Düşünce Akışını Etkileme Tekniği
Düşünceleri İnşa Edin
Konuşmada başvurulacak bir kısım tutumlar düşüncelerin daha güçlü hale gelmesine yol açar. Dinleyici fikrin
doğruluğunu sorgularken kendi zihninde var olan diğer düşüncelerle karşılaştırır. Fikrinizin galip gelmesi için
dinleyenin düşünce kaynaklarından "daha güçlü" ve "daha çok sayıda kaynağa" dayanması gerekir. Bir diğer deyişle
insanlar düşünceleri değerlendirirken, bu düşünceler hakkında;
- Otoritelere dayanmakta mı dırlar ?
- Ne kadar sayıda otoriteye dayanmaktadır?
- Bu otoriteler ne ölçüde güvenilirdirler?
-Söyleyen kişi bir otorite imajı vermekte midir?
- Ne kadar sayıda ek fikirler aynı noktaya işaret etmektedir?
- Fikirler ne kadar mantıklıdır?
- Bunlar dinleyenin İnançlarıyla ne ölçüde uyuşmaktadır?
gibi sorulan sorular ve bu sorulardan alınacak cevaplara göre kararlarını verirler. Dinleyiciyi aklen etkileyebilmek,
onun aklına girmek ve ona kullanacağı yeni malzemeler vermekle mümkündür. Bu bölümde aklı en hızlı etkilemeye
destek olacak faktörler üzerinde duracağız.
Fikirlerinizi Mal edin :
Önemli olan bir fikri sizin üretmiş olmanız mı, yoksa onun daha çok kişi tarafından sahiplenilmesi mi ? eğer ikincisiyle
doğrudan yargıları vermekten- özellikle konuşma başlarında- çekinin. Bunun yerine sizi belli bir fikre götüren
nedenleri sıralayın ve dinleyenlerin aynı fikre gelmesini beklemek üzere onları serbest bırakın. Şu iki örneğe
bakalım;
a) "Kobra yılanları çok tehlikeli ve zehirlidir. İnsanlara çok büyük zarar verebilirler. Bu yüzden kobra yılanından
kaçmalıyız." b) "Kobra yılanlarının dişlerindeki zehir 100 kişiyi öldürmeye yeter. Bu yılanların ağızları o kadar
büyüyebiliyor ki bir kuzuyu bile yutabilirler. Bu yüzden kobra yılanından kaçmalıyız."
Bu iki ifade biçiminin ikincisinin daha etkili olduğunu görüyorsunuz. Burada altı çizili son cümleleri siz söylemeseniz
bile dinleyici o düşünceyi üretecektir. Bir başka örnek;
a) "Değerli dinleyenler! bildiğiniz atom korkunç bir kuvvete sahiptir. Eğer bu kuvveti açığa çıkarabilsek bu güç büyük
işler yapabilir. Dolayısıyla atom gücünü kullanırken çok dikkatli olmalıyız."
b) "Değerli dinleyenler Atom'un ne kadar büyük bir kuvvet taşıdığını düşündünüz mü ? Kalemle bir kağıda 'atom'
kelimesini yazın. Eğer o yazının mürekkebini oluşturan atomları parçalayabilseydik ortaya büyük bir enerji çıkardı.
Bu enerjiyle 10 tonluk bir kamyonu 1 km. havaya fırlatabilirdik. Dolayısıyla atom gücünü kullanırken çok dikkatli
olmalıyız.
Ana Fikirden Sapmayın ;
Konuşmaya kalktığınızda tüm mesajlarınızın birleştiği tek bir mesaj olmalıdır. Ana fikir olan bu tek mesaj tüm
mesajlarla desteklenmelidir. Örneğin dinleyicilerinize güzel konuşma yeteneğinin faydalarını anlatıyorsunuz. Bu
yeteneğin neler kazandıracağını sıralayacaksınız.
- toplum huzurunda kendine güven ve rahatlık
- sevilir bir ses tonuyla konuşma
- siyasi ilişkilerde yükselme vs. nedenler sıraladınız.
Eğer bunların arasına "Sözleriyle Dünya savaşlarına yol açabilecek kadar etkili olabilmeyi" ekliyorsanız, ilgili fakat
ana fikre destek vermeyen bir söz söylersiniz. Eğer "güzel konuşma ile gurur ve büyüklenme" arasında ilişki
kuruyorsanız kendinizi içten sabote edersiniz, kendinizle çelişirsiniz. Çünkü güzel konuşmanın zayıf karakterli
insanları büyüklenmeye ve başkalarını küçük görmeye sevk etmesi mümkündür ama sizin ana fikriniz bu olumsuz
yönü içermiyor. Eğer Amerika'da koyunların beslenme biçimleriyle şarkı sözleri arasındaki ilişkiden söz ediyorsanız
bu defa söylediğinizin ana fikrinizle hiç ilgisi yoktur. Kısaca, her yeni paragrafınız veya ifade kümeniz yeni, fakat
öncekine destek olan ifadelerden oluşmalıdır.
Destekleriniz mantıklı olsun ;
Ana fikrinizi desteklerken sürekli mantık kullanmak durumundasınız. Mantık özellikle "sebep-sonuç" ilişkisinin
doğruluk derecesini arar. Doğruluk derecesi karşılıklı konuşmadığınız dinleyici kitlesine % 100 bilimsel verilerle
anlatılamayacaktır. Dolaysıyla dinleyicinin bildiği veriler kullanılarak benzetmeler yapılmak zorundadır. Dinleyicinin
bilmediği kavramlarla yürütülecek çok doğru bir mantık aslında mantıksızlık gibi işleyebilir. Bu çerçevede aşağıdaki
örnekler üzerinde duralım. Bu örneklerde dinleyicilerin yabancı oldukları bilgiler ve bunların dayandığı mantıklar
bildiklerinden hareketle anlatılmaya çalışılmaktadır:
a) "Zaman büyüyebilir. Aynı zaman içinde bazı insanların daha fazla iş yapması mümkündür. Hatta ruhsal
yetenekleri gelişen insanlar bir günde örneğin 10 gün yaşayabilirler. Rüyalarınızı düşünün. Aslında 10 saniye süren
bir rüyayı anlatmaya kalktığınızda 10 saniyede yaşadığınızın bir yıllık olay olduğunu görürsünüz.
b) "Biliyor musunuz insanlar güçlerini çok küçümsüyorlar. Aslında bazen bir insanın tek bir el hareketiyle tüm dünya
değişebilir. Bir teraziyi düşünün ki iki kefesinde eşit ağırlıkta birer dağ vardır. Bir kefeye dokunursunuz ve tüm denge
değişir, bu kadar basit. İnsan asla kendisine verilen gücü küçümsememeli.
c) "Bir hedefe ulaşmak mı istiyorsunuz. Odaklaşın dikkatinizi keskinleştirin. O zaman hedefinize giderken her engeli
deler geçersiniz. Düşünün tahtayı keserken gücünüz ne kadar çok olursa olsun keserinizin ağzının keskinliği çok
önemlidir. Jilet gibi kesen bir keserle parçalar geçersiniz. Ağzı düz bir keserle ise tüm gücünüzle vursanız bile
parçalar kopmayabilir.
Otoritelere dayanın
Fikirlerinizi otoritelerle destekleyebilmelisiniz. İnsanların çoğu - günümüzde- bilim adamlarına inanmaktadır. Bu
arada din adamları, kültür ve edebiyat önderleri ve bazen de siyasi liderler toplumca otorite olarak kabul ediliyorlar.
Bu arada sosyal alanda çok fazla görülen şöhret sahibi herkes hayranları gözünde birer önemli otoritedir. Otoriteler,
şahıslar dışında kitaplar veya çeşitli önemli tüzel kişilikler; kurum veya kuruluşlar olabilir. Örneğin bir Müslüman için
Kur'an en büyük otoritedir. Konuşmalarınızda bu otoritelerin sizinle aynı olan fikirleri size güç verecektir. Ancak
muhatap kitlelinize bakarken hangi otoriteye dayanacağınızı iyi seçmelisiniz. Zira sizin otorite olduğunu sandığınız
kişi, varlık veya kurum karşınızdaki dinleyicinin nefretini kazanmış bir varlık da olabilir. Aşağıdaki örneklere bakalım;
a) "Başarının sırrının zekadan değil çok çalışmaktan geçtiğini artık görmeliyiz. 200'ün üzerinde buluşa imza atan
elektriğin buluşçusu Edison başarının % 1'nin zekadan % 99'nun da çalışmaktan kaynaklandığını söylüyor."
b) "Güneş doğduktan sonra uyumaya devam etmek ne büyük zarar. Bilim Teknik Dergisinde okumuştum. Sabah
uyandıktan sonra uyumaya devam etmek zeka gerilemesine yol açıyormuş. Daha da önemlisi, gündüzün başında ve
sonunda uyunacak uykunun aklın azalmasına yol açtığını 14 asır önce Peygamberimizin de söylediğini biliyor
muydunuz ?
Örneklere başvurun ;
Örnekler ileri sürülen fikirlerin somut yansımalarıdır. her alt fikir bir veya daha fazla örneğe dayandırılabilir ve ileri
sürülebilecek örnek, fikrin somut yansımalarından herhangi biri olabilir. Örnek bir önceki temel veya yardımcı fikrin
kapsamında olmak zorundadır. Örneklendirmekten amaç fikrin delillendirilmesi ve somutlaştırılmasıdır. Şu örneklere
bakın;
a) "O insan hep güzel sözler söyler. (Örneğin)Bir defasında tüm topluluğa çalışmasının önemini anlatıyordu.
(Örneğin)Onu bir keresinde heyecanla çocukları teşvik ederken gördüm vs.
b) "Bazı kuşların verdikleri sesler insanlara müzik gibi gelir. Örneğin bülbülün bahçedeki ötüşü, kekliğin vadilerdeki
bağırışı harika bir senfoniyi andırır."
Anlaşılır Anlatım Kullanın;
Amacınız anlaşılmak olduğuna göre edebi sanatlardan uzak durun (Bunun istisnaları vardır.) Mecaz bazen çok
çarpıcıdır ama en büyük tehlikesi herkes tarafından farklı algılanabilmesidir. Dili kullanma biçimimizin anlaşılırlık
derecemizi etkileyen çeşitli faktörleri vardır. Bu faktörleri aşağıda sıralıyoruz:
- Bilinen kelimeleri kullanın; bir doktorun tıp terminolojisiyle gerçekleştirdiği anlatımını ancak doktorlar anlayabilir.
Hukuk dergisinde hukuk terminolojisi kullanılarak yapılan anlatım genel halka hitap etmez. Konuştuğunuz kişilerin
bildiklerini tahmin ettiğiniz kelime veya ibareleri kullanmanız çok önemlidir.
- Tam ilgili kelimeyi kullanın; kelimelerin kapsamları farklıdır. Her kültür ve birey aynı kelimelere farlı anlamlar
verebilir. Örneğin: "Bizim gelip gittiğimiz, seviştiğimiz bir insandı " derseniz, altı çizili kelimeniz nasıl anlaşılır.
"Sevişmek", karşılıklı birbirini sevmek, arkadaşlık, dostluk, kardeşlik, muhabbet anlamına geldiği gibi başka
anlamlara da gelebilir. Burada önemli olan bazen sözlük anlamı da değil dinleyicinin verdiği anlamdır.
Düşünceleri Canlandırın
Aktardığınız fikirlerin dinleyicilerin zihinlerine yerleşmesi son derece önemlidir. İnsan beyni yeni bilgileri somut
olgulara çeviremezse, yani canlandıramazsa kavrayamaz. Her zihin aldığı mesajı sürekli canlandırır, resme, sese,
kokuya, tada, dokunsal bilgiye çevirir ve kavrar. Konuşmacı bu konularda dinleyiciye yardımcı olduğunda çok etkili
olacak, verdiği mesaj bir çırpıda zihinlerde yerleşecektir.
Biz dış dünyayı algı organlarımız vasıtasıyla algılıyoruz. Beş duyu organımızdan aldığımız her mesaj hafızamızda
var olan benzerleriyle karşılaştırılması sonucunda benzerlik bulunduğunda kavrama gerçekleşmiş olur. Bu süreç
yoğun bir zihin aktivitesi gerektirir. Dolaysıyla dinleyici bu yoğunluğun altına girmek istemeyebilir veya istese de
sonuca çabucak ulaşamayabilir. Şu halde biz fikirleri ve bilgileri ne kadar somutlaştırabilir ve canlı hale getirebilirsek
o kadar kapsamlı anlaşılır hale gelebileceğiz. Amerika Birleşik Devletlerinde Richard Bandler tarafından geliştirilen
Sinir Dili Programlama Tekniği bu duyuların özellikle üçü üzerinde odaklaşmaktadır. Düşünce ve kavrama
sürecimizde en fazla kullanılan bu üç duyu görme, işitme ve dokunma duyularıdır. Ancak biz bunların yanı sıra koku
ve tat duyusuna da değineceğiz.
Görsel Canlandırma Yapınız:
Görsel canlandırma bilgiyi resme hatta filme çevirebilme ve bu resim veya filmi tanımlayabilme yeteneğidir. Bu
tanımlama yapılırken resmin büyüklüğü, içindekilerin renkleri, resmin hareket yönü gibi unsurlara değinilebilir. Görsel
canlandırmaya ilişkin teorik anlatımı kısa tutarak konuyu örnekler yoluyla anlamayı tercih edelim ve aşağıdaki
örneklere bakalım:
a) "İnsan vücudunda binlerce kilometre uzunluğunda bir damar şebekesi vardır."--(daha görsel yapalım) "İnsan
vücudundaki damar ağları örümcek ağlarından çok daha karmaşıktır."--(daha görsel yapalım) "Vücudumuz o kadar
çok damarlarla kuşatılmıştır ki bu damarları uç uca getirip ip yapsaydık Dünyanın etrafını üç defa sarabilirdi."
b)"Atomun çekirdeği merkezinde bulunur. Bu çekirdeğin etrafında elektronlar süratle dönerler. Aradaki mesafe ve
boşluk ise 10-15'tir." (daha görsel yapalım) "Atomların merkezinde bulunan çekirdek ile çevresinde dolaşan
elektronlar neye benzer biliyor musunuz? Dünya ve diğer gezegenleri bir atomun elektronları olarak düşünse idik
Güneş bu atomun çekirdeği olurdu. Bu atomun elektronları ile çekirdeği arasında mesafe ise Güneş ile en uzak
gezegen olan Plüton arasındaki mesafe olurdu."
Görsel canlandırmada renkleri ve boyutları da kullanabiliriz.
Renk-- "Çocuğun yüzü kararmıştı"-- "Çocuğun yüzü kazan karı gibi simsiyah olmuştu."
Renk--İnanılmaz derecede güzel gülüyordu"-- "Tüm çiçeklere baksam, bembeyaz, sapsarı, kıpkırmızı çiçeklere...
Onun gülüşündekine benzer bir güzelliği göremezdim."
Boyut-- "Elleri çok büyüktü."-- "Elleri bir fil kulağı gibi büyüktü."
Boyut-- "Adamın boyu çok uzundu."-- "Adam o kadar uzun boyluydu ki insanlara bakarken sanki karıncalara
bakardı."
İşitsel Canlandırma Yapınız:
İşitsel canlandırmada ses unsuru kullanılır. Sesin şiddeti, geliş yönü, yapısı gibi unsurlar sesin canlandırılmasına
yardımcı olan faktörlerdir. Bu arada sesleri bilinen seslerle ilişkilendirebildiğimiz ölçüde onları kavrayabilmekteyiz.
İnsanlar, kalın, ince, titrek, düz, dalgalı, şiddetli, zayıf,kesintili, fısıltılı ses türlerini bilirler. Bu arada uzaktan, yakından
gelen, kulağının arkasından, burnunun ucundan gelen, yansıyan şeklinde de sınıflandırmalar yapılabilir. Ayrıca
sesler daha önce duyulmuş bilinen seslerle ilişkilendirildiğinde gök gürültüsü, aslan kükremesi, bomba patlaması gibi
somutlaştırmalar da oluşturulabilir. Aşağıdaki örneklere bakalım:
a) "Adamın sesi çok yavaş çıkıyordu--Adam sinek vızıltısı gibi konuşuyordu."
b) "Öyle bağırdı ki hepimiz irkildik--Aslan gibi kükreyince hepimiz irkildik"
c) "Öyle gürültü yapıyorlardı ki uyuyamadım--sanki kulağımın arkasında davul çalıyorlardı. Uyuyamadım."
Dokunsal Canlandırma Yapınız:
Dokunsal canlandırmada dinleyicinin dokunma duyusuna hitap edilir. Bildiğimiz dokunma duyuları arasında, kesici,
delici, batıcı, yakıcı, ısıtıcı, soğutucu, dondurucu, titreşimli, yapışkan, emici, sert yumuşak, ağır, hafif, okşayıcı,
üfleyici gibi özellikler yer alabilir. Bu dokunsallık algılarına dayalı olarak insanların zihinlerinde yerleşik somut duyular
vardır. Aşağıdaki örneklerde dokunsallık kullanımlarının kavrayışımızı nasıl desteklediğine dikkat edelim:
a) "Elleri çok yumuşaktı.-- Elleri pamuk gibi yumuşaktı."
b) "Burnum az kalsın soğuktan donacaktı.---Burnum soğuktan donup buz gibi dağılacak sandım."
c) "Adam işkence altında inliyordu.--Adam öylesine işkence çekiyordu ki sanki etleri bıçakla lime lime doğranıyordu."
Kokusal Canlandırma Yapınız:
Bu alanı nadiren kullanmayı tavsiye ediyoruz. zira insanların kokuları değerlendirme biçimleri çok farklı olabilmekte,
birisinin sevdiği bir koku diğerini tiksindirebilmektedir. Yine de ortak olarak paylaşılan belli başlı koku imajları vardır,
örneğin herkes çürük yumurtadan tiksinir. Kokular genellikle çiçeklere dayanılır, gül, leylak, menekşe, zambak gibi
kokular bilinir. Bunlar keskin ve hafif olarak sınıflandırılabilirler. Bu arada çeşitli kokuların yoğrulmasıyla üretilen
parfümleri ancak kullanıcıları veya onları sık sık koklamak durumunda olanlar tanıyabilirler. Yine küf, bozulmuş et,
yemek, çürümüş bir beden gibi unsurlar çoğunlukla aynı veya benzer şekilde tanınırlar. Kokuyu kullanırken
dinleyicilerin sizinle ortak düşündüğünden emin olmalısınız. Aşağıdaki örneklere bakalım:
a) "Dişlerini temizlemeyen insan ağzında çürüyen yemek kırıntılarından nasıl tiksinmez!"
b)Çok sigara içen insanı öpmek sigara küllüğünü yalamaktan beterdir."
c)O çocuğun saçlarını koklarken tüm gülleri, zambakları hatta menekşeleri koklar gibi oluyorum."
Tatsal canlandırma Yapınız:
tat alma duyusu açısından insanların ortak yönleri azdır ama ortak yönleri çoğunlukla keskindir. Bu duyu az
kullanılma imkanına sahiptir ama doğru kullanıldığında çok etkileyici olabilir. İnsanlar acı, tatlı, eksi, tuzlu, mayhoş,
yakıcı gibi tatları bilir ve bunları az ve çok olmak üzere sınıflayabilir. Ayrıca bu tat türlerini çeşitli yiyeceklerle
ilişkilendirebiliriz: Bal, biber, limon, tuz, erik... Bunların dışında tat duyusunu psikolojik olarak etkileyen faktörler
vardır ki bunlar bizim etkili iletimimizde asıl kullanabileceğimiz faktörlerdir. İnek etinin tadı ile köpek etinin tadı
arasında fazla bir fark olmadığı halde yemeye kalksanız dehşetli bir fark görürdünüz. Hayvanların yediği yonca ile
semiz otu arasında fazla bir tat farkı olmadığı halde yonca yemeğe kalksanız tiksinirsiniz.
Bu konuda en çarpıcı ve tek örneği Kur'an-ı Kerim'den verelim. Kur'an "gıybet" etmenin ne kadar kötü bir davranış
olduğunu anlatırken tat alma duyumuzu kullanır. Ayette gıybet edenlere ondan nefret ettirmek için şöyle denir:
"Ölmüş olan kardeşinizin etini yemeyi nasıl seversiniz?"
Takip Dikkatini Koruyun
Dinleyicilerinizin sunduğunuz düşünceleri kavramaları için öncelikle sizi dinleyebilmelerini sağlamalısınız.
Araştırmalar 150 kelime/dakika hızla söz söyleyen bir konuşmacının sözlerinin yaklaşık yarısının dinleyiciler
tarafından "dinlenmediğini" göstermektedir. Bu durum dinleyicinin dikkatinin konuşma boyunca uyanık tutulmasının
çok önemli olduğunu göstermektedir. Çünkü ancak dikkat korunursa söylenen sözlerin fikir değeri ve anlamı dinleyici
kitle tarafından algılanabilecektir. Dikkatin korunmasının temel yolu monotonluğun-tekdüzeliğin kırılmasından geçer.
Aşağıda kullanabileceğimiz örnek taktikler verilecektir.
Eylem Sorusu Sorun
Dinleyicileri beli bir davranışa hemen orada devam ettiğinizde ortama aktif olarak katılmalarını sağlarsınız. Bu
durumda herkes herkesin aktif katıldığı bir ortamda ne söylediğinize özellikle dikkat etmek zorunda kalırlar.
Örneğin topluluğunuza hitaben: "Acaba aramızda kaç kişi başarılı bir geleceği hayal ediyor? Bu saygıdeğer
insanların ellerini görebilir miyim?... Aramızda kimler 30 yaşın üzerindedir?.... Bugün ne konuşacağımı kaç kişi
merak ediyor?...." Bu tür sorulara herkes el kaldırarak cevap vermeyebilir ama herkes dikkat kesilerek cevap verir.
Bir Nesne Gösterin
Dinleyicilere elinizde tuttuğunuz bir nesneyi gösterebilirsiniz. Salona dikkat etmelerini veya kendilerini incelemelerini
isteyebilirsiniz. Bakışları ve dikkatleri sizin istediğiniz noktaya yönelecektir.
Örneğin konuşma esnasında "Şu elimdeki saati görüyor musunuz?... Bu saat her bir saniyesi önemli olan
zamanımızı sayıyor?... Şu elimdeki kağıtlara bakın! Bunlarda size anlatacağım "başarının sırrı" yazıyor... Sevgiden
ve gönül birliğinden söz ediyorduk. Şurada bir araya gelen muhteşem topluluğa bakın!"
Sorular Sorun
Konuşma esnasında soracağınız sorular dalgınlıkları yok eder. Sorular iki tip olabilir: Bir yandan cevabını zaten
hemen ardından vereceğiniz konuyu soru halinde ifade edebilir ve dinleyicilerinize yöneltebilirsiniz. Diğeri ise aşırı
ısrar etmemek şartıyla dinleyicilerden "bilgi" gerektiren herhangi bir sorunun cevabını isteyebilirsiniz.
Örneğin Türkiye'de erozyon tehlikesi hakkında bilgi vereceksiniz "Değerli dostlar" Türkiye'nin her yıl ne kadar
toprağını kaybettiğini biliyor musunuz? Her yıl erozyon nedeniyle Kıbrıs kadar toprağımız denize akıyor? Kıbrıs için
az mı şehit vermiştik?... Dünya nüfusu hızla artıyor. Dünyanın en kalabalık ülkesi hangisi biliyor musunuz
arkadaşlar?..."
Dinleyicilerinizi takip edin:
Dinleyicileri dikkatle izleyin. Konuşurken doğrudan dinleyicilere bakın, gözlerinizin üzerlerinde dolaşmasına izin
verin. Topluluk üzerinde en küçük bir hareketi veya donukluğu fark edeceksiniz. Dinleyenlerle ilgili dolduğunuz ve
onları takip ettiğiniz ölçüde onlar da sizinle ilgilidirler ve sizi takip ederler. Onlara donuk bakarsanız size öyle
bakarlar. somurtursanız somurturlar, gökyüzüne bakarsanız gökyüzüne bakarlar. Onların sizi takip etmelerini
istediğiniz kadar onları takip ediniz.
Anlattığınız Konuya İlgili Olun:
Konunuzu çok önemseyin. O sözü söylemek çok önemlidir. Önem canlılığınızı ve dikkatini arttırır. Çok değerli bir
bilgi veriyorsunuz. Siz verdiğiniz bilgiyi ne kadar önemsiyorsanız o kadar önemseme etkisi yayarsınız. Konuya
ilgisizseniz yüz hatlarınız donuktur. Duygularınız parlak yansımaz. ilgili olan yüzde hatlar belirgin değişimlere uğrar.
Bunun bir diğer anlamı da heyecandır. Konunuza heyecanla ilgi duyduğunuzu göstermelisiniz.
Ses Monotonluğunu Kırın
Konuşma bir müziktir: Hep aynı notaya dokunursanız bir süre sonra bıktırırsınız. Notalar ve notaların zamanları
sürekli değişmeli ve bu değişim kişiye özel bir besteye dönüşmelidir. Sesin kullanımındaki monotonluğu yok etmekte
kullabileceğiniz teknikler aşağıda belirtilecektir.
Vurguyu Yayınız:
Özellikle fark edilmesini istediğiniz kelimeleri yavaşlayarak, hece hece vurgulayarak veya vurguyu yayarak
seslendiriniz. Örneğin: "Eminim, Tekrar ediyorum. ba--şa--ra--bi--li--riz!... Zaaalim! Bu adam zaalim!... Oluuur hem de
öyle olur ki!..!"
Duraklar Oluşturunuz:
Çok önemli bir kelimeyi söylemeden önce ve sonra 3-7 saniye arasında ( süre duruma göre değişebilir) kısa duraklar
oluşturun. Sözden önce sözü sabırsızlıkla beklercesine bilinçli ve kontrollü susmanız dikkatlerin gelecek kelimeyi
beklemek üzere toparlanmasına, sözden sonra durmanız da söylediğinizin zihinlerde tekrarlanmasına yol açar.
Dinleyiciye bu suretle "şu mesaj çok önemli" demiş olursunuz. Örneğin: "Düşünmemekte ısrar ediyoruz....(dur)....
Ölüm var..(dur).. Öyleyse neden bu kısa hayat sermayesini tembelce ve faydasız işlerle yok ediyoruz... Başarının
sırrını merak ediyor musunuz?.....(dur)... alın teri... (dur) Sadece çalışan insanlar başarıyor ve daha çok çalışan daha
çok başarıyor.
Ses Tonunuzu Değiştiriniz:
Ses tonu yükselme alçalma arasında değişeme uğratılmalıdır. Duyulabilir olmak şartıyla fısıltıya kadar inilebilir. Ton
yükseltildiğinde ise bağırma izlenimi oluşturulmamalıdır. Sürekli yüksek veya sürekli alçak ton hem monotondur, hem
de rahatsız eder. Ancak ton değişimi her defasında dikkatleri üzerine çeker. Örneğin: "(normal) Bu kadar üstün
insanlarız. Bunu biliyoruz. (alçalıyor) Ama şu halimize bakınız. Ya şu yardıma muhtaç insanlar. Ya şu sokaklara
mahkum bıraktığımız insanlar.(yüksek) İşte bizi utandırması gereken bu. Kendi varlığımıza ve onurumuza sahip
çıkmayışımız..."
Cümle Yapısını Değiştiriniz:
Aynı zaman kipinde, benzer yapıda veya eşit uzunlukta cümleler monotondur, can sıkıcıdır ve dikkati dağıtırlar. Çok
iyi bir konuşmacı düz-devrik cümleleri uygun bir sırada çok iyi kullanır. Zaman kipleri arasında sıçramaları, dili
geçmiş zamandan mişli geçmiş zamana, şimdiki veya gelecek zamana sıçrayarak çok iyi gerçekleştirir. Yine devamlı
uzun cümleleri veya çok kısa cümleleri art arda sıralamaz. Bunun yerine orta uzunlukta ve kısa cümleleri birbirleriyle
yoğurarak kullanır. Şu örneklere bakalım: "Hedefe ulaşmak istiyor musunuz? Zirveye çıkmak, mükemmel olmak...
Yüzlerce insan başarmıştır. Siz de başarabilirsiniz. Kendinize gelin sadece. Hedefinizi kalbinize yazın. Emin olun ki
her şeye hedefinizden bakmaya devam ettiğiniz sürece başarı merdivenine tırmanmaya devam eden siz olacaksınız.
Konuşma Hızınızı Değiştiriniz:
Sabit hız da bir monotonluk nedenidir. Ancak çok yavaş ve çok hızlı konuşmalar stres oluştururlar, takip edilemezler.
Zaman zaman normal konuşma hızınızın altına inmeniz ve üstüne çıkmanız monotonluğu kırar. Ortalama konuşma
hızı dakikada 150 kelime civarındadır. Konuşma esnasında hızınızı 120-170 kelime/dakika arasında değişime
uğratabilirsiniz.
ÖZET
1.Düşüncelerin alt yapılarını ve nedenlerini anlatın. Amacınız izleyenlerin aynı düşünce sonucuna ulaşmalarını
sağlamak olsun. Örnek olaylarA ve bilgilere dayalı olarak yardımcı fikirleri sayın ve ana fikre dinleyenlerin ulaşmasını
sağlayın.
2.Anafikri kendi fikriniz gibi savunmak yerine onları dinleyicilerinizin kendi buldukları fikirlere dönüştürmeye çalışın.
3.Her zaman bir ana fikriniz olmalıdır. Her cümlenizin bu ana fikirle ilişkisini mutlaka kurmalısınız. Eğer ilişkiyi
koparırsanız dinleyici de ana fikirden kopacaktır.
4.Destek fikirlerinizin mantıklı olmasına, sebep- sonuç ilişkileri açısından kabul edilebilir olmasına dikkat etmelisiniz.
5.Otoritelere dayanmayı ihmal etmemelisiniz. Otoritelerin kaynak olarak açıkça belli edilmesi inandırıcılığı
arttıracaktır.
5.Örneklendirme çok önemli. Zihinlerde duyusal olarak görüntülenebilmesi için mutlaka örneklere başvurun.
6.Anlatımınız dinleyenlerin kültür ve bilgi düzeyine uygun olmalıdır. Bilinmeyen terimlerle anlatım yapmayacaksınız.
7.Görsel işitsel veya dokunsal canlandırma yaparak düşüncelerinizin daha iyi anlaşılmasını sağlayın.
8.Dikkatli takip edilmeyi sağlayın. Dinleyicilerin dikkatlerini uyanık tutun. Bunun için: Eylem sorusu sorun, bir nesne
gösterin, sorular sorun, dinleyicileri izleyin, konunuza ilgili olun, konuşma monotonluğunu kırın, vurguyu yayın,
duraklar oluşturun, ses tonunuzu değiştirin, cümle yapısını değiştirin, konuşma hızınızı değiştirin.
Konuşmaların Planlanması
Toplum karşısında söz söylerken sözün planlı olması anlaşılmak ve etkili olmak için zorunludur. Çok önemli bir
konuşmanın en önemli bölümleri başlangıç ve sonuç bölümleridir. Burada konuşmayı "giriş-gelişme-sonuç" olmak
üzere üç bölümde ele alalım ve bu bölümlerin ayırıcı özellikleri üzerinde duralım:
Söylemeye Başlarken
Kısalık:
Giriş çok kısa olmalı, bir kaç cümleden oluşmalı ve hemen konuya girilmelidir. Konuyla doğrudan ilgili olmayan
sözlerle başlamakla tüm konuşmayı mahvedersiniz.
İlginçlik:
Giriş cümlesi, ilk cümle mutlaka ilgi çekici hale getirilmelidir. Basit bir olay bile ilgi çekici hale getirilebilir. Konuşmaya
başladığınızda sizi dikatle dinlemeyenler daha sonra hiç dinlemezler. Dinleyicilerin dinlemeye en hazır oldukları an
sizi ilk gördükleri andır.
İlgilendirmek:
Söyleyeceğiniz söz dinleyicilerinizi mutlaka ilgilendirmelidir. Bu ilgiyi ilk cümlelerinizde kurabilmelisiniz. Bunun
insanların genelinin ilgilendiği bir olayı anlatarak başlayabilirsiniz. bir tasvir yapmak, bir nesne göstermek, bir sual
sormak, büyüklerin b-sözlerini hatırlatmak, konuşu beklenmedik şekilde canlandırmak ilk anda ilgiyi çekmeyi
sağlayacak başlama taktikleri arasında düşünülebilir.
Dikkat Çekicilik:
İlk sözlerinizi dikkat çekecek şekilde planlamalısınız. Bunun için söze bir tasvirle, benzetmeyle, bilinen bir büyüğün
sözleriyle başlayabilirsiniz. Bir soru sorabilir, bir nesne gösterebilirsiniz.
Samimiyet:
Girişte fazla resmiyetten veya aşırı samimiyetten(laubalilik) kaçınmalısınız. dinleyicilerle içten, olgun ve samimî bir
dostluk kurulmalıdır.
Gelişme Bölümü
Fikir Uyumu:
Gelişme boyunca söyleyeceğiniz her söz ilk baştaki ana fikrinizle uyum içinde ve onu destekleyici olmalıdır.
Başından beri söylediklerinizle ilgisiz fikirleri kesin olarak atmak gerekir.
Fikir Ortaklığı:
Konuşma boyunca en sık kullanacağınız kelimeler ortak olarak paylaştıklarınız olmalıdır. Paylaşmadığınızı
düşündüğünüz fikirleri paylaştıklarınızdan sonra vermelisiniz.
Bilgi Verin:
Slogan ifadelerden kaçınmalısınız. Zihinleri yıkamıyorsunuz veya kafalara düşünceleri çakmıyorsunuz.
Dinleyicilerinizin sonuçları kendilerinin bulmalarını sağlayın. Bunun için sonuca vardıracak şekilde fikirlerinizi
sıralamalısınız. Fikirleri dinleyenlere mal etmelisiniz.
Sonuçta:
Önceden Planlayın:
Son bölümü ve hatta özellikle son cümlenizi mutlaka önceden planlamalı ve en çarpıcı cümleyi bulmalısınız. Son
sözünüzü söymlediğiniz an yeni sözler söylemeye hazır olduğunuzu, aslında çok dolu olduğunuzu hissettirdiğiniz
andır. Dinleyenlerin aklında son söylediğiniz cümle ile kalacaksınız.
Bitişi Söylemeyin:
Dinleyicilere sözünüzün bittiğini söylemeyin. Uygun bir veda ile ayrılabilirsiniz ama sözünüzün kalmadığını
söyleyemezsiniz.
Doruk Noktasında Durun:
Sözünüzün bittiği nokta tam bir doruk noktası olmalıdır. Heyecanları zirveye taşıdığınız noktada son sözünüzü
söylemelisiniz. Doruk noktası bir şiir okunarak, güldürücü veya duruma göre ağlatıcı bir söz söylenerek, kompliman
yapılarak , taltif veya övgü ile, büyük bir insanın sözüyle tamamlanabilir.
Özetleme Yapın:
Sonuçta söyleyeceğiniz sözler baştan beri ileri sürdüğünüz düşüncelerin özetini taşımalıdır. Gelişme boyunca tüm
anlattıklarınız sonuçta iki cümlede özetlenebilmelidir.
Harekete Davet Edin:
Sözlerinizin işe yaramasını ve daha sağlıklı şekilde dinleyicileri etkilemesini istiyorsanız sonucunuz aynı zamanda
bir eylem davetini içermelidir. Anlattıklarınızın gerektirdiği bir eylemi onlarla birlikte yapmaya davet ediyorsunuz.
ÖZET
1.Konuşmanızın giriş bölümü kısa olmalı, ilginç olmalı, dinleyenleri ilgilendirici olmalı, dikkat çekici olmalı,
samimi olmalıdır.
2.Konuşmanızın gelişme bölümü baştan sona fikir uyumu taşımalı, dinleyenlerle ortak fikirler taşımalı, bilgi
verici olmalıdır.
3.Sonuç bölümü önceden planlanmalı, bitiş söylenmemeli, doruk noktasında durulmalı, özetleme içermeli,
harekete davet içermelidir.
Hazırcevaplılık, her ortamda, her soruya anında cevap verebilme, söylenecek söz bulamadığınızda bile ortamı ölüm
sessizliğinden kurtaracak cümleleri oluşturabilme yeteneğidir.
Etkili bir iletişimci olmak istiyorsunuz. Fikirlerle dopdolusunuz. Konuşmaya kalktığınızda tüm cümleleriniz bir edip
veya şairin satırları gibi vecizeye benzemeyebilir. Konuşma sırasında her cümlenin kelimelerinin bile anlam
zenginliğinin bir parçası olması sağlanamayabilir. Bu noktada asıl önemli olan duraksamadan konuşmaya devam
edebilmektir. Çoğu zaman öyle sorularla karşılaşırsınız ki bir anda ne söyleyeceğinizi şaşırabilirsiniz. Oysa
hazırcevaplılık yeteneğini kazandığınızda hiç bir zaman sözün altında kalmazsınız. Beklenmedik çıkışlarınızla
insanları şaşırtabilir ve çıkışlarınızla hayran bırakabilirsiniz. Dahası derin bilgiye sahip olmadığınız konularda bile
konuşabilmek sayesinde her kesimden veya fikir gurubundan insanla sohbet ortamı kurabilirsiniz.
Çoğu zaman bilgi sahibi olmadığımız konularda söz söylemek zorunda kalabiliriz. İçerik yönünden boş sözler
söylesek de "duraksamadan söyleyebilmek" sayesinde tüm tehlikeleri aşabiliriz. Konuşma sırasında söyleyecek söz
bulamayarak durakladığımızda tüm imajımızı zedeleriz. Boş da olsa söyleyebileceğimiz mantıklı sözler bizi utançtan
kurtaracaktır.
Unutmamamız gereken bir gerçek var: Konuşmak için insanların huzuruna çıktığımızda insanlar da dinlemek için
bizlere yönelirler. O anda hepimiz başarılı konuşmayı arzulamaktayız. Daha da iyisi bizi dinlemekte olanlar da
başarılı olmamızı arzulamaktadırlar. Eğer biz utanç verici bir duruma düşersek dinleyenler de bu utançtan nasiplerini
almakta ve onlar da utanmaktadırlar. Şu halde konuşacağımız zaman başarılı olmamızı içtenlikle bekleyen insanlara
sevgiyle yönelmeli ve başarılı olmalıyız.
En önemli sorunumuz söyleyecek sözden mahrum kalmamız değildir. Pek çok şey biliyoruzdur. Ama "Boşluk
doldurma cümlelerini kullanmayı bilmiyorsak" tüm söyleyeceklerimiz bir kaç cümlede bitiverir. Duraklarız, tıkanırız ve
artık tüm konuşmamız tahrip olur. Cesaretimizi yitirdiğimizde diğer fikirlerimizi ifade etmeye fırsatımız kalmaz.
Aşağıdaki alıştırmalar ayak üstü düşünürken aralıksız hazırcevap verebilecek bir yetenek geliştirmemize
yarayacaktır. Lütfen bu çalışmaları istendiği gibi yapınız. Ayrıca bulduğunuz her fırsatı benzer alıştırmalar için
kullanınız.
ÖZET
1. Tek bir kelimeden yola çıkarak uzun konuşmalar yapabilmelisiniz.
2. Fikir boşluğu doğduğunda arayı içerik yönünden boş da olsa ilgili sözlerle doldurabilmelisiniz.
3. Şaşırtıcı sorulara, altında kalmayacağınız kısa olmayan cevaplar verebilmelisiniz.
ALIŞTIRMA: HAZIRCEVAPLILIK
1. Aşağıdaki her bir kelimeyi okuyun ve hemen ardından okuduğunuz kelimeyi içerisinde barındıran bir cümle
oluşturunuz. Cümlelerinizin 6 kelimeden küçük olmamasına dikkat ediniz.
Örnek: "Kalem" - Kalem olmasaydı binlerce kitabın yazılması mümkün olamayacaktı.
Kuş
Fasulye
Cam
Elma
Tabak
Kelebek
Patlıcan
Salatalık
Defter
Telefon
Radyo
Çocuk
Pamuk
Bahar
Kırmızı
Hırsızlık
İdam
Burun
Tırnak
Sağlık
Sevgi
Bağırmak
Zıplamak
Melek
Cami
Sadakat
Bayrak
Şerefli
Dağılmak
Rehber
Makine
Mutluluk
Bağlantı
İçerik
Soyut
2. Simdi söz söyleme süremizi bir dakikaya çıkaracağız. Aşağıda göreceğiniz kelimeler üzerinde birer dakika
konuşacaksınız. Duraklama yapmamaya dikkat ediniz. Düşünce akışınız yavaş işliyorsa başlangıçta zaman
kazanmak için yavaş bir hızla konuşacaksınız.
Örnek: "Sevgi"- Sevgi üstüne çok şey yazılmıştır. O, insanın kalbinde olan en saygıdeğer duygu. Sevmek ve
sevilmek ne güzel. Bir çocuğu sevmek, bir çiçeği sevmek, işi, eşi, aşı sevmek. Hayat sevgi üstüne kurulmuş. Yunus
ne güzel söylemiş: "Yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü". Bana göre sevebilen insan olmak büyük olmaktır.
Hepimiz de büyük olmak istemiyor muyuz? O zaman sevgiyi neden ihmal edelim. Sevgi mutluluktur. Mutluluk
uğrunda ne günlerimizi aç kalarak feda etmeye hazırızdır. Ne geceler uykusuz bırakır bizi sevgi. Oysa sevgi bir
bakıştır. Bir gülüştür. Bir soluyuştur sevgi. Ciğerlerimize her soluyuşta sevgi dolar. Arzularsak tüm hücrelerimizin
sevgiyle dolabildiğini görürüz." Şimdi sıra sizde:
Bayram
Ay
Kalp
Fedakarlık
Kahvaltı
Burun
Çiçek
Çocuk
Işık
Müzik
Kitap
Başara
Mikrofon
Elbise
Kir
Bahar
Hayranlık
Merak
Temizlik
Yağmur
3. Aşağıda size çeşitli sorular yöneltilmiştir. Bu sorulara en az 30 kelimeden oluşan cevaplar vermelisiniz. Sorunun
cevabı için tek bir kelime yeterli olsa bile cevabınızı mutlaka gerektiği kadar uzatmanız gerekmektedir.
Örnek soru: En çok sevdiğiniz kişi kimdir?
Örnek cevap: Benim Selim isminde bir arkadaşım var. Hayatımda tanıdığım en vefakar, en iyiliksever insan o. Onu
gördüğüm zaman mutlu oluyorum. Böyle bir arkadaşı kim sevmez. En çok sevdiğim insanın o olduğunu
düşünüyorum.(31 kelime)" Şimdi sıra sizde:
-Güzel konuşma kursuna katılmaktan memnun musunuz?
-Sizce yarın yağmur yağacak mı?
-Kursa giderek başarılı olma yolunu öğrenmemiz mümkün mü?
-En çok hangi özelliğinizden gurur duyuyorsunuz?
-Mecbur kalsanız çocuğunuzu döver miydiniz?
-Hiç kimsenin sizi sevmediğini söylüyorlar. Doğru mu bu?
-Rahmetli Turgut ÖZAL'ı hatırlıyor musunuz?
-Hiç nefret ettiğiniz bir öğretmeniniz oldu mu?
-Bir akşam aç kalmak pahasına elinizdeki parayı bir kitaba verir miydiniz?
-Sabahları erken kalkar mısınız?
-İskender kebabı hangi lokantada yersiniz?
-Niçin tavuk eti yemiyorsunuz?
-İradenizi nasıl kuvvetlendirdiniz?
-Gözleriniz neden bu kadar güzel?
4. Konuşmayı Kaldığı Yerden sürdürebilmelisiniz. Aşağıdaki örnekte iki farklı fikrin arası boş bırakılmıştır. Konuşmacı
sizsiniz. önce bir fikir veriyorsunuz ve ardından bu fikri örneklendireceksiniz. Ancak örnek aklınıza gelmiyor. Örneği
hatırlayıncaya kadar kaldığınız cümleye paralel, yeni fikirler içermeyen dolgu cümleleri kullanacaksınız. Arada en az
beş cümle kullanmaya dikkat ediniz. İlk örnek sizin için hazırlanmıştır:
a) Ben biliyorum insan cevabı çok arzularsa rüyasında bile cevabı bulabilir. (Fikir kesintisi: Örneği hatırlamadınız ve
boşluğu dolduruyorsunuz.)
Arzuladığınızda ne olur? Arzunuz bir türlü zihninizden gitmez. Arzu duygudur. Hep gözlerinizin önünde dolaşır. Öyle
ki her zaman arzunuzu düşünürsünüz. Rüyanızda bile arzunuz aklınızda dolaşır. Adeta arzu insanın hücrelerine
kadar vücuduna işlemiştir. Arzunuzdan kalbiniz titrer. "Ah bir şu cevabı bulabilsem" dersiniz. Yemek yerken arzu
kafanızdadır. Yolda yürürken hep o arzuyu düşünürsünüz. Sonunda cevabı rüyanızda görürsünüz...
(Devam)Bunun en ilginç örneğini Elias Howe yaşamıştır. Dikiş makinesini keşfetmek için bıkmadan çalışmış,
arzulamış durmuş ve sonunda rüyasında kendisini yakalayan yamyamların mızraklarının ucunu gördüğünde hemen
fikir kendisine doğmuştur. Bu rüyadan sonra tezgahının başına geçmiş ve dikiş makinesini tamamlamıştır.
b) Bir yetim çocuğun başını okşasanız ona neler kazandırabileceğinizi biliyor musunuz? (Fikir akışı koptu siz
doldurun)
(Devam) Yetim çocuğun kendine duyacağı güven sayesinde çalışma azmi, zekası ve başarısı gelişecektir.
c) Aya ilk kim ayak basmıştı biliyor musunuz? (Fikir akışı koptu siz doldurun)
(Devam) İşte Ay'a ilk ayak basan Neal Armstrong olmuştu.
d) Size dün buraya gelip çok çalışmamız gerektiğini söyleyen kadının adını söylemek istiyorum. (Fikir akışı koptu siz
doldurun)
(Devam) O kadının adı Halime Yazgan'dı.
e) Huzurlarınıza hangi konuda söz söylemek için çıktığımı biliyor musunuz? (Fikir akışı koptu siz doldurun)
(Devam) Sizinle "zekanın gelişiminin önemi" konusunda konuşmak için buradayım.
f) Benim kaç yaşında olduğumu merak ediyor musunuz? (Fikir akışı koptu siz doldurun)
(Devam) Belki de tahmin ediyorsunuz; ben tam 31 yaşındayım.
Güzel ve etkili konuşmada diksiyon (söyleniş-telaffuz-pronounciation) yani seslerin doğru çıkarılması son derece
önemlidir. Fonetik bilgisi seslerin çıkarılışını inceler. Diksiyon ise buna ek olarak daha geniş bir kapsamda, ses
organlarının doğru sesleri çıkarabilecek şekilde eğitilmeleri üzerinde odaklanır. Bu yönüyle diksiyon önemli ölçüde
fonetiğe dayanır. Ancak biz bu bölümde konunun fonetik yönü üzerinde ayrıntılı durmayacağız.
Türkiye'de seslerin çıkarılmasında yörelere göre farklılık vardır. Ancak güzel seslendirmede daha çok İstanbul ağzı
esas alınır. Seslerin gerektiği gibi çıkarılabilmesi için ses aletlerinin- gırtlaktan başlayarak dil, dudaklar, çene ve
buruna kadar tüm ses aletlerinin eğitilmesi gerekir. Bu çerçevede aşağıda çeşitli alıştırmalar yer alacak.
Alıştırmaları yaparken ses çıkışlarını netleştireceğiz. İyi boğumlanma yani heceleri netleştirerek seslendirebilmek
için dudak tembelliğini ortadan kaldırmamız gerekir. Sesleri ses organlarını abartılı kullanarak çıkaralım. Aşağıdaki
doküman dört bölümden oluşmuştur: Birinci bölüm ses organlarının eğitimine ilişkin alıştırmalar; ikinci bölüm, sesli
harflerin çıkarılışı; üçüncü bölüm sessiz harflerin çıkarılışı ve kullanımını anlatmaktadır. Dördüncü bölüm ise sesli ve
sessiz harflerin cümle içinde karışık şekilde kullanımına ilişkin alıştırmalardan oluşmaktadır.
Bu alıştırmalarda verilen örnek cümle veya hecelerin bıkmadan ısrarla tekrar tekrar seslendirilmesi gerekir. Bu
çalışma sürdürüldükçe seslerin ağızdan akarcasına çıkmaya başladığını, başlangıçtaki zorlanma veya tutukluğun
ortadan kalktığını göreceksiniz.
Diksiyon sesin güzel çıkmasını ve sözlerin doğru seslendirilmesini amaçlayan sanatın adıdır. Diksiyon bu yönüyle
ses ve söz üzerinde odaklanmıştır. Sözün içeriğinin kodlanması yani etkili iletişim diksiyon sanatının dışında kalan
bir konudur. Ancak konu üzerinde oluşturulan eserlerde bir karmaşanın mevcut olduğunu da itiraf edelim.
Kitabınızın diksiyon bölümünde diksiyonun temel öğeleri üzerinde durulmuştur. Bu öğeler söyleniş-fonetik,
boğumlanma, vurgu, durak ve ulamadan oluşmaktadır. Fonetik seslerin doğru çıkarılmasıyla ilgilenen bir alandır.
Boğumlanma, seslerin birbiri ardına tam ve tok şekilde kaybolmadan çıkarılması alanıyla ilgilenir. Vurgu,
söylemedeki monotonluğun kırılmasını sağlayan, her dilde kendine özgü gelişen bir telaffuz konusudur. Yazı
noktalaması ve duraklarıyla konuşma noktalaması veya durakları birbirinden farklı olabilmektedir. Durak bölümü, bu
sorunun çözümünü amaçlamaktadır. Ulama çalışmalarına gelince, bu çalışmalar kelimeler arasında uyumlu geçişler
sağlamayı amaçlamakta ve dilin doğal kurallarından yararlanmaktadır.
Söyleniş-Fonetik
Söyleniş bölümünde sesli ve sessiz harfleri ayrı ayrı inceleyeceğiz. Türkçe'de 8 adet sesli ve 21 adet sessiz harf
vardır. Sesli harfleri "ünlü", sessiz harfleri de "ünsüz" kelimesiyle tanımlayacağız. Türkçe'mizdeki ünlüler "a, e, ,ı, i, o,
ö, u, ü"den oluşur. Ünsüzler ise "b, c, ç, d, f, g, ğ, h, j, k, l, m, n, p, r, s, ş, t, v, y, z" den oluşur. Söyleniş bölümünde
ünlü ve ünsüz harflerin fonetiğini öğreneceğiz. Aşağıda konular hem anlatılmış hem de gerekli alıştırmalar birlikte
verilmiştir.
ALIŞTIRMA: FONETİK
Ünlüler
A
Konuşma dilimizde birbirinden ayrı söylenen iki (a) vardır. Bunlardan biri (kalın a) diğeri de (ince a) dır. Her iki (a)
bazen uzun, bazen kısa okunabilir. Bu iki (a) yı söylerken birbirinden ayırt etmek için (ince a) nın üzerine şu ( ^ )
işareti koyarak gösterelim.
Kalın A
Şu şekilde söylenir: Dil doğal duruşunu değiştirerek ortaya doğru biraz yükselir, dudaklar hareketsiz, yanaklar
gevşek ve çeneler açık. aaa aaaa aaaa
Elâlem ala dana aldı ala danalandı da biz bir ala dana alıp aladanalanamadık. Akrabanın akrabaya akrep
etmez ettiğini. Ağlarsa anam ağlar, kalanı yalan ağlar.
İnce A
(Kalın a) ya oranla daha ileriden söylenen bir ünlüdür. Dilimize geçen yabancı kelimelerden gelmiştir. Bu kelimelerin
başında, ortasında ve sonunda bulunur. Örnek: lâla, lâstik, hâl. hâlbuki, lâf, lâkırdı, lâle, lâl, kâse, lâle, lânet,
lâzım, kâzım, kâtip gibi.
Lâla lâtif lâleli lâmbasını lâcivert lâke lâvabodan nâzik, nâdide şefkâte verdi.
Uzun A
Bunu da (â) şeklinde gösterelim :
Önek: Nâne, nâdir, nâme, câhil, câhit, seyahât, sâdık, sâbit, kâtil, nâzik târih, mâvi, hâttâ, hârf, dikkât, şefkât,
kabahât, sıhhât, nâmus, nâne, nâsihat,
E
Konuşma dilimizde birbirinden ayrı söylenen iki (e) vardır. Bunlardan biri (açık e) diğeri de (kapalı e) dir. Bu iki (e) yi
söylerken birbirinden ayırt etmek için (kapalı e) nin üzerine şu (') işareti koyarak (açık e) den ayıralım. eee eeee
eeee
Açık E
(Açık e) şu şekilde söylenir: Çeneler (a) ünlüsünde olduğu gibi, dil ileri doğru yükselir. Kelime başında, ortasında ve
sonunda bulunur. Örnek: Eş, sen, sene- Edebi edepsizden öğren: Ekmeği ekmekçiye ver, bir ekmek de üste
ver: Evlinin bir evi, evsizin bin evi var. - Bir elin nesi var, iki elin sesi var. - Sen dede ben dede bu atı kim
tımar ede.
Kapalı E
(Kapalı e) şu şekilde söylenir: dudak kenarları kulaklara doğru biraz yaklaşıp çeneler hafifçe sıkılır.
Gece penceredeki benekli tekir kedi tenceresindeki eti yedi.
Şu şekilde söylenir: Çıkış noktası damağın arka kısmındadır. Dudakların köşesi kulaklara doğru açılır. Dil damağın
arkasına doğru toplanarak dar bir geçitten havayı bırakır. Dilimizde (ı) ünlüsü kelime başında, ortasında ve sonunda
bulunur. Örnek: Isı, ıslık, ılıcalı ıııı ııı ııııı
- Ihlamuru ısıt: Tıkır tıkır: Mırıl mırıl: Şıkır şıkır. Yığın yığın, kıpır kıpır, gıcır gıcır, ıslak ıslak, pırıl pırıl, fırıl fırıl,
zırıl zırıl.
İ
Şu şekilde söylenir: Çıkış noktası damağın ön kısmındadır. Dudakların köşesi kulaklara doğru açılır, dil damağın iki
yanına dayanarak dar bir geçitten havayı bırakır. Kelime başında, ortasında ve sonunda bulunur. Örnek: İz, dil, izci
iii iiiii iiiii
İki dinle bir söyle- iki el bir baş içindir.
Dilimizde süresi uzun olan (i) lere rastlanır:
İcat, biçare, bitap, bitaraf, veli, fenni, fiziki, cani, hayati, nihai, fuzuli, deruni
O
Konuşma dilimizde kalın ve ince olmak üzere iki ayrı O vardır.
Kalın O
Çeneler açık, dudaklar birbirine yakındır ve ağız içi yuvarlaktır. Kelime başlarında sık rastlanır. Örnek: Ot, ova,
ocak, olmak, ordu, oda, orman, ortak, bando, banyo, biblo, bono, fiyasko, tango, solo, fono, foto, radyo,
stüdyo, şato, tempo, vazo, Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz. oooo oooo ooo
İnce O
Biraz daha ileriden daha az yuvarlak yapılarak söylenir.
Lobutları loş locasında notalıyan normâl lort losyoncusunun lokantasında nohutları lokumlarla karıştırdı.
Ö
Çeneler ve dil (açık e) ünlüsünde olduğu gibidir. dudakların alt ve üst köşeleri birbirine yaklaşıp ağız küçük bir
yuvarlak gibi olur. (ö) ünlüsü çoğunlukla kelime başında bulunur. ööö ööö öööö
Örnek: öbek, öc, ödenek, ödünç, ödeşmek, ödev, öfke, öğrenmek, öğrenim, öğretim, öğünmek, öğüt, ökçe,
öksürük, örs
- Ölenle ölünmez. - Ölüm kalım bizim için. - Önce düşün. sonra söyle. - Öfkeyle kalkan zararla oturur.
U
Konuşma dilimizde birbirinden ayrı söylenen iki (u) vardır. Bunlardan biri (kalın u) diğeri de (ince u) dur.
Kalın U
Çeneler açık, dudaklar birbirine iyice yaklaşık ve ağız tam bir küçük yuvarlak olur. Örnek: Uç, ucuz, uçak, uçurum,
uykucu, ulu uuu uuu uuu
Unkapanı uğradığı uğursuzluktan upuzun uzandı.
İnce U
(Kalın u) ya oranla daha ileriden söylenir. Ünlüsü çoğunlukla yazıda (ü) ünlüsü ile gösterilir. Örnek: Rûya, rûzgâr,
hûlya, gûya, lûzûm, lûtfen, lûgat, nûr, nûmara, Nûri,
Gûya Hûlya rûyasında Lûtfi'ye nûmaralı nûtuk söyliyerek lûtfetmiş.
Ü
Çeneler ve dil (açık e) ünlüsünde olduğu gibidir. Dudakların alt ve üst köşeleri birbirine iyice yaklaşır ve büzülür. (ü)
ünlüsüne dilimizde kelime başında, ortasında ve sonunda sık rastlanır. Örnek: Üç, üçgen, üçlü, üçüz, üflemek,
ülker, ülkü, ün, ünlem, ünlü, üreme, ürkek ,ürpermek, üzüm, üstün, üşenmek, ütü üüü üüü
- Üzüm üzüme baka baka kararır. -Ülker üzüntüden üzüm üzüm üzüldü. -Ürümesini bilmeyen köpek, sürüye
kurt getirir.
Ünsüzler
B
Dudakların birleşip açılmasıyla meydana gelir. Kelimenin başında veya ortasında bulunur. Kelime başında örnek:
Baş, boş, bıçak, biber Kelime sonunda (p)ye dönüşür. Örnek: Kitap, kap, hesap, çorap. Ancak kelime sonunda
ünlü bulunursa eski konumuna döner: Örnek: Kitabı, dolabı, kabı, hesabı
Gerçekte (p) ile biten kelimeler ise değişmezler. Örnek: sap-sapı, çöp-çöpü, top-topu, tüp-tüpü, küp-küpü,
kulp-kulpu, hap-hapı,
Bi Be Ba Bo Bu Bö Bü Bı Bip Bep Bap Bop Bup Böp Büp Bıp
Bil Bel Bal Bol Bul Böl Bül Bıl Bir Ber Bar Bor Bur Bör Bür Bır
Bit Bet Bat Bot But Böt Büt Bıt Bis Bes Bas Bos Bus Bös Büs Bıs
Babasının benekli bıldırcını bitişik bostanda böceklerden bunalarak büzüldü.
C
Dişler birbirine yaklaşık, dil ucu dizlerin ön kenarına yayılmış, alt çene aşağı düşerek çıkar. Örnek: Cam. caba,
cacık, coşkun, cömert, cüce, cümle. Kelime sonunda (ç) olur.
Ci Ce Ca Co Cu Cö Cü Cı Cip Cep Cap Cop Cup Cöp Cüp Cıp
Cik Cek Cak Cok Cuk Cök Cük Cık Cit Cet Cat Cot Cut Cöt Cüt Cıt
Cambaz Cevat cılız cimri coşkunla cömertliğe cumbada cüret ettiler.
Ç
C harfinden biraz daha sert olarak çıkar. Çıkış biçimi aynıdır.
Çi Çe Ça Ço Çu Çö Çü Çı İç Eç Aç Oç Uç Öç Üç Iç
Çip çep Çap Çop Çup Çöp Çüp Çıp Tiç Teç Taç Toç Tuç Töç Tüç Tıç
Piç Peç Paç Poç Puç Pöç Puç Püç Pıç Şiç Şeç Şaç Şoç Şuç Şöç Şuç Şüç Şıç
Çardaklı çeşmedeki çırak, çiçekleri, çorbanın çöreğini ve çuvalları çürüttü.
D
Dilin damağın ön kısmına üst diş köklerine dokunmasıyla çıkarılır.
Örnek: Dam, dal, dar, dış, diş, dadı, dede, deney,-demir,
Kelime sonunda (t) olur. Yalnız anlamlan ayrı olup söylenişleri benzeyen bir kaç kelimeyi birbirinden ayırmak için (d)
olarak yazılır. Örnek: Ad (isim), at (hayvan), od (ateş), ot (bitki), had (derece), hat (çizgi)
Di De Da Do Du Dö Dü Dı Dip Dep Dap Dop Dup Döp Düp Dıp
Dik Dek Dak Dok Duk Dök Dük Dık Dit Det Dat Dot Dut Döt Düt Dıt
Dir Der Dar Dor Dur Dör Dür Dır Diz Dez Daz Doz Duz Döz Düz Dız
Davulcu dede dışarlıklı dikişçiyi dolandırırken dönemecin duvarından düştü.
F
Üst kesici dişler alt dudağın üstüne dokunup açılmasıyla çıkarılır. Dilimizde çoğunlukla kelime başında, pek seyrek
olarak da ortasında ve sonunda bulunur. Örnek: Fal, fil, fakat, falaka, falanca, faraş, felek, ferman, fasafiso,
federasyon, felâket, felç, fevkalâde, frak, fitre, film·, fayans, fötr, fonojenik, futbol, füze
Fil Fel Fal Fol Ful Föl Fül Fıl Fit Fet Fat Fot Fut Föt Füt Fıt
Fip Fep Fap Fop Fup Föp Füp Fıp Fif Fef Faf Fof Fuf Föf Füf Fıf
G
Dil sırtının damağın gerisini, bir de damağın daha ön kısmını kapatmasıyla meydana gelir. Örnek: Gaga, gagalamak,
gam, galiba, gar, garaj, gargara, gazete, gelincik, göçmen, gölge, gönye, görev, güzellik.
(G) ünsüzünün iki çıkış noktası vardır. İnce ünlülerle damağın ön kısmından çıkar. Örnek: Gâh, gel, gör, git, gûya,
güç. Kalın ünlülerle damağın gerisinden çıkar. Örnek: Gar, gıcık, gocuk, guguk, gibi.
Gi Ge Ga Go Gu Gö Gü Gı Gik Gek Gak Gok Guk Gök Gük Gık
Gip Gep Gap Gop Gup Göp Güp Gıp Gif Gef Gaf Gof Guf Göf Güf Gıf
Gil Gel Gal Gol Gul Göl Gül Gıl Gir Ger Gar Gor Gur Gör Gür Gır
Galip Geyvede gır gır giden gocuklu göçmen gururluya güldü.
Ğ
Dilimizde varlığını ancak kendinden evvel gelen ünlünün süresini uzatmakla hissettirir. Kelime başında bulunmaz, iki
ünlü arasında ise ikili ünlü meydana getirir. Örnek: Boğaz-boaz, doğal -doal, yoğurt - yourt
Konuşma dilimizde bazan y ve v seslerine döner. Örnek: Eğer-eyer, diğer-diyer, soğuk-sovuk
Ği Ğe Ğa Ğo Ğu Ğö Ğü Ğı Ğir Ğer Ğar Ğor Ğur Ğör Ğür Ğır
Ğip Ğep Ğap Ğop Ğup Ğöp Ğüp Ğıp Ğil Ğel Ğal Ğol Ğul Ğöl Ğül Ğıl
H
Bir soluk harfi olup ağzın (kalın a) ünlüsünü çıkardığı durumla meydana gelir. Örnek: Habbe, haberci, haber,
hacamat, hacı, hacıyatmaz, hadde, hademe, hafız, hafif, hafta, hakiki, hakir, hâlbuki, hallac, hassâs, hece, hımhım,
hipnotizma, hokkabaz, hulâsa, hulyalı, hüner, hücum, hücre, hüviyet,
Hi He Ha Ho Hu Hö Hü Hı Hih Heh Hah Hoh Huh Höh Hüh Hıh
Hip Hep Hap Hop Hup Höp Hüp Hıp Hit Het Hat Hot Hut Höt Hüt Hıt
Hil Hel Hal Hol Hul Höl Hül Hıl Hir Her Har Hor Hur Hör Hür Hır
Habeş hemşire hırkalı hizmetçi hoppa hödüğe hurmaları hürmetle sundu.
J
Dişler birbirine, dil sırtı da katı damağa yaklaşır, havanın dil ortasından sızmasından meydana gelir. Örnek: Jale,
Japon, jandarma, jambon, jelâtin, jeoloji, jeolog, j jest, jilet, jübile, jüri.Halk arasında (j) ünsüzünün (c) olduğu görülür.
Örnek:Japon- Capon, jandarma - candarma, panjur = pancur, jurnalcı = curnalcı,
Ji Je Ja Jo Ju Jö Jü Ji Jij Jej Jaj Joj Juj Jöj Jüj Jıj
Jir Jer Jar Jor Jur Jör Jür Jır Jil Jel Jal Jol Jul Jöl Jül Jıl
Jip Jep Jap Jop Jup Jöp Jüp Jıp Jis Jes Jas Jos Jus Jös Jüs Jıs
Japon jeolog jiletini jurnalıyle jüriye verdi.
K
Dil sırtının damağın gerisini, bir de damağın daha ön kısmını kapatmasıyla meydana gelir. İnce ünlülerle damağın ön
kısmından kalın ünsüzlerle ise arka kısmından çıkar. Örnek1: Kel, kir, kör, kâtip kâhya, Örnek2: Kaba, kaya, kaçak,
kadastro, kadın kadife, kalp, kal
Ki Ke Ka Ko Ku Kö Kü Kı Kik Kek Kak Kok Kuk Kök Kük kık
Kil Kel Kal Kol Kul Köl Kül Kıl Kir Ker Kar Kor Kur Kör Kür Kır
Kip Kep Kap Kop Kup Köp Küp Kıp Kit Ket Kat Kot Kut Köt Küt Kıt
Kara ketenlik külahlı kuş kara kediyi yedi
L
Dil ucu damağın ön kısmına(lale), bir de daha gerisine(olay) dayanır, hava dilin yanlarını titreterek sızar. Örnek:
lâbirent, lâboratuvar; lâcivert; lâçka, lâdes, lâf, lâkap, lâhana, leylâk, leziz, limon, lise, litografya, liyakat, löca, lödos,
lökanta, lokma, lökomotif, lösyon, löş,
Li Le La Lo Lu Lö Lü Lı Lil Lel Lal Lol Lul Löl Lül Lıl
Lir Ler Lar Lor Lur Lör Lür Lır Lip Lep Lap Lop Lup Löp Lüp Lıp
Lit Let Lat Lot Lut Löt Lüt Lıt Lin Len Lan Lon Lun Lön Lün Lın
(L) ünsüzü bazı kelime ortalarında ve sonlarında kaybolur, Örnek: Nası şey = nasıl şey, kak ordan = kalk ordan, Adi
konuşmada (r) ünsüzünün (l) olduğuna sık rastlanır. Buna (Leleşme) denir.Önek: Birader-bilâder, Berber-belber,
servi - selvi, serbest = selbes, bâri = bâli, diye= diyelek, kerli ferli = kelli felli, zemberek -zembelek, merhem -
melhem, terlik = tellik, amerikan = amelikan
M
Dudakların birleşip açılması ve damağın hafif alçalmasıyla meydana gelir. Dilimizde kelime başında, ortasında ve
sonunda bulunur. Örnek: Maalesef, macera, maç, madalya, maalmemnuniye, maarif, modern, mücevher, madenî,
manzume, müzakere, mütemmim
Mi Me Ma Mo Mu Mö Mü Mı Mip Mep Map Mop Mup Möp Müp Mıp
Mir Mer Mar Mor Mur Mör Mür Mır Mil Mel Mal Mol Mul Möl Mül Mıl
Min Men Man Mon Mun Mön Mün Mın Mim Mem Mam Mom Mum Möm Müm Mım
Muhallebici melankolik Mısırlı Mirza modern mösyöyle Muradiyede müzik dinledi
N
Dilin damağın ön kısmına, diş köklerine dayanıp açılmasıyla meydana gelir: Dilimizde kelime başında, ortasında ve
sonunda bulunur. Örnek: Nasır, nadan, nadide, nafaka, nafile, naftalin, nakil, nakit , nal nalbant, namaz, namus,
nankör, narin, narkoz, nâsihat, nâzım, nazik, nesir, nezaket, nilüfer, nisan
Ni Ne Na No Nu Nö Nü Nı Nip Nep Nap Nop Nup Nöp Nüp Nıp
Nil Nel Nal Nol Nul Nöl Nül Nıl Nir Ner Nar Nor Nur Nör Nür Nır
Nim Nem Nam Nom Num Nöm Nüm Nım Nin Nen Nan Non Nun Nön Nün Nın
Namlı nane nini nini naneleri numaraladı
P
Dudakların birleşip açılmasıyla ve açılma sırasında dışarıya hava fırlamasıyla meydana gelir. Dilimizde kelime
başında, ortasında ve sonunda bulunur. Örnek: Paça, paçavra, paket, pala, palamut, panorama, pansiyon,
pantolon, papatya, paragraf, paramparça, paraşüt, paratoner, parazit, patinaj, pedagoji, plak, plaka, plan,
planör, politika, porselen, porsiyon, program, projeksiyon, protesto, psikoloji,
Pi Pe Pa Po Pu Pö Pü Pı Pip Pep Pap Pop Pup Pöp Püp Pıp
Pil Pel Pal Pol Pul Pöl Pül Pıl Pir Per Par Por Pur Pör Pür Pır
Pit Pet Pat Pot Put Pöt Püt Pıt Pis Pas Pos Pus Pös Püs Pıs
Palavracı peltek pısırık pişkin poturlu porsuk pulcu püskürdü.
R
Dil ucunun yukarıdaki kesici dişlere yakın noktayla meydana getirdiği kapağın bir çok defa açılıp kapanmasıyla
meydana gelir. Kelime başında bulunan (R) kolay söylenir. Fakat kelime sonlarındaki (R) ünsüzlerine önem
verilmezse anlaşılması güç olur. Örnek: Rabıta, radyatör, radyografi, rahat, roket, raket, ramazan, randevu
raptiye, rol, reçete, rehber, rehin, rejisör, rakip, reklâm, rekor, repertuvar, reverans, rezonans, riyakâr,
romatizma, rota, rozet, röportaj, rûya, rûzgâr,
Ri Re Ra Ro Ru Rö Rü Rı İr Er Ar Or Ur Ör Ür Ir
Rir Rer Rar Ror Rur Rör Rür Rır Tir Ter Tar Tor Tur Tör Tür Tır
Fri Fre Fra Fro Fru Frö Frü Frı Gri Gre Gra Gro Gru Grö Grü Grı
Radyolu ressam Ramis Rasimin romanıyla röportaj yaptı
S
Dudaklar açıktır, dilin ucu alt diş köklerine yaklaşır ve hava dilin arasından tonsuz olarak sızar. Dilimizde kelime
başında, ortasında ve sonunda bulunur. Örnek: Sap, saat, sabah, sabotaj, saman, servis sıska, seksek senaryo,
stüdyo, spiker, smokin, hassas, kasa gibi...
Si Se Sa So Su Sö Sü Sı Sil Sel Sal Sol Sul Söl Sül sıl
Sir Ser Sar Sor Sur Sör Sür Sır Sis Ses Sas Sos Sus Sös Süs Sıs
Siş Seş Saş Soş Suş Söş Suş Sış İsi Ese Asa Oso Usu Ösö Üsü Isı
Sandıklıda sepetleri sıralı simitçi sofrada sökülen sucukları süpürdü
Ş
Dişler birbirine, dil sırtı da katı damağa yaklaşır, hava dilin ortasından çıkar. Örnek: şantaj, şantiye, şafak, şahin,
şakşakçı, şimendifer, şimşek, şarapnel, şarjör, Şifre, şövale, şüphe, şölen,
Şi Şe Şa Şo Şu Şö Şü Şı Şil Şel Şal Şol Şul Şöl Şül Şıl
Şir Şer Şar Şor Şur Şör Şür Şır Şis Şes Şas Şos Şus Şös Şüs Şıs
Şiş Şeş Şaş Şoş Şuş Şöş Şüş Şış Şiz Şez Şaz Şoz Şuz Şöz Şüz Şız
Şamlı şemsek şimşir şafak şakşaklandı
T
Dilin damağın ön kısmına diş köklerine dayanıp açılmasıyla meydana gelir:. Dilimizde kelime başında, ortasında ve
sonunda bulunur. Örnek: Tabak, taban, tabela, tablet, tablo, talih, tarih, tapu, tatil, teklif, tekzip, telefon,
teleskop, televizyon, telgraf, temenni, tempo, temsil, tentene, tepki, terlik, termos, testere, transatlantik,
transformatör, trapez, titiz, tiyatro, tren, tribün, turp, turnike, tünel,
Ti Te Ta To Tu Tö Tü Tı Tik Tek Tak Tok Tuk Tök Tük Tık
Tir Ter Tar Tor Tur Tör Tür Tır Tit Tet Tat Tot Tut Töt Tüt Tıt
Tis Tes Tas Tos Tus Tös Tüs Tıs Tiş Teş Taş Toş Tuş Töş Tüş Tış
Tatar tepsici tıknaz titiz Tosun tömbekici tulumbacıyla tütün tüttürdü.
V
Üst kesici dişler alt dudağın üstüne dokunur. Dilimizde kelime başında, ortasında ve sonunda bulunur. Örnek: Vade,
vadi, vagon, vahşi, vakit, vantilâtör, vapur, varil, varis, vasiyet, velvele, vergi, vestiyer, vesvese,
Vi Ve Va Vo Vu Vö Vü Vı Viv Vev Vav Vov Vuv Vöv Vüv Vıv
Vil Vel Val Vol Vul Völ Vül Vıl Vir Ver Var Vor Vur Vör Vür Vır
Vis Ves Vas Vos Vus Vös Vüs Vıs Viş Veş Vaş Voş Vuş Vöş Vüş Vış
Velveleli vasi vesvese vadide vagon verdi
Y
Dil ortasıyla ön damak arasından çıkar. Dilimizde kelime başında ortasında ve sonunda bulunur. Örnek: Yaba,
yaban, yağmur, yalan, yamyam, yankı, yan, yarış, yaz, yaş, yangın, yayan, toy, çay
Yi Ye Ya Yo Yu Yö Yü Yı Yiy Yey Yay Yoy Yuy Yöy Yüy Yıy
Yil Yel Yal Yol Yul Yöl Yül Yıl Yir Yer Yar Yor Yur Yör Yür Yır
Yis Yes Yas Yos Yus Yös Yüs Yıs Yiz Yez Yaz Yoz Yuz Yöz Yüz Yız
Yalvaçlı yelpazeli yıldız yirmi yoksul yörükle yumurtalarını yükledi.
Z
Dilin ucu alt diş köklerine yaklaşır, hava dilin arasından tonlu olarak çıkar. Kelimelerin başında, ortasında ve
sonunda bulunur. Örnek; Zafer, zahire, zahmet, zakkum, zalim, zaman, zambak, zamk, zar, zarar, zarf,
zemzem, zenci, zerdali,
Zi Ze Za Zo Zu Zö Zü Zı Zip Zep Zap Zop Zup Zöp Züp Zıp
Zil Zel Zal Zol Zul Zöl Zül Zıl Zir Zer Zar Zor Zur Zör Zür Zır
İzi Eze Aza Ozo Uzu Özö Üzü Izı Ziş Zeş zaş Zoş Zuş Zöş Züş Zış
Boğumlanma
Ünlü ve ünsüz sesleri tam bir belirginlikte seslendirebilenler sağlam boğumlanma yaparlar. Boğumlanma
yeteneğimizin gelişmesi için ses organlarımızın zorlandığı tekerlemeleri bol bol seslendirmemiz sorumuzu
çözmemize yeterli olacaktır. Aşağıda önce ünlaler ve ardından ünsüzlerin esas alındığı tekerleme örnekleri
verilmiştir. Bu tekerlemeleri hatasız ve çok rahat okuyabilecek şekilde tekrar etmelisiniz. Boğumlanma yeteneğinin
gelişimi için her türlü metnin bol bol okunmasını tavsiye ediyoruz.
ALIŞTIRMA: BOĞUMLANMA
Ünlüler
(A) Abana'dan Adana'ya abarta abarta apar topar ahlatla ağdalı avuntucu ahmak Ahmet'in avandanlıklarını
aparanlardan Acar Abdullah ile akıllı Abdi akşam akşam bize geldi. Al bu takatukaları, takatukacıya takatukalatmaya
götür. Takatukacı takatukaları takatukalamam derse takatukacıdan takatukaları takatukalatmadan al getir.
(ı) Iğdır'ın ığıl ığıl akan ılıman ırmağının kıyıları ıklım tıklım ılgın kaplıdır.
(o) Okmeydanı'ndan Oğuzeli'ne otostop yap; Oltu'da volta at, olta al; Orhangazi'de Orhanelili Orhan'a otostopluk
öğret; sonra da Osmancıklı Osman'a otoydu, totoydu, fotoydu, dök!
(u) Uluborlulu utangaç Ulviye ile Urlalı uğursuz Ulvi uğraşa uğraşa Urfa'daki urgancılara uzun uzun, ulam ulam urgan
sattılar.
(i) Ibibiklerin ibiklerini iyice iyileştirmek için Istinyeli istifçi Ibiş'in istif istiridyeleri mi, yoksa, Iskilipli Ispinoz işportacı
Ishak'ın işliğindeki ibrişimleri mi daha iyi, bilemiyorum. İbişle Memiş, mahkemeye gitmiş, mahkemeleşmiş mi,
mahkemeleşmemiş mi?
(e) Eğer Eleşkirtli eleştirmen Eşref ile Edremitli Bedri'yi Eğe'nin en iyi eğercisi biliyorlarsa, ben de Ermenekli Erdem
Ergene'nin en iyi elektrikcisidir derim.
(ö) Özbezön'ün özbeöz Ödemişli öngörülü öğretmeni Özgüraslan ile Özgüluslan özellikle özerk ön öğretimde
öylesine özverili, övünç verici ve övgüye değer kişiler ki, hani tüm öğretim örgütleri içinde en özgün örnek onlardır
diyebilirim.
(ü) Ürdünlü ûnlü üfürûkçü Üryani, Ünye, Üsküdar, Ürgüp üzerinden ûlküdeşlerine üstüpü, üstübeç, üvez, üzûm,
üzengitaşı ve üzünç götürürken, Üveyik'ten ürûyerek, ûvendirelerini sürüyerek yürüyen ûçkağıtçı ütücülerin ürkûntü
ûreten ünü batasıca ünlemleriyle ürküverdi.
Ünsüzler:
(f) Farfaracı Fikriye ile favorili fasa fiso Fahri Fatsalı Fatma'yı görünce, fesleğenci feylesoy Feyyaz'ı, fındıkçı
Ferhunde'yi anımsayarak feveran ettiler. Felemenkte Felemenklerin Felemenkçe mi konuştuklarını düşûne düşüne
fertliği çektiler.
(p) Pohpohçu pinti Profesör pofur pofur pofurdayarak hınçla tunç çanak içinde punç içip pûlverizatör prospektüsünû
papazbalığı biblosunun berisindeki papatpa buketinin bu yanına bıraktıktan sonra pâlas pandıras Pülümürle
Pötürgeden getirdiği pörsük pötikare pöstekiyi Paluluların Pıtırcık pazarında partenogenes pasaparolası ile pertavsız
pervasız pervaz peysajını ve peronospora pestenkerani pestilini posbıyıklı pisboğaz pedegoga Pınarbaşında beş
etti.
(m) Marmara'daki Karmarisli mermerciler mermerciliği meslek edinmişler, ama Mamak'taki mamacılar
manyetizmacılıkla marmelâtçılığı meslek edinememişler.
(v) Vırvırcı Vedia ile vıdı vıdıcı Veli velinimeti vatman Vahit e vilâyette veda edip Vefâ ya doğru vaveylâsız, velevasız
velespitle volta vururlarken voleybolcu Vatran virtüöz Vicdanî ve Viranşehirli vatansever viyolonselist Vecibe ile
karşılaştılar.
(b) Babaeskili babacan Bahri Beberuhi Bedri ile bıyıksız bıçkıcı bıngıldak Bahir'in Bigadiç'teki bonbon bonmarşesine
varmışlar, o adadakilerin yüzlerine bön bön bakarak, büyülü büyük buhurdanlığı buğulu buğulu boşaltıp bomboş
bırakmışlar, sonra da Bodrumda gözden kaybolmuşlar.
(s) Sazende Şazi ile zifoz Zihni zaman zaman sizin sokağın sağ köşesinde sinsi sinsi fiskoslaşarak sizî zibidi Suzi'ye
sonsuz ve sorumsuz sorgun ederler. Sason'un susuz sazlıklarında badece soğanla sarmısak yetişebileceğini
söyleyen Samsunlu sebzecilerin sözüne sizler de sessizce ve sezgilerinize sığınarak inanabilirsiniz.
(ş) Şavşatlı Şaban, Şarkışlalı şipşakçı Şekip, Şişhaneş'den şeytankuşunu, şiş şiyeyi şişlemiş, şiye keşişe şiş demiş.
(ç) Çatalağzı'nda çatalsız Çatalcalı çatalcının çarpık çurpuk çalçene Çoruhluya çarptırmasına ne dersin? Çatalca'da
topal çoban çatal yapıp çatal satar, nesi için Çatalca'da topal çoban çatal yapıp çatal satar? Karı için Çatalca'da
topal çoban çatal yapıp çatal satar. Çarık çorap dolak, ben sana çarık çorap dolak mı dedim.
(l) Leyla ile Lalelili Lale'ye leblebi ile likör ikram etmiş. Lüpçüler,1ütfen lüzumlu lüzumsuz lakırdıları bırakın da lüzferle
rızk, rot, rop, rint, ring, ray, radyoaktivite nedir diye konuşun.
(z) Zonguldaklı Zaloğlu Zöhre'nin kızı Zühal zibidi Zeki'ye ziyafet zerketti.
(s, t, z) Sedat Tınaz'ın tasası suratsız teyzesine rastlama sezen sıska sülük tazısını tuz tortusu tütsüsüııe tutmasıydı.
(ş, s) Şu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, 0rtadaki soğuk su su şişesi.
(c) Cemil, Cemile, Cemal cumaları cilacı cüce Canip'in cicili bicili cumbalı ciltevinde cümbür cemaat cacıklı civcivle
cücüklü cacık yerler sonra da Cebecili cingöz coğrafyacının cinci ciciannesinin cırcırböceğini dinlerler. Ocak
kıvılcımlandırıcılarından mısın, kapı gıcırdatıcılarından mısın? Ne ocak kıvılcımlandırıcılarındanım, ne kapı
gıcırdatıcılarındanım.
(d) Dadaylı dadımın Dodurgalı düdük delisi dedesi diline doladığı dedbebeli dedim dedisiyle dırdırını dilinden
düşürüp de bir kez olsun doya doya düden diyemeden, düdenin dallara doldurduğu doyumlu yemişlerden doyasıya
yiyemeden darıdünyadan göçüp gitti.
(k -i-u) Kilisli kikirik kilimci Kilizmanda'ki kilitli kilisede kimliğini kimseye sezdirmeden kucak kucak kuskuslu
kuşkonmazı kukumav kuşuna, kişiliksiz kulağakaçan kirliğ kirloz kirpiye de Kuşadası'nın kuşhanesindeki kuşbaşlı
kuşbazla birlikte önce kişnişli kuşüzümünû, sonra da Kumla'nın kumlu kumlu kuşkirazını yutturmuş.
(k-ı-i) Kınıklı kılıbık kırpıntı Kıyasettin, Kırımlı kılkuyruk kıtmiri kıkır kıkır kıkırdatarak küskütük küçümen küfeci
külhaniyle külüstür Kürşat'ı külünklü küngür üstüne küttedek devirdi.
Kırıkhandaki kırıkçı kırçıl kargın kırgın kırıkçısı kırmızı kırda kıkır kıkır kıkırdayarak Kırımlı kıkırdakçının kızıl
kırlangıçlarını kışın kırlarda Kırgızlı kırpıntıcı kırışık Kırımtov'un kırıkkıraklarıyla besliyormuş.
(k-o-ö) Koca kokoz kokainman kokorozlana kokorozlana Kazablankalı kozmonota kök, kok, köken, kokot, kök
sökmek, kokoreç, kökmantar, köknar, köçekçe, körkandil, krematoryum, kösnüklük ne demek diye sormuş.
(y) Yalancıoğlu yalıncık yayladığının yahnisini yağsız yiyebilirse de yayladığının yağlı yoğurdundan, Yüksekova'nın
yusyumru yumurta yumurtlayan tavuklarından, bir de yörük ayranıyla yufkasından asla vazgeçemez.
(g) Güneyli girgin gammaz Galip Gavurdağı'nda güpegündüz galeyana gelmiş de Gülgiloğlu Gaziantepli gazup
gazinocuyu Gölköylü gitaristle birlikte Gümüşhane'ye göndermiş. Geçen gece Gemerek'ten Gediz'e gelen Gebzeli
gezginci gizemcilerden gitarist general Genzel, gençlere, gerçekdışılıkla gerçeklik dışı ilişkiler arasında ne gibi bir
geçerlilik gerçekliği olduğunu sordu.
(k, g) Galata kulesi kapısı karşısındaki kuru kahvecinin gıgısı çıkık, dişi kırık, kurbağa kafalı, karakoncolos kalfası
Hakkı karışıklığa getirip kahveye kavruk kakule kırığı kattı.
(h) Hahamhanede hahambaşı hahamı homur homur homurdanır görûnce, hemencecik heyecanlandı, hızlandı,
hoşnutsuz hırçın halhallarla halkaları, halatları hallaçlara verdi.
(b- p- d-y) Batı tepede tahta depo dibinde beytutet eden pullu dede tekkesinden matrut bitli Vedat, dar derede tatlı
duttan dürülü pide yutup pösteki dide dide dört ayda dört türlü derde tutuldu.
(b-p)Bir pirinci birinci buluşta bir inci gibi birbirlerine bağlayıp Perlepe berberi bastıbacak Bedri ile beraber Bursa
bağrına parasız giden bu paytak budala, basası topal Badi'den biberli bir papara yedi.
(b-d) Baldıran dalları ballandırmalı mı, ballandırılmamalı mı? Sonra o bala daldırılan baldıran dalları dallandırılmalı
mı, ballı dalla dallandırılmamalımı?
(t-d) Titiz, temiz, tendürüst dadım; tadını tattığı tere demetini dide dide dağıttı da hiddetinden hem dut dalında takılı
duran dırıltı düdüğünü öttürdü, hem de didine didine dedim dedi, dedim dedi dedi durdu.
(t-ç-s) : Ûstü üç taşlı taç saplı üç tunç tası çaldıran mı çabuk çıldırır, yoksa iç içe yüz ton saç kaplı çanı kaldıran mı
çabuk çıldırır? Üç tunç tas has kayısı hoşafı.
(t-k) AI bu takatukaları takatukacıya takatukalatmaya götür. Takatukacı takatukaları takatukalamam derse,
takatukacıdan takatukaları takatukalatmadan al gel.
(l-d-n) Elalem bir aladana aldı aladanalandı da biz bir aladana alıp aladanalanamadık.
(k-r) : Kırk kırık küp, kırkının da kulpu kırık kara küp.
(k-r-d) A be kuru dayı, ne kuru sarı darı bu darı a be kuru dayı?
(b-m-ş) : Ibiş'le memiş mahkemeye gitmiş, mahkemeleşmiş mi, mahkemeleşmemiş mi?
(d-l-t-r-k) Şu karşıda bir dal, dalda bir kartal; dal sarkar, kartal kalkar; kartal kalkar, dal sarkar. Dal kalkar, kartal
sarkar, kantar tartar. Şu karşıdaki kara kuru kavak, karardın mı ey kara kuru kavak, sarardın mı ey kara kuru kavak!
(s-k) Bu yoğurdu sarmısaklasak da mı saklasak, sarmısaklamasak da mı saklasak.
(m-y-l) Bu yoğurdu mayalamalı da mı saklamalı, mayalamamalı da mı saklamalı?
(b-ş-z) Sizin damda var beş boz başlı beş boz ördek, bizim damda var beş boz başlı beş boz ördek. Sizin damdaki
beş boz başlı beş boz ördek, bizim damdaki beş boz başlı beş boz ördeğe : siz de bizcileyin beş boz başlı beş boz
ördek misiniz demiş.
(d-p-k) Değirmene girdi köpek, değirmenci çaldı kötek; hem kepek yedi köpek, hem kötek yedi köpek.
Vurgu
Konuşma sırasında kelimelerin tüm heceleri aynı tonda ve aynı vurgu ile okunmaz. Tüm dillerde kelimelerin farklı
hecelerine vurgu yapılır ve bu vurgular konuşmanın doğallığını oluştururlar. Tek düze ve tek tonda çıkan bir
konuşma akışını düşünün. Bilgisayar makinelerine okutulan konuşma metinlerini dinlemişseniz bu vurgu
monotonluğunu açık bir şekilde gözlemlemişsinizdir. Her dilde kelimelere yapılan vurgu yerleri değişebilir. Burada
Türkçe'de vurguların yerleri konusunda bize yardımcı olacak bazı kuralları aktarıyoruz:
1.Her kelimenin bir hecesi üzerinde mutlaka ses baskısı (vurgu) vardır. Örneğin "heyecan" kelimesinde vurgu son
hecededir.
2.Türkçe'de kural olarak vurgular son hece üzerindedir. İstisnalar hariç kelimeye ekleme yapıldıkça vurgu son
heceye doğru kayar.
hece-- heceler-- hecelerde -- hecelerdeki
3. Bazen vurgu sondan önceki hecelerden birine yapılır. Bu tür istisna durumları aşağıda gösterelim:
--İlk heceye: İl, bölge, semt adları
İl: Ankara, Samsun, Erzurum, İzmir, Konya, Rize, Urfa, Paris, Sofya, Moskova
Bölge: Akdeniz, Marmara, Ege, Karadeniz
Semt: Dikmen, Çankaya, Etlik, Bahçecik, Topkapı
--Ortadaki hecelerden birine: İl, bölge, semt adları
Erzincan, Edirne, Trabzon, Sakarya, Denizli, Anadolu, Keçiören, Duşambe,
--Zarf ve bağlaçlarda ilk heceye:
Niçin, ancak, önce, sonra, ayrıca, yalnız, belki, henüz, ansızın, nasıl, hangi
--Türkçe kelimelerin aldığı bazı ekler vurguyu bir önceki heceye kaydırır. Bu ekler: " ce, le, me/ma, se/sa, im/sin"
"Sence, benimle, okuma, yazdırma, giderse, bilirsin"
4.Dilimizde bulunan Arapça- Farsça kökenli bazı kelimelerde uzun heceler vardır. Uzun seslerde istisna bir durum,
vurgu uzatılan hece üzerinde görünür. Bu kelimeleri öğrenmek gerekiyor. Bu uzatmalar kelimelerin başında,
ortasında veya sonunda olabilir. Bu kelimeler için genel bir kural yoktur. her birinin kendine özel bir vurgusu bulunur.
Bu kelimelerin uzatılan hecelerinin yerine göre vurgu başta, ortada veya sonda bulunur.
Vurgu başta: kâtil, câhil, sâmi
Vurgu ortada: teâmül, mukâbil, hazîne, mücâdele,
Vurgu sonda: Ziyâ, kat'î, denî, zekî, hafî,
5.Türkçe'de "ğ" her zaman, "y" ise bazı durumlarda vurguya benzer bir değişim oluşturur. "Ğ" ünsüzü bulunduğu
hecede kendinden önce gelen ünlünün uzatılmasına yol açar. Aynı uzatma durumu "y" için de geçerlidir. Söz konusu
uzatma seslendirmede vurgu gibi yansımaktadır.(yan yana iki ünlü uzatmayı belirtmek için kullanılmıştır.)
"Ğ" ünsüzü ile: yağmur= yaamur, öğretmen=ööretmen, öğle=ööle, ağabey=aabey, koğmak=koomak
"Y" ünsüzü ile: böyle=bööle, söylemek=Söölemek, öyle=ööle
6.Sert ve gürültülü çıkan bazı ünsüzler vurguyu bulundukları heceye taşırlar. Bunun için söz konusu ünsüzün
hecenin son harfi olması gerekir. Bu ünsüzler "ç, k, p, r, ş, z"
kaçtım, yokmuş, saptı, ordu, şaştı, ezdi
7. Abartı amacıyla kullanılan bazı heceler vurguyu kendi üzerlerine alırlar.
sımsıkı, koskoca, büsbüyük, büsbütün, bambaşka, binbir
ALIŞTIRMA: VURGU
1.Aşağıdaki şiirde kelimeler üzerindeki vurgulu heceler altı çizili -veya koyu olarak- olarak gösterilmiştir. Bu
vurguların özellikleri üzerinde çalışın ve ardından doğru vurguları yaparak metni okuyun.
HAYALİYLE CENNET OLDU BU BATAK
1)
Bir ızdırap verdin bana
İç dedin
Gözlerimden yudum yudum içmişim
Daracık dünyaya saçılmış kalbim
Saçlarımdan püfür püfür dumanlar
Tutam tutam, avuç avuç saçlarım
2)
Bir dağ yaptın yollarımda
Geç dedin
Tepe taklak, baş üstünde geçmişim
Zulüm kustu zalim mahluklar bana
Yüreğim kan, ciğerim alev alev
Parça parça, bölük pörçük yüreğim
3)
Duyguları tek tek dizdin yoluma
Seç dedin
İçlerinde sevgi vardı, kin vardı
Kan doldu gözlerim, kin doldu
Sevsem ateş, sevmesem bin bir ateş
Ezdi beni, yıktı beni aşklarım
4)
Ümitleri kapattın sımsıkıya
Suç dedin
Dağlar ördün aramıza, diken diktin
Delinmez dağ parçaları, aşılmaz bu yol
Ayaklarım delik deşik, kucağımda dağlarım
Yapayalnız, hüngür hüngür ağlarım
5)
Lanet ettim bu karanlık döngüye
Çık dedim
İç döngüler batak gibi, çıkılmaz
Al ellerim...Al kan olmuş yüreğim
Bana beni bilen tek Rabbim yeter
Hayaliyle cennet oldu bu batak
Rahmetinde sımsıcacık ellerim
Muhammed Bozdağ
2. Aşağıdaki metinde vurguları doğru tespit ederek metni okuyun.
"Dost FM artık internet ortamında 24 saat hizmetinizde. Orjinal dosyalarımızdan birini bu alanda dinleyebileceğiniz
"Düşünce Mühendisliği" oluşturuyor.
Programcımız Muhammed Bozdağ programlarında genellikle başarı teknikleriyle ilgili konularda odaklaşıyor. "Hoş
Seda", "Bismihi Subhanehu" gibi programlarından sonra programcımız yeni bir başarı programında sizinle buluşuyor.
Düşünce Mühendisliği
Biliyorsunuz, başarı önce düşüncede başlar. "İnsan ne düşünüyorsa odur." sözü neredeyse kanunlaşacak derecede
onay ve kabul görmüştür.
Peygamberimiz (s.a.v.) "Bir saat tefekkür bir sene nafile ibadetten hayırlıdır." derken düşünceye vurgu yapıyordu. "Akıl
etmez misiniz? Düşünmez misiniz?" gibi sorularla Kur'anın da bizi düşünmeye sevk ettiğini biliyoruz.
İşte bu programda Muhammed Bozdağ birer düşünce uzmanı olmamızı sağlamanın yollarını sunmayı amaçlıyor.
Düşünceye hakimiyetin bir anlamda düşüncenin mühendisi olmak anlamına geldiğini düşünüyor. Birbirinden ilginç
konularıyla "Düşünce Mühendisliği'ni" ilgilerinize sunmaktan sevinç duyuyoruz." http://www.dostfm.com sitesinden bir alıntı.
Durak
Söz söylemenin doğallığı çerçevesinde soluk alma ve duraklama yapılır. Soluksuz ve duraklamasız bir konuşma
monoton olduğu kadar anlaşılabilme eksikliği de doğurur. Metinlerin her bölümü, her ibare kendi içinde bir anlam
bütünlüğü taşır. bu anlam bütünlüklerinin açıkça birbirinden ayrılmaları ve birbirleriyle ilişkilendirilmeleri gerekir.
Okuduğumuz metinlerde durak yerleri çeşitli noktalama işaretleriyle gösterilir. Anlam blokları ".", ",", ";", ":", "-", "( )",
gibi işaretlerle gösterilirler. Bazı metinlerde noktalama işaretleri soluk alma ve duraklama için yeterli olabilir. ancak
genellikle konuşma dili ile yazı dili arasında belirgin farklar vardır. Yazı dilindeki durakların konuşma dilinde aynen
kullanılması anlaşılabilirliği zedeleyebileceği gibi pratik olarak da bu mümkün olamayabilir. Şu halde konuşma
sırasında metin akışına göre duraklar oluşturmak zorundayız. Bu duraklar
a) Çok kısa olabilir. Yapılan sadece duraklamadır. Soluk almıyorsunuz, çok kısa duraklıyorsunuz. "Sorun var, ama
çözüm de var." cümlesinde virgül işaretinden sonra duraklama yapılması gerekir. Ama bu duraklama o kadar kısadır
ki nefes almaya imkan tanımaz.
b)Biraz uzunca olabilir. Bu duraklamalarda soluma yapılmaktadır. Örneğin: "Biz kendimizi başarılı olmaya,
engellerimizi aşmaya adadık. Tüm gücümüzle büyük geleceğimiz için çalışmaya devam edeceğiz." Burada iki cümle
arasındaki durak biraz uzunca olan ve soluk alınan duraktır.
c)Soluma mümkün olduğu kadar gürültüsüz olmalıdır. Eğer nefesinizi tüketirseniz ani ve gürültülü solumak zorunda
kalırsınız. Özellikle mikrofon karşısında konuştuğunuzda solumanızın tüm gürültüsü dinleyiciler tarafından algılanır.
Soluma gürültüsü dinleyicilerinizi rahatsız eder, konuşmanızı sevimsizleştirir. Solumanın gürültüsüz olmasını
sağlamak için gerekli her imkanı kullanarak mümkün olduğu kadar sık ve küçük hacimli solumalar yapmamız gerekir.
İki önemli terimi iyi anlamalıyız:
Durak: Sadece durduğumuz, soluma yapmadığımız kısa aralardır.
Durak ve Soluk: Hem durduğumuz hem de soluduğumuz biraz daha uzunca olan bir aradır.
Aşağıda konuşma esnasında yapacağımız soluk noktalamalarına ilişkin kuralları veriyoruz:
1. Durak ve soluğun mutlaka gerekli olduğu durumlar:
a)Her paragraf arasında, bölüm başlarında sonlarında, bölümler arasında.
b)Tırnak içinde yazılan başkasına ait olan sözlerden önce ve sonra
Örnek: "Bana geldi, ---- "kendimi çalışmaya adadım."---- dedi.
c)Herhangi bir sorudan sonra veya cevaptan sonra
Örnek: Niçin daha çok çalışmayalım?---- İstersek bunu başarabileceğimizi biliyoruz.
Örnek: Çocuk zeki miydi dersiniz?---- Evet çocuk zekiydi.----Bunu biliyoruz.
2.Durak ve soluğun şart olmadığı ancak mümkün olduğu durumlar:
a) Çok kısa olmayan cümlelerin noktalarında:
İnsanlar heyecanla koşuşturuyorlardı.-- Bir yardımcı arıyorlardı.
b) : ve ; işaretlerinden sonra
Örnek: İki tür tembellik vardır:-- Bedensel tembellik ve zihinsel tembellik.
Örnek: Orada hayvanları görüyordum;-- kuşlar uçuyordu, tavşanlar zıplıyordu, çekirgeler ötüyordu.
c)İki kısa cümle "ve" ile bağlanırsa, "ve" den önce.
Örnek: Bütün gücüyle direnerek ayağa kalkmaya çalıştı --ve sonunda ayağa kalkıp yürümeyi başardı.
d)Cümle başında geçen bütün yön kelimelerinden sonra
"esasen, evvela, bana göre, o halde, çünkü, dolaysıyla, birinci olarak..."
Aslında, --ben de böyle güzel tablolar çizebilirdim.
O halde,-- neden üzerinize düşeni yapmıyorsunuz?
3.Aşağıdaki durumlarda sadece durak noktalaması yapılmalıdır. Soluk alınmaz.
a) Cümle uzunsa özneden sonra
Örnek:Okulumuz--güneşli günlerde üzerinde yürümekten zevk duyacağınız geniş bir yolun öteki ucunda bulunuyor.
b)Tekrarlanan şeylerin ilkinden önce
Örnek:Yıldızların-- Ay'ın, Güneş'in hep aynı mesajı verdiğini görüyorum.
c)Zıtlıkları ayırmak için
Örnek:Okuduğu roman değil-- hikaye kitabı.
d)Parantez veya iki virgül arasından önce ve sonra
Örnek: Bana gelip, --güya üzüldüğünü hissettirerek,-- özür diledi.
Elleriyle tanımaya çalışırken-- (gözleri görmüyor)-- bunun bir vazo olduğunu anladı.
4)Aşağıdaki durumlarda sadece durak noktalaması yapılması mümkündür.
a)aynı anlamı taşıyan art arda kelimeleri birbirinden ayırmak için
b)Bir kelimeyi diğerinden ayırmakta yarar varsa
ALIŞTIRMA: DURAK
1. Aşağıdaki metinde durak noktaları Û işaretiyle, durak ve soluma noktaları da Û Û Û işaretiyle gösterilmiştir. Bu
işaretleri dikkate almak suretiyle metni okuyun.
DÜNYA-İNSAN KOVALAMACASI
Dünya, Û bazen insanları hayattan bıktırır, Û derin ıstıraplara boğar. Û Û Û Yaşamaya küsmüş bir yığın
insan vardır çevremizde. Û Û Û
Yüzleri soluktur onların. Û Gülemezler. Û Û Û Kötü görünmemek için Û çevrelerine yansıttıkları
"gülümseyişlerinin" altındaÛ (nefesiniz yetmezseÛ Û Û ) gözlerinden acı ıstıraplar dökülür. Û Û Û Ve
dertleri kendi içlerindedir. Û Û Û Dış yüzlerinin durağanlığının aksineÛ iç dünyaları kar ve çamur yığıntıları
arasında eziktir; Û Û bitmek bilmez fırtınalarla savrulurlar, Û anaforlarla döner dururlar. Û Û Û
Dünyaya uzattıkları elleri koparılmıştır. Û Û Û Ruhlarının dağlar altında ezilmişliğini görmeye
dayanamazsınız . Û Û Û
Suphanallah... Û İnsanÛ kendi elleriyle yüklendiği bu kadar ağırlıkları çekebilecek kadarÛ dayanıklı mı
yaratılmış?.. Û Û Û
Geçenlerde İnebolu'nun fedakar insanlarından muhterem Rasim Sürav'ın huzur verici öğütlerini dinledim. Û
Û Û Büyük bir insandan Û güzel bir söz nakletti: Û Û Û "Dünyanın peşinden gitmedim. Û Dünya benim
peşimden geldi." Û Û Û
Dünya, Û peşinden koşmayanların peşinden koşarmış; Û (nefesiniz yetmezseÛ Û Û ) peşinden koşanları
da süründürürmüş ardından. Û Û Û Şu dünyaya ve hayata küsen insanlarÛ farkında olmadan "dünya" ve
"dünyalıklar" peşinde koşan insanlar olmasın... Û Û Û
Dünyayı elde edemeyenlerÛ ellerinden gelseÛ dünyayı bir kaşık suda boğmak isterler. Û Û Û Halbuki Û
ancak başkalarına değil Û Yaratıcına kul olana esir olur dünya. Û Dünyaya kul olanı daÛ esir gibi kullanır,
Û ezer. Û
Ne güzel söylemiş peygamber(asm): Û Û Û "Sen dünyada sanki garip imişsinÛ veya yolcu imişsin gibi bir
halde bulun." Û Û Û Şu dünyanın çirkin yüzüÛ kalplerden sökülüp atılabilseydi. Û Û Û Mecnun, Û kapalı
gözlerle Û Leyla'nın peşinden koşmayı bırakabilseydi. Û Û Û GerçekteÛ sevilmeye layık olanlarÛ
kalplerinin bir yarısını önce Û yaratıcılarına feda edenlerdir. Û Û Û Sevilmeye layık olabilenin sevgisini
kazanmak içinÛ çırpınır dünya. Û Û Û Dünyayı terk eden böyle bir sevgilinin ardından da Û gözyaşı
döker, Û suskunlaşır, Û garipleşir.
Garip olduğunu bilen yolcunun kalbi Û ebedi mekanına doğru ilerler. Û Û Û O zaman Û Jordan'ın dediği
gibiÛ Û Û "Nereye gittiğini bilen kişiye yol vermek içinÛ dünya bir yana çekilir." Û Û Û
Ya yaşamaya küsmüş, Û gülemeyenÛ soluk yüzlü insanlar... Û Û Û İnleyişleri acı verici. Û Û Û
GönülleriyleÛ garip bir yolcu olmayı kabullenmeyişlerine karşılıkÛ zorla, Û işkenceyle garipleştiriliyorlar.
Û Û Û
Bu zamandaÛ dünyanın peşinden gitmemek zor. Û Û Û "İnsan ruhundan dünyaya açılan menfezler" Û
çok büyük. Û Û Û Akıntısına kapınılan sel, Û topyekün "dünyeviliğe" taşıyor insanları. Û Û Û
Çare yine insanlarda gizli. Û Û Û "Dünyanın peşinde gitmedim. Û Û Û Dünya benim peşimden geldi." Û
Sözünde gizli. Û Û Û Dünyanın peşinden gitmekÛ kalbin önce dünyayaÛ ve içindekilere çevrilmesidir. Û
Û Û Dünyanın peşinden gitmemekÛ ya da dünyadan kaçmak sözüyleÛ (nefesiniz yetmezseÛ Û Û )
"dağdaki bir mağaraya sığınıp yaşamayı" Û kastetmiyoruz. Û Û Û Mağara da dünyadandır. Û Û Û
Dünyanın çirkinliklerinden kaçan, Û tüm ruhuyla Yaratıcısına açılanÛ ve O'na sığınan kimsedir. Û Û Û
Allah'ı sevenÛ elbette dünya ve içindekileri de sever. Û Û Û Çünkü Û Allah'ın sevgisine kavuşan Û
dünyanın da sevgilisi olur. Û Û Û
Böylesi zor mu geliyor? Û Û Û Gülemeyen, Û hayata küsmüş, Û soluk yüzlü bir insan olmak, Û (nefesiniz
yetmezse Û Û Û ) ruhları dağlar altında ezmek, Û kalpleri ihanetlere açmakÛ daha mı kolay? Û Û Û Biz
nedenseÛ yas tutmasını seven bir milletiz. Û Û Û Çoğu zamanÛ ikincisini seçiyoruz. Û Û Û Muhammed
Bozdağ (eski bir denemeden alıntı)
2.Benzeri okumaları bulabildiğiniz herhangi bir metinde sık sık uygulayınız. Önce durak ve soluk noktalarını tespit
çalışması yapınız. Bu noktaları fark ettikçe uygulama yaparak yeteneğinizi geliştiriniz.
Ulama
Diksiyonun özelliklerinden biri de "ulama"dır. Genel olarak tanımlarsak bir kelimenin sonundaki sessiz harfin
ardından gelen kelimenin sesli harfle birleştirilerek seslendirilmesine ulama diyoruz. Ulama söz akışına pürüzsüzlük
ve tatlılık verir. Uygun ulama ile yapılan konuşmalarda veya seslendirmelerde ses bir nehrin akışı gibi sakin ve
düzenli olarak ilerler. Türkçe'de yer alan ulama özelliklerini aşağıda anlatalım:
1.Sessiz harfle biten bir kelimenin son harfi sesli harfle başlayan yanındaki kelimenin ilk harfiyle birleşir.
Yazıda Konuşmada
Ak--şam-- ol--du. Ak--şa--mol--du.
E--lim--den-- al--dı. E--lim-de--nal--dı.
2. Orijinal yapılarında "b,c,d,g" harfleriyle biten kelimeler vardır. Bunlar yalın kaldıklarında "p, ç, t, k"ya dönüşürler.
Yazı dilinde sonlarına ek aldıklarında yumuşak konumlarına dönerler. Örneğin Arapça orijiniyle "kitab" Türkçe'de
"kitap" şeklinde yazılır. Ancak yayına ek aldığında "kitabım" örneğinde olduğu gibi "p", "b"ye dönüşür. Konuşma
dilinde ise ulama bu kurala paralel olarak aynı kelimeyi bir sonraki kelime ile ilişkilendirir. Yazı dilinde sert olan harf
ulama ile yumuşar.
(Orijinali) Yazı Dilinde İfadesi Konuşma Dilinde İfadesi
(Mahmud) Mah--mut ev--len--di. Mah-mu--dev--len--di.
(Mes'ud) Mes--ut ol--du. Me--su-dol-du.
(Kitab) Ki--tap al--dı. Ki--ta--bal--dı.
3.Türkçe'de kelime sonundaki "k" ünsüzünü, "h" ünsüzü ile başlayan bir kelimenin izlemesi durumunda "h" ünsüzü
düşer. İki kelime birbirine bağlanır.
Yazı Dilinde Konuşma dilinde
Ye--mek ha--ne Ye--me--ka--ne
E--rik ho--şa--fı E--ri--ko--şa--fı
4.Eğer kelimeler arasında durak olursa, kurala uygun olsa da ulama yapılmaz.
Yazı Dilinde Konuşma dilinde
İstiyorum, onu göreceğim İstiyorum, onu göreceğim
Koşuştururken, okulu unuttu Koşuştururken, okulu unuttu.
5:Bazı durumlarda İki ayrı kelimenin tek heceli olan ilkinde bir ünlü düşer ve iki kelime birleşir.
Yazı Dilinde Konuşma dilinde
Ne i--çin Ni-çin
Ne a--sıl Na-sıl
Ne ol--du Nol-du
ALIŞTIRMA: ULAMA
1.Aşağıdaki şiirde ulama noktaları altları çizilmek suretiyle gösterilmiştir. Önce bu işaretlerin hangi ulama kuralından
kaynaklandığı üzerinde çalışınız. Ardından bu işaretlere dikkat ederek metni gerekli ulamaları yaparak okuyunuz.
DARACIK MENZİLİMDE BİR AĞACIM VARDI
1)
Daracık bir menzil burası,
Bir avuç kadar dar
Ağaç ol, konuşurum, duy beni yeter
Ayrı dünyamızda olsun, duyarım seni
Yürek olsun sende, sevgi olsun
Olsun, yeşillik yeşersin yerinde
Sen şen ol ağacım, tüm dünya kadar
2)
El pençeyim, mahzunum bugün
Bekleşen ruhlarımızda dolaşan asırların Rüzgarında
Dans ederken engin eğlencelerinde sen
Mahsunum, dostsuzum, yalnızım
Evladım bile unuttu beni, dağlarım unuttu
Kokularını paylaştığım çiçekler şimdi
Ve varlığımı paylaştığım fani "sevdiğim"
Şimdi senin göğsünde şenliği hayatın
Bağrındaki kuşlardan biri de ben değilim
3)
Benim selvimi özlüyorum şimdi
Başımı okşayan bir şefkat eli vardı
Dünyayı görürken gözlerim
Göğsünün sıcaklığında kaybettiğim
Şimdi başım senin kollarında selvim
Senin dallarında ellerim
4)
Saçlar yemyeşil de olurmuş
Çiçeğe dönermiş dudaklar
Emanet bedenimi özlüyorum şimdi
Bahçendeki çiçeklerde kendimi arıyorum
Yaprak yaprak inleyişlerini duyuyorum
Bir zikir günü ki bugün gecemi kaplar
Fani ağacım başucumda, sevdiğim ağacım
Bugünkü günüm bir gün senin de gecene dolar
Sendeki emaneti de teslim alır toprağın
5)
Bir gün seninle de kavuşacağız
Kana yaprak kemiğe odun
Bedenimiz eriyip gitmiş olacak
İkimizin ağacı doğacak yeniden
Çürümezse benim bir mezar başlığım
Senden bir kaç odun parçası
Ve benden bir kaç kemik kalacak
Ve eğer senin de bir ruhun olursa
Bahçemiz ikimizin olacak
6)
Şimdi Baki'yi özlüyoruz birlikte
Fenadan bekaya seyahatin hayalleri
Bu bir avuç, bu daracık menzilde
Tek tesellimiz bizim şimdi
Muhammed Bozdağ
2. Aşağıdaki metinde ulama noktalarını tespit ederek çiziniz. Ardından ulamalara dikkat ederek okuyunuz:
KALIPLAR
İnsanlar kendilerine kişilikleri için çizdikleri zihinsel kalıpların dışına çıkamazlar. Bizler çözümü defalarca
duyduğumuz halde kendimizi oturttuğumuz dar çerçeveden çıkış için gayret göstermeyen garip insanlarız.
Hayatın bazı insanlara "tesadüfen başarma, yükselme, zengin olma vs." Şansı tanıdığını zannedenimiz
çoktur. Bir çoğumuz müzisyenlerin, yazarların, şairlerin, para babalarının bu işi anne karnında kendilerine
verilen kabiliyetlerle gerçekleştirdiklerini sanırız. Bu inanca göre bazılarının ne maharetli anneleri varmış. Bu
yanlış zanları kabul etmeyen bir çok insan bile farkında olmadan aynı kalıplarla kendisini kilitlemiştir.
En meşhur zenginlerin bir zamanlar simit sattıklarını, ayakkabı boyacılığı bile yaptıklarını öğrenince şaşırırız.
Bir çok yazarın vaktiyle kalemi bile tutamamalarına inanamayız. Neden bazı insanlar bazıları arasında
sıyrılıverir veya "sivriliverirler."
Adaletli ve şefkatli Yaratıcı, Normal şartlar altında doğan her insanı her türlü başarıya ulaşabilmelerine
imkan tanıyan bir potansiyelle dünyaya göndermiştir. Ancak dünyaya geldikten sonra sınırlılıklar başlatılır.
Anne-babası veya çevresi tarafından aşağılanan bir çocuk etrafında kalıplar başlamıştır. Daha sonra insan
"var olduğunu" hissettirmek amacıyla çırpınmaya başlar. Bakkaldan getirilen bir ekmek, ilk karne notları,
takdim edilen bir çiçek, içinde bu amacı gizli tutar.
Oysa bazı insanlar "bu olmamış", "sen bunu başaramazsın" demekten çekinmezler. Bizler de çoğu zaman
sözleriyle cinayet işleyen, kabiliyetleri körelten; başarısızlık, çekingenlik, korkaklık imajı oluşturan
insanlardanız ne yazık ki... Yas tutmayı sevdiğimiz kadar, eleştirmeyi, olumsuzlukları ileri sürerek karanlık
bir zihinsel tablo oluşturmayı seviyoruz.
Merhum Z. Gündüzalp'in "İnsan ne düşünüyorsa odur." Dediğini çok duyduk. Anthony Robbins Sınırsız Güç
kitabında insanların hayal kurarken ve düşünürken kullandıkları "olumsuzluk" imajlarını en kötü engel
olarak görür.
Her büyük başarı bazen yüzlerce başarısızlığın arkasında parıldar. Oysa eski bir Rus imparatoru "Yenile
yenile yenmeyi öğrendiğini " söyler. İnsan her teşebbüsünde hedefine ulaşamadığında bunu başarısızlık
olarak görürse bulunduğu noktada çakılır. Oysa durumu yeniden inceleyen insan için her başarısızlık
başarıya bir adım daha yaklaşmanın işaretidir. Ani yükselişlerin ise gerçek başarıyla ilişkisi yoktur. Bir balon
gibi patlar ve söner.
Hayalimizde yaşadığımız iç konuşmaların fiillerimizde oluşturduğu sınırlara bakınız: "Zengin olmak mı? Bu
iş için büyük sermaye lazım. Yazar olmak mı? Konuşmasını bile bilmiyorum; annemin karnında böyle bir şey
öğrenmedim. Meydanlara çıkıp 'benim işçim,benim köylüm' diye konuşmak mı? Ben Süleyman değilim."
Sevgili kardeşim... Ya siz ne siniz? Erkek ve kadın arasındaki küçük bir farktan başka kimin beyni kimin
beyninden küçük veya büyük. Kaderin sahibi kimseyi başarısızlığa zorla mahkum etmemiştir. Ortamın
sürükleyişine kendimizi kaptırdığımızda "Ortam sürükleniyorsa sürünmekten başka yapacağımız hiç bir şey
yoktur." Ne yazık ki en çok ihmal ettiğimiz görevlerimizden biri dinimizin ilk emridir. Az okuyoruz veya hiç
okumuyoruz.
Başarılı bir insanlar topluluğuna takılıp başarıya uçmuyorsak başarının dinamiklerini incelemeliyiz.
Başaranların hayatı ve yaptıkları bu konuda bize yol gösterecek en açık ışıktır. Başka türlü bizi pasifize eden
kendi kalıplarımızdan kurtulamayacağız. Fıtrat kanunlarının işleyişini bilmek zorundayız. Muhammed Bozdağ
3.Durak, ulama ve vurgu bölümlerinde geçen tüm yazı ve şiirleri her üç diksiyon kuralına dikkat ederek okuyunuz.
Önce vurguya, ardından, duraklamaya, ardından ulamaya ve son olarak da her üç temel kurala dikkat ederek
okuyun. Okumada devam ettikçe nasıl da en güzel seslendirmeyi yapabildiğinizi heyecanla göreceksiniz. Sizin
seveceğiniz sesinizi, başkalarının da seveceğinden emin olunuz.
Kadın sahâbîler, Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz'in İslâm dâvetinde, üzerlerine düşen vazîfelerini en iyi bir şekilde yaparak İslâmî harekette ve tebliğde önemli bir yer işgâl etmişler ve geleceğin müslüman hanımlarına güzel örnek olmuşlardır.
Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz'in zamanındaki ilk İslâm cemâatinin dörtte birini kadınlar oluşturmaktaydı. İslâm'a giren erkeklerin çoğunun, hanımları da onlarla birlikte İslâm'ı kabul etmişler, bu örnek tavırlarıyla kocalarına dâimâ yardımcı ve destek olmuşlardır.
İslâm'ın bu yüce mücâhideleri Allâh ve Rasûlü'nden gelen her emir ve yasağı âdetâ kanlarına işlercesine bu konuda eşsiz bir tablo sergilemişlerdir.
İlk İslâm'a giren kişi, bir kadın olan Hz. Hatîce (r.anhâ) idi. Ve ilk şehîd edilen de Hz. Sümeyye (r.anhâ) adında bir mücâhide idi. Ve daha niceleri!..
Onlar, Allâh ve Rasûlü'nün kendilerinden ne istediğinin şuûrundaydılar. İslâm'ın yücelmesi için gereken her şeyi yapmaktan çekinmediler. Onlar, bu dâvâ için neler yapmamışlardı ki!.
İslâmiyyet'in başlangıcında İslâm'a koşup müslüman olan ilk kadın sahâbîlerden olmak şerefini kazanan Hz. Zınnîre (r.anhâ), inancından dolayı kendisine yapılan işkencelerin neticesinde gözlerini fedâ etmemiş miydi?!:
Hattâb'ın kızı Fâtımâ (r.anhâ), kanlar içinde yere serilme pahâsına da olsa, henüz müslüman olmayan ağabeyi Ömer'e karşı İslâm'ı haykırmamış mıydı?!.
Hz. Hatice (r.anhâ) Vâlidemiz, bütün malını Allâh için verirken; Hz. Sümeyye (r.anhâ), en kıymetli varlığı olan cânını, kocasını ve çocuğunu İslâm için fedâ ederken; diğer sahâbî hanımlarının da, kimileri kocasını, kimileri de çocuklarını Allâh yolunda kaybederlerken; bugünün müslüman hanımları, acabâ İslâm yolunda Allâh ve Rasûlü için nelerini verebiliyorlar?!. Canlarından, evlâdlarından ve mallarından yana ne gibi fedâkârlıkta bulunabiliyorlar?!.
Artık müslüman hanımı, uyanmalı ve kendi öz benliğine dönmeli. İslamı; ilmi, irfanı, güzel ahlâkı ve örtüsü ile, hâli ve kâli ile, kalbi ve kalıbı ile en güzel bir şekilde yaşamalı ve örnek bir hanımefendi olmalı...
*İslamiyetin insanlığa canlılarla alakalı olarak telkin ettiği anlayış, onlara şefkat ve merhametle muamele etmektir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz bir hadıs-i şeriflerinde, evindeki kedisini aç ve susuz bırakan bir kadının cehennem azabına müstehak olduğunu haber vermiştir.
Bir başka hadıs-i şeriflerinde de, çölde kuyu başında susuzluktan dilini çıkarmış soluyan köpeğe, kuyuya inip ayakkabısıyla su çıkaran birisinin, yaptığı bu iyilik sebebiyle cennete gittiğini bildirmiştir.
*Demek ki hayvanlara merhametsizce davranan cehenneme, merhametli davranan da cennete layık amelde bulunmuş oluyor. Bundan dolayıdır ki, İslam büyükleri de hayatlarında, dinimizin bu yöndeki telkinine uygun örnekler vermişlerdir.
Nitekim Seyyid Ahmed er-Rifaı (k.s.) hazretleri medresesinde bulunurken ezanın okunduğunu işitmiş, talebeleri hemen kalkıp camiye gittikleri halde kendisi oturduğu yerden kalkamamış. Çünkü bir kedinin cübbesinin ucuna yatıp, Ya Rahıym, ya Rahıym! diyerek uyuduğunu görmüş. Bir türlü uyandırmaya gönlü razı olmayan Ahmed er-Rifaı hazretleri, bu defa bir makas getirtip cübbesinin ucundan kesmiş, namaza bundan sonra gitmiş, kediciğini uyandırmamış. Ne engin bir şefkat ve merhamet değil mi?..
*Tabii ki her anlayışın bir ölçüsü, bir sınırı olması lazımdır. Ölçüsüz, sınırsız bir şefkat anlayışı, fayda yerine zarar getirebilir. Şayet bu acıma ve şefkate bir sınır getirmez de bütünüyle her yerde bunu görmek, göstermek isterseniz, meyve ve sebzelere zarar veren haşerelere karşı da ziraı ilaç kullanamazsınız.
Bu defa da insanlara karşı merhametsizlik etmiş olursunuz. Böyle bir çıkmaza girmemek için, İslam alimleri, meseleye bir ölçü getirmişler ve demişlerdir ki: Küllü muzırrin yuktelü. Yani zarar veren şeyler öldürülür, zararına mani olunur, bunda günah yoktur.
Şayet zarar veren canlının zararına mani olmaz da acımanız yüzünden onu zararında serbest bırakırsanız, bu defa da onun zarar verdiklerine acımasızlık etmiş olmaz mısınız? Bu ise bir şefkat değil, his ve acıma sapmasıdır. Köpekler de dahil olmak üzere, bütün canlılar elbette ki bu değerlendirmenin içindedir.
*İslamı anlayışta, evin içinde köpek beslenmez. Köpekler evin avlusunda, yahut bağ-bahçede veya sürülerin arkasında bulunur.
Nitekim Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz, içinde köpek bulunan eve meleğin girmeyeceğini hatırlatmışlardır.
Şayet köpekler de sahibine ve çevreye hastalık yayıp zararlı hale gelmiş ve zararı da başka türlü önlenemiyorsa, öldürülebilir. Zira acıma duygumuzu zararlıyı korumaya yöneltirsek, bu defa da zarar verdiklerine acımasızlık etmiş oluruz. Bu da bir acıma değil, duygu sapması halini almış bir yanlışlık olur.
*Kısacası, ölçüsüz ve sınırsız bir merhamet anlayışı, maraza dönüşebilir. Yani insana acımaz, hayvana acır hale gelebiliriz. Bunun da yanlışlığı açıkça ortadadır.
Motorlu vasıta icat edileliden beri, hayvan kullanımı iyiden iyiye azaldı. Artık kimse ille de at ve deve gibi hayvanlar kullanılmalı demiyor. Zaten böyle bir ısrar, düşünce eksikliği demektir.
....
Misvak, bir Almanı nasıl Müslüman etmiş?
Motorlu vasıta icat edileliden beri, hayvan kullanımı iyiden iyiye azaldı. Artık kimse ille de at ve deve gibi hayvanlar kullanılmalı demiyor. Zaten böyle bir ısrar, düşünce eksikliği demektir.
Ama, motorlu vasıtalar geldi hayvan kullanımı kalktı diyerek, her şeyi de getirip bunun yanına koyamayız. mesela, geçen hafta bir nebzecik bahsettiğimiz "Misvak"ı...
Yani, "Artık diş fırçaları var; misvaka ne lüzum!" diyemeyiz. Çünkü misvak, sadece diş temizliğinde kullanılan ilkel bir nesne değil, sayısız faydaları bulunan harika bir maddedir.
Misvak, sadece dişleri temizleyen bir madde olsaydı, elbette onun yerine diş fırçalarını kullanmak uygun olurdu. Ve "Bugün artık diş fırçaları var; bir odun parçası olan misvakı kullanmaya ne lüzum var" diyenler haklı olurlardı...
Ama gerçek hiç öyle değil... Peki, öyle değilse nasıl ve misvakın özelliği ne?..
Bunu, okuyucularımızdan MEB emekli Başmüfettişi Sayın Ahmet Yurdakul'un "Bir Hatıra" başlıklı mektubuyla anlatmak istiyorum. Bu mektup 1 Temmuz'da gazetemizde yayınlandı.
Sayın Ahmet Yurdakul mektubunda, ismi Ahmed olan ve çok güzel Türkçe konuşan Müslüman bir Alman'ın, Türk zannedilip İzmir'de nezarethaneye atıldığını anlatıyor.
Suçu, kıyafeti: "Başında bir sarık, yere kadar bol bir elbise, bembeyaz sakal ve asa..."
"....Adının Ahmed olduğunu görünce hemen nezarete götürmüş, soyadını bile okumamışlar. Kendisinin Alman olduğunu söylemesine rağmen, inandıramamış."
"Nezaretten ayrılmadan önce, Ahmed Schmieder onlara şöyle seslenmiş:
Beni kılık kıyafetimden dolayı tutukladınız... ...ben bu kıyafetimle, sizin atalarınız Fatih'e, Yavuz'a, Kanuni'ye benziyorum. Sizler de benim atalarım Hanslara, Schüllerlere benziyorsunuz. AB'ye giriş kılık kıyafetle olmaz. Fikirle olur, üretimle olur, medeniyet ve kültürle olur."
Değerli okuyucular, Ahmed Yurdakul'un mektubunun buraya kadarki kısmında, ibretlik hâl-i pürmelâlimiz var. Bundan sonrasında ise, Alman Ahmed nasıl Müslüman olduğunu anlatıyor...
"Pakistan'a gitmiştim. O zamanlar ateisttim. Hiçbir din beni ilgilendirmiyordu.
Akşamdan sonra minareler ışıklandırılmış, müezzinler çeşitli ilâhiler söylüyorlardı. Uzun uzun dinledim... Bir ahenk vardı... Çoğu Arapça olduğu için anlamıyordum.
Ertesi gün Pakistan Din İşleri Bakanlığı'na gittim. "Akşamki merasiminiz ne idi?" dedim. Yetkililer bana, "Akşam İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (sav)'in doğum günü idi. O'nu anıyorduk. Bu güzellik bunun içindir" dediler. "Öyleyse O'nun bana bir kitabını verin" dedim.
Bana bir hadis kitabı verdiler. Rastgele bir sahifesini açtım, tercüme ettirdim. 'Dişlerinizi misvakla temizleyin' diyordu.
Bundan sonrası, Alman Müslüman Ahmed'in, misvak hakkındaki sözleri ve tesbitleri:
"Misvakın ne olduğunu sözlükten öğrendim. Arap Yarımadası'nda yetişen lifli bir bitki olduğunu yazıyordu. Laboratuvara götürdüm. Kaynattım, inceledim:
(C) vitamini yüklü bir madde. Eğer kullanılırsa, dişlerde skarbüt denilen hastalığın önüne geçiyor. Suyu, midede özümlemeyi, sindirimi kolaylaştırıyor. Bağırsakların işini kolaylaştırıyor. En önemlisi de, devamlı kullananlarda basur denilen rahatsızlık olmuyor."
Değerli okuyucular, yukarda sayılan misvaktaki faydalar diş fırçasında var mı? Yok!
Kaldı ki, misvakın daha başka faydaları da var. Ne var ki, bir Alman ancak bu kadarının farkına varabilmiş ve ona bu kadarı kafi gelmiş. Kâfi gelmiş de ne olmuş? Cevabını Alman Ahmed versin:
"İşte bir odun parçası beni hidayete eriştirdi ve Müslüman oldum."
Sadece misvaktan bahseden hadis sebebiyle, bir insanın Müslüman olması, bir mucizedir. Demek ki, Hz. Peygamber'in mucizeleri, hadisleriyle 14 asırdır hâlâ devam ediyor.
Mûcize kelimesini kullandım. Bazıları mûcize diye bir şey kabul etmedikleri için bu kelimeye kızıyorlar. Hem Hz. Peygamber'e (sav), "Kur'an'ın anlattığı" şekilde inandıklarını söylüyorlar, hem de "Hz. Peygamber'e mucize verilmemiştir; mûcize diye bir şey yoktur" diyebiliyorlar!..
İsviçreli psikolog Pierre Bovet, "Din Duygusu ve Çocuk Psikolojisi", adlı eserinde, belli bir yaşa gelen bütün normal çocukların, sırf kendilerine mahsus tamamen "kendi malları" olan (yani fıtratlarında bulunan) sanki "tabii bir dinleri" vardır. Bu iptidai inançların teşekkülünde, cemiyet kadar, ferdin şuur, idrak ve muhayyilesi de önemli rol oynar. Belki çocuk, cemiyetten edindiği dini kavramların muhtevasını, bizzat kendisi tayin eder. Ancak, zamanla cemiyet ile kendi arasındaki tezatları görür, yeni intibaklara gider. Şanlı Peygamberimiz'den öğrendiğimize göre: "Bütün çocuklar İslam fıtratı üzere doğarlar, daha sonra, onları, anaları, babaları (ve cemiyet) şu veya bu dine sokar".
Çocukların "fıtri dini" konusunda pek çok ilim ve fikir adamı araştırma yapmıştır. Bunlardan biri de Amerikalı filozof William James'tir. O, çocukta, cemiyetin müdahalesi olmaksızın meydana gelen "tabii din duygularını" yakalamak için, Ballard adında, on bir yaşına kadar, hiçbir ders almamış olan sağır ve dilsiz bir çocuğun hatıralarını ve davranışlarını incelemiştir. Sonradan iyi bir eğitimden geçirilen bu çocuk, eğitim öncesi "fizikötesi" düşünce ve duygularını şöylece özetlemiştir:
"Babamla gezintiye çıktığımız oluyordu. Tabiat ve manzaralar bana çok tesir ediyordu. Konuşmayı ve yazmayı bilmiyor fakat düşünüyordum. Kendi kendime soruyordum: "Acaba dünya nasıl var oldu?", "İnsan, hayata nasıl başladı?", "Bitkiler ve diğer canlılar nasıl meydana geldi?", "Dünya'yı, Ay'ı, Güneş'i var eden sebep ne?", "Bu eşya alemi nasıl doğdu?", "Bütün bu soruları kim aklıma getiriyor?", "İlk insan, ilk hayvan, ilk bitki, tohumsuz nasıl meydana geldiler?", "Nereden gelip nereye gidiyoruz?", "Kainatın başlangıcı nasıl olabilirdi?". Bilhassa, bu soruya cevap bulamazdım. Düşünür, düşünür vazgeçer, bir müddet sonra, yine aynı meseleye dönerdim." (Bkz. Pierre Bovet, Din Duygusu ve Çocuk Psikolojisi, Shf: 71-72).
Daha birçok psikolog bu konuyu araştırmış, aşağı yukarı aynı sonuçlara ulaşmışlardır. Böylece anlaşılmıştır ki, çocuklar da en küçük yaştan itibaren, kainata ve tabiata merakla yönelir ve yukarıda örneğini verdiğimiz soruları sorarlar. Bu, insanın "tabiatı"dır, "fıtratı"dır. Görüldüğü gibi, bu sorular, yalnız mütefekkirlerin ve filozofların değil, çocuk, genç ve yetişkin herkesin zihnini işgal etmektedir.
Yüce ve mukaddes kitabımız Kur'an-ı Kerim, Büyük Peygamber Hz. İbrahim'in çocuk yaşta iken, tabiata ve kainata yönelerek yıldızlarda, Ay'da ve Güneş'te Yüce Yaradan'ı arayışını, daha sonra bunları aşıp "ötelerin ötesine" doğru kanatlanışını ne güzel anlatır.
Amerika'nın California eyaletinde yaşayan 57 yaşındaki psikolog Dr. William Gamard, mistisizm üzerine araştırma yaparken Mevlânâ Celaleddin Rumi'nin Mesnevi'sinin İngilizce çevirisini okumuş. 1975 yılında Mevlevilikle tanışan Gamard, 1984 yılında Müslüman olarak İbrahim ismini almış.
Mevlânâ'nın Amerika'da yayınlanan kitaplarından İslam'la ilgili bölümlerin çıkarıldığını söyleyen Gamard, senede 2 kez Türkiye'ye geliyor. "Mevlânâ Türbesi'nde Allah'ın muhabbetini ve el-Vedüd ismini, Eyüp Sultan'da ise Rahmetullah'ı hissediyorum." diyor. Mevlânâ'nın eserlerinde Gamard'ı en çok aşk ve kalbin hikmetinin anlatıldığı kısımlar etkilemiş. 12 yıldır Mevlânâ'nın eserlerini tercüme eden Gamard, Mesnevi ve Mevlevilik üzerine bir web sitesi oluşturmuş. 2004 yılında 'Rumi ve İslam' adlı bir kitap yazmış. Gamard, Mevleviliği daha iyi öğrenmek için her yıl 2 kere Türkiye'ye geliyor. Amerika'da, İslam'a şüpheyle yaklaşıldığını vurgulayan Gamard, Mevlânâ'nın kitaplarından, çok satması için İslam'la ilgili kısımların çıkarıldığını savunuyor.
'Gelenekçi bir Mevleviyim'
Mevlânâ'nın, sanki hiçbir dine inanmayan, tüm dinlerin üstünde bir veli gibi gösterildiğini ifade eden Gamard, web sitesinde Hz. Mevlânâ'nın eserlerinin İslam'la dopdolu olduğunu anlatmaya çalışıyor. İncil'i okuduğunda Hz. İsa'nın "Her şey senin iradenle olur, benim değil." duasını her zaman düşündüğünü ve kalbinden geçirdiğini ifade eden Gamard, "Bence bu tam olarak teslimiyettir ve İslam'dır." diyor.
Psikolog Dr. William Gamard, Amerika'daki birçok sufinin Mevleviliği benimsemesine rağmen Müslüman olmadığını dile getiriyor. Amerikalı 10 kişiden oluşan bir Mevlevi grubuna başkanlık ettiğini ifade eden Gamard, ayda 2 kez Müslüman bir çiftin evinde toplanarak 99'luk büyük tesbihlerle bir daire şeklinde oturduklarını, Farsça gazeller ve Türkçe ilahiler söyleyerek zikrettiklerini belirtiyor. Gamard'ın grubunda kadın semazenler başka bir odada sema yapıyor. Gamard, "Ben gelenekçi ve muhafazakar bin Mevleviyim. Kadınlarla erkekler aynı yerde sema yapamaz." diyor. Gamard, 1976 yılında Süleyman Hayati Dede'nin Konya'dan California'ya gelerek kendisine sikke giydirmesiyle semazen olmuş. Gamard, sema gösterilerinin yozlaştırıldığını ve Türkiye'ye turist çekmek için yapıldığını öne sürdü.
.....Bana kalbimi sordular dedimki gelin bakın
....İcinde neler gizli,gelde gör içinde açan gülleri
...Gelde bak orada taht kuran sevgiliyi
....Ondan baskasini hiç almadı içine
....Tek mutlak olanla zikriyle öylesine mesutki ,kalbim
...Unuttu karayla akı,gördüğü sadece apak
...Parlayan bir nur parlayan,her varlıkta gördüğü sır
...Her varlıktaki sır onlara yaşama gücü veren o sevgili Rabbim
...Bana beni sordular ben bendemiyimki,ben benden içerdeyken
....Orda inmişken özüme unuturum dünyayı,her zerrem aşkla titrer
...Ama encok değer verdiklerimi saklarım bir nazlı gül gibi orda
....Bana bakmayın bir burda bir orda gezer gibiyim
....Her nerde olsam yine onlayim,kalbim ruhum zikriyle anbe an
...Daim ve mutlak olan varken vazgeçerim faniden
...Açılır bakideki kapı ağlarken mahsunca ben
....Gözyaşlarımla teslim oldum ben kalbimde taht kurana
ÜLKÜ BAHÇESİ
.....ALLAHIM SEV SEVİNDİR BENİ BANA BIRAKMA BİRAN BİLE ..SENDEN BAŞKA SADIK DOST BULAMADIM BEN..
....EY KALBİME HER ZERREME HÜKMEDEN CANIMDA CANI VEREN EY MÜLKİYETİN TEK SAHİBİ ...HER ŞEYE SENİN GÜCÜN YETER..
....SEN SEVERSEN KULUNU SEVDİRİRSİN SEVDİĞİN KULLARINA
....ANDIRIRSIN İSMİNİ ARŞTA VE YERDE SEMADA HER YERDEKİLER O KULUNU TANIRLAR ...GÖRMEDEN DUALAR EDERLER ONU SENİN RIZAN İÇİN SEVERLER..
..EY GÖZLERİME NURU VEREN RABBİM GARİP YAŞATTIĞIN KUL OLMAK NE GÜZEL .
...ÇOKLAR İÇİNDE YOK GİBİYKEN ASIL OLDUĞUM SEVİLDDİĞİM KORUNDUĞUM HUZURDA ÇOK MUTLUYUM ..
...HİÇ KİMSE BOŞUNA YARATILMADI BAŞI BOŞTA DEĞİLDİR ..
....ALLAHIM BENİ KENDİNE YAKIN EYLE KULUM DE YETER..NE CENNETE GİTMEK İÇİNDİR SEVGİM ..
...NE DE CEHENNEMDEN KORKTUĞUM İÇİNDİR..RABBİMSİN YARATANSIN DİYEDİR SEVGİM..
...KALBİME DOLDURDUĞUN İLAHİ AŞKINLA ACİZ BİR KULUM
...SANA LAYIK OLAN KULLARINDAN EYLE..
...ALLAHIM SEN RAZI OL BENDEN..
...ALLAHIM TEVHİD NURUNA ERENLERDEN EYLE BENİ..
...GÖNLÜMÜ RUHUMU SEVDANLA DOLDURDUĞUN GİBİ CİSMİMİDE TERTEMİZ EYLE..
...SEVDANLA YANAN KALBİMDE MUHABBETLE RAHMET GÜLLERİ AÇTIR SENİN HERŞEYE GÜCÜN YETER AMİN..
...HAMDIM YANDIM PİŞTİM OLDUM ELHAMDÜLİLLAH DİYENLERDEN EYLE ..
...HAKKIMDA HERŞEYİN EN HAYIRLISINI VER..
...HER NEFESİMDE YAPAGELDİĞİM TEVBEDEN ZİKRİNDEN AYIRMA RABBİM..
...BANA KALBİMİ SORANLARA DESEM KALBİM ZİKRİNLE DAĞLARDAN YÜCE NE OLURKİ..
...GİZLİDE AÇIKTA KALBİMDE TAHT KURAN SENSİN HABİBİN VE SEVDİRDİKLERİN RABBİM..
...ALLAHA EMANET OLUNUZ ..
...SELAM VE DUA İLE..
Ya Rabbi..ya Erhamerrahimin..bize merhamet edenlerin merhametinden daha fazladır merhametin..rahmet ummanı merhametin/rahim kundağıyla ve cümle geçmişlerimiz ile kulluğunu ihsan ettiklerini hidayetin nuruyla da sar bizi..amin
Su, insanların hayatında, hep azîz oldu.. Suyla; insanlar hayat buldu, kuru topraklar yeşerdi. Kâinat, suyla canlandı. Yüce Allâh: "Biz her şeyi sudan yarattık." Buyurdu.
Su; bazen, yukarıdan aşağıya; bazen de, aşağıdan yukarıya aktı; akıtıldı. Derin kuyulardan pompalarla, tulumbalarla çekilen su; artezyen borularında doğal basınçla yükseldi. Motorlarla, hidroforlarla; alçaklardan, yükseklere atıldı sular. Dağların diplerinden tepelere, ağaç köklerinden, uçlara doğru geçişim yoluyla ilerleyen su; yapraklara, dağ tepelerindeki kaynaklara hayat verdi.
Allâh'ın arzı yeşerecek; susuz kalmamalı!
Yüce Allâh; arzının ırmaklarını, derelerini, çaylarını, nehirlerini, hep aynı yönde akıtmadı. Kaynaklarından doğan sular; çayları, dereleri, ırmakları, nehirleri oluşturdu. Sular; menzillerine doğru yol alırken; kimisi güneye, kimisi kuzeye, kimisi, doğuya-batıya; kısacası değişik istikametlere yöneldiler. Geçtikleri bölgelere hayat vererek son duraklarına ulaştılar.
"Sabah çiyi ile, dağların tepelerindeki ekinler başağa durur." Rahmânî söz ne güzel ifade ediyor: Demek ki, sabah çiyi, dağların tepelerinde, insanların rızkına sebep oluşturuyor.
"Allâh'ın adı anılsın diye, Allâh'ın arzına yayılmak"; ilâhî murat! Sular gibi değişik yönlere akın, Allâh'ın arzına yayılın ki; Allâh'ın adı anılmayan hiçbir toprak parçası kalmasın yer yüzünde!
Ulaşmadığı yerlere ulaştırılmak üzere, kaynaklarından; borularla, kanallarla alınan sular için, dağıtım merkezleri yapıldı; adına da, "maslak" dediler: sülûk edilen, akılan yer manasına. Maslak (Yada: "meslek")lardan; çeşmelere, evlere borular döşendi. Su, ana kanallara bağlı tâlî kanallarla, en ücra toprak parçasına kadar ulaştırıldı. Evlerde; banyo, lavabo, tuvalet "musluk"larından akan sular, temizlik ve hayat kaynağı oldu.
İnsanlar, tarihin derinliklerinden sular gibi akıp geldiler, sular gibi Allâh'ın arzına yayıldılar; rızık temini ve geçim derdiyle. Geçimlerini temin için, değişik alanlara yönelen insanlar, bu alanlara da; "meslek" dediler: çünkü, zamanları, "meslekleri" içerisinde akıp gidiyordu. Kimileri mal, kimileri hizmet üretti. Üretilen mal ve hizmetlerin pazarlanması için; pazarlar, borsalar, haller, meslek birlikleri kuruldu. "Akıllarının erdiği", "kafalarının sardığı" işlerin peşi sıra gidenler; zamanla, mesleklerinin sırlarına, meslek inceliklerine vakıf oldular. Mesleklerinin inceliklerini kavrayışları arttıkça, ürettikleri mal ve hizmetlerin kalitesi de arttı. Kaliteli mal ve hizmet üretimi, beraberinde, sürümü ve piyasasında söz sahibi olmayı getirdi.
"Piyasada söz sahibi, danışılan, Kur'ân'ın deyimiyle; "râsih" olmak: mesleki bilgisinde kök almış olmak
Mesleklerin inceliklerini anlamak ve anlatmak, ancak mesleki ıstılahları (kavramları) kullanarak mümkün olacağından; zamanla meslekî kavramlar, meslekî deyimler; akabinde, meslek grup dilleri oluştu. "Fıkıh" kelimesi, kök itibariyle; "ince anlamak" demektir. Bir başka deyimle: mesleklerin inceliklerini anlamak ve anlatmak için; "meslek fıkhı'nı" bilmek gerekiyordu.
Bir mesleğin, haramını-helâlını, farzını, vacibini, sünnetini bilmek; ancak o mesleğin fıkhını bilmek, o mesleğin akıl programı, kafa ve zeka seviyesi ile donanımlı olmakla mümkün
Nasrettin Hoca'ya sormuşlar: "Hocam: sabah olduğunda, niçin insanlar değişik yönlere doğru gidiyorlar?" Hoca: "Eğer tüm insanlar aynı yönde gitseydi; dünyanın dengesi bozulurdu!(!)" diye cevap vermiş.
Halk deyimleri vardır; imbikten çıkmış gibi. Bir cümle, bazen, bir-kaç kitaplık anlam ifade eder: "Her kafa bir olaydı; Bilecik'e Pazar mı kurulurdu?!" Eğer, Yüce Allâh, yarattığı kullarının beyinlerine tüm mesleklerin programlarını (akıl) yükleseydi; tüm beyinler, aynı depolama kapasitesinde, işlemci hızları yani zeka seviyeleri aynı, olsaydı; ihtiyaç duydukları mal ve hizmetleri kendileri üretebilirler, veya üretmeye kalkarlardı- ki, buna zamanları ve güçleri yetmez-. Bu durumda, birbirlerine muhtaç olmazlar, pazarlar kurulmaz, alış-verişler olmaz: sonuçta, para dolaşımı olmaz; değişik ellerde yığılma olur. Birbirleriyle iletişim içerisine girmeyen insanlar, sosyal varlık olma özelliklerini kaybederler.
Kafa: "başın arkası (ana bellek), peşine düşülen şey. "Her kafa, sahibini, yüklü olduğu beyin programı (akıl) ile anlayabildiği şeylerin peşine düşürdü. Bedenler; akılların aldığı, kafaların sardığı yönlere yöneldiler, sülûk ettiler: Aktılar; Maslaklardan, mesleklerine
Meslekler, su gibi temiz olmalı! Allâh'ın boyasıyla; arıtılmalı, donatılmalı! Mesleklerin fıkhı olmalı! Meslek fıkhını (Mesleğin inceliklerini, kimyasını) bilen insanlar ancak, meslekleri, kirlerinden arındırabilirler.. O halde; meslekleri fıkhını bilebilecek insanların, mutlaka, o mesleğin akıl programıyla donanımlı olması gerekir ki; zamanla oluşan meslek diliyle, meslek erbabına, mesleğin fıkhını anlatabilsin, tebliğ edebilsin.
----Bilgisayarlar, hayatımızın içerisine iyice girmiş durumda. Bilgilerin depolandığı ana bellekleri (hark disk) ve bu belleklerin bilgi depolama kapasiteleri var (Bayt, kb., mb., gb., tb. gibi depolama kavramlarıyla ifade edildiği gibi.). İşlemci hızları var(mhz. kavramıyla ifade edildiği gibi.). Bu bilgisayarlar, yapmak istediğimiz işlerle ilgili; yazı, resim, grafik, slayt, ses ve fotoğraf kaydı gibi programları kendilerine yüklemedikçe işimize yaramıyorlar. Program çeşitliliği çok olsa bile, işlemci hızları ve depolama kapasiteleri oranında işimize yarıyorlar.
İnsanların, beş duyu vasıtasıyla (reseptör) elde ettikleri veriler, sinir sistemi vasıtasıyla, beyindeki ilgili algılama merkezine ulaşıyor. Odaklanan objeyi algılama, ancak akıl denen beyin programı çerçevesinde oluyor. ( Bakmakla, görmenin farklı olduğu gibi.) Akıl programında, daha önceki kaydedilen bilgilerle (Algı; bilgiye dönüştürülmek suretiyle hafızaya kaydediliyor.) yeniden işleme tabi tutulan (Muhakeme edilen) yeni veriler, yeni farklı bilgilerin oluşumunu hazırlıyor ve yeniden oluşan bilgiler, farklı şekilleriyle hafızaya kaydediliyor. ( Bilgisayarlardaki, "Dosya-farklı kaydet" tercihiyle kaydedildiği şekilde.) insanların, doğuştan getirdiği hafıza kapasiteleri, akıl denen beyin programları, beyin işlemci hızları aynı değil. Dolayısıyla, yukarıdaki işlemler, bütün insanlarda aynı hız ve kapasitede olmuyor. Nasıl ki, bilgisayarlarda, her kesin ortak kullanabileceği programlar, satın alma aşamasında yüklü olarak geliyor; daha sonra, ihtiyaca göre diğer programlar yüklenip, kullanılabiliyorsa; insanlarda da aynı şekilde, ortak ve farklı programlarla yüklenmiş olarak dünyaya geliyorlar. (Eğer bu programlar yüklü değil veya daha sonra hafızadan silinmişse, bu insanlar "Âkil" olmadıklarından yüce Allâh tarafından mükellef tutulmuyorlar.)
Ortak noktalarda, kendi problemlerini, akıllarıyla, beyinleriyle çözebilen insanlar; farklı programlarla çözülebilecek problemlerin çözümünde, birbirlerini akıl ve becerilerine ihtiyaç duyuyorlar. Bu durum, hizmet ve mal; üretim, arz ve talebini beraberinde getiriyor. Para ve diğer mübadele araçları devreye giriyor; Sosyal ilişkiler yumağı başlıyor.
---Hz. Peygamber, Medine'ye geldiğinde, ilk yaptığı işlerden biri, Mescid-i Nebevî'yi inşâ etmek; diğeri ise Medîne pazarını ihdas etmek olmuştu Her akıl bir olaydı; Medîne Pazarı da kurulmaz; dolayısıyla, sosyal ilişkileri tanzim eden vahiy, pratik-güncel hayata uygulanabilir hale getirilip; pratik-güncelle hakim kılınamaz, meslek fıkıhları oluşmaz, meslek erbabı, Allâh'ın boyasıyla boyanamaz; meslekler, kirlerinden arındırılıp, ahlâkî fazîletlerle donatılamazdı
--- Yüce Allâh, bazı kullarını, diğerlerinden farklı olarak, bütünsel (küllî) ; yani, tüm insanlığa hitap edecek akılla; veya, bölgesel (kısmî-cüz'î); yani, bulunduğu bölgedeki insanlara hitap edecek akılla donanımlı, en yüksek zeka seviyesinde yarattı. İşte bu farklı şekilde donanımlı olarak dünyaya gönderdiği kullarını peygamber olarak seçti ki; Son Peygamberde olduğu gibi, tüm kâinâta; diğer peygamberlerde olduğu gibi kendi bölgelerine tebliği ulaştırabilsinler.
Evet: Allâh'ın peygamberleri, "fetânet" sıfatına sahip; yani, hitap ettikleri toplumların en zekîleri idiler. Zekâlarıyla, tüm insanların zekâlarını; akıllarıyla, tüm insanların akıllarını kuşatabiliyor; onlara, meslekî ve bölgesel dillerle hitap edebiliyorlardı.
---Yüce Allâh, K. Kerîm'inde; " Para tek elde toplanmasın diye, akılları, değişik yollara sevk ettiğini" ifade ediyor. Para (mülk), insanlar arasında, elden ele dolaşıp-dursun; belli kişi ve grupların elinde bir metâ haline gelmesin!
Allâh'ın murâdı: Kullarının; verdiği akıl programı çerçevesinde, diğer kullarının ihtiyaçlarını kaliteli biçimde giderebilecek, onları mutluluğa eriştirecek mal ve hizmet üretimine(Muhsin olmaları) yönelmeleri; alanlarında söz sahibi ve şûrâlarda danışılan olmaları.
Vaaz kelimesinin genel anlamı; " Akîbetten, yani; başa gelebilecek olan şeylerden uyarmak" demektir. Bu durumda; her fert, uzmanlaştığı alanda, diğer insanları, başa gelebilecek şeyler konusunda uyarmakla görevli ve sorumlu! Her şahıs mesleğinin vaizi olacak ve olmak zorunda!
!!! ?
Yüce Allâh'ın, akıllarını sevk ettiği yönde organize olmayan toplumlarda; doktorlar yarım oldu; candan etti, hocalar yarım oldu; dinden etti, mühendisler yarım oldu; evden etti!...
Allâh'ın bir diğer muradı: Akılların; "vahy"in rehberliğinde alanlarına yönlendirilmeleri. Akıllar, vahyin rehberliğinden mahrum kaldığında ne mi oldu? Belki doktorlar uzman; ama "bıçak parası(!)" alır, mühendisler işlerinde mâhir; lakin, yapıdan malzeme eksiltir hale geldiler. " Allâh'ın Rasûlleri, yaptıkları tebliğ karşılığında ücret istemezler" ilâhî buyruğuna rağmen; din alanını meslek edinmiş olanların kimileri; dünyalık derdine düştüler! Biraz acı bir ifadeyle: "Dinlerini pazarlar" görünümü arz ettiler. "Hizmet önde; dünyalık peşinden gelir" anlayışı yerine; hizmeti arkaya atıp, dünyalıkların "peşine" düştüler.
Evet: Alanında uzmanlaştığı halde vahyin rehberliğinden mahrum kalanların kimileri; toplumların, alanlarındaki bilgisizliğinden istifade ederek; halkın kullandığı tabirle; "insanları keriz yerine koydular."
---Özetle: İnsanlar, mesleklerinde; inançlı, edepli, liyakatli (uzman), vicdanlı ve de sadık olacaklar!
Günümüzde, yukarıdan beri anlattığımız olayların insani boyutu, "Çoklu Zeka Kuramı" şeklinde ifade edilmektedir. Genelde, yedi-on yaş grubunda (1.-3. sınıf aralığında) ortak akıl programlarında eğitim gören çocukların; hangi alanlara eğilimli oldukları; on-ergenlik (4.-8. sınıf aralığında) dönemi arasındaki gördükleri eğitim sırasında seçilir hale gelmektedir. Öğrenciler, doğuştan getirdikleri akıl türü ile ilgili derslerde, daha aktif ve başarılı olmaktadırlar. Bu dönemde alınan ders notlarının ve yapılan gözlemlerin (aile ve arkadaş grubu da göz önüne alınarak) analizi yapıldığında; ortaya bir beyin haritası çıkmaktadır (Tabi ki, objektif ve normal şartlarda.)
Yedi yaş ile başlayan (temyiz yaşı) ve on yaşından itibaren ergenliğe doğru uzayan dönem, aynı zamanda, "Zarûrât-ı Dîniye" denilen ve her "Müslüman"ın bilmesi "farz-ı ayın" olan bilgilerin, çocuklara verilmesi gereken dönemdir. Bundan sonraki ( Ergenlik ve sonrası-lise ve üzeri eğitim dönemi) dönemde, yönelecekleri alanlarla ilgili fıkhî bilgileri öğrenmeleri "farz-ı ayın"; diğer alanlarla ilgili fıkhî bilgileri öğrenmeleri ise "farz-ı kifâye" olacaktır. Bu bilgileri verme işini de, bütün alanlara hitap edebilecek bir dînî bilgi donanımına sahip; bu alanların akıl programıyla yüklü olarak yaratılmış (fâtin-bütün alanların en zekileri); Allâh'ın bu iş için seçtiği kulları yapacaktır. Gelişim aşamalarında, yukarıdaki usûle riayet edilmeden, Allâh'ın emrettiğinden fazla bilgi mükellefiyeti yüklenmeye çalışıldığında; mesleklerde, ehliyet ve liyâkat bozulmaktadır. İnsanlar, bir başkasının alanında da kendilerini söz sahibi görür hale gelmektedirler. Herkes doktor, herkes hoca, herkes hukukçudur. Bir konu açılmaya görsün; hazır olanların çoğu, "sohbet meclisinde bu işten anlayan, bir bilen var mı?" diye düşünmeden ahkam kesmeye başlarlar!
---Yüce Allâh'ın, bazı kullarını, tüm alanların akıl programlarıyla yüklü olarak yarattığını-Ki, bütün olarak vahyin inciliklerine vâkıf olabilmeleri başka türlü mümkün değildir.- ve bunları peygamber olarak seçtiğini belirtmiştik. Günümüzde de, yapılan testler ve analizler sonucu, yüzde ikiyi geçmeyen oranda bir gurubun bu özelliklere sahip oldukları belirtilmektedir. Teknik ifadeyle; "Q" seviyesi yüksek olan bu kişiler, tüm alanlarda başarılı olabilmekte, mesleklerin inceliklerini anlayabilmekte ve anlatabilmektedirler.
Üzülerek ifade edelim ki, günümüzde, mesleklerin itibarı (popülerliği) getirdi kazanca göre değerlendirilmektedir. Yine üzülerek ifade edelim ki, Yüce Allâh'ın, tüm alanların zeka ve akıl türleriyle yüklü olarak yarattığı bu, Q seviyesi yüksek olan insanlar; gerek toplum, gerekse veli ve eğitimciler tarafından işte bu popülerliği yüksek mesleklere yönlendirilmektedirler.
Sonuç: Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, son peygamberdir. Kıyamete kadar devam edecek zaman sürecinde bir daha peygamber gelmeyecek; peygamberimizin yüklendiği tebliğ görevini, "peygamber vârisleri" diye nitelendireceğimiz, peygamberlerin taşıdığı; sıdk, emânet, fetânet , ismet ve teblîğ sıfatlarını taşıyan insanlar yerine getireceklerdir!
Her devirde, Allân'ın lütfettiği, "çoklu zeka programıyla yüklü" değerlerini peygamber vârisliğine yönlendirmeyen; en zekîlerini Allâh'ın yoluna kurban etmeyen toplumların; ortaya çıkan yolsuzluklardan, meslekî ahlaksızlıklardan ( Toplumca malum olanların, burada tekrar-tekrar anılmasına gerek yoktur.) şikayet etmeye hakları olmayacaktır
Peygamber efendimiz; "insanlara akılları ölçüsünce hitap edin!" buyurmaktadır. Tekrar ifadeyle; her mesleğin, meslek incelikleri, meslek dili( ıstılahları) ve meslek fıkhı vardır. Yüce Allâh'ın vahyi, meslek ahlâkı, mesleklere ait fıkhî bilgiler; o mesleğin incelikleri ve literatürü vasıtasıyla meslek erbabına ulaştırılabileceğinden (tebliğ); bu işi de, ancak, o mesleğin akıl programıyla yüklü, vahiy ve nefis tezkiyesi eğitimi almış, günümüz peygamber vârisleri yapabileceklerdir
Mustafa SUNA
Sarıcakaya İmam-Hatip Lisesi Meslek Dersleri öğretmeni/ESK.
Vefa kavramı aslında öteden beri dikkatimi çekmiş bir kavramdır. Vefalı olmak ne demek diye hep düşünürüm. Siz vefalı olduğunuzda karşı taraf vefasız olursa ne olur? Gibi soruları kendime hep sorar dururum.
Vefa aslında Kur'an'la tanıştıktan sonra önem kazanıyor. Çünkü Allah'la sözleştikten sonra vefa göstermeniz gerekiyor. O yüce yaradanla sözleşme yapıyorsunuz. O sizden mal ve canlarınızı istiyor ve karşılığında size cenneti vaad ediyor. Aslında çok güzel bir alış veriş. Neden çünkü karşılığı verilenden çok çok fazla. İşte burada vefa önemli ahd ettiniz vefa göstermek zorundasınız.
İslamla tanışmış ve kendini müslüman olarak adlandıran kardeşlerimizin çoğu vefakar olmaları gerektiğini bildikleri halde, vefada sorunlar yaşıyorlar. Çünkü hala kendini müslüman olarak tanıtmış büyüklerinin çekim alanındalar. Beyinlerini serbest bırakıp bağımsız hala getirmeyi beceremiyorlar. Beynin Kur'an'a teslimiyle doğruların netleşeceğinin farkına vardıklarında her iş rayına girecek vefalı olmanın önü açılacaktır.
İşte bu bağlamda bu ülkede sorunlar çözülmeye başlayacak. İslamın sesi yükselecektir. İnsanların tecrübelerinden yararlanmak başka çekim alanlarına girmek başka. Düğüm burada çözülüyor. Kendimiz olma becerisi çok önemli. Taklitler asıllarını yaşatırlar deyimide önemli. İşte burada hiç kimsenin hiç birimizin peygamber olamayacağı gerçeğini kavrayarak, peygamberi taklit Kur'an'ı yaşamakla eş anlamlıdır diyerek peygamberi taklit etme zorunluluğu ortaya çıkıyor.
O zaman Kur'an okumaya vefa göstermek peygamberi taklide vefa göstermek, doğru bir vefa davranışı olacağına göre doğru yol bu olsa gerek. Yani vefalı olmadan önce sorgulamak, kişilerin dediklerinin sağlamasını Kur'an ve peygambere götürerek sorguladıktan sonra vefalı olmak bir zorunluluktur.
İşte bu bağlamda vefasızlara karşı vefalı olmak gerekmiyor çünkü onlar sizden değil, sizde onlardan olamazsınız. Olursanız yandınız onlarla işinizde olamaz. Olursa işlerinizi şer kaplar. Yol alamazsınız, yerinizde saymaz gerilersiniz.
Doğru bir vefa göstermek dileğiyle Allah'a emanet olunuz.
Hayatınızda, en az bir kere, biri, sizi üzmüştür.
Üzüntü, beynimizi kaplayan, yakıcı bir duygudur.
Bir kere yerleşmeye görsün, beynimizi kemirir, durur.
Hak etmediğimiz, bir sözdür, bazen.
Yapılmaması gereken, bir davranıştır.
Anlaşılamamaktır, kimi zaman.
İlk tepkimiz, savunmadır.
Kendimizi, anlatmak telaşıdır.
Üstüne gitmektir, üzenin.
Peşine düşmektir.
Hepimiz, bu yanlışı yaparız. Üzenin, ardından koşarız.
Üzülen olduğumuz halde, konuşmaya çabalarız.
Telefon ederiz.
Mesaj göndeririz.
Aklımıza gelen her yolla, ulaşmaya çalışırız.
Ya üzen ne yapar?
Arkasına yaslanır, izler.
Ne olduğunun, ne yaptığının farkında olmayışı, daha bir yakar, canımızı.
Hadi gelin, bir senaryo yazalım?
Üzülmemize sebep olacak, çok olay vardır. Kişisel yapımıza göre, çeşitlilik oluşturur. Bu yüzden, en ortak üzüntüyü, ele alalım: Terk edilmek.
Diyelim ki, sevdiğiniz insan, size " Bitti, gidiyorum " dedi.
Pat diye. Damdan düşer gibi.
Örneğin, sabah kalktınız, telefonunuzda bir mesaj: " Her şey için, teşekkür ederim. Ama buraya kadarmış. Hoşça kal."
Aynen böyle olmasa da, buna yakın bir ifadedir. Klasik, ayrılık cümlelerinden birisi, işte.
En azından, sonucu aynıdır.
O mesaja, hiç yanıt vermediğinizi düşünün.
Şimdi, mesajı gönderenin, yanına gidelim.
Telefon elinde, sizden gelecek yanıtı, bekliyor. İçinden de, belki, şöyle diyor: " Öf, kim bilir nasıl bir dram yaratacak, şimdi."
Saniyeler, geçiyor. Dakikalar. Hatta saatler.
Telefonunda, tık yok.
" Çok üzüldü, şok oldu, ondan yazamıyor "
Gece oldu. Hala ses, yok.
Ertesi gün? I ıh. Yine ses, yok.
" Ya, abi, bana bir mesaj atsana. Acaba benim telefonun, mesaj ayarlarına mı bir şey oldu?"
Yoo...Gayet güzel geliyor, mesajlar.
" İyi misin?"
Yine yanıt yok.
" Ayşe / Ahmet, senden bir şey rica edeceğim. Ahmet'i / Ayşe'yi arar mısın? Bir sor bakalım, iyi miymiş?"
" Aradım. Sesi çok iyiydi. Gayet de neşeli bir şekilde, konuştu. Ne oldu ki?"
" ......... "
.../...
Tam burada, aklıma Issız Adam filmi geldi. Ada, mutfakta oturmuş, dolma yiyordu. Alper, kapıya yaslanmış, onu izlerken " Bitti " dedi. Aniden. Ada, önce dondu kaldı. Sonra, sessizce kalktı, giyindi. Tam kapıdan çıkarken - o noktada " Aferin, kızım. Hiçbir şey demeden, çık, git " diyordum ki - döndü, Alper'e vurmaya başladı. Hatırladınız sahneyi, değil mi? Sonra ne yaptı? Buhar oldu, uçtu. Alper, ne yaptıysa, ulaşamadı, Ada'ya. Ulaşamadığı için de, Ada hep, içinde kaldı. Unutamadı.
.../...
Sizi üzene vereceğiniz en büyük ceza, onu yok saymaktır.