Geriye bakıldığında yaşanılmış acı-tatlı olaylar ve artık kaderin yazgısına ellerine boyun büküp kendini bırakmak bukadar güzel anlatılmış bu dizelerde...
Benzetim harika olmuş yüreğinize,kaleminize sağlık arkadaşım...
Bir sabah askim
Bir sabah uyandiginda
Aciyorsa sol yanin
BIl ki icimde
Senin yoklugun
Sana olan özlemim
Dayanilmaz derecede
Yüregimi yakiyordur
Acisi ondandir sol yaninin
Bir gün sevgilim
BIr gün aynaya baktiginda
Gözlerinde beni görüyorsan
Bil ki o an seni
Görüyorumdur gözbebeklerimde
Gözlerime baktigimda aynalarda
Gözlerimi görmen ondandir gözlerinde
Bir aksam bitanem
Bir aksam
Dalarsa gözlerin uzaklara
Dinledigin sarkilar
Beni söylüyorsa sana
Penceremde oturmus
Camin bugusuna adini yazmis
Esen rüzgarlara
Seni sevdigimi söylüyorumdur
Beni anlatmasi ondandir tüm sarkilarin
Bir gece caniminici
Bir gece
Yastigina basini koydugunda
Burnun sizliyorsa
Icinde bir volkan yaniyorsa
Seni düsünüyorumdur
Yastigimda biraktigin
Kokunu cekiyorumdur icime
Benim kokumu duyman ondandir yastiginda
.
.
.
Küresel savaş İslama yönelişi daha hızlandırdı. ABD ve Avrupa'da Müslüman olanların sayısı hızla artıyor. İslam Amsterdam'da birinci din oldu. ABD'de 10 ayda 34 bin kişi İslamı seçti.
Hollanda'nın başkenti Amsterdam'da İslam birinci din oldu. Hollanda'nın günlük gazetelerinden Metro'da yayımlanan haberde, Amsterdam'da Müslüman nüfusun yüzde 13, Katolik nüfusun yüzde 10, Protestan nüfusun yüzde 5, Yahudi nüfusun yüzde 1 ve diğer dinlerin nüfusun ise yüzde 12 olduğu, yüzde 59'un da kendisini hiç bir dine bağlı hissetmediği bildirildi.
Gazete, 20. yüzyılın başlarında çok düşük olan Müslüman nüfusun çok hızlı şekilde büyüyerek 21. yüzyılın başlarında birinci din haline geldiğini kaydetti. Gazete, 600 bin nüfuslu başkent Amsterdam'da Müslüman nüfusun 90 bini aştığı belirtiyor.
İslamın çok hızlı yayılışının nedenlerinden birinin Amsterdam nüfusunun büyük çoğunluğunu hiç bir dine inanmaması olduğunu belirten gazete, İslamın gelecek yıllarda Avrupa'yı kapsayacağını yazdı.
İslamın özellikle Afrikalı etnik azınlıklar ve hiçbir dine inanmayan kesimler arasında her gün yeni taraftarlar bulduğu belirtiliyor. Hollanda'daki Müslümanlar başkentteki müslüman nüfusunun açıklanan resmi rakamlardan daha fazla olduğunu düşünüyorlar. Hollanda'daki göçmen bürolarının rakamlarına bakıldığında binlerce Müslümanın başkentte kaçak yaşadığı bildiriliyor.
Amerika'da 10 ayda 34 bin kişi İslamı seçti
Müslümanların ayrıca Rotterdam, The Hague ve Utrecht gibi büyük şehirlerde de çoğunlukta oldukları ifade ediliyor. Hollanda'da yapılan son araştırmalara göre her 4 çocuktan biri Müslüman olarak doğuyor. Önümüzdeki 20 yılda 18 yaş altındaki çocukların yarısı Müslüman olacak.
Amerikan CNN televizyonu ise, 11 Eylül tarihinden temmuz ayına kadar 34 bin ABD'linin Müslüman olduğunu açıkladı. CNN televizyonu, Amerikan siyasetçilerinin ve medyasının terörizme karşı savaşta İslamın terörle bağdaştırmaya çalışmalarına rağmen İslamın ABD'de gelişmesinin önünün alınamadığını belirtti. CNN'de düzenlenen programda İslamın hızlı yayılışının nedenleri analiz edildi. İslam dininin Batı'da çok hızlı yayılışını değerlendiren sosyologlar, İslamın her zaman için diri öğretiler taşıdığını ve Kur'an'ın sesi ve içeriğinin de ruhu cezbedici yönlere sahip olduğunu kaydettiler.
ABD'deki Reform Partisi'nin başkan adayı Pat Buchanan da yazdığı "The Death of the West" (Batı'nın ölümü) adlı kitabında, İslamın ve İslam toplumunun sahip olduğu ruhi kuvvetin gelecek yüzyılda batıyı fethedeceğini bildiriyor.
Kur'an okutan üniversite hakkında dava açıldı
Bu arada North Carolina Üniversitesi'nde okuyan öğrencilerin velileri, üniversitede ABD'li Michael Cylz'ın yazdığı "Kur'an'a yaklaşım" adlı kitabın okutulmasından dolayı üniversiteyi mahkemeye verdi. Kilise yöneticileri ile birlikte üniversiteyi mahkemeye veren öğrenci velileri, bu kitabın çocuklarını İslama yönlendireceğini ifade ettiler. Bazı veliler, çocuklarının kaydını başka üniversitelere nakletti.
İnsan-Allah ilişkisinin zayıflaması veya kopması tehlikesinden dolayıdır ki Kur'an-ı Kerim'de Allah'a yakarmak emredilmiş ve en kötü şartta bile O'nun yardımının aranması ve umulması istenmiştir.
Sesi kısarak sözü yükseltmektir dua. Kelamdır, duyuş ve hissediştir. Kuvvet ve kudret karşısında aczin ve zavallılığın sınanmasıdır. Kimi zaman ise Allah'ın adını anmak için yakarıştır. Ama ne olursa olsun, gözyaşı kadar içten ve kar tanesi gibi bembeyazdır dua.
Dua, Allah'ın rablık ve ilâhlık hakikatine köklü bir sığınma hadisesidir. Dua, insanın varlık karakterinin tabii bir parçasıdır ve onu tamamlayan dördüncü boyuttur. Dolayısıyla dua, insanı fizikötesi ilâhi gerçekliklere götürür.
Eller duaya kalkınca
Dua eden insanın evrene yaydığı pozitif bir enerji vardır. İnsan sıradan bir davranıştan uzak olarak duaya yöneliyorsa, bu dua öncesinde bilinçli veya bilinçsiz olarak hem zihinsel, hem de duygusal bir yoğunlaşma halindedir. Bu yoğunluğun yönü, dua edecek olanın Allah karşısındaki acziyetini idraki açısından içe doğrudur.
Ancak içteki yoğunlaşma öncelikle hissedilen manevi haz olarak dışa yansımaya başladıkça yön değiştirir. Artık dua etme davranışı olarak ellerini göğe açan insanın heyecanı artmıştır. Şairin "Dua terli avuçlarımın ülkesi" mısraı, bu anlamda bir tür dua heyecanını ifade etmektedir. Kalpte hissedilenler veya hissedilmesi istenenler birbiri ardınca kelime kalıplarına dökülmektedir.
"Yağmur olsun diye saçar göklere / Elinde biriken dualarını." diyen Akif İnan'ın dizeleri, duanın çift yönlülüğünü ifade etmesi açısından anlamlıdır.
İnsan benlik bütünlüğüyle dua edebilirse, bir takım ihtiyaçları söz konusu olsa bile, kendisinde biriktirdiği anlam dünyasının söz ve imgelerini Yüce Allah'a ulaştırma amacına yönelir. Adeta bir bumerangın fonksiyonu gibi, insanın her türlü rolden uzaklaşarak yaptığı dualar yine kendisinin ruhunu aydınlatacaktır. Gökten yağan rahmet yağmuru, aynı zamanda kendisiyle birlikte diğer varlıkları da olgunlaştırmak üzere kapsayacaktır.
Galip olana sığınmak
Allah'ın galibiyeti süreklidir ve her yeri kapsamaktadır. Bu konuda şu ayetler dikkat çekicidir:
"Allah, buyruğunu yerine getirendir, ama insanların çoğu bilmezler." (Yusuf, 21)
"O kuvvetlidir, galiptir." (Şura, 19)
"Allah, 'Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz' diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir." (Mücadele, 21)
Kendi varlığı karşısında böyle güçlü ve hakim bir yaratıcı olan Allah'ın büyüklüğünü ve gücünü hissedebilen insanın duası süresince algı kapıları temizlenmeye ve açılmaya devam etmez mi?
"Eğer algı kapıları temizlenseydi, herşey insana olduğu gibi görünürdü; sonsuz." denildiği gibi, dua ettikçe algılarımızın seviyesi yükselmektedir. Dolayısıyla dua, ruhumuzun derinliklerini ve sınırsızlığını keşfedebilmemiz için büyük bir imkandır. Bir başka ifadeyle, dua ile insan varoluş sınırlarını zorlayabilir. Bu dua motivasyonuna kavuşabilmek için, İkbâl'in dua mısralarında geçtiği üzere, insanın kendisini bir sel gibi düşünmesi ve gürül gürül akabilmesi için Allah'tan geniş idrak alanları talep etmesi gerekmektedir.
Bilincimizde Allah'ın bizim her durumumuzun farkında olduğu bilgisi yer aldığı için O'na yönelerek dualarımızda ihtiyaçlarımızı arz ederiz. Bu bilgiye ilaveten, sıkıntılardan kurtulmanın Allah'a bağlı olduğu bilgisi de bizi duaya yöneltir. Tersi bir ifadeyle şu şekilde de söylememiz mümkündür: Dua etmekle insan, Allah'ın kendisini kuşattığı ve böylece O'nun kudretiyle sıkıntılarını aşabileceği bilgisini tecrübe eder. İnsanın bu tür bilgisi veya tecrübesi yoksa, insan belalardan kurtulamaz bir hale gelebilir ve kişinin zihnine bu gibi belaların tesadüfen başımıza geldiği ve şans eseri ortaya çıktığı şüphesi düşebilir.
Allah dualara icabet eder
Allah dua eden insanın beklentilerini karşılıyorsa bu durum asla tesadüfen değildir. Şüphe içerisinde kalan, hatta Allah'ın sıkıntılarımızla ilgilenmeyeceğini düşünen insan ise, O'nun ilâhî desteğine kavuşmaktan uzak kalacaktır. İnsan-Allah ilişkisinin zayıflaması veya kopması tehlikesinden dolayıdır ki Kur'an-ı Kerim'de Allah'a yakarmak emredilmiş ve O'nun en kötü şartta bile yardımının aranması ve umulması istenmiştir:
"Musa, kavmine, 'Allah'tan yardım isteyin, sabredin' dedi. Yeryüzü Allah'ındır, onu kullarından dilediğine verir. Sonuç, korunanlarındır." (A'raf, 128)
"Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da: 'Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim' diye duanızı kabul buyurmuştu." (Enfal, 9)
İbn Haldun, bir amelin değerinin ve şerefinin ona duyulan ihtiyaç ölçüsünde artacağını belirtir. (Mukaddime, II/918) Dua pratiğinin değeri de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Allah'a karşı görevlerini hiç yapamayan insandan bu görevlerini en iyi bir şekilde yerine getiren insana kadar herkes ellerini açıp dua etmeye ihtiyaç duymaktadır.
İhtiyaçlarımız fiziksel eksikliklerimizden psikolojik beklentilerimize kadar farklılıklar arz edebilir. Veya aynı zamanda, manevi yükselişimizi gerçekleştirmek ve ilâhî olana kavuşabilmek gibi benliğimizin derinliklerinden gelen yönelimlerle de dua edebiliriz. Hangi tür yönelimle olursa olsun insan, dua ederek ihtiyaç sahibi olduğunu kabul etmektedir. Bir amel olarak dua böylece değer kazandığı gibi, dua eden insan da acziyetinin
itirafıyla şereflenmektedir.
Hidâyet ve rahmet üslûbu; insanın özüne bakarak, aslî fıtratın ortaya çıkarılması için ne kadar günahkâr ve isyankâr olursa olsun insana, gönülleri dirilten, yaralı ve müzdarip sîneleri hakîkate ulaştıran bir şefkatle yaklaşmaktır.
Hidâyet ve rahmet üslûbu; insanın özüne bakarak, aslî fıtratın ortaya çıkarılması için ne kadar günahkâr ve isyankâr olursa olsun insana, gönülleri dirilten, yaralı ve müzdarip sîneleri hakîkate ulaştıran bir şefkatle yaklaşmaktır.
Aşağıda ifâde edilen üç İspanyol Gencin hikâyesi böyle bir hidâyet ve rahmet üslûbunun tezahrünü gösteren güzel bir misaldir.
Üç İspanyol genç; hayatlarını nefsin girdaplarında dolaşarak, hevâ ve heveslerinin peşinde zevk ve eğlenceye dalmış dalmış bir durumda yaşıyorlardı. Bir gün İngiltere'ye geziye gittiler. Yolları Londra'nın yüz mil kadar kuzey batısındaki Norviç kasabasına düştü. Bir evin önünden geçerken kulaklarına âhenkli bir ses geldi. Bunlar müziğe düşkün insanlardı. Seyâhatlerinde gitarlarını yanlarından ayırmazlar ve arada bir gitar çalarak kendilerini tatmine çalışırlardı. Duydukları sese kulak kabarttılar ve oturup dinlemeye başladılar. İçeride bir mûsiki icrâ edilmekte olduğunu düşündüler.
Hakîkatte burası bir tekke idi ve içeride muhrik bir sesle Rabb'in insanlığa hediyesi, hidâyet kaynağı Kur'ân-ı Kerîm tilâvet olunuyordu. Evet yanlış okumadınız, burası bir tekke idi. Üç İspanyol genç, kapıda içeriden gelen âhenkli sesi dinlemeye koyuldukları sırada, Şâzelî tarîkatı âdab ve erkânı üzere bir ders icrâ etmiş olan mürîdler topluluğu, hâtime olarak okunan Kur'ân-ı Kerîm'i dinliyorlardı.
Tilâvet bittikten sonra dışarı çıkan mürîdlerden biri kapıdaki üç genci görünce kibarca sordu:
"-Burada niçin bekliyorsunuz?!."
"-İçerden gelen sesi dinliyoruz!" cevabını alınca da:
"-Neden içeri girip rahatça dinlemiyorsunuz?!." dedi.
Yaşayışlarından dolayı her yerde hor ve hakir görülmeye alışkın olan gençler:
"-Bizi içeriye kabul ederler mi?!." diye sormaktan kendilerini alamadılar.
Bu defa mürîd merhamet ve alâka dolu nazarlarla bu üç genci tepeden tırnağa süzdükten sonra:
"-Ne demek kabul ederler mi? Biz müslümanız ve kapımız herkese açıktır." dedi ve ekledi:
"-Yalnız kapımız değil, evimiz ve gönlümüz de!.."
Kapatmak üzere olduğu kapıyı ardına kadar açtı ve:
"-Buyrun!.. Buyrun! Sizi Allâh gönderdi..." dedi. Belki de mürid, gayr-i ihtiyârî söylediği bu son cümlenin ne büyük bir hakîkat ihtivâ ettiğini o anda kendi de bilmiyordu. Yalnız konuştukları İngilizce'nin aksânından onların yabancı olduğunu sezmişti, o kadar...
İçeri aldığı misafirleri, bir iki koridor geçerek doğruca Şeyh'in yanına götürüp kapı önündeki karşılaşmalarını kısaca hikaye etti.
Bu sırada Şeyh bir minderde oturuyordu. Şeyh Efendi (Abdülkâdir es-Sûfî) bu üç İspanyol gence iltifât için ayağa kalktığında mürîdler de sessizce ayağa kalktılar ve şeyhlerinden sonra onlar da bu gençlerle musâfaha ettiler, sarılıp kucaklaştılar.
Üç İspanyol genç, hayatlarında böyle samîmî bir hüsn-i kabul görmemişlerdi. Kendilerinin yanıbaşına oturtan Şeyh Efendi onlarla derin bir sohbete daldı. Öyle ki, çaylar gelip gidiyor, sohbet uzadıkça uzuyordu. Misafirlerin İspanyol asıllı olduğunu öğrenen Şeyh, onlara eski Endülüs medeniyetini anlatıyor ve o parlak devirlerin ihtişâmını hikâye ediyordu.
Birkaç saat zarfında bu Müslüman İngilizler ile üç İspanyol genç öylesine kaynaşmışlardı ki, artık bir daha ayrılmalarına imkân ve ihtimal kalmamıştı. Tam on beş gün geceli gündüzlü burada kaldılar. Şeyh Efendi'den İslâm'ın temiz ve berrak îmân esaslarını, Endülüs tarihi'nin şanlı sayfalarını, yâni kendi geçmişlerinin bütün teferruatını öğrenerek hidâyete nâil oldular.
Bundan yaklaşık onbeş-yirmi yıl önce gerçekleşen bu hâdiseden sonra İslâm'la şereflenen bu gençler kurdukları bir cemiyetle, İspanya'da yeniden ebedî hidâyet güneşi olan İslâm'dan istifadeye gayret göstermeye, kendilerine sergilenen engin ve diriltici üslûbu esas alarak çalışmaya başladılar.
Ve bugün böyle gayretlerle, İslâm İspanya'da hızla kabul görmektedir. Onlardan biri olan ve kendisinin Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin soyundan geldiğini söyleyen Müslüman İspanyol Sâmî Muhyiddin şöyle diyor:
"-İspanya'da İslam Güneşi'nin üzerini örten yalan ve tahrif örtüsü bir kere yırtılmış ve büyük gerçek kavranılmaya başlanmıştır!.. Artık bu örtüyü yeniden derleyip tamir ederek gerçekleri setretmeye kimsenin gücü yetmeyecek ve İspanya, gitgide hızlanan bu hareketle pek yakında en ücrâ köşelere kadar ezan-ı Muhammedî'nin o haşmetli ve ilâhî sadası ile gönüller günde beş defâ şenlenecektir!.. Ecdâdımızın rûhâniyeti berekâtiyle Allâh'ın bu millete tekrar ve topyekûn hidâyet nasip ettiği mes'ûd günler gelip çatmıştır. İki hidâyet arasındaki beş asırlık câhiliyyet devrini hiç yaşanmamış sayıyoruz!.."
HİDAYET VE RAHMET ÜSLÛBU
"İnsana bu gönül penceresinden, yâni hidâyet ve rahmet üslûbu noktainazarından yaklaşmak, ilâhî rızâya en muvâfık ve netice bakımından da son derece bereketli ve insanda meknuz olan ulvî güzellikleri yeşertici bir husûsiyet ihtivâ eder. Çünkü bu üslûp, hem tatbik edene, hem tatbik edilene, yâni her iki tarafa da ayrı bir letâfet, olgunluk, muhabbet ve Hakk'a rağbet hasletleri kazandırıcı bir vâsıftadır. Bu üslûp, Yûnusları Yûnus, Mevlânâları Mevlânâ yapan bir iksîr ve mânen ölmekte olan nice hasta rûhlara da bir âb-ı hayât gibidir." (Vakıf, İnfak, Hizmet, s;170, Osman Nûri TOPBAŞ)
İnsan, nefsine uymaz ve şeytanı dinlemezse manen terakki eder ve meleklerden daha yüce bir makama erebilir. Aksini yaptığı taktirde de hayvanlardan daha aşağılara düşebilir.
Aslında yaptıklarından ve yarattıklarından dolayı "kimse Allah'a hesap soramaz" (Enbiya, 21:23) Ancak bizler, insan olmanın gereği olarak her konuda olduğu gibi, bu konuda da Hz. İbrahim (as) gibi, "kalbimizin tatmin olmasını" (Bakara, 2:260) istiyoruz. İşte bu yüzden de aklımıza ister istemez şu soru geliyor:
Öyleyse neden, Allah şeytanı ve kötülükleri yaratmış da bize musallat etmiş? Kötülüğü yaratmak kötü, şerri yaratmak da şer değil mi?
Hemen ifade edelim ki, şerrin yaratılması şer değildir; şerri işlemek şerdir. Çünkü Allah bir şeyi şer olsun diye yaratmıyor. Hayır olsun diye yaratıyor. Allahın hayır olarak yarattığı şeyleri de bizler hakkımızda şerre çeviririz. Mesela, Şeytan ateşten yaratılmıştır ve bu konuda en güzel örnek de ateştir. Ateşin yaratılması şer değildir, ancak ona dokunmak şerdir. İnsan ateşi muhafaza altına alırsa ondan faydalanır; aksi halde zarar görür.
Buna bir başka örnek de yağmurdur. Yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var, bütünü de güzeldir. Tedbirsizliği yüzünden bazıları yağmurdan zarar görseler, "Yağmurun yaratılması rahmet değildir" diyemezler ve "şerdir" diye hükmedemezler.
Allah'u teâla günah işleme kabiliyeti olmayan meleklerle, hiç sorumlu olmayan hayvanları yaratmıştır. Bu iki varlıktan başka, hem melekleri geçecek kadar mükemmel, hem de aklı olmayan hayvanlardan daha aşağı olacak kadar kötü olma özelliğindeki insanı yaratmıştır. Bu noktada insanın terakkisine yol açmak üzere şeytana fırsat tanınmış ve insana kötülüğü emreden bir nefis verilmiştir.
Dünya ahiretin tarlasıdır. Ahiretin iki menzili olan cennet de cehennem de insanların imanlarının ve amellerinin meyvesi olacaktır. Bunun için insan nevi bir imtihana tabi tutulmuştur. Hayatını iman ve sahil amel üzere geçirip bütün işlerini istikamet üzere gören insanlar cennete layık bir kıymet alırlar. Aksi yolda gidenler ise cehennem ehli olurlar.
İnsan, nefsine uymaz ve şeytanı dinlemezse manen terakki eder ve meleklerden daha yüce bir makama erebilir. Aksini yaptığı taktirde de hayvanlardan daha aşağılara düşebilir.
Bilindiği gibi, elmasla kömürün aslı karbondur. Ancak diziliş farklılığından dolayı biri elmas diğeri kömür olmuştur. Aynı şekilde insanların da aslı birdir. Bütün insanlar aynı maddi ve manevi cihazlarla donatılmışlardır. Ancak, bunların doğru yahut yanlış kullanılmalarıyla insanlar arasındaki farklılık ortaya çıkmış ve toplumda elmas ruhlular yanında kömür ruhlular da ortaya çıkmıştır.
Meselenin bir başka boyutu da şudur. İnsan, şeytana uymakla kendini zarara soktuğu gibi, "Sebep olan işleyen gibidir." kaidesine göre bu işte şeytan da büyük bir sorumluk altına girer ve cehennemdeki azabını artırmış olur. İnsanları yoldan çıkarmak üzere kendisine tanınmasını istediği fırsat, başına bela olacak ve istikametten saptırdığı kişilerin azaplarının bir katı da ona tattırılacaktır.
Cenab-ı Hak dileseydi şeytana bu fırsatı vermeyebilirdi. O zaman onun görevini de insan nefsi üstlenmiş olurdu. Sonuç değişmezdi. Kendisine insanları yoldan çıkarmak için çalışma fırsatının verilmesiyle şeytan büyük bir zarara uğramış, tabiri caizse, küstahlığının cezasını böylece görmüştür.
Papa, Vatikan devletinin basidir. Vatikan, Roma'nin bir semti olup, yüzölçümü 0.44 km2'dir. Avrupa ve Amerika devletlerinin hepsi papaligin devlet sifatini tanirlar. Papalikla diplomatik iliskiler kuran devletlerden biri de Türkiye...
Papa, Lâtince papaz, Bati Avrupa ve Anglo-Sakson dilinde baba, Katolik kilisesine göre ise kutsal baba demektir. Papalik, Katolik kilisesinin en yüksek makami, papa da kilisenin basi, hükümdari ve rûhanî lideridir. Katoliklere göre M.S. 33'te Piyer'in kurdugu papalik, harpler yapti, krallar devirdi, kendisi de zaman zaman baski ve hezimetlere ugradi.
Papalik ve papalarin hatirlattiklari...
Topragi bol olsun, Papa II. Jean Paul yarin topraga verilecek. Bu vesileyle, papalik tarihine bir göz attik. Bazi hatirlamalar yaptik; bazi hatirlatmalar yapmak istedik.
Papa, Vatikan devletinin basidir. Vatikan, Roma'nin bir semti olup, yüzölçümü 0.44 km2'dir. Avrupa ve Amerika devletlerinin hepsi papaligin devlet sifatini tanirlar. Papalikla diplomatik iliskiler kuran devletlerden biri de Türkiye...
Papa, Lâtince papaz, Bati Avrupa ve Anglo-Sakson dilinde baba, Katolik kilisesine göre ise kutsal baba demektir. Papalik, Katolik kilisesinin en yüksek makami, papa da kilisenin basi, hükümdari ve rûhanî lideridir. Katoliklere göre M.S. 33'te Piyer'in kurdugu papalik, harpler yapti, krallar devirdi, kendisi de zaman zaman baski ve hezimetlere ugradi.
Piyer'den beri gelen asagi yukari 300 papanin çogu Italyan degildi. Rum, Yahudi, Suriyeli, Got, Alman, Ispanyol, Fransiz, hatta Afrikali... Bir papa da Ingilizdi: IV. Hadrian (1154-59)...
Papalik sonralari çogunlukla Italyan asilli piskoposlarin eline geçti. Papalarin çogu akrabacilik, tedhis, zulüm, yagma, rüsvet, hatta fuhus gibi suçlarla dillere destan oldu. Zamanimizda, papazlar arasindaki escinsellik haberlerini basindan ögrenmeye devam ediyoruz.
Papalik tarihinde, "Pornografi" diye anilan ve tarihçi Kardinal Cesare Baronio'nun "saeculum obscurum-karanlik devre" diye adlandirdigi rezalet ve facia dolu bir fasil vardir. Cinayet ve vahsetler de cabasi. Papalik tarihçisi Kremonoli Luitprant yaziyor: IV. Stefan (896-897) papalik tahtina oturunca 9 yil önce ölen Papa Formosus'un mezarini kazdirdi, cesedini çikartti, papalik elbisesini giydirip papalik tahtina oturttu. Durusma yaptirdiktan sonra, ölünün sag elinin parmagini kestirdi, dehset içinde kalan halkin gözü önünde sürükleterek Tiber Irmagi'na attirdi.
Papa III. Sergius (904-911) papa olur olmaz ilk isi kendinden önceki iki papayi feci sekilde öldürmek oldu. Papaligi süresince metreslerinin istegi üzerine islenmedik cinayet birakmamisti.
Yukarda ismi geçen papalik tarihçisi, papa Giovanni zamaninda (955-963) papaligin bir geneleve döndügünü yana yakila anlatir. XIII. asrin sonuna kadar papalarin pek çogu ya öldürülmüs, ya hapse atilmis, ya da sürgünde sefalet içinde ölmüstür. Içlerinde iffetli ve bilgili olanlar sayilacak kadar azdir.
Bizim en iyi tanidigimiz papa II. Urban'dir (1088-1099). Haçlilar, Ortodoks-Müslüman demeden geçtikleri yerde katil ve yagma yaparak Anadolu'yu bir bastan bir basa mahvetmis ve sadece Kudüs'te 100 bin Müslümani kiliçtan geçirmislerdi. Bu haçli sürüsünü ayaga kaldiran, iste bu Urban adindaki papadir.
1830'dan sonra durum yavas yavas degisti. Rûhen malül olmayan, kabiliyetli ve kurnaz papalar gelmeye basladi. Kurnaz papalardan biri VI. Jean Paul'dür. Bu papa, davetsiz misafir olarak 25.7.1967'de Yesilköy Havaalani'na geldi. Cumhurbaskani Cevdet Sunay ve Basbakan Süleyman Demirel tarafindan karsilandi. Sale Köskü'nde agirlandi. Istanbul'un bir Sali günü fethedildigini bilen bu papa, yine bir Sali günü Ayasofya'ya gitti. Disisleri Bakani Ihsan Sabri Çaglayangil'den dua etmek için nezaketen izin istedi. Cevap bile beklemeden diz çöktü, gözlerini kubbeye dikip, "Iste cennet burasi" diyerek hedefini çizdi.
Bu hedef, geçen sene Istanbul Çemberlitas'taki Firat Kültür Merkezi'nde (FKM) baska bir papaz tarafindan su sekilde tekrar dile getirildi: 15.5.2004 tarihinde, Dinlerarasi Diyalog toplantisinda, FKM duvarlari, hilalin yaninda Yahudi yildizi ve haçlarla donatilmisti. Sahne gerisindeki Ayasofya görüntüsü üzerine haçin gölgesinin vurdugunda konusan bir papaz söyle diyordu: "Ben, Ayasofya'da üç din mensuplarinin da ibadet ettikleri günü hayal ediyorum."
Bu, kurnazca söylenmis, fakat geçersiz bir sözdü. Çünkü Ayasofya sadece Hiristiyanlarin hedefidir. Yahudilerin hedefi, Ayasofya degil, Arz-i Mev'ud'dur. Konusmaci papaz, sözünün içine onlari, lütfen de bizi katarak hedefini ortaya koyuyordu... Maalesef, Dinlerarasi Diyalogcular; papazin bu sözünü müthis bir alkisla sekilde desteklediler...
Oysa, onyillardir devam eden, "Ayasofya ibadete açilsin" çabalarinin arkasindan böyle alkislar mi gelmeliydi degerli okuyucular?..
ADIM HELENA. Kendini Hıristiyan addeden, ancak aslında dinle pek de alâkası olmayan bir ailede yetişmiş bir İsveçli'yim.
Bu nedenle gerçek anlamda mutlak bir tanrı inancının hayatımızda ciddi bir etkisi olduğunu söyleyemem.
"Kafamdaki Tanrı, Böyle Bir Kâinat Yaratamazdı"
Tercüme: Ayten Yadigâr
ADIM HELENA. Kendini Hıristiyan addeden, ancak aslında dinle pek de alâkası olmayan bir ailede yetişmiş bir İsveçli'yim.
Bu nedenle gerçek anlamda mutlak bir tanrı inancının hayatımızda ciddi bir etkisi olduğunu söyleyemem.
Din adına yapılan birtakım şeylerin de sadece insana yararı olduğu için yapıldığı düşüncesine sahiptim. Mesela Noel, Paskalya ve Azizler Günü ile ilgili tüm kutlamaları yapardık, ancak bunları niçin yaptığımızı hiç sorgulamazdım. Yapılan her şeyi İsveçli olmamızın bir gereği imiş gibi algılıyordum. Din adeta millî bir şeydi benim için... Ülkemde onbeş yaşına gelen her çocuğa dinî eğitim verilmeye başlanır, böylece Protestan inancımızı ispatlamış oluruz... Sırf Hıristiyanlığı öğrenmek için bu eğitimi almak istedim ve golf dersleriyle birleştirilmiş üç haftalık bir kursa katıldım.
Sabahları yaşlı bir rahiple ders yapıyorduk, ancak aklımız bir sonraki golf oyunu ile meşgûldü. Bu yüzden hiçbir şey öğrenemedim. Sonraları liseye devam ettim. Hiçbir şeyin bana zarar veremeyeceğini düşünüyordum. Notlarım mümkün olanın en iyisiydi ve kendime güvenim zirvedeydi. Dini veya dinî duyguları hiç düşünmüyordum. Sadece iyi olanı yapıyordum. 'Dindar' olarak tanıdığım bütün insanlar 'hidayeti' depresyon veya çok ağır hastalık sonrası bulmuşlardı ve hayatlarına devam edebilmek için İsa Mesih'e muhtaç olduklarını söylüyorlardı. Ben ise aklıma koyduğum her şeyi yapabileceğimi ve dinin hayatın gerçeklerinden kaçmak için uydurulmuş bir bahane olduğunu düşünüyordum...
Üniversite yıllarımda hayatın anlamı hakkında düşünmeye başladım.
Tarih boyunca ve günümüzde bütün savaş ve problemlerin dinden kaynaklandığını düşündüğüm için herhangi bir dini kabûl etme konusunda zor bir dönem yaşadım. Bu nedenle kendi hayat felsefemi oluşturmaya karar verdim.
Her şeyin bir güç tarafından yaratıldığı hususunda ikna olmuşsam da bu güce sahip olanın Tanrı olduğunu söyleyemiyordum. Tanrı benim için Hıristiyan düşüncesinde yer aldığı şekliyle uzun beyaz sakalları olan yaşlı bir adamdı ve yaşlı bir adamın kâinatı yaratamayacağını biliyordum! Ölümden sonraki hayata inanıyordum. Çünkü adaletin mutlaka yerini bulması gerekiyordu. Ayrıca her şeyin bir sebep dahilinde olduğuna da inanıyordum. Geçmişte okul yaşantıma baktığımda bize gerçekmiş gibi öğretilen Darwin Teorisi'ne inanma aptallığına düştüğümü de görüyorum. Hayatın anlamı üzerine ne kadar çok düşünceye dalarsam, o kadar huzursuz oluyor ve sonuçta bitkin düşüyordum. Hayat sanki büyük bir hapishane gibi gelmeye başlamıştı. Giderek yaşama sevincimi kaybetmekteydim.
Okulda Budizm ve Hinduizm gibi inanç sistemlerinin düşünce ve ibadet tarzları hakkında bilgi edinmiştim. Ancak İslâm hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Lisedeki din dersi kitaplarında Müslümanların nasıl ibadet ettiklerini gösteren resimleri hatırlıyorum. Bu resimler sadece hareketleri gösteren bir çizgi film şeridi gibiydiler. Fakat bu dinin inanç esasları hakkında herhangi bir bilgim yoktu. Kitle iletişim araçlarının etkisi altında büyümüştüm, Müslüman erkeklerin hanımlarına baskı yaptıklarına ve çocuklarını dövdüklerine inanıyordum. Hepsi zorba, sert karakterli ve gerektiğinde insanları öldürmekten çekinmeyen kimselerdi. Öyle zannediyordum...
Okuldaki son yılımda bilime merak sarmaya başladım ve bu sahada çok büyük başarılara imza atmaya hazırdım. İngilizcemi ilerletmek için bir yurtdışı tecrübesi yaşamak istiyordum. Uluslararası bir kariyer yapmış olmak işverenler açısından da tercih edilmemi sağlayabilir diye düşünüyordum. Bu nedenle Boston'a gittim ve orada ilk kez Müslümanlarla tanışma fırsatı buldum. O sırada Hz. Muhammed' in kim olduğunu ve Allah'ın bizim inancımızda yer alan " Tanrı" ile aynı tanrı olduğunu bilmiyordum. Sorular sormaya ve kitaplar okumaya, en önemlisi de Müslümanlarla ilişkide bulunmaya başladım. Tanıştığım Müslümanlar harika insanlardı. Beni hemen kabûllendiler ve hiçbir konuda bana baskı yapmadılar. Çok daha fazla cömerttiler. İslâm iyi bir hayat sistemi olarak gözüküyordu. Bu dinin insana kazandırdığı sağlam ve dengeli karakteri de inkâr edemezdim, ancak bunun benim için doğru din olduğu konusunda henüz ikna olamamıştım.
Dinin bilimle çatıştığı düşüncesi kafamdaki problemlerden biriydi.
En azından Hıristiyanlığın böyle bir problemi olduğunu biliyordum. Maurice Bucaille'in "Kitab- ı Mukaddes, Kur'an ve Bilim" adlı eserini okuyunca bilimsel sorularımın hepsine cevap buldum. İşte modern bilimle çatışmayan din buydu! Heyecanlanmıştım, ancak bu dini kabûl etmem için kalbimin de buna hazır olması gerekiyordu.
Yeni öğrendiğim şeyler üzerine derin düşüncelere daldığım bir beyin fırtınası dönemi yaşadım. Kalbimin yavaş yavaş yumuşadığını hissediyordum ve bir Müslüman olarak hayatı tasavvur etmeye, algılamaya çalışıyordum. Zihnimde canlanan dürüstlük, cömertlik, denge, huzur, barış, saygı ve nezaket dolu mütevazi bir hayattı. Tüm bunların ötesinde bir anlam taşıyan hayattı söz konusu olan. Artık nefsime esir olmamam ve benden çok daha üstün bir gücün karşısında kibrimi kırmam gerektiğini anlamıştım.
İki kez kendime şu soruyu sordum:
"Seni Müslüman olmaktan alıkoyan nedir?"
İlkinde büyük bir panik yaşadım, sanki beynim durdu. İkincisinde herhangi bir bahane bulurum diye bir süre düşündüm.
Ancak hiçbir bahanem yoktu ve şehadet getirerek Müslüman oldum.
Norveç, Türkiye'nin yarısına yakın toprakları ve 4,5 milyon nüfusu ile içinde 150 bin Müslüman'ı barındırıyor. Müslüman nüfusun en büyük çoğunluğu da Pakistanlı... Norveç, petrol kuyularının açılmasının ve sanayi hamlesinin arkasından 1972'lerde Pakistan'dan işçi istedi. Zülfikâr Ali Butto zamanında yapılan anlaşmalarla büyük bir işçi akını oldu. Türk nüfusu 15 bin olarak biliniyor.
Bizimkilerin bazıları, daha önceki bir yazımda belirttiğim gibi, bir traktör alıp dönmek için gelmiş. Hatta bir silah alacak kadar para biriktireyim diye gelenler var. Onlardan birisinin torunu "Bir Silah Uğruna" diye roman bile yazmış. Ama sonunda arkasından bütün köy Norveç'e gitmiş. Daha önce Danimarka, İsveç ve Norveç tek bir ülke imiş. Sonra İngilizler idare etmeye başlamış. Krallar İngiltere'den tayin edilirmiş. Sonra Osmanlılar sonrasında olduğu gibi sınırlar cetvelle bölünmüş. Norveç'e kırsal, dağlık ve dağınık bir bölge veya ülke düşmüş. Üç bin kilometre uzunluk olunca bu dağınıklık daha iyi anlaşılır zannediyorum. En büyük geliri petrol, balık, kereste, inşaat malzemeleri fabrikaları. Parası devamlı yükseliyor; fakat ticari anlayış gereği değerini devamlı hep kendileri düşürüyorlar. Devlet çok zengin. Fakat bu zenginlik halka ve hayata pek yansımıyor. Halkın çoğu, hafta sonunu dağ evlerinde geçiriyor. Balık yetiştirmede de uzman olan bu Wiking torunları, kayak yapmayı ve dağlarda gezmeyi çok seviyorlar. Ormanları çok; ama balık işleri ve balık yağları meşhur. Deniz içinde balık çiftlikleri var. Çoğunluğu ateist... Bir papaz, kiliseye; ancak yüzde ikisinin geldiğini söylüyor. Nüfus çok yaşlı. Bedenlerini, vücutlarını, rahatlarını bozmamak için pek evlat yetiştirme cihetine gitmemişler. Bunun bir tehlike olduğunu şimdi fark etmişler. Hatta geçenlerde Norveç, İsveç ve Danimarka'nın ileri gelen profesörleri, yabancılardan ve entegreden sorumlu olanları hatta yabancıların çocuklarını eğiten 250 öğretmen bir araya gelip bu meseleye çareler düşünmüşler.
Ülkede İngiliz ve Amerikan hayranlığı var. Onun için Irak Savaşı'na karşı tepki cılız idi. Millet olarak kendi içlerine kapanık bir yapıları var. Çekingenler ve cevap vermekten sakınan bir psikolojiye sahipler.
İhtiyarlar kendi ülkelerindeki huzur evlerinde kalmak istemiyorlar. Bir gazete haberinde, orada acından ölen ihtiyardan bahsediliyordu. Göz yumulan veya örtbas edilen başka şeylerden de. İntiharların en çok olduğu ülkelerden birisi olmasına rağmen medyaları çok dikkatli ve kontrollü. Kötü haberleri vermiyorlar. Çok âşikar olmuşsa, o zaman kısaca bahsediyorlar. Uyuşturucuya devlet çok para harcıyor. Buna rağmen uyuşturucunun önü alınamıyor.
Gençler hedefsiz... Çoğu "Düşünenler düşünsün; benim gelecek hedefi diye bir problemim yok." diyebiliyor.
Anne-baba çalıştığı için çocuklar bir yaşında kreşe veriliyor. 18 yaşına giren evden uzaklaştırılıyor. Çünkü devlet onlara iyi para veriyor. Ailesi içinde kalmak isterse kira ve yiyecek parası vermesi gerekiyor. Çoğu yalnız kalmayı tercih ediyor. İhtiyarlar da huzur evlerinde. İnsanları yapayalnız... Huzur evlerinde ölenler sahipsiz, eskiden kilise cenazeleri kaldırıyordu. Şimdi kilise fakir, masrafı ödenmeyenleri kaldıramıyor. Bu durumda devlet cenazeyi yakıyor.
Başşehir Oslo'daki millet meclisi binasına da uğradık. Ön tarafı park. Orada meşhurlarından bazılarının heykelleri var. Norveç 1840 senesine kadar Danimarka'nın; 1905'e kadar İsveç'in vesayeti altında imiş. 1905'te hür olmuş. İlk başbakanları olan Chr. Müchelsen'in heykelini yapmışlar. Yine parka, 9 Nisan 1940'ta yani Alman Savaşı sırasında millet meclisi başkanı olan Carl Joachim Hambro'nun (1885-1964) heykelini de dikmişler.
Parkta bir de milli şairleri Henrik Wergeland'ın büyük bir heykeli var. Alman şairi Goethe'den etkilenen bu meşhur şair, babasına yazdığı mektuplarda Müslüman olduğunu açıkça ifade ediyor. Bu hususta geniş bir çalışma yapılıyor. İnşallah bu hususta daha geniş bilgi vermeye çalışacağım. 1837'de vefat eden şair Henrik'in kız kardeşi Camilla Colet de meşhur bir yazar. Hatta Norveç'in eski yüzlüklerinin üzerinde bu hanımın resimleri bulunurdu.
Norveç'te 15 bin nüfusa sahip şehirlerde bile havaalanları var ve her gün 4-5 sefer yapılıyor. 17 Mayıs 1905'te ilk anayasaları yürürlüğe girdi. Sembolik bir kralları var. Her sene 17 Mayıs tarihinde Kraliyet Sarayı'nın önünde halkın huzuruna çıkar... Halk sarayın çevresine gidip oturabilir ve tatillerde piknik yapabilir. Hatta kraldan bizzat telefonla randevu alıp görüşme yapabilir.
Rodhus isimli Oslo Belediyesi'ne ait binaya da uğradık. Büyük ve görkemli bir görünüşü var. Ana girişten önce duvarları çok büyük tablolar halinde tahta üzerine yapılmış, renkli mitolojik kabartmalarla süslenmiş. Nobel Barış Ödülleri bu binada veriliyor. 'Danışma evi' manasına gelen Rodhus'ta toplantılar, paneller ve konferanslar düzenleniyor. Son senelerde Norveç'te İslamiyet üzerine araştırmalar çoğaldı. Tezler hazırlanıyor. İnternetten İslam siteleri aranır ve araştırılır oldu. Bu hususta Müslümanlara çok iş düşüyor. Bu toplumun insanlarına karşı üzerimize düşenleri yerine getirmek zorundayız.
Şüphesiz duyduğu, şahit olduğu her 'hidayet' öyküsü inanan insan için ayrı bir motivasyon ve esenlik kaynağı. Bu nedenle kısa süre önce 'yaşayan en ünlü ateist' olarak nitelenen 81 yaşındaki İngiliz Profesör Andrew Flew'in yanılgı içinde olduğunu.........
Ok çekti yukardan üstüme avcı!
Şüphesiz duyduğu, şahit olduğu her 'hidayet' öyküsü inanan insan için ayrı bir motivasyon ve esenlik kaynağı. Bu nedenle kısa süre önce 'yaşayan en ünlü ateist' olarak nitelenen 81 yaşındaki İngiliz Profesör Andrew Flew'in yanılgı içinde olduğunu vurguladıktan sonra artık 'inanmaya' başladığını söylemesini çok önemsedim. Zira 1950'de yazdığı "Teoloji ve Aldatmaca" adlı makalesiyle ateizme büyük katkılarda bulunan ve birçok dilde 40 baskı yapan Flew'in Rabb'a dönüşü, sırf ölüme yaklaşmış yaşlı bir adamın rota değiştirmesi değildi.
Aslına bakarsanız, insanlığın tarihi bir çeşit arayış, fikir çilesi serüvenidir de... Kutsal kitabımızda bunların en müthişi anlatılır.
Hz. İbrahim, kavminin tapmakta olduğu putların gerçek birer tanrı olmadığını anlayınca tefekküre dalar bir gece vakti...
Gökte bir yıldız görür ve "Rabb'im budur" der.
Ama sabah olunca o yıldız kaybolup gider... Batmıştır...
O yıldız, gerçek bir İlah olsaydı böyle olmazdı!
Bunun üzerine Hz. İbrahim; "LÂ UHIBBÜL ÂFİLİN" dedi...
Ben batanları, kaybolup gidenleri sevmem... (En'am Sûresi-76)
İşte insanlığın öyküsü İbrahim'in (as) öyküsüdür. Kimi fani olana, batana takılıp kalırken, kimi ısrarla devam eder arayışa. Prof. Flew, 81 yaşında buldu 'Batmayan'ı. Üstelik çok büyük bir vicdan yarası eşliğinde. Şöyle bir açıklama yaptı sonra: "İnsanların benim önceki fikirlerimden etkilendiğini düşünecek olursak, sebep olduğum bu büyük zararı telafi etmeye çalışacağım." Samimi bir bağışlanma dileğiydi bu. Ama beni etkileyen şey, bu özür faslı değildi şüphesiz. Prof. Flew, basit bir ölüm korkusuyla gelmemişti bugünkü durduğu noktaya. Dinliyoruz: "Hayatın var olması için gereken ve içinde inanılmaz bir karmaşık düzen barındıran DNA araştırmaları, hayatın var olmasının ardında zeki bir varlığın bulunduğunu gösteriyor."
Kimsenin inancını yargılamak, hidayet şeklini ve yöntemini eleştirmek ne haddimiz ne de işimiz! Ancak bana çarpıcı gelen hidayet öyküleri bu tür olanlar oluyor.
Yıllar önce, evveliyatı Marksist olan bir yazarımızın kitabında okumuştum. Bir savaşı takip ederken, yanındaki arkadaşının bomba ile parçalanmasından sonra inanmaya başlamıştı yazarımız. Dediğim gibi küçümsemek ya da basitleştirmek gibi bir niyetim yok. Ama kafalı bir yazarın, bir düşünürün, münevverlik iddiasında olan bir beynin daha çok düşünmesi, beynini zonklatana kadar sorgulaması gerekmez mi? Bugün kaçı bunu yapıyor aydınlarımızın? Referansı Marks olanlar, samimi olsun olmasın her dini hareketi, görüşü, düşünceyi 'dinci' yaftasıyla küçümseyen zihinlerin kaçı Flew'in yaptığı muhasebeyi yapıyor?
Enteresandır, tam bu konuda yazı yazmayı tasarlarken peş peşe iki hidayet öyküsü düştü önümüze. Biri manken Yaşar Alptekin'in. Diğeri yazar Serdar Turgut'un. Turgut da şöyle anlatıyor kendi menkıbesini: "Kendimi ateistim zannediyordum. Şu anda böyle (inançlı) oldum. Bunun nedeni de hastalığımdır. Çünkü çok korktum. Bir anda bir baktım, ne yürüyebiliyorum ne de kolumu kullanabiliyorum. Dehşet verici bir şey. Sonra aştık onları; ama bayağı güç bir süreçten geçtik. Dinin, dua etmenin bana çok yararı oldu. Tekrar düşündüm olayları. İçimde güç alacağım yerler aradım. Ve duanın gücünü keşfettim. Allah'tan yardım istedim. Şimdi her şeyi istiyorum O'ndan. Gazete yaparken de, adımımı atarken de. Kurban kestim hayatımda ilk kez." Şüphesiz manidar ve ders alınacak bir süreç.
Yaşar Alptekin'in ki ise belki Turgut'unki kadar trajik değil; ama çarpıcı: "Her şey Sakıp Sabancı'nın cenazesinde başladı. Onu hiç de tanımam; ama cenazesinde tuhaf duygulara kapıldım. Sanki ruhum olduğu yerden çıktı yükseldi ve kendimin de olduğu cemaati tepeden izlemeye başladım. O günden beri namaz kılıyorum."
Bilmiyorum bu sefer izah edebildim mi; ancak bana çarpıcı gelen Turgut'un yaşadığı hidayet serüveni değil. Zira çok iyi biliyoruz ki, nisyan ile malul olan insanoğlunun ölüm tehlikesini atlattıktan sonra dünya tekrar paçasına yapışacaktır. Bana cazip ve nasihat gibi gelen Alptekin gibi "gece, bir hendeğe düşercesine" yaşanan iç dünya değişimleri. Ama en muhteşemi, şüphesiz Prof. Flew'in yaşadıkları. Belki can yakıcı, iç acıtıcı, beyin zonklatıcı; ama Yüce Yaratıcı'mızın her zaman kişiye özel mektup yollamadığı gerçeğini bilince insan ister istemez ürperiyor!
Ergen sivilcesinin en iyi ilacı günde üç kez yüz yıkamaktır
Ergenlik dönemindeki gençlerin çoğu, yüzlerini kaplayan sivilceler nedeniyle kendilerini kötü hissediyor. Prof. Dr. Büyükgebiz, gençleri uyarıyor: Kozmetik ürünler peşinde koşmayın! Sivilcenin ilacı sudur. Yüzünüzü bol bol yıkayın!..
Acıbadem Hastanesi Çocuk Endokrinolojisi, Büyüme ve Ergenlik Bölüm Sorumlusu Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz, ergenlik döneminde en fazla görülen sorunlarla ilgili sorularımızı yanıtladı:
Ergenlik sivilceleri neden ve ne şekilde oluşur?
Sivilceler veya tıbbi adı ile akneler ergenlik döneminde en sık rastlanılan sorunlardandır. Bu dönemde kız ve erkekler, çevre ve yaşıtları tarafından beğenilme arzusu içindedir. Aknelerin oluşumu görünümlerini bozar ve güven kaybına yol açar. Akneler ergenlik döneminde yüz, sırt ve göğüste az veya çok sıklıkta ortaya çıkabilir ve mikrop kapmazsa yani enfekte olmazsa kendiliğinden geçer. Akneler, özellikle 20 yaşından sonra kendiliğinden geçer. Akneler kızlarda daha çok görülür. Ergenlik sivilcesinde genetik yatkınlık söz konusudur. Ailesinde şiddetli aknesi olan gençlerde daha sık gözlenir. Ergenlikte salgılanmaya başlayan seks hormonları nedeniyle, yağ bezi üretiminde artış olur. Zaten kısmen kapalı olan gözeneklerde yağın da birikmesi ile tıkaçlar oluşur. Tıkaç nedeniyle deriye açılamayan ve artmış yağ üretimi yüzünden gerilen folliküller patlayarak, deride iltihabi reaksiyonun daha da artmasına sebep olurlar.
NEMLENDİRİCİ SÜRMEYİN
Ergenlik sivilceleri geçici midir? Zamanla artarlar mı?
Besin maddeleri içindeki yağlı gıdaların, çikolatanın ve kuruyemişin akneyi arttırdığı söylense de, kesin kanıt yoktur. Akneyi arttıran en önemli faktör strestir çünkü stres kortizon salgılanmasını arttırır. Kızlarda adet öncesinde de akneler artmaktadır. Ergen kızların yüzde 70'inde akne görülür. Kullanılan kozmetikler akneyi arttırır. Gece kremi gibi yağlı nemlendiriciler de akneyi arttırır. Doğum kontrol hapının da, akneyi arttırıcı etkileri vardır. Akneleri sıkarak temizlemek önerilmez çünkü kıl follikülü patlayabilir. Derideki iltihabi reaksiyon artar ve ciltte iz kalır. Ayrıca mikrobik olmayan sivilceler de iltihaplanabilir. Yüzü yıkamak, deri üzerindeki yağ miktarını azaltır. Deri üzerindeki yağın azalmasının temizlik hissine neden olması ve yağlı görünüşü düzeltmesi önemlidir. Aknesi olan her ergen, yüzünü kuruluğa yol açmayacak şekilde kremli sabunlar veya nötral PH temizleyiciler ile günde 2-3 kez yıkamalıdır. Bu en etkili ve en kolay sivilce ilacıdır. Aknesi olan ergenler için özel bir cilt bakımı yoktur. Kozmetik kullanımı akne sorunlarını arttırabileceğinden, aknesi olan bireylerin bu konuda daha seçici davranmaları gerekir. İltihaplanmış sivilceler uygun şekilde tedavi edilmezse, iz bırakır. Bu durumda dermatolog desteği gerekir.
TİROİT BEZLERİNE DİKKAT!
Ergenlik döneminde gençlerde en sık görülen hastalıklardan biri de guatr. Bu hastalık neden bu kadar yaygın?
Bu soruna gençlerde çok sık rastlıyoruz. Tiroit bezi normalden fazla büyürse ya da değişik nedenlerle aşırı çalışırsa, guatr ortaya çıkar. Bazen boyunda şişlik şeklinde gözle görülebilir. Eğer tiroit hormonları yetersizse halsizlik, yorgunluk, üşüme ve tembellik gibi belirtiler ortaya çıkar. Tiroit bezi fazla çalıştığında ise terleme, taşıkardi ve çarpıntı gibi belirtiler görülür. Özellikle okul çağındaki ve ergenlikteki kızlarda, Hashimato hastalığı denilen guatr çok sık görülür. Sebebi; vücudun tiroit bezine karşı antikor yapmasıdır. Kızlarda erkeklerden, 5-8 kat daha sık görülür. Tedavisi zor değildir. Bazen yalnız takip edilir, bazen de tiroit hormon tabletleri ağızdan verilerek guatr küçültülür.
Ergenlik döneminde gencin sırtında oluşan kambur, sonradan geçer mi?
Ergenlik dönemine ilişkin bir diğer dikkat çekici husus; duruş şeklidir. Özellikle kız çocukları memelerini saklamak için, kanmbur durur. Bu duruş şekli düzeltilmezse, ileride kalıcı olur. Ergenlere kendine güven azlığını belirten bu duruşu düzeltmeleri gerektiği hatırlatılmalıdır. Gerekirse ayna karşısına geçirilerek, kambur ve dik durduğundaki pozisyonları, ergene gösterilmelidir.
SERT HAVLU KULLANMAYIN
Ergenlerin saçlarındaki kepekleri geçirmek için ne yapmak gerekir?
Haftada en az bir veya iki defa saçların yıkanması ve diğer günlerde de fırça ile taranarak saçların arasına giren tozlardan, kir ve ölü kıllardan arındırılması gerekmektedir. Saç kurutmak için kullanılan havlular sert olursa, saç uçları çatallanabilir. Elektrikli kurutucu aletlerin ve fön makinelerinin saça çok yakın tutulmaması gerekir. Bunların saça ve saçlı deriye zararları dokunabilir. Yanmalara neden olabilirler.
Gençler tembel değil, kansız
Kansızlık, özellikle diyet yapan gençlerin en büyük sorunudur. Anemi; solukluk, halsizlik, üşüme ve tembellik gibi belirtiler gösterir. Anemi özellikle adet görmeye başlayan ve hızla büyüyen ergenlik çağındaki kız çocuklarında gözlenir. Et ve sebze ağırlıklı beslenmek, hemoglobin kontrolü yaptırmak ve eğer anemi saptanırsa bunu tedavi ettirmek gerekir. Böyle bir durumda gence, ağızdan demir ilaçları verilir ve beslenmesi düzenlenir.
Güneş vitamin kaynağı
3-12 yaş arasındaki çocukların günde ortalama 800 mg kalsiyum ihtiyacı vardır. Bu miktarı bir bardak süt, bir bardak yoğurt ve bir kibrit kutusu kadar peynirden elde edebiliriz. Gençlerin kalsiyum ihtiyacı ise, 1.300 mg'dır. Yaş gruplarına göre kalsiyum ihtiyacı şöyledir:
0-6 ay, günde 210 mg.
7-12 ay, günde 270 mg.
1-3 yaş, günde 500 mg.
4-8 yaş, günde 800 mg.
9-18 yaş, günde 1300 mg'dır.
Bir bardak sütte ve yoğurtta 300 mg, bir kibrit kutusu peynirde ise 200 mg kalsiyum vardır. Kalsiyum emilimi için D vitaminine ihtiyaç vardır. Süt ürünleri, margarin ve balık yağı D vitamini içerir ama bu vitaminin en önemli kaynağı güneştir. Yazın, günlük 15-20 dakika direkt alınan güneş ışığı yeterlidir. Öte yandan, gazlı meşrubatların çocuk ve ergenlerin beslenmesinde süt ve süt ürünlerinin yerini alması, kalsiyum kaybına yol açmaktadır.
Fazla makyaj zararlı
Ergen kızların, güzelliklerini daha belirgin hale getirebilmek için göz çevrelerine ve kirpiklerine sürdükleri makyaj malzemelerinin kaliteli olmasına özen göstermeleri gerekiyor. Yoksa, göz çevresinde ve yüzde alerjik ya da mikrobik sorunlarla karşılaşılabilir. Bu yaşlarda gençlerin cildi, alerjilere karşı hassastır. Makyaj yapılıyorsa, her akşam yatmadan önce muhakkak göz çevresindeki ve yüzdeki makyaj artıkları, uygun solüsyonlar kullanılarak ya da su ve sabunla temizlenmelidir. Kulağa küpe takılacaksa, allerji yapma özelliği çok az olan altın ya da gümüş tercih edilmelidir. Kulak deliği açılırken, kullanılan delici aletin ve ardından takılan ipin ya da halkanın mutlaka mikropsuz olması gerekir. Aksi takdirde kulak memesi iltihabı oluşabilir. Yüz temizliği, her sabah kalkıldığında yapılmalıdır. Sabun olarak cilde uygun PH değerlerini içeren ve kokulu olmayan düz sabunlar tercih seçilmelidir.
Deodorant temizlemez!
Ergenlerde ter bezlerinin sayıca ve hacim olarak artması sonucu, ter kokusu bazen rahatsız edici derecelere ulaşabilir. Ter kokusunun kaynağı; vücut yüzeyinde bulunan mikropların ve bakterilerin teri parçalamasıdır. Özellikle koltukaltı ve ayaklardaki koku barizdir. Bu bölgelerin hafif sabun ve suyla yıkanması gerekir. Deodorant kullanılması önerilir ancak deodorant ile temizlik yapılmaz. Deodorant temizlik aracı olarak değil, koku giderici olarak etkindir. En güzeli banyo yapmak veya yapılamıyorsa koltukaltını önce sabunlu bezle silmek, sonra da su ile iyice yıkamak ve temizlemektir. Aktivitesi fazla olanlarda ter kokusu da fazladır. Bir ergenin kişisel temizliğinin kendisi tarafından yapılması gerekir. Tuvaletlerden sonra ve yiyeceklere dokunmadan önce, ellerin yıkanması bir alışkanlık haline getirilmelidir. Her gün yapılan rutin temizlik işlerine, banyo da ilave edilmelidir. Vücut temizliği deyip geçmeyin. Bu pek çok hastalığın önüne geçmenizi sağlar. Soğuk algınlıkları, hepatit, ishalli hastalıklar, mantar hastalıkları, mikrobik hastalıklar ve paraziter hastalıklar temizliğe özen göstermemekten kaynaklanır.
Okulların kapanış zili çaldı, şimdi tatil zamanı. Ancak uzak ya da yakın her türlü seyahat bazı sağlık sorunlarını da beraberinde getiriyor. Önlem alarak riski en aza indirmek ise sizin elinizde.
Anadolu Sağlık Merkezi Seyahat Hastalıkları Kliniği'nden Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Elif Hakko, keyifli ve sağlıklı bir tatil geçirebilmek için yapılması gerekenleri anlattı.
Tatile çıkmadan önce başınıza gelebilecek tehlikeleri önlemek için Seyahat Hastalıkları Klinikleri'ne uğramakta fayda var. Bu kliniklerde öncelikle seyahat edilecek bölgenin riskleri belirlenip kişiye özel önlemler alıyor. Hangi aşıların yapılacağı, sıtmaya karşı nasıl bir koruma sağlanacağı, turist ishali olursa neler yapılması gerektiği, diğer tehlikelerden nasıl koruyanabileceği anlatılıyor. Kişinin kronik hastalığı, örneğin diyabeti varsa, saat farkının olduğu ülkeye yapılan seyahatte, insülin dozlarını ve beslenmesini nasıl ayarlayacağı belirleniyor. Gideceği ülkede başvurabileceği sağlık kuruluşları tespit ediliyor. Yabancı dili yoksa o bölgedeki Türk doktorlarla temasa geçmesi sağlanıyor. Yurt dışına seyahat edilecekse mutlaka bir sağlık sigortası yaptırılmalı. Kişiler seyahatten döndükten hemen sonra ateşli hastalık ya da ishal geçirirlerse, bunların da seyahatle ilgili olabileceğini düşünerek doktora başvurmalı.
AŞILARINIZI VE KONTROLLERİ YAPTIRMADAN GİTMEYİN
Seyahat hastalıklarından korunmanın en önemli yolu aşılar. Aşıların seçilmesi seyahat edilecek ülkeye, kişinin bağışıklık durumuna, aşının kendisinin göstereceği yan etkilere göre yapılıyor. Ayrıca gittiğimiz yerde yediklerimize ve içtiklerimize dikkat etmek, sinek ve böceklerin çok olduğu yerde olabildiğince kapalı giysiler giymek, sinek kovucu spreyler kullanmak, elleri sık sık yıkamak, temizliğinden emin olmadığımız yerlerde yemek yememek, musluk suyu içmemek, dövme, akupunktur ve piercing yaptırmamak da hastalıklardan korunmak için çok önemli.
KALKIŞ VE İNİŞLERDE BEBEĞİNİZİ EMZİRİN
Uzun uçuşlarda kabin basıncı yükseldiği ve nem oranı düştüğü için solunum derinleşip sıklaşıyor. Sonuçta kan kalbe geri dönemiyor ve bu bacak damarlarında tıkanmalara neden olabiliyor. Bu nedenle uzun uçuşlarda tıkanmaları önlemek için ara ara uçak içinde yürümek ve doktor önerisiyle kan sulandırıcılar almak gerekebilir. Basınçtan en çok etkilenen organların başında kulaklar geliyor. Basınç kulak zarında delinmelere neden olabilir. Bunu önlemek için ciklet çiğnenebilir, esneme yararlıdır. Çocuklara bir şeyler içirebilir. Bebekler kalkış ve inişlerde emzirilebilir.
Tatilde riskleri belirleyen en önemli faktör gidilecek ülke ve o ülke içinde de özellikle gezilecek yerler. (kırsal, kentsel alan). İş seyahatlerinde risk daha azken, turistik gezilerde artar. Bebekler, çocuklar ve yaşlılar seyahatler sırasında kapılan enfeksiyonlara daha açıktır. Kronik hastalığı olan kişiler (şeker, kalp, kanser gibi) risk grubuna dahildir. Aynı şekilde gebe kadınlar da diğer kişilere göre daha fazla risk taşır.
CİNSEL İLİŞKİDE PREZERVATİF KULLANILMALI
Turistlerin yüzde 19-26'sı seyahatlerinde yeni bir cinsel partnerle seks yaptıklarını ifade ediyor. Cinsel temasla bulaşan hastalıkların en önemlisi AIDS. Ve tabii bel soğukluğu, hepatit B ve diğerleri... Bunların içinde sadece hepatit B'den aşı ile korunulur. Tek korunma yöntemi ise prezervatif kullanımı olmasına rağmen kullanım oranı ise sadece yüzde 25. Para karşılığında seks yapanlar, AIDS ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar açısından risk taşıyor. Bu nedenle prezervatif kullanılmalı. Ancak bununla bile yüzde 3-5 yırtılma ve dökülme nedeniyle risk var.
SITMA VE SARI HUMMAYA DİKKAT
Seyahat sırasında en sık karşılaşılan hastalıklar, virüs, bakteri ya da parazit enfeksiyonları... Enfeksiyonlar, seyahat edilen bölgeye göre değişiklik göstermesine rağmen en sık turist ishali, sıtma, sarı humma, kolera, hepatit A ve B, tifo, zatürre ve griple karşılaşılıyor. Bunların yanında güneş yanıkları ve güneş çarpması, gidilen bölgenin ekolojik yapısına bağlı olarak gelişen alerjik deri enfeksiyonları, kıtalararası yapılan yolculukta saat farkından dolayı yaşanan uyku bozuklukları (jet-lag), uzun yolculuklarda hareketsiz kalmaktan dolayı "economy class sendromu" adı verilen ve ölümle sonuçlanabilen pıhtılaşma bozuklukları da seyahat hastalıkları arasında sayılıyor.
Valizinizde mutlaka bulunması gerekenler
Sürekli kullanılan ilaçların reçetesi ve ilaçlar
Sıtma ilaçları Antibiyotik (doktor önerisine göre), Dekonjestan ve antihistaminik ilaçlar Ağrı kesiciler Aspirin Kortizonlu krem, mantar kremi Sinek kovucular Güneş kremleri Dijital termometre İlk yardım gereçleri Alkol bazlı el dezenfektanları ve mendiller Suni gözyaşı Prezervatif
Araç tutmalarına karşı en etkili ve kolay çözümler
Yaz tatili geldi ama sevinemiyorum. Eşim seyahat etmek isteyecek ama beni araba tutuyor. Hastalanmadan nasıl yolculuk yaparım? Pınar M./İstanbul
Taşıt tutması ya da diğer adıyla 'hareket hastalığı' yaz tatiline çıkmak isteyenleri yakından ilgilendiren bir sağlık sorunu. Burada bilmeniz gereken; yaz tatiline çıkarken tercih ettiğiniz ulaşım aracı ister araba, ister deniz taşıtı ya da uçak olsun hareket hastalığına tutulabileceğinizdir.
ÖNLERİ SEÇİN!
Ne kadar sık seyahat ederseniz, bu duruma o kadar alışıp rahatlayacağınızı da bilmelisiniz. İşte bu konuda işinize yarayacak tavsiyeler:
Taşıt hareketi durduğunda şikayetler azalır.
Önceden ne kadar doğru bir seyahat planı yaparsanız, tatilinize o kadar rahat başlarsınız. Eğer gemi veya tekneyle seyahat edecekseniz ön veya orta kamaraları seçmelisiniz.
Uçakta yerinizi kanat üstü veya kanatların ön kısmında ayırtmalısınız. Uçağa binince havalandırmayı yüzünüze doğru ayarlamanız sizi rahatlatacaktır.
KİTAP OKUMAMALISINIZ!
Trende yüzünüz ön tarafa gelecek şekilde, ön kısımlarda ve pencere yanına oturmalısınız.
Araba seyahatlerinde ön koltuklarda oturun.
Hareket eden taşıt sizi rahatsız ediyorsa, ufuk çizgisine ya da uzakta, hareketliliği az bir yere odaklanın.
Seyahat sırasında kitap okumamalı, sigara içmemelisiniz.
Baharatlı ve aşırı yağlı yiyecekler ile alkol alımı, yolculuk sırasında midenizi rahatsız edecektir.
Seyahate çıkmadan önce ve mola yerlerinde aşırı yemek yememeye özen göstermelisiniz.
Aldığınız bütün önlemlere rağmen her seyahatinizde rahatsızlık hissediyorsanız mutlaka doktorunuza danışmalısınız. Doktorunuz size hareket hastalığı için kullanılan ilaç veya bantlardan tavsiye edebilir.
Tatilcilere uyarılar...
Denizde veya havuzda boğulma vakalarının çok sık yaşandığı yaz aylarında, iyi yüzme bilenlerin, tanımadıkları yerlerde dalga, akıntı ve girdaba kapılabilecekleri, ayrıca kramp girmesi sonucu boğulma tehlikesi geçirebilecekleri belirtildi. Böcek sokmalarına karşı uyarılan tatilcilere, böceklerin insanlar için hayatı tehdit edici bir başka sorun olduğu yönünde bilgiler verildi. Tatilcilere, "Nabzın alınamaması ve kan basıncının düşmesi, bilinç bulanıklığı ve kalp durması, hayatı tehdit eden bulgular arasında yer alıyor. Akrep sokmaları, tansiyon yükselmesi ve kas spazmları gibi ciddi reaksiyonlara sebep olabiliyor. Güneş çarpması ise kızgın güneş altında uzun süre kalanlarda ve daha çok çocuklarda görülüyor" şeklinde tavsiyelerde bulunuldu.
Konuya ilişkin bir açıklama yapan Uzm. Dr. Hasan Aslan, suda boğulmanın, yaz aylarında çok sık görülen bir kazayla ölüm sebebi olduğuna dikkat çekerek, iyi yüzme bilenlerin de tanımadıkları bölgelerde yüzerken dalga, akıntı, girdap ve kramp girmesi gibi sebeplerle boğulma tehlikesiyle karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Kişi yüzme bilmiyorsa veya tecrübesizse su kanalları, göletler ve havuzlarda boğulabileceğini vurgulayan Uzm. Dr. Aslan, küçük çocukların deniz kıyısında, suyun derin olmadığı yerlerde kolayca bu tehlikeyle karşı karşıya kalabileceğini belirtti.
Denizde veya başka yerde, boğulmak üzere olan birinin yardımına giderken, suya atladıktan sonra kazazedeye doğru yüzülmesi gerektiğini ifade eden Aslan, "Amacınız, hiç vakit kaybetmeden onu sudan çıkarmak olmalı. Sudan çıkardıktan sonra, bilinci yerindeyse ve solunum güçlüğü yoksa onu sakinleştirip ısıtın. Kazazede baygın olmakla birlikte solunumu varsa, kendisini yan yatırın, bu sayede, yuttuğu su dışarı çıkabilir ve suyun akciğerlere gitmesi önlenebilir. Ağızdan ağza suni solunum yapılırken, göğüs kafesine düzenli aralıklarla bastırılarak kalp masajı uygulanır. Ancak kalp masajı, sadece kalp atımı ve nabız alınmadığı hallerde yapılmalıdır. Boğulan kişi, akciğerlerinde suyun yol açtığı hasarı değerlendirmek amacıyla mutlaka hastaneye kaldırılmalı ve 48 saat süreyle kontrol altında tutulmalıdır" dedi.
Böcek sokmaları
Böcek sokmalarının, özellikle yaz ve sonbahar başlarında tarlada çalışan, tatil ve piknik yapan insanlar için keyif kaçırıcı bazen de hayatı tehdit edici bir sorun olduğunu kaydeden Uzm. Dr. Aslan, "Böcek sokması olan bölgeden uzakta şişme, kızartı, ürtiker, kaşıntı, kolik şeklinde karın ağrısı, kusma, ishal, göğüste sıkışma hissi, nefes almada zorluk, hırıltılı solunum, at sesi (larinks ödemi bulgusu), dilde şişme olabilir. Bu bulgular, ciddi alerjik reaksiyon ve anafilaksi bulgularıdır ve birkaç dakika içinde ortaya çıkar. Nabzın alınamaması ve kan basıncının düşmesi, bilinç bulanıklığı ve kalp durması, hayatı tehdit eden bulgulardır" diye konuştu.
Aslan, karıncayla sokulmadan 30-60 dakika sonra yerel kaşıntı ve küçük su toplamış kabarcık (vezikül) ortaya çıktığını bildirerek, "Bunu 8-24 saat sonra püstül oluşumu izler. Karınca sokmasından sonra ikincil enfeksiyonlara engel olmak için bol su ve sabunla yıkanmalı, içi su dolu kabarcık sıkılmamalıdır. Topikal steroidli merhemler ve ağızdan H1 antihistaminikler kaşıntıyı azaltmak için kullanılabilir" değerlendirmesini yaptı.
Akrep sokmalarında da yara üzerine konan küçük bir buz parçasının ağrıyı azaltabileceğini söyleyen Uzm. Dr. Aslan, "Yara temizlendikten sonra üzerine kortizonlu veya antihistaminik merhemler sürülebilir. Akrep sokmaları, tansiyon yükselmesi ve kas spazmları gibi ciddi reaksiyonlara sebep olabileceği için mutlaka bir sağlık merkezine başvurulmalıdır. Ağır vakalarda akrep panzehiri (antiskorpiyonik serum) uygulanabilir. Zehirli yılan sokmalarında da, sokulan kısım kalp seviyesinin altında tutularak hasta en yakındaki sağlık merkezine götürülmelidir" diye konuştu.
Uzm. Dr. Hasan Aslan, güneş çarpmasının ise kızgın güneş altında uzun süre kalanlarda ve daha çok çocuklarda görülen bir yaz hastalığı olduğunu hatırlatarak, "Şiddetli baş ağrısı, bulantı, kusma ve yüksek ateşle kendini gösterir. Hasta serin bir yere götürülmeli, vücudu sıkan giysiler çıkarılmalı, başına soğuk kompres veya buz torbası konulmalıdır. Ateş çok yüksekse, vücut ıslak bir çarşafla sarılmalı, hasta havadar bir yerde tutulmalı ve serin bir cankurtaranla hastaneye taşınmalıdır" ifadelerini kullandı.