sonra da böyledir; zira ölüm, o idrâk edici parçaya girmez O yok olmaz
Muhammed b Münkedir şöyle diyor: 'Kulağıma geldiğine göre kabirde kâfire kör, sağır, elinde demirden yapılmış ve başında devenin hörgücü gibi topuzu olan ve elinde kamçı olan bir hayvan musallat kılınır O kamçı ile kıyamete kadar kâfiri döver Kâfir
ölüyü görmez ve sesini işitmez ki ona merhamet etsin',
Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Ölü kabre konulduğunda sâlih amelleri gelir, etrafını çepeçevre sararlar Başı tarafından azap geldiğinde okuduğu Kur'ân imdadına yetişir Ayakları tarafından geldiğinde kıldığı namaz, imdadına yetişir Elleri tarafından gelince, eller derler ki: 'Yemin olsun! O bizi sadaka vermek ve dua etmek için açardı Bizden taraf ona yol yoktur' Ağız tarafından gelirse zikir ve oruç imdada yetişir Böylece sabır ve namaz bir tarafta dururlar Böylece (azap) der ki: 'Eğer ben ona varacak bir geçit görseydim mutlaka onun arkadaşı olurdum'
Süfyan es-Sevrî der ki: Kişi nasıl kardeşini, ailesini, çocuğunu koruyorsa, sâlih amalleri de kişiyi o şekilde kabirde korurlar Sonra kişiye şöyle denir: 'Allah senin için kabrini bereketli kılsın! Dostların ne güzel dost, arkadaşların ne güzel arkadaşlardır!'
Huzeyfe şöyle rivayet ediyor: Hz Peygamber ile beraber bir cenazeye gitmiştim Kabrin başına oturduktan sonra kabre bakıp şöyle dedi:
Mü'min bir kimse kabirde öyle bir sıkıştırılır ki o sıkıştırmada onun göğsünün damarları kesilir161
Hz Âişe, Hz Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Muhakkak kabrin sıkıştırması vardır! Eğer ondan bir kimse kurtulsaydı muhakkak Sa'd b Muaz ondan kurtulurdu162
Enes'ten şöyle rivayet ediliyor: Hz Peygamberin kızı Zeyneb vefat etti O çok hastalıklı bir kadındı Hz Peygamber onun cenazesinin arkasından gitti Hz Peygamberin hali, bizi üzüntüye garketti Kabre indiğinde Hz Peygamberin yüzü iyice sarardı Kabirden çıkınca yüzü beyazlaşıp normale döndü Bunun üzerine 'Ev Allah'ın Rasûlü! Sende bir durum gördük O durumu icabettiren ne idi?' diye sorduk Hz Peygamber şöyle dedi:
Kabrin, kızımı sıkıştın}) azap edeceğini düşündüm Bana ondan azabın hafifletildiği haber verildi Yemin, olsun! O öyle bir şekilde sıkıştırıldı ki onun sesini, insan ve cin hariç, yer ile gök arasındaki herşey işitti163
158) Tirmizî, (hasen bir sonedle); İbn Hibban
159) İbn Ebî Dünya, (mürsel olarak)
160) İbn Ebi Dünya
161) İmam Ahmed
162) İmam Ahmed
163) İbn Ebî Dünya
Yerine getirmek için adağın şartlara uygun olması gerekir deniyor, örneklerle açıklar mısınız?
CEVAP
Adanan şeyin yapılmasının lazım olması için, adağın şartlara uygun olması gerekir:
1- Bir farz-ı ayn veya vacip cinsinden olması gerekir Mesela oruç, namaz, sadaka gibi (Şu işim olursa, yüz metre koşacağım) şeklinde bir adak sahih olmaz
2- Başlıbaşına bir ibadet olması gerekir Abdest almak başlıbaşına bir ibadet olmadığı için adak olmaz
3- Kendisi günah olmamalıdır Haram bir şeyi adamak yemin olur Bunu yapması günah olur Mesela birini öldürmeyi adayan, onu öldürmez, yemin kefareti verir Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Günah işlemek için adak olmaz Kefareti de yemin kefaretidir) [Nesâî]
Bayram günü oruç tutmak haramdır Fakat orucun kendisi haram olmadığı için Kurban bayramı günü oruç adamak câiz olur Başka gün tutması gerekir [Bunun gibi nafile namazı cemaatle kılmayı adayan kimse, mekruh işlememek için, bu namazı yalnız başına kılar (Tesbih namazını cemaatle kılanları görürsem, mekruh işledikleri için dövmek nezrim olsun) diye adakta bulunsa, dediğini yapmaz Yemin kefareti verir]
Kendine farz olmamalı
4- Yapması kendine zaten farz olan bir şeyi adamak sahih olmaz Mesela bu seneki Ramazan orucumu tutacağım demek adak olmaz
5- Adanan şeyin mal olması, mülkünden çok olmaması ve başkasının malı olmaması gerekir Mesela bir kimsenin, gözünü falanca kimseye vermek için adaması sahih olmaz Bir milyon lirası olan, bir milyar lira sadaka vermek için adakta bulunsa, bir milyonu verir (Oğlum iyileşirse, onun maaşından bir hayvan keseceğim) diye adakta bulunmak sahih olmaz Kendi malından adaması gerekir (R Muhtâr)
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allaha masiyet olan veya malik olmadığı şeyde adak olmaz) [Müslim]
Adak kurbanının, belli üç günde kesilmesi gerekir Bu günler gelmeden önce kesilirse, kurban olmaz ve adak yerine getirilmiş olmaz Adak kurbanı belli üç günde kesilemedi ise, altın veya gümüş olarak değeri veya diri olarak kendisi fakirlere verilir Belli üç günden sonra kesilip de, eti fakirlere dağıtılırsa, etin değeri, diri kurban değerinden az olmamalıdır
Adak kurbanını kesmeyip, bedelini tasadduk etmek câiz değildir Çünkü adağı yerine getirmek vacip olduğu için, bedeli verilmez Eğer Kurban bayramında kesilememişse, bedeli tasadduk edilir Kurban denilmemişse, adak hayvanı her zaman kesilebilir Gecikse de, yine bedeli verilmez, kesmek gerekir
Kurban denmeden adanırsa, mesela bir koyun keseceğim denirse, gün ve yer belli etse bile, Kurban bayramı günleri dahil, istediği zaman ve istediği yerde kesebilir
Sevabını ölüye göndermek için kesilecek kurban da, her kurban gibi, yalnız Allah rızası için kesilir Kesilen kurbanın sevabı bütün ölülere gönderilebilir Ölü için, vârisi veya başkaları, her zaman kendi malından hayvan kesip, sevabını o ölüye hediye edebilir Bunların etinden, kesen de yiyebilir Çünkü adak değildir
Adak kurbanını, Kurban bayramında kesemiyen, bedelini altın olarak fakire verirken, "Bu kurban adağımın bedeli" demesi gerekmez "Hediye" dense de câizdir (Hindiyye)
Kurban adayan, bayramdan önce kesse, sonra da bayramda kesileceğini öğrense, bayramda da keseceği için, bunun etinden kendisi yiyebilir
Bir kimse, kestiği hayvanı Allah için kesiyorsa, ister arabanın tekerleği yanında, ister arabanın üstünde kessin mahzuru olmaz Adak edilen hayvan, yalnız Allah rızası için kesilmelidir İnsan için, put için kesilenler yenmez
İslam'da sarhoşluk veren "içki"ler yanında her türlü uyuşturucu da yasaklanmıştır Çünkü bunlarda da sarhoş edici özellik vardır
Ayeti Kerimede: "Ey inananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz, Şeytan işi pisliklerdir Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz" (el Maide 3/90) buyurulmaktadır Hadislerde de genel olarak sarhoşluk veren sıvı veya katı bütün maddelerin içilmesi, kullanılması yasaklamıştır
"Sarhoşluk veren her içki haramdır" (Buhari, vırd, 81, Eşribe 4, 10; Müslim, Eşribe, 67-68); "Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır" (Ebu Davud, Eşribe, 5; Tirmizi, Eşribe, 3) Hadisleri bunlardan bazılarıdır
İslam hukukunda alkollü içkiler yanında insanları uyuşturup akıl ve muhakeme kabiliyetlerini yok eden diğer bütün maddelerin kullanımı da haram kabul edilmiş ve şiddetle yasaklanmıştır
Bitkilerden insanı öldüren veya aklını gideren, vücudu zehirleyen veya herhangi bir şekilde sağlığa zararlı olan şeyleri yemek haramdır
Örneğin: Afyon, haşhaş ve penç gibi sarhoşluk veren ve aklı bozan şeyleri yemek caiz değildir
Afyon ve diğer zehirli otların alınan çok miktarları haramdır, fakat az miktarlarını ilaç olarak kullanmak caizdir Sarhoş edici miktarı caiz değildir "Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır" hadis-i şerifi sıvı içkilere mahsustur
Çeşitli Üniversitelerin Kimya fakültelerinin gıda mühendisliği Bölümlerinde okutulan kitaplarda ve konunun uzmanlarınca yazılan yazılarda, uyarıcı ve bağımlılık yapan maddeler içerisinde yer alan Kafein hakkında şu bilgi verilmektedir:
Kafein bir alkaloid'dir Bilinen birçok alkoloid bileşikleri vardır Kahve, çay, kakao bitkilerinde yaygın bulunur Kahve içiminde unemi olmakla birlikte lezzet üzerinde çok da etkinliği yoktur Bitkilerden elde edilen kafein, ilaç sanayi, içecekler ve yumuşak içki yapımında kullanılır Kolada da belli oranda kafein bulunur
Kafein zihni açar, kan dolaşımını artırır, vücuda sıcaklık verir, yorgunluğu giderir, sindirimi kolaylaştırır Fazlası sinir sistemi üzerinde etki yapar
Kafein maddesi Çayda ve kahvede de bulunmaktadır Çoğu zarar veren Şeyin, zarar verecek miktarını kullanmamalıdır Vücuda zarar verecek kadar çok yemek de haramdır Bazı gıdalar, bazı hastalara yararlıdır
Vücuda zarar verdiği bilinen şeyleri kullanmak doğru değildir Bir kimseye kahve ve çayın fazlası zarar veriyorsa az içmeli, azı da zarar veriyorsa hiç içmemelidir
Sonuç olarak; kafeinli içecekler; çay kahve ve koladaki kafein, sağlığa zararlı olmadıkça içilmesinde sakınca yoktur Çünkü çoğu zarar veren mubah bir şeyin, zarar vermeyen az miktarının kullanılması haram değildir Alkollü içkilerin ise, hiç zarar vermese de, bir damlası bile haramdır
İster nafile olsun ister farz oruç olsun unutularak yenilip içildiği takidirde oruç bozulmaz Bu konuda nafile ile farz arasında bir fark yoktur
Nahfile oruc veya ramazan orucu tutarken unutarak yemek yiyen veya ihtilam olan bir kişinin orucu bozulmaz
Böyle bir duruma düşen kimse orucunu bozmadan devam eder ve sonradan kaza etmesi de gerekmez
Ancak unutarak yemek yiyen veya ihtilam olan bir kişi orucunun bozulduğunu zannederek yese içse sonradan bir gün oruç tutarak kaza etmesi gerekir
Bozulan herhangi bir nafile orucun kazası gerekir İster bu orucu bozma, oruçlunun kendi isteği ile olsun, ister olmasın aynıdır Bunun için nafile oruç tutmaya başlayan bir kadın, âdet görecek olsa, sahih olan görüşe göre, bu orucu kaza etmesi gerekir Çünkü başlanmış bir ibadeti yarıda bırakmamak ve yüklenilen bir din görevini yok etmemek vacibdir, gereklidir
Şafiîlere göre böyle bir oruçlu serbesttir, dilerse bu orucu kaza eder, dilerse etmez Çünkü üzerine vacib olmayan bir ibadete başlamıştır Yerine getirmediği fazladan bir ibadet için kendisine kaza gerekmez
Mazeretli olarak bozulan nafile orucu dilerseniz devam edersiniz dilerseniz bırakırsınız
Peygamber (sav)'in zevcesi Âişe (ra) şöyle dedi: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Müslümâna batacak bir dikene varıncaya kadar herhangi bir musibet isabet ederse, Allah muhakkak o musibete karşılık, onun bir günahını keffâretleyip örter"
Zuheyr ibn Muhammed, Muhammed ibn Amr'dan o da Atâ İbn Yesâr'dan, o da Ebû Saîd el-Hudrî (ra) ile Ebû Hureyre(ra)'den tahdîs etti ki, Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Müslümâna, vücûduna batacak bir dikene varıncaya kadar yorgunluk, hastalık, gelecekten kederlenme, geçmişten hüzünlenme, başkalarından gelen eza ve iç sıkıntısı isabet ederse, Allah muhakkak bu musibetleri sebebiyle o Müslümânın günahlarından bir kısmını keffâretleyip örter"
Âişe (ra): "Ben Rasûlullah'tan (sav) ziyâde hastalığı şiddetli olan hiçbir kimse görmedim" demiştir
Abdullah İbn Mes'ûd (ra) şöyle demiştir: Ben Peygamber'in (sav) hastalığında vücûdu hummanın hararetinden şiddetle sarsıldığı sırada huzuruna vardım ve:
— Yâ Rasûlallah, şübhesiz ki, humma hararetinden çok ıztırab çekmektesin! dedim
Ardından:
— Yâ Rasûlallah, bu şiddetli hummanın şübhesiz iki kat ıztırabı var, elbette buna karşılık size de iki kat ecr ve mükâfat vardır diye arzettim
Rasûlullah:
— "Evet Herhangi müslümâna bir ezâ isabet ederse, muhakkak ağacın yapraklarının düşmesi gibi, Allah o Müslümandan günâhlarını düşürür" buyurdu
Alimler, Abdullah ibn Mes'ûd'un: "Humma hastalığındaki fazla hararetin iki kat ecri vardır" sözünü, Rasûlullah'ın "Evet"diye tasdik etmesi hastalığın derece yükselmesini mûcib olacağına, "Ağaç yapraklarının dökülmesi gibi günahlarını düşürür" sözü de günahların affına sebeb olacağına delâlet eder, demişlerdir Bir de hastalık sebebiyle affolunan günahların küçük günahlar olduğunu, büyük günahlar için istiğfar, yânî mağfiret istemek gerektiğini söylemişlerdir
"İnsanlar içinde belâsı en şiddetli olanlar peygamberlerdir Sonra sırasıyla fazilette ilk olan, sonra ilk olandır'' (Tirmizî'nin Mus'ab İbn Sa'd'dan rivayet ettiği hadîsin lafzından alınmıştır)
Abdullah ibn Mes'ûd (ra) şöyle demiştir: Ben, Rasûlullah şiddetli humma hastalığıyle sarsılırken huzuruna girdim ve:
— Yâ Rasûlallah, muhakkak ki, Sen şiddetli bir humma hastalığıyle sarsılmaktasın, dedim
Rasûlullah (sav)):
— "Evet, ben sizlerden iki kişinin yanması kadar yanmaktayım" buyurdu
Ben:
— Şübhesiz bu iki kat yanmanın Sizin için iki kat ecri vardır, dedim
Rasûlullah (sav):
— "Evet, bu katlanmış hararetin mükâfatı da böyle katlanmış olur: Müslümâna bir diken batması ve daha küçük nevi'den bir ezâ isabet ederse Allah muhakkak bu ezaya mukabil, onun seyyielerini ağacın kendi yapraklarını atması gibi keffâretleyip örter" buyurdu (Bundaki illet, belânın ni'met mukabilinde olmasıdır Kimde Allah'ın ni'meti daha çok olduysa, belâsı da çok olur Bu hadîsleri Müslim de el-Birr ve's-Sıla'da getirmiştir: Müslim Ter, VIII, 40-42)
Sonu olmamak, daima var olmak Bu ancak Allah'a mahsustur Kelâm ilminde Allah'ın ebediliği, Bekâ sıfatıyla açıklanmaktadır Kıdemi sâbit olanın ademi mümtenidir Kıdemi zâtı ile kadîm olan zât, bâki ve ebedi olur Allah Teâlâ bütün varlıklar üzerine mukaddem olup kendi vücudunun evveli ve âhiri yoktur Herşey, bütün varlıklar biter, helâk olur, ancak Allah kalır Bu, kelime-i tevhidde de ifade edilir: Ancak Allah vardır O'nun varlığının önü, sonu yoktur O'nun önceliğine başlangıç, sonluğuna sonluluk yoktur "O Evvel'dir, Âhir'dir" (el-Hadid, 57/3) ve "Kâinattaki herşey fânidir, yalnız Rabbin bâkidir, ebedidir"(er-Rahman, 55/26-27; Tâhâ, 20/73)
Müminler için ebedi hayat cennettedir: "onlar orada ebedî kalacaklardır" (el-Bakara, 2/25)
Felsefe ve bilim, her cismin sonlu olduğunu kanıtlamıştır Hiçbir cisim sonsuz olarak var olamaz Âlem, tümüyle sonludur Âlemin sonu kıyamettir Allah'tan başka hiçbir şey ezelî ve ebedi olmadığından, herşeyin yaratıcısı Allah'tır, bütün cisimler hudustur (sonradan yaratılmıştır), onları Allah yoktan var etmiştir ve tekrar yok edecek ve tekrar diriltecektir Allah'ın varlığına asla yokluk ârız olmaz; O ezelîdir, daima vardı, var kalacaktır
Rasûlullah şöyle dua etmiştir: "Allah'ım, Sen Evvel'sin ki, senden önce birşey yoktur Âhir'sin ki, senden sonra birşey olamaz " (Müslim, Zikr, 61: Tirmizî, Daavât, 19)
Hakikatte "O evveldir, âhirdir" (el-Hadid, 57/3) âyeti, şöyle tefsir edilmiştir: Evvellik sonluk, sonluk evvellik; zâhirlik bâtınlık, bâtınlık zâhirliktir Kezâ evvellik ebedîlik, ebedilik ezeliliktir Aralarında bir perde yoktur O her evvelden evvel, her âhirden âhirdir; O ezel, ebed bütün vecihleri kuşatır, gâye ve münteha O'nadır Evveldir, evveli yoktur; âhirdir âhiri yoktur denilmelidir Bütün sıfatlar O'nunla vasıflanır, O sıfatlarla vasıflanmaz (Ayrıca bk Ezeli, Bekâ, el-Bâki)
Dünya üzerindeki yaşam öyle uygun dengeler ile yaratılmıştır ki, insanlar da dahil olmak üzere tüm canlılar için adeta özel bir koruma mevcuttur. Ama bu korumanın yanı sıra doğal afetler zaman zaman insanlara, yaşadıkları mekanın ne derece güvensiz olabileceğini de göstermektedirler. Üzerinde yaşadığımız dünya, biz hiç farkında olmasak da, içerden ve dışardan pek çok doğal tehdit unsuruyla doludur.
Başta depremler olmak üzere, volkan patlamaları, seller, dev dalgalar, hortumlar, fırtınalar, büyük yangınlar birbirlerinden farklı şiddet ve etkilere sahiptirler. Ortak yönleri ise oldukça kısa bir zaman içinde bir şehri, orada yaşayan insanları ve diğer tüm canlıları yok edebilmeleri ve büyük hasarlara yol açabilmeleridir.
İşte sel de zararları çok büyük ölçekte olabilen doğal afetlerdendir. Sellerin neden oldukları hasarlar sadece su basması ile sınırlı değildir. Aynı zamanda sel ile beraber akan çamur ve diğer kalıntılar da büyük problemlere sebep olurlar.
Yakın Geçmişten Çarpıcı Bir Örnek
Orta Amerika'yı kasıp kavuran Mitch Fırtınası, neden olduğu seller ve toprak kaymalarıyla çok sayıda can aldı. Su ve elektrik şebekesiyle birlikte haberleşme ağı da fırtınadan büyük zarar gördü. Bu nedenle can kaybı konusunda uzun süre sağlıklı bilgi alınamadı.
Saatteki hızı zaman zaman 295 km'ye ulaşan Mitch Fırtınası yüzünden, Honduras'ta 231, Nikaragua'da 137, El Salvador'da 25, Guatemala'da 16, Kosta Rika'da 7, Panama'da ve Meksika'da birer kişi öldü, yüzlerce kişi de kayboldu. Yaklaşık 1.5 milyon kişi tahliye edilmek zorunda kaldı, yüz binlerce kişi ise evsiz kaldı.
Orta Amerika'yı etkisi altına alan Mitch Fırtınası, neden olduğu sel ve toprak kayması felaketleriyle en büyük zararı Honduras, Nikaragua, El Salvador ve Guatemala'ya verdi. Sadece Honduras'ta 5 bin kişi sel ve toprak kaymalarında hayatını kaybetti. Özellikle ülkenin sahil şeridi açık mezarlığa dönüştü, suların çekilmesinin ardından cesetler ortaya çıkmaya başladı.
Olağanüstü Hal
Honduras Devlet Başkanı Carlos Flores, felaketle mücadele ve yağmalamalara karşı olağanüstü hal ilan etti. Başını sokabilecek bir çatı bulan Honduraslılara sokağa çıkma yasağı getirildi. Tarım rekoltesinin yüzde 70'inin zarar gördüğü Honduras'ta yaklaşık 1 milyon kişi de evsiz kaldı.
Salgın Tehlikesi
Nikaragua'da ise Casita Yanardağı'nın eteğinde meydana gelen toprak kayması sonucu 1500 kişi diri diri toprağa gömüldü, yerleşim birimleri haritadan silindi. Yetkililer, içme suyu problemi yaşandığını, gerekli önlemler alınmazsa kısa bir süre sonra salgın hastalıkların patlak verebileceğini kaydettiler.
Bilim Adamları Doğal Afetleri Önceden Haber Verebilmek İçin Çalışıyorlar
Doğal afet yönetimi, birçok kurum ve kuruluşun birarada çalışmasını gerektiren çok aşamalı bir süreçtir. Bu süreç; afet öncesinde, sırasında ve sonrasında yapılacak birçok çalışmayı barındırır. Afetler konusunda yapıcı adımlar atılmasına karar verildiğinde ve sürecin aksamadan yürümesinde teknolojinin kullanımı vazgeçilmezdir.
İşte geçtiğimiz günlerde bilim adamları, tekrarlayabilecek bir felaketi engellemeyi amaçlayan yeni bir projeyi açıkladılar. Boulder, Kolorado'da Ulusal Okyanus ve Atmosferle İlgili Araştırmalar'dan Joseph Golden, felaketleri önceden haber verebileceklerine inandıklarını belirtti.
Ekip, kasabadaki bilgisayarlara, birkaç kilometreyi kapsayan alanlar için yerel toprak kayması ve sel uyarıları göndermeyi ümid ediyor. Denver'daki Bilim Geliştirme Vakfı toplantısında konuşan Golden, "Amacımız renk kodlu uyarı haritaları yapmak" diyor.
Proje, NASA'nın yere düşen yağmur miktarını ölçen bir araştırması olan "Tropikal Yağmur Ölçme Görevi" nden faydalanmayı amaçlıyor. Bu ölçüm, yerdeki mevcut yağmurun tarihçesiyle birleştirilip yüksek çözünürlükte tahmini haritalar üretilecek. Toprak cinsi ve yüksekliği baz alınarak geliştirilecek yağmur tahminleri sayesinde toprak kaymaları önceden haber verilebilecek.
Şimdilik Puerto Rico ve Dominik Cumhuriyetinde bir deneme gerçekleştirileceği belirtiliyor. Amerikan Jeolojik Araştırma çalışanlarından Randall Updike, eğer deneme başarılı olursa önceden uyarma sisteminin Bangladeş gibi tropik fırtınalardan zarar görmesi muhtemel bölgelere de genişletilebileceğini söylüyor. Tabii bunun için 8 ila 10 milyon dolar sermayeye ihtiyaç olduğunu da sözlerine ekliyor.
İnsanların, gün geçtikçe daha fazla kıyı merkezlerde ve ovalarda yerleştiklerinden daha sık doğal afetlerle yüzleşmek durumunda kaldıklarını belirten bilim adamları, bu konudaki çalışmalarını hızla sürdürüyorlar.
2000 Yılı Günümüze Kadar En Fazla Doğal Afetin Yaşandığı Yıl Oldu
Doğal afetlerin giderek sıklaştığı Dünyamızda, 2000 yılı günümüze kadar en fazla doğal afetin yaşandığı yıl oldu. 2000 yılında doğal afetlerin sayısı bir önceki yıla göre 100 adet artarak 851'e çıktı.
Japonya'dan Kore'ye, Rusya'dan Teksas'a, Amerika'dan Hindistan'a, İran'dan Hollanda'ya kadar dünyada birçok yerde yaşanan afetlerde ilk sırayı seller aldı. Mozambik'te haftalarca devam eden sel, 500 bin kişinin evsiz kalmasına neden oldu. Ağustos-Ekim arasındaki devamlı seller nedeniyle Hindistan'da 1.450 kişi hayatını kaybetti, ekonomik kayıp ise 1.2 milyar doları buldu. Seller, çamur akıntıları ve toprak kaymaları İsveç ve İtalyan Alplerinde 8.5 milyar dolarlık zarara mal olurken, Ekim ve Kasım aylarında Büyük Britanya'nın çeşitli bölgelerini etkileyen seller sonucunda 1.5 milyar dolarlık ekonomik kayıp doğdu.
Doğal Afetlerin Anlattıkları
Bilim adamları gelişen teknoloji sayesinde belki bir gün doğal afetleri önceden haber vermeyi başaracaklar. Ne var ki bu, afetlerin son bulacağı anlamına gelmeyecek, sadece zarar ve kayıpların azaltılması sağlanabilecektir.
Felaketler, insanların çok iyi bildikleri ama karşılaşmadıkları sürece akıllarına getirmek istemedikleri gerçeklerdir. Ancak Allah, bahsettiğimiz afetleri meydana getirerek, insanların üzerinde yaşadıkları gezegene hiçbir hakimiyetleri olmadığını onlara hatırlatmaktadır. Allah kendi acizliklerini kendilerine göstermekte ve bütün bunlar, öğüt alıp aklını kullanabilenler için birer düşünme nedeni olmaktadır.
Önemli olan, insanların bu olaylardan almaları gereken dersi kavrayabilmeleridir. Çünkü Allah'ın insanlara, maddi ve manevi zarar veren olaylarla hatırlatmalar yapması, o insanların bulundukları sapkın durumdan kurtulmaları, Allah'ın dosdoğru yoluna girmeleri için kendilerine verilen bir mesajdır. Bütün doğal afetler de herşey gibi Allah'ın kontrolündedir ve Allah onları, bizlere dünya hayatının geçiciliğini anlatmak için özel olarak yaratır. Allah, insanlara yaşatılan bu felaketlerin de dünya üzerindeki herşey gibi bir amaçla yaratıldığını, bunların insanlar için birer "hatırlatıcı" olduklarını göstermektedir. Allah bunu Kuran'da "Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar." (Tevbe Suresi,126) ayetiyle haber verir.
Unutmamak gerekir ki, Allah Kuran'da hiçbir olayın kendi izni olmadan gerçekleşemeyeceğini de bize şöyle bildirmiştir: "Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet (hiç kimseye) isabet etmez..." (Teğabün Suresi, 11)
Kıbrıs'ta yaşanan son gelişmeler, adadaki Türk toplumunda milli bilinç konusunda ciddi bir çözülme olduğu izlenimi vermektedir. Geçtiğimiz aylarda, Kıbrıs Türk Ticaret Odası'nın önderliğinde "ortak vizyon" adlı oluşuma dahil 92 sivil toplum kuruluşunun katılımıyla Lefkoşa'da düzenlenen mitinglerde, "çözüm" çağrısı yapılmış, ancak haklı gibi gözüken bu çağrının altında bazı vahim mesajlar da verilmiştir. Mitinge katılanlar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin varlığına dolaylı da olsa karşı çıkmışlar, adada Rumlar ile ortak bir yönetim kurulması ve Birleşmiş Milletler'in öne sürdüğü -ve Türk tarafının çıkarlarını gözetmeyen- planın itirazsız kabul edilmesi çağrısında bulunmuşlardır. Atılan sloganlarda "Avrupa Birliği vatandaşlığı" ön plana çıkmış, "Müslüman Türk" kimliği üzerinde en ufak bir vurgu yapılmamıştır. Mitinglerin sembolik manzarası da dikkat çekicidir: Sayın Denktaş'ın Bayrak Televizyonu'ndaki açıklamalarında da vurguladığı gibi, mitinglerde hiç KKTC bayrağı açılmamış, Türk bayrağı dalgalandırılmamış, bunların yerine Avrupa Birliği bayrakları tercih edilmiştir. Hatta son mitingde 1974 öncesinde var olan, Rum egemenliğindeki birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı açılmıştır ki, her ne kadar tepki üzerine indirilmişse de, bu hareket adadaki "Türk kimliği" nin devamı açısından endişe verici bir görüntüdür...
Bu mitinglere katılanların sayısının 30 bine kadar çıktığı yönünde tahminler vardır. Adanın Türk nüfusunun 150 bin civarında olduğu düşünülürse, bu rakamın oldukça kayda değer bir sayı olduğu görülebilir. Bu mitingleri ve bunlara katılan kitleyi görmezden gelmek, mümkün değildir.
Yapılması gereken, ortada ciddi bir "kimlik erozyonu" olduğu gerçeğini kabul etmek ve bunun çözümlerini aramaktır.
Bir kimlik erozyonunun yegane çözümü ise, o kimliği oluşturan değerlerin güçlendirilmesinden geçmektedir.
Kıbrıs İçin Kültür Kampanyası
İçinde yaşadığımız devir, dünya tarihinde daha önce bir benzeri bulunmayan "globalleşme" çağıdır. Basın, televizyon, internet, sinema gibi kitle iletişim araçları, dünyanın dört bir yanını birbiriyle her an buluşturmaktadır. Kültürler, daha önce hiç olmadığı kadar birbirleriyle içiçe girmiş durumdadır.
Böylesine bir dünyada bir milletin varlığını koruması için, hem global değerleri ve araçları benimsemesi, hem de kendi milli değerlerini çok iyi muhafaza etmesi gerekir. Bunun yolu ise, modern çağın araçlarını ve yöntemlerini kullanarak, milli ve manevi değerlerin yüceltilmesidir. Global kültürün öncüsü olan ABD bu politikayı kendi açısından oldukça bilinçli bir şekilde yürütmektedir: Amerikan filmlerinde çok yoğun biçimde gözlemlenen Amerikan milliyetçiliği herkesin malumudur. 11 Eylül'ün hemen ardından tüm ABD'ye Amerikan bayrakları, Amerika'nın milli ve dini değerlerini, Allah'a güvenini ifade eden sloganlar egemen olmuştur. Başta Başkan Bush olmak üzere, devlet adamları, verdikleri mesajlarda Amerika'nın milli ve dini değerlerini sürekli ön plana çıkarmaktadırlar.
İşte milli ve manevi değerleri yücelten böyle bir kültür kampanyasının, "kültürel erozyon" tehlikesiyle karşı karşıya kalan her yerde, özellikle de Kuzey Kıbrıs'ta ivedilikle başlatılması gereklidir. Kuzey Kıbrıs Türkü; sahip olduğu Türk kimliği, Müslüman kimliği ve Osmanlı mirası konusunda modern kitle iletişim araçlarıyla bilinçlendirilmelidir. Müslüman-Türk kimliğinin neden bir gurur ve şeref vesilesi olduğu, bu kimliği taşıyan insanların asırlar boyunca tüm dünyaya nasıl nizam verdiği anlatılmalıdır.
Bu kampanya çerçevesinde, Türk milli ve manevi değerlerini Kuzey Kıbrıs halkına daha güçlü bir biçimde yerleştirmek için:
Kıbrıs'ın tüm gazete ve dergilerinde ve Kıbrıs televizyonu Bayrak TV'de yoğun bir kültürel seferberlik yürütülmeli; Türk tarihi, Osmanlı tarihi, Müslüman-Türk ahlakı, 1974 öncesinde Kıbrıs'ta yaşanan olaylar, 1974'teki Barış Harekatı'nın Kıbrıs halkına kazandırdıkları gibi önemli konular; açık, anlaşılır, düzeyli ve kaliteli yazı ve yapımlarla halka anlatılmalıdır.
KKTC'nin dört bir yanında konferanslar düzenlenmeli, üstte sayılan konular halka yüz yüze anlatılmalı, halkın bu konudaki görüşleri değerlendirilmeli, soruları yanıtlanmalıdır.
Kuzey Kıbrıs halkını, mevcut yönetime küstüren birtakım hatalı politikalar ve uygulamalar varsa, bunlar da bir an önce düzeltilmeli, halkın KKTC'ye ve Türkiye'ye olan güvenini perçinleyecek sosyal politikalar geliştirilmeli, insanların sorunlarına çözümler getirilmeli, halk bu çözümleri "Güney'le entegrasyon"da aramaktan kurtarılmalıdırlar.
Bu konularda devletimizin ve KKTC'nin sivil toplum örgütleriyle işbirliği yapması gerektiği ise açıktır. Devletimiz kuşkusuz gerekli politikaların belirlenmesi ve uygulanması konusunda gerekeni yapacaktır, ancak kültürel kampanyalar en iyi ve etkili biçimde gönüllü sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülebilir. Bu konuda tecrübe ve birikim sahibi olan vakıf ve dernekler, göreve çağrılmalı ve desteklenmelidir. Eğer bu çalışmalar başarılı ve etkili bir biçimde yürütülür, devletimiz bunun için gerekli desteği sağlarsa, o zaman Kuzey Kıbrıs'taki "kültür erozyonunun" da kısa sürede önü alınacaktır. Ve Kuzey Kıbrıslı soydaşlarımız, kendilerini Avrupa Birliği bayrağı açmaya iten yanılgıdan sıyrılarak, yeniden Ay-Yıldız altında onur, mutluluk ve güven bulacaklardır.
1990'lı yıllardan itibaren bazı yorumcular dünyanın bir Batı-İslam çatışmasına gebe olduğunu ileri sürmüşlerdir. Dikkatli incelenecek olursa, son dönemde Batı ve İslam medeniyetleri arasında çıkabilecek bir çatışma ile terör kavramı arasında bir bağ kurulmak istendiği görülecektir.
Değişen Dünya Sistemi
20. yüzyılın son kesitinde, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte, dünyanın siyasi geleceğinin nasıl olacağı sorunu ortaya çıkmıştır. Bu konuda çok çeşitli tezler öne sürülmüştür. Ortaya atılan senaryolardaki ortak tema, bütün materyalist ideolojilerde görülen "çatışma" kavramının milletlerarası ilişkilere uygulanmasıdır. Gelişmenin en önemli şartı olarak, milletler arasındaki ihtilaf ve çatışmaların sebep olacağı şiddeti öngören bu anlayış, geçtiğimiz yüzyıla damgasını vurmuş bütün siyasi akımların temelini oluşturmuştur.
Çelişme ve çatışma fikirlerinden yola çıkan siyasi bakış açısı, tarih boyunca çok belirgin bir İslam ve Hıristiyan medeniyetleri çatışması olduğunu iddia etmektedir. Bu düşünceye göre, 1. ve 2. Dünya Savaşları ya da Soğuk Savaş dönemleri gerçekte batı dünyasının iç meseleleridir ve bu dönemin bitmesiyle geçmişte yaşanan esas mücadeleye tekrar dönülecektir.
Batı-İslam Dünyası Çatışmasının Provaları
Amerikalı siyaset bilimcilerden Samuel P. Huntington'un ünlü 'Medeniyetler Çatışması' tezinin ana teması da budur. Huntington dünya üzerinde sürekli bir çatışma yaşandığını, bunun dünyayı belirli cephelere ayırdığını söylemektedir.
1980'li yılların sonunda iki kutuplu bir dünyanın ortadan kalkmasıyla, dünyada ideolojilerin belirleyiciliği sona ermiştir. Bu tespitten yola çıkarak Huntington , bundan sonraki çarpışmaların ideolojiler değil, medeniyetler arasında gerçekleşeceğini iddia etmektedir. Huntington 'ın, "medeniyetlerin tayin edici özelliğinin din olduğunu " belirtirken, aslında neyi anlatmak istediği çok açıktır: " İslam ve Hıristiyan dünyaları arasında muhtemel bir savaş "...
Onun bakış açısı içinde, Bosna-Hersek'te olup bitenler, ya da Irak ile Batı dünyası arasında yaşanan Körfez Krizi, insanlığın yaşayacağı medeniyetler savaşının ön habercileri olan uluslararası buhranlardır. ( İslam Terörü Lanetler internet sitesi )
Oysa bütün bunlar hayali bir senaryoya dayanmaktadır. Gerçekte İslam medeniyeti ve Batı medeniyeti arasında bir çatışma olamaz, çünkü Batı medeniyetinin temellerini oluşturan Yahudi-Hıristiyan inancı, İslam'la çatışma içinde değil, bilakis, bir uyum ve ittifak içindedir. Anlaşmazlıklara sebep oluşturabilecek etnik ve kültürel farklılıkların ise, ılımlı politikalarla yumuşatılması, "medeniyetlerin barışı" ile birlikte dünya barışının da tesis edilebilmesi bakımından faydalı olacaktır.
Çatışmacı Politikalar Fayda Getirmez
İnsanların değerleri, gelenekleri ve inançları ülkeden ülkeye, hatta bir ülke içinde dahi çok büyük değişkenlikler gösterebilmektedir. Bundan dolayı toplumlar ve milletler arasında tarihi, kültürel, etnik farklılıklar olması kaçınılmazdır. Kimi durumlarda da bu farklılıklar mücadelelere dönüşebilmektedir. Dünya tarihine baktığımızda bu mücadelelerin devletler seviyesinde buhranlara, hatta bazen sıcak savaşa dönüştüğünü görmekteyiz. Bu elbette istenen bir durum değildir. Bu bakımdan, böyle zamanlarda, ılımlı ve birleştirici politikalar izlenmesi gerekirken, çatışmaları artırıcı bir takım teoriler üretmek ve bunları sosyal bilimlerle desteklemeye çalışmak çok zararlıdır.
Huntington 'ın "medeniyetlerin çatışması" fikri, bilimsel, akli ve vicdani hiçbir delili olmayan bir teoridir. Tarih boyunca, yeryüzünün her bölgesinde çeşitli medeniyetler varolmuş, bu medeniyetler birbirleriyle sosyal ve kültürel açıdan ilişkiler kurmuş ve "medeniyet alışverişi"nde bulunmuşlardır. Her ırk, her soy, her millet ayrı bir medeniyete sahiptir. Her medeniyetin ayrı bir özelliği vardır ve karşılıklı hoşgörü ve uzlaşı çerçevesinde insanlar her medeniyetten birşeyler alırlar.
Bu çatışma iddiası, yakın tarihte komünizm vasıtasıyla denenmiş ve ortaya 20. yüzyılın kanlı bilançosu çıkmıştır. Oysa şu an dünyanın ihtiyacı çatışma değil, topyekün barıştır. Bu barış için ihtiyaç duyulan modeli ise uzaklarda aramaya gerek yoktur. 500 yıllık bir dönemde, idaresi altındaki her bölgeye nizam vermiş olan Osmanlı idaresi ve Türk-İslam ahlakı, oluşturulmak istenen "medeniyetler çatışması"nı, "medeniyetler barışı"na döndürmeye yetecektir.
Samuel Huntington 'medeniyetler çatışması' tezini öne sürerken, bu mücadelenin Ortadoğu ve Avrasya'dan kaynaklanacağını söylüyordu. Ona göre Avrupa'daki ideolojik bölünme sona erdiğinde, Avrupa'nın Hıristiyanlığı ile İslam dünyası arasındaki kültürel bölünme yeniden ortaya çıkmıştı ve gelecekteki çatışmanın cepheleri, geçmişte olduğu gibi bugün de Avrasya'da açıkça görülebilecekti.
Osmanlı Nizamı - Pax Ottomana
Geçmişe baktığımızda, Ortadoğu ve Avrasya'nın, 20. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı hakimiyetinde geçen sakin bir tarihi olduğunu görüyoruz. Hungtinton'un bu çerçevedeki çatışma teorisine karşın, inanç ve etnik bakımdan dünyanın en kozmopolit bölgesi olan bu topraklar, Osmanlı Devleti sınırları içindeyken huzur, güvenlik ve barış dolu olmuştu. 1514 yılında Yavuz Sultan Selim'in Kudüs'ü ve civarını fethi ile birlikte, Filistin'de yaklaşık 400 yıl sürecek Osmanlı yönetimi başladı. Bu dönem, Osmanlı'nın diğer eyaletlerinde olduğu gibi, Filistin'de de barışı, istikrarı ve "farklı inançların birarada yaşaması"nı sağlayacaktı.
Sadece bu bölgeler değil aynı zamanda Kafkaslar, Balkanlar gibi sorunlu bölgeler de Osmanlı hakimiyetinde olan bölgelerdi. Devletin topraklarının, en geniş olduğu dönemde yüzölçümü 24 milyon km2'yi bulmaktadır. 600 yıllık ömründe, 400 yıl boyunca devletin en geniş sınırlarını elinde tutan, gerileme dönemi dediğimiz 200 yıl boyunca bile çok fazla toprak kaybetmeyen, yıkılış dönemi olan 20. yüzyılın başlarına kadar gücünü ve etkisini muhafaza eden Osmanlı, "cihan devleti" ünvanını fazlasıyla hak etmektedir. Zaten Samuel Huntington'un kendisi de çatışma tezinin, bölgede geçmişte olduğu gibi Osmanlı benzeri bir yapının kurulması durumunda ortadan kalkabileceğini belirtmektedir. Huntington "İslam toplumu yüzyılın ilk bölümüne kadar lider bir devlete sahipti. Bu da açık bir şekilde Osmanlı İmparatorluğu'ydu" derken açıkça bu gerçeği ifade etmektedir. ( S. Huntington, 1997 de Türkiye'de, Sermaye Piyasası Kurulu'nda verdiği konferanstan )
Kuşkusuz böylesine büyük bir devletin bu kadar uzun ömürlü olmasını yalnızca askeri güçle açıklamak mümkün değildir. Osmanlı Devleti'ni "cihan devleti" ünvanına layık kılan unsurların başında, temelini dayandırdığı ve gücünü aldığı manevi değerler gelmektedir. Bunun sebebi; Osmanlı İmparatorluğu'nun, "millet sistemi" adı verilen bir düzenle yönetiliyor olması ve bu sistemin en temel özelliğinin, farklı inançlara sahip insanlara, kendi inançlarının ve hatta hukuklarının gerektirdiği şekilde yaşama imkanı tanımasıydı. Kuran'da "Kitab ehli" olarak tanımlanan Hıristiyanlar ve Yahudiler, Osmanlı topraklarında hoşgörü, güvenlik ve özgürlük buldular.
Bu gerçek, İngiliz The Guardian gazetesi tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir değerlendirme yazısında da dile getirildi. Makalede, yaşanan son gelişmeler üzerine Balkanlar, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz bölgelerinde yaşayan Hıristiyanların, Osmanlı'nın hoşgörülü yönetimini "mumla aradıkları" belirtildi. The Guardian Osmanlı sınırları içinde kalan bölgede hüküm süren çoğulcu denge ve hoşgörüye dayalı yönetimle ilgili olarak şu ifadeleri kullandı:
" Bu yüzyılın başında imparatorluğun sona ermesiyle birlikte, sınır bölgeler ( Balkanlar, Doğu Anadolu, Doğu Akdeniz ) kendi başlarına bırakıldılar. İmparatorluğun çöküşünün olumsuz sonuçları her zamankinden daha yoğun hissediliyor. "
Osmanlı Devleti, Müslümanlar tarafından yönetilen bir İslam devleti olmasına karşın, tebasını zorla İslamlaştırmak gibi bir amaca sahip değildi. Aksine, Osmanlı Devleti, gayri müslimlere de güvenlik ve huzur sağlamayı, onları adaletle ve İslam idaresinden razı olacakları şekilde yönetmeyi hedefliyordu.
Tarih, Türk-İslam ahlakının, Ortadoğu'ya adaletli, hoşgörülü, müşfik bir yönetim tarzı sunan tek inanç sistemi olduğunu göstermektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgeden çekilmesiyle bitmiş olan " Pax Ottomana " ( Osmanlı Nizamı ) bugün hala telafi edilebilmiş değildir. Bu nedenle de Ortadoğu'ya barışın gelmesinin yolu barışçıl, hoşgörülü ve uzlaşmacı Osmanlı modelinin hakim olmasıdır.
Türkiye'nin Vizyonu
Bugün, değişen dünya dengeleri içerisinde Türkiye, tüm Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya'da kalıcı barışı sağlamada önderlik edebilecek bir tarihi birikime sahiptir. Türkiye'nin sahip olduğu miras, coğrafi olarak Adriyatik'den Çin Seddi'ne kadar dünyanın en önemli ve en stratejik alanını içermektedir. Ve Türk Milleti, bölgede izlerinin silinmesi asla mümkün olmayan bir medeniyetin de mirasçısıdır. Türkler hakim oldukları topraklarda kurdukları üstün medeniyetler sayesinde, her dönemde ve her koşulda geçerli olan birleştirici bir kültür mirası oluşturmuşlardır. İşte 21. Yüzyılda, Türk Milleti'ni, lider milletler arasında en öne geçirecek olan miras da bu güçlü ve etkin medeniyetin mirasıdır.