1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında


  • noimage


    Tecelli buyurdu gökler nezdinde
    Onsekizbin alem senin elinde
    Ondört asır yürüyorlar izinde,
    Yürekten inandık sana ya RESUL.

    Güllere kokuyu ruhun verirken,
    Huzurunda uhud dağı erirken,
    Bütün sahabeler seni bilirken,
    Bilmeden inandık sana ya RESUL.

    Sensiz perişandır ümmetin hali,
    Halime gülüyor bütün ahali,
    Dizlerin gelmeye yoktur mecali.
    Gelmeden inandık sana ya RESUL.

    Kaçyıl oldu bu dünyadan göçdünde,
    Ümmetine ne çığırlar açtında
    Gönlümüze aşk tohumu saçtında,
    Olmadan inandık sana ya RESUL.

    Şimdi yola bakar yaşlı gözlerim,
    Hasretinde gönlüm seni özlerim,
    Bir defa rüyada görmek dilerim,
    Görmeden inandık sana ya RESUL.

    Kalbim paramparça senden uzakta,
    Sen diye dururuz herbir durakta
    Senin düşmanların bize tuzakta,
    Düşmeden inandık sana ya RESUL.

    Korkuyorum nefsim bana yan çizer,
    Senden uzaklarda hep yavan gezer,
    Bu canım yalancı dünyadan bezer,
    Biz sana sığındık medet ya RESUL.

    Tut elimden artık uzağa atma ,
    Gitmek istesemde beni mbırakma,
    Senden başkasının aşkıyla yakma.
    Yanmadan inandık sana ya RESUL...
#10.01.2010 08:51 0 0 0
  • Nazan'ı ve annesini oturmaları için buyur ettiler. Erkan bu sırada ayakta duruyordu. Şaşkındı. Ve karşısında sohbet ettiği yengesine
    - İşte! Size bahsettiğim kız bu. Nasıl beğendiniz mi? Dedi.
    Bütün gözler Nazan'ın üzerine çevrilmişti.
    Ama Nazan, yine farkına varamıyordu. Misafirliğin kısa olacağını bilen Nazan'ın annesi,
    - Güle güle oturun derken,
    - Erkan'ın annesi oğlumuz sizlere emanet, tekrar görüşeceğimizi sanıyoruz diyerek, Nazan'la annesini kapıya kadar uğurladı.
    Nazan, Erkan'ın onu sevdiğinden habersiz okula gidip geliyordu. Nazan okuldayken annesi Makbule Hanımda, boş zamanlarında Erkan'ın ailesinin isteği üzerine, bir ihtiyacı olup olmadığını, eğer bir ihtiyacı varsa yardımcı olabileceğini, Erkan'la sohbetlerinde dile getiriyordu. Erkan bekar ve genç bir delikanlı olduğu için, Makbule Hanım, ona ara sıra yaptığı yiyeceklerden götürüyordu. Böylelikle aralarında bir samimiyet ve dostluk başlamıştı. Makbule Hanım ve Erkan "ana oğul" gibi oluvermişlerdi. Ve Nazan'ın annesine, "anne" demeye başlamıştı. Yine böyle günlerden birinde, Makbule Hanıma - Erkan, anne! Söylemeye çekiniyorum. Beni lütfen affet. Ama, o güzel kızını senden, Allah'ın emriyle istiyorum deyiverdi.
    Makbule Hanım şaşırdı. Hiç tereddüt etmeden, Erkan'ıda kırmadan
    - Düşüncelerinize saygı duyarım. Ama, benim kızım ufak ve daha okula gidiyor dedi.
    Erkan, bu cevap karşısında üzüldü, bozuldu. Fakat, Makbule Hanım "evet veya hayır" diye bir cevap vermediği için, umutlarını yitirmemişti. Aslında Makbule Hanım, kesin bir cevap vermiş gibiydi. Ama, aşık olan insan için, bunu anlamak zordu.
    Makbule Hanım, bu sözlerinden ve kızına karşı duyduğu hissi, Erkan'ın cahilliğine verip, onunla yinede ilgisini kesmiyordu. Çünkü; Erkan çok iyi, kültürlü, insanlarla iletişimi mükemmel, dost canlısı, tatlı dilli bir insandı. Makbule Hanım, onu oğlu gibi gördüğü için, bir anne gibi şevkatle kucaklıyordu. Bir gün Nazan ve annesi, sık sık gittikleri çay bahçesinde otururlarken Erkan, her iki tarafında tanıdığı olan bir aileyle, onların yanına çıka geldi.
    Erkan- Afiyet olsun. Size eşlik edebilir miyiz dedi.
    Makbule Hanım - Buyurun dedi.
    Erkan Nazan'a artık dikkatlice bakıyordu. Makbule Hanımın ve o tanıdıkların gözlerinden kaçmamıştı bu durum. Bir şeyler olduğunu anlamışlardı. Makbule Hanım, bu durumu biliyordu. Kızını korumak istiyordu. Çünkü, kızının aklının, böyle şeylerle karıştırılmasını istemiyordu. Fakat Erkan artık, sevginin tutkuya dönüştüğü noktada yaşıyordu. Ve birden,
    - Anne size daha önce kızınız hakkında söylediklerimi düşündünüz mü, kızınızı seviyorum deyiverdi? Makbule Hanım;
    - Oğlum, ben sana o zaman cevabımı vermiştim dedi. Erkan bu sözün üzerine Makbule Hanıma
    - Kusuruma bakmayın anneciğim. Beni daha iyi tanıyınca fikrinizin değişeceğini umuyorum dedi.
    Nazan bu sırada, bu sözün karşısında ilgisiz kalamayarak, Erkan'a, annesine fark ettirmeden bakışlar atmaya başlamıştı. Erkan Nazan'ın bu bakışlarından cesaret almış olacak ki, bundan sonra Nazan'a daha da yaklaşmaya başlayacaktı. Çünkü aşk buya, Erkan'ı, aşkın dumanları sarmış, alev alev yanmaya başlamıştı.
    Zaman ilerledikçe, şehirdeki başka insanlarda duymaya başlamıştı. Erkan, tanıdık, tanımadık her önüne gelene "ben Nazan'ı seviyorum" diye, çılgın aşık gibi haykırıyordu. İnsanlarda bu aşkı kabul etmiş olacak ki, onlarda bu aşkın mutlulukla sonuçlanmasını istiyorlardı. "Kimi öğüt veriyor, Kimide acele et elinden kaçırırsın. Çok güzel kız, üstelik terbiyelide diyorlardı". Erkan alev alev yanan aşkından bir şeyler düşünüyor olacak ki, Nazan'ın aşkı kendini unutturuvermişti. Geceleri sokaklara çıkıp, "seviyorum, seviyorum" diye haykırarak, kendini ilk önüne çıkan çeşmenin altına atıyor. Buz gibi sularla kendini serinletmeye çalışıyordu. Bunu gören bir gece bekçisi, onunla biraz sohbet ettikten sonra, onda bir tuhaflık fark etmiş olacak ki;
    - Gel oğlum seni hastaneye götüreyim dedi.
    Erkan deli divane aşık olduğu için, hastaneye yatarak birkaç gün tedavi oldu. Bunu duyan Makbule Hanım ve kızı hastaneye Erkan'a geçmiş olsun ziyaretine gittiler. Makbule Hanım Erkan'la karşılaşınca şaşırdı. Onun gördüğü yumuşak huylu, sevecen çocuk gitmiş. Yerine asi, çılgın ve hastaneyi birbirine katan bir genç gelmişti. Makbule hanım
    - Geçmiş olsun oğlum. Neden böyle davranıyorsun deyince. Erkan'da işte!
    - Bana vermezsen kızını anne! Bundan daha kötü hale düşeceğim sanırım, çünkü delireceğim deyip tekrar hastanede "ben Nazan'ı seviyorum, ben Nazan'ı seviyorum" deyip koşmaya başladı.
    Bir müddet yattıktan sonra Erkan hastaneden çıktı. İşine devam etmeye başladı. Ama, Erkan artık, eski Erkan değildi. İşinde başarılı olamamaya başlamıştı. Ve bu arada işinden ayrılmak zorunda kaldı. Yeni bir işe girdi. Çalışmaya başlamıştı. Memurlukla ilgili yeni açılan sınavlara da başvuruyordu. Makbule Hanım ve kızı Nazan da, ona ilgi duymaya, sevmeye başlamışlardı. Zaten Makbule Hanım da, onu oğlu gibi seviyordu. Nazan da artık, ona karşı ilgisiz değildi.
    Ara sıra okul dönüşlerinde kısada olsa karşılaşıyorlar ve sohbet ediyorlardı. Aralarında bir aşk başlamıştı. Erkan istediğine kavuşmak üzereydi. Sınavlara girdi. Yeni işinin mevkiinde yükselmek için, bu işinde, ona üç ayrı şehirde seçenek sunulmuştu. Erkan burasını tercih edeceğini söylemişti Makbule hanıma ve Nazan'a. Nitekim de çekilen kurada burası çıkmıştı. Herkes bu durumdan memnun olmuştu. Ama, Nazan'la annesi, oyuna geldiklerinin farkında değillerdi.
    Küçük bir köyden çıkan bu delikanlı, bu çılgın aşık görünümündeki Erkan, kendini büyükşehir de "küçük dağları ben yarattım edasıyla dolaşmaya başlamıştı artık". Ama, yine herkese "seviyorum, seviyorum" diye, haykırıyordu. Bu şehirde kalacağını söyleyen Erkan, bir başka arkadaşınla yer değiştirerek, yakınlardaki küçük bir ilçeye tayinini istemişti. Bundan ne makbule Hanımın, ne çevrenin, ne de Nazan'ın haberi olmuştu. Erkan, bir yandan sevdasını düşünüp, diğer yandan da sinsice planlar yapmış olacak ki, aniden bir gece yarısı eşyalarını toplayıp, burasını terk ediverdi.
    Ertesi sabah Makbule Hanım, her zamanki gibi Erkan'ı dolaşmak üzere gittiğinde, evin boş olduğunu gördü. Şaşırmıştı Makbule Hanım. Eve gidince Nazan'a durumu anlattı. Nazan üzülmüştü. İkisi de bu durumu anlayamamıştı. Yapabilecekleri bir şeyde yoktu. Bir gün, Erkan'ın gittiği ilçeden, Makbule Hanımların eski tanıdıklarından biri olan, Fikriye Hanım geldi. Erkan'ın orada çalıştığını ve kendi dükkanlarından alışveriş ettiğini anlattı. Ve Makbule Hanıma dönerek;
    - Sanırım çeyiz türü şeyler aldı. Ve daha birçok şeyde ısmarladı. Hadi hayırlısı olsun Makbule Hanım, düğün yakın galiba dedi. Makbule Hanımda bu sözün üzerine şaşırdı.
    - Haklı olabilirsin Fikriye Hanım dedi.
    Fikriye Hanım - Bizim oraya gel de, Erkan la görüşüp bir konuşalım dedi.
    Aslında Makbule Hanım, fırtınadan önceki sessizliği anlamıştı. Ama, yine de bir açık kapı bırakmıştı.
    Ve, Fikriye hanımların yaşadığı ilçeye, beraberce gittiler. Erkan'ın çalıştığı yere uğradılar. Çünkü orada çalışan, bir akrabaları da vardı. Gitmişken onu da ziyaret edeceklerdi. Makbule hanım Fikriye Hanım ve Nazan, orada çalışan görevliye, Erkan Bey'le görüşmek istediklerini söylediler. Bu arada beklemeye başladılar. Zaman geçtikçe Erkan gelmiyordu. Sesi soluğu çıkmıyordu. Adam geriye geldiğinde, Erkan Beyin burada olmadığını söyledi. Tesadüf ziyaret edecekleri akrabasıda çıkıverdi karşılarına. Durumu kısa yoldan anlattılar. Erkan nerede? diye sorunca, Makbule Hanım akrabasının yüzünde, anlaşılmayan, hüzünle karışık bir ifade oluştuğunu gördü.
    Ve - Makbule teyze, Erkan içeride, ben de yolladığım halde sizinle görüşmek istemedi. En iyisi siz, evinize gidin. Çünkü Erkan, burada başka bir kızla evlenmek üzere hazırlıklar yapıyor dedi.
    Makbule hanımlar hüzün ve şaşkınlıkla yıkıldılar. Demek ki oradaki görevliye Erkan yalan söyletmişti. Ne olduğunu hala anlayamamışlardı. Büyük bir ihaneti ve çöküntüyü yaşatmıştı Erkan onlara. Hem belirsiz bir durumla, hem de hüzünle kendi şehirlerine geri döndüler. Ama, hala anlayamamışlardı. Bu ihaneti kabul etmek, onlar için imkansızdı. Nazan çok üzülmüştü. Dersleri bozulmaya başlamıştı. O yıl okuldan mezun olacaktı. Uzaklardan gelen bu genç adam, birden bire kafasını allak bullak etmişti.
    Anne kız, günlük hayatlarına devam etmek zorundaydılar. Nazan, bir gün Erkan'ın evlilik haberini aldı. Düşündü. Nasıl olurda bu kadar taparcasına seven bir insan, başkasınla aniden karar verip evlenebilir. Diye. Bitmeyecek sandığı aşkının, koskocaman bir yalan ve oyundan ibaret olduğunu anlamışlardı. İnanamamışlardı. Nazan genç yaşına rağmen, seven insanın her türlü zorluğa karşı göğüs gerebileceğini biliyor ve seven insanın sabırla beklemesi gerektiğini düşünüyordu.
    Erkan bir gün Nazan'ların bulunduğu şehre geldi. Makbule hanımı yolda gördü. Aradan çok uzun zaman geçmişti. Makbule Hanımda Erkan'ı gördü. Yinede ona kırılmamıştı.
    - Hoş geldin oğlum nasılsın? Dedi. Erkan;
    - Hoş bulduk anne. Ama, hiç iyi değilim. Mutsuz ve huzursuzum.
    Makbule Hanım neden diye sorunca - Ben hala Nazan'ı seviyorum. Evlendiğim kızla geçinemiyorum. Eşimden ayrılacağım dedi.
    Makbule Hanımın ise cevabı;
    - Hani bir söz vardır ya oğlum, geçti borun pazarı gerisini sen düşün. Bu hatayı sen yaptın, artık kurulan bir yuva yıkılmaz ve sana ömür boyu sağlıklar dilerim diyerek ayrıldılar.
    Erkan yaptığı hatanın farkına varmış olacak ki, taki Nazan evlenene kadar, ona her özel günlerde sevgisini yazdığı kartpostallar yollayacaktı. Tabi bunlar cevapsız kalacaktı. Ve bu yaptığı hata, onu buralardan alıp, kendi memleketine dönmesine sebep olacaktı. Yıllar yılı Nazan ve annesi Erkan'ın durumundan haberler alıp, mutsuz olduğunu ve hala Nazan'ı sevdiğini bileceklerdi. Erkan, Nazan'ı bırakıp, hiç sevmediği birinle evlenmekle, yanlış duyguların kurbanı oluvermişti. Bunun farkıyla ve ihanetinin acısıyla yaşayacaktı.



    Melodi Akçay
#10.01.2010 08:45 0 0 0
  • 1970 yılının sonbaharında Erkan, genç bir delikanlı olduğu ve hayatı yeni yeni tanımaya başladığı sıralarda, bulunduğu şehirden arkadaşının teklifi üzerine, başka şehre iş bulmak için yolculuğa çıkmıştı.
    Erkan, Anadolu nun küçük, uçsuz bucaksız bir köyünde oturuyordu. Yakınlarındaki bir ilçede, ağabeyleriyle birlikte küçük bir şekerci dükkanı işletiyordu. Bu şekerci dükkanı, babasından kardeşleriyle birlikte ona da yadigar kalmıştı. Nesiller boyu bu şekercilik mesleğini, kardeşleriyle beraber işletiyorlardı. Babaları vefat ettikten sonra, kardeşler arasında anlaşmazlıklar çıkmaya başlamış, ağabeylerinin her biri, bu dükkan üzerinde söz sahibi olmaya başlamışlardı.
    Erkan, onlardan daha toy ve tecrübesiz olduğu için, ağabeylerinin her söylediklerine boyun eğerdi. Sonunda bu işin böyle gitmeyeceğini, hep birlikte bu dükkandan para kazanılamayacağını anlamaya başlamıştı.
    Bir gün, başka bir şehirde yaşayan arkadaşı Ali, köye geldiğinde Erkan ona, bu düşüncelerinden bahsetti. Ali,
    - Madem bu durumdan memnun değilsin, üçünüze buradan kazandığınız para yetmiyor. Bizim oralara gel. Daha büyük bir şehir olduğu için başka iş bulursun dedi.
    Erkan da
    - Arkadaşına ailemle bir görüşeyim. O zaman sana kesin kararımı belirtirim dedi.
    İki arkadaş uzun bir sohbet ettikten sonra, Erkan, arkadaşını yaşadığı şehre doğru yolcu etti. Erkan, şekerci dükkanını işleten büyük ağabeyine, bu durumu anlattı. Ağabeyside
    - Sen buraları, bizi, annemi bırakıp, büyük şehre gidemezsin. Sonu görünmeyen bir uçurum gibi, hüsranla bitebilir bu yolculuğun dedi.
    Ama ağabeyi, kardeşinin istekli olduğunu görünce, kararı ona bıraktı. Ağabeyinin birazda işine gelmişti bu durum.
    Erkan, siyah saçlı, bal rengi gözlü, uzun boylu ve yakışıklı bir gençti. Yirmili yaşlarının başındaydı. Büyükşehir hakkında, pek bir bilgisi yoktu. Ama, gençliğinin verdiği heyecan ve umutla, arkadaşı Ali nin yaşadığı şehre doğru yola çıktı. Arkadaşı Ali, bu şehirde noterde memurluk yapıyordu. Erkan' ada böyle bir iş bulmuş olacak ki; onu bu şehre çağırmıştı. Erkan artık yabancı bir şehirdeydi. Arkadaşı Ali'yle buluştuktan sonra Ali, ona bir müddet için kendi yanında kalmasını söyledi. Ve, ona şehir kütüphanesinde boş olan bir kadroda memurluk bulmuştu. Erkan, bilmediği bu şehirde, bilmediği bir işi yapacaktı. Fakat, ağabeyleriyle ortak çalıştırdıkları, şekerci dükkanından daha bireysel olarak çalışacak ve kendi parasını kendi kazanıp harcayacaktı.
    Erkan, kütüphane de işe başladı. Kütüphaneye gelen çocuklarla ilgilenir, onlara okuyabileceği kitaplar gösterir ve tanıtırdı. Günleri ev ve işi arasında geçiyordu. Parada kazanmaya başlamıştı. Kendine ait bir parasının olması, ona bir güven veriyordu. Yeni yeni dostlarda edinmeye başlamıştı bu şehirde. Kendine ait bir çevre yaratmıştı.
    Erkan, bu aralarda genç bir kıza gönlünü kaptırdı. Kızın bundan haberi yoktu. Bu genç kızı ilk defa, kütüphanede görmüştü. Ve aşık olmuştu. Kız onbeş, onaltı yaşlarında güzel, narin, okuyan bir kızdı. İsmide Nazan dı. Nazan, çevresinde de beğeniliyordu. Erkan, kızın ilgisini çekebilmek için çok uğraştı. Ama, kızın yaşı ufak, öğrenci olduğu ve ailesi de onu yalnız bir yere salmadığı için, bir türlü tanışma fırsatı yaratamıyordu. Erkan, bu kıza iyice tutulmuştu. Bu, bir tutku haline gelmeye başlamıştı. Kız her gün olmasa da arada bir kütüphaneye geliyordu. Erkan onu görünce heyecanlanıyor, ona hayran hayran bakıyordu. İsmini de arkadaşları ona seslendiğinde duymuştu. Bir gün kızı, kütüphane çıkışı takip etti. Amacı, kızın nerede oturduğunu öğrenmekti. Kız evine doğru giderken, kızın girdiği evi gördü. Büyük bir zafer kazanmış gibi sevindi. Evine şarkılar söyleyerek döndü. Erkan, kıza daha fazla yakın olmak ve onun ilgisini çekebilmek istiyordu. Tutkusu, onu arkadaşının yanından ayırıp, bu kızın evlerinin arkasındaki bir başka eve taşınmasına sebep olacaktı.
    Erkan arkadaşı Ali'ye yaptığı iyilik ve onu uzunca bir süre evinde misafir ettiği için teşekkür ederek, Nazan'ın evlerinin arkasındaki bahçede bulunan, bir eve taşındı. Nazan, hala olup bitenden, bu kişinin varlığından ve duygularından haberdar değildi.
    Bir gün Erkan, dostlarıyla ve yaşadığı köyden gelen ailesiyle birlikte, yeni evinin bahçesinde, yeni işini, yeni evini ve yeni hayatını kutluyordu. Nazan'ın annesi Makbule Hanım, arka bahçelerindeki eve, yeni birilerinin taşındığını öğrenince, onlara nezaket icabı "hoş geldin" demeye gitti. Erkan, ailesine çoktan Nazan'dan bahsetmişti bile. Ailesi durumu biliyor ve Nazan'ı tanımak istiyordu. Birden bahçede Nazan'ı ve annesini gördü. Şaşırdı. Nazan, "bu genci bir yerlerden tanıyorum. Ama, kimdi diye bir an düşündü."
    Makbule Hanım, bahçede bulunan insanlara
    - Hoş geldiniz. Güle güle oturun dedi.
    Erkan ın annesi
    - Hoş bulduk. Fakat, biz memlekete döneceğiz. Oğlumuz Erkan burada oturacak dedi.



    Melodi Akçay
#10.01.2010 08:44 0 0 0
  • Konu: Yazamıyorum

    noimage


    Elimi uzatsam,

    Tutacağım yıldızları.

    Kolumu uzatıp

    Kaldıramıyorum..



    Bir duvar kadar

    Yakınsın bana

    Başımı kaldırıp,

    Bakamıyorum



    Yüksekte mi bulutların

    Yokuşta mı umutların

    Yollarda mı gözyaşların,

    Boşlukta mı sevdaların

    Aşamıyorum



    'Yar' deyip de

    Sevdim seni,

    Uzaklara versen beni

    Ele versen yüreğini

    Geçtim dünyanın lalesini

    Bir senden

    Geçemiyorum



    ferkul

#10.01.2010 08:37 0 0 0

  • noimage


    Bir damla yaştın
    gözlerimden süzülen.
    acılı sevda üstüne
    bir öyküydün
    büyülü akşamların
    karanlık kırıntılarında
    son noktası olmayan.
    Bırakıp gidiyorsun şimdi
    yaşları gözümde
    öyküleri kulağımda
    düşleri uykularımda bırakarak.
    Korkuyorum sensizlikten
    şimdi herşey sen kokuyor
    her yanda sen varsın
    ve güneş güne doğuruyor seni
    artık tüm kıyaslamalarım sen
    bakışım, dokunuşum...

    Gizli göz yaşlarım
    süzülüyor senin bıraktığın
    yürek yarama.
    Çayımı yudumlarken
    seni hatırlayacağım
    her yudumda seni çekeceğim
    her aldığı nefeste
    dolacaksın ciğerlerime
    sen değer vermesende sevgime
    ben devam edeceğim seni sevmeye
    ne deyim, hercai gidişine, yine de;

    SENİ SENSİZ SEVMEKTE GÜZEL

#10.01.2010 08:23 0 0 0
#10.01.2010 08:14 0 0 0
#10.01.2010 08:02 0 0 0
  • Başkalarının üzerinde olup deyn (borç) denilen ve nisab miktarına ulaşmış bulunan paralar zekâta tâbi olup olmama bakımından şöyle üç kısımdır:
    1) Kuvvetli Alacak: Bunlar, borç olarak verilen paralar ile ticaret mallarının bedeli olan alacaklardır Bu alacaklar, borçlular tarafındarı ikrar edilince, tahsil edildikleri zaman geçmiş senelere ait zekâtları da verilmek gerekir Şöyle ki:
    Bir kimsenin iki sene müddetle üzerinde olup ikrar ettiği on bin lira borcu, kendisinden tahsil edilinee, geçen o iki yıla ait zekâtı vermek gerekir Bu halde, bu on bin tira, kıymetçe bin dirhem gümüşe eşit olsa, bundan birinci sene için 250 lira veya 25 dirhem gümüş zekât verilir Geri kalan 9750 liradan da ikinci sene için İmam Azam'a göre 240 lira veya 24 dirhem gümüş verilir ki, bu miktar küsur kalan on beş dirhem hariç kalmak üzere 9750 dirhem kırkta birine eşittir İki İmama göre ise 243 lira 30 Kuruş zekât vermek gerekir Çünkü küsur kalan on beş dirhem de kırkta bir nisbetinde zekâta tâbidir
    Böyle kuvvetli bir borç olup da üzerinden sene geçmiş ise, bundan en az kırk dirhem miktarı tahsil edilirse, bunun zekâtı hemen verilir Bundan az tahsil edilirse, hemen zekâtının verilmesi gerekmez Ancak bu miktar borcu tahsil eden kimsenin başka zekât malı varsa onunla beraber bunun da zekâtını verir Fakat böyle bir borç inkâr edilmekte ise, tahsil edildiği zaman geçmiş yıllara ait zekâtı, İmam Muhamed'e göre gerekmez Alacaklının, elinde sened veya şahid bulunması bu hükmü değiştirmez Çünkü her delil hakim için geçerli olmaz Herkes de dava açıp delillerini ortaya koyamaz Sahih kabul edilen görüş budur
    2) Orta Alacak: Ticaret için olmayan bir malın bedelinden bir kimse üzerinde kalan alacaktır Ev kirasından bir kimse üzerinde kalan bir alacak veya eski bir elbisenin verilmesinden dolayı karşılığında istenen bir para gibi Bu gibi alacaklar, borçlunun üzerinde kaldığı müddet geçecek yıllar için zekâta tâbi olmazlar Ancak tam nisab miktarı (iki yüz dirhem gümüş miktarı) tahsil edilince zekâtı gerekir Nisabdan az tahsil edilen için gerekmez Yalnız sahibinin zekâta tâbi başka malları varsa, o zaman nisab miktarını bulan bu mallar arasında bunun da zekâtı verilir
    İmam Azam'dan, daha sahih görülen bir rivayete göre, bu kısım alacakların geçmiş yıllara ait zekâtları gerekmez Ele geçtikten sonra, üzerlerinden bir yıl geçmedikçe zekâtları gerekmez Eğer para sahibinin zekâta bağlı başka malı olursa, o zaman hepsinin zekâtı verilir
    3) Zayıf Alacak: Bu, bir malın bedeli olmaksızın bir kimsenin üzerinde kalan alacaktır Varisin üzerinde kalan ve sahibine ödenmesi gereken vasiyet parası, henüz ele geçmemiş diyet bedeli, kadının kocası üzerindeki mehir alacağı, boşama anlaşması sonunda alınacak mâl bedeli gibi Bu nevi alacakların geçmiş yıllar için zekâtı gerekmez Nisab miktarı ele geçip üzerinden bir yıl geçmedikçe de zekâtları verilmez Ancak az çok ne kadar tahsil edilirse, zekâtâ bağlı diğer mallara ilâve edilirler Böylece onların da zekâtı birlikte verilmiş olur Bir rivayete göre, bunlardan diyet ve kitabet bedeli müstesnadır Bunlar ele geçişlerinden itibaren zekâta girerler
    (İmam Şafiî'ye göre alacak, zekâtın ödenmesini geciktiremez Ele geçmese de onun zekâtını vermek gerekir Çünkü borç verilmesi, hak sahibinin arzu ve isteği ile olmuştur Bu bakımdan fakirin hakkını geciktirmekte hakkı bulunmaz)
#09.01.2010 17:28 0 0 0
  • Allah, "Sizden önce geçmiş cin ve insan üm-metleriyle beraber ateşe girin"der Her ümmet gir-dikçe kendi yoldaşına lânet eder Hepsi birbiri ardın-dan cehennemde toplanınca, sonrakiler, öncekiler için "Rabbimiz! Bizi sapıtanlar işte bunlardır, onlara ateş azabını kat kat ver" derler, Allah, "Hepsinin kat kattır, ama bilmezsiniz" der"(7 A'raf, 38)
    Evet Rabbimiz buyuracak ki onlara: Haydi baka-lım girin cehenneme Sizden önce insanlardan ve cin-lerden sizin gibi düşünen, sizin gibi inanan, sizin gibi yaşayan, sizinle beraber aynı günahları işleyen, aynı zulümleri irtikap edenlerle beraber girin cehenneme denilecek onlara İnsanlığın yeryüzünde boy göster-diği Hz Âdem (as) döneminden sizin geberdiğiniz güne kadar cinlerden ve insanlardan ateşi boylayan-larla beraber siz de ateşe yuvarlanın denecek ve Hz Âdem'den bu yana cinlerden ve insanlardan tüm müşrikler, tüm zâlimler, kendilerini Allah'a kulluk ma-kamından koparıp Allah'tan başkalarına kulluk orta-mında tutmaya çalışan tüm müşrik ve zâlimler, Al-lah'ın yasalarını beğenmeyerek, Allah'ın âyetlerini reddederek keyiflerince bir hayat yaşayan tüm müş-rikler, Allah'a iftira eden, Allah'ı ve Allah'ın âyetlerini yok farz ederek hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya çalışan tüm zâlimler cehennemde bir arada toplanacaklar
    Onlardan her bir ümmet, her bir grup oraya gir-dikçe, cehennemi boylayıp ateşle kucaklaştıkça ken-di kardeşini lanetleyecek, kendi arkadaşına lanet yağdıracak Yâni dünyada aynı kategoride olanlar, dünyada aynı safta bulunan, aynı günahları işle-yen, aynı günah ve zulüm çukurlarına birlikte ba-tan, aynı naneleri birlikte yiyen, aynı zulümleri bir-likte gerçekleştiren günah arkadaşına lanetler yağ-dıracak
    Evet lanetleşecekler "Sen yaptın! Allah belânı versin, sen teşvik ettin! Sen yönlendirdin! Keşke se-ni dinlemeseydim!"diye birbirlerini suçlayacaklar
    Evet ayrı ayrı her nesil için her kuşak için işledik-leri günahlardan dolayı iki kat ceza vardır Çünkü birinci ceza kendilerinin işlediklerinden ötürü, ikin-ci ceza da kendilerinden sonraki nesillerin kendile-rini örnek alarak günah işlemiş olmalarından dolayıdır Bundan dolayı selef olanlar yâni önce-kiler kendi yaptıkları günahlardan dolayı sorumlu olacakları gibi sonrakilere kötü örnek olmaların-dan dolayı da sorumlu olacaklardır
    Meselâ birisi zinanın, zina evinin ilk baniliğini ya-par, zina adına ilk çığırı açmışsa, veya futbol saha-larının yollarını, sinemanın, faizin, içkinin, kumarın yollarını gösterirse, bu konuda ilk çığırı açarsa kı-yamete kadar o yoldan gidecek tüm zinacıların, tüm faizcilerin, içkicilerin günahları onlarınkiler ek-silmeksizin bu ilk çığır açan kişiye yüklenecektir Faizin, içkinin tanıtımını yapanlar da aynen bunun gibidir Ya da barı, pavyonu evin içine taşıma adına video ve televizyon teminine yardımcı olanlar da onu seyredenlerin günahlarının bir mislini yükle-neceklerdir Hattâ yeryüzünde ilk adam öldürme çı-ğırını açtığı için Hz Âdem'in oğlu Kâbil kıyamete kadar adam öldürenlerin günahlarının bir mislini sırtına yüklenecektir
    Ama kim de iyi bir çığır açmışsa kıyamete kadar o yoldan giden insanların sevaplarının bir misli onun defterine yazılacaktır İnsanların müslüman-laşması, insanların İslâm'a, Kur'an ve sünnete yö-nelmeleri adına kim bir çığır açarsa, kim bir adım atarsa bilelim ki, onlarda meydana gelen değişim-lerin sevaplarının bir misli o kişinin defterine yazı-lacaktır
    Evet insanlar hangi yolda çığır açmışlarsa, o çı-ğırdan gidenlerin sevap ya da günahları onları ilgi-lendirmektedir
    Demek ki insanın yaptıkları sadece kendisiyle sınırlı kalmamaktadır Kafasında ve vücudunda ta-şıdığı virüsü kendisinden başka çocuklarına ve da-ha sonraki nesillere de aktarmaktadır Dolayısıyla bu eyleme adalet gereği ceza ya da mükafatın tak-diri de ancak gelecek nesillere intikali ve yaptığı tesirlerle ancak hükme bağlanabilecektir
    Sonrakiler, öncekilere diyecekler ki, yâni cehen-neme önce girip yerleşenlere sonradan gelenler di-yecekler ki, ya da mus'tazaflar müstekbirlere, tâbi olanlar tâbi olunanlara, ya da arkadan gidenler ön-derlerine diyecekler ki: Ya Rabbi! İşte bizi saptıranlar bunlardır! Bizi dosdoğru yoldan bunlar saptırdı Bizi senin yolundan, senin kitabının yolundan, senin elçilerinin yolundan ve cennet yolundan saptırarak buraya kadar getirenler, işte bunlardır! Bizim yazımızı değiştirenler bunlardır Biz bunlar yüzünden kitabımızı tanıyamadık! Bizim kılık kıyafetimizi bunlar değiştirdiler Biz senin istediğin gibi giyinemedik! Bi-zim hukukumuzla bunlar oynadılar! Senin hukukunla amel edemedik! Bizim eğitimimizi bunlar bozdular, biz senin dinini öğrenemedik! Senin dinini, senin ha-yat programını bunlar ilga edip kendi yasalarını onun yerine ikâme ettiler, biz senin hayat tarzını yaşaya-madık! Bizi saptıranlar bunlardır! Eğer bu adamlar olmasaydı biz senin istediğin gibi yaşayacak ve şimdi bu cehenneme gelmeyecektik! Binaenaleyh ya Rab-bi bunlara azabın iki katını ver! diyecekler
    Evet kendilerine Allah'ın âyetlerini anlatmayan, kendilerini Allah'ın kitabıyla tanıştırmayan babala-rını, kocalarını, hocalarını, üstadlarını, komşularını, liderlerini arayacak insanlar onları ayaklarının altına almak için Kendilerine kötü çığırlar açan, kendile-rine kötü miraslar bırakan ve böylece kendilerinin şirke düşüp cehenneme yuvarlanmalarına sebep olan öncülerini önderlerini arayacak insanlar Cehen-neme yuvarlanmak üzere gittikleri kötü çığırı açıp on-lara miras bırakanları arayacaklar
    Yâni eğer bizim sapıklığımız bizden öncekilerin bi-ze bıraktıkları bozuk miras yüzündense, hep bundan şikâyet ediyorsak, peki o zaman söyleyin biz, bizden sonrakilere ne bırakıyoruz? Nasıl bir miras bırakı-yoruz çocuklarımıza Bizler şu anda bizden sonra ya-şayacak çocuklarımıza nasıl bir yol bırakıyoruz? Ar-kamıza bıraktığımız yol, çoluk çocuğumuza bıraktı-ğımız usul, onlara gösterdiğimiz din, onlara örnekle-diğimiz kulluk, çevremize ulaştırdığımız teklifler aca-ba yarın karşımıza nasıl bir sonuç çıkaracak? Acaba bizim arkamızdan gelenler de ya Rabbi bizi bunlar saptırdı Bize öyle bir yol, öyle bir din bıraktılar ki biz de onu gerçek yol zannettik Onu gerçek din zannet-tik Bize öyle bir hayat anlayışı, öyle bir mal anlayışı, öyle bir kazanma - harcama anlayışı, öyle bir gece ha-yatı, öyle bir gündüz hayatı örneklediler ki biz de onu gerçek bir hayat zannettik Bizi başkası değil bunlar saptırdı ya Rabbi demeyecekler mi acaba? Çocuk-larımızdan torunlarımızdan bu şikâyetlerle bu lanet-lerle karşılaşmayacak mıyız acaba? Bu âyetler ışığın-da Allah için kendimizi sorgulamak zorundayız



    Ali küçük


#09.01.2010 17:26 0 0 0
  • Kardeşler çocukların gelişiminde olumlu etki yapar Ama kardeş kavgaları da kaçınılmazdır Bir anne-baba olarak çocuklarınızı iyi gözlemleyin, problemi her iki tarafa ceza vererek geçiştirmeyin Haklıya hakkını, haksıza da cezayı verin Kardeş kavgaları anne babaları en çok üzen problemlerden biridir Bilhassa yaz tatillerinde okula giden kardeşlerin evde bir arada daha çok zaman geçirdiği dönemde bu, bazı ailelerde daha da önemli bir sorun olabilir
    Önce aşırı olmamak kaydıyla kardeş kavgalarını çocuklarımızın sosyal gelişimlerinin normal bir sonucu olarak kabul etmek, konuya serinkanlılıkla yaklaşmamızı sağlar Ya çocuklarımızı ya da kendimizi sürekli suçlamak ise problemin çözümünü zorlaştırır Bütün kardeşler küçüklüklerinde az çok birbirleriyle kavga ederler Fakat anne ve baba bilinçli yaklaştığı takdirde bu problem ileriki yıllarda devam etmez

    Bununla beraber aile geçimsizliği olan, stresli aile grubuna giren ve çocuklara baskı uygulanan ailelerde kardeş kavgalarına daha sık rastlanmaktadır

    Anne ve babanın fiziki cezaya sıklıkla başvurdukları ailelerde kardeşlerin birbirlerine şiddet uygulamaları kaçınılmazdır Çocukların gelişim özelliklerine bağlı olarak şiddete başvurulmayan ailelerde de bilhassa küçük yaşlarda birbirlerine karşı şiddete başvurdukları görülebilmektedir Bu, yaşa bağlı olabilir 3 yaşındaki bir çocuğun kardeş ilişkilerindeki davranışları ile 12 yaşındaki bir çocuğun davranışları aynı derecede endişe verici olamaz Zira küçük çocukların ahlak kurallarını anlayıp tam olarak tatbik etmeleri zaman almaktadır

    Bazen nezle grip ateşli enfeksiyon hastalıkları, alerji gibi sağlık sorunları çocukların hırçın ve saldırgan olmasına sebep olabilir Dikkatli bir anne ve babanın bu sebepleri bulup çözüm araması, gerektiğinde bir uzmanın yardımına başvurması gerekir Çocuklarda dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve davranım bozukluklarında kardeş geçimsizliğine sık rastlanır Yine anne baba ve diğer büyüklerin açıkça çocuklardan birine farklı davrandıkları durumlarda kardeş kavgaları daha çok görülür

    İki tarafa da ceza vermeyin

    Anne ve babaların kardeş kavgalarını yatıştırmakta en çok başvurdukları hatalı davranışları ya sadece büyüğü ya da her iki tarafı da yanlış davranışlarından dolayı cezalandırmalarıdır Halbuki eğitimdeki gayemiz hatalı bir davranışı baskıyla geçici olarak engellemekten ziyade onun tekrarlanmasına mani olmaktır Eğitimin gayelerinden biri özdenetim duygusunu yerleştirmektir Çocuğa davranışının neden hatalı olduğu anlatıldığı ve çocuk da bunu kavradığı takdirde aynı hatayı kimse onu görmese de yapmaz

    Çocuklar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda zaman zaman anne, baba ve büyüklerinin hakemliğine ihtiyaç duyarlar Fakat buna ne kadar sık başvururlarsa problemlerine kendileri çözüm bulmayı o kadar geç öğrenirler Halbuki sosyal ilişkilerdeki anlaşmazlıklara bağımsız olarak çözüm bulmak sosyal olgunluğun belirtilerinden biridir

    Büyükler kardeş çatışmalarına her ne kadar müdahale etmemeye çalışsalar da iyi bir gözlemci olmalı ve kesinlikle haksızlıklara meydan vermemelidirler Bu da ani müdahalelerden ziyade meseleye soğukkanlılıkla yaklaşmak, çocuklarımızda gördüğümüz hoş olmayan davranışları engellemek için daha uzun vadede çözümler bulmaya çalışmakla mümkün olabilir Çocuğumuz ne derecede üstünlük ve aşağılık komplekslerinden uzak dengeli bir kişilik ve saldırganlığı önleyecek güven duygusu geliştirir ve sevildiğine inanırsa o derecede kavgalardan uzak olacaktır

    Tarafsız bir gözle gözleyin

    Çocuklarımızın birbirleriyle ilişkilerini tarafsız bir gözle gözlerken onları tanıyabilir ve onlara verdiğimiz eğitimde, güzel ahlak kazandırma gayretimizde ne derecede başarılı olduğumuzu görebiliriz

    Kardeş kavgalarında üzerinde en çok durulması gereken davranışlar: Çirkin sesle bağırma, çirkin kelimeler kullanma ve fiziki ve psikolojik baskı uygulamadır Çocukların ahlak kurallarına uymayan bu tür davranışlarına mani olmak ise çok küçük yaşlardan itibaren tedbir almayla ve söylediğimizi kendimizin yapmamızla mümkün olabilir ''Mü'min birbiriyle ülfet eden ve ülfet edilen kimsedir'' buyuruluyor Onlara güzel ahlak kazandırmak ve birbirleriyle ilişkilerinde anlaşma içinde olmalarını sağlamak için önce biz kendimiz onlara güzel örnek olmak durumundayız Kardeşler arasında ömür boyu sürecek gerçek sevgi ve ülfetin tesis edilmesi anne ve babaların dikkatli, sevecen ve adaletli olarak davranmaları ile mümkün olacaktır




    Farika Teymur Artır


#09.01.2010 17:24 0 0 0
  • Kabul gösterme, memnun etme, şu veya bu şekilde cereyan eden hadiseyi hoş görüp itiraz ve muhalefet etmeyerek kabul etme Mukabili red, muhalefet ve itiraz etmektir
    Arapça bir kelime olan rızâ, öncelikle Cenâb-ı Hakk (cc)'in takdir ettiğine karşı olmamaktır Bu bir kulluk vazifesi olarak tanımlanır Hakk'tan gelen ve hak olan bir şeye razı olmamak, rıza göstermemek ahmaklık alâmetlerinden sayılmıştır Buna mukabil bâtıl bir şeye rıza göstermek de bir tuğyan, bir isyan eseri olarak kabul edilir ki, zaten küfre de rıza gösterilmez; çünkü küfre rıza küfürdür' (Buhari, Meğazî, 46)
    Rızâ, kaza'nın hükümlerine kalbin güzel bir surette bakması ve teslimidir Her durum ve her işte Cenab-ı Hakk'a itimattan, kulluk vazifelerini yerine getirmekten ibarettir
    Hakikatte, sır ve özü belli olmayan, akla aykırı ve nefse zahmetli görünen, ilâhi kazanın hükmüne karşı kulun pozisyonu teslim ve rıza' olarak meydana gelir Çünkü o hükmün sonunda hayır mı, şer mi' olduğu bilinemez Ve onun öyle olması Allah katında kesinleşmiş ve takdir edilmiş şeyler arasındadır
    Allah'tan gelene razı olmak vacib iken; itiraz ederek hilâfında bulunmak Yüce Allah'ın hoşnutsuzluğuna sebep olmakla fazl-u kereminden mahrumiyeti gerektirir
    Şu kadar var ki, günah olan şeylerden, tehlikelerden kaçmak rızaya zıt olmaz Belki rıza, kendisinden kaçınılması gerekli olan şeylerden kaçmaktır, şeklinde de tarif edilmiştir (Ahmet Rıfat, Tasvîr-i Ahlâk, sh 255)
    Alimler, rıza'nın müstehap olduğu konusunda ittifak halindedirler
    Şeyhül-İslâm İbn Teymiye rıza için, "Rıza, sabrın emrolunduğu şekilde emrolunmamış, ancak razı olanlar övülmüş ve metholunmuştur," der
    Rıza hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür
    Bazıları rızayı makamlar olarak anlamıştır Bunlara göre rıza, tevekkülün sonudur Kulun çalışıp çabalamakla ona ulaşması mümkündür Kazanmakla elde edilir, anlayışı hakimdir Bu görüş sahipleri, Allah'ın razı olanları methedip övdüğünü, kendilerini rızaya davet ettiğini, bunun da güç yetecek bir şey olduğunu söylerler
    Allah Rasûlü (sas), Rab olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan, Rasûl olarak Muhammed (sas)'den razı olan imanın tadını tatmıştır" buyurur (Sahih-i Müslim, Abbas b Abdil Muttalib hadisi, No: 56)
    Bazılarına göre rıza "haller" topluluğundandır Bunlar; Rıza kesbî değildir, yani kul için çalışıp gayretle elde edilemez; diğer haller gibi kalbe inip yerleşen şeydir derler Bunların görüşlerine göre haller, sırf Allah vergisidir
    Bir de bu iki görüşten başkaca makam ve haller kaynaştırılmıştır Kuşeyri de bu görüşü savunanlardandır Bu görüş sahiplerinin düşünceleri özetle; "Rıza'nın başlangıcı kul için çalışıp kazanmakla elde edilebilir Ki, bu makamlar topluluğuna dahildir Ve sonu hallerdendir O halde baş tarafı makam, sonu hal'dir" şeklindedir (Risale-i Kuşeyri, sh 415 Medaricu's-Salikin, İbn Kayyim el-Cevziyye, II, 153)
    Rıza, sebebi itibari ile kesbî (kazanarak, çaba sarfederek meydana gelen); hakikatı itibarı ile de vehbî (Allah vergisi)dir
    Rıza Makamı Yahya İbn Muaz'a "Kul ne zaman rıza mak----- ulaşır?" diye sorulduğunda o; "kendinde, "Allah Rasûlü'nün Rab olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan, Rasûl olarak Muhammed'den razı olma" prensibini uyguladığı zaman ve "Bana verirsen kabul ederim; vermezsen razı olurum; beni terk edersen sana ibadet ederim; beni çağırırsan icabet ederim" diye cevap verir
    Zünnün el-Mısrîye göre üç şey rıza'nın alâmetlerindendir
    1) Kaza gelmeden evvel ihtiyarını terk etmesi (Yani Allah'ın ezelî hükmünün yerine gelmesinden önce seçmeyi bırakmak);
    2) Kaza geldikten sonra acıyı kaybetmek (acı duymamak);
    3) Belâda sevginin tahrik olması (Yani belanın içinde sevginin heyacanını kabartmaktır) (İbnül-Kayyim el-Cevziyye, Medaric, II, 157; Risale-i Kuşeyrî, Rıza bâbı, Terc Ali Arslan, 419)
    İbn Kayyim el-Cevziyye'ye göre Rıza üç kısımdır:
    1) Avamın Allah'ın taksimine ve bağışına rızası; 2) Havass (Alimler)in O'nun kaza ve kaderine rızası; 3) Hassül Havassin rızası ki; bu da Allah'tan gayrısı yerine bizzat Allah'tan razı olmalarıdır (Medari'cu's-Salikin, II, 160)
    Kur'ânî bakış açısıyla rıza, yönelmenin şartlarından sayılmıştır:
    Allah " Ey itminâne ermiş ruh! Dön rabbine, sen O'ndan razı, O senden razı olarak, haydi gir kullarımın içine, gir Cennetime" (el-Fecr, 89/27-30) buyurur
    Rasûlüllah (sas) bir adama şöyle dedi: "Deki: Allah'ım! Senden mutmain olan bir lütuf istiyorum Sana ulaşmaya inanan, hükmüne rıza gösteren ve Sana kanaat eden" (İbn Kesir, Muhtasar, III, 639)
    Rabbine güvenen, yoluna güvenen, Allah'ın takdirine güvenen, varlıkta ve bollukta, gizli ve açıkta, verdiğinde ve vermediğinde O'na güvenen bir kimlikle kulluk rıza'ya ulaşır Allah da onları rahmetine ve himayesine alır (Seyyid Kutub, Fîzilalil-Kur ân, XVI, 207; Elmalılı M Hamdi Yazır, Kur'an dili, VIII, 5818)
    Yukarıdaki ayette Rabbül-Alemin rıza sıfatıyla nefsin kendine dönüşünü bir hale bağlamıştır Bu durumda "Nefsin Rabbine dönüşü için şart olan rızaya' girmektir"
    Rıza üç derecedir: 1) Şirk'ten temizlenip Rab olarak Allah'tan razı olmaktır Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyruluyor: "De ki: O, herşeyin Rabbi iken ben O'ndan başka bir Rab mi arayacağım?" (el-En'am, 6/164)
    "De ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah'tan başkasını mı dost edinecekmişim?" (el-En'am, 6/14) Yine aynı sürede geçen bir âyette: "O size o kitabı açıklanmış bir halde indirmişken Allah'tan başka bir hakem mi arayacakmışım?" (el-En'am, 6/114)
    Kul için yegâne ilah, ibadete lâyık tek varlık, mabudu mutlak olan Allah olursa, bu noktada Rab olarak Allah'tan razı olma derecesi meydana gelir
    2) Allah'tan razı olmaktır Bu, O'nun sıfatları, fiilleri, isimleri ve hükümlerine razı olmayı gerektirir O da tamamıyla kaza ve takdir buyurduklarına rıza göstermektir
    Kulluğun aslı, kulun Allah'ın rızasında ve hoşlanmadığı şeylerde O'na uygun davranması, razı olduğu şeylerden razı olması, gazab ettiği şeylerden hoşlanmamasıdır
    Bu derece ilk dereceyi içine alır mahiyette düzenlenmiştir
    3) Allah'ın rızasına rıza göstermektir Kul, nefsi için ne hoşnutsuzluk, ne de hoşnutluk görmez Bu halde kendini, tahakkümünü terketmeye, ateşe bile atılsa temyizi yok etmeye sevk eder Bu derece diğer derecelerden en yüksek olanıdır Bu makamda kişi, Rabbinden gelenlere yine Rab'binin yardımı ile razıdır (İbn Kayyim, Medâricu's-Salikin, Terc Heyet, 153-203)
    Kur'ân-ı Kerim'de Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz" (et-Tekvir, 81/30) buyruluyor
    Rıza'nın şartına gelince; Allah'ın kula en sevimli şey olmasıdır Bu hal şunlarla bilinir:
    1) Kalbine doğru Allah sevgisi bütün sevgilerin önüne geçmelidir 2) Ma'bud-u Mutlak'a duyulan sevgi, bütün muhabbetlere üstün gelmeli ve Allah'ın sevgisi kalbe doğru önde ve üstün olmalıdır Allah'tan başkasının sevgisi geride, mağlup ve dürülüp bükülmüş vaziyette olmalıdır 3) O'ndan başkasının sevgisi O'nun sevgisine tâbi olmandır O, bizatihi sevgili ve ilk kasdolunan olur
    Bu üçü O'nun itaate ve ta'zime en lâyık olmasındandır (İbn Kayyim, Medaricu's Sâlikin, II,161) Rıza konusunda gerekli olan ilmî şart ise, Allah'ın hükmüne razı olmak, Allah'ın takdirine itiraz etmemektir


    Abdülmelik ERDOĞAN



#09.01.2010 17:21 0 0 0
  • Özrü olmayan hür erkeklerin farz namazları cemaatla eda etmele-ri, vacip derecesinde kuvvetli bir sünnettir İmamla birlikte eda olunan namazlar, münferiden kılınan namazlardan sevap yönünden yirmiyedi derece fazladır Bu husus sahih hadislerle tesbit ve tescil edilmiş bu-lunmaktadır
    Cemaatla kılınan namazlarda safların tanzimi, başlı başına bir mevzu teşkil etmektedir İmama gelişigüzel uyuvermek, iktidadan bek-lenen sevaba erişmeye engel teşkil edecek bir ihmal olur Pazar yerlerindeki karmaşıklıkların teşkil edilen saflarda görülmesi, üzücü olduğu kadar fıkha aykırı bir durumdur Bu bahsi belirli başlıklar altında ele alıp, İslâmî ölçülere uygun olan şekli açıklamaya çalışacağız
    I- Safların teşkili:
    a) İmama uyan kimse, bir erkekten ibaret olursa imamın sağına durur Soluna veya arkasına durması, sünnete aykırı olduğundan, mekruhtur Bu hususu belgeleyen bir açıklama yapmak istiyoruz: Resûl-i Ekrem (sav) geceleyin namaza kalkmış idi Abdullah bin Ab-bas (ra) da gelmiş İmamü'l-Enbiya Efendimizin sol tarafına durarak kendilerine iktida etmişti Fahr-i Kâinat, namaz içinde bulunduğu hal-de, elini arkaya atıp onu başından tutmuş ve çekip sağ tarafına durdurmuştu (1)
    b) İmama uyacak kadın, bir kişi olsa bile, imamın arkasında dura-caktır Bir erkek ile bir kadın cemaat bulunsa, erkek imamın sağına, kadın ise arkasına duracaktır Erkek cemaat iki kişi olursa imamın ar-kasında dururlar Bir veya daha fazla kadın da bulunsa onlar erkekle-rin arkasında saf teşkil ederler (2) Bu hususa ışık tutan bir hadis-i nebevî ile mevzuyu vesikalandırmak istiyoruz Enes bin Mâlik (ra) naklediyor: "Ben ve bir yetim (3), bizim evde, Resulullah (sav)'in peşinde namaz kılmıştık Annem Ümmü Süleym de bizim arkamız-da (tek başına) durmuş idi" (4)
    c) Cemaat çoğaldığında safların tertip ve tanzimi şöyle olacaktır: Önce erkekler, sonra erkek çocuklar, daha sonra kadınlar saf teşkil ederler Erkek çocuklar saf teşkil edecek kadar çok değilse, erkeklerin arasında dururlar Kız çocuklarının kadınların arasında durması gere-kir Peygamber (sav) bu hususu açıklayan hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: "Aklı başında ve dirayetli olanlarınız benim arkam-da, onlardan sonra gelenler daha arkada, onlardan sonra gelenler de en arkada dursunlar" (5) "Erkek saflarının hayırlısı evveli, şer-lisi âhiridir Kadın saflarının hayırlısı âhiri, şerlisi evvelidir" (6)
    d) Öndeki saflar tamamlanmalı sonra arkada saf teşkil edilmelidir Noksanlık en son safta kalmalıdır Öndeki saf ile arkadaki saffın ara-sında birbuçuk metre (üç arşın) kadar bir mesafe kalmalıdır Daha fazla bir aralık bırakmamalı, hele ikinci bir saf teşkil edecek kadar bir mesafe bırakmamaya dikkat göstermelidir
    II- Safların düzgün olması:
    Teşkil edilen safların düzgün olabilmesi için boyunlardan ve topuklardan hizaya gelmelidir Sergilerin üzerinde şerit veya çizgi gibi bir şey varsa, onun üzerine ökçeler basılarak saf teşkil edilmelidir Çizgiye parmak uçlarının getirilmesi, düzgün saf teşkilini engelleyen bir uygulamadır
    Dikkat edilecek diğer bir husus da safların sık olması ve aralık bı-rakılmamasıdır Peygamber (sav), ok îmâl eden bir sanatkârın yaptığı okun düzgün olmasına dikkat ettiği gibi, safların tesviyesine itina gösterirdi (7) Resûl-i Ekrem (sav) , namaza durmak üzere toplanan ashabına, "Saflarınızı düzeltiniz Zira ben, sizi arka tarafımdan da görüyorum" buyurarak kendilerini ikaz eder, onlar da omuzlarını ya-nındaki kişinin omuzuna, ayağını arkadaşının ayağına yapıştırır (cası-na yaklaştırır)dı (8), saflar tamamen düzeltildikten sonra tekbir alıp na-maza başlardı (9) Çünkü "Safların düzgünlüğü, namazın tamam ol-masına hizmet eder" (10) buyururdu
    III- Safların hayırlısı:
    Bu husus, mutlak mânâda ele alınacak olursa, ilk saf hayırda en üstün bulunmaktadır Bu ciheti gün ışığına çıkaran bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: "İlk saflara Allah rahmet, melekler de mağfi-ret dileğinde bulunur" (11) Safların sağ tarafları, sola nisbetle, daha hayırlı olmaktadır Teşvik edici bu beyanlara rağmen, imamın arkasını yanılmalarda onu ikaz edecek, abdestinin bozulmasında imama halef olacak dirayetli kimselere bırakmalıdır
    IV- Safların eğri olmasındaki zarar:
    Teşkil edilen saflarda aralıklar kalır ve düzgün olmazsa; insanların kalpleri ve yüzleri, mefkûre ve hevesleri, düşünce ve kanaatleri birbi-rinden farklı ve çarpık olur Bu hususa dikkatlerimizi çeken Resûl-i Ekrem (sav), "Ya saflarınızı düzeltiniz, yahut Allah Teâlâ yüzlerinizi ayrı ayrı taraflara çevirecek (bunu biliniz)" (12) "Doğrulunuz ve ayrı ayrı hizalara durmayınız ki kalpleriniz birbirinden ayrılma-
    sın"(13) buyurmaktadır
    Safların düzeltilmemesi azim bir hatadır Bundan dolayı Hz Ömer, safları tanzim ve tertiple vazifeli kimseler tayin etmişti Onlar safların doğrultulduğunu haber vermedikçe iftitah tekbirini almazdı Hz Osman ve Hz Ali de safların düzgün olmasına büyük bir ehemmiyet verirlerdi Saf teşkil eden cemaate "İstevû" (Doğrulunuz) diyerek ikazda bulunurlardı
    Allah Resûlü'nün ashabındaki kaynaşmayı ve sevişmeyi bugünkü cemaatlerde göremeyişimizin, aylarca aynı camide namaz kılan ve imamın arkasında yanyana duran iki müminin birbirinin adını bile öğre-nemeyişinin sebebini araştırırken biraz da safların bozukluğu ve eğrili-ği üzerine eğilmek gerekeceği kanaatindeyiz
    Aynı dinin müntesipleri, aynı mezhebin mensupları, aynı meşrebin insanları ve -hatta- aynı üstadın talebe veya müridleri, birbirinden farklı fikir ve düşüncelerin insanları haline gelmiş, yekdiğerini yıpratmak için yapmadık iftira hazırlamadık tuzak bırakmamıştır



    (1) Buhârî, c 1,sh 177
    (2) Nimet'ül-İslâm, Kitabü's-Salât, sh 232-233
    (3) Buhârî şerhi "İrşad-i Sâri" bu yetimin Durneyra bin Ebi Dumeyra olduğunu tasrih et-mektedir (C 2, sh 67)
    (4) Buhârî, c 1, sh 177-178
    (5) Ebû Davud, c 1, sh 180
    (6) Müslim, c 2, sh 32
    7) Bakınız: Müslim, c 2, sh 31
    (8) Bakınız: Buhârî, c 1, sh 177
    (9) Bakınız; Ebu Davud, c 1, sh 178
    (10) Müslim, c 2, sh 30
    (11) Ebu Davud, c 1, sh 181
    (12) Buhârî, c 1,sh 176
    (13) Müslim, c 2, sh 30


#09.01.2010 17:18 0 0 0
  • noimage

    Sevdan düştü gönlüme,
    Sen yerleştin yüreğime
    Ateşinle çeşni oldun kalbime,
    Bir ben vardım kendimde,
    Sende yaşar oldun içimde.

    Sevdan düştü gönlüme,
    Sevgin girdi kalbime,..,
    Şavkın vurdu,gözlerimin içine,
    Mühür oldun iz bıraktın yüreğime,
    Şimdi benden ala sen yaşarsın içimde..

    Gül oldun,güller açtı bahçemde,
    Bülbül oldun, hep hak oldu lehçemde
    Hak korkusu daim oldu sinemde,
    Kainatta mutluluğu buldum seninle,
    Bir ben vardım,sen de oldun içimde.

    Sevdan düştü gönlüme,
    Varlığın kandil oldu anlımda,
    Yoldaş arar iken seni buldum dünyamda,
    Aşkın yanar oldu,acizane bağrımda,
    Bir ben vardım sen de oldun dünyamda.

    Sevdan düştü yüreğime,
    Şükür olsun, nasip oldu dileğime
    Yolun buldum,ben koyuldum peşine,
    Nazar değmez inşallah sana olan sevgime,
    Bir ben vardım,şimdi sen yerleştin içime..
#09.01.2010 16:56 0 0 0
  • Sevgili Peygamberimizin bir mübarek ismi şerifi de "Halîm/Yumuşak huylu" idi.

    Peygamberimiz tebliğini yaparken bütün hayatı boyunca insanlara İslam'ın güzelliklerini yumuşak huylu olarak anlatmıştı.

    Hz. Peygamber insanları hiç azarlamamış, aksine yumuşak sözleriyle katı gönülleri yumuşatmıştır. On yıl hizmetinde bulunan Enes der ki :

    "Bana hiç bir zaman öf bile demedi. Yaptığım bir iş için bunu neden yaptın?, veya yapmadığım bir iş için bunu neden yapmadın? demedi .

    Bir gün Resulullah beni bir iş için bir yere gönderdi. Yolda giderken oynayan çocuklara katıldım oynamaya başladım. Biraz sonra yanıma gelen Resulullaha baktığımda bana gülüyordu. Enescik, emrettiğim yere gittin mi? diye sordu. Ben de Evet şimdi gidiyorum, ya Resulullah dedim."

    Hz. Peygamber bütün davranışlarında azarlama yerine akıl, basîret, yüksek anlayış, düşünce ve hikmet yolunu seçmiştir.

    Hz. Peygamber, bir deve ödünç almıştı. Sahibi borcunu almak için geldiğinde Allah Elçisi'ne ağır sözler sarf etti, bunun üzerine ashabı o kişiye haddini bildirmek isteyince o: "Bırakın onu, hak / mal sahibinin söz söyleme hakkı vardır."buyurdu.

    Ebû Dâvûd'un rivâyet ettiğine göre Allah Resûlü bir keresinde bir şey satın almıştı. Fakat yanında parası yoktu. Kendisine kâr teklif edilince onu sattı, kârını Abdülmuttaliboğulları'na sadaka olarak verdi ve: "Bundan sonra yanımda para olmadan bir şey satın almayacağım." buyurdu. Bir alacaklısı Allah Resûlü'nden borcunu almak üzere geldi ve sert konuştu. Bunun üzerine Hz. Ömer adamı haklamak istedi. Hz. Peygamber: "Yavaş ol ey Ömer! Sen, bana borcumu ödememi emretmene; ona da sabırlı olmasını emretmene daha çok ihtiyacımız var." buyurdu. Bir Yahudi Hz. Muhammed'e bir müddete kadar veresiye bir şey sattı. Yahudi süresinden önce parasını almaya gelince Resûlullah: "Henüz süresi dolmadı." dedi. Bunun üzerine Yahudi:

    "Ey Abdülmuttaliboğulları! Siz borcunuzu geciktiriyorsunuz." dedi. Sahabe o Yahudiyi haklamak isteyince Hz. Peygamber onlara engel oldu. Bu durum ancak onun yumuşak huyluluğunu artırdı. Bunu gören Yahudi: "Sendeki peygamberlik alâmetlerinden hepsini tanıdım. Yalnızca biri kalmıştı. O da kendisine karşı yapılan aşırı câhilâne tavırların, ancak onun yumuşak huyluluğunu artırmasıydı. Onu da tanımak istedim." dedi ve hemen müslüman oldu.

    Bir Tatlı İltifat

    Peygamber Efendimiz sık sık insanların gönlünü alır, onlara iltifat ederdi. Özellikle kabiliyetli, fedakâr, akıllı ve İslâmî hizmetlerde gayretli olan sahabîlere yaptığı değişik iltifat dolu sözlerle onları sevindirirdi. Onlar da bu iltifat sonucu çocuk gibi sevinir ve âdeta bayram ederlerdi.

    Hazret-i Ali Efendimiz anlatıyor:

    "Bir gün ben, Cafer ve Zeyd Peygamber Efendimizin huzuruna gittiğimizde Zeyd'e:

    "Sen bizim kardeşimiz, dostumuz ve arkadaşımızsın' buyurdu.

    "Zeyd sevincinden yerinden sıçrayarak oynaya oynaya gitti.

    "Kardeşim Cafer'e de:

    "Sen hem huy, hem vücut yapısı bakımından bana benziyor sun' buyurdu.

    "Cafer de sevincinden Zeyd gibi sıçrayıp oynaya oynaya gitti.

    "Ondan sonra Peygamber Efendimiz bana da:

    "Sen bendensin, ben de sendenim' buyurdu.

    "Ben de Zeyd'in arkasından sıçrayıp oynaya oynaya çıktım."

    Peygamberimiz değişik biçimlerde Sahabîlerine iltifatlar yapardı. Onlara yakınlık gösterir, gönüllerini hoş eder, sevindirirdi. Bazen olur, kalkar bizzat evlerine gider, evlerini şereflendirirdi. Sahabîler için dünyada bundan daha büyük bir mutluluk olmazdı.

    Câbir bin Abdullah diyor ki:

    "Peygamber Efendimiz ne bir katıra ve ne de bir at ve benzeri bir hayvana binmeksizin yaya olarak sadece hal ve hatırımı sormak üzere tâ evime kadar gelmişlerdir."

    Peygamberimizin iltifatı insanların hayâtları boyu unutmadıkları, unutamayacakları, akıllarından çıkarmaları mümkün olmayan bir ikramdı. Büyüklere ayrı, küçüklere ayrı, yetimlere ayrı, yakınlarına ayrı; hasıl; herkese konumuna, durumuna, kişiliğine göre iltifatlarda bulunurdu. İleri yaşlarda olmasına rağmen çocukluk yıllarındaki bir peygamber iltifatını bakınız, Yusuf bin Abdullah nasıl anlatıyor:

    "Peygamber Efendimiz bana 'Yusuf adını verdi ve beni kucağına alıp mübarek eliyle başımı okşadı."

    Peygamberimiz özellikle kabile reislerine, bir kavmin büyüğüne, sözü sohbeti yerinde, ağırlığı ve etkisi olan şahsiyetlere ayrı bir değer verir, onun İslam'a bağlanması için en tatlı ilgiyi ve alâkayı eksik etmezdi.

    Münzir, Bahreyn'de yaşayan bir kabilenin reisiydi. Kabileden yirmi kişi ile birlikte Medine'ye Peygamberimizi ziyarete geldiler. Peygamberimiz onları Mescid-i Nebevide kabul etti. Çok yakınlık gösterdi. Onlara İslâmı anlattı ve hepsi de Müslüman oldu.

    Münzir, Peygamberimize bir hayli sorular sordu. Hepsinin de cevabını aldı. Memnun oldu. Peygamberimiz Münzir'i çok sevmişti. Kendisine şöyle iltifat etti:

    "Gerçekten sende iki huy vardır ki, Allah onları sever."

    "Yâ Resulallah, bunlar nelerdir?"

    "Bunlar yumuşak huyluluk, hoşgörülü olman ve hayadır."

    "Bunlar benim yaratılışımda mı var, yoksa yeni mi oldu?"

    "Hayır, senin yaratılışında var."

    "Beni bu iki huy üzere yaratıp da onları seven Allah'a hamdolsun."

    Münzir çok sevinmişti. Peygamberimizin yakın iltifatına ve övgüsüne ermişti. Kendisini Allah'ın sevdiğini Peygamberimiz şahitlik ediyor ve bu güzel müjdeyi veriyordu. Bundan sonra Münzir İslama çok hizmet etti.

    Abdullah bin Amr bin As anlatıyor:

    "Bir gün mescitte oturuyordum. Bazı fakir kimseler bir köşeye toplanmış sohbet ediyorlardı. Resulullah içeri girdi. Başka bir tarafa yönelmeden doğruca fakirlerin yanına gitti. Ve onlara, fakir muhacirlere zenginlerden önce Cenneti müjdeledi. Hepsinin de yüzü güldü. Ben de onlardan birisi olmadığım için üzüldüm."

    Peygamberimiz, kendisini, toplumun zayıf ve kimsesizlerinden üstün görme duygusuna kapılanları da uyarır; her tabakanın devamlı birbirlerine muhtaç olduklarını söylerdi.

    Sa'd bin Ebi Vakkas'ın kendisini fakirlerden üstün gördüğünü hissedince, onu şöyle ikaz etti:

    "Sizin elde ettiğiniz başarı ve bereket fakirlerin emeklerinin eseridir. Siz, varlığınızı bu fakir insanlara borçlusunuz."

    Yine Peygamberimiz, toplum içinde, belli bir yeri bulunmayan biçarelere zayıflıklarından dolayı önem verilmemesini asla hoş karşılamaz, onların da halini sorup öğrenmek arzu eder, sonra da ihtiyaçlarını karşılardı.

    Peygamberimizin yetim çocuklara apayrı bir şefkati vardı. Onlara çok müşfik davranırdı. Kendisi de yetim olarak büyüdüğü için, yetimliğin ne kadar acı ve zor olduğunu biliyordu. Yetimlere olan merhametinden dolayı, devamlı olarak onları korur, haksızlığa uğradıkları zaman haklarını arardı.

    Yetimlere Şefkat

    Ebû Cehil, bir yetimin vasisiydi. Çocuğun bütün malı yanındaydı, fakat ona koklatmıyordu.

    Bir gün çocuk aç ve çıplak olarak geldi, malından birşey istedi. Ebû Cehil, azarlayarak yanından kovdu. Sonra da Kureyş'in ileri gelenleri çocukla alay ederek, "Muhammed'e git de, sana yardımcı olsun" dediler.

    Onların bu kötü niyetini anlamayan saf ve masum çocuk doğruca Peygamberimize gitti. Halini arz etti. Peygamberimiz çocuğu yanına alarak Ebû Cehil'in bulunduğu yere geldi. Yetimin hakkını vermesini söyledi. Peygamberimizi karşısında gören Ebû Cehil hiç itiraz etmeden yetimin malım iade etti.

    Ebû Cehil'in bu uysallığını gören müşrikler, "Sen de sapıttın, Muhammed gibi çocuklaştın" diye onu küçümsediler.

    Ebû Cehil tuhaf bir haldeydi. Onlara şöyle dedi:

    "Hayır, siz de benim yerimde olsaydınız, aynı şeyi yapardınız. Çünkü onun sağında ve solunda birer mızrak gördüm. Vermeyecek olsam bana saplanacaktı."

    Suikastçının Aman Dilemesi

    Peygamberimize bir suikast planı düzenleyen bir bedevi, Peygamberimize doğru yönelirken Useyd bin Hudayr radıyallahü anh, onu hızla pelerinin eteğinden tutup çekti. Pelerin sahabinin eline gelince bedevi, belindeki hançerle ortada kalakaldı.. Hançerinin görülmesi ile niyeti de anlaşılmış oluyordu. Bu sebeple bir ân "ileri mi gitsem, geri mi çıksam" diye tereddüde düştü. O, tam bu şaşkınlıkta iken Hazreti Useyd suikastçının üzerine atılarak ellerini boynuna geçirdi. Bedevi bütün gayretine rağmen mengene gibi sıkan parmakları gevşetemiyordu. Nerede ise boğulacaktı. Hırıltılarla imdat istedi:

    -Ölüyorum yâ Muhammed! Canımı bağışla!.. Öl.. Ölüyorum.. ahh...

    Efendimiz, seslendiler:

    -Bırak yâ Useyd!

    Yiğit sahabinin elinden kurtulan bedevi külçe gibi olduğu yere yıkıldı. Nefes nefese boğazını ovalıyordu. Şaşkınlıklar içindeydi.

    Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem sordular:

    -Ey yabancı anlat bakalım yanımıza niçin geldin? Ama muhakkak doğru söylemelisin. Doğru konuşmak menfaatine olacaktır. Yalan söylemeye kalkışırsan zarar görürsün. Çünkü biz zaten işin aslını biliyoruz.

    Bedevi, tuhaf hallerle Efendimiz'in yüzüne baktı:

    -Ee, şey, bana eman veriyor musunuz? Canım emniyette mi?

    -Evet Emniyette.

    -Beni Ebu Süfyan buraya gönderdi.

    -Sebep?

    Peygamberimiz istiyordu ki, kendi bildiğini Eshabı da doğrudan doğruya suç failinin ağzından işitsin.

    Yabancı başını önüne eğdi:

    -Sizi öldürmek maksadıyla..

    Resûlullah Efendimiz canına kast eden adamı Useyd bin Hudayr'a teslim ettiler:

    -Yarın sabaha kadar senin nezaretinde kalsın. Sabah yine buraya getir.

    -Emrin olur ey Allahın Resûlü.

    Bedevi kilitlendiği odada hemen hemen uyumadan bütün gece yaşadıklarını düşündü. O, buraya insanların etrafında pervane oldukları bu zatı öldürmek için gelmişti. Başarabilse öldürmüş olacaktı...fakat başaramadı. Böyle hallerde netice alamayan suikastçı anında parçalanırdı. Halbuki O, kendisine bir kötülük yapılmasına izin vermedi. Ne dövdüler ne sövdüler. Şu ân bile gözetim altında olduğu halde ev sahibi yemeklerinden kendisine de getiriyordu. Bütün bunlar muhakkak ki O'ndandı. Anlaşılan O'nun o yumuşak huy ve merhameti arkadaşlarına da geçiyordu. Zaten suikastı yapamaması da, Son Nebi olduğunu söyleyen O şahıs yüzündendi. O'nu gördüğü ân sanki aklı başından gitti ve eli-ayağı birbirine dolandı. Hali, uykuda gezen birinden farksız hale gelmişti.

    Ertesi sabah Efendimiz, canına kıymak isteyen bedeviyi yine huzurlarına istediler. Yabancı getirildi; dıştan belli olmayan bir korku ve titreme içindeydi. Büyük Peygamber, "Vurun boynunu" deseler ânında kellesi bir top gibi yerlerde yuvarlanırdı...ama O, sallallahü aleyhi ve sellem, öldürmek için gelmedi ki! O, insanların ölü kalbleri hayat bulsun diye vazifeli... Efendimiz konuşuyorlar. Temiz, açık, tane tane bir arapça:

    -Dün sana eman vermiştim. Haydi şimdi istediğin yere gidebilirsin.

    Yabancı, küstahlıktan acze düşenlere mahsus bir zavallılıkla adeta mırıldandı.

    -Sağol.

    -Ama istersen gitme ve senin için bundan daha hayırlı olanı tercih et.

    Müşrik, bir kere daha şaşırdı:

    -Benim için yurduma dönmekten daha hayırlı olan nedir?

    -Allah'dan başka ilah olmadığına ve benim de Allah'ın Resûlü olduğuma lisanen ve kalben şahadet etmendir.

    Suikastçı, itirazsız kelime-i şahadet getirerek îmân etti.

    Başta Sevgili Peygamberimiz olmak üzere hazır olanlar, kendisini tebrik ettiler. Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, canına kast eden; kendisini öldürmek isteyen "insanların en katı kalblisi"nin taş gibi kalbini yumuşatarak yanına çekmiş, ebedi saadetine vesile olmuştu; yumuşak davranarak ve merhametle muamele ederek.

#09.01.2010 16:48 0 0 0

  • noimage


    Her neye baksam seni görmek ister gözlerim,
    Gözlerimin nurusun Ey Muhammed Mustafa.

    Gönül bahçemde seni açmak ister güllerim,
    Solmayacak gülümsün Ey Muhammed Mustafa.

    Anam babam kurbandır, bende kurbanım sana,
    Adını duyduğumda beden dar gelir cana,
    Hasret duydum yıllarca yaşadığın zamana.
    Gönlümün sultanısın Ey Muhammed Mustafa.

    Ahir zamanda dedin: 'Gelecek ihvanlarım',
    Onlardan olmak için fedadır bin canlarım,
    Hiç değilse şenlense seninle rüyalarım.
    Canımın cananısın Ey Muhammed Mustafa.

    Bir dem görsem yüzünü cehennemler yakamaz,
    Ruhum bedene değil kainata sığamaz,
    Belki de bu halime melekler ulaşamaz,
    Gönlümün habibisin Ey Muhammed Mustafa
#09.01.2010 16:46 0 0 0

  • noimage


    Güle bezenmiş şehir kokuyor miski amber
    Asırlardır yatıyor burada son peygamber
    İslam dan uzak kalan alem dinden bi haber
    Teşrifler edene dek dünyaya son peygamber
    Çöllerde doğan ün dür son peygamber MUHAMMED...(SAV)


    Bir yıldız doğdu gökte ışık saçtı âleme
    Allah'ım emir etti o zümrütten kaleme
    Göklerdeki âleme yazdırdı Ahmed diye
    Yeryüzüne indirdi dünyaya rahmet diye
    Çöllerde doğan gün dür son peygamber MUHAMMED...(SAV)

    Birden bire kokular dağıldı yeryüzüne
    Âlemler yaratıldı onun o gül yüzüne
    Altı günde yarattı Rabbim arşı özüne
    Melekler gördü nuru etti selat selamı
    Çöllerde doğan güL dür son peygamber MUHAMMED...(SAV)

    Her karış toprağına bastığın kutlu şehir
    Memba olsa üstümde aksa o coşkun nehir
    Yakıp kavursa beni içime akan zehir
    Gönlüme nakış eden âleme hayat veren
    Çöllerde doğan son dur son peygamber MUHAMMED...(SAV)

    Hasan KARABAY
#09.01.2010 16:42 0 0 0

  • noimage


    Bugün yine Seninle uyandım Efendim tıpkı diğer günlerde olduğu gibi gece de Seninle uyumuştum günün her anı böyle her an aklımda aynı soru aynı ızdırap

    Nurdan çehreni göreceğim anla kavruluyor yüreğim.O güzel yüzüne bir kez doyasıya baksam ne olur sanki çok mu şey istiyorum.Biliyorum ben layık değilim Seni görmeye ama Sen görülmeye layıksın

    Gökyüzü arştan arza kadar sana muhtaç sana hasret.Kainatta özlemin adı senle anıldı ilk kez.İlk senin nurun yaratılınca kainat, daha milyarlarca yıl öncesinden hasretle gözledi yolunu.Ve sen geldin bir zaman dindi hasretler toprak,hava,su, tabiat her şey gözün görüp göremediği her şey ..

    .Evrendeki her nesne dünyaya doğru yaklaşmaya başladı Sen gelince.Sana bir an olsun daha yakın olabilmek için tutuştu gezegenler.Birbirleriyle öylesine yarışıyorlardı ki bu aşkları yörünge kanunları tanımıyordu

    Şimdi Sen buyur Efendim kainat seni bu kadar severken kalbi olmayan dağ taş Sana ölesiye sevdalıyken ben ne yapayım sinemi nasıl dağlayayım nasıl sabredeyim.

    Gözümü kapasam sen açsam sen.Çöle bir nur gibi indin saçtın etrafına ışığını kainatın özlemini dindirdin , ama Sen gidince yine başladı o amansız özlem dayanamıyoruz artık her mümin kalbinde Senden bir kor taşıyor göz yaşlarımızla o ateşi söndürmeye uğraşıyoruz ama yandıkça daha da yanıyor işte olmuyor

    Varlıklar adedince selam ve salat olsun sana Efendim.Çöllerdeki kum taneleri adedince canım olsa da hepsini feda etsem yoluna.Aradığım hep Sensin ben Sende kayboldum Senle susadım ebediyete

    Cenneti istemeyecektim Rabbimden sonunda seni görmek olmasa, yalnız Sen orda olduğun için ben de gelmek istiyorum.

    Belki karşına çıkacak yüzüm yok, bu günahkar ellerimle elini tutmaya cesaretim de yok bu günahkar gözlerimle gözlerine bakmaya da dayanabilir miyim bilmiyorum ancak kalbimdeki aşkla sana bir an yaklaşsam olur mu Efendim sen kimseyi geri çevirmedin Sana taş atana gül attın yıllar yılı Senin acınla inim inim inleyen bu kalbime de bir gül at o nurlu çehrenden bir nur bağışla ne olur ya Habiballah...

    Alemler yaratıldı hürmetine Efendim Ey Allah'ın habibi gönüllerimizin sultanı, sahabeler yanı başında Seni görmeye doyamadılar biz ne yapalım nasıl dayanalım bu özleme

    Sana doyamayan gözlerden bir göz de ben olsaydım, senin hasretinle çırpınan bir kuşta ben olsaydım.Çölde sana hasret bir yudum su tanesi de ben olsaydım, gökte sana aşık bir yağmur damlası da ben olsaydım da dağları denizleri aşıp geçtiğin yola,bastığın toprağa düşseydim.

    Biz seni göremedik belki ama öylesine bizdesin ki ölesiye sinemizdesin ki hayalin gönlümüzden hiç eksik olmuyor.Adını andıkça kalbimiz şenleniyor. Sen gidince dünya da yaşanmaz oldu bu acıya ancak her an Seni düşünerek katlanabiliyoruz.

    Seni anınca tüm sıkıntılarımızı unutuyoruz keşke her an senin aşkınla oturup kalksak ancak anladım ki biz çok geç kaldık ama ne olur zaman mekan aşan sevgili Sen teşrif et sen nurlandır gönlümü.

    Ey kupkuru çölleri cennete çeviren sevgilim,ey sevdasına yandığım,ey aşkına susadığım, ey kainatın efendisi, ey aşıkların değişmez maşuku, ey güzellerin bakmaya utandığı Efendim Sana sesleniyorum ne olur gel artık yandım eridim bittim gel artık Ya Resulullah


#09.01.2010 16:38 0 0 0