1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • Konu: Yalancılık
    Allah'a hâmd, Rasûlü'ne salât u selamdan sonra....

    Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla;

    Yalan, kişinin gerçeği saklayıp doğru olanın veya doğru bildiğinin aksini söylemesidir. Dürüstlükle uyuşmayan, dolayısıyla insan onurunu aşındıran kötülüklerin başında yalan gelir. Kur'an ve hadislere göre yalan, bir münâfıklık alâmetidir. İslâm dini, prensip olarak insanın ruhsal gelişmesine, toplum düzenine ve barışına zarar veren her türlü kötülüğü yasaklamakla birlikte, gerek âyetlerde ve gerekse hadislerde yalan konusunda oldukça ağır ifadelerin kullanıldığı görülmektedir. Bunun sebebi, ahlâk kültüründeki veciz ifadesiyle yalanın "bütün kötülüklerin anası (ümmü'l-habâis)" olmasıdır. İslâm ahlâk anlayışına göre doğruluk, bütün iyiliklerin temeli, yalan ise bütün kötülüklerin anası kabul edilmiştir.

    Riyâ ve dalkavukluk gibi davranışlar da doğruluk ve dürüstlüğe aykırı, Kur'an'ın azîz saydığı mü'minin onurunu zedeleyen, dolayısıyla kişinin kendisini özenle koruması gereken kötülüklerdir. Çünkü dalkavukların ve riyâkârların en büyük sermâyeleri yalandır. Onların asılsız veya abartılı, böyle olduğu için de dürüstlükle bağdaşmayan övgüleri hem kendi kişiliklerini lekelemekte, hem de övülen kişilerin boş ve temelsiz bir gurura kapılarak kusurlarını görmelerine engel olmaktadır. Bu yüzden Hz. Peygamber, bu kişileri insanların en kötüleri arasında saymış; "Dalkavuklarla/meddahlarla karşılaştığınızda yüzlerine toprak savurun!" buyurarak onlara yüz verilmemesini öğütlemiştir.

    Dinde, ıslah amaçlı, harp esnâsında ve karı-koca arasında maslahat için yalana ruhsat verilmişse de, yalan gibi izâfî olan şeylerin miktarları, ölçü altına alınıp tâyin edilememekte, hatta bu gibi olgular için; "sınırları belli olmayan ve muayyen olmayan bir şey sûistimâle sebep olabileceği gerekçesiyle hükümlere illet ve mahal olamaz" denilmektedir. Bundan dolayı yalana teşebbüs edecek olan bir kimsenin, hukuk nezdinde söyleyeceği yalanı doğru söylemeye tercih edecek sebeplerin mukayesesini büyük bir ictihad dairesinde yapması lâzımdır ki, yalanı kullanabilmeye ruhsatı olabilsin; bu ise, çoğu kimse için mümkün değildir.

    Yalan, Kur'an nazarında büyük cürümlerden biridir. Hatta Kur'an, münâfıkların sayısız cürümleri içinde yalanlarıyla azaba müstahak olduklarına dikkat çekmektedir:
    "Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için acıklı bir azap vardır." (2/Bakara 10)

    Bu veriler ışığında konuşma hususunda yalnızca iki yol kalmaktadır: "Ya sükût etmek ya da doğruluk."

    Kur'an'ın en fazla hücuma tâbi tuttuğu yalan, Allah'ı, âyetlerini, âhiret gününü, peygamberlerini, nimetlerini yalanlama hususundadır. Geçmiş ümmetlerden Nûh kavmi, Âd, Semûd, Lût, Ress ve Firavun kavimlerinin bu hususları yalanladıkları, bu yüzden de Kur'an bunların çetin azaba müstahak olduklarını belirtmektedir: "... Bu şekilde onlardan öncekiler de (peygamberleri) yalanladılar da sonunda azâbımızı tattılar..." Kur'an, buna şâhit olmak üzere muhâtapların yeryüzünde gezip dolaşarak yalanlayanların hallerini görüp ibret almaya teşvik etmektedir: "De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu düşünüp araştırın." (6/En'am 11)

    Kur'an, Allah ve âyetlerini yalanlama hususunda, genellikle zâlim kelimesinin ism-i tafdîl (üstünlük karşılaştırma kipi) formunu kullanmaktadır. Bundan dolayı yukarıda sayılan yalanların içinde de, en buğz edilen yalan da, Allah'a ve âyetlere karşı olan iftira ve yalan olduğunu söyleyebiliriz: "Allah'a karşı yalan uyduran veya O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim vardır?" Âhiret gününü ve peygamberleri yalanlama hususu da, Kur'an'da sık sık işlenen temalardan biridir. Bu hususları yalanlamanın, eskilerin tarzı olduğu belirtilmektedir: "(Rasûlüm!) Eğer seni yalancılıkla itham ettilerse (yadırgama); gerçekten, senden önce apaçık mûcizeler, sahîfeler ve aydınlatıcı kitap getiren nice peygamberler de yalanlandı/yalancılıkla itham edildi." Allah'ın nimetlerini yalanlama konusu ise, Rahmân sûresinde yoğun bir tema halinde işlenmiş olup birer ikişer âyet aralıklarıyla; "Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?" şeklindeki bir ifâde, toplam 31 sefer tekrar edilmiştir.

    Yalan denilince, akla yalanı iş edinme, çok yalan söyleme gelir. Yalan, kişinin gerçeği saklayıp bildiğinin aksini söylemesidir. Yalancılık, çok çirkin bir huydur. Dinimiz yalanı kesin şekilde haram kılmış ve şiddetle yasaklamıştır. Yalan, rûhî bir hastalıktır, müslümanların kendilerini bundan kesinlikle korumaları gerekir. Çocuklar daha küçükken doğru sözlülüğe alıştırılmalı, yalanın zararları kendilerine anlatılmalıdır. Cenâb-ı Hak, "Yalan sözden kaçının." diye emrettiği halde basit dünya menfaatleri için yalan söyleyenler vardır. Özellikle yalan yere şâhitlik yapmak çok kötü bir davranış ve büyük bir günah sayılmıştır. Peygamber Efendimiz de yalan söylemenin ve yalan şâhitlik yapmanın büyük günahlardan olduğunu ısrarla belirtmiştir. Ayrıca, yalanın münâfıklık alâmetlerinden olduğunu haber vermiştir. Peygamberimiz, "...Yalan kötülüğe, kötülük cehenneme götürür..." buyurmuştur. Yalanın en büyük kötülüğü işte budur. Yani, insanı Allah'ın rızâsından uzaklaştırıp cehenneme götürmesidir. Ayrıca yalan, insanları birbirine düşürür, güven duygusunu yok eder, toplum içinde karışıklıklara sebep olur; dostlukları yıkar, yerine düşmanlık tohumları eker. Yalan, er geç ortaya çıkacağından, yalancılar, kendilerine güvenilemeyen, saygı duyulmayan ve sevilmeyen insanlar durumuna düşerler. Kısaca yalan, insanı dünyada da âhirette de felâkete sürükler.

    Yalan, söz ve davranışlarda gösterilen doğrudan ayrılıp uzaklaşmayı hedef alan bir davranıştır. Bencil birtakım sonuçlar elde etmek kasdıyla yapılan bir hareketi, hatayı gizlemek amacıyla, işin doğrusunu da bildiği halde isteyerek gerçeğe uygun olmayan beyan ve girişimlerde bulunmak, hakikati değiştirmek şeklinde görülen yanlış ifadelere "yalan" denir. Yalancılık, sözle olabildiği gibi, hareketle (jest, mimik vs.), yazı ve susmayla da olabilir.

    "Kitabda İbrahim'i de an. O dosdoğru (Sıddîk) bir nebîydi." (Meryem/41)

    "Kitapta İsmail'i de an, O sözünde dosdoğruydu, resûl ve nebîydi" (Meryem/54)

    "Kitapta İdris'i de an. O dosdoğru bir nebîydi. Onu yüksek makamlara yücelttik." (Meryem/56-57).
    "Ey özü sözü doğru Yusuf!" (Yusuf/46)

    "Ey îman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun" (Tevbe/119)

    "Gerçek mü'minler, ancak Allah ve Resûlü'ne îman eden, O'ndan asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır"
    (Hucurât/15).

    "Mü'minler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var ki, işte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir" (Ahzab/23).

    "Allah adına yalan söyleyen ve hak kendisine geldiği zaman onu yalanlayan kimseden daha zâlim kim vardır? Kâfirler için Cehennem'de yer mi yok?" (Zümer, 39/32)

    "Yalan sözden sakınınız" (Hac 22/30). "Ey İman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin" (Ahzâb 33/70).

    "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin. (Yalan söylemeyip doğru söylerseniz) Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar." (Ahzâb, 33/70-71)

    "İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları hâlde "Allah'a ve Âhiret Günü'ne inandık" derler. (Bakara, 2/8)

    "Şüphe yok ki münafıklar, Cehennem'in en alt katındadırlar (derk-i esfel). Artık onlara asla bir yardımcı da bulamazsın." (Nisa, 4/145)

    "İçinde kuşku uyaran şeyleri bırak, terk et (kuşku olmayan bir iklimde yaşa). Doğruluk insanın içinde itmi'nan (tam inanma, kalbin tatmin olması) ve oturaklaşma hâsıl eder. Yalana gelince burkuntudur, bulantıdır." (Tirmizî, "Kıyame", 60)

    "Dâima doğruluğu araştırın; doğrulukta helâkinizi görseniz bile. Ancak muhakkak ki doğrulukta sizin kurtuluşunuz vardır." (Kenzü'l-Ummal, 3/344)

    "Doğruluktan ayrılmayınız. Doğruluk sizi birr'e, o da sizi Cennet'e götürür. Kişi doğru olur ve daima doğruyu araştırırsa Allah katında sıddîklardan yazılır. Yalandan sakının. Yalan insanı günaha, o da Cehennem'e götürür. Kişi durmadan yalan söyler ve yalan araştırırsa Allah katında yalancılardan yazılır." (Buhari, "Edeb", 69)

    -Bir insanın bunca zaman, insanlara yalan söylemekten kaçınıp da Allah'a karşı yalan söylemesi düşünülemez. (Buharî, "Bed'ül-vahy", 6)

    "Bana altı şey hakkında tekeffülde bulunun (söz verin) ben de size Cennet'i tekeffül edeyim; 1- Konuştuğunuzu zaman doğru konuşun; 2- Söz verdiğinizde sözünüzü yerine getirin; 3- Emânete hıyanetlik yapmayın; 4- Apış aranızı koruyun; 5- Gözlerinizi harama kapayın; 6- Ellerinizi haramdan uzak tutun." (Müsned, 5/323)

    "Dört özellik vardır; kimde bu özellikler bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde bunlardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendinde nifaktan bir özellik var demektir: Emanete hıyanet eder. Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Husumet edince, kıskanınca haddi aşar." (Buharî, "İman", 24; Müslim, "İman", 106)

    "Doğruluk insanı Allah'ı razı edecek iyiliğe götürür. İyilik de İnsanı Cennet'e götürür. Kişi doğru söyler ve doğruyu arar da sonunda Allah indinde sıddîk=doğru sözlü diye kaydedilir. Yalan da kişiyi haddi aşmaya götürür. Haddi aşmak da ateşe, Cehennem'e götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı araştırır da sonunda Allah'ın indinde yalancı diye kaydedilir." (Buharî, "Edeb", 69; Müslim, "Birr", 102-103)

    "Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdînde 'yalancılar' arasına kaydedilir." (Muvatta, "Kelâm", 18)

    İnsanları güldürmek için mizah tarzında komik konuşanlara Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuştur: "Yazıklar olsun o kimseye ki, insanları güldürmek için konuşur ve yalan söylerler! Yazık ona, yazık ona!" (Ebu Davud, "Edeb", 88; Tirmizî, "Zühd", 10)

    Peygamberimiz (SAV) buyurdular ki: "Ey insanlar, pervanenin ateşe atılması gibi sizi yalanın peşine düşmeye sevk eden şey nedir? Hâlbuki üç yer hariç yalanın her çeşidi Âdemoğluna haramdır. Bu üç yere gelince: Kişinin rızasını sağlamak için eşine yalanı; harpte söylenecek yalan; İki Müslüman'ı barıştırmak niyetiyle söylenen yalan." (Tirmizî, "Birr", 26)

    Temiz fıtratları rahatsız eden her şeyden melekler de rahatsız olmaktadırlar. Kalp kırıcı tarzda tartışma ve kötü sözleri sarf edenlerin veya kötü amelleri yapanların yanında meleklerin kaçıp şeytanların olduğunu Peygamberimiz (SAV) haber vermektedir: "Kul yalan söylediğinde meydana getirdiği şeyin fena kokusundan melek kendisinden bir mil uzaklaşır." (Tirmizî, "Birr", 46)

    Yalan söylemek, Kur'ân öğrenip ahkâmıyla amel etmemek, zina yapmak, faiz yemek: bu dört fiilin kabirde azap sebebi olacağına, rüya hadisi delildir. Peygamber Efendimiz (SAV)'in rüyasında azap içinde gördüğü kimselerin azap sebeplerinin bu dört fiil olduğunu Cebrail (aleyhisselâm) kendisine bildirmiştir. (Buhari, "Cenaiz", 92)

    "Emin ve doğruluktan ayrılmayan ticaret ehli (âyette sırat-ı müstakim ashabı olarak zikredilen) peygamberler, sıddîkler, şehitler ve salihlerle beraberdir." (Tirmizî, "Büyû", 4)

    "Kıyamet günü tüccarlar facirler (günahkârlar) olarak diriltilecektir. Ancak Allah'tan korkanlar, iyilik yapanlar ve doğruluktan ayrılmayanlar müstesna." (Tirmizî, a.y.; İbn Mace, "Ticârât", 3)

    "Alıp satanlar, alışverişi sıdk ve doğruluk üzere yapar, kusuru beyan ederlerse alışverişleri satan hakkında da alan hakkında da mübarek kılınır. Yalan söylerler, kusurları gizlerlerse, belli bir kâr sağlasalar bile, alışverişlerinin bereketini kaybederler. Yalan karışırsa alışverişlerinin bereketi yok edilir. Yalan yemin malı rağbetli, kazancı bereketsiz kılar." (Buharî, "Büyû", 19, 22; Müslim, "Büyû", )

    Yalan söylenerek satılan malın ayıbı mutlaka ortaya çıkar. Müşteri, o tüccara artık kendisi uğramayacağı gibi başkalarının uğramasına da mani olur. Bu, kazancın bereketini gideren bir durumdur. Bir diğer rivâyette de: "Ticarette yalan yemin mala rağbeti artırır, kazancı giderir" buyrulmaktadır (Buharî, "Büyû", 26).

    Resûlullah (s.a.s.), çarşıda bir yiyecek yığınına rastlayınca elini yığına daldırıp çıkardı. Parmaklarına rutubet bulaştı. Adama: "Ey satıcı nedir bu?" diye çıkıştı. Adam: "Ey Allah'ın Rasûlü, yağmur ıslattı." deyince, "Bu yaşlığı üste getirip, herkesin görmesini sağlayamaz mıydın? Kim bizi aldatırsa o bizden değildir." buyurdu (Müslim, "İman", 164; Tirmizî, "Büyû", 74).

    "Alıcı olmadığınız hâlde, fiyatları kızıştırmak için müşteri ile satıcının aralarına girmeyin." (Buharî, "Büyû", 58-60) "Müşteri kızıştıran, riba yiyen hâindir. Bu iş, bâtıl bir aldatmadır, helâl değildir." (Buharî, "Büyû'" 60) "Müslüman bir kimsenin, bir malda kusur olduğunu bildiği hâlde, müşteriye haber vermeden satması haramdır." (Buharî, "Büyû'", 19)

    Cenab-ı Allah'ın rahmet nazarıyla bakmayacağı kişiler; malını yalan yeminlerle satan kişilerdir. (Müslim, "İman", 173)

    "Eğer siz, Allah ve Resulü'nün sizi sevmesini istiyorsanız, size verilen emaneti yerine veriniz. Söylediğiniz vakit doğru söyleyiniz, komşularınız ile güzel komşuluk yapınız." (Mehmed Zahid Kotku, Hadislerle Nasihatlar, Cilt 1, s.278; Taberani'den)

    "Kıyamet günü Allah Katında mahlûkların en sevimsizleri yalancılar, kibirliler ve kardeşlerine karşı sinelerinde amansız kin besleyenler olacak ..." (İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. Cilt, s.355)

    "Kıyamet günü Allah kullarının en sefillerinin şunlara bu sözle, bunlara da şu sözle gelen ikiyüzlü kişilerin olduğunu göreceksiniz." (İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. Cilt, s.355; Buhari ve Müslim'den)

    "Arkadaşına söylediğin bir sözde o seni tasdik ederken senin ona yalan söylemen büyük bir hıyanettir." (İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. Cilt, s.299)

    "Kul yalan söyleye söyleye ve yalanı araya araya Allah Katında pek yalancı yazılır." (İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. Cilt, s.299)

    "Yalan rızkı eksiltir." (İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. Cilt, s.300)

    "Allah adına and içen kişi yeminine sivrisinek kanadı kadar (ufak bir) yalan katarsa bu yalan kıyamet gününe değin kalbinde bir leke olarak kalır." (İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. Cilt, s.300; Tirmizi ve Hâkim'den)

    "Sana Allah korkusunu, doğru sözlülüğü, emaneti yerine getirmeyi, ahde vefayı, yemek yedirmeyi ve mütevazı davranmayı, bol bol selam vermeyi tavsiye ederim." (İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. Cilt, s.304; Ebu Nuaym, el-Hılye'de tahriç etmiştir)

    "Allah'ım gönlümü nifaktan, fercimi zinadan, dilimi de yalandan temizle." (İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. Cilt, s.301; el-Hatib, et-Tarih'te tahriç etmiştir)

    "Yalan olduğunu bile bile bana bir söz isnadında bulunan yalancılardan biridir." (İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. Cilt, s.303; Müslim'den)

    Allah Resûlü (s.a.s.), Müslümanlardan hırsızlık, zina, içki gibi had cezası gerektiren en ağır suçları işleyenlerin bile Cennet'e girebileceğini belirtir, fakat yalanı Müslüman'a bir türlü yakıştıramaz. "Çünkü kizb, (yalancılık) küfrün esasıdır, kizb nifakın (münafıklığın, ikiyüzlülüğün) birinci alâmetidir, kizb Kudret-i İlâhiye'ye (Allah'ın gücü ve kuvvetine) bir iftiradır, kizb hikmet-i Rabbaniye'ye zıttır. Yüksek ahlâkı tahrip eden kizbdir, İslâm âlemini zehirlendiren ancak kizbdir, insanlık âleminin ahvalini fesada veren kizbdir, insanları kemalâttan (manevî-ahlâkî terakkiden) geri bırakan kizbdir, İslâmiyet'in esası doğruluktur, sıdktır, imanın hassası (özü, özelliği) sıdktır, bütün kemalâta götüren doğruluktur, yüce ahlâkın hayatı doğruluktur..." (Nursi, 93)


    İçinde yalan olmayan en doğru kitabımız Kur'an şöyle diyor: "Yalan uyduranlar, ancak Allah'ın âyetlerine inanmayanlardır." Ve yegâne/tek önderimiz Rasûlullah(SAV)'da şöyle diyor: "Şaka da olsa yalandan kaçınmadıkça insanın imanı kemâle ermez."; "Yalan, nifak kapılarından bir kapıdır." "Yalan rızkı azaltır." Ashâbdan Safvan İbnu Süleym (r.a.) anlatıyor: "Ey Allah'ın Rasûlü! dedik, mü'min korkak olur mu?" "Evet, olabilir!" buyurdular. "Pekiyi cimri olur mu?" dedik, yine: "Evet!" buyurdular. Biz yine: "Pekiyi yalancı olur mu?" diye sorduk. Bu sefer: "Hayır, asla!" buyurdular.

    Yalan geçici, doğru ebedîdir. Yalanın eğer varsa faydası bir kere içindir, gerçeğin ise sonsuzdur. Günah işlemenin birçok aracı vardır; fakat yalan, bunların hepsine uyan bir saptır. Yalanın biri de birdir, bini de. Bir kez yalan söyleyenler ikincisini de söyleyebilirler. Az yalan söylenmez; yalan söyleyen her yalanı söyler. Çünkü, hiçbir hayvan yalan kadar velûd/doğurgan değildir: Bir yalan en aşağı on yalan doğurur.

    Halkın söylediği güzel doğrulardan biri şöyledir: "Yalan ile iman bir arada durmaz." Hakiki müslüman aldanabilir, ama aldatmaz. Dünyanın sahte rahatı ve zenginliği için yalana tenezzül etmez!

    (DERLEME)
    ............................................

#10.01.2010 13:47 0 0 0
  • Yazı yazmak istiyorum ama nasıl ve ne şekilde başlayacağımı bilmiyorum. Şu an içimde taşıdığım iki zıt duygunun, tarifini mi yapsam diyorum kendi kendime. Bu iki zıt duygunun biri mutluluk, diğeri ise hüzün. Birbirine iki zıt duygu nasıl bir arada yaşayabilir? diye soruyorsunuzdur eminim.

    Nedir benim için mutluluk? Ben bu duyguyu yaşamadım mı? Ya da yaşadım da, ne olduğunu bilmediğim için anlayamadım mı? Peki, şimdi biliyor muyum? Önce bu sorularla başlamak gerek galiba.

    Evet, mutluluk nedir ne değildir biliyorum. Benim için ( yüzlerce anne aynı kelimeyi kullanacaktır eminim) şu anda mutluluk, çocuklarımın sağlıklı, sevgi ve huzur dolu bir geleceğe, başarı ile yelken açması demektir. Yalnız sevgi ve mutluluğa ulaşamayacakları endişesi ise tam anlamı ile iç dünyamda büyük bir hüzne ve huzursuzluğa neden olmaktadır.

    Ben anneyim ve anne olarak çocuklarımın geleceği için var gücümle mücadele ediyorum. Bu mücadelem bireysellikten öteye gitmiyor. Yaşadığımız dönem ve toplumsal çöküş, her geçen gün umutlarımızı biraz daha yok ediyor ve biz ebeveynlerin gözleri yaşlı, yüreği buruk, çaresiz, ellerimiz koynumuzda, yalnız kendi çocuklarımızı kurtarabilme telaşına düşüyoruz.

    Sabahın ilk saatlerinde yatağımızdan kalkıp, çocuklarımızı eğitim, öğretim alması için büyük bir telaş ile okuluna gönderirken, içimizde yaşadığımız endişe, mutluluğumuza mani oluyor ve onlar okuldan çıkıp evlerine gelene kadar, her birimiz, o endişe ile gün içinde yaşamaya çalışıyoruz.

    İlk endişemiz okulda yeteri kadar eğitim alabiliyor mu? Biliyoruz ki, kalabalık sınıflarda, öğretmen tek başına, teknoloji çağında yetişen çocuklarla, yeteri kadar ilgilenecek zamanı bulamıyor. Ya da yap-boz tahtası haline gelen eğitim sisteminin, çocuklarımıza ne verip, neler götürebileceği kuşkusu içinde "Bu gün yine bir şeyler değişti mi acaba?" diye soruveriyoruz kendimize. Bir başka endişemiz, eğitim alıp alamadıklarının önüne geçiyor ve " eğitim almasa da olur, yeter ki sağ salim evine gelebilsin" diye düşünmeye başlıyoruz. Yılda üç bin gibi çok büyük oranda çocukların kayıp olması ve bir daha onlara ulaşılmaması, tecavüz ve tacizlerin bebeklik yaşına inmiş olması bir başka korkumuzu gün yüzüne çıkartıveriyor. Hemen ardından " ya şu uyuşturucu tacirleri okulların kapılarında zulaya yatmışlarsa ve çocuklarımıza bilmedikleri esrar, eroin, hap gibi uyuşturucu tuzağına düşürürlerse ne yaparız" soruları korkularımızın bin kat artmasını sağlarken, bir başka korku çıkıveriyor ortaya " Ya magandanın birisi, elinde bıçağı ile beliriverirse çocuğumuzun önünde, nasıl kendini koruyabilir?" diyen sorular üşüşüyor beynimize ve bir de bakıyoruz ki, kendi gölgemizden bile korkar olmuş, ne biz mutlu olabilmeyi, ne çocuklarımızı mutlu edebilmeyi öğrenmişiz.

    O zaman ben/biz, çocuklarım/ çocuklarımız mutlu olabilecek mi böylesine korkuları içlerinde/ içimizde yaşatırken? Sonra düşünüyorum. Biz diyorum, biz onların elinden bir avuç mutluluklarını bile çaldık. Atalarımızdan miras aldığımız bu dünyayı, çocuklarımıza miras olarak bırakmamak için var gücümüzle çabaladık ve bu gün bu çabamızın mükâfatını en kötü şekilde aldık ve alıyoruz almaya da devam edeceğiz. Hepimiz suçu kendi üstümüzden atmak istiyoruz ama yapamıyoruz. Çünkü suçlu olan, dünyayı yaşanmayacak hale getiren ve dur demeyen bizleriz. Bu gün kendi yarattığımız canavarlardan kendimiz korkar olduk. Ne kapımızı açıp, komşumuza gidebiliyoruz, ne çocuğumuzu kapının önünde oynatabiliyoruz, ne bir bardak su isteyene su verebiliyoruz, ne de biz onların elinden bir bardak su içebiliyoruz.

    Kurulan hükümetlerden medet umuyor ama umutlarımızı, oy vererek, Meclise gönderdiğimiz vekillerin, kendi kasalarını doldurma telaşına, ya da kişiye göre yasa çıkartma isteği içine girdiklerini gördükçe hepten kararıyor. Başımıza bir şey geldiğinde, sığınacağımız yer polis diyoruz, ama polise gittiğimizde, bir daha oradan sağlam çıkıp çıkamayacağımızı bilmediğimiz için, polise başvurmayı unutuyoruz. Haksızlıklar karşısında, hukuk ve adalet bizi korur ve haklarımızı savunur diyoruz ama bir somun ekmek, ya da birkaç baklava dilimi çalan çocuklara, on sekiz yıl hapis veren, fakat bankaları hortumlayan, devleti soyanların, hiç ceza almadığını ve adaletin çarkına, siyasetin el attığını gördüğümüzde, ona olan güvenimizi bitiriyor, kendi adaletimizi kendimiz uyguluyor, elimize silahı alıp önüne gelene kurşun sıkıp, boğazını kesip, çöplüklere atıveriyoruz.

    Peki ne olacak bizim halimiz ve nasıl düzeleceğiz? Nasıl çıkacağız bu korku tünelinden ve nasıl, tekrar güneşi camımızdan, evimizin içine davet edip, aydınlığa ulaşacağız? Bu soruların cevabını ve korku tünelinden çıkmanın yollarını bilenler lütfen söylesin? Daha fazla kara tablo çizmemek için yazımı yarım kestim. Çünkü hepimiz bu dünyada, bu ülkede yaşıyor, olanları görüyor ve beynimizde muhakeme yapabiliyoruz.

    Cevapların geleceği umudu ile aydınlık, adaletli ve güvenilir bir dünya ve gelecek diliyorum. Sevgi ve saygılar hepinize.

    Türkan DİNÇER
#10.01.2010 13:44 0 0 0
  • (Zaman zaman düşünmüşümdür.Eşimi kaybetmeseydim nasıl bir hayatım olacaktı diye ve şimdi bir sanattan diğer sanata koşturan ve başarılar elde eden bir kadın olarak )24 yaşında ki oğlumun hala bana ben normal bir anne istiyorum demesini hayretler içinde karşılıyorum.Çamaşır,ütü,ev işleri,akraba ziyaretleri vesaire...vesaire...Aslında sanatla uğraşırken bunların hepsinede yetişmeye çalışsakta aykırı görülüyoruz galiba.Oysa ayakta dimdik durabilme,bir şeyler başarabilme çabasındayken(Anneciğim seni ve başardığın herşeyi taktir ediyorum,kutluyorum demesini beklerken)ne yazık ki olumsuz veya bunlar nedir ki gibi tepkiler alabiliyoruz.

    Kadın eş kaybı,yakın kaybı,sakat kalma,,maddi kayıplara uğrama ve buna benzer bir çok şekilde felaketlerle karşılaşabilir.Çocuklarını benim gibi yalnız büyütme çabasını verirken yalnızlığını,acılarını sadece çalışıp para kazanarak değil manevi olarakta yok etmek zorundadır.Yalnızda ,kimsesizde kalsak mutlaka yapılabilecek bir şeyler vardır.Biz kadınlar çok şeyi başarabiliriz istersek.

    Ben kendi adıma eş kaybından sonra 2 sene eve kapanıp depresyon nöbetleri geçirmiş biri olarak derneklere,sosyal faliyetlere ağırlık vermeye başlayınca bu sıkıntılarımın yavaşça kaybolduğunu ve hayata yeniden döndüğümü farkettim.Bir arkadaşımın yönlendirmesiyle vitray kurlarına gittim 2 yerden sertifika aldım,bu benim için ilk başarıydı,vitray kursundaki bir arkadaşım eşinin söz yazarı olduğunu söyledi ve onların desteğiyle şarkı sözü kurallarını öğrendim ve şu anda 40 civarı sözleri bana ait T.S.M şarkılarım var,buda benim için büyük başarı tabiiki.Hele bir tanesinin TRT repertuarında olması benim için kıvanç kaynağıdır.O yıllarda bir çiçekçi dükkanım vardı ve okullardada iş eğitimi derslerine gidiyordum.Yine bir arkadaşımın tavsiyesi ile T.S.M korolarına gitmeye ve şarkı söylemenin inceliklerini ,ses kullanmanın detaylarını öğrendim ve sololar yapmaya başladım.Gittiğim her koroda solo vermeye başladı hocalar.Buda benim için büyük bir başarı çok şükür.Şiirlerimi okuyarak ,dinleyerek geliştirmeye çalışıyorum,bir kitabım yok henüz ,en kısa zamanda çıkartacağım.

    Kadınların felaketlerde sığınacakları yerler kaliteli kurslar,kalteli dernekler olmalı diye düşünüyorum,iş hayatları dışında.Bu ortamlarda insanın hayata bakış açısı değişiyor,bir şeyler başabilmenin onur ve gururu kaplıyor rununu.Ben MESAM ,İZMİR Lİ SANATÇILAR BİRLİĞİ DERN,İZMİR ŞİİR KÜTÜPHANESİ DERN,ANADOLU BASIN YAYIN BİRİLİĞİ,TEMA VAKFI ve şimdi aklıma gelmeyen çeşitli dernek ve gruplara üyeyim.Bazı ufak başarılarda olsa bunları yakalayabilmemi buralardaki kaliteli ortama borçluyum.

    Yazımı bitirirken kadınlar felaketler karşısında asla yok olmasınlar,mutlak çalışma ve ev hayatları dışında kaliteli ortamlarda bir şeyler öğrensinler ve bunun meyvesini zaman diliminde gördükçe kendileriyle gurur duysunlar diye düşünüyorum.
    SEVİLMEK,HER ORTAMDA KABUL GÖRÜLMEK,YOKLUĞUNDA ARANILMAK ,SAYGI DUYULMAK,KENDİNİ KANITLAMAK ...İŞTE MUTLU ,HUZURLU,GÜZEL BİR YAŞAMDA BAŞKA NE İSTEYEBİLİR Kİ İNSAN ...çocuğumuz normal bir anne istiyorum desede zamanla o da anlayacak ve gurur duyacaktır şüphesiz.TÜM KADINLARIMIZA SAĞLIKLI,MUTLU,HUZURLU,BAŞARILI BİR YAŞAM DİLİYORUM.

    NURTEN CAN
#10.01.2010 13:41 0 0 0
  • Bir sorunu anlamak, çözümün yarısı demektir, derler.
    Bu haftaki yazımızın konusu; sorunu!

    Eminim noktalı yere, her biriniz farklı bir kavram yerleştirdi.
    Şark Meselesi, Doğu Meselesi,
    Güneydoğu Anadolu Meselesi, Kürt Meselesi,
    Terör Meselesi vs.

    Son günlerde yine eskiden olduğu gibi 'demokrasi ve özgürlük' uğruna kanların aktığı, nutukların haince çekildiği, niyetlere göre farklı isimler alabilen bir problemle karşı karşıyayız.

    Yabancı devletlerin, bölücülerin, çetelerin, insanların, etnik grupların niyetleri birbirinden farklı olabilir. Bunlarla da uzlaşma sağlayamamak ise; asla bir eksiklik değildir.

    Esas önemli olan; var olan bir problemin çözüm noktasında bizzat muhatabı olan devletin o soruna nasıl baktığı, nasıl yorumladığıdır.

    Yürütme, yargı ve yasamayı elinde bulunduran devletin; sorunu, doğru ya da yanlış anlaması, sonuçları bakımından hayati bir konudur.

    Ya devleti yönetenlerin niyeti?!.
    Cumhuriyet ve demokrasi ile yönetilen sistemlerde devleti oluşturan; yasama, yargı ve yürütme kurulları, birbirinden farklı niyetlerle yönetime katılırlarsa ortaya bir kaos çıkar.

    Mensup olduğu milletin; hak ve hürriyetini sağlama, milli kimliğini koruma, mutluluğunu, onurunu, geleceğini tesis etme vazifesi ile görevlerine 'yemin'lerle başlayan yöneticiler, bu şeref sözünü unutarak farklı mecraların, derin düşüncelerin ve makamların beklentileri doğrultusunda hareket etmeleri bir ülkede kaosun asıl nedenidir.

    Günümüzde Anayasa Mahkemelerinin, Danıştay'ın, Yargıtay'ın birbiri ile çelişen kararları, hüküm giymenin adama göre belirlenmesi, siyasilerin manevralarının altında bu niyet farklılığı vardır.

    Şahıs ve kurumların kafalarında birbirinden farklı şekillenen bir yönetim tarzı; yaşayan halk açısından içinden çıkılmaz bir kargaşadır.

    Farklı niyetlerle çözülmeye çalışılan konular, bırakın sorunun sorun olmaktan çıkarılması, sorunun isim bazında dahi tanımlanmasını zora sokar.

    Şu an ülke gündemini yeterince meşgul eden, ama eminim yaşayan halklar bazında hiç de gerçekte olmayan bir suni bunalım dönemi yaşamaktayız. Hatta diyebilirim ki; yaşatılmaktayız.

    Parçalanan (!) Sevr'in; bizden koparılamayan tek kardeş halkı Kürtler, bölgenin yaklaşık bir asırdır planlı geri bırakılarak, hizmet götürülmeyerek, yer yer yanlış (belki de kasıtlı) politikalar yürütülerek, özellikle uzun seneler boyunca yabancı istihbarat servis elemanlarının staj yeri olarak kullanılarak (bu söz doğuda görev yapan yüksek bir istihbarat müdürüne ait)
    bugünler için zemini hazırlandı. Bataklık kıvamında olduğu için sivrisineklerin üremesi gecikmedi.

    Türkiye Cumhuriyeti devletine 'yanlış' işler yaptırılarak, PKK gibi terörist örgütlere istismar imkânı yaratıldı.

    Buradan iddia ediyorum; güneydoğu koparılmadan ne silahlar, ne kahpe ağızlar nede sokak gösterileri asla bitmeyecektir. Çünkü şu an devletin 'Kürt Sorunu' kavramı ile PKK ve yandaşlarının sorunu algılamaları aynı değildir. Taban tabana zıttır.

    'Analar Ağlamasın!' demekle olayı basite indiremezsiniz. Yangını küçümseyemezsiniz. Olay; dil, bir iki halay çekme, Kürtçe şarkı söyleme gibi basit değildir.

    Olay, bizzat vatan bölme hareketidir.

    Kanaatimce devlet; sorunun teşhisi, tedavisi ve isimlendirilmesi noktasında Kandil'le, İmralı ile aynı çizgide maalesef buluşmuştur.

    Elindeki silahla, molotoflarla, sopalarla, küfürlerle etrafı yakan, yıkan, insanları, masum çocukları öldürenlere; bak köpeği bağladım, taşları betonladım, kapıyı açtım, hatta bak her şeyimi seninle paylaşacağım, -gel rahat dur, uslu ol! Diyerekten bir ortak noktada buluşamaya çalışmak akla, insafa, ilme, tarihi tecrübeye tamamen aykırıdır.

    Bu şimdiye kadar yapılan hataların en büyüğü olur ve bedeli de öncekilerden çok farklı olur. Benden söylemesi



    Hüseyin PAŞA


#10.01.2010 13:22 0 0 0
  • Allah:


    "Gevşemeyin, üzülmeyin, en üstünsünüz, eğer inanıyorsanız? Buyuruyor. (Al-i İmran, 3:139)


    Bu uyarı, inanan bir bilincin, bir düşüncenin ve ölçünün şeyler, olaylar, değerler ve kişiler karşısında sürekli takınması gereken tavrı belirlemektedir.

    Bu uyarı, mü'min bir benliğin her şey, her konum, her değer ve herkes karşısında sürekli takınması gereken üstünlük durumunu ifade eder. İmanı ve imandan kaynaklanan bütün değerleri, iman temelinden başka temellere dayanan düşüncelerden ve onlardan kaynaklanan değerlerden yüce tutma durumunu...

    Varlığın hakikati hakkında düşünce ve kavramam açısından en yüce mevkide olan gene mü'mindir. Çünkü İslam'ın getirdiği ölçüler içerisinde bir olan Allah'a iman etmek, bu büyük hakikati en kamil manada kavramam şeklidir. Bu kavrama biçimi ideolojiler, inanç biçimleri ve düşünce yığınları ile karşılaştırıldığında ; ister bu düşünce yapıları, inanç biçimleri ve ideolojiler eski ve yeni büyük felsefi ekollerin ürünü olarak gelsin, ister putperestlerin ve tahrife uğramış kitaplıların inançlarına dayandırılsın; isterse de karanlık maddecilik ideolojileri ile saptırılmış ideolojiler olsun... bu aydınlık, açık seçik, estetik ve uyumlu kavrayış biçimi, bu düşünce yığınları ve bu saçma sapan ideolojilerle karşılaştırıldığında, İslam inancının azameti, daha önce hiç böylesine ortaya çıkmamış bir biçimde tecelli eder. Bu bağlamda, bu bilgiye sahip olanların, elbette o bilgiye sahip olmayanlardan daha yüce bir konumda olduklarında şüphe yoktur.

    Vicdan, bilinç, ahlak ve yaşama biçimi açısından en üstün konumda olan gene müslümandır. Çünkü en güzel ve örnek isimleri sahibi olan Allah'a imanı, bizatihi yüceliği, temizliği, kibarlığı, namusluluğu, takvayı, salih ameli ve raşid halifeliği ona ilham eder; yanı sıra dünyanın acıları, kederleri, hayal kırıklıkları karşısında ahirette alacağı ödülü ona telkin eden akidesi, şu fani dünya hayatından kam alamadan ayrılsa bile, ahirette alacağı karşılığı kesin bir bilgi ile bilmesinden ötürü onun kalbini dingin kılar.

    Mü'min 'dünya düzeni' ve yönetim biçimi (şeri'at) açısından da en yüce yere sahiptir. Çünkü mü'min insanlığın tanıdığı eski ve yeni rejimleri ve yasama düzenlerine başvurup kendi 'dünya düzeni' ve kendi şeri'atı ile kıyasladığında öteki rejimlerin (dünya düzenlerinin) ve yaşama biçimlerinin tümünün, kendi sahip olduğu yetkin, en olgun 'dünya düzeninin' ve şeri'atının yanında, birer çocuk oyununa ve amaların el yordamıyla, düşe kalka yürümelerine benzediğini görecektir. Dalalete düşüp yerini ve yolunu şaşırmış, insanlığın gerilim ve acılar içinde kıvrandığına tanık olacak, bu yüzden bu insanlara tedaviye muhtaç hasta insanlar gözü ile bakacak ve onların bu haline acıyacaktır. Neticede kötülük ve dalalete karşı kendi üstünlüğü, kendi yerinin yüceliğinden başka bir duygu ile karşılaşmayacaktır.

    İlk müslümanlar içi boş gösteriler, şişirilmiş güçler ve cahiliyye düzeni içerisinde insanları kul sayan genel kabullerin karşısına bu duygu ve düşünceler ile dikililerdi, cahiliyye, tarihi süreç içerisinde kirli bir dönem verilen ad değildir.

    Pozisyonlar değişti. Müslüman, soyut maddi güçler karşısında yenik duruma düştü

    Ama herşeye rağmen en üstün olanın yine mü'minin bizzat kendisi olduğu bilincinden vazgeçmemeli, mü'min imanını koruduğu müddetçe, kendisini yenilgiye uğraymış olanlara yukarıdan bakmalıdır. Bu pozisyonun geçici bir dönem olduğunu, imanın eninde sonunda geri geleceğini, bundan kaçışın olmadığını kesinlikle bilmelidir. Evet, o böylesi olumsuz bir pozisyonla karşılaşmıştır fakat onun karşısında kesinlikle baş eğmez. İnsanların tümü ölür. Ama o, 'şehid olur!' O; bu dünyadan ayrılıp gidince 'cennet'e girer; ona galip olanlar ise 'cehennem'e... İkisi çok farklı şeyler bunların... O hep Rabb'inin şu fermanını duyar:

    "Küfredenlerin, öyle şehirlerde gezip dolaşması seni aldatmasın"

    "Bu az bir geçimdir. Sonra gidecekleri yer cehennemdir"

    "Fakat Rab'lerinden korkanlar için, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedi kalacaklar; Allah tarafından ağırlanacaklardır. İyiler için Allah yanında bulunan ödüller ise daha hayırlıdır." (Al-i İmran, 3:196-198)




    Mü'min onların gırgıra almalarına, gülmelerine karşı metanetini yitirmez,

    güçsüz olduğu gibi bu durumda da o gibi kimselere tepeden bakar. O da onları alaya alır, onların rezaletlerine güler. Bu durum karşısında mümin, daha önce uzun iman serüveninde yürümüş iman kadrosunun öncü kahramanlarından birisi olan Nuh'un (as) söylediğini söyler:

    "Siz bizimle alay ederseniz, sizin alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz." (Hud, 11:38)


    Mü'min şu ayette de, iman ordusunun aydınlık, küfür kadrosunu karanlık akibetlerini görür:

    "Suç işleyenler, mü'minlerin haline gülerlerdi."

    "Onların yanından geçerken birbirlerine kaş göz işaretleri ederek onları küçümserlerdi.

    "Ailelerine döndükleri zaman da yaptıklarıyla övünüp eğlenmeye başlarlardı."

    "Mü'minleri gördüklerinde."şunlar sapık insanlar derlerdi.

    "Halbuki kendileri, onların üzerine bekçi gönderilmemişlerdi."

    "İşte bugün de mü'minler kafirlerin haline gülerler."

    "Divanlar üzerine oturup bakarlar."

    "Kafirler, yaptıklarıyla cezalandırıldılar mı? Diye" (Mutaffifin, 83: 29-36)
    Kur'an, çok eskiden, kafirlerin mü'minler hakkında ne söylediklerini bize anlatmaktadır. Buyuruyor ki:

    "Açık ayetlerimiz onlara okunduğunda küfredenler, mü'minlere şöyle derler: "iki topluluktan hangisinin yeri daha hayırlı, yer bakımından daha güzeldir?" (Meryem, 19:73).



    Evet, hangi grup?... Allah Elçisi Hz. Muhammed'e inanmamış mütekebbirler mi, yoksa O'nun çevresinde kenetlenen fakirler (müstaz'aflar) mı? Hangisi? Nadr b Haris, Amr b, Hişam. Velid b. Mugire ve Ebu Süfyan'ın tarafı mı? Yoksa Bilal, Suheyb, Ammar ve Habbab'ın tarafı mı? Hangisinin tarafı?... Hz:Muhammed'in onları çağırdığı ilkeler en hayırlı ise O'na uyanlar, Kureyş içerisinde hiçbir saygınlığa sahip olmayan, Erkam'ın oldukça alçak gönüllü evinde bir araya gelenler mi olurdu, yoksa şatafatlı 'Dar'ün-Nedve'de toplanan şan, şöhret ve iktidar sahibi olan öteki karşıtları mı?

    İnanan kimse değerlerini, düşüncelerini, ölçülerini insana dayandırmaz. Bu nedenle insanların kendisini yanlış anlamaları karşısında üzüntüye kapılmaz. Aksine o bütün söz konusu kavramlarını insanların Rabb'i olan Allah'a dayandırır.

    Mü'min "hak" üzeredir... Haktan ötesi ise sapıklıktan başka nedir? Varsın sapıklığın saltanatı olsun, varsın toplulukları, yığınları olsun, sempatizanları, sevdalıları olsun... bütün bunlar "hak"tan kesinlikle bir şeyi değiştirmez. Mü'min "hak" üzeredir... Hak'tan ötesi ise sapıklıktan başka nedir? İnanan kimse kesinlikle sapıklığı (dalalet) seçemez. "Hak'la "dalaleti" eşit tutamaz. Mümin olduğu sürece ahval ve şeriat ne olursa olsun kesinlikle 'hak'tan sapıklığa dönemez. Allah'ın öğrettiği dua ile konuyu bitirelim:

    "Rabbimiz, bizi doğru yola hidayet ettikten sonra kalplerimizi eğriltme; bize katından bir rahmet ver. Kuşkusuz sen çok bağış verensin."

    "Rabbimiz, sen mutlaka insanları, asla kuşku olmayan bir günde toplayacaksın." "Kesinlikle Allah Sözünden dönmez." (Al-i İmran, 3: 8-9)




    (YOLDAKİ İŞARETLER/S.KUTUP)

#10.01.2010 12:57 0 0 0



  • Zamanımızda semboller, simgeler hiç olmadığı kadar önem kazandı. Bu yüzden dinimizin sembollerine, işaretlerine saygı ve hürmet bugün daha önemli.


    Camiyi, hocayı, ahireti mizah konusu yapmak, alaya almak hem doğrudan din algısını etkiliyor, hem imanı riske atıyor.


    Hz. Ali r.a. Efendimiz "Parça bütünün habercisidir" buyuruyor. Dinimizin, dindarlığımızın parçası olan semboller doğrudan İslâm'ın habercisi ve onlara hürmet de müslümanlığımızın gereği.


    Din dediğimizde aklımıza sadece soyut/görünmeyen birtakım inanç esasları gelmemelidir. Şüphesiz dinin hayata şekil veren somut/görünen yansımaları vardır ve bizler hayatı o somut göstergelerle anlamlandırırız.

    Söz gelimi, bilmediğimiz bir memlekete gittiğimizde, biz çok da farkında olmadan gözlerimiz orada alışık olduğumuz birtakım görüntüler arar. Minare görmek isteriz mesela, ya da ezan sesi duymak isteriz. Avrupa'ya gidenlerimiz veya orada ikamet edenlerimiz bu hususu yakından idrak ederek yaşarlar. İşte bu, dinin "görünen yüzü"nün önemini anlatır bize.


    Dinî Şiarlar/Semboller


    Dinin bu "görünen yüzü"ne Yüce Kitabımız "şiar" (çoğulu "şeâir") adını verir. Bir ayette şöyle buyurulur: "Ey iman edenler! Allah'ın tayin ettiği şiarlara sakın saygısızlık etmeyin." (Mâide, 2)


    Her ne kadar bu ayette üç nokta koyarak zikretmediğimiz cümlelerde Hac ile ilgili hükümler mevcut ise de, ayetin ifadesi geneldir. Bu sebeple müfessirler, bu ayetin, Allah Tealâ'nın indirdiği hükümlerin tamamını kapsayacak şekilde anlaşılacağını belirtmişlerdir. Burada geçen "şiar" kelimesi alamet, işaret, sembol, simge, bir şeyi diğerlerinden ayıran özellik anlamındadır.


    Yine bir diğer ayette şöyle buyurulur: "Kim Allah'ın hürmet edilmesini istediği şeylere saygı gösterirse, bu, Rabb'inin katında kendisi için daha hayırlıdır. () Kim Allah'ın şiarlarını yüceltirse, bu kalplerin takvasındandır." (Hac, 30-32)


    Bu ayetlerin durumu da bir önceki ayete benzemektedir. Zira burada da Hac'da kurban edilecek olan ve yenilmesi helal kılınmış bulunan hayvanlardan bahsedilmektedir. Bununla birlikte, yukarıya mealen aldığımız ifadeler umumi olduğu için, ulema bu ayetlerde geçen, "Allah'ın hürmet edilmesini istediği şeyler" ve "Allah'ın şiarları" ifadelerinin "Allah Tealâ'nın dini ve indirdiği hükümler" anlamına geldiğini söylemiştir. [Kurtubî, el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'ân, 6/36; Beydâvî tefsiri, (Şeyhzâde haşiyesi ile birlikte) 3/383.]


    Kur'an ve Sünnet'in vurgularından şunu anlıyoruz ki, müslümanlar için dinî bir anlam ve değeri olan her şeyi hassasiyetle muhafaza etmek ve hürmette kusur etmemek temel görevlerimiz arasındadır.

    Ramazan ayı, Cuma günü, kandil geceleri gibi mübarek zamanlar, Mescid-i Haram, Mescid-i Nebî, Mescid-i Aksa, camiler gibi mübarek mekânlar, her türden ibadetler, alim ve mürşidler, dinî eserler, dinî kavramlar... bunlar arasında ilk akla gelenlerdir.


    Dine hürmet, bir anlamda bu sembollere hürmetten geçmektedir.


    Ya da şöyle diyelim: Bu sembollere hürmetsizliğin, doğrudan doğruya dinin kendisine yönelik bir hürmetsizlik anlamı taşıyacağına özellikle dikkat edilmelidir.

    Modern kültür içinde zaman zaman mizahı yapılan, küçültülen şeylerin dine ait şeyler olduğu gerçeğini göz ardı ettiğimizde, aslında dinle aramızdaki irtibatı kendi elimizle zayıflattığımız gerçeğini görmezden gelmiş oluyoruz.


    Sembollere Saygı ve İman


    Efendimiz s.a.v. şöyle buyurur: "Sizden birinizin göğüs kafesinde iman, elbisenin eskidiği gibi eskir. Öyleyse (sık sık) Allah Tealâ'dan, kalplerinizde imanı yenilemesini dileyin." (Hâkim, Taberânî)


    Bu Nebevî uyarı, imanımızı her an diri ve canlı tutmanın yollarını aramanın ihmale gelmez bir farz olduğunu anlatır. Şüphesiz bunun çeşitli yolları vardır. İbadetlerimizi aksatmadan ve şuurlu bir şekilde yerine getirmek, çokça Kur'an okumak, zikrullaha devam etmek, salih insanlarla birlikte olmak bu çerçevede zikredilebilecek hususların başında gelir. Yine bu konuda dikkat edilmesi gereken bir nokta da, günahlardan, münkerata düşmekten ve imanı zayıflatacak durum ve ortamlardan uzak durmaktır.


    Dinin kendisi ve hükümleri kadar, dini temsil eden ve dinî anlam taşıyan sembol, kavram ve değerlere gereken saygı ve hassasiyetin gösterilmesi de bu cümledendir. Hatta günümüz şartlarında biz farkında olmadan imanımızın eskimesine, yıpranmasına sebep olan en sinsi tehlikenin bu konudaki gevşeklik olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Bu sebeple alimlerimiz, dinî sembol, kavram ve değerlere gösterilmesi gereken hassasiyeti göstermemeyi ya da onlara saygısızlık anlamına gelen davranışlara sessiz kalarak onaylamayı, imanı ciddi anlamda tehlikeye sokan hususlar arasında zikretmiştir.


    Söz gelimi, sırf tahkir etmek amacıyla alim birisine "alimcik" demek, fıkıh, tefsir, hadis gibi dinî ilimlere ve bu ilimler hakkındaki eserlere saygısızlık göstermek, bu fiilleri işleyen kimsenin itikadî durumunu ciddi tehlikelere sokar. (Şerhu'l-İmâm Ali el-Karî alâ Kitâbi Elfâzi'l-Küfr, 165-167)


    Şafiî mezhebinin büyük alimlerinden, "Sultanu'l-Ulema" lakaplı İzzuddîn b. Abdisselâm, bir fetvasında şöyle der: "Mushaflarda yazılı olan Kur'an metnine, Allah Tealâ'nın zatına delalet etmesi dolayısıyla hürmet gösterilmesi gerekir; tıpkı Allah Tealâ'nın sıfatlarına delaleti dolayısıyla hürmet gösterilmesi gerektiği gibi... Allah Tealâ'nın yüce zatına delalet ettiği için Mushaf metnine saygı göstermek ve hürmet etmek gerekir. Kâbe'ye, peygamberlere, abidlere ve ulemaya hürmet göstermek de böyledir..." (Îdâhu'l-Kelâm, s. 3)


    Fetvasının devamında mushafa abdestsiz dokunmanın caiz olmamasının, Hacer-i Esved'i öpmenin faziletinin ve benzeri hususların da aynı noktaya dayandığını söyleyen İzzuddîn b. Abdisselâm, burada dikkatimizi gerçekten önemli bir noktaya çekmektedir: Dine ve dinî açıdan önem taşıyan hususlara saygı göstermek, bu dinin sahibi olan Allah Tealâ'ya duyulması gereken haşyet, muhabbet ve takvanın ifadesidir. Bu sebeple bu noktaya azami dikkat göstermek gerekir.


    Hocayı Eleştirirken


    Bugünkü modern hayat, tamamen maddi, dünyevî ve maneviyattan büyük ölçüde yoksun olduğu için bu hayatta "mübarek", "mukaddes" gibi kavramlara yer yoktur. Dinin ve dinî olan şeylerin bu hayatta sadece birer "figür" seviyesinde tutulması, yaşadığımız modernleşmenin hedefleri ile insanımıza kimliğini veren temel unsurlar arasındaki çatışmadan kaynaklanmaktadır.


    "Hacıdan hocadan, kork karanlık geceden!" diye bir söz vardır dilimizde mesela; "hacı-hoca takımı"na güvenilmeyeceğini anlatır. Ne yazık ki halk arasında da hayli yaygın kullanımı olan bu söz, aslında toplumun çimentosu mesabesindeki alim, mürşid, din görevlisi gibi zatları halkın gözünden düşürücü etki yapmaktadır.

    "Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma!" sözü de böyledir. "Hocalar, görevleri gereği halka neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlatırlar, ama kendileri deveyi hamuduyla götürürler" gibi bir anlayışın ürünü olan bu söz de diğeri gibi halkı dinden ve dinî anlam taşıyan hususlardan soğutma gayretine işaret eder.


    Türk filmlerindeki "imam" tiplemesinin hep eciş-bücüş, sinsi, az gelişmiş, şehvet düşkünü, biraz şizofren, dünyaperest, kesinlikle güvenilmez... olmasının sebebi de bundan başkası değildir. Romanlarda, tiyatrolarda, hikâyelerde farklı bir imam tipine rastlamak neredeyse imkansızdır.


    Oysa burada söz konusu olan, Ebu Davud, Tirmizî, İbn Mace ve daha başka Hadis imamları tarafından nakledilen bir rivayette Efendimiz s.a.v. tarafından "Peygamber vârisi" olarak nitelendirilmiş bulunan alimlerdir, onların temsil ettiği değerlerdir.


    Evet, her insan gibi din görevlisinin de, alimin de hatası olabilir. Hatta onlar arasında taşıdığı sorumluluğun gereğini yerine getirmekten uzak, çeşitli zaafları olan ve konumunun adamı olmayan kimseler dahi bulunabilir. Ancak bu, bütün alimleri ve din görevlilerini karalama tavrını mazur göstermeye yeter mi?


    Burada belki doğrudan doğruya dinin kendisine saygısızlık hedeflenmemektedir. Ama unutulmaması gereken bir nokta var: Dinî anlam ve değeri olan semboller konusundaki bir kayıtsızlık, doğrudan doğruyla din algısını etkilemekte ve dinle irtibatın zayıflamasına sebebiyet vermektedir.


    Ülkemizdeki birtakım filmlerde, basın-yayın organlarında, roman ve kitaplarda çizilen "din görevlisi" tiplemesiyle Batı'da üretilen yapım ve yayınlardaki "papaz" imajını karşılaştırdığımızda, arada bariz bir farklılık bulunduğunu görmek zor değildir. İstisnalar bir tarafa bırakılırsa, her türlü olumsuzluğu temsil eden müslüman din adamı imajının aksine, papazın yardımseverlik, hoşgörü, fedakârlık, çalışkanlık, dürüstlük gibi her türlü olumlu sıfatı ve erdemi temsil etmesi karşısında ne demeli?..


    İsimler Üzerinden Yıpratma


    İşin görünen yanını teşkil etmesi sebebiyle madalyonun bu yanı, dinî hassasiyet sahibi insanımızın tepkisini kolayca çekiveriyor. Doğrusu halkımız, alim ve din görevlisi üzerinden yapılmaya çalışılan imaj yıpratma operasyonlarına çok da prim vermiyor. Ancak bir de "görünmeyen" alanda cereyan eden bir olay var: İsimler üzerinden yürütülen menfi propaganda.


    Hatırlarsınız, bir komedyenimizin başrolünü oynadığı bir film vardı. Birisi bir üniversite hocası, diğeri ünlü bir şarkıcı olmak üzere iki tipi canlandırıyordu bu kişi. Üniversite hocasının adını belki de hiçbirimiz hatırlamıyor. Ama şarkıcının adı unutulacak gibi değil: "Abuzer Kadayıf." Filme adını verecek kadar güçlü bir imajinatif keşif!..


    Zevksiz, görgüsüz, kaba-saba, kıllı göğsünün yarısına kadar düğmeleri çözük allı pullu bir gömlek, boynunda ve bileğinde kalınca altın zincir ve künye... Bu tipe başka hangi isim yakışırdı ki!..


    Oysa büyük sahabi Ebu Zer el-Gıfârî r.a.'den beri "bizim" olan bu isim, diğergâmlığın, kanaatin, zühdün ve erdemin sembolü idi.


    Mafya filmlerinde canlandırılan tiplerin isimlerine bakın bir de: Davut, Beşir, Abbas, İdris, Kara Hamit, Arnavut Remzi, bilmem nereli Rıza...


    Yedibela Hüsnü, Arap Celal, Kıl Hamdi, Küçük Hüsamettin, İnek Şaban, Güdük Necmi... isimlerinin zihninizde hangi tipleri canlandırdığını da yoklayın.


    Abdülcabbar, Abdullah (Abdo), Murtaza, Cafer... isimleri söylendiğinde hafızalarda ne tür çağrışımlar yapıyor?

    Yukarıda örnek olarak sıraladığım -ve şüphesiz daha da çoğaltılabilecek- isimlerin çağrışım alanı ile Berk, Tuğrul, Kaya, İmren, İlayda, Yıldız, Tarkan, Sarp, Seren, Serpil... gibi isimlerinkini karşılaştırın. Neden ilk gruptakiler kabalığın, kültürsüzlüğün, sonradan görmüşlüğün, magandalığın simgesi haline gelmişken, diğerleri bizde böyle çağrışımlar yapmaz?


    Burada hırpalanan, yıpranan ve örselenen sadece bu isimler değil, onların ait olduğu dünya ve onların bütünleştiği değer yargılarıdır hiç şüphesiz. Bunun itikadî durumumuz bakımından ne kadar büyük bir tehlike teşkil ettiğini yukarıda görmüştük.


    Bu noktada muhtemel bir yanlış anlamaya mahal kalmaması için küçük bir izahat yapalım: Sinema, tiyatro, roman ya da bir başka yapımda yukarıda örneklerini verdiğimiz isimlerle canlandırılan karakterlerin, senaryo, roman, vs. yazarlarının ya da yönetmenlerinin özellikle İslâmi sembolleri yıpratmak maksadıyla üretildiğini söylemiyoruz. Söylemek istediğimiz şudur: Bu isimler o karakterlerin üzerine zaten çoktan oturtulmuş ve toplumsal bilinçaltımızda böyle bir imajinatif algı zaten yer bulmuştur. Yazarların yaptığı, sadece bu imajinatif algıya hitap etmekten ibarettir.


    Tuzağa Biz de Düşüyoruz


    İslamî sembol ve değerleri yıpratıcı faaliyetlerin, sadece bu ülkenin Batılı hayat tarzını benimsemiş, dinle-diyanetle mesafeli yaşayan kesimi olduğunu söylemek ne yazık ki mümkün değil. Artık Abdülkerim yerine Kerim, Abdülbaki yerine Baki, Abdürrahim yerine Rahim, Abdülmetin yerine Metin, Abdülaziz yerine Aziz ile yetinenler bizim insanlarımız! Esma-i Hüsna'nın Yüce Sahibinin "kulu" olduğumuzu saklama ihtiyacı hissediyoruz sanki.

    Çocuklarına bir İslâm büyüğünün adını koymakla ona çekmesini arzu edenler, bunda bir "teberrük" bulanlar nereye gitti? Eline, diline, beline sahip insanlarımıza ne oldu?


    O güzel isimlerle birlikte, güzelliğini biraz da o isimleri taşımalarından alan (ismiyle müsemma) o güzel insanlar azaldıkça, yani hududullaha riayetsizliğimiz arttıkça, yalnızlığımız ve yabancılığımız büyüyor.


    Aynı şekilde Allah, melek, ahiret inancını ve bilumum mukaddesatı zedeleyen, "fıkra" adı altında dilden dile dolaşan bir yığın tezvirat, namazlı-abdestli insanların diline de dolanıvermiş durumda.


    Benzeri bir durum, 24 saat gençlerimizin dimağına akmakta olan bir kısım müzik eserlerinde de göze çarpıyor. Burada sözünü ettiğimiz sadece cinsellik yanı ağar basan görüntü, söz ve müzikler değil. Belki asıl tehlike, itikadî açıdan büyük tehlikeler taşıyan şarkı-türkü sözlerinde.


    Bir "kahpe felek"tir gider şarkı-türkü sözlerinde mesela. O hep kötülük üreten, murat almamızı engelleyen, bizi yokluğa/yoksulluğa mahkûm eden gizemli bir kudrettir. Kendisine güç yetirilemez, olsa olsa ancak sitem edilir ya da yalvarılır. Ne olduğu, mahiyeti çok net anlaşılmasa da, şarkı-türkü sözlerine yansıdığı kadarıyla sanki bir tür "kötülük tanrısı" özelliklerine sahiptir.


    Müzik parçalarında "feleğe sitem" kadar yoğun bir şekilde yer alan bir başka motif de "kadere sitem"dir. "Kötü kader", "kara yazı" gibi deyişlerde kendisini gösteren bu kalıp ifade de en az diğeri kadar yanlış ve tehlikelidir.

    İnsan cüz'î irade sahibi olarak neyi nasıl yapacağına kendisi karar verir. Yaptığı işlerden sorumlu olmasının anlamı ve açıklaması da buradadır. Kimse onu bir iş yapması veya yapmaması için zorlamaz.


    İrademiz dışında cereyan eden birtakım işler yok mudur? Elbette vardır. Müslüman bunlardan sorumlu tutulmayacağını bilir ve daha da önemlisi, kendi iradesi dışında cereyan eden hadiselerde hep bir "hayır" arar. Zira bilir ki, sonsuz merhamet sahibi olan Allah Tealâ, mümin kulu için kötülüğe, belaya ve şerre razı değildir.


    Sonuç Olarak


    İçinde yaşadığımız zaman diliminde, genel olarak iletişim vasıtaları, ekonomik güç, bilgi, yönlendirme ve yönetme mekanizmaları, İslâm ve müslümanlar hakkında hayırlı düşünceler taşımayan küresel merkezlerin elinde bulunuyor ne yazık ki.


    Bu merkezlerin çok iyi bildiği bir husus var: Müslümanların İslâm ile ilişkisini ne ölçüde zayıflatabilirlerse, yani her türlü değere kaynaklık eden manevi değerleri ne kadar yıpratırlarsa, İslâm coğrafyası ve müslümanlar üzerine o ölçüde hakimiyet kurabilecekler.


    Dinî sembol, kavram ve değerlerimize sahip çıkmak zorunda bulunuşumuzun tek sebebi bu değil elbette. Hatta bundan daha öncelikli olarak, bizler mensubu bulunmakla şereflendiğimiz bu dine ne ölçüde layık olduğumuz konusunda yarın ahirette hesaba çekileceğimiz gerçeğinin farkında olduğumuz için bu noktaya hassasiyet gösteririz. Biliriz ki, hakikatin şahitleri olmak ne kadar önemliyse, bu ağır sorumluluğun gereklerini hakkıyla yerine getirmek de en az onun kadar önemlidir.
#10.01.2010 12:54 0 0 0
  • Bütün ibadetlerde gönüldeki ittikayı(Allah aşkını)artırma amacı ve hikmeti vardır.
    Helal kazançtan olanı bile yiyip içmemek,nikahlı eşten bile yararlanmamakAllah aşkını artırır mı? Oruçtan beklediğimiz buysa.
    Oruç nefse hiçliğini hatırlatma işi olmalıOruç nefsin hiçliğini ilanı,teslimiyetini ilanı işi olmalı

    Allahu Teala buyursa ki,"nefsinizin isteklerini benim verdiklerimle yapmayın.Nefisleriniz bana rakip bana karşı hiçliklerini ilan etmeleri ve teslimiyet bayrağını çekmeleri gerekirken" Oruçlu yüce Allah'ın bunu dediğini duyar gibi olmalı.
    Nefis eneliğini yok ettikçe Allah aşkı ile yanacaktır...
    "Veren sensinrab sensinher şey senden"derse nefis o nefis hazlar alemine dalar;değilse Allah'a rakiplik taslar veAllahın verdikleri için de bunlar benim deristediğim an yararlanırım der.Oruç işte: "sen dilemedikçe ben onlardan yararlanmıyorum demesidir nefsin.
    Nefis ne kadar hiçliğini ilan ederse Allahın dostluğunu görür,Allahı severOruç Allahın dostluklarını görme işi olmalı
    Oruç güzel bir haldirmelekler yemezler içmezler Oruç ne güzel bir haldirOruç tutun emri melekleşin emri olmuş olur anlayana.
    Oruç çok çok güzel bir haldir güzel kullarda. Zikrullahtan alınan haz , yemeden içmeden cinsi yaklaşımdan uzaklaştırmıştır onları
    Nefis ağacının çirkin dallarını budamalıGünaha uzanan dallarla mücadele elzemAşkullahtan aldığımız haz ile nefis ağacına bir düzen bir şekil vermeliyiz.Oruç bunun için farz.
    Nefislerde var olan yeme -içme ve cimadan haz alma kontrol altına alınmalıOruç bunun için farz.


#10.01.2010 12:17 0 0 0
  • İlim (Aşk-ullah) insanı insan yapan şey

    Büyük Yunus ne güzel söylemiş:"İlim ilim bilmektir ,ilim kendin bilmektir,Sen kendini bilmezsen ,Bu nice okumaktır."

    Cahildir kendini bilmeyen ;kendini bilmeyen rabbini de bilmez.Onun gönlünde Aşk-ullah yoktur

    İlmi istediğime veririrmbuyurdu yüce Allah..
    İlimden en büyük pay insana verildi.Ne melekler ,ne şeytan insana verilen ilme (Aşk-ullah'a) ulaşabildiler.

    Eğer şeytana insana verilen ilim verilseydi hatasından hemen sonra tevbeye sarılırdıEğer meleklere insana verilen ilim verilseydi Meleklere"Ademe secde edin " emri verilmezdi;zira
    Üstünlük ilimdedir(aşk-ullah'tadır)
    İlim terakkinin temel taşıdır.Maddi veya manevi terakki için ilim ilk sıradaki ihtiyaçtır.

    İlim erbabına her şey aydınlıkken;Cahile her şey karanlıktır.

    Allah-u Teala insanı (Ademi) yarattı ve ona eşyanın isimlerini öğrettiYani ona ilim (Aşk-ullah ) verdi .Denilirki ,İnsana altısı zahiri ,Altısı batini on iki ilim öğretildi.(Zahiri olanlar:ilm-i şeriat,ilm-i tarikat,ilm-i marifet, ilm-i hakikat,ilm-i hikmet,ilm-i hüccet-Batini olanlar: Sırr-ı ilm-i şeriat,sırr-ı ilm-i tarikat,sırrı ilm-i marifet,sırrı ilm-i hakikat,sırrı ilm-i hikmet, sırrı ilm-i hüccet)

    İnsan yazılmamış boş bir kağıt gibi değildir o bir kitaptır.Kainat ve varlık kitabının bir numunesidirİnsan kendini okuduğu derecede alimdirİlim insanın uzağında değil


#10.01.2010 12:16 0 0 0
  • Kısas mı diyet mi
    Kısasta hayat var Ya diyette
    Kısasta hayat varKıyasta can güvenliğine önem vermek varİntikamda aşırı gitmeye sınırlama var..."Kendimize yapılmasını istemediğimizi başkasına reva görmemek olgunluğunu "kazandırma varKıyasta adalet varDişe dişDişe baş değil
    Diyette de hayat varCan güvenliğine önem verme var"Kendimize yapılmasını istemediğimizi başkasına reva görmemek olgunluğunu "kazandırma varAdalet varDişe paraDişe af değil

    İlgili şu ayet-i Kerimeleri iyi tahlil etmeliyiz...
    "Bu nedenle, İsrailoğullarına şunu yazdık: Kim bir nefsi, bir nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksızca) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur Kim de onu (öldürmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur " (5 Maide/32)
    "Ey iman edenler! (haksızca) öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı) Özgüre karşı özgür (hüre karşı hür), köleye karşı köle, kadına karşı kadın Ancak her kimin kardeşi (öldürülenin varisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa artık (taraflar) haklarına razı olmalı ve öldüren ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir Bu söylenenler Rabbinizden size bir hafifletme ve rahmettir Her kim bundan sonra hakkına razı olmazsa onun için elem verici bir azap vardır? Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayrat vardır Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız " (2 Bekara/178-179)
    Kötülüğün cezası yapılan kötülük kadardır Ancak af edip barışma yolunu seçenlere Allah mükâfat verecektir (42 Şura/40)
    Kötülüğün cezası yapılan kötülük kadardır Ancak af edip barışma yolunu seçenlere Allah mükâfat verecektir (42 Şura/40)

    Toplumlar meselelerine hep çözüm aramışlardırHer meselede eskiler de yeniler gibi birbirinden farklı çözümler önermiştir...Yüce Allah' ın emrine ya uzak düşürmüş ya yaklaştırmış akıl ve tecrübeleri onları...Vahye ihtiyac var gerçek çözümü bulmak için...Seçim bize

    Araplar'ın konuyla ilgili şu vecizelerini iyi tahlil etmeliyiz ...

    "Bir kısım insanları öldürmek, toplumu diriltmektir."
    "Öldürmeyi çok yapınız ki, öldürme azalsın."
    "Öldürme, öldürmeyi yok eder. Yani öldürmeyi en çok ortadan kaldıran şey, yine öldürmedir."

    Konuyla ilgili tarihten şu iki örneği iyi tahlil etmeliyiz...
    Hamurabi kanunlarında da "Dişe- diş" ilkesi var.İntikamda (Cezada)aşırı gitmeyi yasaklar bu anlayış.Yani dişe - baş alanları engellerÖdeşmeye izin verir...
    Hz. Nuh kavminin helakını dilemiştir.Yüce Allah'a duası buYani müşriklerin bedenlerine ceza ateşi ile yanmış...ama neden...Onlardan ümidini kesmişti hz. Nuh...


    Kısas mı diyet miHangi yolu tercih daha ehven..."diyet" (Bu ikiside ödeşme yolu);en güzel davranış ve Ahlak bu güzel dinimize göre...

    Kısasta hayat var Ya diyetteBarış uğruna fedakarlıkta bulunmak bu...
    Güzel dinimiz İslam kısası farz kılmış ve Diyete daha teşvik etmişDinimiz, ödeşmeyi şart koşmuş...Ve ödeşmenin yollarını çoğaltmış...


    Konuyu yeterli incelediğimiz zaman şu güzel gerçekle karşılaşırız" Bedene ceza ateşi "ile yanmamalıydık...Bu Peygamber ahlakı değilKamil insan ahlakı değilKamil toplum ahlakı değil
    Kısası değil de diyeti seçmeliydik ...Bilhassa ölüm kısasında;Bir kere olsun Allah diyecekse bir suçlu, diyeti kabul etmeliydik...Yüce Allah'ın hatırı yok mu...

    "Kötünün kötülüğünü öldürmeliyiz"Bedenini değilBedenine cezada ısrardan geçebilmeliyiz amaç hasıl olacaksa...Amaç kötünün kötülüğünü öldürmek...Kötülerde kötülüğü öldürmek...

    Ve aynı acıyı tattırma ısrarında da hayır yoktur...Bir ceza önemli olan...Ödeşme önemli olan...Ödeşmenin gerçekleşmesinde hayır ve hayat ...Amacın hasılı önemli olan...


    Kötüyü ıslaha çalışmalıyız ...Ve şu gerçekleri de unutmamalıyız... kötüden ümidimizi kesmemeliyizKötüyle kavgaya hemen tutuşmamalıyızHatta Allahtan kişiye hidayet ve ıslah gelinceye kadar cezayı geciktirmeliyizVe de ,Allahın hidayetinin ve ıslahının kişiye ne zaman ne şartlarda geleceğini de bilmemizin mümkün olmadığını unutmamalıyız...

    Unutmayalım şu tarihi gerçekleri deHz.Musa firavunla savaşı değil Hicreti seçmiştirFiravun ise son nefesinde "Ben de Musanın rabbine inandım" demiştir
    Hz peygamberimiz de müşriklerle savaşı hep geciktirmiştir
    UnutmayalımHz. Hamzayı şehit eden Vahşi ,yıllarca İslama hizmet etti
    "Caniden kamil insan" meydana getirenlere selam olsun

    İnsanları ıslaha yol aramak en ehven bir halIslahın ,tevbenin ortamını hazırlamak için gayret sarfetmek ne güzel...





#10.01.2010 12:13 0 0 0
  • İnsan konuşan hayvan mıİnsanı tarife bu söz yetmez.Konuşana düşünen eklesekİnsanı zirvedeki hayvan olarak tarif etsek yine de insanı tarife yaklaşmış bile olamayız;Öyle bir tarif
    Bulmalıyız ki, Hz Muhammet (sav) hz Musa,Hz İsada bu tarifin içine girsin .Kendinde mucizeler ,kerametler tecelli eden bir varlık insan.Bu varlığı tarif zor.

    İnsanla hayvanı mukayese büyük yanlış çünkü insan sadecebir yönüyle hayvana benzer,İnsan da hayvan da topraktan yaratıldı.Yüce Allahın meleklerine "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım " diyerek konu ettiği varlık insanYüce Allahın nurumdan üfledim dediği bir varlık insanEhsen-i takvim üzere yaratılmış bir varlık insanYüce Allaha her yaratılandan ziyade aşık olma yetisi(özü)olan varlık insanBöyle bir varlık hayvanların zirvesine bile konsa azdır.

    İnsan hayvan nevinden olsaydı,Hayvanlar toprak olduğunda Yüce Allaha itiraz etmezler miydi "Ey rabbimiz sen Adilsin" bizim gibi topraktan yaratılmış varlık olan insanı cennetine aldın neden bizi toprağa döndürdündemezler miydi.(tebareke suresi)

    İnsan iyilikte (aşkullahta) meleklerin önüne geçmiş bir varlık.Miraç hadisesi bunun delili
    İnsan kahrıyla diğer yaratıkların önüne geçmiş bir varlık.icat ettiği silahlar bunun delili
    Allahın halili olan İbrahime şeytan bir şey yapmaya muktedir olamazken Nemrut onu ateşe atmaya muktedir olmadı mıİnsan kahretme yetisinde diğer yaratıkların önünde.
    İnsan yüce yaratıcının hem cemal hem celal sıfatlarının bir çoğunu sınırlı da olsa kendinde taşıyan bir varlık.Onun sahip olduğu bu öze diğer varlıklar kısmen sahip.O toprak değil

    O toprak(hayvan) değil şeytan onu toprak sandı lanetlendiMelekler secde etti ondaki üstünlüğe.
    O toprak(hayvan) değil; onun sahip olduğu üstünlüğe (öze) diğer yaratılanlar yaklaşamaz bile


#10.01.2010 12:10 0 0 0
  • Efendimizin her işinde ulvilik varEvliliğinde de
    O risaletle görevli idi .Bu görevin gereğidir onun bütün evlilikleri
    Efendimizin çok eşliliği tercihinde de bu görevin gereği ile karşılaşırızO çok ulvi ve çok farklı gaye araştırmacıların dikkatinden kaçmamıştır Ve kaçmamalıydı
    Efendimizin her farklı kabileden aldığı kadınlar, O'nun hayatında ve irtihalinden sonra, kendi cemâatı arasında çok ciddî dînî hizmete vesîle oldular; uzak-yakın bütün akrabalarına, zâhir ve bâtın-ı Ahmediye (sav) hususunda tercümanlık yaptılar. Bu evlilikler sayesinde hanımlarının her birinin kabilesi , kadın ve erkeğiyle, Kur'ân'ı, tefsîri, hadîsi ondan öğrendiler ve dinin ruhuna vâkıf olabildiler
    Onun Hz hatice ile evliliği,görevini yerine getirmede manevi ve maddi destek sağladı(93/8)
    Onun ,Hz. Zeyneple evliliği cahiliye yanlışlığını yıktı
    Onun hanımları ezvac-ı tahirat okulunun devamlı öğrencileri oldular, hatta öğretmenleri oldular
    Hane-i saadette kadınlar için efendimiz ders veriyordu.Ezvac-ı tahirat bu okulun her zaman hazır öğrencileri oldular
    Ve onun güzide hanımları kadınlarla ilgili ahkamın öğretilmesinde, yaşanmasında ve yaşatılmasında müşküllerin halli ve soruların cevaplandırılmasında kadınlardan faydalanmak mecburiyeti zuhur ettiğinde, Peygamber Efendimizin değişik yaş ve kabiliyetteki hanımları mümin hanımlar için bir eğitim-öğretim kadrosu niteliği taşıdılar (BkzDoç. Raşit Küçük'ün 1993, İzmir, Ebedî Risalet Sempozyumu Tebliği)
    Onun ,Âişe-i Sıddîka ile evliliği göklerdeki ismi "Sıddık" olan ,Hazreti Ebû Bekir için büyük nimettir
    Onun Ümmü Seleme (ra). İle evliliği yardım eli uzatmadır
    Mahzum Oymağı'ndan ve ilk Müslümanlardan olan Ümmü Seleme,İslâm ve iman uğrunda hiçbir fedâkârlıktan geri olmayan benzersiz bir kadın, Arab'ın en soylu oymağı içinde uzun zaman yaşadıktan sonra yapayalnız kalmış dilenciliğe terk edilemezdi. Hele ihlâs, samimiyet ve İslâm için katlandığı şeyler düşünülünce, ona muhakkak ki el uzatılmalıydı. işte Kâinatın Efendisi, onu nikâhı altına alırken bu yardım elini uzatmıştı(M.F.Gülen)
    Onun Ümmü Habibe ile evliliği tam bir şefkattir.O, alemlere şefkat olarak gelmiştir
    Remle bint-i Ebî Süfyan (Ümmü Habîbe) (ra). Peygamber (sav) ve peygamberlik karşısında bir müddet küfrü temsil eden birinin kızı... Bu da ilk Müslüman olanlardan ve birinci safta yerini alanlardandı. Çile devrinde Habeşistan'a hicreti, orada kocasının önce Hristiyanlığı kabul etmesini, sonra da vefâtını görmüş çok sıkıntılar çekmiş bir kadın...

    O günlerde sahabi, sayı itibarıyla az; mal yönünden fakirdi. Herhangi birine bakacak, geçim sıkıntısına ortak olacak durumları yoktu. Buna göre, Ümmü Habîbe ne yapacaktı? Ya din değiştirip, Hıristiyanların yardımına mazhar olacak; ya küfür yuvası olan baba evine dönecek veya kapı kapı dolaşıp dilenecekti. Bu en dindar, en soylu, aile itibarıyla en zengin kadının bunlardan hiçbirini yapması mümkün değildi. Bir tek şey kalıyordu; o da Efendimiz'in müdahalesi ve yardımı...(M.F.Gülen)
    Onun Cüveyriye bintü'l-Hâris (ra)ile evliliği esirlere İslamın şefkatini gösterdi
    Cüveyriye bintü'l-Hâris'in (ra) gayr-i müslim olan kabîlesine karşı harp edilmiş ve kadın erkek esir edilmişlerdi. Hissiyatı alt üst olmuş, gururu kırılmış bu saray mensubu kadın, Pergamberimizin huzuruna getirildiğinde, kin ve nefretle doluydu(M.F.Gülen)

    Onun ,Hz. Safiyye ile evliliği de binlerce hayra vesile oldu ...
    Bu evlilikle pek çok Yahudi'nin, Efendimiz'i yakından görüp tanıma ve yumuşama imkânı da doğdu. Bir şeyle her şey yapan ve bir fiilinde binler hikmet bulunan Hazreti Allah (cc) bütün izdivaçlarda olduğu gibi, bunda da pek çok hayır ve bereket yarattıYahudileri tanıma fırsatı oluşturdu

    Bahtiyarlardan biri de Hz. Sevde Validemizdir. İlk safta yerini alanlardan; kocasıyla Habeşistan'a hicret edenlerden ve Ümmü Habibe'nin kaderine benzer şekilde, kocasının vefatıyla ortada kalanlardan.

    Efendimiz, bu kalbi kırığın da, yarasını sardı; onu perişan olmadan kurtardı ve ona enis oldu. Zaten sadece Efendimiz'in nikâhı altında bulunmayı düşünen bu büyük kadının, dünya adına istediği başka hiçbir şey de yoktu.
    Onun her işi gibi evlilikleri de onun peygamberliğine binlerce işaret taşımaktadırve Onun her işi gibi evlilikleri de problemleri en kolay ve şefkatlice çözdüğünün kanıtıdır
    Bernard Shaw'ın ifadesiyle peygamberimiz "En büyük problemleri kahve içme kolaylığı içinde halleden." Müstesna bir Zâttır...

    O müstesna bir zattır
    Bir kadın ve bir iki çocuğun dahi, idaresinin ne kadar müşkül olduğunu gören ve bilen bizler; daha evvel başka yuvalar kurmuş; başka âile yapılarına şâhit olmuş; girdiği yuvalarda farklı mizaçlar kazanmış pek çok kadını, bir şiir âhengi ve ritmi içinde idare etmiştir


    O müstesna bir zattırOnun hiçbir işinde nefs-i emmare etkin olamamıştı.Onun evliliklerinde de olamadıaksini iddia eden zalim olur
    Bir araştırmacı şöyle demektedir:
    Hz. Peygamber,birçok güzel kadınla evlenmiş, sonradan onları terkedip daha başka genç güzel kadınlar almış olsaydı, şehvanî hisleri tatmin yolunda ileri sürülen iddialar bir dereceye kadar haklılık kazanmış olurdu. Oysa o böyle yapmamış, tam tersine hayatının son on yılı içinde (53-63) aralarında Ümmü Seleme gibi yaşça ilerlemiş, ve birçok çocuğu olanlar da dahil, aldığı hanımları ileri yaşlarda ve dul olarak almıştır. Meselâ, Hz. Sevde 53 yaşında ve dul. Hz. Zeyneb binti Huzeyme, 5O yaşında ve dul. Ümmü Seleme 4 çocuklu ve 65 yaşında bir dul. Ümmü Habibe dul ve 55 yaşında, Meymune 2 çocuklu ve dul.

    Bir başka tarihî gerçek de şudur. Bu hanımlardan eceli gelip ölenlerin dışında hiçbirisinden de ayrılmayı düşünmemiştir.

    Gençlik çağı geçtikten sonra nefsanî ve şehvani arzularda gerileme olduğu inkar edilemez bir fıtrat kanunu ve yaratılış gerçeğidir.

    İşte Peygamber Efendimizin çok evliliklerini tahlil ettiğimizde karşımıza bu ibretli tablo çıkmaktadır.

    Özetle ifade edecek olursak, 15-45 yaş dönemindeki evliliklerde nefsanî ve şehevanî gaye aranabilir. Oysa Efendimiz, bu dönemde genç ve bakire kızlar ve kadınlarla evlenmemiştir. Tam tersine 40 yaşında, üstelik dul bir kadın olan, Hz. Hatice ile evlenmiştir. Ve bu evliliği Hz. Hatice'nin vefatına kadar sürmüştür.

    Çok evlilikleri, nefsanî duyguların büsbütün gerilemeye yüz tuttuğu 53 yaşından sonraki dönemde gerçekleşmiş olduklarına göre, bu evliliklerde mantığın gereği olarak başka gayeler aramak zaruridir. Bu sadece aklın ve mantığın değil, insan tabiatının ve insaflı bir değerlendirmenin de zorunlu bir gereğidir.

    Evliliklerde nefsani tadın yeri nedir ki

    İnançlı insanlarda hiç bu öncelikli gaye olamamıştır O cüz'i bir ücrettir İnançlı kişi büyük ücretin peşinde
    Öncelikli gaye ne inançlı insanlarda
    Her işimizde öncelikli gaye ne ise evliliklerimizde de odur. Yani Allah'a karşı görevimizi yapmanın tadıHayırlı nesil yetiştirmenin tadıBu tat için katlanılır her sıkıntıya Bu tat her sıkıntıyı tatlandırır.Bu tat her işimizde azim ve güç kaynağımız olur..
    Evlilik ve nefsani tat ilişkisi ile ilgili üstad Bediüzzaman'ın izahı özetle şu:

    Evliliğin iki ana gayesi vardır.. Biri neslin çoğalması, diğeri şehevanî duyguların meşru dairede tatmin edilmesidir.. Neslin çoğalması evliliğin illeti, yani en öncelikli gayesidir. Nefsanî arzuların tatmini ise o vazifeyi gördürmek için yaratıcı tarafından verilmiş cüzi bir ücrettir. Tıpkı şahsi hayatın devamı için yemeğin içine konulan lezzet gibi.



#10.01.2010 12:07 0 0 0
  • Çok hevesleyip ancak çeşitli nedenlerle öğrenemediğim flash çalışmaları içerisinde beğeni ile izlediğim ,yoğun emek ve beceri sarfedilmiş;harika bir çalışma ortaya çıkmış...Sizi ve size emeği geçen tüm arkadaşları tebrik ederim doorcap ...
#10.01.2010 12:02 0 0 0
  • Tevbe, inabe ve icabeden ibaret iki ana noktadan oluşur.
    İnabe: Kulun Allah-u Zülcelal'den korkarak isyanı terketmesidir Kul, acizliğini ve cesaretini kullanarak, Allah korkusunu ve Allah-u Zülcelal'in azametini düşünürse, kalbine gelen şiddetli korkudan vücudu titrer Bu yüzden isyanı terkeder
    İcabe: Kul, günahların, Allah-u Zülcelal ile kendi arasında bir yerde olduğunu düşünür Allah-u Zülcelal'in kendine şah damarından daha yakın olduğunu murakebe ederek önceden işlediği günahlarından dolayı Allah-u Zülcelal'den haya eder Ve bu haya, sahibini tevbeye sevkeder
    Tevbenin yapılış sekline ve tevbe eden kişinin durumuna göre birkaç kısma ayrılır. Genel olarak tevbe iki kısımdır:

    A- Avamın tevbesi: Avamın tevbesi üç mertebededir:
    a- Kâfirlerin tevbesi, İslamı kabul ederek inkârcılığı bırakmalarıdır
    b- Fasıkların tevbesi; aşağıda zikrettiğimiz hususlara dikkat ederek, işlemeye devam ettikleri günahların Allah-u Zülcelal tarafından bağışlanmasını dilemektir:

    1-Geçmiş günahlardan pişmanlık duymak
    2-Yaşadığı anda, hata ve günah işlemekten çok sakınmak
    3- Zulmü terkederek her türlü varlığa karşı merhamet sahibi olmak
    4- Geçmiş olan farzların kazasına dikkat ve ifasına gayret etmek
    5- Nefsini terbiye ederek, taat ve ibadetleri severek yaptırmak
    6- Seher vakitlerinde çok çok ağlamak
    İşte bu ahir zamanda, insan boğazına kadar günah bataklığına gömüldüğü için tevbesinde durabilmekte çok gayret göstermekle birlikte, sohbet zikir ve ibadetlere ehemmiyet verip geri kalmaması lazımdır Hele hele bir mürşid-i kâmile ittiba yoksa, çok zor duruma düşer Bundan dolayı bir mürşid-i kâmilin tasarrufuna girip emir ve nehiylere özen göstermesi, ahiret ve dünya saadeti için en önemli yoldur
    c- Mü'minlerin tevbesi; gafletle, yanlışlıkla, bilmeyerek meydana gelen günahlardan pişmanlık duyarak Allah-u Zülcelal'den mağfiret dilemektir
    Allah-u Zülcelal mü'minlerin tevbesi hakkında şöyle buyurmuştur; "Allah, kötülüğü bilmeyerek yapıp da hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeyi üzerine almıştır Allah işte onların tevbesini kabul eder Allah, en iyi bilen ve herşeyi yerli yerinde olandır" (Nisa; 17)

    B- Hasların tevbesi, bu da iki mertebededir:

    a- Hasların tevbesi; fikir hatalarından dolayı kalbe, Allah-u Zülcelal'in rızasının hilafına arız olan duygu ve düşüncelerden, dünya sevgisinden bir an bile olsa gafletten dolayı duyulan pişmanlık ve bunların affını Allah-u Zülcelal'den niyaz etmektir
    b- Hasların hası kamil insanların tevbesi; kalbe Allah-u Zülcelal'den başkasının girmesi ve bu vesile ile kalbin az bir zaman dahi olsa Allah-u Zülcelal'den başka şeylerle meşgul olmasından dolayı pişmanlık duyup, bu hususların affını Allah-u Zülcelal'den istemektir Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu hususa işaret ederek şöyle buyurmuştur: "Kalbime öyle şeyler gelir ki, her gün ve her gece bunlardan yetmiş defa Allah'a istiğfar ederim" (Müslim, Zikir:41, Ebu Davud, Vitr:26)


#10.01.2010 09:42 0 0 0

  • noimage



    Dua Ediyorum! O Halde Varım!

    Sarhoş'un biri, şarabın tesiriyle kendini kaybedip bir camiye girer ve dua etmeye başlar:

    - Yarabbi! Beni Cennetine koy, bana köşklerini ver, bana kevseri ver, bana hurilerini ver...

    Bu yakarmaları işiten müezzin, sarhoşun yakasından tutarak:

    - Ey akıldan, dinden gafil, senin camide işin ne? Bu sarhoş halinle Allah'tan neleri diliyorsun? Hiç yakışıyor mu?

    Sarhoş bu sözleri işitince başlar ağlamaya ve:

    - Müezzin efendi, müezzin efendi... Ben sarhoşum, yakamdan elini çek, bana ilişme, dokunma bana, incitme beni, kırma kalbimi. Unutma, bilmiyorsan bil. Cenab-ı Hakk'ın rahmetinden lütfundan günahkâr kulları da ümitlenir. Benim sana sözüm yok, ben senden mi istiyorum? Tövbe kapısı her zaman açık değil mi? der.

    Allah Kur'ân'ı Hakîminde "Bana dua ediniz ki duanızı kabul ile isteklerinizi yerine getireyim." buyuruyor.

    Ne mutlu o günahkâr sarhoşa ki henüz varlığının mânâsını unutmamış ve kendinden günahları sebebiyle geçmemiş. Ne hüzün o yaptığının farkında olmayan müezzine ki Allah'ın evinde olsa dla nerede olduğunun farkında değil ve nasıl davranacağını bilemiyor.

    Gündelik hayat o kadar hızlı ve o kadar yoğun akıyor ki insan olarak bazen belki de çoğu zaman bu yoğun ve stresli akışın içerisinde; neden ve nasıl sorularını sormadan yaşayıp gidiyoruz. Bu gidiş bir yerde nihayete erdiğinde de sorular için çok geç kalmış ve cevapları da bulamamış oluyoruz.

    Dua etmek işte bu yüzden dolayı var olmakla eşdeğerdir. İnsan dua ettiği müddetçe vardır ve varlığının farkındadır. Her şeyi bir sebebe bağlayan Yaratan sebepler halkasında dönüp kaybolmamamız için bize dua etmemizi emrediyor. Hatta öyle ki:

    "(Ey Rasulüm!) de ki: Duanız (kulluk ve yalvarmanız) olmasa Rabbim size ne diye değer versin?" buyurarak duayı hayatın merkezine koyuyor.

    Bu bağlamda duaya sarılmak bir nevi Allah'ın ipine sarılmak oluyor.

    Hazret-i Peygamber de güzel sözlerinden birisinde şöyle buyuruyor.

    "Eğer siz günah işlemez olsaydınız, Allâh başka bir kavim halkederdi. Onlar günaha girerlerdi, Allah'a yalvarırlardı, Allah da onları affederdi." Yani, Yaratan bizden kendisine candan yalvarmamızı, dua ile Kendisine yakınlaşmamızı istiyor, emrediyor.

    Hasılı dua etmek çok önemli fakat nasıl dua edeceğini bilmek de önemli.

    Mevlânâ Mesnevî'sinde "Dua ederken kırık bir gönülle Allah'a el aç. Allah'ın lütuf ve ihsânı, kırık gönle doğru uçar, gelir." diyor. Bu sözden maksat dua ederken öyle bir bilinçle dua et ki yakarışına cevap verebilecek tek kudretin yöneldiğin makam olduğunu tüm zerrelerin hissetsin demektir. Çünkü dua ediyorsan, yalvarıyorsan, bir şeyler istiyorsan bilmelisin ki rica ettiğin makam senden yukarıdadır.

    ***

    Duanın kabul olunacağını Allah vaat ediyor. O halde dua ederken kesinlikle duamızın kabul olunacağını bilmeliyiz. Dua ettim kabul olunmadı veyahut benim duam kabul olmuyor, gibi kalbi daraltan şeytanın aldatmalarına müsaade etmemeliyiz. Allah mutlaka duaya icabet eder bilmeliyiz.

    Bununla birlikte duayı sadece dudakların kımıldaması saymamalı yukarda işaret ettiğimiz gibi kalbi de duanın içerisine katmalıyız. Kırık bir gönülle, yalvarırcasına yakarmalıyız. Kuru duadan, kelimelerden ziyade gönlü duamıza katmalı gönülden istemeliyiz isteyeceklerimizi.

    Yine Mesnevî'de şöyle geçer.

    "Kuru tohumu yere ekmenin manası şudur ki: "Allâh'ım bunun aslını yokluk âleminden sen dünyaya getirdin. Bana yine bundan lazım, bundan yine bana lütfet.

    Allâh'ım verdiklerini yedim, tohumu da bir nişane olarak getirdim. Toprağa verdim, bu nimetten yine bana ihsan et."

    Şu halde, ey bahtlı kişi! Kuru duayı bırak... Ağaç mı istiyorsun, tohum ekmelisin, tohum.

    Tohumun yoksa Allah yine çalışma duası sebebi ile sana öyle bir fidan lütfeder ki görenler; "Ne iyi çalışmış da, böyle bir fidana sahip olmuş." derler.

    Ektiğin tohum bitmez, mahsul vermezse, ne yaparsın? Allah'a yalvarmaktan, el açıp dua etmekten başka elinden ne gelir?"

    Duanın en güzel tarifidir aslında bu beyitler.

    Çalışmak, kırık bir gönle sahip olmak ve yalvarmak yine yalvarmak.

    Allah bizden sadece kelimeler ile kendisine yönelmemizi değil aynı zamanda kalbimizi ve amellerimizi de duamıza katmamızı istiyor.

    Şu halde duayı:

    Kavlî dua.

    Kalbî dua.

    Amelî dua şeklinde üçe ayırabiliriz.

    Bu üç parçayı bir araya getirdiğimiz takdirde bilmeliyiz ki Allah bize ikramda bulunacak, duamız makbul dualar sınıfına girecek.

    Dua bizim için hiçbir maliyeti olmayan büyük bir hediyedir.

    Dua ile dolu bir hayat temennisi ile
#10.01.2010 09:30 0 0 0


  • noimage


    Sabaha çıktıktan sonra artık geçen geceye bakma. Çünkü şerri ve hayrı ile giden dünü değil bugünü yaşayacaksın. Farzet ki ömrün sadece birgün o da bugün... Bugün doğdun ve bugün Rabbine kavuşacaksın. Geçmişin kederi geleceğin kaygısı ile ayağının sürçmesine müsaade etme. Bütün dikkatini ihtimamını çalışmanı bugüne teksif et. Ömrünün bu son gününün namazlarını mutlak surette huşu içinde eda et! Kur'an'ı Kerim-i tedebbür ederek oku. Tesbihatını huzurda yapıyormuşçasına yap. Ahlakına muamelatına dikkat et. İnsanlara faydalı olacak işler konusunda son derece azimli ve gayretli olarak gününü geçir.

    Farzet ki Ömrün Bir Gün!!!


    Bu son gününün saatlerini iyi kullan. Dakikalarını senelere saniyelerini aylara dönüştür. Yüce Mevlayı çokça zikret. Bugün tarlana hep hayır ek. Günahlarından tövbe et. Kinden hasetten uzak ol. Rızkına razı ol. Eşini çocuklarını mutlu et.

    Kendin Ol - İmmea Olma

    Hiçbir zaman başkası olmaya gayret etme. Çünkü bu gerçekten sonsuz bir sıkıntı sebebidir. Adem aleyhisselamdan bugüne insanoğlundan biri diğeriyle aynı surette yaratılmamıştır. Sen özelsin. Geçmişte hiç kimse senin suretinde yaratılmadı. Bundan sonra da yaratılmayacak. Sen Ahmet'ten Mahmut'tan farklısın. Bu yüzden kendini başkasında diriltmeye kalkışma. Hayata 'sen' olarak atıl.

    Yaratıldığın gibi yaşa. Sesini yürüyüşünü değiştirme. Senin özel bir tadın rengin var. Seni bu tadınla renginle tanıdık ve böyle görmek istiyoruz. Çünkü sen böyle yaratıldın.

    İbn Mes'ud (r.a.) bir gün arkadaşlarına:

    "Sakın herhangi biriniz "immea" olmasın!" dedi. Onların

    "Ey Eba Abdirrahman! İmmea da nedir?" diye sormaları üzerine de şunları söyledi:

    "İmmea "Ben halka bağlıyım. Onlar doğru yolda olurlarsa ben de doğru yolda olur; onlar dalalette (sapıklıkta) olursa ben de dalalette olurum" diyen kişidir. ALLAH'a yemin ederim ki halk tamamen kâfir olsa dahi siz kendinizi kâfir olmamak için zorlamak mecburiyetindesiniz."

    İnsanoğlu tabiatı itibariyle meyve ağaçları gibidir. Kimisi uzun kimisi kısa. Kimisi tatlı kimi ekşi. Muz gibiysen başka mevye olmaya gayret etme. Çünkü güzelliğin değerin muz olmandadır. Renklerimizin dillerimizin güçlerimizin velhasıl tüm özelliklerimizin farklı oluşu Bari Teala'nın ayetlerinden bir ayettir.

    La-Tahzen / Üzülme

    Çünkü hüzün düşmanı sevindirir dostunu üzer haset edenin diline düşürür.

    La-Tahzen / Üzülme

    Çünkü hüzün kaybolanı geri getirmez öleni diriltmez kaderi değiştirmez hiçbir fayda getirmez.

    La-Tahzen / Üzülme

    Çünkü hüzün sinirleri yıpratır kalbini yorar gecelerini mahveder.

    La-Tahzen / Üzülme

    Eğer günah işlediysen tövbe et istiğfarda bulun yanlış yaptıysan düzelt O'nun rahmeti sonsuz kapısı hep açıktır.

    La-Tahzen / Üzülme

    Kaybettiğin şey için üzülme çünkü daha pek çok nimetlere sahipsin. ALLAH'n sana bahşettiği diğer nimetleri düşün ve şükret. ALLAH Teala "ALLAH'ın nimetlerini saymaya kalksanız buna güç yetiremezsiniz" buyurmuyor mu?

    La-Tahzen / Üzülme

    Ehli batılın sözlerinden dolayı üzülme onların tenkitlerine sabrettiğin sürece mükafatlandırılacağını unutma.

    La-Tahzen / Üzülme

    İnsanlara ihsanda bulunduğun sürece üzülme. Çünkü mutluluğun yolu insanlara ihsanda bulunmaktan geçer.

    La-Tahzen / Üzülme

    Çünkü iyiliğin mükafatı on mislinden yedi yüz misline kötülüğün karşılığı ise sadece mislince

#10.01.2010 09:23 0 0 0

  • noimage


    Yaradan Rabbimin adıyla okudum.
    Ey Muhammed seni okudum.
    Okudum, çoğaldı harflerim, ırmaklarım, yıldızlarım...
    Tüm kitaplara senin isminle yazıldım.
    Doğdum, Muhammed'e doğdum. Âşıksam, Muhammed'e aşığım.
    Ölürsem, Muhammed'e ölürüm.
    Gelirsem, Muhammed'e gelirim.
    Yusuf oldum kuyularda hep seni bekledim,
    Hüseyin oldum Kerbela'da, kuruyan dudaklarımla sayıkladım ismini,
    Gelsin de ırmaklar taşıyan ellerinden,
    Abı hayat akıtsın içime diye bekledim.
    Bekledim, kapandı yollarım, uzattım parmaklarımı,
    Hallaç gibi doğrandı ellerim.
    Hiç seni söyleyemedim. Dağlandı dudaklarım.
    Yazdım gözyaşlarımla Mekke'nin dağlarına: Ey sevgili, gel diye...
    Ağlama duvarını bir çıban gibi sırtında taşırken,
    Yorulan kollarıyla taş atan Kudüs'üm ben.
    Kaldırımlarımda ateşler yükselirken, Geldin öptün beni alnımdan,
    Serinleyip sarıldım taşlara yeniden. Ey Muhammed...
    Ey Sevgili. Ey Badı Sabah. Ey Üzerimize doğan ay. Ey Güzelliklerin şahikası.
    Ey Şefaat pınarı.
    Her düşmem gül ayaklarına kapanmamdır,
    Böğrümden yediğim her kurşunla tutarım ellerinden.
    Her şarkımda seni söylerim. Her tebessümüm senindir.
    Hep seni beklerim: Sen bir gelsen diye ey Sevgili...
    Sevgili...
    Ben Emirhan Babayim Kenan illerinde hasretini soluyan,
    Hırkana bürünürüm karanlıkta kaybolduğumda,
    Dört taraftan vururlar bana,
    Vururlar da söyletemezler sensizliği, Sümeyye gibi develer ayırır bedenimi...
    Hamza'yım Ey Sevgili,
    Uhud'dayım tam önündeyim,
    Vahşinin mızrağı deler geçer yüreğimi,
    Gel de okşa ne olur oyulmuş kalbimi,
    Hind değil hasretin acıtır onu...
    Ben Grozni'yim, Keşmir'im, Kandahar'ım,
    Saraybosna'yım, Hama'yım, Buhara'yım, Bağdattım,
    Morayım, Taşkentim, Doğu Timor'um, Türkistan'ım,
    Ahıska'yım. Eritre'yim, Halepçe'yim, Kırım'ım, İstanbul'um..,
    Ben kurşunlara evlat vermiş anneyim.
    Kurşunlardan sakınan bedeniyle seni özleyen, Taş atan bir filistinliyim.
    Okul önlerinde bekleşen ve ağlayan, Karanfil dağıtan kızım.
    Gel öp bizi alnımızdan,
    Gel sev bizi kanayan yaralarımızdan.
    Ey sevgili,,.
    Ey Muhammed...
    Gittin ya gül yüzlü sevgili.
    Kırıldım gittiğinden beri. Kırıldıkça yandı canım.
    Çarmıhta çivilenen benim ellerim, Benim ayaklarım.
    Harami sofralarda sergilenen benim başım.
    Beni bir ağaçta kıstırdılar, Kör bir testereyle biçildim.
    Ağladım, kurudu göz pınarlarım, Ağladım, hasretine türkü yaktım.
    Ağladım, gel diye ey sevgili... Sevgili.,.
    Ömer'im, Ali'yim, Osman'ım, Vuruldum bir niyaz vaktinde,
    Kanım dağıldı kitabın sayfalarına.
    Seni yazdım bir damla kanla, İsminin dolaştığı semaya,
    Bir baştan bir başa. Sen gel diye Ey sevgili...
    Ey sevgili...
    Kırıldı mı dişin?
    Dikenler acıttı mı ayaklarını?
    Deve işkembeleri kirletti mi elbiselerini?
    Medine yollarında yoruldun mu?
    Taif'te taşlar kanattı mı gül yanağını?
    Kırıldı mı kalbin bize? Kırgın mısın sevgili?
    Ne çare Bekirler yok şimdi, Aliler, Osmanlar, Ömerler yok.
    Halidler gitti, Musablar gitti. Hatice yok, Zeynep yok, Fatıma yok.
    Müminlerin annesi sofra açmaz evlerimizde.
    Kedilerin babası dolaşmaz sokaklanmızda.
    Biz ne çok yetim oluk da, Senin gibi okşayanımız yok artık.
    Gel bir okşa ne olur. Yaralarımızda ki irinler azdı.
    Canımız acıdı. Bir merhamet et, bir gülümse efendim.
    Bir görün puslu şehirlerin üstünde.
    Bir ses ver puslu yüreklerimize.
    Bekler dururuz her seherde, Sen gel diye ey Sevgili...
    Ey Sevgili...
    Buralara bir hal oldu:
    Ne yakup inliyor şimdi, Ne Mısırda rüya görülüyor,
    Züleyhalar yalancı, Yedi adam ne yapsın, Mağaraların kapıları da kapalı.
    Musa vurunca asasını, Oynamıyor yer yerinden.
    Yol vermiyor kızıldeniz.
    Sakınmıyor İbrahimi ateşler,
    Su taşımıyor karınca, Ethemin balıkları getirmiyor iğneleri denizden.
    Buralara bir hal oldu;
    Sen yoksun, buralar duman oldu efendim.
    Bir mektubun gelmedi buralara...
    Bir Necaşi sormaz halimizi. Bir yalnızlıktır düştü ocağımıza.
    Bir karanlık çöktü başımıza.
    Ay aydınlatmıyor, Gül kokmuyor.
    Yokluğun karabasanlar gibi çökünce sinemize,
    Dağıldı hanemiz, Dağıldı yüreğimiz, Dağıldı birliğimiz...
    Sevgili affet bizi:
    Bir deve olamadık, Hasretinden çatlayıp ölecek.
    Bir kuru ağaç olamadık, Yokluğuna kanlı gözyaşları dökecek.
    Bir Bilal olamadık, Sensiz ses vermeyecek.
    Bir Ebu zer olamadık, Alıp başını gidecek.
    Ey sevgili,
    Ey şefaat sahibi, Affet bizi. Affet...
    Şimdi bir şarkı düşer dilimize,
    Bir aşk iner yüreğimize.
    Bir el tutar elimizden.
    Bir af fermanı gelir ötelerden. Bir sen gelirsin.
    Bir sen gelirsin. Biz bin seviniriz:
    Sevgilim Muhammed diye...
    Sevgilim Muhammed diye...
    Meleklerle yarış ederiz...
    Gel sevgili, Gel öp, kokla ve yeşert bizi, kalbimizi




    Mustafa Yılmaz
#10.01.2010 09:16 0 0 0
  • noimage


    Bilinmezlere yürüdük yokluğunda ilkin
    Sonra, çıkmaz sokaklara çıktı yollarımız
    Adımız vefâsız, kalbimiz sevdâsız çıktı!

    Cansızlar da tanır mı seni
    Yoksa onlar daha mı âşinâ kokuna
    Onlar daha mı vefâlı, daha mı sevdâlı sana!

    Her gün apayrı bir heyecânla
    Üstümüze doğar güneş her sabâh
    Yoksa o da mı yolunu gözlüyor senin
    Yoksâ o da mı nûrunla ayakta duruyor dâima!

    Uçuruma çıktı yürüdüğümüz yollar
    Elimizdeki adresler yabancı
    Karşımıza çıkan bütün aşklar yalancı çıktı,
    Kabul edildiğimiz her kapı
    Yakıtı taş ve insan olan
    Dikenli bir yola sürükledi hepimizi.

    Mahzun mahzun saklanır oldu
    Kara bulutların ardına güneş her akşam,
    Onu mahzun kılan ne
    Onu karanlığa teslîm eden ne,
    Ay, neden her gece suçlu indirir ışığını yeryüzüne!

    Ve artık biz çok yorulduk
    Yanlış kapıları çalmak istemiyoruz
    Yakıtı taş ve insan olan bir yol istemiyoruz
    'Sen' akmayan göz yaşlarımızı sildik
    'Sen' kokmayan gülleri istemiyoruz
    İstemiyoruz, adımızın vefâsızlığını
    Kalbimizin sevdâsızlığını
    Dîvan kurup kapına geldik
    Başımız önümüze eğik, çok utanıyoruz,
    Türküleri, şarkıları değil
    Kasîdelerini, şiirlerini, naatlarını besteliyoruz.
    Aşkına hasret, gül yüzüne âşinâ,
    Varlığına muhtaç bir dünyâyı yeniden istiyoruz.


    Tüm insanlık adına bizler seni istiyoruz.

    Çok pişmânız,
    Annelerimizin göğüslerinden emdiğimiz
    Her süt damlası haram olsun ki bize
    Çok pişmânız, pişmanız
    Senin dilini ve dînini yeniden yaşamak istiyoruz.
    Her fermânın dermân olur
    Merhem olur yaralarımıza:
    "Îmânı elde tutmak, elde kor tutmaktan
    daha zordur âhir zamânda..
#10.01.2010 09:12 0 0 0

  • noimage


    Olayım hak yoluna ben fakiri bir geda
    Resulleri alansın bi insaf dar-ı fena
    Azm-i can eylemişem istemem asla sefa
    Bu can senin içindir tüm canlar sana feda

    Uzlet ederken aczi bahr-ı ateş içinde
    Çerağ-ı mürde iken çerağ-ı dil olalım
    Çehar tekbir gelmeden gel vuslata varalım
    Ol ihsan içinde cevher-i evvele dalalım

    Kavli hamd ile tesbih eylerim seni
    Pek çok sevdik Yarabbi kainatı serveri
    Dürre-i beyza ile kıldık biz seni dosti
    Daru'l-bekayı ister ümmetin senden aczi

    Olmasın kalbin senin Darü'l-gurur da
    Şükür etmek düştü bize fiili hamd cihanda
    Galeyan oldu gönül Rıza-i Hak indinde
    Ol habibler dizilmiş arş-ı kürsinde

    Kabe kavseyn ev edna oldu Nebi ve Hüda
    Kalb-i selim sendin vardığında miraca
    Ayan oldu Resulum sırr-ı tecelliyata
    Oradan da vasıtasız sidretu'l müntehaya

    Nur-i nübüvvet idin ya nur-i Muhammet
    Nuru'l-envar idin alem içinde elbet
    Ayan oldu seninle keşf-i mücerret
    Görmedi hiçbir alem görmedi böyle heybet

    Fukaray-ı cemaat diliyor senden imdat
    Feda-ı nefs eyledik yoluna ya Muhammed
    Şefaat kılarsan olur bize Cenntetü'l veraset
    Cemalinle aydınlandı hem dünya hem ahiret

    Kul hüseynin ah olsa kapındaki kıtmirin
    Vecd ile secde eder süruruyla Rabbinin
    Rıza-i Teala dır çünkü benim dileğim
    Hamdü senalar olsun sana Rabbil Alemin

    Hüseyin ATALAY
#10.01.2010 09:01 0 0 0

  • noimage



    Sen gittin ya Muhammed;

    Bilal-i Habeşi okuyamaz oldu ezan-ı Muhammediyeyi...

    Düğüm oldu sözcükler boğazında...

    Sen gittin ya Muhammed;

    Ağlamaktan göz pınarları kurudu ümmetinin...

    Gülmedi tebessüm bile edemedi

    Bir yıl değil on dört asır matemini tuttu gidişinin bu ümmet

    Yüreklerine su serpemedi geçen zaman...

    Sen gittin gideli asr-ı saadet günleri yaşanamaz oldu..

    kalmadı kardeşlik........

    Seninle nura gark olan kalpler karardı,yüzler katrana bulandı....

    Aşkınla yanan kalpler dünya meşgaleleri ile doldu...

    Senin için, allah için ağlayan gözler beyhude şeyler için ağlar oldu...

    Allahı zikreden diller gıybetle yalanla döner oldu..

    Dua için semaya kalkan eller harama uzandı

    Secdeye değen alınlar,başlar allahtan habibinden yüz çevirir oldu....

    Allah aşkı ile yanan şevk ile secdeye kapanan gençler isyankar,şerefli mümün Kadın çağdaşlaşma uğruna rezil rüsva oldu.....

    Allaha giden adımlar haram ortamlara yöneldi..

    Yine de kalbi aşkın ile yanan,dili zikir ile dönen ümmetlerinin yüzüsuyu Hürmetine şeffat et ya rasulallah

    Gönlü hala allah aşkı ile yanan şevk ile secdeye kapanan gençlerin yüzüsuyu hürmetine şefaat ya rasulallah..

    Halen senin nur neslini yaşatanların yüzüsuyu hürmetine asr-ı saadet misali Menzilin yüzüsuyu hürmetine şefaat ya rasuallah bu can yoluna kurban....



    Zeynep Soytürk
#10.01.2010 08:57 0 0 0