Artan işsizlikle birlikte binlerce CV arasında öne çıkmak isteyen adayların bir kısmı CV'lerini asılsız bilgilerle süslüyor. İK'cılar ise 'CV yalanları'nı deşifre etmek için adeta bir dedektif gibi çalışıyor.
Yüksek not ortalamasıyla bitirilmiş bir -bazen iki- üniversite, yurtdışında mastır, çok sayıda eğitim ve başarı sertifikası, yüksek düzeyde yabancı dil bilgisi, farklı şirketlerde edinilmiş deneyimler, başarılarla dolu bir eğitimin ardından etkileyici bir kariyer öyküsü Pek çok şirketin "hayır" diyemeyeceği türdeki bir CV'yi tanımlayan bu niteliklerin abartılarak yazılması hatta bazen doğru olmayan bilgilere yer verilmesi, kriz döneminde iş bulma çabasında olan adayların en fazla başvurduğu yöntemlerden biri haline geldi.
Son dönemde, 'üstün nitelikli' CV'lerin sayısında adeta patlama yaşanıyor. Bu durumun bir nedeni, oldukça kalifiye ve kaliteli bir işgücünün kriz dolayısıyla işsiz kalması elbette. Ama diğer taraftan, bir tür 'cilalı CV devri' yaşandığı da ortada. İşe alım kararı veren pek çok yöneticinin kayıtsız kalamayacağı bu tür CV'lerdeki bilgilerin önemli bir kısmı -maalesef- sahte olabiliyor.
Krizde daha sık rastlanıyor
Yalan beyanlar, yanlış belge ve sahte diplomalar özellikle kriz döneminde şirketlerin daha fazla hassaslaştığı konuların başında geliyor. Eğitim bilgilerinden deneyime, referanstan yabancı dil bilgisine kadar hemen her alanda "yanlış beyanlarla" dolu CV'lere rastlamak artık her şirket için olası. Şirketlere "Background Check" yani özgeçmiş araştırması hizmeti veren Indus Danışmanlık'ın kurucu danışmanı Efsun Yüksel Tunç, özellikle kriz döneminde yaşanan iş sıkıntısı nedeniyle CV'lerde abartılı ve yanlış bilgilere daha sık rastlanır olduğunu söylüyor ve şirketlerin de eskisine nazaran daha hassaslaştığına değiniyor. Krizde şirketlerin yalnızca yeni açılan pozisyonları için değil, terfi ettireceği kişiler için de özgeçmiş kontrolü yaptırdığını belirten Tunç'a göre iş başvurularının yüzde 30 ila yüzde 40'ında yanlış bilgi veriliyor.
Mercedes Benz Türk İnsan Kaynakları Müdürü Salih Ertör, geçmiş ve iş deneyimi konusunda abartılı ve yanlış beyanların yanı sıra eğitim bilgilerinde de pek çok yalanla karşılaştıklarını söyleyen insan kaynakları yöneticilerinden yalnızca biri: "Bir defasında adaylardan biri doktora yaptığını yazmıştı CV'sine. Ancak daha sonra adayın üniversite mezunu dahi olmadığı ortaya çıktı" diyor Ertör.
Vatan Bilgisayar İnsan Kaynakları Müdürü Can Reşit Ergün de yalan beyanla ilgili anısını "Mağaza müdürü olarak işe başlayan ve üniversite diplomasını daha sonra getireceğini söyleyen bir çalışanımız, iki ay boyunca diplomayı getiremedi. Biz de CV'sinde yazan okuldan soruşturduk ve aslında üniversite mezunu olmadığını ortaya çıkardık" sözleriyle anlatıyor.
CV'lerde verilen yanlış beyanlar yalnızca deneyim ve eğitimle de sınırlı değil. Efsun Tunç, referanstan hobilere, sertifikalardan yabancı dile kadar birçok alanda adayların bazen kasten 'yanlış' bilgi verdiğini söylüyor.
Yüzde 20 oranında yalan beyan!
Amerika, Avrupa ve Uzakdoğu şirketlerinin uzun yıllardır uyguladığı özgeçmiş kontrolü henüz Türkiye için yeni olsa da, ilginç örneklere rastlamak mümkün. Tunç, kendilerine ulaşan CV'lerin yüzde 20'sinde ciddi tutarsızlık ve yanlış bilgiye rastladıklarını, yurtdışında adı hiç duyulmamış okullardan mezun olduğunu belirten, hiç katılmadığı eğitim programlarının sertifikalarını CV'de sıralayan ya da hiç çalışmadığı halde bir akraba ya da arkadaşının şirketinin ismini "iş deneyimi" olarak yazan adayların çoğunlukta olduğunu söylüyor.
İnsan kaynakları ve danışmanlık şirketi HiperaktİK'in kurucu ortağı Tuğba Avcı ise daha önce görev yaptığı şirketlerde görev tanımı belli olmayan adayların, şirketi yönetiyormuş izlenimi veren CV'ler hazırladığını, kimi adayların da üniversitede bitirdiği bölümü yanlış belirttiğini ifade ediyor. Avcı, "Kimya mezunu bir aday kimya mühendisliği bitirdiğini yazabiliyor. Ya da sertifika eğitimlerine katılıp sertifikasını almadığını belirtenler var. Gerekçe olarak da ücretli olduğu nedeniyle sertifika sınavlarına girmediklerini söylüyorlar. Tüm bunlar teknik mülakatlarda açığa çıkıyor" diyor. Ancak Avcı, adayları yalan ya da yanıltıcı bilgi vermeye itenin, işverenlerin tutumu olduğu görüşünde: "Sigortası düşük gösterilen ya da hiç yapılmayan, vaat edilen görev tanımı dışında pek çok işle karşılaşan, primlerini hiçbir zaman alamayan o kadar büyük bir çoğunluk var ki Eğer dürüstlükten bahsedeceksek, işverenlerin de buna dahil edilmesi gerekli."
En popüler bölüm işletme
Özgeçmiş kontrolleri sırasında sahte üniversite diplomalarla da karşılaşmak mümkün. "Özellikle kontrol edilmesinin zor olduğunu düşünen adayların, yurtdışında ortalama bir üniversiteden mezun olduğunu yazması, alışılagelmiş 'yanlış' beyanlardan biri" diyor Efsun Yüksel Tunç. Gerçeklerin yurtdışındaki okullarla yapılan yazışmalarda ortaya çıktığını söyleyen Tunç, yanlış beyan edilen bölümlerde en popüler alanın 'işletme' olduğunu söylüyor.
Hem şirketlerin insan kaynakları departmanlarının hem de bu konuda hizmet veren Indus Danışmanlık şirketinin özgeçmiş kontrollerinde kullandığı yöntemler birbirine yakın. En çok başvurulan kaynak ise CV'lerde verilen referans isimler. Ancak Efsun Tunç, Türkiye'de kurum ve referanslardan bilgi almanın yurtdışına kıyasla daha zor olduğunu ifade ediyor: "Adayların referans verdikleri isimleri aradığımızda 'aman şimdi işinden etmeyelim' düşüncesiyle yalan beyanda bulunduklarını görüyoruz. Ama yetkinlik bazlı mülakatlarda bunlar ortaya çıkıyor."
Okul ve şirketlerle yapılan yazışmalar ve referansların kontrol edilmesinin yanı sıra özgeçmiş kontrolünde başvurulan bir diğer platform da sosyal ağlar. Son yılların popüler ağları Facebook, Twitter ve Xing üzerinde verilen bilgiler, adaya ilişkin gerçeklere dair ipuçları taşıyor. Özellikle mezun olunan okul, üye olunan kulüp ve derneklerin yanı sıra arkadaş listenizdeki isimler de doğru bilgiye ulaşmada yol gösterici olabiliyor.
İK YÖNETİCİLERİ NE DİYOR
Salih Ertör / Mercedes Benz Türk İK Müdürü
"Doktora yaptım diye yalan söyledi"
CV'lerde eğitim bilgilerine ilişkin yanlış beyanlarla karşılaşıyoruz. Örneğin bir keresinde doktora yaptığını yazan bir adayın üniversite mezunu dahi olmadığı ortaya çıkmıştı. Abartılı hobiler de, sık karşılaştığımız bir diğer durum. İş geçmişi ve deneyim konusunda da adaylar eksik ya da yanlış bilgi verebiliyor. Bu nedenle referans olarak verilen kişilerin mutlaka aranması ve kontrol edilmesi gerekiyor.
Ebru Pilav / Vdf İK ve Organizasyon Müdürü
"İşsizlikle birlikte yanlış beyan da artıyor"
Özellikle işsizlik oranının yüksek ve rekabetin hayli yoğun olduğu ülkelerde CV'de 'beyaz yalanlar' ve süslemelerle sıkça karşılaşılıyor. Özellikle iş değişikliklerindeki zamanlamaların yanlış verilmesi, işten çıkarmaların gizlenmesi, işten ayrılma sebeplerinin yanlış beyanı ve eğitim durumu hakkında yanıltıcı bilgiler karşılaştığımız birkaç olumsuz örnek.
Murat Bayburtluoğlu / Finansbank Genel Müdür Yardımcısı
"Referans teyidiyle önüne geçiyoruz"
İşe alım süreçlerinde yalan ve asılsız bilgilerle karşılaştığımız oldu. Özellikle deneyimsiz adaylarda yabancı dil seviyesi, bilgisayar kullanımı, hobiler, askerlik durumu, üye olunan kulüp ve referanslar konusunda asılsız bilgilere rastlıyoruz. Bunu önlemek adına referans teyidine ve verilen evrakların gerçekliğinin kontrolüne ayrı bir önem veriyoruz.
Belgin Ertam / Microsoft Türkiye İK'dan sorumlu Genel Müdür Yardımcısı
"Mülakatta ortaya çıkıyor"
Yanlış beyanda bulunan adayların durumu genellikle görüşme esnasında ortaya çıkıyor ve yanlış hazırlanmış bu tip CV'ler adayı daha zor durumda bırakıyor. Tabii ki bu tür kazalara yol açmadan önce adayın CV'sini hazırlama aşamasında sorunları görmesi, belki CV'sini hazırladıktan sonra bir süre bekletmesi ve CV'yi tekrar inceleyerek aksayan bir şeyler olup olmadığını değerlendirmesi daha yerinde bir çaba olur.
Aycan Emre / TurkNet İK Müdürü
"Hobiler abartılı"
Karşılaştığımız en büyük asılsız bilgi, bir adayın işten çıkarıldığı halde kendi isteğiyle ayrıldığını söylemesi oluyor. Kontrol etmek adına mülakat sonrasında diplomanın fotokopisini istiyor, eğer açık pozisyon İngilizce gerektiriyorsa mülakatı İngilizce yapıyor ve mutlaka CV'lerde verilen referansları kontrol ediyoruz. CV'de en fazla hobilerle ilgili bölümde abartılarla karşılaşıyoruz. Örneğin kitap okumayı sevdiğini yazan bir aday son okuduğu kitaba ilişkin bilgi veremiyor.
Can Raşit Ergün / Vatan Bilgisayar İK Müdürü
"Maaşlar abartılı, deneyimler gizli tutuluyor"
İşten ayrılma nedenini saklayan ve firması tarafından işten çıkarıldığını tespit ettiğimiz adaylar oldu. Ayrıca geçmişte çalıştığı yerlerde aldığı ücretleri daha yüksek yazanlara rastlıyoruz. Çoğunlukla sayısal verilerde hatalı bilgi veriliyor. İş deneyimlerine ait tarihsel sıralama, başlangıç- bitiş tarihleri ve doğum tarihleri gibi bilgiler ise hatalı verilebiliyor. Eğitime ilişkin bilgiler ise eksik olarak belirtiliyor.
Murat Akgün / YKM İK Müdürü
"Eğitim bilgileri asılsız çıkabiliyor"
Sıklıkla asılsız eğitim bilgileriyle karşılaşıyoruz. Lise mezunu olmayan adaylar okudukları ancak bitirmedikleri lisenin ismini yazarak, görünüşte kendilerini mezun olarak tanımlıyor. Bu durumla sıklıkla karşılaştığımızdan için mülakat sürecinde mezun olup olmadıklarını ısrarla soruyoruz. Mülakat sürecinde lise mezunu olmadığını öğrendiğimiz adaylara ise kurumumuzun istihdam şartlarında öğrenim durumunun en az lise mezunu olduğunu uygun bir dille belirtiyor ve mülakatı bitiriyoruz.
Adnan Erdoğmuş / HP İK Müdürü
"Unvan bonkörlüğü yapılıyor"
Özgeçmiş kontrolü yapan bir şirketle yoğun olarak çalışmıyoruz. Ancak özellikle önemli ve kritik pozisyonlar için gerektiğinde hizmet alabiliyoruz. En fazla unvanlar ve kapsamlarıyla ilgili yanlış beyanlara rastlıyoruz. Abartılı unvanlar CV'lere de yansıyor. Direktör unvanını rahatlıkla ve yanlış manada kullanan adaylar var. Bu nedenle görüşme sırasında iş seviyesi, uzmanlık ve yetkinlikler hakkında açıklama yapmak gerekiyor
EN SIK KARŞILAŞILAN CV 'YALANLARI'
• Gerçekte olmayan kişilerin ya da şirketlerin referans olarak gösterilmesi
• Özellikle yurtdışından alındığı iddia edilen sahte diploma ve sertifikalar
• İngilizce dışında çok yaygın olarak kullanılmayan bazı yabancı dilleri bildiği iddiası
• Hiç eğitim almadığı halde birçok bilgisayar programını ileri düzeyde kullanıldığını söylemek
• Geçmiş iş deneyimlerinde üstlenilen görev ve unvanların abartılarak sunulması
• Staj deneyimlerinin part - time iş olarak yazılması
• Asker kaçağı olunduğu halde CV'de 'tecilli' olarak gösterilmesi
Makarnaya ya da sosisli sandviçe koyduğunuz ketçap aslında bir sağlık deposu. İçindeki likopenin daha yararlı hale gelmesini isteyenler ketçabı evlerinde yapmalı.
Ketçap şişenizden daha çok yarar sağlayabilirsiniz. Bunun tek yolu, eski şişeyi ters çevirip içinde kalan birkaç damlayı yeni şişeye aktarmak değil! Organik ketçap tüketerek, kalp hastalıkları riskini düşüren likopen alımını artırabilirsiniz. Son araştırmalar, organik ketçabın diğerlerine oranla üç kat fazla likopen içerdiğini gösteriyor. Organik ketçabın her gramında 183 mikrogram likopen var. Diğerlerinde ise 59 mikrogram...
YAĞLA BİRLİKTE YİYİN
Peki bu maddeye niçin ihtiyacınız var. Likopenin işlerinden biri de hücrelerle kromozomlara zarar veren serbest radikalleri kelepçelemesidir. Ayrıca vücudu terk edene kadar onlara eşlik ederek, kalp hastalıkları gibi rahatsızlıklara yol açmalarını da engeller. Likopen; guava meyvesi, karpuz, pembe greyfurt ve domateste bulunur ama domatesten şırıl şırıl akmaz! Onu elde etmek için uğraşmak gerekir. Bunu yapmanın üç yolu vardır.
1. Domatesi kesin, küp küp doğrayın ve püre yapın: Bu işlemler domatesten likopen elde etmeyi kolaylaştırır.
2. Bir miktar yağla yiyin: Likopen yağda çözülen bir besindir. Bağırsaklarda emilebilmesi için biraz yağa ihtiyaç vardır. Bu yüzden salatalarınızda zeytinyağı, ceviz yağı ya da kanola yağı kullanın. Karışıma biraz da avokado ekleyin.
3. Isıtın: Isı, likopeni vücudun 16 kat daha kolay emebileceği bir forma sokar.
BEL ÇEVRESİNDEKİ YAĞLAR YÜKSEK TANSİYON YAPAR
Aynaya bakın. Görüntünüzün tam ortasına... Bir şeyler görüyor musunuz? Belinizin çevresinde fazlalığa ister aşk simidi deyin, ister bira göbeği; gördüğünüz şeye şükretmelisiniz. Çünkü hemen belinizin çevresindeki bu çıkıntı, yüksek tansiyon ve diğer hastalıkların bir ön belirtisi olabilir; kilonuz son derece normal olsa bile...
HORMON POMPALAR
Belinizdeki yağlanma, aynı zamanda karaciğerinizin yağlandığı anlamına da gelebilir. Bu yağlanma karaciğere baskı yapmaya başlayınca, fasulyeye benzeyen bu organa kan akışı yavaşlar. Sonucunda da kan akışını sağlamak için tansiyonunuzu yükselten hormonları pompalar. Belinizin çevresindeki yağ ayrıca; iştahınızı açan, kötü kolesterolünüzü, trigliseriti, kan şekerini yükselten hormonların salgılanmasına neden olur. Tabii 'yağlı bel'in sayamadığımız daha pek çok zararı var.
KURTULABİLİRSİNİZ
Şanslısınız ki; belinizin çevresindeki yağlardan kurtulabilirsiniz. Stres, şeker, doymuş ve trans yağlar bu yağların kalıcı olmasına ve artmasına neden olur. Bunları tüketmekten vazgeçin ve sağlıklı besinlere yönelin, özellikle yüzde 100 tam tahıl ürünlerini yiyin. Ayrıca her gün 30 dakika yürüyün, bir ağırlık kaldırma programına ve alışverişe başlayın. Çünkü normalde giydiğiniz bedenden daha küçük bedende bir pantolonları giyebileceğiniz günler çok uzakta değil.
SİNÜZİTİ PÜSKÜRTME ÖNERİLERİ
Sinüzit sıkıntısını azaltmak için doktora gidene kadar yapacağınız birkaç öneri:
• Nem makinesi veya buhar makinesi kullandıktan sonra sıcak bir duş alarak sinüslerinizi rahatlatın. Sıcak ve nem, sinüslerinizin açılmasını sağlar.
• Yastıktaki tozlardan korunmak için yastığınıza iki kılıf birden geçirin. Ayrıca suyu klorlanmış havuzdan ve ısı değişikliklerinden uzak durun. Başkasının içtiği sigaraya devam etmeyin.
• Akan sinüslerinizin yol açtığı boğaz ağrısından kurtulmak için tuzlu suyla gargara yapın.
• Tıkanmanın yol açtığı basınçla savaşmak için, buz veya sıcak havlu kullanın. Gerekirse ağrı kesici alın.
TUZLU SU İYİ GELİR
Burnunuzu bir tüp yardımıyla temizleyin. Tüpün içini tuzlu suyla doldurun ve bu suyu tüp yardımıyla burnunuza çekerek, sinüslerinizi temizleyin. Ama unutmayın ki; bunlar sadece sıkıntınızı hafifletmeye yardımcı olur. Sorununuzu kökünden çözmek için mutlaka doktora gitmeniz gerekir. Bu önlemler, doktora gidinceye kadar kendinizi daha rahat hissetmenizi sağlayacaktır...
82 SANTİMİ GEÇMEMELİ
Bir mezura alın ve göbek deliğinizin çevresinden göbeğinizi ölçün. Kadınsanız, bel ölçünüz 82 cm ve altında olmalı. Beliniz 92 santimden kalınsa, sağlığınız açısından tehlike çanları çalıyor olabilir. Erkeklerin bel ölçüsü ise 87 cm'in altında olmalı. Eğer 100'ün üzerine çıkarsanız, başınız belada demektir!
Güneş çarpması kimlerde görünür, belirtileri nedir?
Güneş çarpması kızgın güneş altında uzun süre kalanlarda ve daha çok çocuklar, yaşlılar kalp hastalığı ve hipertansiyonu olanlar da görülen bir yaz hastalığıdır. Şiddetli baş ağrısı, bulantı, kusma ve yüksek ateşle kendini gösterir.
Hasta serin bir yere götürülmeli, vücudu sıkan giysiler çıkarılmalı, basma soğuk kompres veya buz torbası konulmalıdır. Ateş çok yüksekse vücut ıslak bir çarşafla sarılmalı, hasta havadar bir yerde tutulmalı ve serin bir cankurtaranla hastaneye taşınmalıdır. Başa ve kasıklara uygulanan soğuk kompres de vücut sıcaklığını düşürecektir.
Güneş çarpmasının nedenleri
Bedenin, ısı yitirmeye yarayan iki mekanizması vardır. Birincisi, damarların genişleyerek deriye daha fazla kan taşımasıdır, böylece deri yüzeyinden yitirilen ısı miktarı artar. İkincisi de ter bezlerinin salgısıyla derinin soğutulmasıdır. Ter bezleri deri yüzeyine tuzlu bir salgı (ter) gönderirler ve bu hemen buharlaşarak derinin ısı yitirmesini sağlar. Sıcak çarpmasında önemli olan, yalnızca termometrede okunan sıcaklık değildir. Isının beden üstündeki etkisini artıran çeşitli koşullar vardır. Sözgelimi hava çok nemliyse, ter kolayca buharlaşamaz ve bu yüzden ısı kaybı zorlaşır. Hava çok durgunsa, hava akımıyla beden yüzeyinden ısı atılması zorlaşır.
Terle birlikte tuz ve su yitirilmesi, "sıcak yorgunluğu" denen duruma yol açabilir. Bu da, denetim altına alınmazsa, bedenin ısı ayarlayıcı mekanizmalarını iflasa kadar götürür. Ama beden zamanla sıcağa uyum sağlayıp, tuz yitimini düşürür ve böylece sıcaklık değişikliklerinden daha az etkilenir. Çocuklar ve yaşlı insanlar, bedenlerindeki ısı düzenleyici mekanizmalar yetersiz olduğundan, sıcaklık değişikliklerinden fazla etkilenirler. Ayrıca yaşlılar, genellikle sıcakta gereğinden fazla giyinirler. Sıcağa alışkın olmayanlar, şişman kişiler, çok içki içenler ve ateşli hastalık geçirmekte olanlar için de sıcak çarpması tehlikesi daha fazladır.
Güneş çarpması belirtileri
Sıcak çarpmasının üç ana belirtisi, çok yüksek ateş (41ºC'tan fazla), terleyememe ve komaya kadar giden sinir sistemi bozukluklarıdır. Ruhsal durum bozuklukları, uyumsuzluk ve baş ağrısı, sersemlik ve yürümede zorlukla birlikte görülebilecek ilk belirtilerdir. İleri evrelerde bilinç yitimi de olabilir. İlerlemiş sıcak çarpması çok tehlikelidir, tedavi edilse bile hastaların yüzde 20'si ölür. İyileşenlerin sinir sistemlerinde kalıcı hasarlar oluşabilir; denge ve koordinasyonlarının normale dönmesi ise aylar alır. Ama ilk belirtide tanı konur ve tedaviye bilinç yitiminden önce girişilirse, iyileşme şansı yüksektir.
Belirtiler ortaya çıkar çıkmaz doktor çağrılmalıdır. Bu arada hastanın ateşi düşürülmeye çalışılmalıdır. Ateş 38ºC'a kadar düşürülebilir ama daha aşağı inerse hastanın dolaşım şokuna girebileceği unutulmamalıdır. Hastayı serinletmenin en iyi yolu soğuk su banyosudur. Güneş çarpmasına karşı en etkili yol güneşten ve sıcaktan korunmaktır. Bu amaçla bedenin aşırı ısınmamasına, güneş altında fazla kalmamaya, sıcakta bol ve serin tutan giysiler giymeye, sıcak iklimde çalışırken fazla su içip tuz almaya dikkat etmeliyiz. Güneş çarpması çoğunlukla dikkatsiz davranma sonucu oluşur. Özellikle yaz aylarında insanların bronzlaşma hevesleri ağır sonuçlara yol açabilmektedir. Kısa sürede yanık bir tene kavuşmak isteyen çoğu kişi güneşe çıktıkları ilk gün çok uzun süre güneş altında kalırlar. Oysa bunun sıcak çarpmasının yanı sıra yanıklara da yol açması gibi ciddi sonuçları vardır. En iyisi güneşe yavaş yavaş alışmak ve bu konuda aşırıya kaçmamaktır. Bu arada güneşe çıkarken güneş ışınlarının açısını da göz önüne almak gerekir. Güneşin en tehlikeli olduğu saatler öğle saatleridir. Güneş çarpması ya da ciltte oluşan lekeler, alerjik reaksiyonlar ve yanıklar için uzman bir doktora görünmeyi, en önemlisi tüm bunların küçük tedbirlerle önlenebileceğini unutmayınız.
Güneş çarpması durumunda yapılması gerekenler
• Hasta gölge bir yere götürülmeli.
• Hasta çok hızlı bir şekilde soğutulmalı.
• Vücut sıcaklığını takip edilmeli, sıcaklık 38 ' 39 oC 'a düşünceye kadar soğutmaya devam edilmeli.
• Alkollü içecekler kesinlikle verilmemeli.
• Bilinci ve davranışları normalse içecek bir şey verilmeli.
• Eğer bilinci yerinde değilse içecek bir şey verilmemeli, boğulmasına neden olabilirsiniz.
• Kusuyorsa yan yüzükoyun yatırılmalı.
• Çok acele tıbbi yardım çağırılmalı.
Çocuklar için önlemler
• Güneş ışınlarının en kuvvetli olduğu saatlerde: Sabah 10:00 ile öğleden sonra 15:00 arasında çocuğunuzu direkt güneşte bırakmayın.
• Gölge kuralını öğretin: Gölgeniz kendinizden ufaksa çocuğunuzu güneşe çıkarmayın.
• Koruyucu elbiseler giydirin: Şapka, uzun kollu tişört gibi.
• Bebek 6 aydan küçükse koruyucu krem sürmektense koruyucu elbise ve gölgelikli bebek arabası kullanın ve bebeği gölgede bırakın.
• Güneşten koruyucu kremler kullanın.
• Her iki ultraviyole dalgasına yani UVA ve UVB ye karşı koruyucu ürünler kullanın. Koruma faktörü en az 15 olmalı. Güneşe çıkmadan yarım saat önce uygulayın. Eğer suda fazla kalıyorsa veya havluyla kurulanıyorsa tekrar tekrar sürün.
• UVA ve UVB'ye karşı yüzde 100 koruyuculuğu olan güneş gözlüğü taktırın. Kenarları kapalı gözlükleri tercih edin.
• Güneş ışınlarının yansımalarına dikkat edin, beyaz kum ve su ışınları yansıtır, bu gibi alanlarda korunmayı artırın. Dağlar da yüksekliği nedeniyle yüksek koruma gerektirir.
• Çocuğunuzun cildini arada muayene ederek benlerinde büyüme olup olmadığına dikkat edin.
Güneş çarpmasından korunmanın yolları!
Yazın güneş çarpması, gıda zehirlenmeleri ve sıvı kaybının neden olduğu rahatsızlıklara karşı çok dikatli olmalı!
Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Funda Elmacıoğlu, yazın güneş çarpması, gıda zehirlenmeleri ve sıvı kaybının neden olduğu rahatsızlıklara dikkat edilmesi gerektiğini bildirdi.
Emacıoğlu, yaptığı açıklamada, yaz aylarında sadece güneşten değil, yanlış beslenme tarzından da korunulmasının önemli olduğunu vurguladı. Sezon ve günlerin uzaması nedeniyle beslenme alışkanlıklarında değişimler yaşanabileceğini belirten Elmacıoğlu, dikkat edilmemesi halinde bunun sağlığı olumsuz etkileyebileceğine söyledi. Güneş çarpmalarının yanı sıra özellikle gıda zehirlenmeleri ve sıvı kaybının neden olduğu rahatsızlıklara dikkat edilmesini isteyen Elmacıoğlu, şunları kaydetti:
"Yaz boyunca bedenimizi yorgun düşürmemek adına, az ve sık beslenmeye özen göstermek ve öğün atlamamak gerekir. Sıcaklar nedeniyle oluşan iştahsızlığın önüne geçmek ve sindirim sistemini rahatlatmak amacıyla hafif ve su içeriği yüksek besinler sıklıkla tercih edilmelidir. Sofralardan salatalar, zeytinyağlı sebze yemekleri ve meyveler eksik olmamalıdır. Özellikle sıcak havalarda açıkta satılan gıdalardan uzak durulmalıdır. Hazırlanan besinler soğutucuda muhafaza edilmeli, açıkta bekletilmemelidir. Sıcakta kısa sürede bozulan besinler zehirlenmelere neden olur."
Elmacıoğlu, yaz aylarında artan sıcaklıkların bebek, çocuk, yaşlı ve hamileler ile tansiyon, kalp, şeker gibi kronik hastalıkları bulunan kişilerde sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına neden olabileceğini bunun için de beslenmenin önem taşıdığını bildirdi.
Sıcak yaz aylarında besinler seçilirken hafif ve sulu gıdaların tercih edilmesini öneren Elmacıoğlu, şunları söyledi:
"Kızartma ve aşırı yağlı besinler yerine taze sebze ve meyvelere ağırlık verilmelidir. Yaz aylarında vücut direncini artırmak, vücudun yeterli miktarda vitamin ve mineral alımını sağlamak için, her gün birkaç porsiyon meyve ve sebze tüketilmelidir. Ayrıca, mercimek, nohut gibi besinlere sofrada yer verilmeli, fırında pişirme, ızgara ve haşlama yöntemleriyle hazırlanan besinler tercih edilmelidir."
Yaz mevsimi beslenmesinde meyve tüketiminin ayrı bir önemi olduğunu da ifade eden Elmacıoğlu, meyvelerin lezzetleri dışında yoğun antioksidan içerikleri nedeniyle de sıklıkla tercih edilmesi gerektiğini belirtti.
MEYVELER
Elmacıoğlu, karpuz ve kavunun vücuttaki toksinleri atmaya yardımcı olduğunu, şeftalinin cilt sağlığını koruduğunu, kiraz, vişne ve kırmızı erik gibi meyvelerin ise içerdikleri biyoaktif öğeler ile kansere yakalanma riskini azaltığını vurguladı.
Yaz aylarında su tüketiminin de ayrı bir önemi olduğunu ifade eden Elmacıoğlu, şu bilgileri verdi:
"Günlük su ihtiyacı diğer mevsimlere göre artan terleme nedeni ile yaklaşık iki katına yani 2,5-3 litreye ulaşır. Bu nedenle yazın daha fazla ve sıkça su tüketilmelidir. Sıcaklarda aşırı terleme sonucu vücuttan suyla beraber, sodyum, potasyum gibi mineraller de atıldığı için bu durum halsizlik, nabız zayıflığı, yorgunluk ve dolaşım bozukluklarına yol açabilmektedir. Sıvı kaybını önlemek için günde en az 2-2.5 litre su içmeye özen gösterilmelidir."
Elmacığlu, asitli ve gazlı içecekler yerine süt, ayran, taze sıkılmış meyve suları, bitki ve meyve çaylarının tercih edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
Hafta sonu, ya da tatilde, pikniklerde, bahçede, mangal yapmak yazın tüm dünyada bir gelenek olmuştur. Memleketimizde bu gelenek biraz daha yaygınlaşmış ve otoyol kenarlarından, şehir içindeki parklara kadar da yayılmıştır üstelik. Hemen bütün mangalda et ve sucuk pişirenler birbirlerine "Aman dikkat et çok yeme kilo alırsın" veya "Aman kolesterolünü" unutma gibi uyarılar da yaparlar. Peki hiç düşündünüz mü acaba kilolar ve kolesterol dışında mangalda veya barbeküde açık ateşte pişen et veya benzeri besinleri pişirmenin sağlığımıza başka zararları da olabilir mi?
Pişirirken dikkat
Araştırmalar etlerin mangal veya ızgara üzerinde yanlış şekilde pişirilmesiyle iki değişik kanserojen (kansere yol açabilen) maddenin ortaya çıktığını gösteriyor. Bunlardan ilki heterosiklik aminlerdir bunlar etin çok pişmesi veya kömür ateşinde fazla yanması sırasında yüksek sıcaklıkta ortaya çıkarlar. Izgara sırasında oluşabilen ikinci kanserojen yan ürün ise polisiklik aromatik hidrokarbonlardır. Etlerin mangalda pişirilirken sağlığımıza zarar verici hale gelmesi iki şekilde olur:
Izgara yapılan etlerin, kızgın kömüre damlayan yağların oluşturduğu zararlı duman içinde kalmasıyla.
Izgara sırasında karararak yanan etin kendi içinde oluşan zarar verici maddelerle.
Demek ki öncelikle etleri duman içinde bırakmamaya özen göstermek, ve bir de kapkara yakmamak gerekiyor sağlıklı mangal keyfi için.
İşte daha sağlıklı mangal keyfi için bazı ipuçları:
• Etleri çok fazla pişirmemeye, yakmamaya ve pişen etlerin mangal üzerinde uzun süre kalmamasına dikkat etmeli. Burada eti yakmayalım derken dikkat edilmesi gereken çok önemli bir konu ise etin iç sıcaklığının muhakkak 70 derecenin üstüne çıkmasının gerekliliği. Ancak bu şekilde sağlığımıza zararlı organizmalar yok olabilir.
• Az yağlı etler seçilmeli veya etin yağları önceden alınmalı ki, kızgın zemine damlayan yağ miktarı azalsın.
• Izgarayı kömür veya ısı kaynağına yakın yerleştirmemeli, arada yeterli bir mesafe kalmalı. Bu sayede hem etlerin içleri de dışları da yanmadan, harsız ateşte pişer, hem de damlayan yağlardan çıkan duman, ete ulaşamadan havada dağılır.
• Etleri mümkünse marine edin. Araştırmalar özellikle sirke içeren malzemelerle pişirilen etlerde, kanserojen madde oluşumunun anlamlı ölçüde azaldığını gösteriyor, marine edici malzeme eti bu zararlı etkenlerden koruyor. Amerika'da yapılan bir araştırma, teriyaki sosu ile marine edilen ette, marine edilmemiş ete göre, 10 dakika içerisinde yüzde 45- 65 oranında daha az kanserojen madde oluştuğunu gösteriyor.
• Izgaralar temiz tutulmalı, üstlerindeki et ve yağ kalıntıları iyice temizlenmeli. Bunlar hem çabuk yanarak, hem de kömürün üstüne düşerek zararlı maddelerin çıkmasına neden olurlar.
• Ayrıca mangal mönüsüne etlerin yanına bol miktarda maydanoz, tere, roka, marul gibi koyu yeşil yapraklılar, söğüş domates ve salatalık gibi sebzeleri eklemeyi unutmayın. Bunlar hem etle birlikte alınan demirini emilimini artıracak, aynı zamanda da aldığımız toksik maddelere karşı antioksidan özelliklerini göstererek bunların vücuda daha az zarar vermesini sağlayacaktır.
Diyetisyenimiz Müge Başer'in, mangalda pişenlerin kolesterol ve kalori değerleriyle ilgili anlatacakları var: Kolesterol açısından bakıldığında, 100 gram et (3 küçük boy pirzo-lada yaklaşık 100 gram kadar et vardır) olarak eğer dana etini tercih ederseniz ortalama 85 mg, koyun veya sığır etini tercih ederseniz 70 mg, tavuk veya hindi etinden ise 60 mg kadar kolesterol almış olursunuz. Çoğu kişi balık etinde kolesterol olduğunu aklına bile getirmez, ama vardır. Balıktaki omega 3 yağ asidinin yararı öyle çok ki, kolesterol miktarını unutturur. 100 gramlık yağlı bir balık 85 mg kadar kolesterol ihtiva ederken, yağsız balıklarda bu rakam 60 mg'lara inebiliyor. Yüksek kolesterol içeriğiyle ün salan karidesin, 6-8 tane orta boyunda yaklaşık 170 mg kolesterol vardır. 4 adet kokteyl sosiste 60 mg kadar kolesterol, bir mangal sucukta ise yaklaşık olarak 60-70 mg kolesterol bulunur.
Mangalda pişirilenlerin kalori değerlerine gelince, 100 g yağsız et, ortalama 250 kalori değerindeyken, 100 g yağlı et veya sucuk ise 450 kaloriye kadar çıkabilmektedir. 100 gram tavuk eti ise 150-200 kalori civarındadır. 100 gram balık ise yağ miktarına göre 150-200 kalori civarındadır.
Aşk sadece kimyadan ibarettir!
Aşık olduğunuzda beyniniz hemen dopamin pompalar. Zaman geçtikçe dopamine karşı tolerans geliştirirsiniz ve ilişki parlaklığını yitirir.
Aşk... Huzur... Duygusal bağ... Özel birini bulduğunuzda patlayan o havai fişekler ne kadar mutlu olduğunuzla yakından ilişkili. Tamam aşık olmakla ilgili klişeleri hepimiz duyduk: Midedeki kelebekler, hızlanan kalp atışları... Ve elbette aşık olduğunuzda vücudunuzda yaşanan garip değişim... Peki biliyor musunuz; MR çekimleri, aşık olduğunuz zaman beyninizin iki bölgesinin aydınlandığını gösteriyor. Neden? Dopamin adlı aşk ikrisi malzemesi yüzünden... (Bu arada dopamin aynı zamanda şeker, uyku, susuzluk ve tütünün de salgılattığı hormondur...) Aşık olduğunuzda beyniniz dopamin pompalar ve mutluluk hormonu serotonin salgılar. Böylece kendinizi daha iyi hisseder ve daha fazlasını istersiniz. Ayrıca oksitoksin adlı bir hormona da kavuşursunuz. Bu da birliktelik duygusunu körükler...
BEYİN DOPAMİN SALGILAMAYI KESERSE AŞK BİTER Mİ?
Aşık olunca beyninizin salgıladığı dopamin ilişkinizi canlı tutmaya yarar ama bu ömür boyu devam eder mi? Zamanla dopamine karşı bir tolerans geliştirirsiniz. Böylece insanları birbirine bağlayan kimyasal bağ da gevşemeye başlar. İlişkiler parlaklığını kaybeder. Saf romantizmden daha derin bir güzellik seviyesine geçilir ve ömür boyu sürecek birliktelik için verimli bir alan yaratılmaya çalışılır.
HER GÜN İLTİFAT EDİN
Nasıl mı?
İlişkinizle ilgili iyi bir his doğurmak için her gün pozitif bir şey yapın.
Her gün iltifat edin. Zamanlaması iyi ayarlanmış bir "Saçın çok güzel olmuş tatlım" birbirinizden uzaklaşmanızı önler.
Yansıtın! Partnerinizin, çıkmaya ilk başladığınızda nasıl göründüğünü hatırlayın. Birbirinizi etkileyen karakteristik özelliklerinize odaklanın.
HASTA HASTA ÇALIŞANLAR KALPTEN DE GİDEBİLİR!
Ne büyük şans; hastalanmadınız! Ne kötü şans; etrafta dolaşan virüsü kaptınız! Lütfen! Kalbinizin sağlığı için evde kalın, işe gitmeyin! Hastayken çalışmak -hele bir de aşırı kiloluysanız, yüksek kan basıncınız varsa ve diyabetikseniz- çok tehlikeli olabilir. Hem de sadece iş arkadaşlarınız için değil!
GEÇERLİ SEBEPLER
İşte hastalandığınız zaman iş yerine haber verip, yatakta kalmanız için geçerli sebepler: 1- Dinlenmek daha çabuk iyileşmenize ve daha verimli olmanıza yardım eder. 2- İş arkadaşlarınıza da hastalık bulaştırmazsınız. 3- Yetişmesi gereken hiçbir rapor, sunum, vs. kalp krizi riskine değmez.
STRES YARATIR
Evet bunlar kesinlikle doğru. Araştırmacılar hasta hasta çalışanların, evde yatıp dinlenenlere oranla daha yüksek kalp krizi riskine sahip olduğunu belirlemiş. Şöyle açıklayabiliriz; eğer hastayken çalışıyorsanız, bu damarlarınızda iltihaplanmaya yol açtığı için kalp krizi riskinizi de artırır. Çünkü hasta hasta çalışmak stres yaratır. İşte bu stres de iltihaplanmaları rahatlıkla tetikleyebilir.
BEYNİ VE KALBİ BESLEYENLER:
'Good Morning America' programında, 'chia tohumları' ile yapılan muffinlerin, Omega-3 yağları açısından zengin, tam tahılları tüketmek için harika bir yol olduğunu anlattık. Norm isminde Omega-3 konusunda çok düşünceli bir araştırmacı, bize eleştirel ama dostça bir mektup gönderdi. Ve bize DHA yağları konusunda adil davranmadığımızı söyledi. DHA, Omega-3 yağlarından biri. Gözleri, beyni ve kalbi koruyan, balıkta ve deniz yosunlarında bulunan bir yağ. Bir diğer önemli Omega-3 yağı ise ALA. (Alphalinolenik asit diye de adlandırılır...) Bu yağ da chia tohumlarında, keten tohumunda ve cevizde bulunuyor. Vücut bu yağı DHA'ya çeviriyor.
BATI TARZI DİYETLER...
Üçüncü bir yağ ise EPA. Balık yağında bulunuyor. Norm'un endişeleri de, bu noktada yoğunlaşıyor. Mektubundan aynen alıntı yapıyoruz: Ceviz ya da chia tohumlarını, beyin için faydalı DHA yağlarının kaynağı gibi göstermek doğru değildir. Chia ve ceviz, ALA kaynağıdır ve DHA içermez. Kabuklu yemişleri ve tohumları, balık ya da yosun yağına eşdeğer besinler gibi göstermek yanlıştır. Omega-3 kaynakları ve bu asitlerin insan sağlığına yararları konusunda tüketicinin kafasını karıştırır. Norm, bunları söyledikten sonra, insan vücudunun ALA asitlerini DHA'ya çevirmek için sınırlı bir yeteneği olduğunu vurguluyor. Vücut, aldığı ALA asidinin yüzde 1'den azını DHA'ya çeviriyor. (Kadınlarda bu oran erkeklere göre daha yüksek.) Ayrıca, insanların Batı tarzı diyetler yüzünden, mısır ve soya yağı tüketerek çok fazla Omega- 6 yağı aldığını, bunun da ALA'yı DHA'ya dönüştürme kapasitesini düşürdüğünü söylüyor. Sorun şu: Bu Omega-6 yağ asitleri, ALA ile rekabete giriyor. Örneğin her gün 28 gram ceviz yiyen bir insan, yaklaşık 2 bin 500 miligram ALA alıyor, en iyi ihtimalle sadece 25 miligramı DHA'ya dönüşüyor. Ama insanın günlük DHA ihtiyacı, 600 miligram. Norm, ALA asitlerinin de kötü olmadığını söylüyor. Bazı araştırmalar bu asitlerin kalp sağlığı üzerinde pozitif etkisinin olduğunu söylüyor. (DHA gibi) Ama beyin gelişimi ve sağlığı için sadece DHA'nın etkisi var. Özet olarak Norm, hastalık riskini düşürmek ve sağlığı korumak için balık, balık ürünleri, yosun yağı ve DHA tabletleriyle günde 600 miligram DHA asidi almak gerektiğini savunuyor.
CİPS YERİNE CEVİZ YİYİN
SİZ doktorları olarak, ALA asitlerinin de sağlıklı olduğuna ve Omega-6 ile doymuş yağ içeren yiyecekler yerine bunları içeren besinleri tüketmenin akıllıca olduğuna inanıyoruz. Anlamı şu:
Atıştırmak istediğinizde çikolatalı cipsler yerine ceviz yiyin. Ceviz; kabuklu yemişler arasında en fazla Omege-3 içeren yiyecek. Günde altı tane ceviz yemek, kalp krizi riskini yüzde 60 düşürüyor. n ALA içeren kanola yağı, daha iyisi DHA katkılı kanola yağı kullanın.
Buğday yerine chia tohumu kullanın. İnsanlar çok az DHA tüketiyor, günde 600 miligrama ulaşabilmek için DHA takviyesi içeren tabletleri öneriyoruz. DHA beyin sağlığı için elzemdir. BİZ güne DHA hapları alarak başlarız. Kahvaltıda ya da atıştırmalık chia tohumlarıyla yapılmış muffinleri yeriz. Ayrıca doymuş yağlardan da uzak dururuz.
SAĞLIĞINIZ İÇİN AFFETMELİSİNİZ
Siz çocukken, beslediğiniz kurbağa yavrusunu tuvalete atan babanıza hâlâ kızgın mısınız? Bazı şeyleri unutamasanız bile affetmeniz için zaman gerekebilir. Öfkenize sarılmanız, ilişkinizin tansiyonunu yükselmekten daha fazla şeye sebep olabilir. Kalp sağlığınız da acı çeker. Bazı adaletsizlikleri unutmak zordur ama bazı şeylerin peşini bırakmamak ekstra hasara yol açar. Örneğin, ebeveynleri veya arkadaşları tarafından derinden yaralandıkları, ihanete uğradıkları anları tarif eden liseli gençlerin kan basıncının yükseldiği görülmüş. Bu olayları hâlâ affedememiş olanların kan basıncının normal seviyeye dönmesi daha uzun zaman almış. Kardiyovasküler sisteminizin stres sonrası stabilize olmakta sorun yaşaması kalbiniz için kötü haberdir. Stresin fiziksel ya da duygusal olması fark etmez. Yüksek kan basıncı; kalp hastalığı ya da gelecekte hastanelerin ilgili laboratuvarlarına yapacağınız bir ziyaret anlamına gelebilir. Peki sizi meşgul etmemesi için ne yapmalısınız? Yapacağınız ilk şey, ne olursa olsun stres miktarınızı düşürmek. İkincisi; formda olmak. Formunu koruyan insanların kalp atışları daha çabuk normal seviyeye döner. Üçüncüsü birini bağışlayın! Sadece kalbiniz için değil; kin tutmayan insanlar affedemeyenlere oranla daha az acı çeker, daha az öfke ve endişe duyar. Affetmek, sizi strese sokan veya acı veren insanları ve durumları sineye çekmek demek değildir. Affetmek, moral bozucu deneyimlerin duygusal ve fiziksel sağlığınıza zarar vermesine engel olmaktır.
3 dakikada sağlıklı hücre!
Biraz vaktiniz var mı? Çok az bile olsa, bunu genlerinizi kontrol etmek için kullanabilirsiniz. Üç dakikalık bir egzersiz, hücrelerinizin diyabeti uzak tutmak için harekete geçmesini sağlayabilir. Diyabete yol açan genlerinizi ortadan kaldıramazsınız ama kendilerini göstermelerini engelleyebilirsiniz. Nasıl mı?
Üç kez üç saniye yeterli
Kondisyon bisikletinde haftada üç kez 30 saniyelik hızlı sürüş yapan erkekler -4 ila 6 arası- hücrelerinin insüline karşı hassasiyet geliştirmesini sağlamış. Bu da, yiyeceklerden hücrelerine daha fazla enerji (glukoz) alabildikleri anlamına geliyor. Yani diyabette yaşananın tam tersi! (Diyabetle ilgili endişeleriniz yok mu? Peki, onunla beraber gelen halsizlik, yorgunluk ve körlüğe ne demeli?)
Yürümek gerekir
Birçok erkeğin ön sevişmeye ayırdığı süre kadar bir zaman diliminde egzersiz yapmak hücrelerinizi harekete geçiriyor. Ama bu sadece haftada üç dakikalık egzersizle yetinmeniz gerektiği anlamına gelmiyor. (Ya da daha uzun ön sevişme yaşamayacağınızın...) Mikro egzersizler kilonuzu olması gereken seviyede tutmaz. Kaslarınızı, kemiklerinizi ve kalbinizi güçlü kılmaya, ruh halinizi sabit kılmaya ve düzenli fiziksel aktivitenin tüm yararlarını karşılamaya yetmez. Her gün en az 30 dakika yürümeli, haftada üç kez 10'ar dakika ağırlık çalışmalı, yine haftada üç kez 20'şer dakika ter atmalısınız. (Seks yaparak da ter atabilirsiniz... size kalmış!) Yapın ve faydasını görün...
KAHVALTIDA İÇİLECEK EN FAYDALI 3 İÇECEK
Kahvaltıyla birlikte içtiğiniz içecek sadece uyanmanıza yardımcı olmaz, aynı zamanda sizi güçlendirir ve enerji verir. İşte, kahvaltıda içebileceğiniz üç önemli içecek.
Kahve : Günde dört kez büyük bir fincan içenlerde yumurtalık kanseri, karaciğer kanseri ve diyabet riskini azaltır. Kahve ayrıca erken ölüm riskini de düşürür. Çünkü kahve bitkisindeki bileşikler, Alzheimer ve Parkinson hastalığıyla savaşır. Aynı zamanda, uzun toplantılarda uyanık kalmanızı sağlar...
Elma suyu : Beyindeki en önemli kimyasallardan biri olan, hafıza ve öğrenme yetisini güçlendiren 'asetilkolin' maddesini besler. Uzmanlar bir araştırmada; yaşlanma etkileri görülen fareleri elma suyu konsantresiyle beslemiş. Sonuç olarak, farelerin beyinlerindeki 'asetilkolin' seviyesinin düşmediğini ve hafıza testlerinde daha başarılı oldukları görülmüş. Pek çok bilim adamı, insan hafızasının tatlandırılmamış elma suyuyla geliştiğine inanıyor!
Portakal suyu : Eklemlerdeki iltihaplanmayı rahatlatır. İçerdiği C vitamini iltihaplanmayı önlerken, 'beta-cryptoxanthin' ise eklemleri korur. Sabah içeceğinizin, 300 mg DHA (iltihaplanmayı önleyen Omega-3) içermesine dikkat edin. Bu sayede sadece eklemlerinizin ve damarlarınızın sağlığını korumakla kalmaz, aynı zamanda daha güçlü bir hafızaya ve görme yeteneğine sahip olursunuz.
KÜÇÜK TABAK ZAYIFLATIYOR!
Fırında tavuk yaparken hâlâ babaannenizin tarifini mi kullanıyorsunuz? O zaman kendinize şunları sorun: Aileniz ne kadar geniş? Babaannenizin ailesi ne kadar genişti? Mesela babaanneniz 1936 basımı kitaptaki tarife göre tavuk pişiriyorsa; yaptığı yemek 14 kişiye yetiyordu! Ve kişi başına 228 kalori düşüyordu. Şimdi 10 kişiye servis yapılıyor ve kişi başı 576 kalori düşüyor.
İçini sebzeyle doldurun
Mutfağınız, normal porsiyon ölçüsünü belirlemeniz için en uygun yer. Tabağınızı sebzeyle doldurarak ve servisleri küçülterek işe başlayın. Yapılan bir araştırma; büyük tabak kullananların, küçük tabak kullananlara oranla yüzde 50 daha fazla yiyecek tükettiğini belirlemiş. Doğru oranda yiyecek tüketmek için akşam yemeğinde küçük tabak ve salata çatalı kullanın. Yemekten 25 dakika önce 70 kalorilik sağlıklı yağ alın. (Üç ceviz, bir çay kaşığı zeytinyağı gibi...) Yavaş yiyin ve en önemlisi, doyduğunu söylediği zaman vücudunuza kulak verin.
Ekonomik kriz sizi çöküşe geçirmesin!
Maddi sorunlarla boğuşurken ruh sağlığınızın güme gitmesine izin vermeyin. Derdinizi anlatarak, spor yapıp ter atarak ve muz yiyerek kendinizi iyi hissedin.
Banka hesabınız çöküşe geçtiği zaman sizin ruh haliniz de bu durumun bir aynası haline gelir. Eğer depresyonla başetmekte zorlanıyorsanız, bu adımları izleyebilirsiniz:
KONUŞUN: Talk-show programlarımızdan tutun da açık oturumlara kadar birçok yerde herkes konuşuyor ancak bu konuşmalar amacına varamıyor. Ne yazık ki, birçoğumuz spor, diziler veya medyanın ilgi gösterdiği şeylerden başka konuları konuşamıyoruz. Depresyonun etkilerini azaltmak için en önemli çözüm yollarından birisi konuşma terapisidir. Altı hafta süren konuşma terapilerinin depresyon ilaçlarına oranla depresyon etkilerini yüzde 60 azalttığı görül müştür. Konuşmak için ille de bir terapiste ihtiyacınız yok; arkadaşlarınız, eşiniz hatta taksi şoförüyle bile sıkıntılarınızı konuşarak rahatlayabilirsiniz.
SPOR İYİ HİSSETTİRİR
MUZ YİYİN: Her gün bir muz yemek size kendinizi iyi hissettirir. Muz sayesinde beyindeki serotonin hormonunun salgılanması artar. Bu sayede depresyon etkileri için terapiste gitmeye daha az ihtiyaç duyarsınız.
TERLEYİN: Uzun zamandır spor yapmıyorsanız, eşofmanınızı giyip spora başlama fikri bile size kötü gelebilir ancak; yapılan araştırmalar egzersizin birçok antidepresan ilaca oranla daha fazla etkili olduğunu gösteriyor. Çünkü egzersiz size kendinizi iyi hissettiren kimyasalların salgılanmasını artırır. Bazen aksiyon motivasyondan önce gelir ve eğer kendinizi depresif hissediyorsanız; motive olmadan önce aksiyona başlamanız gerekebilir.
YOGAYI DENEYİN: Bu tür bir egzersiz özellikle de nefesle ilgili olduğu için depresyon belirtilerini azaltır ve ruhunuza iyi gelir. Doğru nefes teknikleriyle birlikte rahatlama hissedilir ve beyin fonksiyonları da düzene girer.
YAŞADIKLARINIZI YAZIN
Stresinizi azaltmak için sessiz bir yere gidin, rahatlayın ve derin nefes alın. Daha sonra beyninizde kendinizi iyi hissettirecek senaryolar yazın. Sıcacık bir kumsalda güneşlendiğinizi düşünün...
Günlük tutun; her gün yaşadığınız ve minnet duyduğunuz üç olayı bu günlüğe yazın. Ulaşılabilir hedefleriniz olsun çünkü; karşılanmayan beklentiler stresinizi daha da artırabilir.
Yazarken sevdiğiniz bir müzik de dinleyin. Müzik ruh halinize çok iyi gelir ve yapılan araştırmalar müziğin kalp atışlarını hızlandırdığını ve tansiyonu dengelediğini de göstermektedir.
AĞIRLIK KALDIRIN, STRESTEN KURTULUN
Evle iş arasında mekik dokumaktan bıktınız mı? Sorun yok. İşinizle ilgili küçük çaplı bir kriz mi çıktı? Dert etmeyin! Strese girdiğiniz durumlarla baş etmenin çok kolay bir yolu var: Ağırlık çalışmak!
GÜÇLÜ KASLAR
Kas yoğunluğu sağlıklı düzeyde olan kişilerin, stresle çok daha kolay başa çıktığı saptandı. İster ağırlık kullanın, ister makine veya kendi vücudunuzu, kaslarınızı güçlendirdiğiniz takdirde; stresten bir adım uzak durmayı başardınız demektir. Stres kapınızı çaldığında, kaslarınız hiç çaba sarf etmeden durumdan kurtulmanızı sağlar.
DENGE SAĞLAR
Kas yoğunluğunuz yeterliyse; strese girdiğiniz anda tansiyonunuz daha çabuk dengelenir. Güçlü kasların sağladığı bu denge, kalp ve atardamarlarınız için çok önemlidir. Ayrıca stresten kurtulmanın bir diğer yolu da siyah çaydır. Siyah çay içen erkekler stres sayesinde artan tansiyon ve çarpıntının önüne geçebilir. Çay içerken arkadaşlarınızı davet etmeyi de unutmayın! Gülüp eğleneceğiniz bir sohbet de sizi stresten kurtarır.
ÇORBA VE SALATA İÇİN REZENE İDEAL
Yemek yapmaya vaktiniz olmadığında hazır konserve çorbalar imdadınıza yetişebilir. Ama sizi yeterince beslemez. Peki, hem iyi beslenip, hem de kolayca yapabileceğimiz bir öğün nasıl olur? Çorbanıza rezene katın! Rezeneyi tavuktan, domatese kadar birçok çorba çeşidinde kullanabilirsiniz. Hastalıklara karşı savaşan flavonoid'leri bol miktarda içeren bu yeşilliği küçük küçük doğrayıp çorbalarınıza katın... Noodle'lı (Çin makarnası) çorbalardan da uzak durun çünkü; bu tür çorbalar doymuş yağ ve trans yağlar içerir. Eğer çorbayla birlikte salata da yiyorsanız, salatanızı da rezeneyle süsleyip, tatlandırabilirsiniz.
ISPANAK YİYENLER KIVRAK ZEKALI OLUR
Ofisinizde daha da başarılı olmak istiyor musunuz? O halde öğle yemeğinde ıspanak yiyin! Ispanak öyle faydalı bir sebzedir ki, beyninizi kıvraklaştırır. Haftada üç ya da daha fazla porsiyon ıspanak veya yapraklı bir başka yeşil sebze yemek zihin yaşlanmasını yüzde 40 yavaşlatır. Bir başka deyişle, yeşil yapraklı sebzeler beyin yaşınızı beş yaş gençleştirir.
BEKLETMEDEN PİŞİRİN
Peki bu sebzeler neden özellikle beyniniz için faydalıdır? Çünkü bu sebzeler beyinle dost olan 'karotenoid' ve 'flavonoid' içerir. Ispanağınızı saklarken özellikle serin bir yerde muhafaza etmeye özen gösterin. Böylece içeriğindeki karotenoid'leri daha iyi korumuş olursunuz. Ayrıca taze ıspanağınızı pişirmek için buzdolabında çok fazla bekletmeyin. Eğer dört günden fazla bekletirseniz, tüm besleyici özelliğini yitirirsiniz.
Mutfaktaki ziyanı azaltın!
Alışveriş yapıp aldığınız ürünleri pişirmemek; sadece birkaç kanal izlediğiniz halde 172 kanallı kablolu yayına para ödemeye benzer. Yani bu durum para kaybıdır. Peki, aldığınız ürünleri nasıl ziyan etmeden kullanabilirsiniz?
Baharatla tatlandırın
Sebzeleri buharda pişirin: Kaynatmak, sote etmek veya kızartmak bazı sebzelerin besin değerlerinin kaybına yol açar. Onları ancak buharda pişirdiğiniz zaman besin değerlerini korursunuz. Aynı zamanda kötü kolesterol seviyesini de azaltırsınız. (Buharda pişmiş pancar, havuç, patlıcan, bezelye ve kuşkonmaz için bu durum geçerli olabilir) Buharda pişirirken lezzet vermesi için sarımsak, soğan, sirke ve dilediğiniz bir baharatı katabilirsiniz.
Yağlamak iyi gelir: Biraz zeytinyağı veya kanola yağı hem gıdalara lezzet katar hem de vücudunuzun gıdaların vitaminlerini ve minerallerini absorbe etmesine yardımcı olur.
Yıkayarak yiyin
Soslayın: Yemeğinize kattığınız domates sosu, likopen seviyesini artıracağı için kalp hastalıkları riskini de azaltır. Domatesi çiğ yemek istiyorsanız doğrayın veya püre yaparak yemeklerinize katın.
Kabukları kalsın: Kabuk doğrayıcınızı bir kenara atın. Bazı sebzelerin kabukları, insana sağlık veren fito kimyasallarla doludur ama bazıları da böcek zehri içerebilir. Eğer sebzeleri kabuklu yemeyi seviyorsanız, organik patatesleri tercih edin. Diğer sebzeleri de bolca yıkayın.
Dondurarak saklayın: Birçok sebze ve meyve tam olgunlaşmadan toplanır. Bu noktada hızla besin değerlerini kaybetmeye başlarlar. Dondurulmuş gıdalar da tam olgunlaşmadan toplanır ve dondurulur. Donduruldukları için besin değerlerini kaybetmezler.
FAYDALI 'ABUR CUBUR' DA VAR!
İşyerinde yorucu bir gün geçirdiğinizde, hiçbir şeyi umursamadan şekerli bir şey yemek istiyorsunuz... Bu atıştırmalık sizi kısa sürede mutlu etse de, uzun vadede birçok zararlı sonucu doğurabiliyor. Sağlığına zarar verebilecek, bol kalorili gıdaları yemek yerine onların yerine geçen, sizi iyi hissettirecek ve sizi teselli edecek başka şeyler yiyebilirsiniz.
Tuz yerine safran
1- Tahıllı gevrek: Yüzde yüz sağlıklı tahıl içeren ve doymamış yağ içermeyen bu gevrekler, size enerji veren yüklü bir B vitamini kaynağıdır. Bu sayede depresyon hissi azalır.
2- Safranlı gıdalar: Yapılan araştırmalar safranın hiçbir yan etkisi olmadan depresyonun belirtilerine karşı mücadele verdiğini saptamıştır. Özellikle Hint ve Asya mutfağında geniş bir yere sahip olan safran, hiç ucuz değildir. Safranı tuz yerine tavuk, et ve sebze yemeklerinde bir tutam kullanabilirsiniz.
3- Dün geceden kalan somon balığı: Balıkların içerisinde bulunan yağlar sayesinde bolca balık tüketen kişilerin daha az depresyona girdikleri saptanmıştır. Bir önceki akşamdan kalan somon balığı veya konserve sardunya balığı yiyebilirsiniz.
KÖTÜ KOLESTEROLE KARŞI KALSİYUMLU D VİTAMİNİ ALIN
Kolesterolünüzü düşürmek için kilo vermeye mi çalışıyorsunuz? O zaman çabalarınızı sonuçlandırmak için bir tane kalsiyumlu D vitamini kapsülü yutun. Bu anahtar vitamin tüm yararlarının yanı sıra; kolesterolünüzü düşürmeyi sağlar ve kilo verme gücünüzü hızlandırır.
Kilolar hızla azalır
Günde 800 mg'dan az kalsiyum alan aşırı kilolu kadınlar bu ek besini aldığında, kolesterol seviyeleri bu ek besini almayan kişilerden daha fazla olmuştur. Ancak, ek besini alanların kolesterolleri daha iyi hale gelir yani; kötü kolesterolleri azalır. İyi kolesterol seviyeleri ise artar ve kiloları hızla azalır. Peki neden? Bilmiyoruz! Fakat kesin olan şu ki, son kolesterol testinizin sonucu mükemmel de olsa, kalsiyum ve D vitaminini es geçemezsiniz. Bu bileşim özellikle kemikleriniz, bağışıklık sisteminiz, damarlarınız için hayati önem taşır. Bu bileşen, bazı kanser türlerinin ortaya çıkma riskini azaltır ve şeker hastalığı riskiyle de savaşır. Her gün düzenli olarak 1200 mg kalsiyum ve 1000 IU D-3 vitamini alın. Kalsiyumu ikiye bölerek, iki dozda da alabilirsiniz.
İndirim: "Öğrenciyim be abi indirim yapamaz mısın?" demagojisini üniversitenin ilk yıllarından itibaren öğreniriz. Bir üst sınıfa geçtikçe bu alanda uzmanlığımız artar! Nedense liseli yıllarımızda hiç aklımıza gelmedi.
Tabii bu demagoji her zaman işe yaramaz. Hatta başımıza bela bile olabilir. Mesela son model arabasını yıkattıran bir öğrencinin oto yıkamacısına; "Öğrenciyim be abi indirim yapsana" demesi incelenmesi gereken bir vakadır.
Burs: Elimizde öğrenci belgesi, vesikalık fotoğraf, ikametgâh, babanın maaş bordrosu, adlî sicil kaydı ve daha nice belgeyle burs ararız. Aslında adını ilk defa duyduğumuz belgeleri nereden nasıl alınır gibi hayati vatandaşlık bilgilerini öğrenmemiz hiç de fena olmaz! Burs bulamayanların tesellisi; "En baba burs, babadan gelen burs" sözüdür. Bazıları ise okuldan mezun olmayı hiç istemez. Zira mezun olup işe girince öğrenciyken aldığı bursun yarısı kadar maaş almaktan korkar!
Öğrenci işleri: Araştırmalara göre öğrenci milletinin kampüs içinde kantinden sonra en çok yolu düştüğü mekân öğrenci işleriymiş. Belki merak edersiniz diye: Vize-final haftası haricinde öğrencilerin en az yolu düştüğü mekân ise kütüphanelermiş! Öğrenci belgesi, transkript, gibi bilumum üniversiteyle ilgili belgeleri öğrenci işlerinden temin edebiliriz ancak. 'Bugün git, yarın gel!' gibi durumlar üniversitesinden üniversitesine göre değişir diyorlar.
Vize-final: Vize-final haftaları biz öğrencilerin kâbuslu günleridir. Sabahlayıp, bir 5 dakika kestireyim diyen sonra da sınavı kaçıran arkadaşlarım çok olmuştur! Bir üniversitelinin başına gelen en kötü şey sadece bu değildir. Örneğin, günlerdir bir dersin sınavına çalışırsın. Hiç kitabın yüzüne bakmamış, sınıf arkadaşının şuradan soru gelebilir tahminine; "yok abi oradan gelmez boşuna çalışma" cevabı verirsin. Ama ne hazin ki hoca 2 soru sorar ikisi de o sayfadan. Bizzat yaşanmıştır!
Dersler: İstediğin hocadan ders alamazsın Kredi yetmez Seçimlik derste kontenjan bitmiştir Ders kayıt haftası harbiden çile bülbülüm çile dedirtecek bir haftadır. Sağ salim derslerini seçtiğinde derin bir nefes alırsın! Okulu 8. seneye uzatan aynı bölümden birisine; "Neden bu kadar uzadı, dersler çok mu zor?" gibi bir soru sorduğunuzda "Çift dikiş gidiyorum ve daha iyi öğreniyorum." yanıtını alabilirsiniz. İnanmayın
Gencin hayali mutlu evlilik
SABAH'ın TNS Piar'a yaptırdığı araştırmaya göre gençlerin gelecekten ilk beklentileri ne para ne de kariyer. Kızların yüzde 65'i, erkeklerin yüzde 59'u "Önce mutlu evlilik" diyor.
Gelecek beklentisi mutlu bir evlilik
Gençler kendilerinden memnun ve gururlu. Ancak gençlerin gelecekten ilk beklentileri ne kariyer ne de para. Onların gelecek beklentisi mutlu bir evlilik.
Gençler gelecekten ise ilk sırada ne para ne işte başarı değil, mutlu bir evlilik bekliyor. Kızların yüzde 65'inin erkeklerin de yüzde 59'nun ilk sıradaki beklentisini "mutlu evlilik" oluşturuyor. Kızlar gelecekten 5 büyük beklentilerini, mutlu bir evlilik, yüksek eğitim, işte başarı, iyi dostlara sahip olmak, kültürlü ve bilgili olmak şeklinde sıralanırken, erkekler mutlu evlilik, işte başarı, yüksek eğitim, iyi dostlara sahip olma, çok para sahibi olmak diyor. Gençlerin şu anda hayatlarındaki en büyük amaç ise eğitimlerini başarı ile tamamlamak. Gençlerin yüzde 30'u ilk amaçlarının bu olduğunu yüzde 25'i ise meslek ve kariyer sahibi olmak olduğunu vurguluyor. Araştırma günümüz gençliğinin kendisiyle barışık, yaşadığı hayattan çok da şikayetçi olmadığını ortaya koyuyor. Ne kadar eğlendikleri iyi vakit geçirip geçirmedikleri sorusuna ise çok ve oldukça iyi yanıtı verenlerin yüzdesi de 41.
KENDİLERİ İLE BARIŞIK
Gençler genel olarak hayatlarından memnun ve iyi vakit geçiriyorlar. Sahip oldukları hayata 5 üzerinden 3.5 veriyor. Üniversite mezunu olanların yüzde 84'ünün "kendinden çok memnun olması" eğitimin gençlerin mutluluk düzeyini etkilediğini gösteriyor. Kendini değerli bulan gençlerin oranının yüzde 90'lara ulaşması gençlerin kendileriyle barışık olduğunu kanıtlıyor. Kendisiyle gurur duyan gençlerin oranı ise yüzde 89. Gençlerin yüzde 79'u ailelerinin kendileriyle az ya da gurur duyduklarına inanıyor. Gençler en belirgin olarak kendilerini neşeli, sıcak, iyimser, hareketli ve gerçekçi olarak değerlendiriyor. Daha düşük oranlarda da kendilerini şanslı ve takıntılı düşünüyor. Gençler pek şanslı olduklarını ise düşünmüyor. Az oranda da olsa kendilerini şanslı ve takıntılı değerlendirdikleri de görülüyor. Kızlar kendilerini neşeli, sıcak, hareketli, heyecanlı, titiz, uysal, meraklı olarak değerlendiriyor, erkekler ise cesur ve hırslı. Erkeklerin yüzde 69.1'i kendilerini cesur, yüzde 59.6'u hırslı olarak tanımlıyor.
GELECEĞE KUŞKU VE İYİMSERLİK
Gençler gelecekteki günlerin onlar için daha kolay ve daha eğlenceli olacağına inanıyor olsa da kuşkuyu da elden bırakmıyor. Zor bir geleceğin kendilerini beklediğini düşünenlerin oranı yüzde 32.4, iken daha kolay ve eğlenceli bir geleceğe inananların oranı yüzde 32.4. Geleceğin kendileri için kolay mı zor mu olacağı konusunda fikri olmayan gençlerin oranının ise yüzde 36.3 olması, iyimserlik, kötümserlik ve kuşku oranlarına sahip gençlerin birbirine çok yakın olduğunu gösteriyor. Ancak erkekler kızlara göre gelecek konusunda daha çok belirsizlik taşıyor ve kendilerini daha zor bir hayatın beklediğini düşünüyor. Kızlar arasında gelecekte zor ve daha az eğlenceli bir yaşam olasılığına inananların oranı yüzde 27.4 iken, erkeklerde bu oran 35.3. Gençlerin yüzde 64.5'i gelecekte saygın ve zengin bir çevreye sahip olacağını düşünüyor. Gelecekten beklenti ile geleceğe inanç soruları dikkate alındığında gençlerin beklentilerinin inançlarından daha yüksek olduğu görülüyor. Örneğin gelecekten beklentide ilk sırada yer alan "mutlu evlilik", gelecekte bunun olacağına inanıyorum sıralamasında 7. sıraya geriliyor. Gençler gelecekte saygın ve zengin bir çevreye sahip olma inancını "çok zengin olacakları" olasılığından daha yüksek görüyor. Yine de gençlerin yüzde 51.2'sinin yani yarısının gelecekte çok zengin biri olma inancını taşıdıkları dikkat çekiyor. Hobileri, spor faaliyetleri ile sosyal açıdan da zengin bir yaşam süreceğine inanan gençlerin oranı yüzde 47.
KAYBETME KORKUSU YAŞIYORLAR
Gençlerin yüzde 78'nin en büyük endişesini "sevdiklerini kaybetmek, sevdiklerinin ölmesi" oluşturuyor. İkinci endişeleri sağlık problemi yaşamak, üçüncü ise "kötü ve mutsuz" evlilik yapmak alıyor. Bu endişenin oranı yüzde 41.3. Gençleri en az endişelendiren konu ise evlenememek. Ancak bu endişe 18 yaş üstü kızlarda daha yüksek. Bu endişe genelde yüzde 8.6 iken 18 yaş üstü kızlarda yüzde 11.2. Gençleri en çok mutlu eden "huzurlu bir aile yaşantısı." Araştırmanın birçok bölümünde gençlerin buna atıfta bulunmaları da huzurlu ve mutlu bir aile yaşamının gençlerin huzuru ve mutluluğu için ne kadar elzem olduğuna işaret ediyor. Gençlerin mutluluk kaynakları arasında ikinci sırayı yüzde 62 oranı ile iş hayatında başarı alırken, üçüncü sırada yüzde 41 oranı "aşk yaşamak" alıyor. Gençlerin fobileri arasında ilk sırayı hayvan korkusu alıyor. Yüzde 31.5'i örümcek, böcek, fare, kedi, köpek gibi hayvanlardan korkuyor. Yükseklik, kararlık ve ölüm de diğer korkuları.
En çok kazandıran meslekler
Ülkemizin istihdam ve geleceği konusunda ciddi bir planlama yapılamaması yüzünden yüzbinlerce üniversiteli, mezuniyet sonrası iş bulamıyor. Uzmanlar, adayların tercihlerinde istihdam imkanlarını da gözönüne almalarını öneriyorlar.Gençler, tercihlerini yaparken geleceklerini garanti altına alabilecekleri bölümlere öncelik vermeye özen gösteriyor.
Bugün Gazetesi'nin haberine göre son dönemlerde üniversiteli işsizlerin artması, gençleri, sevdiği meslek yerine para kazandıran alanlara yöneltiyor. Her şeye rağmen yıldızı sönmeyen tıp, hukuk, mühendislik, psikoloji gibi mesleklerse popülerliğini koruyor. Tercihinizi yaparken; hangi mesleğin sizin için uygun olup olmadığını anlamak için ilgi ve yeteneklerinizi göz önünde bulundurmayı unutmayın...
BİLGİSAYAR MÜHENDİSLİĞİ
Bilgisayar mühendisleri, programların neyi yapabileceği neyi yapamayacağı, programların belirli bir görev üzerinde nasıl etkili bir performans gösterebilecekleri, programların saklanmış bir veriyi nasıl yazıp okuyabilecekleri, programların nasıl daha akıllı çalışabilecekleri, insan ve programların birbirleriyle nasıl bir iletişim içerisinde olacakları konuları üzerinde çalışır.
ENDÜSTRİ MÜHENDİSLİĞİ
İnsan, bilgi, malzeme, ekipman ve süreçlerin kullanılması, geliştirilmesi ve yönetimi ile ilgili mühendislik dalı. Endüstri mühendisleri; zaman, para, malzeme, enerji gibi kaynakların verimli kullanımına ve mühendislik hizmetlerinin kalitesini artırmaya yönelik çalışmalarda bulunur.
ELEKTRİK-ELEKTRONİK MÜH.
Elektrik ve Elektronik Mühendisleri en yaratıcı ve zor işleri başaran modern teknolojilerin öncüleridir. İşleri genellikle haberleşme ağları ve süper bilgisayarlardan sayısal kontrol sistemleri ve modern cihazlara kadar her şeyi tasarlamak, üretmek ve geliştirmektir.
REKLAMCILIK
Reklamcılık, insanları gönüllü olarak belli bir davranışta bulunmaya ikna etme, belirli bir düşünceye yöneltme, dikkatlerini bir ürüne, hizmete, fikir ve kuruluşa çekmeye çalışma sanatıdır. Meslek günümüzün ve geleceğin vazgeçilemeyecek mesleklerin arasında geliyor.
MAKİNA MÜHENDİSLİĞİ
Mühendislik faaliyetlerinin en eskisi ve en geniş mühendislik alanı olan makine mühendisliği, makineler, enerji ve imalat yöntemleri ile ilgilenir. Makine mühendisleri takım tezgahlarının yanı sıra endüstrinin tüm dalları için makinalar ve donanımlar tasarlar ve imal ederler.
ULUSLARARASI FİNANS
Bu sektörde uluslar arası finans piyasalarından kaynak sağlayıp bunu en verimli şekilde yatırıma dönüştürmeye gayret eden, banka, sigorta ve borsa şirketlerinde yönetici olarak çalışabilecek kişilerdir. Türkiye’de faaliyet gösteren uluslarası şirketlerde finansal analist, strateji planlama yöneticisi ve borsa uzmanı olarak çalışabilirler.
YAZILIM MÜHENDİSLİĞİ
Bu alandaki kişiler bankacılık, otomotiv, telekomünikasyon vb. sektörler olmak üzere her alanda kullanılan bilgisayar sistemlerinin, yazılım tasarımını hazırlayıp sisteme entegre ederler. Özel ve kamu sektöründe çalışmaktadırlar. Fikir üretimine dayalı bir iş olduğundan yazılım mühendislerinin kendi işlerini kurma olanakları da mevcuttur. İnternette kişisel bilgilerin çok rahat kullanılması güvenlik programlarını hazırlayanların önemini artırmıştır.
MOLEKÜLER-BİYOLOJİK
Genel çalışma alanı biyolojik olayların molekül yapısı ve hücre işlevlerinin araştırılması. Tarım çevre ve orman bakanlığı’na bağlı kuruluşlarla adli tıp ve kriminoloji labaratuvarı iş imkanı sağlıyor. Özel sektörde sağlık ve biyoteknolojik çalışma yapan kurumların çeşitli üretim aşamalarında moleküler biyoloji ve genetik uzmanları tercih ediliyor.
GELECEĞİN MESLEKLERİ
Teknolojik gelişmeler ve küreselleşme, ilerleyen zamanlarda birçok mesleğin pabucunu çöpe atacağa benziyor. Adına pek aşina olmadığımız Sanal Market İşletmeciliği, Yapay Zeka Pazarlamacılığı gibi birçok meslek gündelik yaşamımızın bir parçası olmaya hazırlanıyor.
İşte yarının meslekleri:
YAPAY ZEKA PAZARLAMACISI
Düşünce sisteminin elektronik cihazlara aktarılması sonucu ortaya çıkacak ürünlerin satılmasıyla oluşacak bir pazar.
NANO YAPI MÜHENDİSLİĞİ
Nano teknoloji ile inşaat, yapı sektörüne kullanılan ürünler maksimum düzeyde geliştirilerek kullanılacak. Geleceğin mimar ve mühendislerine benzer işleri yapanlar sadece yaratıcılıklarını kullanacaklar. Çünkü tüm hesap ve çizimleri, robotik sistemler yapacak.
GEN TERAPİSTLİĞİ
Bozuk genlerin tespiti ve düzeltilmesi ile ilgilenen, hatta gen haritasına göre ileride hastalıklara yol açacak genleri önceden tespit edip, önlem alacak programları geliştirenlere Gen Terapistleri denecek.
ALTERNATİF BESİN MÜHENDİSLİĞİ
Beslenme için gerekli maddelerin konsantre ve karma tabletlere, sıvılara dönüştürülmesiyle uğraşacak.
MESLEĞiNiZi ÜNiVERSiTE BELiRLEMESiN
Rehber Öğretmen Fatma Köknar, üniversite adaylarının tercihlerinde dikkatli olmalarını söyledi.
FİNAL Dergisi Dershanesi Rehberlik Birimi'nden Fatoş Kökmen, tercih aşamasında öğrencilerin yaşadığı en büyük sorunun, adayların amaç belirlememiş olmaları ve meslekler hakkındaki bilgilerinin yüzeysel olması olduğuna dikkat çekti. Kökmen, son yıllarda tercihlerde gözlenen yanlışlıkları şöyle aktardı:
"Adayların bir kısmı meslek seçiminden çok mezun olacakları üniversite üzerinde duruyor. Dolayısıyla kendilerine uygun olup olmadığına dikkat etmeksizin yanlış meslekler seçmelerine neden oluyor. Ayrıca yine birçoğu tercihlerini çevrelerinin telkinlerine göre karar veriyor. Sonuçta yanlış tercih yapanlar, sonrasında hayal kırıklığı ve zaman kaybına uğruyor."
GENÇ VE MESLEK SEÇİMİ
Lise son sınıftaki öğrencilerin Öğrenci Seçme ve Yerleştirme sınavlarına (ÖSYS) girmesi bir bakıma ilerde çalışacağı iş alan(lar)ını ve mesleğini belirtmek anlamına gelmektedir. O halde meslek seçimi öncesindeki bir adayın öğrenmesi gereken bilgi ve tutumları şu şekilde özetleyebiliriz. · Mesleki tercihler ilk ve orta öğretim boyunca verilecek kararlara ve yapılacak tercihlere yakından bağlıdır. O halde mesleki tercih, lise son sınıftan çok önce temel öğretim son kademesinde (sekiz yıllık ilk ve orta okulun sonunda) gireceğiniz orta öğretim kurumunun yapısına bağlı olarak değişecektir.
· Lisedeki alanınız ve aldığınız seçmeli dersler de mesleki tercihlerinize yön verecektir. Sosyal bilimler alanında öğrenim gören bir öğrencinin hiç bir kısıtlama olmamasına rağmen Sayısal Puan ile öğrenci alan yüksek öğretim programlarını istemesi onun başarı şansını düşürecektir.
· Mesleki tercihinizi yapmadan önce kendinizi tanıyınız. Kendinizi tanıyabilmeniz için ise, şu soruları irdeleyiniz.
· Beden ve boy durumum nasıl? Bazı meslekler belirli bir boy ve ağırlıkla sahip kişiler talep ederler.
· Beş duyu organının işlerliği meslek seçiminden önemlidir.
· Kişisel özellikleriniz ile yapacağınız meslekler arasında yakın ilişkilervardır. Duygusal ve sosyal olgunluğunuz, kendinize güven dereceniz, girişkenlik ve ataklık meslek seçiminde göz önünde bulundurmanız gerekenlerden yalnızca bir kısmıdır.
· İlgileriniz de meslek seçiminde önemlidir. Neleri yapmaktan ve neleri yapmamaktan hoşlanıyorsunuz? Serbest zamanlarınızda nelerle uğraşıyorsunuz.? Bunlar size seçeceğiniz meslek konusunda ip uçları verir.
· Okul başarınız, öğrenim hayatınız boyunca başarılı olduğunuz ve başarılı olamadığınız dersler hangileri? Onlarla seçmeyi düşündüğünüz meslek(ler) arasında ilişki kurabilir mi?
· Güzel sanatların herhangi bir koluna karşı özel yeteneğiniz var mı? Kavrama gücünüz hangi alanda daha baskın?
· Aileniz sizden beklentileri ve ekonomik gücü nasıldır? Uzun süreli eğitim isteyen bir mesleğe yönelebilir misiniz?
Bu soruları cevapladıktan sonra mesleklerle ilgili araştırmanızı yapınız.
Evet, büyükler bazen can sıkıyorlar ve anlamsız yasaklar koymaktan hoşlanıyorlar ama sonuçta bunları sizi sevdikleri için yapıyorlar. Ailenizle iyi geçinmek için ufacık noktalara dikkat etmeniz yeterli, bambaşka biri olmanız gerekmiyor.
Sabah uyandığınızda nemrut nemrut gezinen tiplerdenseniz işiniz durduk yere zorlaşır. Şöyle kocaman bir gülümseme eşliğinde denen "günaydın", bu konudaki ilk adım olacak. İkincisi de yatarken içten bir "iyi geceler" demek olacak tabii. Birer yanak alın demiyoruz ama alsanız daha da iyi. Nedense özellikle anneler, çocukları zırt pırt öpünce pek mutlu oluyor.
Evin içinde kapalı bir kapıdan içeri girmeniz gerektiğinde mutlaka kapıyı tıklatın. Bu basit ama önemli kurala uymak işleri kolaylaştırır. Neden olduğunu siz iyi bilirsiniz!
Büyüklerinize yaptıkları işte yardımcı olmayı ihmal etmeyin. Anneniz önce masayı toplayıp sonra bulaşık makinesini yerleştirirken siz ayaklarınızı uzatıp dizi seyrediyorsanız tabii iyi geçinemezsiniz. Ev işlerinde üzerinize biraz sorumluluk alın. Çok üşeniyorsanız yapıyor gibi görünebilirsiniz, mesela mutfağa iki tabak götürür ve o sırada anneniz tarafından görüntülenirseniz işlem tamam, beş seferde "ay neler oldu bizim çocuğa" dedirtirsiniz. Bir başka yol da, anneniz bulaşık makinesini boşaltırken yanında durmak. O kadar sıkıcı işlerde yol arkadaşı olmak da, gerçekten boşaltmak kadar takdir toplar.
Onları dinlediğinizi gösterin. Size bir şey anlatıyorlarsa sağ gözünüz bilgisayarda, sol kulağınız televizyonda ise o iş olmaz. Tüm dikkatinizi vererek size söyleneni dinleyin, dinlediğinizi göstermek için de daha sonra fırsatlar yakalayın. Mesela söylediği şeyi gerçekten yaparsanız şahane olmaz mı? Bu maddede hile olmuyor maalesef.
Çok klasik bir öğüt olacak ama, anneye babaya ses yükseltmeyin. Gerçekten çok önemli bir nokta bu. İçinizden geliyorsa bile derin bir nefes alıp sakinleşin, stres canavarına boyun eğmeyin, onlara bağırmayın. Sonra durumun tamiri için harcayacağınız emek sakinleşmek için harcadığınızdan çok daha fazla olacak. Ses yükseltmemek kadar öfleyip pöfleyip göz devirmemek, ters cevap vermemek de önemli. Bunlar basit ama unutulmaması gereken şeyler. En kötüsü harçlığınızı düşünün, konsere gitmek için izin alırken çekilecek ızdırabı düşünün, değer mi?
Bir laf etmeden önce iki kere düşünün. Ebeveynler olgun davranışlar görmek isterler. Olgun bir tavır içinde olmak için aklınıza ilk geleni söylemeden önce kafanızda bir analiz yapmalısınız. Söyleyeceğiniz şeyin sonucunu iki saniye ayırıp düşünürseniz ağzınızdan bambaşka bir şey çıkabilir ve kendinizi bile şaşırtabilirsiniz. Tekrardan, harçlık, konser gibi konularla kendinizi motive edebilirsiniz.
Bir şey canınızı sıkıyorsa, bu tarz sıkıcı tavırlar takınmaktansa oturup içtenlikle konuşmayı deneyin. Ebeveynlerinizle arkadaşca ya da en azından dürüstçe konuşamayacağınızı kimse söylemedi. Bu konuda açık olun ve konuşun. Hiç değilse içinizi dökmüş ve ne hissettiğinizi göstermiş olursunuz. Beklediğiniz yanıtı o an alamasanız bile onlar daha sonra bu konuyu uzun uzun düşünecektir ve bu da bir şekilde tavırlarına yansıyacaktır. Net olarak özür dileyen ebeveyn pek azdır ama eminiz sizinkilerin de davranışlarıyla "affet evlat" dedikleri çok olmuştur.
Eğer eve arkadaşlarınız geliyorsa, ebeveynlerinize karşı saygılı olmalarını sağlamanız çok iyi olur. "Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim" lafı doğrudur. Arkadaşlarınız sizi yansıtır, o halde ebeveynlerinize adam gibi davranmaları gayet mühimdir. Özellikle olur da ev telefonundan ararlarsa "iyi akşamlar efendim"i ihmal etmesinler. Nedense özellikle babalar bayılıyor buna.
Yemekleri birlikte yemeye çalışın. Bir masanın etrafında en azından akşam yemeklerinde toplanmak aile fertlerini birbirine yakın tutar. Televizyonu kapatın, gerçekten keyif alarak muhabbet etmeye çalışın. İlla televizyon diyorsanız da bu program bir dizi değil bir yarışma olsun. Birlikte tahmin yürütür, yarışmacının aptallıklarıyla birlikte dalga geçerseniz. Bu da bir aile aktivitesi sayılmaz mı?
Birlikte dışarıda bir şey yapmayacaksınız diye bir kural yok. Beraber sinemaya gidin, sergi gezin, yürüyüşe çıkın... Birbirinizden uzak durmaya meyilli olmayın. Aile ile takılmayı fazla "cool" bulmuyor olabilirsiniz ama azıcık çaba gösterin. Ödülünü alacaksınız. Mutlaka onların da hoşlanacağı bir filme gitmek istiyorsunuzdur. Hem aile ile gidilen sinema seanslarında ikramın, mısırın, kolanın bolluğu gözleri yaşartır. Tecrübeyle sabittir.
Sizin için önemli konularda ebeveynlerinizin görüşlerini alın, sorunlarınızı onlarla paylaşın. Hayatınıza dahil edildiklerini bilmek onları mutlu edecektir. Aynı şekilde onları sıkıntılı gördüğünüz zaman dertlerini sorun, çözüm bulmak için yardımcı olmaya çalışın. Onların hayatına dahil olmak istediğinizi bilmeleri de yine mutluluk verir. Ayrıca siz kabul etmeseniz de oldukça deneyimli olmaları gibi bir gerçek var, bazı zamanlar karar vermede bu tecrübenin faydasını görebilirsiniz.
Genç olmak pek çok yükü de beraberinde getirir; ders çalışmak zorunda olmak gibi. Eğlenmeyi haketmek için sıkı çalışın. Bu o kadar da zor değil. Böylece ebeveynlerinizi o kadar mutlu edersiniz ki aranızın kötü olmasına olanak kalmaz. Ders çalışmadığınız vakitlerde de odanızda olmak, ders çalışıyor intibası yaratacaktır. Yalnız odanızdaki televizyonun ekranının kapının ters yönüne çevirip ışıkların kapı aralığından görünmemesini sağlamayı ihmal etmeyin.
Herkesin kusurları vardır. Sizin de var, ebeveynlerinizin de Eğer çok iyi anlaşamıyorsanız bunun nedeni birbirinizi sevmemeniz değil. Davranışlar, duyguların yansımasıdır ve duyguların pek çoğu da anlıktır; sinir, korku, heyecan gibi. Aranızın limoni olmasına neden olan davranışlar da işte bu anlık duyguların dışa vurumudur. Oysa daha derinde, daha gerçek olan kalıcı duyguların ağırlığını unutuyoruz kimi zaman. Bunların en önemlisi de birbirinize olan sevginiz. Duygusal anlamda akıllı davranın ve öne bunu çıkarmaya çalışın. O zaman hem ebeveynleriniz ile hem de sevdiğiniz başka kişilerle aranızı iyi tutmanın yollarını daha kolay bulacaksınız emin olun.
Üniversite kazanan her gencin ilk meselesi yeni bir hayata başlayacağı şehirde başını sokacağı bir ikametgah bulmak oluyor. Eğitim uğruna ailesinden uzaklaşan taze üniversitelilerin kimi 'Kalabalıktan hoşlanmam.' deyip birkaç arkadaş birleşip ev tutuyor, kimi de 'Bulaşıkla, temizlikle uğraşamam.' fikrini benimseyip yurtta kalmayı tercih ediyor.
Biz de pek çok üniversitede akademik yılın başlamasına bir gün kala yurt hayatını tercih edenleri erkenden uyarıyoruz. Neye karşı bu uyarı? Tabii ki yılların tecrübesine dayanan, kafa yorularak hazırlanan yurt şakalarına karşı. Çünkü yurtlarda kalan öğrencilerin hayatı sadece ders çalışmak veya sınavlara hazırlanmaktan ibaret değil. Hele ki kucağını açmış çömez kurbanlarını bekleyen üst dönemler açısından. Bir nevi taze üniversitelilere hoş geldin demek için sabırsızlanıyorlar. Aman dikkat! Siz siz olun ilk günlerde tedbiri elden bırakmayın. Üniversite hayatının ilklerini yaşadığınız bu heyecanlı günlerde gece gündüz, her an her yönden gelebilecek şakalara karşı hazırlıklı olun. Mukavemetli olun. Tabii hazmetmeyi de bilin ki kabul göresiniz. Gerçi sadece ilk günlerde değil yıl boyu şakalanma ihtimaliniz oldukça yüksek. Zaten yurtlarda kalıp da şaka yapmayan yahut şakalanmayan yok gibi. Derslerin stresinden, hayatın monotonluğundan birbirleriyle eğlenerek kurtuluyor yurt sakinleri. Öyle ki doğudan batıya hemen her yurtta diş macunu, ayakkabı boyası gibi basit araçlarla yapılan klasik faka bastırma türleri olduğu gibi mekanıyla, kurbanıyla, alet edevatıyla, yaşanan ilginç anlarıyla efsaneleşip dillerden dillere dolaşan şakalar da yok değil.
Yurtta sulh, şakayı hazmetmekten geçer!
"Kız ya da erkek olması fark etmez. Yeter ki çömez olsun. Biraz dayanıklı olsun. Sinirleri sağlam olsun. Hemen müdüre şikâyete gitmesin." Bu şartları taşıyorsanız, bir de öğrenci yurdunda kalıyorsanız kendilerine kurban arayan şakasever öğrencilerin hedefisiniz demektir. Yurt şakaları, tecrübeli yurt sakinlerinin en büyük eğlencelerinden biri olsa da bugüne kadar şakalanmadığı için şanslı olan çömezleri, sıra kendilerine gelmeden uyaralım. Hele ki şaka timlerinin büyük performans harcadığı okulun ilk günlerinde. Yurt şakaları öyle duvarın arkasına saklanıp da 'hö!' diyerek geleni geçeni korkutmaya hiç benzemiyor. Üzerine kafa yorulmuş, planlar programlar yapılmış, senaryolar yazılmış, uzun yıllara ve farklı mekanlara dayalı tecrübelerle şekillendirilmiş şakalar bunlar. Kurbanın sinir haddini zorladığı kadar, izleyenleri kahkahaya boğan senaryolar. Anlatıldıkça, yaşandıkça çeşitlenen şakaların onlarca ayrı şehir ve yurt versiyonu var haliyle. Efsane halini alacak kadar iyi düşünülmüş olanların dışında bütün yurtlarda yapılan şu şakaları hemen hemen bütün çömezler yaşamıştır zaten: Yeni gelenin yatak-yorganı yurt müdürüne mühürletilir, banyo yaparken kabinin üstünden soğuk su atılır, dolap ters çevrilir ya da yeri değiştirilir, şakadan kavga çıkarılır ve karnına kan torbası konulan öğrenci bıçaklanır, uyurken yüzüne ayakkabı boyası veya diş macunu sürülür... Bazen acımasız boyutlara ulaşan yurt şakalarının özellikle lise dönemlerinde apayrı bir anlamı da var. Eğlenme amacının dışına çıkarak üst sınıfların kendilerini yeni gelenlere kabul ettirme aracına dönüşebiliyor çoğu zaman. 'Bak çömez, buraların hakimi biziz. Bizim kadar olunca sen de yaparsın' mesajını iletmek için birebirdir.
Ayakkabı boyası, diş macunu, tuz, limon gibi basit araçlarla yapılan şakalar, bilimsel bilgi ve iyi bir senaryoyla birleşince kurban üzerinde çok daha büyük etki uyandırabiliyor. İstanbul Teknik Üniversitesi Denizcilik Fakültesi'nde okuyan Abdülaziz Damar ve arkadaşlarının mentollü diş macunuyla yaptıkları şaka da böyle bir özellik taşıyor. Şakanın kurbanı ise Abdülaziz'in, "Biraz ana kuzusuydu ve tam bir hastalık hastasıydı." diye tanımladığı bir yurt sakini. Şakacı ekibin içinde babası cildiye doktoru olan bir öğrencinin bulunması da senaryonun şekillenmesini sağlamış. Okul, dershane, etüt derken yorgun düşen kurbanın uyumasıyla şakacı ekip de harekete geçmiş. İlk iş, bulundukları katın elektrik şartelini indirmek olmuş. Ardından mentollü diş macununu derin uykuya dalan arkadaşlarının yanaklarına sürmüşler. Macunun yaklaşık yarım saat sonra kuruyarak cildin üzerinde katman halini almasının ardından başlamışlar senaryoyu oynamaya.
Sonrasını Abdülaziz şöyle anlatıyor: "Çocuğu uyandırdık. Hayretler içinde 'yanağında iltihap gibi bir şeyler çıkmış' dedik. Arkadaş panikle ayağa kalktı. Elektrikleri kestiğimiz için yüzünü göremedi tabii. Sonra ekipten arkadaş, sessize aldığı telefondan cildiyeci babasını arıyormuş gibi yaptı. Güya babası belirtileri sordu. Bizim şakalanan eleman da, 'Yanağım yanıyor; ama ellediğimde üşümüş gibi hissediyorum.' falan dedi. Çünkü diş macunundaki mentol, cildi yakıyordu; ama verdiği ferahlık üşüyormuş gibi hissetmesini sağlıyordu. Sonra telefondan kötü haber geldi. Anladık ki arkadaşımız yanak anemisi olmuş. Bu hastalık halk arasında cilt soğukluğu diye biliniyomuş. Soğuk gecelerde cildin açık kalan kısımlarındaki hücreler ölüyormuş ve acil tedavi gerekliymiş." Bunları duyan kurban, gecenin üçünde, 'Beni hastaneye götürün' diye tutturmuş. Hatta annesini aramış. Annesinin telefonu kapalı olunca ekip rahatlamış. "İyice yaygaraya verdi ortalığı." diyen Abdülaziz, şöyle devam ediyor: "Yurdun müdürüne gitmek istedi. Biz zor tutuyoruz. Sonra başladı, 'Siz benim ölmemi istiyorsunuz' diye. Bir taraftan da, 'Yanağım üşüyor, yardım edin!' diye bağırıyor. Tabii biz kahkahalara boğulunca bir şeyler döndüğünü anladı. Sonra olanları anlattık da kendine geldi. Ama sabah annesini aradı. Annesi de yurt müdürünü. Biz de kendimizi fırça yerken bulduk."
HEMEN HER YURTTA ÇÖMEZLERİN BAŞINA GELMESİ MUHTEMEL ŞAKALAR
YATAĞINI MÜHÜRLETTİN Mİ?
Klasik yurt şakalarından biridir. Yurt işlemlerinin hepsini tamamlama rahatlığıyla odasına gelen çömez, 'hoş geldin' sözcüklerinin yanı sıra 'Yatağını mühürlettin mi?' sorusuyla karşılaşır. Ne olduğunu anlamayan çömez, mühürletmediğini söyleyerek ne yapması gerektiğini sorar. Oda arkadaşları, yatağın yurt müdürü tarafından mühürlenmesi gerektiğini, yoksa odada yasal olarak kalamayacağını söyler. Hatta abartıp bütün oda sakinlerinin başını derde sokacağı da eklenebilir bu sözlere. Yeni ortamına ayak uydurmaya çalışan çoğu çömez de bu şakaya kanarak yatağını sırtladığı gibi müdür odasının kapısına gider. Kendisi gibi birçok çömezi burada görme olasılığı da oldukça yüksektir.
UYARI: En azından yatak yerine mührün daha kolay taşınabileceğini akıl edin.
MUSIC BOX!
Üst sınıfların, yeni gelenleri ağlatmak için kullandığı en acımasız şakalardan biridir music box. Gerekli olan tek araç boş bir elbise dolabıdır. Yurtta kalanların hatırlayacağı üzere bu dolapların kapağının hem üst hem de alt tarafında üç tane çizgi halinde boşluk bulunur. Çömez, üst sınıfların üzerine çullanmasıyla bir anda kendini bu dolabın içinde bulur. Canlı müzik kutusu hazırdır. Acımasız şakacılar dolaptan çıkmak için çırpınan çömeze istek şarkılarını söyleme şartını koşarlar. Bunun için de dolabın üzerindeki boşluktan bozuk para atarlar. Bu olay cepteki bozuk paranın bitmesine kadar sürer. Eğer şakacılar insaflıysa çocuğu parayla birlikte dolabın içinde bırakıp gider. Bozuk paraları dolabın altındaki boşluktan geri isteyip her şeye yeniden başlayan acımasızlar da yok değildir.
UYARI: Kalacağınız yurttaki dolapların kapaklarında bozuk para girecek kadar bile boşluk olmamasına dikkat edin.
TUVALET KÂĞIDINDAN MUMYA!
İlk iş olarak yurdun tuvaletlerinden bütün tuvalet kâğıtları toplanır. Daha sonra mumyalanacak ve yöneticilere yakalanırsa arkadaşlarını satmayacak cesur biri seçilir. Onlarca ruloyla, bu öğrencinin tüm vücudu sadece kolları ve bacaklarının hareket etmesine imkân verecek şekilde sarılır. Kopmaması için gevşek sarılan kâğıtlar, şeffaf bantla birbirine tutturulur. Ardından gece kontrolüne çıkan belletmenin!! yatakhaneye gelmesi beklenir. Mumyayla karşılaşan belletmenin renkten renge giren yüzü karanlık olduğu için görülemese de kendini toparladıktan sonra odasına doğru yüz metre koşucusu hızıyla kaçışı izlenebilir.
UYARI: Mumyanın Türkiye'de ne işi var. Mısır mı burası?
YATAKHANEDE UYU, LAVABO KAPISINDA UYAN
Uykusuna düşkün öğrencilerin yurtta kalmaya karar verirken iyice bir düşünmesi lazım. Çünkü şakacıların bir numaralı kurbanıdır kendileri. 'Davul çalsa uyanmaz' türünden yurt sakinleri uykuya daldığı yerden çok farklı bir ortamda güne merhaba diyebilir. Bunun için ilk olarak uykusu ağır öğrenci belirlenir ve derin uykuya dalması için uzun bir süre beklenir. En az dört kişi olmak üzere kurbanın yatağı yerinden kaldırılır. Hiç sarsmadan, ses yapmadan yatak üzerindeki kurbanla birlikte yurdun salonlarından birinin ortasına konulur. Yine bir acımasızlık söz konusuysa kurban gözlerini lavabo kapısının önünde de açabilir.
UYARI: Uykunuz çok ağırsa yatağınızı mobilyaya sabitlemenin bir yolunu bulun. Yatağı değil de sizi taşımaya karar verirlerse yapacak bir şey yok!
ŞAMPUAN MI YOKSA REÇEL Mİ?
Şakalanacağını hesaba katmadığı gibi dolabını kilitlemeyecek kadar cesur bir çömez seçilir. Yatakhaneden uzun süre uzak kaldığı bir anda dolabı açılır. Şampuan şişesi bulunur. İçindeki şampuanın büyük bölümü çöp kutusuna boşaltılır. Yerine içinde meyve parçacıkları barındırmayan reçel, itinayla boşaltılır. Bal veya pekmez de olabilir; ama onlar biraz pahalı olduğu için pek tercih edilmez. Dışı iyice temizlenen şampuan kutusu aynen yerine konulur. Kurbanın duş için şampuanını eline almasıyla kahkahalar hazırlanır. Banyodan şaşkınlıkla çıkan çömeze, 'Saçların ahenkle dans ediyor. Şampuanının markası ne?' türünden sinir bozucu sorular yöneltilir.
UYARI: Kullanmadan önce şampuan ve jöle kutusunun içine bir bak. Yerinde durmuyor olabilirler.
İĞNE İPLİKLE İNSAN DİKME SANATI
İğne ve iplikle ne yapılır? Düğme dikilir, sökükler onarılır. Ya yatağına dikilmiş bir öğrenci görürseniz? Sabah gözlerini açar açmaz felç olduğu hissini uyandırarak kurbanı büyük bir şokun içine atmaktan başka bir şey değildir. Gecenin bir vakti eline iğne ipliği alan usta terzi, kurbanın gece elbiselerini baştan aşağı yatakla birleştirir. Kurban uyanır ve yataktan doğrulamayınca neye uğradığını şaşırır. Uyku sersemliğiyle yatağa dikildiğini ve şakalandığını anlayamazsa şokun etkisiyle bağırarak bütün yurdu ayağa kaldırabilir. Tabii şakacılara yine kahkahalara boğulmak kalır. İnsaf derecesine bağlı olarak kurbanı bir zaman sonra felçli halinden azatederler.
ODTÜ'NÜN EFSANE ŞAKASI
Sağ-sol çatışmalarının zirvede olduğu dönemlerde ODTÜ'ye yeni gelen bir öğrenciye şaka yapmak için yurdun bütün katı anlaşır. Sözde yasadışı bir örgüt kurulur. Hatta örgütün andı ve bayrağı bile hazırlanır. Ardından odalardan biri mahkeme haline getirilir. Gece yarısı uykusundan kaldırılan kurban, bu odaya getirilir. Sözde örgüt üyeleri kurbana yargılanacağını söyler. Mahkeme kurulur. Suçları bir bir sayılır. Savunma yazdırılır. Ardından kurbanın şaşkın bakışları arasında sonuç açıklanır: İdam. Neye uğradığını şaşıran genç, can havliyle kendini dışarı atar ve soluğu jandarmada alır. Jandarma da yurdu basar. Şakacı gençler, ortada bir örgüt olmadığını, yaşananların tamamen bir şaka olduğunu anlatana kadar akla karayı seçer. Sonuçta yaklaşık 15 öğrenci yurttan atılır.
AĞA'YA SAYGI
Ağa şakası yurda gelen hemen herkese uygulanan kandırmacalardan biridir. Çömeze 'odaya hoş geldin' demenin başka bir şeklidir. Odada kalanların en iri yarı olanı çömeze 'yurt ağası' olarak tanıtılır. Odada kalanlar ağaya haraç veriyormuş taklidi yapar. Bu şakaya yöneticilerden birini de ikna edip katarsanız atacağınız kahkahalar daha güçlü olur. Yöneticinin de haraç verdiğini gören çömez için ağaya itaat etmekten başka bir seçenek kalmaz. Uzun süren bu şaka genellikle ağanın çömezden ayaklarını yıkamasını istemesiyle son bulur.
UYARI: Hapishane koğuşunda değil, yurt odasında kaldığını unutma!
Gençlik döneminin en güzel zamanları olarak görülür üniversite yılları. 12 yıllık ilköğretim, ortaöğretim biter ve yepyeni heyecanlarla heyecanlı bir hayata adım atılır. Hele bir de yeni bir şehirle birlikte başlıyorsa bu üniversite yaşamı, keyfine doyum olmaz. Biz de hem yeni üniversitelilere rehber olmak hem de hali hazırda amfileri doldurup, AA'ları (veya F'leri) kapan öğrencilere bazı tüyolar vermek üzere çeşitli yazılarımızı burada topladık.
Üniversitelinin Kaçamak Rehberi
Üniversite yılları, diğer okul yıllarına benzemez arkadaşlar, hem özgürlüğün tadını çıkardığınız, hem de çalışmak zorunda olmadığınız bir dönemdir. Bir daha asla böyle bir yaşam dilimini bulamayacaksınız, o yüzden yaşadığınız her dakikanın keyfini çıkarın.
Dersleri asın demiyoruz tabii ki, ama fırsat bulabildiğiniz her an, en azından hafta sonları bulunduğunuz şehri keşfe çıkın, hava alın, rahatlayın, ihtiyacınız olan şeyleri ucuza alın, yeni insanlarla tanışın, sonra da şöyle derin bir nefes almış olarak derslerinizin başına dönün. Bu yazımızda size, ülkemizin dört bir yanından gelen öğrencilerin buluştuğu metropol kentimiz İstanbul'dan, hem nefes alınan, hem tarih kokan, hem de ucuza alış veriş yapılan yerlerinden bahsedeceğiz. Aklınıza gelen diğer enteresan yerleri görüş bildirmek suretiyle aşağıya yazarsanız süper bir başvuru panomuz olur, diğer şehirlerimizde neler olup bittiğini de öğrenmiş oluruz. Şimdi turumuza başlayalım:
Sultanahmet: İşte İstanbul'un en görülesi yerlerinden biri; hatta yerli-yabancı pek çok insan için bir tür manyetik çekim merkezi olduğunu bile söyleyebiliriz. Ulaşmak için bizce Bab-ı Ali yokuşunu deneyin. Bayağı bir süre önce, henüz İkitelli'de bir basın gezegeni yokken bütün basın camiası buradaydı. Parke taşlı bir yokuştur burası, kitapçılar, dönerciler, İran Konsolosluğu, Gazeteciler Cemiyeti derken bambaşka bir dünyaya çıkıverirsiniz. Merkeze ulaştığınızda hemen bir Ayasofya'yı gezin, bahçesinde bir çay için. İmparator Justinyen'in eski Roma İmparatorluğu'nu siyasi düzeyde yeniden bir araya getirmek için inşa ettirdiği Ayasofya Kilisesi, kısa bir süre sonra bir depremde çöker, daha sonra desteklerle yeniden inşa edilir. 1453'teki fetihten sonra ise camiye çevrilir. Bölgeye adını veren Sultanahmet Camii'nin karşısında tarihi Alman Çeşmesi var, burayı da mutlaka görün. Yüzlerce yıl önce Hipodrom olan ve türlü eğlenceler düzenlenen alanda geçmişin huzurlu atmosferini bulmanız mümkün. Buradan çıktıktan sonra Topkapı Sarayı'nı gezin, olağanüstü bir bahçesi var. En çok ilginizi çekecek yer ise Harem bölümü; eski günlerdeki ihtişamı halen duruyor, öyle ki hala kafeslerin arkasından gizlice gelenleri izleyen harem kadınlarını hissedebiliyorsunuz. Yine de Sultanahmet bölgesi içinde bizim favorimiz Yerebatan Sarnıcı. Klasik müzik eşliğinde girdiğiniz sarnıçta attığınız adımların sesi bile büyüleyecek sizi. Tavandan damlayan suların seslerine karışan ışık ve gölge oyunları sizi kendinizden geçirecek. Eh, bir çay molası da burada verilir doğrusu.
Divan Yolu: Topkapı'dan tramvay yolunu takip ederseniz Aksaray'a doğru sağlı sollu bir sürü tarihi bina göreceksiniz. Eğer karnınız da açsa pideden dönere, kebaptan tatlıya aklınıza gelen pek çok yiyecek türünü bulmanız mümkün, üstelik gayet ekonomik fiyatlarla. Neyse, Divan Yolu'nu takip ederken yolunuz Beyazıt'a düşecek, işte orada bir kitap cenneti var. Sahaflar Çarşısı da denen bu cennette, daracık dükkanların tozlu raflarında birbirinden ilginç ve keyifli kitaplar bulacaksınız. Sahaflar Çarşısı'nın o görmüş geçirmiş hoş sohbet esnafları da cabası. Burdan çıkar çıkmaz soluğu Kapalı Çarşı'da alın, bir süreliğine her şeyi unutacaksınız ve kendinizi Binbir Gece Masalları'nda gibi hissedeceksiniz. Oradan da Mısır Çarşısı'na uğrarsanız bu masalsı yolculuğunuzu tamamlamış olacaksınız. Buradan çıktıktan sonra Eminönü'ne uğramadan eve dönmeyin, giysilerden CD'lere, mutfak eşyalarından kırtasiye ürünlerine kadar her şey burada inanılmaz ucuz.
Haliç: Son günlerde yeniden keşfedilmeye başlanan bu ilginç bölgeyi hazır sakinken ve fırsat varken gidip görmek lazım. O şirin cumbalı ahşap evleri, çiçekli balkonları, pencereden pencereye sohbet eden Rum, Ermeni, Türk kadınlarını, patrikhaneleri, kiliseleri görmek pek hoşunuza gidecek. Bizim önerimiz en ünlü semt olan Cibali'yi gezdikten sonra şatoya benzeyen Fener Rum Lisesi'nin önünden geçmeniz ve oradan Balat'a inmeniz. Bu güzergah üzerinde bir sürü tarihi binaya rastlayacaksınız, ıskalamanız mümkün değil. Balat'ta çok ucuz ve temiz esnaf lokantaları var, birbirinden güzel yemekler size annenizin yemeklerini hatırlatacak. Ama sakın yemeğin üzerine çay veya kahve içmeyin, bunun için biraz sabretmeniz gerekiyor, kahve molamızı harika bir yerde vereceğiz. Lokantadan çıkar çıkmaz rotanızı Eyüp'e çevirin, Eyüp Sultan Camii'nin içinden geçip Mezarlık Yolu'ndan tepeye tırmanın. Aman korkmayın canım, düşündüğünüz gibi değil hiç, acayip işlek bir yol burası ve fena halde kalabalık. Tepeye vardığınızda düz bir alana çıkacaksınız. Ve işte karşınızda Pierre Loti kahvesi. Adını ünlü Fransız yazar ve İstanbul aşığı Pierre Loti'den alan, romanlarında sürekli bahsi geçen ve muazzam bir İstanbul panoraması sunan bu güzel kahvede güneşin batışını izlemek gibi bir fırsatı kaçırmayın deriz. Hele de yanınızda özel birisi varsa
Beyoğlu: Trekking yapmak isteyenlerin şehir dışına çıkmalarına hiç gerek yok, İstanbul'un orta yerinde bunu yapabilirsiniz: Galata - İstiklal güzergahı. "Ehh işte, alt tarafı İstiklal Caddesi" deyip geçmeyin, burası bir zamanların Cadde-i Kebir'i, Pera'sı Cenevizliler'in, Romalılar'ın, Levantenler'in yerleştiği, bütün dinlerin ve milletlerin birleştiği bir mekan. Operetlerin, kabarelerin, kafelerin, tiyatroların, sinemaların, festivallerin özetle yaşamın nabzının attığı yer. Biz yola Galata'dan başlamanızı tavsiye ederiz. Tırmanmak için gayet uygun ve de güzel bir yokuş var orada. Cenevizliler'den kalan Galata Kulesi'ne asansörle çıkıp bütün İstanbul'u kuşbakışı şöyle bir seyrettikten sonra kendinizi Tünel'e çıkan yokuşa vurun. Bu yokuşta sağlı sollu müzik aletleri satan dükkanlar var, eğer biraz ilginiz varsa, bu güzergah boyunca müzisyen olmanız an meselesi, zira mağazaların vitrini acayip baştan çıkarıcı görünüyor. Yokuşun sonuna vardığınızda İstiklal Caddesi'nin Tünel ucuna da varmış olacaksınız. Elçilikler, kafeler ve türlü pasajlar arasından geçerken yolunuza Narmanlı Han çıkacak (sol tarafta). Eskiden Rus Elçiliği'nin mahkemesi olan bu hanın içine girin ve kediler cenneti olan avlusundaki bankta güzelce çayınızı yudumlayın. Sonra yola devam tabii. Odakule'yi geçince sağ tarafta St Antuan Kilisesi'ni, yan tarafında da heybetli Mısır Apartmanı'nı göreceksiniz. Burada eskiden ünlü Trocadero Tiyatrosu varmış, bilginiz olsun. Biraz dinlenip yürümeye devam edin. Sol tarafınızda Paşabahçe mağazası belirecek, hemen oradaki aralığa girin, karşınızda İstanbul öğrenci piyasasının en ucuz giysi cenneti olan Terkos Pasajı'nı bulacaksınız. Burada gayet kaliteli şeylere rastlamak mümkün. Eh, öğle yemeği zamanı da geldi bu arada. Yola devam edin ve Galatasaray'ı geçtikten sonra hemen sol tarafınızda kalan Çiçek Pasajı'na dalın. Burası da zamanında Sultan Mecid'in atıyla opera dinlemeye geldiği Naum Tiyatrosu imiş. Bir yangında hasar gördükten sonra pasaja dönüştürülmüş ve işgalci askerlerden kaçarak buraya saklanan çiçekçi kızlara ithafen Çiçek Pasajı adı verilmiş. Gayet ekonomik bir şekilde midyenizi, kokoreçinizi, balığınızı yedikten sonra dışarı çıkın ve hemen karşınızda duran Atlas Pasajı'na girin. Burası bir öğrencinin olmazsa olmazlarından biridir. Kaset, CD, afiş, ilginç tişörtler, ikinci el giysiler, dergiler, ne ararsanız bulabilirsiniz. Çıktıktan sonra Taksim'e doğru yola devam edin. Bu güzergahta sokak aralarında keşfedeceğiniz pek çok kafe olduğu gibi birbirinden zengin kitapçılara da rastlayacaksınız. Bizim tavsiyemiz Hasnun Galip Sokağı'ndaki Simurg. Eski-yeni pek çok kitabı burada bir arada bulacaksınız, dükkanın ünlü kedileri de cabası (Aman dokunmayın, pek nazlılar). Yolun sonu tabii ki Taksim Meydanı. Buraya ulaşana kadar yeniden acıkmış olanlar sırtını Anıt'a versin, Tramvay durağına doğru yürüsün, durağın karşı tarafında, yani Sıraselviler'le İstiklal'in kesiştiği köşede yiyebileceğiniz en güzel hamburgeri yapan Kızılkayalar ve benzerlerini göreceksiniz. Afiyet olsun!
Adalar: Birkaç saatliğine de olsa medeniyetten uzaklaşıp bir ıssız adada yaşamak isteyenler için enfes bir önerimiz var: Evet, bildiniz, Adalar. Tamam, ıssız olmayabilir, ama İstanbul'dan sonra bayağı bir tenha bulacağınız kesin. Bu mini Robinsonculuk oyununuza Büyükada'yla başlamanızı öneririz. Deniz otobüslerini kullanarak kestirmeden ulaşabilirsiniz, ama bize sorarsanız Adalar'a 1846'dan beri kullanılan ve Kadıköy'den, Beşiktaş'tan ve Sirkeci'den binilen eski usul vapurlarla gitmek çok daha keyifli olur. Büyükada'ya varınca hafif bir ada şoku yaşayabilirsiniz, çünkü buranın atmosferi gerçekten farklı. Adaya vardığınızda sizi ada sakinlerinin yanı sıra atlı faytonlar karşılayacak. Gezintinizi yaya olarak da yapabilirsiniz, ama hemen hatırlatalım, adada ortalama bir tur 10 kilometre kadar sürebilir. Üstelik tepeye tırmanmak da hayli yorucu bir iş. Diyelim faytona bindiniz ve tepeye ulaştınız, sakın şaşırmayın, bu kez de sizi eşekler karşılayacak. Çay bahçesinde oturup nefis manzaraya karşı çayınızı yudumladıktan sonra Aya Yorgi Kilisesi'nin bahçesinde gezebilir, yürüyerek aşağıya inebilir, iskeleden kalkan motorlarla bir diğer adamıza, Heybeliada'ya gidebilirsiniz. Bir dönem insanları "Heybeli'de her gece mehtaba çıkaran" bu şirin adamız gerçekten de mehtabın en güzel izlendiği yerdir ve hatta gerek manastırları, gerekse eşsiz doğasıyla Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim gibi edebiyatçılarımızı kendine aşık etmiştir. Şimdi sıra sizde! Adada dört tane tepe var. Özellikle çıkmanız gereken Heybeli tepesidir, ardından Değirmen Plajını, Çam Limanı'nı, Terki Dünya'yı ve Papaz Okulu'nu görmenizi tavsiye ediyoruz. Buradan bir diğer adamıza Burgazada'ya geçebilirsiniz. Kısa bir süre önceki yangında doğasından çok şey kaybeden adanın yine de görülecek çok şeyi var. Sait Faik'in evini, Kalpazankaya'yıi İsa Tepesi'ni gezmeden gitmeyin. Son olarak İstanbul'a en yakın olan Kınalıada'ya geçin, zaten oradan da İstanbul'a dönersiniz. Burada öncelikle görülmesi gereken yer, Roman Diyojen'in ömrünün sonuna kadar kapalı kaldığı Yukarı Manastır olmalı. Buradan çıktıktan sonra Manastır Koyu'nun olağanüstü manzarasında kahvenizi içip bir şeyler atıştırın ve iskeleye binip medeniyete geri dönün. Günlerce kendinizi bomba gibi hissedeceğinize eminiz.
Öğrenci evi meselesi
Üniversite deyince akla dershaneler, çözülen binlerce sorular, çimenlere yatmalar ve tabii ki öğrenci evi gibi kelimeler geliyor (final, vize, ders gibi sözcükler nedense aklımıza gelmedi). Tek tek düşündüğümüzde, yukarıdaki durum ve kavramların hepsi önemli olsa da aralarından sıyrılan ve üniversite yaşamına damga vuran birisi var ki nice muhabbetlere konu olmuş, hakkında şiirler yazılmış, şarkılar söylenmiştir. Evet, konumuz öğrenci evleri.
Kurulum
Öğrenci evlerinin kurulumu için üç seçenek vardır. Bunlardan ilki, aynı okulu veya birbirlerine yakın olan okulları kazanıp eve çıkan arkadaşlar tarafından kurulanlardır. İkincisi aynı okulda okuyan ve yarı yılda ya da ilk yılın sonunda beraber eve çıkmanın eğlenceli olacağını düşünerek bir ev tutan arkadaşlar tarafından kurulur. Üçüncü seçenek ise internete ilan vererek ya da duvara bir ilan asarak bulunan bir veya daha çok ev arkadaşıyla kurulan modeldir. Bu modellerden ilki en uygunu gibi görünse de ("Uzun süreden beri arkadaşız, birbirimizi tanıyoruz, iyi anlaşıyoruz" vs) bazen öğrenci evi meselesindeki en zararlı tür olabilir. Ne de olsa biriyle iyi arkadaş olmak başka, beraber yaşamak bambaşkadır. İkinci tür ev arkadaşlıkları da ilkinin takıldığı noktada tıkanabilir ve sonu pek hoş olmayabilir, yine de derslere beraber çalışmak veya çalışamamak gibi kendine has avantajları vardır. Kurulum aşamasındaki en riskli seçenek üçüncüsüdür. İlanla bulunan biriyle eve çıkmak, deplasmanda Real Madrid'le oynamak gibidir. Maçı kazanma ve mutlu olma şansı azdır, ancak söz konusu maç bir kez kazanıldı mı diğerlerinden daha fazla keyif verir.
Kullanım
Yemek: Öğrenci evi deyince tıpkı İngiltere örneğinde olduğu gibi insanın aklına kötü yemekler gelir. Ev sakinlerinin başlıca besin kaynaklarını makarna ve patates oluşturur. Öğrenci evlerinde (yazının geri kalan bölümünde Ö.E. diyeceğiz) altı aydan uzun yaşayan herkes makarnayı 25 ayrı biçimde pişirmeyi, kabukların bir kısmını üstünde bırakarak patates soymayı ve bulaşık sırası kendisine gelince "Abi yarın üç vize, iki finalim var, bir de üstüne bu akşam doktora tezi yazmam gerekiyor" demeyi öğrenir. Hazır bulaşık konusuna girmişken Ö.E.'lerin olmazsa olmazlarından birinin de mutfak civarında görülen bulaşık dağları olduğunu söylemek gerekir. Söz konusu bulaşıklar, evde temiz tabak - çanak kalmayıncaya kadar yıkanmaz. Bir başka temizlik sebebi de ev sakinlerinden birine yapılan aile ziyaretidir, bu durumların dışında Ö.E. sınırları dahilinde kayda değer bir temizlik harekatı saptanamamıştır.
Genel Düzen: Açıkçası Ö.E.'lerde genel düzen diye bir şey yoktur. Periyodik temizlikler, onarımlar, düzenlemeler bu evlerin sınırları içinde yasak olan şeylerdir. Bir Ö.E.'nin musluğu bozuksa emin olabileceğiniz tek şey söz konusu musluğun iki yıl sonra da bozuk olacağıdır. Bir de Ö.E.'lerde misafirlerin en çok duyduğu cümle "Kusura bakma ev biraz dağınık bugün"dür. Söz konusu evlerin düzenli olduğu bir zamana ise henüz rastlanamamıştır.
Gerekenler: Standart bir Ö.E.'yi oluşturmak için çok sayıda yatak gerekir. Ne hikmetse Ö.E.'lerde her zaman ev sakinlerinden daha fazla insan bulunur ve bu insanların bir kısmı da kalma konusunda ısrarlıdır. Ö.E.'lerin bir diğer olmazsa olmazı da salonun ortasında bulunması gereken bir açıklıktır. Söz konusu açıklık olası partilere ev sahipliği yapmakla kalmaz, Japon Kale Maç, Okey, King, Tabu gibi tonla oyunun da zeminini hazırlar. Bir de ders çalışırken kullanılan kitap, not gibi kalabalık yapan objelerin yayılabileceği bir alan oluşturması açısından da önemlidir.
Eğlence: Yukarıdaki maddelere bakıldığında Ö.E.'ler kâbus gibi görünebilir, ancak işin eğlenceli tarafı tadılmadan Ö.E.'ler hakkında bir yargıya varılmamalıdır. Ö.E.'lerin millî oyunu tabii ki King'dir. Üniversiteye gidip bu güzel oyunu öğrenmeyen bir insan henüz saptanamamıştır. Bir deste iskambil kâğıdıyla oynanan King, sabaha kadar süren bir eğlence vaat etmektedir. Oyunun eve lazım olan (kola, makarna ya da patates gibi) bir malzeme için oynanması ve ev sahiplerinin birleşerek misafire sürekli oyundaki en büyük ceza olan Rıfkı'yı yedirmeleri adettendir. Öğrenci evlerinin bir diğer eğlenceli kısmı da sabaha, hatta ertesi akşama kadar süren muhabbetlerdir. Söz konusu muhabbetler dedikodudan futbola, müzikten yemek kültürüne kadar büyük bir çeşitlilik gösterebilir. Yemekle ilgili olan muhabbetler genellikle sabaha kadar açık olan bir dürümcüde sonlanır. Bir Ö.E.'de bulunması gereken bir diğer alet de Playstation'dır. Düzenli olarak yapılan Playstation turnuvaları yıl kaybetme nedenlerinin başında gelir.
Ders: Ö.E.'lerin en büyük yararlarından biri beraber ders çalışmak veya çalışamamaktır. Ders çalışmak için vizenin veya finalin bir gün öncesine kadar beklemek değişmez kuraldır. Söz konusu gün gelip çattığında ders çalışmak için uygun zamanın akşam saatleri olduğuna karar verilir. Saat yedi gibi toparlanan ders konseyi tabii ki havadan sudan muhabbet ederek başlar işe. Hava ve su muhabbeti tükendiğinde karınlar da acıkmış olur, bu durumda tabii ki hep beraber yemek yapılmalı veya bir yerlerde yemek yenmelidir. Konsey eve geri döndüğünde ise saat 9 buçuğu göstermektedir. Yemek sırasında, bir el King atmanın kimseye bir zararı olmayacağı konuşulup karara bağlandığından, günün ana konusu olan ders çalışmak biraz geriye itilir. King partisi saat 12 gibi bittiğinde ise kimsenin ders çalışacak hali kalmamıştır. Ne de olsa bütün gün yorulmuşlardır, ayrıca sağlam kafa için sağlam vücut gerektiğinden biraz daha King oynayıp yatmaları gerekmektedir. Kısacası Ö.E.'lerde çok acil durumların dışında ders çalışıldığı henüz görülmemiştir.
Ö.E'de en çok kullanılan cümleler: Top 5
1. Yine mi makarna?
2. Yatalım artık yarın sınav var. (Yatana kadar en az 20 kere tekrarlanır)
3. Bu ev anne kokuyor. (Temizlik zamanlarında)
4. Aliler aradı, geliyorlarmış. (Kaç kişi olacakları bilinmediğinden her zaman çoğul olarak kullanılır)
5. Kusura bakma, ev biraz dağınık bugün.
Gel katıl kulübe
Şimdi, diyelim ki üstünüze düşen her şeyi yaptınız; ders çalıştınız, sınavlara girdiniz, dershaneden kaçtınız, kısacası üniversiteye bileğinizin hakkıyla girdiniz. Ve üniversitenin en büyük sorunlarından biriyle yüz yüze geldiniz; kimseyi tanımıyorsunuz.
Öncelikle paniğe kapılmayın. Nasıl olsa sınıfınızdakilerle tanışacaksınız, yani uzun vadede yalnız kalmanız mümkün değil. Ancak diyelim ki siz ortak zevkleri paylaştığınız insanlarla tanışmak istiyorsunuz. Bu durumda yapmanız gereken şey gerçekten basit, hemen gidip öğrenci kulüplerinden ilginizi en çok çekene veya çekenlere katılıyorsunuz ve yeni insanlarla tanışıp ortak zevkinizi paylaşıyorsunuz. Bu noktada biraz yönlendirilmeye ihtiyacınız olabilir, eh onu da elimizden geldiğinde biz sağlayacağız.
Nasıl katılınır?
Üniversite kulüpleri okuldan okula farklılık gösterse de katılma süreci hemen hemen aynıdır. İlk seçenek kulübün başkanını bulup (başkanlar kayıt günleri ya da haftanın belirli günlerinde kulübün toplandığı yerlerde olurlar) kulübe katılmak istediğinizi bildirmektir. Bazı okullardaki kulüpler panolara ilk toplantının tarihini belirten bir liste asarlar ve katılmak isteyenlerin bu listeye adlarını yazmalarını isterler. Böylece kulüp ayağınıza gelmiş olur, siz de kolayca katılırsınız.
Neler var?
Tabii bu kulüp dediğimiz şeyler oldukça çeşitlidir. Okuldan okula değişiklikler olabilmesine rağmen hemen her okulun en popüler kulüpleri Fotoğrafçılık, Dağcılık, Dans, Havacılık, Tiyatro ve Satranç kulüpleridir.
Fotoğraf çekmeye ilgi duyuyorsanız veya okumak için başka bir şehre gittiyseniz bu kulüpler arasında ilk katılmanız gereken Fotoğrafçılık Kulübü'dür. Fotoğrafçılık Kulübü, üyelerini söz konusu şehrin en güzel (ve genellikle az bilinen) yerlerine götürdüğünden hem kaldığınız şehirdeki güzel yerleri görmüş, hem de fotoğraf çekmiş olursunuz. Okullardaki Fotoğrafçılık kulüplerinin bir diğer yararı da karanlık odalarını kullanabilmenizdir. Böylece fazla para harcamadan birçok fotoğraf çekebilir ve basabilirsiniz.
Dağcılık Kulübü de oldukça eğlencelidir. Kamp yapmaktan ve tırmanmaktan hoşlananları buluşturan kulüp yeni başlayanlar için iyi bir öğrenme yeridir. Kulüp üyeleri hemen her zaman yeni gelenlere yardım etmeye çalışır ve işin inceliklerini öğretirler. Dağcılığa başlamak isteyen biri için daha güvenli bir öğrenme ortamı bulmak çok zordur. Dağcılık Kulübü'nün bir diğer güzel tarafı da beraber gidilen kampların oldukça eğlenceli geçmesidir. Yine de bu noktada dağcılığın tehlikelerinden de haberdar olmak gerekir. Örneklerini bu sayfada görebileceğiniz türlü türlü sakatlanmalar yaşanabilir. Siz siz olun, tırmanırken yanınıza gereken her şeyi alın ve zor bir hareketi yapmadan önce iki kere düşünün.
Dans etmekten hoşlanıyorsanız yapmanız gereken tek şey dans kulübüne katılmak. Birçok okulda tango, flamenko, salsa veya samba dersleri alabilirsiniz. Ayrıca Dans Kulübü'ne katılarak okulunuzun bahar şenliğinde sahnede dans edebilir ve 15 dakikalığına küçük çapta ünlü olabilirsiniz.
Havacılık Kulübü her okulda bulunmasa da, oldukça popüler bir kulüp olduğu kesin. Gerçi diğerlerinin tersine bu kulüp biraz cesaret de istiyor. Dağcılık veya Mağaracılığın da cesaret gerektirdiği doğru ama çoğumuzun yüksekten korktuğu düşünülürse en çok cesaret isteyeni kesinlikle Havacılık Kulübü. Bu kulübe katılarak paraşütle atlayabilir veya yamaç paraşütü ya da paragliding gibi sporları yapabilirsiniz. Havacılık, gereken bütün önlemler alındığında oldukça emniyetli bir hobi olsa da, dikkatli olmakta yarar var. Dağcılık için yaptığımız uyarı burada da geçerli.
Üniversitelerin bir başka popüler kulübü de Tiyatro Kulübüdür. İçinizde bir oyunculuk ateşi yanıyorsa bu kulübe katılabilir ve yeterince iyiyseniz sahneye çıkabilirsiniz. Tiyatro kulüpleri genellikle klasik sayılan oyunları sahneye koyarlar, hatta bazen okul bahçesini koskoca bir tiyatroya çevirerek açık havada oyun sahnelerler.
Eğer fazla aktif olmaktan ve kalabalıktan hoşlanmıyorsanız ve satranç bilginize ve deneyiminize güveniyorsanız, Satranç Kulübü sizin için biçilmiş kaftan. Satranç Kulübü'ne üye olarak turnuvalara katılabilir, kendinize rakipler bulabilir ve satranç becerinizi geliştirebilirsiniz.
Kulüpler genel olarak hobilere yönelik olsalar da en büyük yararlarını gözden kaçırmamak gerekir. Üniversite kulüpleri yeni insanlarla tanışıp arkadaş olmak için oldukça elverişli yerlerdir. Hem duyduğumuza göre en sağlam arkadaşlıklardan bazıları üniversitelerde kurulurmuş, ne dersiniz?
Yükseköğrenim için kolları sıvayan yaklaşık 500 bin genç, üniversitelerin ders başı yapmasıyla farklı bir hayata ilk adımlarını attı hafta başında. Okulu kendi memleketinde olanlar için sadece kıyafetiyle, aktiviteleriyle daha özgür bir eğitim ortamına geçişin dışında pek bir şey değişmiyor.
Fakat yükseköğrenim uğruna çantasını sırtına vurup yollara düşen hemen her genç, yeni ikametgâhında uyum süreci yaşamak zorunda kalıyor haliyle. Yeni bir şehir, farklı bir kültür, yeni arkadaşlıklar, memlekettekine hiç de benzemeyen dolmuşlar, güzergâhlar, kafeler Bir de anne yemeklerinden mahrumiyet. 'Bulaşıkları kim yıkayacak, gömlekleri kim ütüleyecek, temizliği kim yapacak?' gibi sinir bozucu soruları sıralamaya gerek yok bile! Uzayıp giden 'alışılması gereken farklılıklar listesinin' genç hayatları kâbusa dönüştürmemesi için bir an önce yeni memlekete adapte olmak gerekiyor tabii. Bu süreçte en çok zorlananlar elbette ki İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük illerden gelişmişlik ve nüfus yönüyle çok daha küçük şehirlere taşınan üniversiteliler oluyor. Son iki yılda açılan 41 üniversiteyi göz önüne alırsak ve bu okulların pek çoğunun Siirt, Şırnak, Batman, Bayburt, Muş gibi insanın istese bile kaybolamayacağı kadar küçük illerde bulunduğunu ıskalamazsak büyük şehrin küçük şehre taşınan gençlerinin yaşayacağı alışma sürecinin hiç de kolay olmayacağı gayet açık. Bu şehirlerde gençlerin vakit geçirebileceği mekânların yok denecek kadar az olması, sinemanın dahi bulunmaması sorun olabilir. Biz de şu günlerde bu sorunu yaşayan gençler için yeni üniversite kurulan bazı şehirlerin görülmesi gereken mekânlarını, tadılması gereken yemeklerini, duyunca şaşırılmaması gereken yöresel sözleri ve de nerede nasıl vakit geçirebileceklerini derledik.
Türkiye'nin her ilinin artık bir üniversitesi var. Son olarak Siirt, Çankırı, Bayburt, Mardin, Muş ve Gümüşhane'nin de içinde bulunduğu 17 ilde açılan üniversiteler sayesinde geçtiğimiz yıllara göre daha fazla öğrenci yükseköğrenim şansı yakaladı. İşin bu yönü sevindirici. Fakat yeni açılan üniversitelerin öğrenci hayatı için hâlihazırda pek de uygun olmayan küçük şehirlerde kurulduğunu unutmamak gerek. Büyük şehir özelliği taşıyan memleketini geride bırakıp üniversite okumaya giden öğrencilerin önüne sıkıntılı bir adaptasyon süreci koyabilir bu durum. Tabii sinema, kafe, alışveriş merkezi gibi sosyal yaşam alanlarının şu an olmaması birkaç yıl içinde olmayacağı anlamına gelmez. Öğrenci potansiyelinin bu şehirlere ekonomik açıdan katkı sağlayacağı bir gerçek. Yine de üniversitelerin açıldığı şu günlerde yeni küçük şehirlerine alışmaya çalışan gençlere tavsiyelerimiz olacak. Unutmayın ki şehirler küçük olsa da tarihleri, kültürleri bir o kadar büyük. Dolayısıyla ilk günlerinizi bir turist edasıyla şehrin tarihî mekânlarını gezip, kendine has şiveleriyle konuşan insanlarıyla tanışıp, farklı damak tatlarını deneyerek geçirebilirsiniz. Evinizden veya yurdunuzdan kendinizi şöyle bir dışarı atıverin. İşte bazı şehirler için 'İlk günlerimde neler yapabilirim?' sorusuna cevaplar
BAYBURT
Neler yapılabilir: Önce bir saat kulesi etrafında konumlanmış çarşıyı turlayabilirsiniz. 15 dakikanızı alır en fazla. Ardından Çoruh Nehri'nin kenarında sıralanmış çay bahçelerinde, kale manzarası eşliğinde kıtlama çay içmenin keyfine varabilirsiniz. Kış ayları için Bayburt'a dair pek bir plan yapmanıza gerek yok. Çünkü sadece okula gidip okuldan eve veya yurda dönmek için sokağa çıkmak zorunda bırakacak bir soğuğu var bu şehrin.
Gez-gör: Miladın ilk yüzyıllarında sarp kayalar üzerine inşa edilmiş Bayburt Kalesi, Aydıntepe yer altı şehri, Dede Korkut ve Şehit Osman türbesi ile Akkoyunlular'dan kalma Sünür Kutlu Bey Camii'nin yanı sıra pek çok tarihi mekânı gezip görebilirsiniz. Vaktiniz olursa mağaralara da bir göz atabilirsiniz.
Ye: Mercimek ve kıymadan yapılan galacoşu, şekliyle sarmaya benzeyen lor dolmasını, eşki lahanayı (ekşi değil!), ayranlı çorbayı, zironu ve boraniyi tadabilirsiniz.
MUŞ
Neler yapılabilir: Şehir merkezinde az sayıda örneği kalmışken Selçuklu kültürünün etkisiyle miğfer kubbe tarzında yapılan eski Muş evlerine göz atarak başlayabilirsiniz şehri tanımaya. 1307 yılında inşa edilen Yıldızlı Han'da çayınızı içebilirsiniz. Doğaya meraklıysanız Haçlı Gölü ve Bulanık Ovası'ndaki kuş gözlem alanına bir tur düzenleyebilirsiniz. 'Kış aylarında ne yaparım?' diye bir derdiniz olmasın. Çünkü şehrin gelişmekte olan kış turizmi var. Kayak takımlarınızı şimdiden hazırlayabilirsiniz. Çünkü kar mevsimi bu şehirde kasım ayında başlayıp nisan ayında sona eriyor.
Gez-gör: Muş kalesi, 14. yüzyıldan kalma Ulu Camii, Selçuklulardan kalma Hacı Şeref Camii, yapım tarihi kesin olarak bilinmeyen Meryem Ana Kilisesi ve Murat Paşa köprüsü gezilip görülebilir. Merkezden uzaklaşabilirim diyorsanız Yaygın beldesine bağlı Yukarı Yongalı köyündeki Çanlı Kilise, merkeze bağlı Kırköy beldesindeki Sasanilerden kalma Arak Manastırı ve Sironk Kilisesi gibi tarihî mekanları görebilirsiniz.
Ye: Et, hayvancılığın etkisiyle yöre beslenmesinde temel gıda durumunda. Muş köftesi (hafta direği), domatesli lahana dolması (kırkçikli kelem dolması), kıyma ve pirinçten yapılan hez (hasut) dolması, lahana yapraklarından yapılan çorti , keşkek, cavbelek, mırtöge ve herseyi tadabilirsiniz.
BİTLİS
Neler yapılır: Şehirde gençlerin vakit geçirebilmesine yönelik mekânlar yok denecek kadar az. Sinema yok. Şehir merkezindeki çay bahçelerinde vakit geçirilebilir.
Gez-gör: Bitlis kalesini, İhlasiye medresesini, 1150 yılında yapılan Ulu Cami ve tarihî hanları gezebilirsiniz. Vaktim var derseniz il merkezine 60 km. mesafedeki Ahlat'a da uğrayabilirsiniz. Van Gölü kıyılarında kurulu ilçede Selçuklu ve Osmanlı döneminden kalma pek çok eser bulunuyor.
Ye: Bitlis'in ünlü yemeği büryan kebabından yememeniz garip olur zaten. Bir de sabah 05.00'te yenilen avşorun tadına bakabilirsiniz.
Duyunca şaşırma: Biri size 'Harkıldama!' derse kahkahalarla gülmekten vazgeçmeniz gerekiyor demektir. Bitlis'in yöresel ağzından bazı örnekler: Cırmak: yırtmak, Cır-mır olmak: İşini yaptırmak için her türlü yüzsüzlüğü yapmak, Dıgırlanmak: Yuvarlanmak, Gözen tite yene: Gözünde yara çıksın, Şiklin bata: Şeklin batsın.
MARDİN
Neler yapılabilir: Sineması bulunmayan şehirde tarihî camilerin etrafında ve şehir meydanındaki çay bahçelerinde vakit geçirebilirsiniz. Yeni Mardin olarak adlandırılan bölgedeki kafelere de takılabilirsiniz. Geceleri Suriye'nin ışıklarını görebilirsiniz. Yabancı dilinizi geliştirmek istiyorsanız Mardin sizin için iyi bir fırsat olabilir bu arada. Bolca turistin ziyaret ettiği bu tarihî şehirde pek çok yabancı turistle tanışıp yabancı dilinizi geliştirebilirsiniz. Bir de unutmayın ki Mardin birçok dizinin çekildiği doğal film seti. Tabii halı saha turnuvalarında top koşturan en 'Real Mardin' sizinki olur.
Gez-gör: Öncelikle usta taş işçiliğinin en önemli örneklerinden olan Mardin evlerini yakından görebilirsiniz. İpek Yolu güzergahında bulunan Mardin'de tarihî mekanlar oldukça fazla. 10. yüzyılda yapılan Mardin kalesi, 15. yüzyıldan kalma Şeyh Çabuk Camii, Kayseriyye çarşısı, Kasımpaşa medresesi, Deyrülzeferan manastırı, Meryem Ana kilisesi bunlardan sadece birkaçı.
GÜMÜŞHANE
Neler yapılabilir: Gümüşhane de merkezini 10-15 dakikada turlayabileceğiniz şehirlerden. Şehir esnafının işlettiği Balyemez Konağı'na uğrayabilirsiniz. Canlı söylenen yöresel türküler eşliğinde yemeğinizi yiyip çayınızı yudumlayabilirsiniz. Şehirde sinema yok. Fakat belediye, kültür merkezinde vizyon filmleri olmasa da sinema gösterimi yapıyor.
Gez-gör: Şehirde bulunan 11 kalenin yanı sıra Kanuni Sultan Süleyman'ın yaptırdığı Süleymaniye Camii, Santa harabelerini görebilirsiniz.
Ye: Yufkadan yapılan bir tür mantı olan sironu, sadece Gümüşhane patatesinden yapılan patates kavurmasını ve fırında patatesi tadabilirsiniz ilk etapta.
Duyunca şaşırma: Habu: Bu, Neydiysiz: Ne yapıyorsunuz? Çay dök: Çay doldur.
SİİRT
Neler yapılır: Şehir merkezinde sayısı çok olmasa da kafeler var. Sokaklarında Arapça konuşulan şehrin tek sineması da rağbet görmediği için kapanmış. Halk Eğitim Merkezi'nde tiyatro gibi etkinlikler düzenleniyor ara sıra.
Gez-gör: Bizans döneminden kalma Derzin kalesi, Selçuklulardan kalma Ulu Cami, Baykan ilçesindeki Veysel Karani türbesi, şehir merkezindeki Hadervis kilisesi görülebilir. Bir dönem insanların yaşadığı Botan mağaraları da görülmeye değer.
Ye: Fes şeklindeki tencerelerde pişirilen perdeli pilav ilk tadacağınız yemek olmalı. Kızgın kuyularda pişirilen büryan ve ayranlı yarmanın da tadına bir bakın.
Geleceğimizin umudu' diye nutuklar attığımız gençlerimizin geleceğe dair umutsuz olduğu ortaya çıktı. Necip Fazıl'ın "Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert "ben varım!" cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!" duygusuna sahip bir dava ahlakını pırıldatıcı bir gençlik..." diye övdüğü, Nihal Atsız'ın "Bize yalnız dans etmesini, iyi giyinmesini, kur yapmasını ve âşık olmasını bilen gencin lüzumu yoktur.
Bize bugün mesleğinde usanmadan çalışacak, yarın hudutta göz kırpmadan ölebilecek genç lâzımdır." dediği gençliğin yerinde adeta yeller esiyor. Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü öğretim görevlileri Doç. Dr. Emine Özmete ve Dr. Ayşe Sezen Bayoğlu'nun 300 öğrenci ile yaptığı "Gençlerin toplumsal refah ile ilgili konularda geleceğe bakışları" adlı araştırmanın sonuçlarına göre, üniversiteli gençler gelecek konusunda oldukça karamsar. Gençlerin toplumun geleceği ve toplumsal refah açısından en çok kaygı duydukları konular arasında iş bulma imkanlarının gittikçe zorlaşması (% 93,3), yeterince para kazanamama ile ilgili kaygıların artması (% 90,6), meslek seçiminin çıkmaza girmesi (% 90) ve toplumdaki evsiz, yoksul ve muhtaç insanların sayısının artması (% 88,3) ilk sırayı alırken, % 89,3'ü de madde bağımlılığının ve alkolizmin yaygınlaşmasından kaygı duyuyor. Gençlerin çoğunluğu da (% 71,3) toplumun depresyona sürüklendiği fikrinde. Psikiyatrist Cemal Dindar, gençlerin iyi bir iş-iyi bir aş-iyi bir eş'e dair düşlerini kaybettiklerini ve her kayıptan sonra olduğu gibi bu düşlerin yasını tutmaya başladıklarını, bunun da gençleri depresyon ve benzeri ruhsal rahatsızlıkların içine iteceği uyarısında bulunuyor. Araştırmayı yorumlayan sosyolog Doç. Dr. Vehbi Başer ise araştırmanın Türkiye'de gençlerimiz arasında ne tür kaygıların yaygın olduğu sorusuna cevap veren bir araştırma olamayacağını ve genele teşmil edilemeyeceğini ancak bunun yapılması gereken çalışmaların belki ilk basamağında yer alan bir araştırma olduğunu kaydediyor.
Yıllardan beri çok genç bir nüfusa sahip bir ülke olduğumuzu söyleyerek gururlanıyoruz. Eh Avrupa ülkelerindeki nüfus dağılımına bakınca bu gururu hak ettiğimiz söylenebilir elbet. Ancak her yıl üniversiteye adım atan binlerce genci kara kara düşündüren bir olgu var: Gelecek kaygısı Yükseköğretimin sadece % 10'unun teknik ve sağlık eğitimi, %30'unun da sosyal eğitimnden oluştuğunu düşünürsek mezun olanların büyük çoğunluğunun işsizlik sorunuyla karşı karşıya geleceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Eğitimin üretimden ziyade sosyal eğitime dönük olması nedeniyle karşılaşılan bu sorun, her yıl diplomalı işsiz sayısının da katlanmasına yol açıyor haliyle.
20 milyon öğrenciye sahip Türkiye'de her yıl 1,5 milyon yeni kişinin çalışma hayatına girdiği ve sahip olduğumuz 125 üniversiteden her yıl 250 bin civarında öğrencinin mezun olduğu göz önüne alınırsa işsizlik sorununun gençlerde büyük bir paniğe neden olabileceğini söyleyebiliriz. Ülkemizde ise gençlerin toplumsal refah algılarını konu alan çalışmaların sayısı oldukça yetersiz olsa da geçtiğimiz günlerde yapılan bir araştırma gençlerin toplumsal refah ile ilgili konularda geleceğe bakışlarını ortaya koyması açısından anlamlıydı. Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü öğretim görevlileri Doç. Dr. Emine Özmete ve Dr. Ayşe Sezen Bayoğlu'nun yaptığı "Gençlerin toplumsal refah ile ilgili konularda geleceğe bakışları" adlı araştırmanın sonuçlarına göre üniversiteli gençler gelecek konusunda oldukça karamsar bir tablo çiziyor. Ankara, Gazi ve Hacettepe üniversitelerinden 168'i kız, 132'si erkek toplam 300 genç ile karşılıklı görüşme tekniğiyle yapılan araştırma ilginç sonuçlara sahip. Ancak Balıkesir Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Vehbi Başer, bu araştırmanın genelleme yapmak için yeterli bir çalışma olmadığına dikkat çekiyor. "Türkiye'de gençlerimiz arasında ne tür kaygıların yaygın olduğu sorusuna cevap veren bir araştırma değil; bu soruya cevap aramak noktasında, yapılması gereken çalışmaların belki ilk basamağında yer alan bir çalışma. Zaman içinde bu çalışmada kullanılan ölçek geliştirilerek geçerlilik ve güvenilirliği ortaya konduktan sonra, -yükseköğrenime devam etsin ya da etmesin- tüm Türkiye gençliğini (yaş, cinsiyet, yerleşme, aile gelir düzeyi, eğitim, uğraşı vb. değişkenler açısından) temsil edici bir örnekleme uygulanmak suretiyle toplanan veriler analiz edilirse, elde edilecek bulgular, yukarıdaki sorulara bilimsel cevaplar vermemizi mümkün kılabilir. Çalışmayı yürüten akademisyenlerin bunun için gerekli desteği bulmalarını ve bu konuda hepimizi aydınlatmalarını umuyorum." diyor.
Gençler, madde bağımlılığı ve alkolizmden kaygı duyuyor
Araştırmaya göre toplumsal refah açısından sağlıklı yaşam ile ilgili konularda en çok madde bağımlılığının ve alkolizmin yaygınlaşmasından kaygılanan gençler (%89,3), sosyo-kültürel ve ekonomik yaşama ilişkin olarak da en çok ekonomik koşullar, yoksulluk ve iş bulma olanakları ile ilgili kaygı duyduklarını belirtiyorlar. Büyük çoğunluğunun ailelerinden düzenli harçlık alarak yaşamlarını sürdüren (%96,46) bu gençlerin çoğunluğu da (% 71,3) toplumun depresyona sürüklendiğini düşünüyor. Ancak gençlerin toplum sağlığı ile ilgili konulardaki algıları ve duyarlılıklarının da cinsiyete göre farklılık gösterdiğini söylemek lazım. Kızlar toplumu etkileyen HIV/AIDS ve hepatit gibi ciddi hastalıklar hakkında daha çok bilgi sahibi olmak isterken, erkeklere oranla toplumda madde bağımlılığı ve alkolizmin yaygınlaşmasını daha kaygı verici buluyorlar.
Eş seçmek de zor, arkadaş seçmek de
Peki gençler kendi geleceklerini nasıl görüyorlar? Gençlerin sosyo-kültürel ve ekonomik yaşam ile ilgili geleceğe ilişkin kaygı duydukları ve toplumsal refah açısından duyarlı oldukları konuları belirlemeyi hedefleyen araştırmanın sonuçları, gençlerin büyük çoğunluğunun (% 93,3) bugün yapılan yanlışların gelecekte olumsuz neticeleneceğini düşündüğünü ortaya koyuyor. Gençlerin toplumun geleceği ve toplumsal refah açısından en çok kaygı duydukları konular arasında iş bulma olanaklarının gittikçe zorlaşması (% 93,3), yeterince para kazanamama ile ilgili kaygıların artması (% 90,6), meslek seçiminin gittikçe zorlaşması (% 90) ve toplumdaki evsiz, yoksul ve muhtaç insanların sayısının artması (% 88,3) ilk sırayı alıyor. Araştırmayı yapan Doç. Dr. Emine Özmete ve Dr. Ayşe Sezen Bayoğlu, gençlerin toplumsal refah açısından, geleceğe ilişkin en çok ekonomik koşullar, yoksulluk ve iş bulma olanakları ile ilgili kaygı duyduklarının anlaşıldığının ortaya çıktığını ifade ediyorlar.
Araştırmaya gönüllü olarak katılan 300 üniversiteli gencin büyük çoğunluğu dünyanın gittikçe kötüleştiğini düşünürken (% 85), gelecekte yaşam koşullarının daha zor olacağına inananların sayısı da (% 84,4) hiç yabana atılır cinsten değil. Evlilik ile ilgili seçeneklerin ekonomik ve sosyal açıdan daha sınırlı hale geldiğini (% 79,0) ve toplumun sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan kötüleştiğini (% 76,0) düşünen genç oranı da azımsanamayacak çoğunlukta. Doğru arkadaş seçiminin zorlaştığını düşünenlerin oranıyla (% 70,6), gerektiğinde anne ve babadan ayrı bir evde yaşamanın uygun olduğunu da söyleyenlerin oranı da (% 65,7) birbirine yakın bir oranda seyrediyor. Ancak araştırmaya katılan gençlerin öğrenim gördükleri temel bilim alanının toplumsal refah algılarını bazı konularda etkilediği gözlemleniyor. Sağlık bilimleri alanında öğrenim gören gençler, fen ve sosyal bilimler alanlarında öğrenim gören gençlere kıyasla gelecekte yaşam koşullarının daha zor olacağına inanırken, sağlık bilimleri alanında öğrenimini sürdüren gençler de, sosyal bilimler alanında öğrenim gören gençlere kıyasla dünyanın gittikçe kötüleştiğine daha çok inanıyor.
Bu tabloya bakarak Türkiye'nin sahip olduğu büyük gençlik potansiyelinin ilerisi için umut vermediğini ve bir tehlike olmaktan başka bir işe yaramadığını söylemek mümkün. Peki ne yapmak gerekiyor? Araştırmayı gerçekleştiren uzmanların önerisi şu: "Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde gençlerin ekonomik koşullarını iyileştirebilecek ve meslek sahibi olabilecekleri eğitim programlarının planlanması ve uygulanması; sağlık ve eğitim hizmetleri ile diğer toplumsal hizmetlerin kalitesinin artırılarak, toplumda yaşayan her bireyin bu destek ve yardımlara eşit bir şekilde ulaşabilirliğinin sağlanması; gençlerin toplumsal refah açısından geleceğe ilişkin kaygı düzeylerini azaltacak, onların hem fiziksel hem de mental olarak daha sağlıklı bir şekilde yaşamlarını sürdürebilmelerine yardımcı olacak hizmetlerin yaygınlaştırılması ve bu konuda gerekli politikaların oluşturulması ve uygulanması"
"Araştırma sonuçları Türk gençliğinin hepsini kapsamaz"
Doç. Dr. Vehbi Başer (Balıkesir Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı): "İşin uzmanı olarak konuşacaksak çalışmanın kuramsal temeli ile yöntemine bakmak gerekir. Bu türden çalışmalar rapor edilirken, önce, araştırmanın omurgasını oluşturan ölçeğin yapısının tanıtılması ve geçerliliği ile güvenilirliğine ilişkin analizlerin sunulması gerekir. Siyasi katılım, aile huzuru ya da sosyal refah gibi farklı konulardaki tutumları dile getiren tutum ifadeleri (item) bulmak -ya da uyarlamak- yetmez; bu ifade setlerinin herhangi bir şeyi gerçekten ölçüp ölçmediğini -ve ölçüyorsa yapılan ölçüme ne kadar güvenilebileceğini- istatistiksel olarak analiz etmek de gerekir. Bunlar yapılmadan bir şeyin gerçekten bilimsel olarak ölçüldüğüne hükmedemeyiz. Ulaştığımız elektronik yayında bu konulara ilişkin bilgi sunulmadığından neyin, niye öyle ölçüldüğü ve bu ölçümün ne kadar geçerli ve güvenilir olduğu gibi konularda fikir beyan etmemiz mümkün görünmüyor. Söz konusu çalışma, Türkiye genelinde gençlerin görüşlerini saptamak üzere temsil edici bir örneklemden veri toplanarak genellemelere ulaşmak iddiasında değildir. Nitekim, veriler Ankara'daki üç üniversitenin öğrencileri arasından toplam 300 gence anket uygulanarak toplanmıştır. Bu nedenle, raporda kullanılan, örneğin "gençler toplum sağlığı ile ilgili konularda en çok konusunda kaygılanmaktadırlar" türü ifadelerden, tüm Türkiye'de gençlerin böyle bir kaygısı bulunduğu sonucunu çıkarmak yanlış olur. Burada "gençler" denirken "Türk gençliği" değil, araştırmaya dahil edilen 300 gencin kastedildiği anlaşılıyor. Günümüzde gençlik araştırmalarında 15-30 yaş arasındaki bireyleri kapsamak gibi bir eğilim var. Bu çalışmada kapsanan gençlerin ise yarıdan fazlası (%61) 20 yaşının altında. Öte yandan, bu çalışmadan kalkılarak "yükseköğrenim gençliği"nin burada söz konusu edilen türden ve yoğunlukta kaygılar taşıdığı sonucu da çıkartılamaz; zira, bu araştırmaya dahil edilmemiş bölüm ve fakültelerde okuyan, çok çeşitli sosyo-ekonomik ve kültürel kökenlerden gelen ve Türkiye'de, yükseköğretim kurumlarının bulunduğu farklı kentlerdeki gençler ya bu kaygıları taşımıyor; veya çok farklı kaygılar taşıyor da olabilirler."
Gençler, düşlerinin yasını tutuyorlar
Cemal Dindar (Psikiyatr): "Eğitimle rahata ermek isteyen büyük kesim kendi kaderiyle baş başa kalmış durumda. Bu gençler ruhsal olarak ilk gençlik dönemlerinde büyüttükleri 'iyi bir iş-iyi bir aş-iyi bir eş'e dair düşlerini kaybediyorlar ve her 'kayıptan' sonra olduğu gibi bu düşlerin 'yasını' tutmaya başlıyorlar. Önemli bir bölümü kendiyle ve çevresiyle çatışmalı bir kişiliğe bürünüyor, depresyon ve benzeri ruhsal rahatsızlıkların içinde kendilerini buluyorlar."
Araştırmadan sonuçlar
Madde bağımlılığının ve alkolizmin yaygınlaşmasından kaygılanan gençlerin oranı %89,3.
Toplumun depresyona sürüklendiğini düşünenlerin oranı %71,3.
Gençlerin %76'sı toplumun sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan kötüleştiği kanaatinde.
Gençlerin %36'sı okul ortamında güvenli olmadığını düşünüyor.
Gelecekte bir dünya savaşının olacağına inananların oranı %67.
Toplumdaki evsiz, yoksul ve muhtaç insanların sayısının arttığını düşünenlerin oranı % 88,3.
Katılımcıların % 90,6'ı, yeterince para kazanma kaygılarının gittikçe arttığı fikrinde.
İş bulma olanaklarının gittikçe azaldığını düşünenlerin oranı % 93,3.
Meslek seçiminin gittikçe zorlaştığını düşünenlerin oranı %90.
Hükümet seçimleriyle ilgilenmeyenlerin oranı %21.
Evliliğin ekonomik ve sosyal açıdan daha sınırlı hale geldiğini düşünenlerin oranı %75.
Doğru arkadaş seçiminin zorlaştığını düşünenler %70,6.
Gerektiğinde anne ve babadan ayrı bir evde yaşamanın uygun olduğunu düşünenlerin oranı ise 65,7.
Okulda sunum hazırlayacaksın. Haliyle Microsoft Office içindeki Power Point (PP) programı kurtarıcın olacak. Azıcık karıştırdıktan sonra eğlenmeye bile başlayacaksın, ama hedefinden şaşmamaya bak. Kullanması oldukça kolay bir program. Öncelikle tasarıma eğilmelisin. Belli başlı noktalara hep birlikte bakalım ve bunu istersen sunum içinde olması gerektiği gibi madde madde yapalım.
Dikkat: Power Point'in temel kullanım prensiplerini bildiğini düşünerek işin püf noktalarını anlatan bir yazı hazırladık! Bilmiyorsan menüleri biraz kurcalamalı ya da en kolayı Google'lamalısın. Oldukça kolay olduğunu göreceksin.
Karşındaki kitleye uygun bir tasarım yapmalısın. Sadece öğretim üyelerine yönelik bir sunum yapıyorsan biraz sade bir geri plan ile fazlı allı pullu olmayan görseller seçmelisin. Sınıf arkadaşlarına sesleniyorsan biraz daha renkli imajlarla sunumunu canlandırabilirsin.
Bahsettiğin konunun içeriğine göre çeşitli destekleyici grafikler kullanabilirsin. Örneğin sosyal bir konudan bahsediyor ve bir toplumun kesimlerine dair örnekler veriyorsan pasta grafiğini seçebilirsin. Tavsiyemiz, PP içindeki sıkıcı hazır grafikleri kullanmaman. Grafik hazırlayacaksan şuraya bir göz gezdir.
Başta da dediğimiz gibi sunumunu maddeler halinde yapmalısın. Bir sayfa açıp oraya bir paragraf yazı yapıştırmak, bir sunumu en hatalı hale getirecek şeydir. Okunaklı bir yazı karakteri ile yazacağın kısa maddeleri, bir sayfaya 3 ya da 4 tane denk gelecek şekilde yerleştirmelisin.
Kısa cümleler kurmak iyidir. Topluluk önünde konuşmanın belli bir zorluğu olduğu için bunu bir de başı sonu birbirini tutmayan uzunlukta cümlelere girişerek daha da zorlaştırmamanı öneririz.
Sunumu yaparken sayfada yazan her şeyi kelimesi kelimesine okumak doğru bir tutum değildir. Vermen gereken bilgileri bütünüyle sunuma aktarmak değil, daha çok sana bilgileri hatırlatacak şekilde yazmak doğrudur. Sunumun arkasına saklanmak yerine sunumu seni temsil edecek bir araç olarak kullanmayı öğrenmelisin. Her kelimeyi olduğu gibi okumamak, konuya hakimiyetini gösterir. Hatta hakim değilsen bile!
Sunuma başlarken kendini kısaca tanıtmak adettendir. Sınıf arkadaşlarının karşısında bile olsan, "Ben şuyum, şundan bahsedeceğim," gibi bir giriş iyi durur. Seni profesyonel gösterir. Profesyonel olmasan bile! Bunu biz biliyoruz ama onların bilmesi gerekmiyor!
Sunum içinde neden bahsedecek isen ilk sayfaya onları bir önsöz şeklinde yazmalı ve kısa bir ön tanıtım ile sunumu açmalısın. Böylece insanlar senden ne dinleyeceklerini bilerek sunuma hazırlanmış olurlar.
Dinleyicileri sunumuna dahil etmeye çalışmak çok iyi bir fikirdir. Onlara sorular sorabilir, anlamadıkları bir nokta olup olmadığını takip edebilirsin.
Karşındaki insanların sunumdan sıkılıp sıkılmadıklarını takip etmelisin. Arada ufak tefek espriler yapman gerekebilir, hazırlıklı ol. Espri yapabiliyorsan ne ala. Ama abartma lütfen.
Dinleyicileri konunun içinde tutmak için bölüm sonlarında birkaç cümlelik kısa tekrarlar yapabilirsin.
Beden dilini de doğru kullanman gerektiğini aklında tutmalısın. Tek bir noktada durup elini kolunu kıpırdatmadan konuşursan insanları sunumun içine çekemezsin. Öte yandan, onlara doğru ani hareketler de yapmak iyi değildir. Eğer mümkün ise, sınıf düzenini bir U şekline sokabilir ve ortada açılan boşlukta ileri geri hafifçe yürüyerek hareket edebilirsin. Eğer bu olamıyorsa da herkese ulaşabileceğin, herkesle göz kontağı kurabileceğin noktalar seçerek oralar arasında dolaşabilirsin. Göz kontağı demişken; önüne, yere ya da sadece sunuma bakarak değil insanlara seslendiğini gösterir şekilde onlara dönerek konuşmalısın. Sadece hoşlandığın kıza/oğlana bakarak konuşmak da en uygun taktik değil.
Mırıldanır gibi bir ses tonu ile insanların ilgisini yüksek tutamazsın. Kendine güvenen, alçalıp yükselen, renkli bir konuşma tarzı yakalamaya uğraşmalısın. Samimi arkadaşlarınla, kendini iyi hissettiğin bir ortamda sohbet ederken kullandığın ses tonunu hatırla. Hatta istersen provalarda sesini kaydedebilir ve eksiklerini görebilirsin. Mükemmel hazırlığın sonu yoktur.
Sunumdan önce mutlaka birkaç prova yapmalısın. Önce kendi kendine, sonra birkaç arkadaşını ya da aile bireylerini bir araya toplayarak onlarla birlikte yapacağın bu hazırlıklar kendini çok daha rahat hissetmeni sağlayacak.
Zamanı iyi kullanmayı becerebilmek için bu provaları mümkün olduğunca gerçekçi bir şekilde yapmalı, sürenin ne kadarının soru-cevaplarla ya da olası aralarla geçeceğini hesaplamalısın.
Eğer sunumun sosyal bir konu üzerine ise, belki birkaç hikaye ve oyun ile işe renk katabilirsin. Konuya uyan bu tip bir yardımcı bulabilirsen, bunları fotokopi ile çoğaltıp dinleyicilere dağıtabilirsin. Hem faydalı hem de havalı olacağına garanti veriyoruz.
Eğer hata yaparsan canın sıkılmasın; insanlar hitap eden kişi konumunda olmanın zorluğunu içten içe bilir ve bu hataların üzerinde fazla durmazlar.
Eğer sana yöneltilen bir sorunun yanıtını bilmiyorsan endişe etmene gerek yok; konuyu araştırıp daha sonra mutlaka doğru yanıtı vereceğini söyleyebilirsin. Sonuçta onlar da senin uzman olmadığını biliyor. Bu, öğretmenlerin klasik "bu konuyu sana araştırma ödevi olarak veriyorum" taktiğinin (tercümesi; "sordun ama bir fikrim yok") bir versiyonu.
Sunumu pat diye bitirmemelisin. Özet bir toparlama yapmalı, anlaşılmayan bir nokta olup olmadığını sormalı, dinledikleri için insanlara teşekkür etmelisin.
Üniversiteli gençlerin çektiği 5 diyet sorunu
Daha çok fast food tarzında beslenen üniversite öğrencileri; karaciğer yağlanması, reflü ve kabızlık gibi çeşitli rahatsızlıklarla karşı karşıya kalıyor. Çözüm ise sağlıklı beslenmekten geçiyor.
1- Gençlerin kalori hesabı yetişkinlerin hesabından farklı
Ortalama bir erişkinin, günde 2 bin 200 kalori civarında bir diyetle beslenmesi gerekirken, gençlerde bu oran ihtiyaca göre değişir. Gününün önemli bir bölümünü bedensel ya da zihinsel aktivite ile geçiren bir gencin kalori ihtiyacı normal bir gence göre daha yüksektir.
Günlük bazal enerji ihtiyacı kızlarda vücut ağırlığının 22 ile, erkeklerde ise vücut ağırlığının 33 ile çarpımıyla elde edilir. Örneğin; 18 yaşında, 1.70 cm boyunda, 75 kg ağırlığında ve orta derecede aktif (haftada 2-3 gün hafif ya da orta derecede egzersiz yapan) bir erkeğin günlük kalori ihtiyacı 2 bin 400 kalori, aynı yaşta 1.60 cm boyunda, 55 kg ağırlığında ve orta derecede aktif olan bir genç kızın günlük kalori ihtiyacı ise bin 850 kaloridir.
2- Fast food'lar kabızlığı artırıyor
Bağırsaklar vücudumuzun biyolojik saatidir ama üniversiteye başlayanlarda kabızlık artar.
Bol su için
• Posa miktarının azalmasıyla birlikte kabızlık başlar. Oysa sebze ve kabuklu meyveler yemeleri, baklagillere ağırlık vermeleri, günde en az bir öğün meyve, tercihen iki öğün sebze yemeleri gerekiyor.
• Bunun yanı sıra bol su içmek şart. Bu suyu sadece su olarak değil, katkısız içeceklerle de sağlayabilirler. Mesela bunlar doğal limonata ve meyve suları olabilir.
• Kola ve gazlı içecekler zararlıdır. Özellikle kolalı içecekler, reflü şikayetlerini artırabilir.
• Kabızlığı tetikleyen bir başka durum da saatlerce bilgisayar karşısında oturma ve egzersiz yokluğudur.
• Spor yapmak hem bedensel hem de zihinsel fonksiyonları geliştirme açısından son derece yararlıdır. Vazgeçilmez bir alışkanlık olmalıdır.
• Kabızlıktan korunmak için gençlerin özellikle ev yemeklerini tercih etmeleri ve dışarıda yenilen kuru gıdalardan, hazır yiyeceklerden uzak durmaları ve tuvalet saatlerini kendilerine göre yeniden belirlemeleri gerekir.
• Ancak kabızlık alışkanlık halini alırsa vakit geçirmeden bir hekime başvurmaları gerekiyor. Çünkü kabızlık çeken ve sürekli oturarak çalışan kişilerde daha sonra hemoroid, makatta çatlak ve bunlara bağlı kanama gibi birçok klinik tablolar görülebilir.
3- Reflü gençlerde sık görülüyor
Günümüz gençliğinde reflü hastalığı daha sık görülüyor. Reflü belirtileri varsa, uyurken yatak başını yükseltmek ve gece yatarken bir şey yememek gerekir. Çikolata, tereyağ ve kahve gibi besinlerden, kola ve asitli içeceklerden ve sigaradan da uzak kalmak şart. Reflü bazen, 'helikobacter pylorin'in yol açtığı gastrit ve sindirim güçlüğü ile birlikte ortaya çıkabilir. Midesinde sürekli ağrı, yanma, gaz, şişkinlik yakınması olan kişiler uzman bir hekime başvurmalıdır. Gençken önemsenmeyen reflü sonra büyük sorun olur.
4- Aşırı A Vitamini karaciğeri yağlandırır
Bazı çevreler ve aileler gençleri vitamin kullanımına özendiriyor. Ancak normal beslenen bir insanda vitamin eksikliği görülmez. Dolayısıyla aşırı vitamin almanın bir yararı yoktur. Aşırı miktarda gereksiz vitamin alımının ileride bazı hastalıklara yol açabileceği de bilinmelidir. Örneğin aşırı A vitamini alımı, karaciğer yağlanmasına ve ileride karaciğer sirozuna yol açabilir. Antioksidan olarak alınan C ve E vitaminin faydalı olmaktan çok zararlı olabileceği de bazı çalışmalarda gösterilmiştir.
Demir eksikliğinin nedeni
Demir eksikliği gençlerde konsantrasyon bozukluğuna, halsizlik, güçsüzlük, baş dönmesi ve göz kararması gibi sorunlara yol açabilir Eğer bir gençte demir eksikliği varsa, öncelikle bunun sebebi araştırılmalıdır. Demir eksikliğinin nedeni yetersiz gıda alımı, az protein alımı ya da demirli besinlerin az tüketimi, aşırı adet kanamaları, gizli sindirim sistemi kanamaları, barsak parazitleri olabileceği gibi ince bağırsakta demir emilimini bozan çölyak hastalığı gibi bir bozukluğa da bağlı olabilir.
5- Uzakdoğu çaylarına dikkat!
Özellikle aktarlarda satılan, Uzakdoğu'dan gelen zayıflama çaylarının, sindirimi kolaylaştırdığı öne sürülüyor. Müshil içeren ve içeriği bilinmeyen otların bilinçsiz tüketiminin hem sindirim sistemine, hem de karaciğere zarar verebileceği akıldan çıkarılmamalıdır. Bitki karışımları ve kompleks bitkisel ürünler sağlık açısından tehlikelidir.
Düşük kalori beyninizi yorabilir
• Fazla kalorili besinlerle günlük ihtiyacını karşılayan bir genç, özellikle spor yapmıyorsa, daha kolay kilo alır.
• Günlük kalori ihtiyacını karşılayamayan bir genç, bedensel ve zihinsel olarak güç kaybına uğrar, zayıflar ve derslerinde başarılı olamaz.
• Diyet uzmanlarına göre; alınacak olan yağ oranının yüzde 30'u geçmemesi gerekiyor. Mesela 2 bin 200 kalorilik bir diyetle beslenen bir kişi, en fazla 75 gram yağ alabilir. Eğer 2 bin 800 kalori alması gerekiyorsa, bunun 90 gramı yağlardan karşılanmalıdır.
Kantinler kalorili
• Proteinlerin sindirimi için yağ asitlerine ihtiyaç vardır. Bu nedenle okul kantinleri, üniversite yemekhaneleri ve öğrenci yurtlarının, öğrencilerin yiyeceği yemeklerin bileşenlerine ve kalori hesabına çok dikkat etmeleri gerekir.
• Öğrenciler, enerjilerinin büyük bir kısmını karbonhidratlardan alır. Bilinmesi gerekir ki; 1 gr yağ 9 kalori verir, 1 gr karbonhidrat ve protein de 4 kalori verir. Aşırı miktarda yağ alımı, birtakım sindirim hastalıklarını tetikleyebilir.
Dave Barry'nin üniversiteye girecek öğrenciler için yazdığı yazısının çevirisini aşağıda bulacaksınız...
Aranızda pek çok genç ciddi olarak üniversiteye gitmeyi düşünüyor. (Tabii ki bu bir yalan. Siz gençlerin tek düşündüğü içki içip eğlenmek ve seks yapmak. İnanın bana, bunlar üniversite eğitimiyle yakından alakalı.)
Üniversite dedikleri aslında, bir şeyler ezberlemek için kaba bir hesapla iki bin saat harcadığınız odaların topluca bulunduğu yerdir. Bu iki bin saat dört yıla yayılır ve sizler geri kalan zamanı içki içerek, uyuyarak ve kız ayarlamaya çalışarak geçirirsiniz.
Üniversitede iki şey öğrenirsiniz:
1- Sonraki hayatta işinize yarayacak şeyler (iki saatinizi alır). Bunun içinde telefonlara cevap vermek, pijamanızdan bira ve mürekkep lekelerini çıkarmak vb. vardır.
2- Sonraki hayatınızda işinize yaramayacak şeyler (geri kalan 1998 saati bunları öğrenmeye harcarsınız). Genellikle sınıflarda öğrendiğiniz ve isimlerinin sonunda -tik, -loji, -tri gibi ekler olan konulardır. Bu konuları ezberlersiniz, sırası gelince sınav kağıtlarına yazarsınız ve sonra unutursunuz. Eğer bunları unutmayı başaramazsanız bir öğretim görevlisi (hatta profesör) olup hayatınızın geri kalanını üniversitede geçirmek zorunda kalabilirsiniz.
Her şeyi unutmak çok zordur. Mesela ben üniversitedeyken John Donne'dan başka üç metafizikçi şairin daha adını ezberlemek durumunda kalmıştım (sakın neden diye sormayın). Birinin adını unutmayı başarabildim. Ama diğer ikisinin adlarının Vaugham ve Crashaw olduğunu hatırlıyorum. Bazen önemli bir şeyi, mesela eşimin bana yağlı mı yoksa diyet mi ton balığı sipariş ettiğini anımsamaya çalışırken tam da süper marketin orta yerinde aklıma Vaugham ve Crashaw'un isimleri geliyor. Ne korkunç bir zihinsel israf!
Üniversitede bir yılınızı doldurunca kendinize bir anadal seçmeniz beklenir. Anadal, hakkında önce ezber yapmak ve sonra ezberlediklerinizin pek çoğunu unutmaya niyetlendiğiniz konudur.
Dave Barry, uzun bir zamandır adından söz ettiren Amerikalı bir 'mizahi köşe' yazarı. Çeşitli yayın organlarında yer alan yazılarının yanı sıra yayınlanmış çeşitli kitapları da var.
İşte size çok önemli bir öğüt:
Tartışmasız gerçekler ve kesin cevaplarla ilgilenmeyen bir anadal seçin. Bu demektir ki ASLA matematik, fizik, biyoloji ve kimya dallarını seçmemelisiniz.
Mesela anadalınız matematikse bir gün sınıfa girersiniz ve hocanız size der ki "İkili sayı düzeninde dörtgen bir aksis kadrantının kosinüs integralini tanımlayınız ve bulduğunuz sonucu beş belirgin kesişim noktası üzerinde gösteriniz." Eğer hocanızın aklından geçirdiği cevabın aynısını veremezseniz başarısız olursunuz.
Kimya için de aynısı geçerlidir: Eğer sınav kağıdına karbon ve hidrojenin birleşerek meşe ağacı oluşturduğunu yazarsanız sınavdan çakarsınız. Hocanız sizden, kendisinin ve bütün kimyacıların üzerinde mutabık kaldığı cevabı vermenizi beklemektedir.
Bilim adamları bu konuda son derece tutucudurlar.
Öyleyse; İngilizce, felsefe, psikoloji veya sosyoloji gibi kimin ne dediğinin kimse tarafından anlaşılmadığı ve kesin gerçeklerle ilgisi olmayan konular seçmelisiniz.
Bütün bu konularla ilgili dersler almış biri olarak şimdi size kısa değerlendirmelerde bulunacağım.
1- İNGİLİZCE: Derse girmeden hemen önce kısa alıntılarını okuduğunuz kalın kitaplar hakkında ödevler hazırlamak bu konunun temelini oluşturur. İşte size İngilizce ödevlerinden iyi notlar almanızı sağlayacak bir ipucu: Bir kitap hakkında sağduyu sahibi birinin söyleyebileceği hiçbir şey söylemeyin.
Mesela Moby Dick romanı üzerinde çalıştığınızı varsayalım. Sağduyusu olan herhangi biri Moby Dick'in büyük bir beyaz balina olduğunu söyleyecektir çünkü kitaptaki karakterler yaklaşık on bir bin defa Moby Dick'ten büyük beyaz bir balina olarak bahsetmektedir. Öyleyse siz ödevinizde Moby Dick'in aslında İrlanda Cumhuriyeti'ni temsil ettiğini söyleyin. Sınav kağıtları ve ödevleri okumaktan ölesiye bezmiş ve aslında Moby Dick'i hiç sevmemiş olan hocanız sizin son derece yaratıcı olduğunuzu düşünecektir. Eğer sebat ederek ve sürekli olarak basit hikayelerden çılgınca yorumlar çıkarabilirseniz, İngilizce'yi anadal olarak seçmelisiniz.
2- FELSEFE: Bu konunun ilgilendiği, bir odada oturup gerçeklik diye bir şey olmadığına karar vermek ve sonra öğle yemeğine gitmektir. Eğer bol bol uyuşturucu çekmek gibi niyetleriniz varsa felsefeyi seçmelisiniz.
3- PSİKOLOJİ: Fareler ve rüyalarla ilgilenir. Psikologlar fareleri ve rüyaları takıntı haline getirmişlerdir. Bir keresinde bütün bir sömestiri, bir fareyi belli bir sıra takip ederek bazı düğmelere basması için eğiterek ve sonra aynı eğitimi oda arkadaşıma da uygulayarak geçirdim. Fare çok daha hızlı öğrendi. Oda arkadaşım ise şimdi bir doktor. Eğer fareleri ve rüyaları seviyorsanız, hatta en iyisi fareleri rüyanızda görüyorsanız psikolojiyi seçmelisiniz.
4- SOSYOLOJİ: Nelerden bahsettiğinin anlaşılması mümkün olmayan konular arasında sosyoloji açık farkla birinci gelir. Yüzlerce saat boyunca sosyoloji derslerine girdim ve ağız dolusu sosyoloji yazıları okudum. Ama bütün bu saatler boyunca tutarlı bir önermeyi ne gördüm ne de duydum. Çünkü sosyologlar, bilimadamı sınıfından sayılmak adına, zamanlarının çoğunu basit ve belirgin gözlemleri bilimselmiş gibi görünen bir dile tercüme etmek için harcarlar. Sosyoloji üzerinde çalışmayı planlıyorsanız siz de bu tercüme işinin nasıl yapıldığını öğrenmek zorunda kalacaksınız.
Örneğin, çocukların yere düşünce ağladıklarını gözlemlediniz diyelim. Bunu şöyle yazmalısınız:
"İzole edilmiş ve gelişimini henüz tamamlamamış insanların sosyometrik davranış eğilimlerinin metodolojik gözlemleri, yere yönelik tropism ve gözyaşı veya 'ağlama' biçimindeki davranış formu arasında sebep-sonuç ilişkisi olduğunu göstermektedir."
Bu şekilde elli altmış sayfa yazmayı sürdürebilirseniz, geniş ölçüde devlet burslarından yararlanabilirsiniz.