1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • 70'li yıllarda, ilkel dünya atmosferinin içerdiği gazların amino asit sentezini imkansız kıldığının anlaşılması, kimyasal evrim teorisi için büyük bir darbe oldu. Miller, Fox, Ponnamperuma gibi evrimcilerin yıllar boyu yürüttüğü "ilkel atmosfer deneyleri"nin tümünün geçersiz olduğu anlaşıldı. Bu nedenle 80'li yıllarda başka evrimci arayışlar gelişti. Bunun sonucunda, ilk önce proteinlerin değil, proteinlerin bilgisini taşıyan RNA molekülünün oluştuğunu öne süren "RNA Dünyası" senaryosu ortaya atıldı.




    1986 yılında Harvard'lı kimyacı Walter Gilbert tarafından ortaya atılan bu senaryoya göre, bundan milyarlarca yıl önce, her nasılsa kendi kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülü tesadüfen kendiliğinden oluşmuştu. Sonra bu RNA molekülü çevre şartlarının etkisiyle birdenbire proteinler üretmeye başlamıştı. Daha sonra bilgileri ikinci bir molekülde saklamak ihtiyacı doğmuş ve her nasılsa DNA molekülü ortaya çıkmıştı.




    Her aşaması ayrı bir imkansızlıklar zinciri olan bu hayal etmesi bile güç senaryo, hayatın başlangıcına açıklama getirmek yerine, sorunu daha da büyütmüş, pek çok içinden çıkılmaz soruyu gündeme getirmiştir:

    1- Daha, RNA'yı oluşturan nükleotidlerin tek bir tanesinin bile oluşması kesinlikle rastlantılarla açıklanamazken, acaba hayali nükleotidler nasıl uygun bir dizilimde bir araya gelerek RNA'yı oluşturmuşlardı? Evrimci biyolog John Horgan RNA'nın tesadüfen oluşmasının imkansızlığını şöyle kabullenir:

    Araştırmacılar RNA dünyası kavramını detaylı biçimde inceledikçe giderek daha fazla sorun ortaya çıkıyor. RNA ilk olarak nasıl oluştu? RNA ve onun parçalarının laboratuvarda en iyi şartlarda sentezlenmesi bile son derece zor iken, bunun prebiyotik (yaşam öncesi) ortamda gerçekleşmesi nasıl olmuştur? (John Horgan, "In the Beginning", Scientific American, cilt 264, Şubat 1991, s. 119)

    2- Tesadüfen oluştuğunu farz etsek bile, yalnızca bir nükleotid zincirinden ibaret olan bu RNA hangi bilinçle kendisini kopyalamaya karar vermiş ve ne tür bir mekanizmayla bu kopyalamayı başarmıştı? Kendisini kopyalarken kullanacağı nükleotidleri nereden bulmuştu? Evrimci mikrobiyologlar Gerald Joyce ve Leslie Orgel, durumun ümitsizliğini şöyle dile getirmekteler:

    Tartışma, içinden çıkılmaz bir noktada odaklaşıyor: Karmakarışık bir polinükleotid çorbasından çıkıp, birdenbire kendini kopyalayabilen o hayali RNA'nın efsanesi... Bu kavram, yalnızca bugünkü prebiotik kimya anlayışımıza göre gerçek dışı olmakla kalmamakta, aynı zamanda RNA'nın kendini kopyalayabilen bir molekül olduğu şeklindeki aşırı iyimser düşünceyi de yıkmaktadır. (G.F. Joyce, L. E. Orgel, "Prospects for Understanding the Origin of the RNA World", In the RNA World, New York: Cold Spring Harbor Laboratory Press, 1993, s. 13)

    3- Kaldı ki eğer ilkel dünyada kendini kopyalayan bir RNA oluştuğunu ve ortamda RNA'nın kullanacağı her çeşit amino asitten sayısız miktarlarda bulunduğunu farz etsek ve bütün bu imkansızlıkların bir şekilde gerçekleşmiş olduğunu düşünsek bile, bu durum yine de tek bir protein molekülünün oluşabilmesi için yeterli değildir. Çünkü RNA, sadece proteinin yapısıyla ilgili bilgidir. Amino asitler ise hammaddedir. Ancak ortada proteini üretecek "mekanizma" yoktur. RNA'nın varlığını protein üretimi için yeterli saymak, bir arabanın kağıt üzerine çizilmiş tasarımını o arabayı oluşturacak binlerce parçanın üzerine atıp sonra arabanın kendi kendine montajlanıp ortaya çıkmasını beklemekle aynı derecede anlamsızdır.

    Bir protein, hücre içindeki son derece karmaşık işlemler sonucunda pek çok enzimin yardımıyla ribozom adı verilen organelde üretilir. Ribozom ise yine proteinlerden oluşmuş karmaşık bir hücre organelidir. Dolayısıyla bu durum, ribozomun da aynı anda tesadüfen meydana gelmiş olması gibi olanak dışı bir varsayımı daha beraberinde getirecektir. Evrim teorisinin ünlü savunucularından Nobel ödüllü Jacques Monod bile protein sentezinin yalnızca nükleik asitlerdeki bilgiye indirgenmesinin mümkün olmadığını şu şekilde açıklamaktadır:

    Şifre (DNA ya da RNA'daki bilgi), aktarılmadıkça anlamsızdır. Günümüz hücresindeki şifre aktarma mekanizması en az 50 makromoleküler parçadan oluşmaktadır ki, bunların kendileri de DNA'da kodludurlar. Şifre bu birimler olmadan aktarılamaz. Bu döngünün kapanması ne zaman ve nasıl gerçekleşti? Bunun hayali bile aşırı derecede zordur. (Jacques Monod, Chance and Necessity, New York: 1971, s.143)

    İlkel dünyadaki bir RNA zinciri hangi iradeyle böyle bir karar almış ve hangi yöntemleri kullanarak, 50 özel görevli parçacığın işini tek başına yaparak protein üretimini gerçekleştirmiştir? Evrimcilerin bu sorulara getirebildikleri hiçbir açıklama yoktur. Ünlü bilim dergisi Nature'de yer alan bir makalede de 'kendini kopyalayan RNA' kavramının tamamen hayal mahsulü olduğu, gerçekte ise hiçbir deneyde bu tür bir RNA'nın elde edilemediği belirtilmektedir:

    Maynard Smith ve Szathmary, "DNA kopyalanması o kadar hataya açıktır ki, tek bir gen boyundaki bir DNA parçasının doğru kopyalanmasını sağlayacak enzim proteinlerinin önceden varlığına ihtiyaç vardır" demektedirler. Bu durumda, halen bilinen bilgisel ve enzimatik işlev taşıycı özelliğiyle RNA, yazarları şunu söylemeye yöneltiyor: "Özde, ilk RNA molekülleri kendilerini kopyalamak için polimerleştirici bir protein enzime ihtiyaç duymadılar; kendi kendilerini kopyaladılar." Bu bir gerçek midir, yoksa bir beklenti mi? Genelde tüm biyologlar için şunu belirtmenin açıklayıcı olduğunu düşünüyorum ki suni olarak sentezlenmiş katrilyonlarca (1024) rastgele RNA dizilimleri arasından tek bir tane bile kendini kopyalayan (self-replicating) bir RNA çıkmamıştır. (Dover, Gabby L. 1999. Looping the Evolutionary loop. Review of the origin of life from the birth of life to the origin of language. Nature 399: 218)

    San Diego California Üniversitesi'nden Stanley Miller'ın ve Francis Crick'in çalışma arkadaşı olan ünlü evrimci Dr. Leslie Orgel, "hayatın RNA dünyası ile başlayabilmesi" ihtimali için "senaryo" deyimini kullanmaktadır. Orgel, bu RNA'nın hangi özelliklere sahip olması gerektiğini ve bunun imkansızlığını, American Scientist 'in Ekim 1994 sayısındaki "The Origin of Life on the Earth" başlıklı makalede şöyle ifade eder:

    Bu senaryonun oluşabilmesi için, ilkel dünyadaki RNA'nın bugün mevcut olmayan iki özelliğinin olmuş olması gerekmektedir: Proteinlerin yardımı olmaksızın kendini kopyalayabilme özelliği ve protein sentezinin her aşamasını gerçekleştirebilme özelliği. (Leslie E. Orgel, "The Origin of Life on the Earth", Scientific American, Ekim 1994, cilt 271, s. 78)

    Açıkça anlaşılacağı gibi Orgel'in, "olmazsa olmaz" şartını koyduğu bu iki kompleks işlemi RNA gibi bir molekülden beklemek bilimsel düşünceye aykırıdır. Somut bilimsel gerçekler, hayatın rastlantılarla ortaya çıktığı iddiasının yeni bir versiyonu olan "RNA Dünyası" tezinin, gerçekleşmesi imkansız bir senaryo olduğunu ortaya koymaktadır.

    John Horgan da The End of Science adlı kitabında, sonradan geçersizliği ortaya çıkmış ünlü Miller deneyinin sahibi Stanley Miller'ın, son dönemlerde ortaya sürülen hayatın kökeni hakkındaki teorileri son derece anlamsız ve küçük gören tavrını şöyle aktarmaktadır:

    İlk deneyinden yaklaşık 40 yıl sonra Miller bana, hayatın kökeni bilmecesini çözmenin kendisinin ya da başka herhangi birinin düşündüğünden çok daha zorlaştığını söyledi... Miller, "anlamsız" veya "kağıt üstü kimyası" adını verdiği, hayatın kökeni ile ilgili yeni tezlerden hiç etkilenmemişe benziyor. Bazı hipotezleri o kadar küçük gören bir tavır takındı ki, onlarla ilgili görüşlerini sorduğumda, kafasını salladı, iç geçirdi ve kıs kıs güldü, adeta insanlığın ahmaklığının farkına varmışcasına... Stuart Kauffman'ın otokataliz teorisi de bu kategoriye girmekte. Miller, "Bir bilgisayarda denklemler hesaplamak bir deney teşkil etmez" diye burun kıvırdı. Miller, bilim adamlarının nerede ve ne zaman hayatın başladığını hiçbir zaman kesin bir biçimde bilemeyeceklerini de onayladı. (Horgan, John, 1996, The End of Science, MA Addison-Wesley, s. 139)

    Miller gibi, hayatın kökenine evrimci açıklama bulabilme çabasının öncülüğünü yapmış en ateşli evrim taraftarlarının bile, evrim açısından bu derece ümitsiz ifadeleri teorinin içinde bulunduğu çaresizliği açık bir biçimde yansıtmaktadır.



#04.01.2010 19:44 0 0 0
  • Kanola bitkisinden elde edilen ucuz bir yakıt: Biyodizel


    Petrolün kolay bulunabilen bir enerji kaynağı olmaması ve dünyadaki dağılımının dengesizliği, araştırmacıları her zaman yeni enerji kaynakları aramaya zorlayan bir etken olmuştur. Bu çalışmalar çerçevesinde bir çok potansiyel enerji kaynağı üzerinde araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmalar özellikle son 10 yıldır hızlanmış ve önemli başarılar elde edilmiştir.



    Biyodizel işte bu araştırmalar sonucu bulunan alternatif yakıt seçeneklerinden biridir. Çevre dostu dizel motorunun alternatif yakıtı olan Biyodizel, dizel motorunda kullanılabilecek en ucuz alternatif yakıttır. 1987 yılından itibaren Avrupa ülkeleri ve ABD'de üretilen ve dizel araçlarda olduğu gibi dizel tüm motorlarda hiçbir işlem yapılmadan direk kullanılabilen bu yeni yakıt, mazotun tüm özelliklerini taşıdığı gibi birçok artılara da sahiptir. Biyodizel de kurşun, kükürt ve parafin gibi maddeler kullanılmamaktadır.

    Biyodizel, Türkiye'de de mevcut olanaklarla uygulamaya alınabilecek en önemli alternatif yakıt seçeneklerinden biridir. Ülkemizde kara taşımacılığının önemli bölümünde ve deniz taşımacılığında dizel motorlu taşıtlar kullanılmaktadır. Ayrıca endüstride jeneratörler için önemli miktarda motorin kullanılmaktadır. Petrol tüketimimizin ancak %15'i yerli üretimle sağlanabilmektedir. Petrol ürünleri tüketimi içinde ise, en büyük pay %34 değeri ile motorine aittir. Biyodizel kullanımı ile petrol tüketiminde ve egzoz gazı kirliliğinde azalma gerçekleşecektir. Hem çevre hem de araçlar için bir çok avantajı olan Biyodizel, Almanya, Avusturya, Belçika ve ABD gibi ülkelerde yıllardır kullanılmaktadır.

    İnsan hayatında ve ülke ekonomisinde bu kadar önemli bir yeri olan Biyodizel yakıtı, boyu bir metreyi geçmeyen, sarı çiçeklerinin genişliği yalnızca 10 ila 12 milimetre olan küçük bir bitkiden elde edilmektedir.

    Kendiliğinden yetişen bu bitkinin adı "kanola" . Çok derinlere kök salan kanola bitkisi, toprağa son derece faydalıdır. Kanoladan elde edilen yağın kolesterolü düşüktür, yani kalp dostudur. Sulama imkanlarının az olduğu yerlerde buğdaydan sonra kanola ekilebilir. Hardal üretiminde kullanılan bitkinin yaprakları ile, hayvansal yağ artıkları ya da yemek atıkları gibi işlemden geçirilen çöplerin karışımıyla, tamamen doğal bir yakıt olan Biyodizel elde ediliyor. 3 ton kanola bitkisinden tam 1,2 ton araç yakıtı üretilebiliyor!

    Pek çok Avrupa ülkesi ile Amerika'da yıllardan beri kullanılan kanola bitkisi, geçen sene ülkemizde de Trakya'da ve Samsun'un Havza ilçesinde deneme amacıyla ekilmiş ve bu deneme ekiminden iyi sonuç alınmıştı. Tüm bu gelişmeler küçücük bir bitkinin ülkemizin ekonomisine getireceği büyük faydaların habercisi. Bu önemli alternatif yakıtın kaynağı ne gelişmiş laboratuarlar ne de fabrikalardır.Üstün bir tasarım harikası olan küçük bir bitkidir. Yüce Allah kanola bitkisini üstün bir tasarımla var etmiş, ardından da insanların hizmetine bir nimet olarak sunmuştur. Kanola bitkisinin Biyodizel yakıtının avantajlarını bilip onu üretilmesine katkıda bulunacak bir akla sahip olması mümkün değildir.Fakat sahip olduğu tasarım bu bitkiyi, dünyanın dört bir yanını tehdit eden enerji probleminin çözümü için bir alternatif haline getirmiştir.

    Isı Yalıtımı İnsanlar İçin Problem, Hayvanlar İçin Değil!
    Bilindiği gibi binalar; pencereler, dış duvarlar, merdivenler, ev duvarları, tavanlar, ısıtılmayan hacimler üzerindeki döşemeler, zemine oturan döşemeler ve açık geçitler üzerindeki döşemelerden ısı kaybederler. Bu ısı kaybını gidermek için önemli ölçüde yakıt masrafı yapılır. Ancak alınacak ısı yalıtımı önlemleriyle tüketilen yakıt miktarından tasarruf yapmak mümkün olabilir.

    Yapılarda ısı yalıtımı, iç hacimler ile dış hava arasındaki ısı akışını azaltıcı önlemlerle sağlanır. Bunun için ısı akışını azaltıcı malzemeler, yani ısı iletkenlik değeri düşük olan yalıtım malzemeleri kullanılır. Yakıt tüketiminin azaltılması, hava ve çevre kirliliğinin önlenmesi, yapının korunması, ısıtma ve soğutma tesisatlarının ilk kurulum giderlerinde sağlanan tasarruf, ısıtma ve soğutma tesisatlarının işletme giderlerinde sağlanan tasarruf, ısı yalıtımının sağladığı avantajlardan sadece birkaçıdır.Peki insanlar en az enerji ile ısı yalıtımı sağlamak için bu kadar emek sarf edip, sürekli yeni malzemeler ve yeni ısı yalıtım teknikleri geliştirirken, dünyanın en soğuk bölgelerinde yaşayan hayvanlar bu sorunu nasıl çözerler? Örneğin kutupların dondurucu soğuğunda yaşayan kutup ayıları, soğuktan korunmak için nasıl bir ısı yalıtımı kullanırlar? İşte bunu anlamak için kutup ayılarının vücutlarını yakından inceleyelim:

    Hepimizin bildiği gibi kutup ayıları kar fırtınalarının kimi zaman 120-140 kilometre hıza ulaştığı, yılın 12 ayında karla ve buzlarla kaplı bir bölgede, son derece zor koşullarda yaşarlar. Kutup ayılarının derilerinin altında, 10 santimetre kalınlığında bir yağ tabakası vardır ve bu özellikleri, gerekli olan ısı yalıtımını sağlamak için yeterlidir. Bu sayede kutup ayıları buzlu sularda saatte 10-11 km hızla, 2000 km uzağa kadar yüzerek gidebilirler.

    Kutup ayıları en çok fok balıkları ile beslenirler. Fok balıkları ise buz ve kar tabakalarının altında yaşarlar. Kutup ayıları soğuktan hiç etkilenmeden bu soğuk buz ve kar tabakaları altında yüzerek fok balıklarını yakalarlar.

    İşte insanların ısı yalıtımı için bu kadar emek ve para harcamasına karşılık, kutup ayılarının ısı yalıtımı vücutlarında hazır bulunmaktadır. Kutup ayıları; ne soğuktan donarak ölebileceklerini tahmin edecek, ne bu soğuğa karşı bir ısı yalıtımına ihtiyaçları olduğunu bilecek, ne de bunu vücutlarında en az enerji ile geliştirecek akla sahip değildirler. Her canlı gibi, kutup ayısı da bulunduğu ortama en uygun, yaşamını ve soyunu devam ettirebileceği üstün özelliklerle donatılmıştır.

    Enerji problemiyle ilgili olarak doğada bizlere sunulan çözümler Allah'ın üstün yaratma sanatının en güzel delilleridir. Dünyanın en ünlü bilim adamları bir araya gelseler ne bir kanola bitkisi ne de bir kutup ayısı yaratmazlar. Allah bu üstün yaratma kudretini Kuran'da şöyle haber verir:

    "(Onlar mı) Yoksa, gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi? Ki onunla (o suyla) gönül alıcı bahçeler bitirdik, sizin içinse bir ağacını bitirmek (bile) mümkün değildir..." (Neml Suresi,60)



#04.01.2010 19:42 0 0 0
  • Yaşadığımız dünyaya ait her türlü niteliği, her özelliği ve bildiğimiz herşeyi duyu organlarımız aracılığıyla öğreniriz. Duyu organlarımız aracılığı ile bize ulaşan bilgiler, bir dizi işlem sonucunda elektrik sinyallerine dönüşür ve bu sinyaller beynimizin ilgili noktalarında yorumlanır. Beynimizin bu yorumları sonucunda biz, örneğin bir kitap görürüz, çileğin tadını alırız, ıhlamur ağaçlarını koklar, ipek bir kumaşın dokusunu bilir veya rüzgarda sallanan yaprakların hışırtısını duyabiliriz.

    Aldığımız telkinle, hep bedenimizin dışındaki kumaşa dokunduğumuzu, bizden 30 santimetre uzaklıktaki kitabı okuduğumuzu, metrelerce uzaktaki ıhlamur ağaçlarının kokusunu aldığımızı ve çok yükseklerdeki yaprakların hışırtısını duyduğumuzu zannederiz. Oysa, bu saydıklarımızın hepsi bizim içimizde gerçekleşen olaylardır. Derginin görüntüsünden yaprakların hışırtısına kadar herşey içimizde, beynimizde meydana gelir.

    Bu noktada şaşırtıcı bir gerçekle daha karşılaşırız: Beynimizde, gerçekte ne renkler, ne sesler, ne de görüntüler vardır. Beynimizde bulabileceğiniz tek şey elektrik sinyalleridir. Bu, felsefi bir görüş değildir; algılarımızın işleyişi ile ilgili bilimsel bir açıklamadır.

    Şimdi bu büyük mucizenin nasıl gerçekleştiğini, yani "dünyayı nasıl algılıyoruz?" sorusunun cevabını tüm algılarımız için tek tek inceleyelim.

    Gören Gözlerimiz Değildir, Görüntü Beynimizde Oluşur!
    Hayatımız boyunca aldığımız telkinle, tüm dünyayı gözlerimizle gördüğümüzü zannederiz. Oysa, görmenin bilimsel açıklamasına göre biz gözlerimizle görmeyiz. Gözlerimiz ve gözlerimize bağlı olan milyonlarca sinir hücremiz, sadece "görme olayının" gerçekleşmesi için beyne mesaj ileten kablo görevine sahiptirler. Görme olayının nasıl gerçekleştiğini hatırlayacak olursak bu gerçeği daha kolay fark edebiliriz.

    Bir cisimden gelen ışık, göz merceğinden geçer ve gözün arka tarafındaki ağ tabakanın üzerine baş aşağı ve iki boyutlu bir görüntü bırakır. Ağ tabakadaki çubuk ve koni hücreler, bazı kimyasal işlemlerden sonra bu görüntüyü elektriksel akıma dönüştürür. Bu elektriksel akımlar, göz sinirleri aracılığı ile beynin arka kısmında yer alan görme merkezine götürülür. Beyin ise bu gelen sinyali anlamlı ve üç boyutlu görüntüler haline getirir.

    Burada çok yüzeysel olarak anlattığımız görme, gerçekte son derece olağanüstü bir işlemdir. Işık demetleri anında ve kusursuz şekilde elektrik sinyallerine dönüştürülmekte ve sonra bu elektrik sinyalleri, üç boyutlu, rengarenk, ışıl ışıl bir dünya olarak bize görünmektedir. Tüm bunlar bizi hep aynı gerçeğe götürmektedir: Biz hayatımız boyunca, dünyayı bizim dışımızda zannederiz. Oysa, dünya herşeyiyle bizim içimizdedir. Biz, dışımızda sandığımız dünyayı aslında içimizde, beynimizdeki küçücük bir noktada yani görme merkezimizde görürüz.

    Bütün Sesleri Beynimizde Duyarız!
    Duyma işlemi de aynı görme gibi gerçekleşir. Diğer bir deyişle dış dünyaya ait görüntüleri nasıl beynimizin içinde görüyorsak, sesleri de beynimizin içinde duyarız. Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi ile toplayıp orta kulağa iletir. Orta kulak ise aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır. İç kulak da bu titreşimleri sesin yoğunluğuna ve sıklığına göre elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Beyinde birkaç konaklamadan sonra mesajlar, son olarak bu sinyallerin işleme koyulup yorumlandığı duyma merkezine iletilirler. Böylece duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşir.

    Beynimizin dışında sesler değil, ses dalgaları olarak bilinen fiziksel titreşimler vardır. Bu ses dalgalarının sese dönüştüğü yer ise dışarısı veya kulağımız değil, beynimizin içidir.

    Tüm Kokular Beynin İçinde Meydana Gelir!
    Bir insana kokuları nasıl hissettiği sorulur ise, muhtemelen "burnumla" diyecektir. Oysa çoğu insanın kesin bir gerçek olarak gördüğü bu cevap doğru değildir. Yale Üniversitesi'nden nöroloji profesörü olan Gordon Shepherd "Burnumuzla kokladığımızı düşünürüz, ama bu sanki 'kulak memesi ile duyuyoruz' demek gibi bir şeydir" sözleriyle bunun doğru olmadığını açıklamaktadır.

    Burnumuzun dışarıdan görünen bölümünün görevi sadece bir kanal gibi, havadaki koku moleküllerini içeri almaktır. Vanilya veya gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun epitelyum denilen bölgesindeki titrek tüylerde bulunan alıcılara gelir ve bu alıcılarda etkileşime girer. Koku moleküllerinin epitelyum bölgesindeki etkileşimleri beynimize elektrik sinyali olarak ulaşır. Bu elektrik sinyalleri ise beynimizde koku olarak algılanır. Ses ve görüntüde olduğu gibi koku algısında da beyninize ulaşan yalnızca elektrik sinyalleridir.

    Tüm Lezzetler Beyinde Oluşur!
    Tat alma algısı da diğer duyu organlarına benzer şekilde açıklanabilir. İnsan dilinin ön tarafında dört farklı tip kimyasal alıcı vardır; bunlar tuzlu, şekerli, ekşi ve acı tatlarına karşılık gelir. Tat alıcılarımız bir dizi işlemden sonra bu algıları elektrik sinyallerine dönüştürür ve beyne iletirler. Ve bu sinyaller de beyin tarafından tat olarak algılanır. Bir pastayı, yoğurdu, limonu ya da sevdiğiniz bir meyveyi yediğinizde aldığınız tat, gerçekte elektrik sinyallerinin beyin tarafından yorumlanmasıdır. (Harun Yahya, Hayalin Diğer Adı Madde)

    Beyninizde oluşan bir pasta görüntüsüne beyninizde oluşan şeker tadı eklenir ve pasta hakkında herşey sevdiğiniz hale gelir. Siz pastanızı yediğinizde aldığınız tat aslında elektrik sinyallerinin beyninizde oluşturduğu bir etkiden başkası değildir. Beyniniz dışarıdan gelen uyarıları nasıl yorumlarsa siz ancak onu bilirsiniz. Yoksa dışarıdaki nesneye asla ulaşamazsınız; örneğin çikolatanın kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Ya da beyninize giden tat alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz herhangi bir şeyin tadının beyninize ulaşması mümkün olmaz; tat duyunuzu tamamen yitirirsiniz.

    Dokunma Duyusu Beyinde Oluşur!
    İnsanların, yazıda anlatılan gerçeklere, yani görme, duyma, tat alma gibi hislerin tamamının beyinde oluştuğu hissine kanaatlerinin gelmesini engelleyen en önemli etkenlerden biri dokunma hissidir. Örneğin bu dergiyi beyninde gördüğünü söylediğiniz bir insan, dikkatli düşünmediği takdirde, "beynimde görüyor olamam, bak elimle dokunuyorum" diyecektir. Bu insanların anlayamadıkları veya anlamazlıktan geldikleri gerçek şudur: Diğer tüm duyu organlarımız gibi, dokunma hissi de beyinde oluşur. Yani siz bir cisme dokunduğunuzda onun sert, yumuşak, ıslak, yapışkan veya ipeksi olduğunu beyninizde algılarsınız. Parmak uçlarınıza gelen etkiler, beyninize yine elektrik sinyali olarak ulaştırılır ve beyninizde bu sinyaller dokunma hissi olarak algılanır.

    Beynimizde Oluşan Dünyanın Aslına Asla Ulaşamayız
    İnsan, beynindeki ekranda izlediği, anlamlı şekilde biraraya getirilen algılarının tamamına "yaşantım" der ve bu izlediğimiz ekranın dışında maddenin gerçeği nasıldır, bunu hiçbir zaman bilemeyiz. Gerçeği de bizim gördüğümüz gibi mi, örneğin bir yaprağın yeşili dışarıda da böyle mi, bilemeyiz. Veya yediğimiz şekerin tadı gerçekte bu şekilde mi yoksa beynimiz mi onu böyle algılıyor, bunu kesinlikle öğrenme imkanımız yoktur.

    Biz hayatımız boyunca bize gösterilen kopya algılarla yaşarız. Ancak bunlar o kadar gerçekçidir ki, hiçbir zaman kopyalarını yaşadığımızı fark etmeyiz. Her insan, beynindeki hücresinin içinde yaşar ve algılarının kendisine gösterdikleri dışında hiçbir şey yaşayamaz. Algılarının dışındaki dünyada, neler olduğunu hiçbir zaman bilemez. Bu nedenle "dışarıda asılları var" demek büyük bir ön yargı olur, çünkü hiçbir insanın buna getirebileceği tek bir delil dahi bulunmamaktadır. Kaldı ki dışarıda asılları olsa dahi, insan yine bu "asıl"ları beyninde görecektir, yani yine beyninde oluşan hayal ile muhatap olacaktır. İnsan sadece beynindeki algılar dünyasını izler. Maddelerin asılları ile hiçbir zaman karşılaşamaz. Bir Kuran ayetinde şöyle buyurulur:

    "O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz." (Mü'minun Suresi, 78)

#04.01.2010 19:41 0 0 0
  • Çim ile mantar birbirleriyle yardımlaşıp yüksek sıcaklıklara karşı koyuyorlar!




    Lassen volkanik bölgesi ve Yellowstone National Park alanlarında araştırmalar yapan bilim adamları, 50 derecenin üstündeki sıcaklıklara dayanabilen bir mantar ve bitki türü keşfettiler(1). Bu kadar yüksek sıcaklıklara dayanabilen canlılara çok nadir rastlanıyor. Ancak bu iki türü daha da özel kılan şey, yüksek sıcaklıklara ancak ve ancak ikisi bir arada olduğunda dayanabilmeleri. Canlı türlerinin yaşamlarını sürdürmede birbirlerine bağlı olduğu, karşılıklı yardımlaşma içinde oldukları bu tür ilişkilere "Simbiyoz" deniyor.


    "Curvularia" cinsine ait olan mantar türü, "Dichanthelium lanuginosum" adlı çim türünün kökleri arasında yaşıyor. "US Geological Survey" adlı bilim araştırma kurumundan Russell Rodriguez ve arkadaşlarının tespitlerine göre, tek başlarına 50 dereceye dayanamadıkları halde bir arada bulunduklarında 65 dereceyi bulan sıcaklıklara kolayca dayanabiliyorlar.

    Birbirlerinin yaşam standartlarını yükseltebilmeleri, canlıların fizyolojilerinin birbirine uygun yaratıldığının bir göstergesi. Çünkü mantar ile bitki arasında özel kimyasallar değiş tokuş ediliyor. Böylelikle kendi vücutlarında üretemedikleri proteinleri "ithal etmiş oluyorlar". Mantar da bitkinin köklerinde biriken ısıyı ondan uzaklaştırmış oluyor.

    Bu simbiyotik ilişki her iki canlının fizyolojisini birbirine uygun şekilde vareden bir Yaratıcı'nın varlığını gösteriyor. Evrenin yaratıcısı ve Rabbimiz olan Allah milyonlarca canlı türünde ortaya koyduğu kudretini düşünen insanlar için sergilemektedir. Allah, göklerin, yerin ve ikisi arasındaki herşeyin yaratıcısıdır. Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır:

    "Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü Kendisi'nin olan (Allah) ne yücedir. Kıyamet-saatinin ilmi O'nun katındadır ve O'na döndürüleceksiniz." (Zuhruf Suresi, 85)



#04.01.2010 19:39 0 0 0
  • Yakında radyo, saat ya da cep telefonlarının pillerini, prize değil de bir kutu şekere takacağınız cihazla şarj edebileceğiz. Bu bir varsayım değil. Mükemmel tasarıma sahip mikroorganizmaların bizler için sağladıkları yeni bir imkan.

    Günümüzde enerji üretimi için birçok yöntem kullanılıyor. Bunların pek çoğu kömür, petrol gibi fosil kökenli yakıtlara dayalı. Kömür ve petrol yeryüzünde yaygın olmadığı için bu yöntemle enerji üretmek her zaman mümkün olmuyor. Üstelik bunları kullanarak enerji üreten tesisler için büyük yatırımlar yapmak gerekiyor. Bazen yatırım konusunda problem olmasa bile çeşitli çevresel sorunlarla karşılaşılabiliyor.


    Massachusetts Amherts Üniversitesi'nde geliştirilen bir yöntem enerji üretimindeki tüm yatırım ve çevresel sorunlara çözüm olmaya aday. Profesör Derek Lovley ve araştırmacı Swades Chaudhuri, bilimsel adı "Rhodoferax ferriredunces" olan bir bakterinin yaratılışındaki bir özelliği kullanarak elektrik ürettiler. (1)

    Bu mikroorganizma karbonhidratları kullanarak doğrudan doğruya elektrotların üzerine transfer edilebilen bir elektrik üretebiliyor. Üretim sırasında elde edilen tek yan ürün ise karbondioksit. Lovley'e yaptıkları keşifle ilgili olarak şunları söylüyor:

    "Şekeri elektriğe dönüştürmeye çalışan mikrobik yakıt hücreleri oldukça karlı. Geçmişte benzeri işlemlerle yakıtın %10'u elektriğe dönüştürülebilirken bu oran bugün %80'lerin üzerinde. Ayrıca bundan önceki karbonhidratları elektriğe çevirme çalışmalarında insanlar üzerinde zehir etkisi yapan aracı sistemlere ihtiyaç duyuluyordu. Bizim bulduğumuz bu organizma ise bir aracıya gerek duymuyor çünkü direkt olarak elektrotların yüzeylerine bağlanıyor. Bu da çok büyük avantajlardan bir tanesi. İnsanlar bundan önce de bir aracı olmadan bu işi yapmışlardı, ama dönüşümleri %1'den bile az olmuştu. Ayrıca elektrik üretmekte hiçbir zehirli element kullanmamak oldukça büyük bir avantaj." (2)

    Bakteri elektrik üretmek için bir dizi kimyasal işlem yapıyor. Bilim adamları yapılan işlemi "demir oksitteki oksijeni, şekerin oksitlenmesinde kullanmak ve sonuçta açığa çıkan elektronları hasat etmek" biçiminde özetliyorlar. Bu yöntem ile üretilen enerji "bir kase şeker kullanılarak 60 watt'lık bir ampulü 17 saat boyunca yakabilecek" (3) bir kapasiteye sahip. Bilim adamları şu an bakterilerden bir hesap makinesini çalıştırabilecek kadar elektrik üretebiliyorlar. Lovley daha iyi iletkenlerin ve daha çok bakterinin bağlanabileceği bir reseptörün kullanılması durumunda daha büyük kapasitelerde enerji elde edeceklerini söylüyorlar. (Bu araştırma ABD, Donanma Araştırma Bürosu ve Savunma bakanlığına bağlı proje araştırma ajansı tarafından da desteklenmektedir.)

    Karbonhidratlı yiyecekler enerji bakımından oldukça zengin. Endüstriyel kuruluşların ve konutların atıklarında da böyle bir enerji bulunuyor. Enerji bakımından zengin gıdalardan sadece bedensel faaliyetlerimizde kullanmak üzere yararlanıyoruz ama şu anki teknolojik seviyemiz gıdaları kullanarak elektrik santrallerini çalıştırmayı mümkün kılmıyor. Atıklar ise çözülememiş çevresel bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

    Bilim adamları şimdi bazı bakterilerden bunları sorun olmaktan çıkarıp yeniden faydalı hale getirecek yöntemleri öğreniyorlar. Rhodoferax bakterileri yılların bilgi birikimi ve teknolojisine sahip insanoğluna bugüne kadar başaramadığı bir şeyi öğretiyor. Bu gerçek karşısında bakterinin bu bilgiye nasıl sahip olduğu sorusu ortaya çıkıyor. Elbette ki tek hücreli bir canlının şuur ve bilinçle hareket ettiğini kabul etmek mümkün değildir.

    Evrimi savunan bilim adamlarına göre bakteriler yaşamın en ilkel formlarından biridir. Bu nedenle bakterilerin oldukça basit bir yapıda olmaları gerekmektedir. Ne var ki bakteriler, evrimcilerin arzu ettikleri gibi, ilkel bir yapıya değil tam tersine aşamalı bir evrimin olmadığını kanıtlayan kompleks yapılara sahiptirler. Darwinistlerin "basit" olarak tanımladıkları bu canlı, İngiliz Zoolog Sir James Gray'in ifadesi ile bir laboratuvarın faaliyetlerinden çok daha fazlasını gerçekleştirmektedir. Gray'in bu konudaki sözleri şöyledir:

    "Bir bakteri, insanın bildiği herhangi bir cansız sistemden çok daha karmaşıktır. Dünyada, en küçük canlı organizmanın biyokimyasal faaliyetiyle rekabet edecek bir laboratuvar yoktur." (Sir James Gray, The Science of Life, chapter in Science Today, 1961, sf. 21)

    Bakterilerin bilinçli hareket edip karmaşık kimyasal işlemler yapmalarını onlara ilham eden, tüm ilimlerin üstünde ilim sahibi olan, tüm akıllardan üstün bir akla sahip olan Allah'tır. Tek bir hücrede sergilenen bu benzersiz akıl ve sanat, kuşkusuz, küçücük bir varlığa bu muhteşem özellikleri veren Allah'ın yarattığı mucizeleri ve O'nun sonsuz ilmini görmek için büyük bir fırsattır. Bir ayette şöyle buyrulur:

    "Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O'ndan uzak (saklı) kalmaz. Bundan daha küçük olanı da, daha büyük olanı da, istisnasız, mutlaka apaçık bir kitapta (yazılı)dır." (Sebe Suresi, 3)




#04.01.2010 19:36 0 0 0
  • Panulirus cinsi ıstakozlar oldukça ilginç bir savunma sistemine sahiptirler. Bu ıstakozlar ancak telli çalgılardan çıkarılabilecek rahatsız edici bir sürtünme sesini kesik kesik çıkartır ve bu sayede düşmanlarını kaçırırlar.

    Duke Üniversitesi biyoloji bölümünden Sheila Patek'e göre bu kabukluların gözlerinin altında, mikroskobik çiziklerle kaplı olan ve eğilip bükülebilen antenler bulunmaktadır. Panulirus ıstakozları antenlerindeki bu çizikleri içiçe geçirip sürtmeye başladıkları zaman keman yaylarının birbirine sürtünmesiyle oluşan korkunç sesin bir benzerini çıkarabiliyorlar. ( Science et Vie, Temmuz 2001 sf. 15 )

    Ama asıl ilginç olan, ıstakozların bu özelliğe kabuklarının yumuşak olduğu ve bu yüzden savunmasız kaldıkları bir dönemde sahip olmalarıdır. Hiçbir bilim dalı canlılardaki bu üstün tasarımın var oluşunu kör tesadüflerle açıklayamaz. Bütün canlılar ve savunma sistemleri önceden planlanmıştır. Planlı ve üzerinde düşünülmüş olan tüm tasarımlar bir tasarımcının varlığına işaret etmektedir. Panulirus ıstakozundaki bu tasarım da onu ve tüm canlıları Allah'ın yarattığını göstermektedir.

    Tavukların Ayağındaki Kilit Sistemi
    Tavuk ve horozların bacakları, oynak eklemlerle birbirine bağlanmış kemiklerden meydana gelir. Eşelemeye ve koşmaya göre son derece elverişli yapılarının yanında çok özel bir tasarıma da sahiptirler.

    Tavuk ve horozlar bu tasarım sayesinde uzun süre yorulmadan tüneklerinde durabilirler. Geceleri düşmeden burada uyuyabilmelerinin sırrı, bacaklarını boydan boya dolaşan özel sinirlerde saklıdır.

    Hayvanın ayak parmağından gelen sinirler tabanda birleşir. Sinirlerin birleşme noktasının tabanda bulunması, tünedikleri zaman parmaklarının sıkı sıkıya kapalı durmasını sağlar. Çünkü bu sinirler üzerlerine basınç yüklendiği müddetçe kendiliğinden ayak parmaklarını sıkılı tutacak şekilde yaratılmıştır. ( Resimli Bilgi Ansiklopedik Okul ve Aile Dergisi, Sayı:13, 17 Şubat 1964. s.220 )

    Bir tavuğun bacağını çekip uzattığınız zaman ayak parmakları açılır; bacağı vücuduna doğru ittiğinizde ise parmakların kendiliğinden kapandığını görürsünüz. Hayvan yürürken her adımda parmaklarının açılıp kapanmasının nedeni de budur. Allah yarattığı canlıların ihtiyaçlarını bilmiş ve tasarladığı özel sistemlerle onlara lütufta bulunmuştur:

    "O, yarattığını bilmez mi? O, Latif'tir; Habir'dir." (Mülk Suresi, 14)

    Afrika Fare Kuşlarının Fedakarlığı
    Afrika fare kuşları, bir ağaç dalına topluca konan arılar gibi kümelenirler. Dalın ucundaki meyveye her birey ulaşamıyacağı için, dalın en ucundaki kuşun kopardığı meyve, gagadan gagaya geçirilerek diğerlerine ulaştırılır. Mevcut meyvelerin herkese yetmemesi asla sorun yaratmaz. Başka bir meyveli dala konduklarında öncelikle yeterince beslenmemiş olanlara dağıtım işi başlatılır. ( Bilim Ve Teknik sayı:298 Eylül 1992 Erdoğan SAKMAN. )

    Bu hayvanların gösterdikleri tüm fedakar davranışlar, Darwinizm'in iddia ettiği bencil yaşam mücadelesinin temel dayanaklarını çürütmektedir. Doğadaki tüm canlıları Allah yaratmıştır ve bütün canlılar O'nun verdiği ilhamla hareket etmektedirler.

    Ceylanlardaki Soğutma Sistemi
    Ceylanların ve benzer hayvanların nefes borularının yanında küçük kılcal damarlarla yayılan bir kan havuzu vardır. Daha sonra bu küçük kılcal damarlar biraraya gelerek beyine kan taşıyan tek bir damar haline dönüşür. Nefes alma sırasında hava bu havuzdaki kanı soğutur. Saatte 40 km. hızla, 4 dakika boyunca koşan bir ceylandaki ısı artışı ölçülmüş ve hayvanın vücut ısısının 27,70C'den 33,90C'ye çıktığı gözlemlenmiştir. Bu, normal şartlarda ceylanlar için ölümle sonuçlanacak bir durumdur çünkü gazelin hayatta kalabilmesi için beyninin vücudundan daha serin tutulması gerekir. Nitekim ölçümler vücut ısısının artmasına rağmen ceylanın beyninin ısısının asla 300C'yi aşmadığını ortaya koymuştur ki bu da hayvan için yeterli bir ısıdır. ( It Couldn't Just Happen, Lawrence O. Richards, Sweet Publication, 1987, s. 108 )

    Eğer beynin soğutulması için tasarlanmış bu sistem olmasaydı ceylan da hayatını devam ettiremezdi. Bu örnek, Allah'ın yarattığı tüm varlıklara karşı sonsuz Rahmet sahibi olduğunun delillerinden yalnızca bir tanesidir.

    "Ki O, yarattı, 'bir düzen içinde biçim verdi', Takdir etti, böylece yol gösterdi" (A'la Suresi, 2-3)





#04.01.2010 19:35 0 0 0
  • Süpernova deyimi, astronomlar tarafından bir yıldızın patlayarak dağılmasını isimlendirmek için kullanılır. Dev bir yıldız, korkunç bir patlama ile kendisini yok eder ve içindeki madde de yine korkunç bir hızla uzayın dört bir yanına dağılır. Bu patlama sırasında yayılan ışık, yıldızın normal ışımasından binlerce kat daha kuvvetlidir.

    Evrende yeni sistemlerin oluşumunda çok önemli bir rol oynadığı düşünülen süpernovalar, astronomların tahminine göre maddenin evrende bir noktadan başka noktalara taşınması işine yarıyor. Patlama sonucunda dağılan yıldız artıkları, evrenin başka köşelerinde birikerek yeni yıldızları ya da yıldız sistemlerini oluşturuyor. Bu varsayıma göre, Güneş, Güneş Sistemi içindeki gezegenler ve bu arada elbette Dünyamız da, çok eski zamanlarda gerçekleşmiş bir süpernova patlamasının sonucunda ortaya çıkmıştır. ( Harun Yahya, Evrenin Yaratılışı, İstanbul: Global Yayıncılık, Ağustos 1999 )

    Süpernovaların Yaydığı Uzay Tozları
    Uzaydan atmosfere sağanak halinde yağan ve yıllık toplam ağırlığı 15.000.000 tonu bulan uzay tozları toprağa mikroskobik boyutta tanecikler olarak düşer. Bu tanecikler kutup buzullarına hatta deniz diplerindeki tortullara kadar sızar. Sigara dumanını oluşturan katı parçacıklar büyüklüğünde olan ve milimetreden küçük dalga boylarında ışıyan uzay tozu parçacıklarının önemli bir bölümü gerçekte zararsızdır.

    Dünyamıza bozulmadan ulaşabilen bu mikroskobik maddenin laboratuvar analizleri bilim için büyük bir önem taşımaktadır. Çünkü Güneş Sistemimizin en eski kütlesini içeren bu maddenin analizinden elde edilen bulgular, Güneş'in ve diğer gezegenlerin bundan 4,5 milyar yıl önce oluştukları ilkel bulut hakkında detaylı bilgi vermektedir.

    Cardiff Üniversitesi ve Edinburgh Kraliyet Gözlemevi üyesi bilim adamları, bu alanda bir devrim olarak kabul edilen SCUBA adlı gözlem aracını kullanarak, uzay tozu araştırmaları konusunda önemli adımlar attılar. Bu çalışmalarda, " uzay tozu " olarak adlandırılan ve birçok yıldız ile birlikte Dünya benzeri gezegenlerin de oluşumunu sağlayan parçacıkların kaynağının süpernovalar olabileceğine dair ipucu elde edildi. Çalışmaya katılan Dr. Loretta Dunne, açıklamasında; "Uzay tozunun nereden kaynaklandığı sorusunun yanıtı, gezegenlerin kaynağının ne olduğunun da yanıtıdır. Üzerinde yaşadığımız Dünya da aslında, uzay tozu parçacıklarının yoğun miktarlarda bir araya gelmiş bir biçimidir. Bugüne kadar da bu tozun kaynağı hakkında emin değildik" dedi.

    Bilim adamları, SCUBA'yı kullanarak, Dünya'dan 11 bin ışık yılı uzaklıktaki "Cassiopeia A" adlı süpernovayı gözlemlediler. Süpernovaların bu tozun kaynağı olduğu daha önce de tahmin ediliyordu, ancak bu son çalışmayla, Güneş'ten 30 kat büyük bir yıldızın patlamasıyla oluşan "Cassiopeia A" süpernovasının, yoğun biçimde uzay tozu yaydığı belirlendi. Dunne, " eğer tüm süpernovalar Cassiopeia A'nın yaydığı miktarda uzay tozu yayıyorsa, bu parçacıkların kaynağının süpernovalar olduğunu söyleyebiliriz" dedi.

    İlk bakışta önemi pek anlaşılamayan süpernova patlamalarının gerçekte çok hassas bazı dengeler üzerine kurulmuş olduklarını Michael Denton, Nature's Destiny (Doğanın Kaderi) adlı kitabında şöyle anlatır:

    Uzaklıktaki Hassas Denge
    Süpernovalar ve aslında bütün yıldızlar arasındaki mesafeler çok kritik bir konudur. Galaksimizde yıldızların birbirlerine ortalama uzaklıkları 30 milyon mildir. Eğer bu mesafe biraz daha az olsaydı, gezegenlerin yörüngeleri istikrarsız hale gelirdi. Eğer biraz daha fazla olsaydı, bir süpernova tarafından dağıtılan madde o kadar dağınık hale gelecekti ki, bizimkine benzer gezegen sistemleri büyük olasılıkla asla oluşamayacaktı.

    Michael Denton'un süpernovalarla ilgili bu tespiti aslında evrenin bütünü için geçerlidir. En büyük kozmik olaylardan atoma kadar herşeyde son derece hassas ölçülerle kurulmuş bir düzen mevcuttur. Açıktır ki böylesine kusursuz bir yapı, şuursuz atomların biraraya gelmek için aldıkları bir kararın veya kör tesadüflerin sonucu olamaz. Gerçek olan, üstün bir ilmin gözler önüne serildiği evren, herşeyi bilen ve herşeye güç yetiren Rabbimiz'in eseridir. Bu gerçeği Allah Kuran'da şu şekilde bildirir:

    "Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir." (Bakara Suresi. 117)

    "O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)'ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir." (Mülk Suresi. 3-4)

    Aydan Daha Parlak Bir Yıldız
    Milattan sonra 1054 yılının 4 Temmuz gecesi, Çin İmparatorluğu'nun astronomları, gökyüzünde çok dikkat çekici bir olayın gerçekleştiğini gözlemlediler. Gökyüzünde aniden çok parlak bir yıldız ortaya çıktı. Yıldız o kadar parlaktı ki, ışığı gündüzleri bile kolaylıkla fark edilebiliyor, gece ise neredeyse Ay'dan daha parlak görünüyordu.

    Çinli astronomların gördükleri ve kaydettikleri bu olay, evrendeki en ilginç astronomik oluşumlardan biriydi aslında. Bu bir "süpernova"ydı.





#04.01.2010 19:34 0 0 0
  • Bilgiler beyinde kalıcı olarak saklanmak için çağrışım yoluyla hafızadaki diğer kayıtlı bilgilerle birleştirilir. Bu işlemin somut olan kısmı ise hücre içinde gerçekleşen kimyasal reaksiyonlardır. Her hücrenin bir mikro hafızası vardır. Bu minik bellek taşıdığı bilgi miktarı açısından dev bir kütüphaneye benzetilebilir. Nesilden nesile aktarılan bu minik ama dev arşiv DNA molekülüdür. DNA molekülü bilindiği gibi ikili sarmal bir yapıya sahiptir. Başlıca dört kimyasal maddeden oluşur: A-adenin, G-guanin, S-sitozin, T-timin. Bu dört harf üçlü kombinasyonlarla biraraya gelerek genetik şifreyi oluştururlar.



    Bilgiler Nasıl Çağrılır?
    Beyne bir uyarı geldiğinde beyin hücrelerinin DNA molekülündeki genler, ilgili bir bağlantı bulmak için taranır. Çağrışımı en yoğun o-lan gen, yani aradığımız bilgi ile en iyi eşleşen gen impulslar ile uyarılır. Bundan sonra tıpkı bir fotoğrafın negatifi gibi DNA'daki genin şablonu RNA molekülü olarak hazırlanır. Bu esnada bilgi kısa süreli hafızaya geçmiş olur. İşlemin sonucunda oluşan mesajcı RNA hücrenin çekirdek bölgesinden ayrılmak üzere harekete geçer. Bu hareket başladığı anda, bilgi, kısa süreli hafızadan uzun süreli hafızaya yönelmiş olur. Hücre içinde bilgisini proteine dönüştürmek için yola çıkan mesajcı RNA'ların protein sentezi merkezleri olan ribozomlara erişebilmeleri 20 dakikayı bulur. Bu süre içinde şaşırtıcı bir olay yaşanır da güçlü bir impuls beyne ulaşırsa, protein sentezi kesintiye uğratılmış olur. Böylece mesajcı RNA molekülü elindeki bilgiyi protein molekülüne dönüştüremeden bozunuma uğrar. 20 dakika içinde hafızaya alınan bilgiler bir daha hiç hatırlanmamak üzere silinirler. Kaza geçiren insanların kaza anını hatırlayamamalarının sebebi de budur. ( Harun Yahya, İnsan Mucizesi, İstanbul: Global Yayıncılık, Ocak 2001 )

    Hafıza Molekülü Nasıl İşler?
    Protein molekülleri bilindiği gibi amino asitlerin çeşitli sayı ve sıralarda yanyana gelip bir zincir oluşturması ile oluşurlar. İnsanlarda protein sentezi için 20 çeşit amino asit kullanılır. Harflerin yanyana gelerek sözcükleri oluşturması gibi amino asitlerin de yanyana gelmeleri binlerce çeşit protein molekülünü oluşturur. Algılanan impulsların uzun süreli hafızaya kaydedilmesi bilgilerin protein moleküllerine dönüştürülmesi ile sağlanır. Birer algı yumağı olan bilgiler "hafıza molekülleri" adı verilen proteinlere dönüştürülür. Bu işlem ribozomlarda gerçekleştirilir. Mesajcı RNA da üçlü genetik şifreye karşılık gelen amino asitlerin ribozomda birbirlerine bağlanması ile bu protein molekülleri oluşturulur. Hatırlama anında, hücrenin uyarılması sonucu protein şeklinde saklanan bu bilgiler tekrar hafızaya çağrılmış olur.

    Beynin İçinde Algılayan Şuur Kime Aittir?
    Bu noktada çok daha önemli bir soru akla gelmektedir: tüm bu şifreleri birer algı olarak anımsayan yani tekrar algılayan şuur kime aittir? Beynin içinde elektrik sinyalleri olarak şifrelenen sesleri, görüntüleri, kokuları, tatları hisseden bir şuur vardır, hatta bu şuur onları birer bilgi demeti olarak istenildiğinde tekrar algılamaktadır. Elbette bu şuur, beyni oluşturan sinirler, yağ tabakası ve sinir hücrelerine ait değildir. Bu nedenle bu soruya herşeyin maddeden ibaret olduğunu iddia eden materyalistler ve Darwinistler cevap verememektedirler. Çünkü bu şuur, Allah'ın yaratmış olduğu ruhtur. Allah bütün bu algıları her insanın ruhu için ayrı ayrı yaratmaktadır. Bu algıları yaratan Allah mutlak tek varlıktır.

    Allah'ın mutlak varlığı bir ayette şöyle bildirilir:

    "Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diri'dir, Kaim'dir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerin- dekini ve arkaların- dakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp- kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek Yüce'dir, pek Büyük'tür." (Bakara Suresi, 255)

    Beyindeki Elektrik Akımı ve Titreşim Formları
    Sinir hücrelerinde yer alan sinapslar aracılığı ile beynimize ulaşan bilgiler, elektrik akımı veya titreşim formlarıyla tanınırlar. 10-15 saniye kadar süren impulslardan ulaşabilenler beyin hücrelerini tetikler, eklenebileceği bağlantıyı araştırıp bağlantı kurar. Bilgiler beyinde yapbozun parçaları gibi şifrelenirler. Yeni bilgi beyinde bağlantı yapabileceği ilgili bilgiyi arar. Eğer ulaşan bilgi daha önceden yer etmiş bilgilerle bir çağrışıma giremiyor ya da bir merak uyandırmıyorsa yararsız bilgi adıyla etiketlenip dışarı atılır. Örneğin hiç bilmediğiniz bir dilden sözcükler veya karışık rakamlar çok kısa sürede unutulurlar.





#04.01.2010 19:32 0 0 0
  • "Dikkatli olun! Ramazan ayındaki sevap ve günahlar katlarıyla yazılır. Ramazanda çok namaz kılınız! Çok Kur'ân-ı kerîm okuyunuz! Çünkü Ramazan ayında okunan Kur'ân-ı kerîmin her harfi için, Cenâb-ı Hak, Cennet bahçelerinden bir bahçe ihsan eder."

    "Ramazana çok hürmet etmelidir. Onun rahmeti müminleri sevindiricidir. O öyle bir aydır ki; ilk günleri rahmet, ortası mağfiret ve sonu Cehennem ateşinden kurtulmaktır."

    "Eğer kullar, Ramazan-ı şerîf ayındaki fazilet ve ihsanları bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını isterlerdi. Çünkü bunda çok sevap vardır."

    "Ramazan ayında bir günah işleyen, iki azaba müstehak olur. Ramazan ayında bir iyilik eden de, iki sevaba kavuşur."

    "Ramazan ayının gündüz ve gecesinde Kur'ân-ı kerîmden bir âyet okuyana, her harfi için bir şehit sevabı verilir."

    "Allahü teâlâ Ramazan ayında günah işlemeyi terkeden kimsenin, onbir aylık günahını mağfiret eder."

    "Ramazan Bayramı günü melekler yolların kenarında durarak bayram namazına gidenlere şu müjdeyi verirler: Ey müminler topluluğu, size mükâfatlar, hayırlar ve bol bol nimetler verecek olan kerem ve ihsan sahibi Rabbinizden isteyiniz! Zira O, size geceleri ihya etmenizi emretti, siz yaptınız. O size gündüz oruç tutmanızı emretti, siz tuttunuz. O size Rabbinize itaat etmenizi emretti, siz de itaat ettiniz. Öyle ise bahşişinizi, mükâfatınızı alınız! Namazdan sonra bir melek de şöyle nidâ eder: Biliniz ey müminler, bugün şüphesiz mükâfat günüdür, günahlardan kurtuluş günüdür ve ayıplardan temizlenme günüdür."

    Yine Peygamber Efendimiz (sav), bir Şaban ayının son günü hutbede Eshâb-ı kirâma "aleyhimürrıdvân" buyurdu ki:

    "Ey Müslümanlar! Üzerinize öyle büyük bir ay gölge vermek üzeredir ki, bu aydaki bir gece "Kadir Gecesi", bin aydan daha hayırlıdır. Allahü teâlâ, bu ayda; her gün oruç tutulmasını emretti. Bu ayda, geceleri terâvih namazı kılmak da sünnettir. Bu ayda, Allah için ufak bir iyilik yapmak, başka aylarda, farz yapmak gibidir. Bu ayda, bir farzı yapmak, başka ayda 70 farz yapmak gibidir. Bu ay, sabır ayıdır. Sabredenin gideceği yer Cennettir. Bu ay, iyi geçinme ayıdır. Bu ayda müminlerin rızkı artar. Bir kimse bu ayda bir oruçluya iftar verirse, günahları affolur. Hak teâlâ, onu Cehennem ateşinden azat eder. O oruçlunun sevabı kadar, ona sevap verilir."

    Eshâb-ı kirâm, "Yâ Resûlallah! Her birimiz, bir oruçluya iftar verecek, onu doyuracak kadar zengin değiliz." deyince, Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdu ki:

    "Bir hurma ile iftar verene de, yalnız su ile oruç açtırana da, biraz süt ikram edene de, bu sevap verilecektir. Bu ay öyle bir aydır ki, ilk günleri rahmet, ortası af ve mağfiret ve sonu Cehennemden azat olmaktır. Bu ayda, emri altında olanların vazifesini hafifletenleri, Allahü teâlâ affedip, Cehennem ateşinden kurtarır. Bu ayda 4 şeyi çok yapınız! Bunun ikisini Allahü teâlâ çok sever. Bunlar, kelime-i şehâdet söylemek ve istiğfar etmektir. İkisini de zaten her zaman yapmanız lâzımdır. Bunlar da Allahü teâlâdan Cenneti istemek ve Cehennem ateşinden O'na sığınmaktır. Bu ayda, bir oruçluya su veren bir kimse, kıyâmet günü susuz kalmayacaktır."

#04.01.2010 18:58 0 0 0
  • Cenab-i Hakk'in kapisina ulastirmayacak yollara sapmaktan korumaya vesile olan mübarek Ramazan ayini tebrik ederim.
    "Baslangiclar sonuclarin tecelli yeridir" Rahmet ile baslayan Ramazan ayinin Kurtulus ile Tecelli bulmasi temennilerimle
    Ramazan ayi sana bir mustu, kalbine teselli, ruhunu karanlik ruhlarin baskisindan kurtarmaya vesile olsun
    Ramazan ayi ; kalbini O'nun yoluna koymaya Ellerini O'nun dergahina acmaya Ruhunu doyurmaya Kalbinin gercek vuslati bulmasina vesile olsun
    "Ahh özlemim O'na ki; O beni görür ama ben O'nu göremem" arzusu ile O'na yaklastiran Mübarek Ramazan ayiniz hayirlara vesile olsun
    "Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah'a dönün.." Tahrim/8 Tevbelerin geri cevrilmedigi Rahmet ve Magfiret yüklü Ramazan ayinizi tebrik eder hayirlara vesile olmasini dilerim.
    Bembeyaz yagan bir karin, ne yasanmissa yasansin, gecmisin tüm hatalarini örtügü gibi Ramazan ayinin da senin tüm hatalarini örterek hayirli yeni bir gelecek umud dolu yeni bir baslangica vesile olmasini dilerim .
    Gün batar usul usulKararir Gece Yeniden dogar hersey." Her sey bitti" dedigin bir anda Mübarek Ramazan ayinin Gönlünde Huzur kokulu bir Gül kök salmasina vesile olmasi temennilerimle.
    Dostluklarin sevgi ile beslendigi bu Mübarek Ramazan ayinda gönlünün sevgi ile dolup tasmasini dilerim
    Mübarek Ramazan Ayi Kalbini O'nun yoluna koymayi Ellerini daim O'nun dergahina acmaya vesile olsun..
    Mübarek Ramazan Ayi Kalbine önce bulut olsun yagmak icin Sonra yagmur olsun ilahi sevgiyi yesertmek icin
    Mübarek Ramazan Ayi "O vermek istemeseydi ISTEMEK vermezdi" gercegi dogrultusunda Ruhunda olusan hayr Dua isteginin kabulune vesile olsun.
    Mübarek Ramazan Ayi ; sana Vücudunun sihhat ve selameti olan "az yemege". Ruhunun sihhat ve selameti olan "günahsiz olmaya".. dininin sihhat ve selameti olan "Peygamber Efendimizin güzel ahlakina sahip olmaya" vesile olsun.
    Mübarek Ramazan Ayina has RAHMET BEREKET VE MAGFIRET ile hemhal olman dileklerimle.
#04.01.2010 18:56 0 0 0
  • Bir müminin son nefesini nasıl verdiği,

    dünyadaki yaşantısından belli olur

    İmanında inancında yaşamış ve o hal üzere

    ölmüşse, Allah`ın yardımıyla çenesini imanlı

    olarak kapatır

    Fakat iman nimetinden mahrum

    bir ömür geçirmiş veya imanı hayatına

    aksetmemişse, Azrail`in karşısına da o şekilde

    çıkar

    Bu hususu Peygamberimiz `Nasıl bir hayat

    geçirmişseniz o hal üzere ölürsünüz

    Nasıl ölürseniz o hal üzere dirilirsiniz`

    sözleriyle dile getirir

    İnsanın ebedî hayatına tesir eden iman nasıl

    olmalıdır ki, onu son deminde de kurtarsın?

    Her varlık üzerinde İlâhî kudretin izini,

    özünü, yüzünü görebilecek bir imana sahip

    olan insana şüpheler, ordular halinde gelse

    bile etki edemez

    Küçücük bir böcekten, bir çiçekten dünyaya,

    yıldızlara varıncaya kadar kâinat üzerinde

    Cenab-ı Hakk`ın varlık ve birlik mührünü,

    sonsuz ilmini, sayısız hikmetini anlama bilincine

    varan bir mümin, hayatını yaratılış istikameti

    üzerinde devam ettirmeye çalışırsa, artık

    o iman insanın bütün zerrelerine kadar yerleşir,

    kanına, damarına karışır

    Böyle sarsılmaz bir imanı elde eden insan

    dünyada huzur ve saadet sırlarını bulup

    yaşadığı gibi, bu imanın meyvesini ölüm anında,

    kabirde, berzah âleminde tadar O nurla

    ebedî hayatını aydınlatır Cennete de o imanla

    girer

    Evet, hakiki iman, insanı ebedî saadete,

    sonsuz mutluluğa götürür Zaten

    böyle bir imanı elde eden adama şeytan

    da bir zarar veremez Ona yaklaşsa bile

    bir tesir ifa edemez

    Can çekerken şeytan vesvesesiyle ancak

    akla şüpheler verir, tereddüde düşürebilir

    Böyle kuvvetli iman, yalnız akılda durmaz;

    kalb, ruh ve sır gibi öyle latifelere, duygulara

    geçer ve kökleşir ki, şeytanın eli o yerlere yetişemez

    Böylelerinin imanın şeytan çalamaz

    İmanlı olarak gitmenin en büyük alâmeti,

    müminin kelime-i şehadeti dilinden

    düşürmemesi, onun mana ve

    ruhunu kalbinde saklaması ve yaşatmasıdır

    Ruhunu teslim etmekte olan bir mü`minin

    başında duranlar ona hep müjdeli ve ferahlatıcı

    haberler vermeliler, hoş ve tatlı sözler söylemeliler

    Bu hususta Peygamber Efendimiz şöyle

    buyururlar:

    `Ölenlerinizin yanında bulunduğunuz

    zaman onların gözlerini kapatınız Zira

    göz ruhu arkasından takip eder Ölünün

    yanında hayır söz söyleyiniz Ölen

    kimsenin ev halkının söylediği dualara

    melekler `âmin` derler`

    Fakat bu durum ve sözünü ettiğimiz mesele,

    aklı, şuuru, bilinci yerinde olanlar içindir

    Fakat yaşı ilerlemiş, 80`i, 90`ı geçmiş, bu arada

    iradesini, akli dengesini kaybetmiş, bir günü

    diğer gününe uymayan, artık bir yerde bunama

    alametleri görünen kişiler zaten dini açıdan

    sorumlu olmazlar

    Bu kişilerin normal zamandaki imanlı hallerine

    bakılır Gerçekten aklı, şuuru yerinde

    iken, imanında ve inancında bir yanlışlık yoksa,

    en azından hayatının son yıllarını bir

    mü`min olarak geçirmişse, Allah katında da,

    insanlar nazarında da bir mü`min olarak kabul

    edilirler Allah`ın huzuruna da imanlı olarak

    varırlar inşaallah

    Mehmet Paksu

#04.01.2010 18:49 0 0 0
  • Namaz kılmak, kur'an okumaya niyet etmek, günahlardan kaçınmaya çalışmak gibi kullukla alakalı şeyler, tamamıyla kulluğun şuuru ile ilgili şeylerdir Çünkü, kendisinin mutlak aciz, fakir ve zaif bir mahluk olduğunu bilen, buna karşılık Allah'ında tüm ihtiyaç ve sıkıntılarını giderecek mutlak kudrete ve iradeye sahip olduğunu idrak eden bir kulun kalbinde ibadet etme aşk ve şevki uyanır

    Düşünün ki en muhtaç olduğunuz bir zamanda birisi sizin ihtiyaçlarınıza karşılık veriyor Siz de bir insan olarak ona teşekkür etmelisiniz
    Aynı şekilde bu şahıs en sıkıntılı bir zamanda size şefkat ediyor, sizinde ona karşı hürmetkar olmanız gerekmez mi?

    İşte aynen onun gibi bizi ve tüm azalarımızı yoktan yaratan, kainatı ve içindeki tüm mevcudatı bize hizmet ettiren ve bizim tüm ihtiyaçlarımızı karşılayan ve bize bizden daha şefkatli olan Rabbimize ibadet etmenin ne derecede ciddi ve insanlığa yakışır bir fiil olduğunu bilen bir insan, ibadetten değil kaçmak belki, bütün ömrünün tüm dakikalarının ibadet üzere geçmesini ister


#04.01.2010 18:46 0 0 0
  • Cuma namazı bayanlara farz mıdır?
    Değerli kardeşim! Cuma namazı farz-ı ayın, bayram namazları vacip, cenaze namazı ise farz-ı kifayedir Bunlardan cuma ve bayram namazları, ancak cemaatle kılınır Cenaze namazının cemaatle kılınması şart olmadığı gibi; ister erkek, ister kadın olsun tek bir müslümanın kılmasıyla kifai farz yerine gelmiş olur Görüldüğü üzere, gerek mükellefiyet gerek hüküm bakımından cenaze namazında kadın ile erkek arasında hiç bir fark yoktur

    Cuma namazının farziyyetiyle ilgili ayetin (Cum'a, 62/9) kadın ve erkekleri içeren umumi hükmü sünnetle tahsis edildiği için, cuma namazı ile sadece hür, mukim ve (cuma namazına katılmaya engel olacak derecede hasta ve yaşlı olmayan) sağlıklı erkek Müslümanlar mükelleftir Nitekim ayetin umumi hükmünden hür, mukim ve sağlıklı olmayanlara da cuma namazının farz olduğu anlaşılmakta ise de, ayetin hükmü bu yönden de tahsis edilmiştir Nitekim bir hadis-i şerifte, "Hürriyetine sahip olmayan köle, kadın, çocuk ve hasta müstesna olmak üzere, cemaatle cuma namazı kılmak, her müslüman üzerinde vacip bir haktır" (Ebu Davud, Salat, 168, Hadis No:1O67; Beyhekı, III, 172) buyurulmuştur Bu itibarla kadınlar cuma namazı ile yükümlü değildir Cuma namazının kadınlara farz olmadığı konusunda icma vardır Asr-ı saadetten beri hiçbir İslam müçtehit ve alimi bunun aksini söylememiş, bütün İslam ülkelerinde, her dönemde uygulama da böylece devam ede gelmiştir
    Vakıa, cuma ve bayram namazları ile yükümlü olmadıkları halde kadınlar isterlerse bu namazlara katılabilirler Bu takdirde, kendisine cuma namazı farz olmayan (mesela dinen misafir sayılan) bir kişinin cuma namazını kıldığında o günkü öğle namazını kılmasına gerek olmadığı gibi, cuma namazına katılan kadınların da ayrıca öğle namazını kılmaları gerekmez Nitekim günümüzde beş vakit namazda ve özellikle teravihte olduğu gibi, gerek asr-ı saadette, gerek sonraki dönelerde kadınlardan çok sayıda cuma ve bayram namazlarına katılanlar olmuştur Ancak ne Hz Peygamber (sa) döneminde ne de müteakip asırlarda beş vakit namazla mükellef kadınların tamamının cuma ve bayram namazlarına katıldığı sabit değildir Günümüzde de isteyen hanımların cami adabına uyarak camilerin kendilerine ayrılan bölümlerinde, cuma ve bayram namazı kılmalarında hiçbir sakınca yoktur
    Safların düzenlenmesine gelince:

    İslami hükümlere göre, sadece namaz kılarken değil, ihtiyaç ve zaruret bulunmadıkça kadınların erkekler arasına karışmayıp, uygun olan ayrı bir yerde bulunmaları uygun olur Bu itibarla ister cuma, ister bayram, ister cenaze, hangi namaz olursa olsun, kadınlar erkeklerle birlikte namaz kıldıkları takdirde, erkeklerden ayrı, uygun bir yerde namaza durmaları gerekir Nitekim Hz Peygamber (sa) namaz saflarını önce erkekler, sonra erkek çocuklar en arkada da kadınlar olmak üzere düzenlemiş; "namazda erkek saflarının en faziletlisi en önde olanı, fazileti en az olanı ise en arkada bulunanıdır Kadın safların en faziletlisi ise en arkada kalanı, en az faziletlisi ise en önde olanıdır" (Müslim, Salat , 132;Ebu Daud, Salat, 97 Tirmizi, Mevakıt, 52; Nesai, İmame, 32; İbn Mace, İkame, 52) buyurmuştur Sünnet olan safların böyle olmasıdır Sünnete uymayarak, kadınlar erkek safları arasına karışarak imama uyarlarsa, Hanefi mezhebine göre rüku ve secdeli namazlarda kadınların arkasında ve hizasında kalan erkeklerin namazları fasit olmuş sayılır bu duruma sebep olan kadınlar da günah işlemiş olurlar



#04.01.2010 18:44 0 0 0
  • Kabir azabı var mıdır, varsa bu bedene mi ruha mı yapılacaktır?


    Her insan ister ölerek toprağa gömülsün, ister boğularak denizin dibinde kalsın veya yırtıcı bir hayvan karnında bulunsun veya yanarak külü havaya karışsın, mutlaka kabir hayatı geçirecektir İnsan öldükten sonra kabre konulunca, Münker ve Nekir adında iki melek, kendisine gelerek; "Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir? Dinin nedir?" diye sorarlar İman ve güzel amel sahipleri bu gibi sorulara doğru cevap verirler Bu gibi ölülere cennet kapıları açılır ve Cennet kendilerine gösterilir Kâfir veya münafık olanlar ise bu sorulara doğru cevap veremezler Onlara da Cehennem kapıları açılır, oradaki azap kendilerine gösterilir Müminler nimet içerisinde, sıkıntısız ve huzurlu yaşarken, kâfir ve münâfıklar ise kabirde azap göreceklerdir (bk ez-Zebîdî, Tecrîdi Sarih, terc Kamil Miras, Ankara 1985, IV 496 vd)

    Kabirde azap ve nimetin varlığını gösteren birtakım ayet ve hadisler vardır Bir ayet-i kerimede; "Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe atılırlar Kıyametin kopacağı gün de denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun" (el-Mümin, 40/46) buyurulur Buna göre kıyamet kopmadan önce de yani kabirde de azap vardır Peygamber efendimiz; "Allah, iman edenlere bu dünya hayatında ve ahirette, o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder" (İbrahim, 14/17) ayetinin kabir nimeti hakkında indiğini açıklamıştır (Buhârî, Tefsîr, sure: 14)

    Kabir azabı ile ilgili hadis kitaplarında pek çok hadis-i şerif zikredilmektedir

    Bunlardan bir kaçı şöyledir: Hz Peygamber (sas) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu Bunun üzerine Resulullah (sas) yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında: "Bu iki dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur" (Buhârî Cenâiz, 82; Müslim, İmân, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26) buyurmuşlardır

    Hz Peygamber diğer bir hadislerinde şöyle buyururlar: "Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur" (Tirmizî, kıyamet, 26)

    Başka bir hadiste de şöyle buyurur: "Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen siyah mavi iki melek gelir; ölüye derler ki: "Şu Muhammed (sas) denilen zat hakkında ne dersin?" O da şöyle cevap verir "O, Allah'ın kulu ve Resuludur Ben şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed de O'nun kulu ve elçisidir Bunun üzerine melekler; Biz senin böyle diyeceğini zaten bilmekte idik", derler Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler Daha sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır ve aydınlatılır Daha sonra melekler ölüye: " Yat ve uyu " derler O da; "Aileme gidin de durumu haber verin" der Melekler ona; "Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi mahşer gününe kadar sen uyumana devam et" derler Eğer ölü münâfık olursa, melekler şöyle der: "Şu Muhammed (sas) denilen zat hakkında ne dersin?" Münâfık da şöyle cevap verir: "Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum Başka bir şey bilmiyorum Melekler ona; "Böyle diyeceğini zaten biliyorduk" derler Daha sonra yere "Bu adamı alabildiğine sıkıştır" diye seslenilir Yer de sıkıştırmaya başlar Öyle ki o kimse kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder Mahşer gününe kadar bu sıkıntı devam eder" (Tirmizi Cenâiz 70)

    Kur'an'da şehitlerin kabir hayatıyla ilgili olarak şöyle buyurulur: "Allah yolunda öldürülenleri, sakın ölüler sanmayın Bilâkis onlar diridirler Rableri katından rızıklandırılmaktadırlar" (Âlu İmrân, 3/169), "Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin Bilâkis onlar dirildirler Fakat siz farkında değilsiniz" (el-Bakara, 2/154)

    Kabir azabının yalnız ruha mı, yoksa bedene mi olacağı konusuna gelince:

    Ölüm yokluk değildir Daha güzel bir alemin kapısıdır Nasıl ki, toprak altına giren bir çekirdek, görünüşte ölüyor, çürüyor ve yok oluyor Fakat gerçekte daha güzel bir hayata geçiş yapıyor Çekirdek hayatından ağaçlık hayatına geçiyor

    Aynen bunun gibi, ölen bir insan da görünüşte toprağa giriyor, çürüyor ama geçekte berzah ve kabir aleminde daha mükemmel bir hayata kavuşuyor

    Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor Biz onu görmesek te inanıyoruz ki, elektrik hala mevcuttur Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor Fakat var olmaya devam ediyor Cenab-ı Allah Ruh'a münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor Ruh, mükafatı veya cezayı bu yeni giydiği elbise ile görecektir

    Bu sebeple Peygamberimiz, "Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, yada Cehennem çukurlarından bir çukurdur" buyurarak, kabir hayatının varlığını ve nasıl olacağını bize haber veriyor

    İmanlı bir insan iyileşmeyen bir hastalıktan ölürse şehittir Böyle şehitlere manevi şehit diyoruz Şehitler ise kabir hayatında serbest dolaşırlar Kendilerinin öldüğünü bilmezler Sanki yaşadıklarını zannederler Sadece daha mükemmel bir hayat yaşadıklarını bilirler Peygamberimiz, "Şehit ölüm acısını hissetmez" buyurur

    Kur'an-ı Kerim de şehitlerin ölmediği bildirilir Yani kendilerinin öldüğünün farkında değillerdir Mesela iki adam düşünün Rüyada çok güzel bir bahçede beraber bulunuyorlar Biri rüya olduğunu bilir Diğeri ise rüya olduğunun farkında değil Hangisi daha mükemmel lezzet alır? Elbetteki rüya olduğunu bilmeyen Rüya olduğunu bilen, şimdi uyanırsam şu lezzet kaçacak diye düşünür Diğeri ise tam ve gerçek lezzet alır

    İşte normal ölüler, öldüklerinin farkında olduğu için lezzetleri ek------ Halbuki şehitler öldüklerini bilmediğinden aldıkları lezzet tamdır

    İmanlı ölen ve kabir azabı görmeyen insanların ruhları serbest dolaşır Bu sebeple pek çok yere gidip gelebilirler Bir anda çok yerde bulunabilirler Aramızda dolaşmaları mümkündür Hatta şehitlerin efendisi Hz Hamza pek çok insana yardım bile etmiştir, ve halada yardım ettiği insanlar vardır

    Ruhlar aleminden anne karnına gelen insanlar, oradan dünyaya doğarlar Burada buluşup görüşürler Aynen bunun gibi bu dünyadaki insanlar da, ölüm ile öbür tarafa doğarlar ve orada dolaşırlar Nasıl ki buradan öbür tarafa gideni uğurluyoruz Kabir tarafından da buradan gidenleri karşılayanlar var İnşallah bizleri de başta Peygamberimiz olmak üzere, bütün sevdiklerimiz orada karşılarlar Yeter ki bizler Allah'a gerçek kul olalım

    Yeni doğan çocuğu burada karşıladığımız gibi, buradan öbür tarafa giden bizleri de inşallah dostlarımız karşılayacaktır Bunun şartı Allah'a iman, O'na ve Peygamberine uymak ve iman ile ölmektir
    Sİslamiyet


#04.01.2010 18:42 0 0 0
  • Hadis kitaplarımıza ve Rasûlüllah Efendimiz (sav)`in yaşayış tarzını anlatan kitaplara baktığımızda, yer yer değişik kelimeler içermekle birlikte şöyle bir hadis-i şerifin olduğunu görürüz:



    "Allah Rasûlü vitirden sonra oturarak iki rekat namaz kılardı" Bazı rivayetler bunu "bağdaş kurarak" diye de verir (Müslim) Beyhakî de:



    "Gece de onüç rekât namaz kılardı Dokuz rekâti ayakta kılar ve onlarda vitir yapardı Iki rekât da oturarak kılar, secde yapmak istediğinde ayağa kalkıp rukû yapar ve secdeye giderdi Bunu vitirden sonra yapardı"



    Diğer bir rivayette:



    "O iki rekâtta oturarak kıraat ederdi", bir diğerinde:



    "Bu iki rekâtta (kul yâ-eyyühelkâfirûn ve izâ zülzilet-il ardu) sûrelerini okurdu" ilaveleri de vardır Hatta bazı haberlerde:



    "Yatağına yatmak istediği zaman oraya emekleyerek gider ve uyumadan önce yatağının üzerinde iki rekât namaz kılardı, bu rekâtlarda (Izâ zülziletilardu ve Tekâsür) sûrelerini okurdu" denir (Beyhakî, es-Sünenül-kübrâ, NI/32; Gazâli, Ihyâ, I/196) Az farkla bu hadisleri Ahmed bin Hanbel (Müsned, V/260; VI/299), Ibn Mâce (Ibn Mâce, ikâme,125), Tirmizî (Tirmizî, vitir,13), Darimî (Darimî, salat, 215) ve Dârekutnî de (Derekutnî, N/6251) rivayet etmişlerdir



    İbnü`l Kayyim ise bunları değerlendirirken şunları söylemiştir:



    "Rasulüllah gece namazını üç türlü kılardı:1- Ayakta En çok yaptığı da budur 2- Kıraati oturarak, rükü`u da oturarak 3- Kıraati oturarak ve kıraattân az bir miktar kalınca kalkıp rükü`u ayakta iken Bu üç türlü kıldığıda doğrudur" (İbn Kayyim, Zâd, I/110)



    Ancak İmam Mâlik bu iki rekât namazı kabul etmez; İmam Ahmed de: "Ben kılmam ama, kılana da mani olmam, der Çünkü gece son kıldığınız namaz vitir olsun" diye bir hadis-i şerif vardır Onlar bu namazı bu hadise uymuyor sayarlar Bir grup alim de Rasulüllah`ın bu iki rekâtı sırf, vitirden sonra da namaz kılmanın caiz olduğunu göstermek için kılmıştır görüşündedir



    Bu iki rekât, sünnet gibi değerlendirilmeli ve vitrin (son namaz vitir olmakla beraber) tamamlayıcısı görülmelidir Çünkü vitir, -özellikle de vacip sayanlara göre- müstakil bir ibadettir Binaenaleyh, bu iki rekât tıpkı akşamın sünneti gibi olmuş olur Zira o da gündüzün vitri (tekli namazı)`dir Ve sondaki sünneti onun tamamlayıcısıdır Yani sonunda sünnet kılmış olduğu halde kişi, son kıldığım namaz akşam namazıdır diyebilir Bu iki rekât da gecenin vitrinin tamamlayıcısı olmuş olur ve son kılınan namaz yine vitirdir denebilir



    Sonuç olarak böyle bir namaz kılanlara biz, bid`at işliyorlar diyemeyiz Olsa olsa, Ahmed b Hanbel gibi "kılmıyorum ama kılana da bir şey diyemem" deriz Hatta Rasûlüllah`ın böyle bir namaz kıldığı sahih rivayetlerle sabit olmuş olunca, kılanlar kılmayanlardan daha iyi yapıyorlar da diyebiliriz Ancak bu namaza "Kabir Namazı" dendiğine dair bir bilgiye, bakabıldiğimiz kaynaklarda rastlayamadık



    Bu namazın ilmihallerde, -hatta fıkıh kitaplarında- geçmemasi; onların bunu bilmediklerinden değil, sadece en önemli olup, Rasûlüllah`ın hemen hemen devamlı kıldığı ve tavsiye ettiği sünnet ve müstehap namazları kitaplarına almış olmalarındandır Yoksa Rasûlüllah`ın kıldığı daha başka namazlar da vardır



    Durum bu olunca şöyle diyebiliriz: Farz namazlar İslam`ın asgari şartıdır ve kulluğun ilk barajıdır Farzların sünnetleri (revâtip sünnetler) farzların koruyucusu ve mükemmelleştiricisidir Teheccüd, Duhâ (kuşluk), Işrak, Tahiyyetül mescid gibi müstehap namazlar Allah`a yaklaştırmada etkili nafile namazlardır Sözü edilen namaz ve benzerleri de farz, sünnet ve nafilelere tam alışmış, ehli takva insanların fırsat bulabilenlerinin yaptıkları amellerin üzerine bir de kaymak sürme kabilinden bir şeydir



    Ancak hiç namaz kılmayanlara, ara sıra kılanlara, namaz borcu olanlara böyle namazları tavsiye etme yerine, kulluğun; asgari şartını yerine getirmelerini telkin etme daha isabetli olsa gerektir


#04.01.2010 18:41 0 0 0
  • Aslından çevrilmiş, hakîkati tahrif edilmiş söz, mânâsına gelen iftirâ büyük günahlardandır

    Haklar dört kısımdır

    1- Yalnız Allah hakkı

    2- Yalnız kul hakkı

    3- Allah hakkı ile kul hakkı beraber fakat, Allah hakkının gâlip olduğu haklar

    4- Allah hakkı ile kul hakkı beraber fakat, kul hakkının gâlip olduğu haklar Bir müslümana iftirâ etmek, hem Allahın, hem de kulun hakkını ihlâl etmektir Fakat Allah hakkı gâliptir Böyle olunca, kul, kendisine (zinâ suçuyla) iftirâ edeni affetse dahi dünyâda tatbik edilecek olan cezâ muhakkak tatbik edilir (Molla Hüsrev, Mirâtül-usûl fi Şerhi Mirkatül-Vusûl 2/230) Âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

    Nâmuslu ve hür kadınlara (zinâ isnâdıyla) iftirâ atan, sonra da dört şâhit getirmeyen kimselerin her birine seksen değnek vurun Onların şâhitliklerini ebedi kabul etmeyin Onlar fâsıkların ta kendileridir Ancak tevbe edip durumlarını ıslâh etmeleri müstesnâ Çünkü Allah gafûr ve rahîmdir (Nur Sûresi, 4-5)

    Âyet-i celîlede, iftirâ eden kimseye dünyâda tatbik edilecek cezâlar îzâh edilmektedir ki: 80 değnek vurulması, şâhitliğinin bir daha kabul edilmemesi ve isminin fâsıklar defterine kaydedilmesi Fakat tevbe eder de, yaptığı işten pişman olursa fâsık diye isimlendirilmekten kurtulur

    Bir de âhiretteki cezâsına bakalım: Peygamber Efendimize, Mirâc gecesi bir topluluk gösterildi Her birinin elinde bakır tırnaklar vardı Yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı Bunlar, kimlerdir?, diye sorunca, gıybet ve iftirâ edenlerdir, cevabı verildi (Kütüb-ü sitte 12/122)

    Ehlince mâlumdur ki, Berâet-i zimmet asıldır Yâni kişilerin suç işledikleri delil ile tesbit edilemediği müddetçe, aslolan, suçsuzluklarıdır İşlemediği bir suç ile kişileri töhmet altında bırakmak, müslümana yakışmaz Hakîkî mümin, elinden ve dilinden herkesin emin olduğu kişidir Âyet-i Kerîmesinde meâlen Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Mümin erkeklere ve mümin kadınlara, işlemedikleri bir şeyden dolayı eziyet edenler, şüphesiz bir iftirâ ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir

    (Ahzap Sûresi, 58 Diğer bir âyet-i kerimesinde de meâlen: Kim kasıtlı veyâ kasıtsız bir günah işler ve sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, muhakkak ki büyük iftirâ ve apaçık bir günah işlemiş olur (Nisa Sûresi, 112) Peygamber Efendimiz (sav) hazretleri de:

    Kim bir müslümana kötülenmesini dileyerek, bir iftirâ atarsa, Allah onu, kıyâmet günü, cehennem köprülerinden birinin üstünde (günahlarından temizlenip) çıkıncaya kadar hapseder buyurmuşlardır



#04.01.2010 18:37 0 0 0
  • Muhterem Müslümanlar!
    Dinimiz, hem dünyada hem de ahirette mutluluğa ermemiz için çalışmamızı emreder Çalışmalarımızın karşılığından başka beklenti içine girmemizin bize bir faydası yoktur Nitekim Yüce Allah "İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır Sonra emeğinin karşılığı kendisine tam olarak verilecektir"(1) buyuruyor
    İnsanoğlu hem çalışarak kendi hayatını düzene koymalı, hem de çevresinde bulunan ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunmalıdır Çalışmayıp tembellik eden birisinin, bırakın başkasına faydalı olmasını, kendisine bile faydası dokunmaz, yardıma muhtaç ve perişan olur Sevgili Peygamberimiz (sas), "Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı lokma yemiş olmaz Allah'ın Peygamberi Dâvûd (as) elinin emeğinden yerdi"(2) buyurmuştur
    Aziz Mü'minler!
    Yüce Allah, her şeyi bizim hizmetimize sunmuş; geceyi huzur bulmamız için dinlenme vakti, gündüzü de çalışıp kazanmamız için aydınlık kılmıştır Bize düşen de tembellik etmeden çalışarak bu nimetlerden yeterince faydalanmaktır
    Çalışmayan kimse başkasına muhtaç olacak ve başkalarına el-avuç açacaktır Şerefiyle bağdaşmayan sefil bir duruma düşecek Oysa kıyamette bir utanç vesilesi olan dilenciliği dinimiz hoş görmemiştir Odun toplayıp satarak geçimi temin etmek, dilencilikten hayırlı kabul edilmiştir(3)
    Dünya hayatındaki çalışmalarımız, hem dünyamızı hem de ahiretimizi mamur etmelidir Çünkü her ikisi de dünyada kazanılır, Sadece dünyaya yönelip ahireti, ahirete yönelip dünyayı ihmal etmemiz de doğru değildir "Kim dünya nimetini isterse ona ondan veririz ve kim ahiret nimetini isterse ona ondan veririz"(4) Ayetiyle bu konuda dilediğimizi seçme hürriyetine sahip olduğumuz belirtilmiştir: "İnsanlardan öyleleri var ki; 'Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver' derler Böyle isteyenlerin ahiretten hiç nasibi yoktur Onlardan bir kısmı da, 'Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir iyilik, ahirette de bir iyilik ver Bizi cehennem azabından koru' derler İşte onlar için, kazandıklarından (ahirette) büyük bir hisse vardır"(5), "Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et"(6) ayetleriyle dünya ve ahiret dengesine dikkat çekilmiştir
    Değerli Kardeşlerim!
    Dinimize göre çalışmanın ibadetle de önemli bir ilişkisi vardır İbadetlerimizin bir kısmı bedenî, bir kısmı da mâlîdir Mâlî ibadetleri, ancak maddî bir güce sahip olanlar yerine getirebilirler Maddi durumu iyi olmayanlar bu ibadetlerden muaf olmakla beraber, İslâm'ın beş temel şartını yerine getirme hazzından da mahrum kalırlar Muhtacın yardımına koşamaz, fakiri sevindirmez ve kurban da kesemezler Oysa çalışıp çabalayan ve mal-mülk sahibi olabilen kimse bu ibadetleri yerine getirirler İnsanlara iyilik yaparak daha faydalı olurlar Çünkü Yüce Allah "Ey iman edenler! Kazandığınız şeylerden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın"(7) buyuruyor Rasûlullâh (sas) de bir defasında: "Sadaka vermek her Müslüman üzerine vaciptir" buyurmuştu Mecliste bulunanlar: Ya Rasûlallah! Ya sadaka verecek bir şey bulamazsa? diye sorduklarında Resul-i Ekrem: "Çalışsın, elinin emeğiyle kazandığını hem kendisi harcasın hem sadaka versin" diye cevap vermiştir(8)
    Aziz Cemaat!
    Çalışarak elde ettiğimiz mal, mülk, yetki ve imkânlarımız, bizim için amaç olmamalıdır Bunlar hayra erişmemiz için birer araçtır Bunları basamak yaparak Allah'ın rızasına ulaşmaya çalışmalıyız İşlerimiz bizimle Allah arasında bir engel olmamalı, aksine dinî vazifelerimize de gereken önemi vermeliyiz Çalışmalarımızı da nafile ibadete çevirmenin yollarını aramalıyız Nitekim mal biriktirmekte yarışanlar, mallarının kendilerini ebedî yaşatacağını sananlar ve Karun gibi mal biriktirip de azgınlaşanlar Kur'ân'da kınanmışlardır Cuma namazına çağrıldığımızda işimizi bırakarak namaza katılmamız ve namazdan sonra dağılarak Allah'ın nimetinden elde etmek için çalışmamız emredilmiştir
    Herkes işini tam yapar, bulunduğu konumda ve meslekte üzerine düşeni yerine getirirse, toplum olarak da kalkınırız Müslümana yakışan hem dinî ve ahlâkî faziletlerde, hem de dünyevî işlerde ve çalışkanlıkta örnek olmaktır


    Selahattin BULUT

    Diyadin Vâizi

    (1) Necm, 53/39-41
    (2), (3) Buhârî, Buyû, 15
    (4) Al-i İmrân, 3/145 ayrıca bkz İsrâ, 18-21
    (5) Bakara, 2/200-201
    (6) Kasas, 28/77
    (7) Bakara, 267
    (8) Buhârî, Zekât, 30, Tecrîd-i Sarîh Terc V/194-195


    Ağrı Müftülüğünün 04 Mayıs 2007 Tarihli Hutbesidir


#04.01.2010 18:34 0 0 0
  • Hamd alemlerin rabbi Allah(cc)'a selat ve selam O'nun Resul'u HzMuhammed (sav)'in üzerine olsun
    Allah (cc), güneşi, dünyayı, ayı, gezegenleri, doğayı hayvanları ve sayamayacağımız bir çok nimeti insanların faydalanması için yaratmıştır Kur'an-ı Kerim'de Allah(cc) şöyle buyurur: "O, yeryüzünü yaşanması kolay bir yer yapmıştır Öyleyse onun her tarafını dolaşın ve Allah'ın verdiği rızıktan pay almaya çalışın Ama (hiçbir an aklınızdan çıkarmayın ki) yine O'na döneceksiniz"[1] Allah-u Teâlânın bizler için yaratmış olduğu bu rızıkların bir sebeble bize ulaşması gerekir
    İnançlı bir insan hayatın son durağı olan ölüm anına kadar, Allah-u Teâlânın ona bağışladığı iman armağanını koruyarak devamlı gayret göstermelidir Manevi yönden ruhunu beslemesi için ilim, zikir ve ibadetle, maddi yönden bedenini beslemek için dünya hayatının geçimini temin etmeye çalışmalıdır
    Kişi kendini çoluk çocuğunu kimseye muhtaç etmemek için yeterli miktarda helal mal kazanmak zorundadır[2] Bir gün Peygamberimiz Ashab ile oturuyorlardı Pazar ehlinden (esnaftan) bir baba yiğit sabah erkenden Peygamberin yanından geçerek dükkanına gitti Ashab: 'Yazık bu genç keşke böyle sabahleyin Allah yolunda gitseydi, deyince, Peygamberimiz: "Böyle söylemeyiniz Eğer kendini, anasını, babasını ve çoluk çocuğunu kimseye muhtaç etmemek için gidiyorsa Allah yolundadır Eğer zenginlik kazanmak, şan, şöhrete kavuşmak için gidiyorsa, şeytan yolundadır" diye buyurdular
    Hzİsa (as) bir kimseyi ibadet ederken gördü: "Yemek ve ihtiyaçların nereden gelir? Dedi O kimse: "Bir kardeşim var, yemeğimi o verir, dedi
    İsa (as): "Öyleyse, kardeşin senden daha çok ibadet ediyor,"[3] diye buyurdu
    Hz Ömer: "Hiç biriniz, çalışmayı bırakıp 'Allah'ım rızkımı ver,' demesin Zira bilirsiniz ki Allah gökten altın ve gümüş indirmez"[4] demiştir
    Lokman Hekim oğluna vasiyet edip buyurdu:
    "Oğlum! İşten, çalışmaktan el çekme! Zira insanlara muhtaç olanın kalbi dar olur, zayıf olur ve mürüvvetsiz olur İnsanlar ona hakaret gözü ile bakar"[5]
    Ahmet bin Hanbel'e: "Mescidin bir köşesinde durup ibâdet eden ve "Allah'ım "Bana rızkımı ulaştır" diyen hakkında ne dersin? dediler Buyurdu ki:
    "O kimse herhalde câhil olup, Allah'ın kanunlarını bilmiyor Zira Peygamber buyurur ki, Allah benim rızkımı kılıcımın gölgesine vermiştir Yani harb etmeye bağlamıştır[6]
    Bir zaman, dünyaca sahavetle (cömertlikle) meşhur Hatem-i Tâi, görkemli bir ziyafet verir Misafirlerine gayet fazla hediyeler verdiği vakit, çölde gezmeye çıkıyor Bakar ki, ihtiyar fakir bir adam, bir yük dikenli çalı ve gevenler beline yüklemiş, cesedine batıyor, kanatıyor Hatem ona dedi ki: "Hatemi Tâi hediyelerle beraber görkemli bir ziyafet veriyor Sende oraya git, beş kuruşluk çalı yüküne bedel beş yüz kuruş alırsın" O muktesid (iktisad eden) ihtiyar demiş ki: "Ben bu dikenli yükümü izzetimle çekerim, kaldırırım; Hatem-i Tâi'nin minnetini almam" Sonra Hatem-i Tâi'den sormuşlar: "Sen kendinden daha civanmert, aziz kimi bulmuşsun?" Demiş ki: "İşte o sahrada rast geldiğim o muktesid ihtiyarı benden daha aziz, daha yüksek, daha civanmert gördüm"[7]
    Yukarıda verdiğimiz gerek ayet ve hadisler ve gerekse de bizim için örnek olan İslam alimlerinden getirdiğimiz örneklerle anlamış olduk ki, kişinin kendi geçimini yapmak üzere helal yerden rızık temin etmesi de ibadet olarak kabul edilmektedir Ancak tabii ki hayatımızın her alanında olduğu gibi ticaretimizde de Allah'ın belirlemiş olduğu hududlar dahilinde hareket etmek zorundayız Bununla beraber kimseye muhtaç olmadan kendi ayakları üzerinde kalarak ama ihtirasla olmamak kaydıyla ticaret yapmak tabii ki Rabbimizin hoşnut olduğu ve yapmamızı emir buyurduğu sünnetlerindendir
    Ticaretin sadece kazanca bakan bir boyut arzetmiyor Şüphesiz ticaret unsurunun toplumun kültürel, siyasal yapısı üzerinde de çok etkin olduğunu görüyor ve kabul ediyoruz O halde Allah için kazanılması ve O'nun için harcanması gereken ticaret kârımıza veya ilişkilerimize yeni bir boyut kazandırmalıyız O boyutun temelinde de şüphesiz ki kişinin kendi kardeşiyle olan dürüst ticaretini geliştirme yollarına başvurmasıdır Çünkü birbirinin tamamlayıcısı olan bir vücudun azaları gibiyiz O halde birbirimizi desteklemeli ve tekmil etmeliyiz
    Diğer meselelerde olduğu gibi dünya hayatını idame etme noktasında aşırıya gitmemek gerekir Çalışmalarımızda bir ölçü olmalıdır Nitekim Allah (cc) Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
    "Kendinize azık edinin, şüphesiz ki azığın en hayırlısı takvadır" Allah-u Teâlâ dünya hayatında yolculuk için kullarına azık edinmelerini emredince, ahiret için de azık edinmelerinin yolunu göstermiştir Ayet-i kerime'den anlaşıldığına göre; insan için iki yolculuk kararlaştırılmıştır Birisi dünyada yolculuk, birisi de dünyadan yolculuktur Dünyada yolculuk için yiyecek, içecek, binecek ve gerektiğinde harcayacak azık lazım olduğu gibi, dünyadan yolculuk için de azık lazımdır Her iki yolculuk için de her iki yerde kalacağımız süreleri göz önünde bulundurarak çalışmamız gerekir Bu takva azığı diğerinden daha hayırlıdır
    Resulullah (sav) buyururlar ki, "Dünyada kalacağın kadar dünya için çalış Ahirette kalacağın kadar ahiret için çalış Allah'a muhtaç olduğun kadar Allah için amel işle Cehennem azabına tahammülün nispetinde de orası için çalış" Dünya hayaldir, ne ki varsa serî'üz-zevaldir Ahiret ebedidir Şu halde ebedi hayatın sermayesi için çalış
    Dinimiz tembelliği, dilenciliği, başkasına yük olmayı şiddetle yasaklamıştır Başta peygamberler olmak üzere bütün büyükler çalışmayı ihmal etmemişlerdir Adem (as) buğday eker, onu hasat eder harmanda döver, öğütür un ve ekmek yapardı İdris (as) terzi, Nuh (as) ve Zekeriyya (as) marangoz, Davud (as) demirci, Resulullah (sav) ise tüccar idiler Ashab-ı Kiram Hazretlerinin her biri bir işle meşgul oldular Çünkü kişinin yediğinin en temiz olanı kendi kazancından olanıdır
    Dualarınızı beklerim Vesselam
    HFikri KARAVİL
    __________________
    [1] Mülk-15
    [2] Kimyâ-yı Saâdet 1cilt
    [3] Kimyâ-yı Saâdet 1cilt
    [4] Kimyâ-yı Saâdet 1cilt
    [5] Kimyâ-yı Saâdet 1cilt
    [6] Kimyâ-yı Saâdet 1cilt
    [7] Lem'alar
#04.01.2010 18:32 0 0 0
  • Allah iman edenlerin zor anlarda birbirlerine yardımcı olmalarını ve birbirlerinin haklarını kollamalarını emreder Çünkü Müslümanlar tarih boyunca hep inkar edenlerin tehditleriyle ve baskılarıyla karşılaşmışlardır Bugün de Müslümanlar aynı baskılarla karşı karşıyadırlar Dünyanın dört bir yanındaki Müslüman ülkelerde iman edenler zalim liderlerin baskısıyla mücadele etmektedirler Kimsenin ses çıkarmadığı Çeçenistan, Doğu Türkistan, Bosna gibi ülkelerin dışında, dünya basınının gündeme getirmediği daha bir çok üçüncü dünya ülkesi var ki, bu ülkelerde Müslümanlar sürekli olarak şiddet altında yaşamak zorunda bırakılıyorlar Dinlerini yaşamalarına, ibadet etmelerine, ülkelerindeki sosyal haklardan faydalanmalarına hatta çocuklarını okutmalarına izin verilmiyor Camilerini yıkıp, din adamlarını öldürerek, oruç tuttukları için yemek yemeyenleri okullardan atarak, en ufak baheneyle Müslüman aileleri hapse atıp kadınlarına tecavüz ederek, inananları ülkeden kaçmaya zorlayan ve bu şekilde etnik temizlik yapma hedefi içinde olan bir çok adı anılmayan ülke var

    Kısaca tarihin her döneminde olduğu gibi günümüzde de Müslümanlara yönelik hareketler devam ediyor Bu nedenle bu insanlara yardım etmek için elinde teknik imkan olan, kültürü, eğitimi, hareket kabiliyeti, aklı ve vicdanı yerinde olan Müslümanların mutlaka birbirleriyle yardımlaşarak dikkatlerini bu konuya vermeleri gerekiyor Ancak bu yardımlaşmada müminlerin birbirlerine ve Allah'a karşı tam bir sadakat göstermeleri ve sıkıştıkları anlarda birbirlerini terk etmemeleri son derece önemlidir Çünkü Müslümanların biraraya gelerek bir güç oluşturmasını istemeyen inkarcı çevreler, bu dostluğu engellemek için mutlaka bir takım girişimlerde bulunurlar Asılsız dedikodular çıkartarak Müslümanların aralarını açmaya, birbirlerine olan güvenlerini zedelemeye, aralarında rekabet yaratmaya çalışırlar Birbirlerini destekleyen Müslümanlar yerine, birbirine rakip olan, gurur savaşı yapan, birbirini ezerek yükselmeye çalışan Müslümanlar görmek isterler Onların bu emelinin gerçekleşmemesi, Müslümanların birbirlerine koşulsuz bir sadakatle bağlı olmasıyla mümkündür İnkar edenlerin hiç bir sözüne aldırış etmeden inananlara tam bir güven ve hüs-ü zan içinde hareket eden, müminlerin hatalarını mazur gören, yıkıcı değil yapıcı olan, olgun karaktere sahip Müslümanlar, günümüzdeki zulmün sona ermesi için varolan tek çözümdür

    Ancak böyle bir sadakat anlayışında dağılmalar, çatışmalar, tartışmalar olmaz Müslümanlar arasında oluşacak olan sadakatte Üstad'ın dediği gibi "ben" yerine "biz" kavramı hakim olmalıdır Şahsi çıkar değil, inananların çıkarları gözetilmelidir Şahsi mutluluk, rahat, huzur yerine tüm Müslümanların rahatı, mutluluğu ve huzuru aranmalıdır

    Nitekim Bediüzzaman da talebelerine sık sık sadakat konusunda hatırlatmalar yapmıştır Onların özellikle kendisine yönelik sadakatlerini bozmaya çalışan insanlar olabileceğini ve bu insanların sinsi söylemlerine karşı temkinli olmaları gerektiğini hatırlatmıştır Çünkü geçtiğimiz asırda İslam ahlakının yayılmasının merkez noktası Bediüzzaman Said Nursi'ydi Müslümanları bir araya getiren, yönlendiren, onları eğiten, şevklendiren ve tesanütlerini destekleyen onun tebliğiydi Bu nedenle inkar edenler Müslümanların özellikle Üstad'la görüşmelerinden ve ona olan sadakatlerinden rahatsızlık duyuyorlardı Üstad'a olan bağlılık ortadan kalktığında, bu durumu Nur talebelelerinin dağılmasının izleyeceğini düşünüyorlardı

    Ancak bu hedeflerini hiçbir zaman gerçekleştiremediler Çünkü onların arasındaki sadakat anlayışının nasıl sağlam bir temele dayalı olduğunu tahmin edemediler Üstad bu konuda talebeleri çok hikmetli bir şekilde eğitmiş ve onlara Kur'an ahlakından kaynaklanan sadakat duygusunun nasıl olması gerektiğini öğretmişti Kendisine olan sadakatlerini ne yollarla zedeyebileceklerini önceden göstermiş ve Müslümanlara sadakatsizlik yapan bir kişinin hayatının nasıl bozulacağını ve inkar edenlerin arasında da nasıl haysiyetsiz görüleceğini tarif etmişti Bu nedenleÜstad'ın samimi telebeleri arasında bu tip dağılmalar veya çözülmeler hiçbir zaman olmadı

    Aşağıdaki açıklama, Bediüzzaman'ın talebelerine verdiği sadakat derslerden birisidir

    "Buna binaen; bin değil, binler ihtimalden bir tek ihtimal-i tehlike korkusuyla, bir hazine-i ebediyeyi elimizden kaçırmak, sizin gibi şeytanların hatırına gelmemeli!" deyip ehl-i dalaletin dalkavuklarının ağzına vurup tardetmelisiniz Hem o dalkavuklara deyiniz ki:
    "Yüzbinler ihtimalden bir ihtimal değil, yüzden yüz ihtimal ile bir helâket gelse; zerre kadar aklımız varsa, korkup, onu bırakıp kaçmayacağız!" Çünki mükerrer tecrübelerle görülmüş ve görülüyor ki: Büyük kardeşine veyahut üstadına tehlike zamanında ihanet edenlerin, gelen bela en evvel onların başında patlar Hem merhametsizcesine onlara ceza verilmiş ve alçak nazarıyla bakılmış Hem cesedi ölmüş, hem ruhu zillet içinde manen ölmüş Onlara ceza verenler, kalblerinde bir merhamet hissetmezler Çünki derler: "Bunlar madem kendilerine sadık ve müşfik üstadlarına hain çıktılar; elbette çok alçaktırlar, merhamete değil tahkire lâyıktırlar"
    Madem hakikat budur Hem madem bir zalim ve vicdansız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla onun başını kat'î ezecek bir surette davransa, o yerdeki adam eğer o vahşi zalimin ayağını öpse; o zillet vasıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, ruhu cesedinden evvel ölür Hem başı gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur Hem o canavar vicdansız zalime karşı za'f göstermekle, kendisini ezdirmeye teşci' eder Eğer ayağı altındaki mazlum adam, o zalimin yüzüne tükürse; kalbini ve ruhunu kurtarır, cesedi bir şehid-i mazlum olur Evet tükürün zalimlerin hayâsız yüzlerine! (Mektubat, s417)

    Üstd'ın tarif ettiği bu sadakat anlayışının günümüz Müslümanları arasında yaşanması son derece önemlidir Çünkü günümüzde uygulanan şiddet ve zulüm belki de tarihteki en yüksek noktaya gelmiştir Bu durumun önlenebilmesi için Müslümanların birbirine güvenmesi, vefasına, dostluğuna inanması ve koşulsuz bir beraberlik içinde haraket etmesi şarttır

    Kur'an Ahlakı
    Serap Akıncıoğlu


#04.01.2010 18:31 0 0 0