1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

#28.01.2010 20:03 0 0 0

  • noimage


    "Dilerim hayat da sana anne'ciğinin gözüyle baksın" ( YASEMİN00 )


    Günüme düştü bu söz

    Evet bir anne yüreğini anlayacak kadar büyümedim sanırım yaşıma rağmen.Bilmiyorum nasıl bir duygudur emin değilim fakat tek hissettiğim anneme olan aşkım.

    Nefes aldığım anlarda, yarım kaldığımı hissettiğim zamanlarda kolumun altındaki güçtü. Hep bir yanımda gölgesi vardı ve kanatları altında huzurun buram buram kokusu olurdu.
    Hiç çıkmak istemesem de o beni iterdi arada. Gör ve yaşa derdi ....Öylece kulaklarımdan tuttuğu gibi bırakırdı kapının ağzına.Kızardım ona , banane ya derdim ama hiç dinlemezdi....

    Kaç yaşlarındaydım acaba annemin hayatın ipinden tutmayı öğrettiği zaman. Kendini bildi bileli çalışıyordu o dağ senin bu bağ benim.Elleriyle kazıdığı toprakların kokusunu duyardım akşam saatlerinde yorgunluktan düşmüş bedeniyle saçlarımı okşarken.Bir karadeniz kadınıydı annem.....elleri çalışmaktan nasıl olmuş , yüreği ilgisizlikten yosun bağlamış bir dünyanın rüzgarıyla gidiyordu gidebildiği yere...

    Dedim ya çok küçüktü annem babam onu kaçırdığında. O zaman nerde öyle köy yerinde düğün dernek. Köyün delikanlılar sırtına alıp götürdükleri genç kızları kadın yaparlardı kendilerine.Tıpkı babam gibi ellerinden başka da bir şey gelmezdi zaten.

    Ve çalış.......yapabildiğinden fazlasını beklerlerdi senden.Aslında çok fazla seçenekleri de yoktu , hayat şartları ve gerçekler onu gösteriyordu.Gün doğmadan güneş sıcağını hissettirmeden çay bahçesinde alırdı soluğu annem. Babam uykunun ve yatak keyfinin anasını ağlatırdı bizde kapının önünde çamurdan yemekler yapar evcilik oyunları oynardık.
    Annem koşar adımlarla sırtındaki yükü bırakır kahfaltı hazırlığına başlardı. Sevgisinin yanında bir de korku vardı kocasına karşı.Uzun yol şöförü babam kırkta bir gelirdi evine ve tadına varmak istiyordu ailesinin. Bizde dokunmazdık ona uzaktan uzağa süzer sonra da sokulurduk yanına.Ne kadar bir erkek sevdasıdır gitse de köyümüzde arada payımıza düşen sevgiyi alıyorduk işte.

    Her geçen yıl kalabalıklaşıyorduk tabiki.Tam 7 kardeş olmuştuk ve artık eskisi gibi çalışmıyor, hatta köyümüzü bile bırakmıştık.Güzel memleket İstanbul'un yolunu tutmuştuk.

    Yeni bir hayat ve herşeyi ile bilinmeyen bir gerçeğin ortasındaki koca bir aile...Sürüklendikleri rüzgar insaflı çok şükür ki? her gün yeni bir başlangıç, her saat biraz daha büyümenin verdiği duygu ile zamanı bıraktık kendi haline.Her bir kardeş kendini kurtaracak kadar okulunu , gerçekleri görecek kadar gerçeğini yaşadı işte.
    "Dilerim hayat da sana anne'ciğinin gözüyle baksın" ( YASEMİN00 )

    .....İşte bu söz sabah sabah sürükledi beni koca bir geçmişe...Nerden nereye dedim kendi kendime.


    İçimi saran hüzün şu an uzağımda olan anneme ne kadar çok özlem duyduğumu fısıldadı kulağıma.Ah annecim ne yapsak hakkını ödeyebiliri ki....
    Ellerinde biriken ,yüreğine sinen ne varsa hepsini dilediğince yaşa inşallah annem.

    Acaba hayat senin gözünle bakabilecekmiydi bana, dün bakmadı yarını düşünmeden yapamıyorum. Dilerim senin gibi bir anne olurum bende ne diyeyim.

    Ben anne olsaydım ! nasıl olurdu acaba.özlemlerimin içinde eksik bıraktığım en büyük gerçeğimdi. Zamanın akışına ayak uydururken elimden gidenlerden habersizim hala.Hayatı hep bir adım gerisinden takip ederken, gidenlere el sallamak alışkanlık yaptı sanırım.Ömrün yarısı derler ya bir baktım ki sırtıma almışım koca bir geçmişi.

    Ah annecim esirgeme dualarını,çekme üzerimden kanatlarını.......ne hakkın ödenir ne yerine bir başkası konur.Ama biliyorum ki ben hayırlı bir evladım ve bana da senin gibi bir annelik nazip etsin mevlam tek dileğim...

    Buruk bir hikaye gibi bugün de geçtin gözünden anne....Hakkını helal et....o güzel yüreğinden sevgimi eksik etme olur mu?

    Bu mübarek cuma gününde, dilerim her yürek içinde birikmiş ve dilekleriyle açtığı elleri geri çevrilmesin.

    Her daim dualarda buluşmak umuduyla.....

    20/11/2009
    11;11
    EMİNE


#28.01.2010 19:10 0 0 0
  • noimage


    Yüce Allah, varlıklar içerisinde insanı değerli ve şerefli bir konumda yaratmıştır. Bu bakımdan insan, saygı ve hürmete layıktır. Bundan dolayıdır ki, yüce Allah her şeyi insanoğlunun emrine amade kılmış ve sayısız nimetler vermiştir. Nitekim bir Ayet-i Kerime'de : " Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız." (1) buyurmaktadır.

    İnsan ya doğuştan veya ömrünün sonraki yıllarında bazı nimetlerden mahrum kalabilir. Mesela gözleri görmeyebilir, kulakları işitmeyebilir, ayağı veya kolu sakatlanabilir Bu gibi durumlarda ona düşen görev sabredip gerçeği kabullenmek ve sahip olduğu diğer nimetleri en iyi şekilde değerlendirip şükretmelidir. Yoksa isyan etmek, hayata küsmek, insanlardan kaçmak, hem bir çözüm yolu değil hem de Allah'ın ve insanların nazarında küçülme olur.
    Her insan, farklı bir yetenek ve değişik bir yapıda yaratılmıştır. Yüce Yaratıcı, böyle takdir etmiştir. Hiç kimsenin buna itiraz etmeye hakkı yoktur. Çünkü Yüce Allah, yoktan var ettiği her şeyi kendi hikmet ve takdirine göre yaratır. Fizîki engellilere destek olmak, dinimizin emrettiği bir görevdir. Yüce Allah, insanoğlunu gücünün yettiği işlerle sorumlu tutmuştur. Bunun için, özürlülerle ilgili özel hükümler koymuş, inananların her konuda birbirleriyle dayanışma içerisinde bulunmalarını emretmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) de engellilerle ilgilenmiş; onların yeteneklerini değerlendirmiş ve onlara yapabilecekleri çeşitli görevler vermiştir.
    Ashabından görme engelli Abdullah İbn Ümm-i Mektum'u, kendileri Medine dışına çıktığı günlerde yerine vekil bırakmış olmasını bir örnek olarak hatırlatabiliriz. İnsan bedeninin bazı fonksiyonlarını yitirmiş olması, yani engelli olmak, insan için bir kusur sayılmaz. İnsanları fizikî durumlarına göre değerlendirmek veya ayıplamak, dinimizce günah sayılmıştır. Nitekim bu konuda Peygamberimiz (s.a.v.): "Bir kimsenin mü'min kardeşini (herhangi bir kusuru veya fizikî engeli sebebiyle) küçümsemesi günah olarak ona yeter"(2) buyurmuştur.
    Hem unutmayalım ki, bu dünya hayatı bir imtihan yeridir. Ve yüce Allah hiç kimsenin dış görünüşüne, cinsiyetine, ırkına, makam ve mevkisine bakmaz. Sadece kullarının iman, ahlak ve davranışlarına bakar. Nitekim bir Ayet-i Kerime'de şöyle buyrulmaktadır: " Allah katında en üstün olanınız, en çok takvalı olanınızdır." (3)
    Bilelim ki mü'minler birbirlerinin kardeşidir. Bu bakımdan Müslümanlar kendi aralarında birlik ve dayanışma içinde olmalı, darda kalmışların, acizlerin yardımına koşmalıdır. Engelli Müslümanlara destek olunmalı, onlara yapabilecekleri işler vererek hem onurları korunmalı, hem de düzenli bir gelire sahip kılarak , mutluluk içinde yaşamasına yardımcı olunmalıdır.
    Konumu şu Ayet-i Kerime'lerin mealiyle bitiriyorum: " Andolsun ki sizi biraz korku, açlık ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz Sabredenleri müjdele!..
    Onlar ki, kendilerine bir musibet eriştiği zaman "Muhakkak biz Allah'a aitiz ve muhakkak ancak O'na dönücüleriz!.." derler.
    İşte Rablerinden bağışlanmalar ve merhametler hep onlaradır. Ve yalnızca onlar doğru yolu bulmuşlardır. (4)

    1- Nahl Suresi, Ayet 18
    2- Müslim, Birr, 2
    3- Hucurat Suresi, Ayet 13
    4- Bakara Suresi Ayet 155,156,157.


#28.01.2010 19:05 0 0 0
#28.01.2010 17:49 0 0 0
#28.01.2010 17:46 0 0 0
#28.01.2010 17:45 0 0 0
  • Derler ki, bir gün gül artık dayanamamış, merak içinde, bülbüle sormuş:
    "Binlerce çiçek var. Hepsi birbirinden güzel... Lale var, sümbül var, leylak var, papatya var Onları da hep görmüşsündür sen; bahçe, bağ demeden gezerken. Yeşil dallarda hoş sesinle öterken Binlerce renktir onlar, binlerce ahenk Bazısı var, yüz güle denk. Yanlış anlama, senden şikâyetçi değilim. Güzel sesin, ötüşün her zaman hoşa gider. Fakat yine de merak ediyorum. Onca çiçek, onca buket içinde neden ben? Lütfen, ey kederli âşığım! Aşkını bu cahile tarif et. Et ki, belki ben de seni severim. Bana bir cevap lütfeder misin?"

    Bülbül acı feryatlarına bir ara vermiş. Sevdiğinin kırmızı yanaklarına nazar etmiş. Mahzun ve kederli yüzünü kaldırmış sonra, gülden öteye dönmüş. Gözleri ufuklarda, bir ayağını kaldırarak dikenlerini göstermiş güle. Ve hiç ona bakmadan eklemiş:

    "Bilmiyorum ey kırmızılım! Al yanaklım! Bahar kokulum! Vallahi bilmiyorum! Cevabım olsa, bunca zaman senden saklar mıyım? Seni bilinmezlik ateşinde yakar mıyım? Billahi bilmiyorum! "Aşkının nedeni yoktur" der teselli bulurum yıllardır, ben de, kendi kendime... Ama ne çare, zihnim durmuyor, akıl sorgular. Bunu ben de çok, hatta senden çok düşündüm. Fakat çaresizim, bulamadım. Onlar da güzeldi, onlar da alımlıydı. Sen de olan ne varsa, onlarda da vardı. Doğru Ama sana bakınca şunu fark ediyorum: Onca güzel içinde yalnız senin dikenlerin var"

    Aptallığına doymasın bülbül Böyle de olmaz ki
    Bunu ben söyledim, siz bir daha söylemeyin lütfen. Bülbüller alınır. Zira bu "imkânsız aşklar" mevzusu derin bir mesele Tarih kadar derin hem de İnsanın en eski hastalığıdır, marazıdır imkânsızı arzulamak! Ta Hz. Âdem'den (a.s.) beri vardır. Yeni değildir. Onca meyve içinde yasaklanana duyulan meyil, bir yönüyle şeytanın oyunu olsa da, diğer yönüyle Hz. Âdem'in şahsında Hz. İnsan'ı anlatır bizlere. Beşerin büyük bir zaafını hatırlatır. Evet, hakikaten de insan, ulaşılamazın cazibesine tarihin her anında kapılmıştır.

    Cengiz Han'ın ölümsüzlük arzusu, Firavunların kendilerini mumyalatmakla yaptığından, ya da Hitler'in gizlice yaptırdığı metafizik araştırmalarından ötede değil bence... Karun'un mal tutkusu da, bugünün kapitalistlerini aratmıyor kanaatimce. Aksine, sanki yaşananlar ruhların olmasa da, hislerin reenkarnasyonu gibi

    Varlık sahnesine çıkan her insan, kendi çapında ulaşılmazını tespit ediyor ve bir ömür onun peşinden koşuyor. Elinde sonsuza dek kalacakmışçasına, sanki Bunu, böyle de ifade edebiliriz. Hakikaten insan hayatında hep ulaşılmaz olanı arıyor. Peşinden koşuyor. Kazara olur da ulaşırsa, bu sefer, "Hel min mezit?" "Daha yok mu?" diye bağırarak koşmaya devam ediyor. Ulaştığından çabuk bıkıyor. Tıpkı, Mecnun'un yaşadıklarını duyarak, Leyla ile arasını yapmaya çalışan sultanın, tüm engelleri ortadan kaldırdıktan ve tarafları iknayı başardıktan sonra, Leyla'yı ve Mecnun'u buluşturunca, Mecnun'dan aldığı "İstemem, benim Leyla'm bu değil!" cevabı gibi Belki de Mecnunlar kavuşmak istemiyorlar, kavuşamadıkları için seviyorlar.

    Burada bir kapıyı daha açıyoruz. O da merakla aşkın kardeşliği konusu. Hakikaten merak ve aşk birbirlerine pek çok noktasından bağlı siyam ikizlerine benziyorlar. Zira merak duygusunun olduğu her yerde aşkın var olduğunu söyleyemesek de; aşkın olduğu her yerde bir çeşit merakın vücut bulduğunu ifade edebiliriz. Çünkü seven, sevdiğini her zaman merak ediyor. Onun ruhunda ve karakterinde gizlenmiş hazineleri keşfe çalışıyor. Bazen buluyor, bazen bulamıyor. Ama hep arıyor.

    Bazen büyük bir aşkla evlenen eşlerin sonraki yıllarda boşandıklarını işitiriz. Bu acı haberleri siz neyle izah edersiniz bilemem, ama ben genelde "merakın bitmesiyle" izah ederim. Zira aşkın olmadığı meraklar, meraklanmalar olabilir; ama merakın var olmadığı bir aşk vücut bulamaz. Böyle eşler, artık birbirlerinde o kadar yakınlaşmışlardır ki, birbirlerine karşı hiçbir gizemleri kalmaz. Tüm hataları, kusurları ve zaafları ortaya dökülür. Çünkü insan, uzakken hatalara kördür. Yakınlaştıkça hepsi bir bir dökülür, görülür. Merak edilesi bir şey kalmayınca da, ilişkiler monoton bir havaya bürünüyor ne yazık ki Bazen saatlerce yan yana oturan eşler, zaruret haricinde bir cümle bile kurmuyorlar. Demek ki, merak edemeyen, âşık da olamıyor.
    Peki, bunun çözümü ne?
    Bilmiyorum, ben aile danışmanı değilim zaten. Hiç de sevmem, hiç de anlamam. "Hem kelin ilacı olsa, başına sürer" derler. Kendi derdine devası olmayan, başkasına deva bulabilir mi? Elimde meraklı okurlarım için lokmanvari bir çözüm yok maalesef. Ancak merakın muhafazası ve gizemlerin sürmesi adına merak edilesi yönlerin arttırılması sağlanabilir
    Bunu insanlar birbirlerinden saklansınlar, birbirinden gizli iş çevirsinler tarzında söylemiyorum. Ama karşılarındakini şaşırtacak, yeni keşifler yapabilsinler. Yeni yönlerini inkişaf ettirsinler. Kendilerini sürekli geliştirsinler. Ancak bu bitmeyen keşiflerle hisler diri tutulabilir, âşık kalınabilir kanaatindeyim. Ya da boş verin, saçmalıyorum!
    Aman, aman, aman Konumuzdan pek saptık.

    Ne diyorduk?
    Evet, imkânsıza duyulan aşktan bahsediyorduk. İmkânsızdan meraka geldik. Ama bakın çok da sapmış sayılmayız bir açıdan bakarsak. İmkânsıza duyulan aşkın da sebebi, sakın onu asla keşfedememek olmasın? Bu mümkün olamaz mı? Belki de imkânsıza duyulan şiddetli merak, aslında imkânsıza duyulan samimi aşktır. Belki de insan "ulaşılamazın bilinmezliğine" meftundur, olamaz mı? Bu yüzden belki de insanlar kavuşamadıkları sevdiklerini bir türlü unutamıyorlar. Yıllar geçse de şiirlerinde, şarkılarında anıyorlar. "İlk göz ağrısı" diyorlar. Kavuşsalar, bilecekler ve kolay unutacaklar belki de. İnsanlar, bilmediklerinden vazgeçemiyorlar
    İyice karmaşıklaştırdım galiba olayı O halde hikâyemizin sonunu da anlatayım da, bu yazım da böylece biraz karmaşık son bulsun.
    Bülbülün bu sözleri üzerine "Aşk bu mudur?" demiş gül. "Eğer buysa, biliyor musun, ben de yıllardır güneşe"

    Bir "Eyvah!" koparmış çığlıklar arasında bülbül! Çırpınmış, kanatlarını çırpmış! "Ben ne yaptım? Sevdiğimi kendi elimle başkasına âşık ettim. Gayrı hayat bana haram ve zindandır" demiş ve yana yana uçup gitmiş
    Derler ki, işte aşkın ne olduğunu öğrendiği o günden beri gül, hep güneşe yüzünü döner, güneşe bakarmış. Bu yüzden kırmızı yanakları hep güneşe dönükmüş gündüzleri. Çünkü o da aşkı, bülbül sayesinde güneşten öğrenmiş. Zira güneş de, onun imkânsızıymış






    Ahmet Ay
#28.01.2010 10:19 0 0 0
  • Eğer ilhamlara açık bir kalbiniz varsa, şiir yazmak kolaydır. Sahiden kolaydır. Şaka yapmıyorum. Bunu söylerken çok ciddiyim. Hele "serbest nazım" adında neredeyse düz yazıların bile şiir gibi algılandığı bir devirde yaşıyorsanız, keyfinize diyecek yoktur! Böyle bir zamanda ansızın namlı(!) bir şair(!!) olmanız işten bile değildir. İnanın bana! Bu işler, bu devirde çok kolaylaşmıştır. Yazdıklarınıza siz şiir deyiverin yeter. Herkes peşinizden şiir deyiverecektir. Bir de bakarsınız, yeni bir ekol oluşturmuşsunuz. Şaheser bir şeyler de üretmeye mecbur değilsiniz. Bu konuda da rahat olun! Hatta yazdığınız şeyler kırk para da etmeyebilir. Özenmeyin çok fazla. Kırk kuruş değer bile bulmayabilir eskilerin mizanlarında. Ama bir çırpıda şair olursunuz. Çünkü siz, bu zamanın çocuğusunuz.

    Divan Edebiyatı'nı Hababam Sınıfı'nın eleştirileriyle çoktan gözden çıkardık. Tek hüneri küfür etmek olan komedyenlerin eleştirilerine kurban gitti yedi yüz yıllık gelenek Şimdi bize o kadar ölçülü ve vezinli sözler söylemek çok ağır geliyor. Öyle değil mi? Hem ne gereği var? İnsanlar bizi zaten o şekilde anlamıyor. Sahi, anlamıyorlar mı hayali arkadaşım? Peki, anlaşılmayanlar, unutulmamayı nasıl başarıyorlar? Neden kimse Fuzulî'yi, Bakî'yi unutmuyor? Mehmet Akif'i, Yahya Kemal'i hatırlıyor? Ben bunu inan ki çok merak ediyorum. Kendi sanatına bu kadar küfreden başka bir millet de bilmiyorum. Milli marşının sözlerindeki vezni bile beğenmeyen bir millet! Yeni bir devlet kurmak, yeni bir ideoloji bulmak eskilere küfretmek midir hayali arkadaşım? "Gelenin keyfi için, geçmişe kalkıp sövemeyenler" ne yapacak o zaman? Onlar da mı "geçmiş" olacak? Onlara da mı geçmiş olacak? Vah,vah Bir millete yazık olacak!

    Bu zamanın sanatı sınır bilmiyor hayali arkadaşım. Sınırların güzelliğini tanımıyor. Hâlbuki Ebru'ya güzellik veren sınır Hukuka kıymet verdiren sınır Kırmızıyı kırmızı, yeşili yeşil kılan sınır! Yok bunların öyle bir derdi. Varsa yoksa hayvancasına keyfetmek! Zevk adına her ipekten ipi bin parça etmek! Tüh, yuh ve bin esef! Sanata ilişmeselerdi iyiydi yine Ama bu bedbahtlar onu da rahat bırakmadılar ki. Sahi, bu bedbahtlar neyi rahat bıraktılar ki? Her şeyi bin parça ettiler, bin yere gömdüler. "Aman kalkar" korkusuyla üstüne taşlar, betonlar bile döktüler. Ne sevdiler, ne sevildiler! Kolay değil hayali arkadaşım Bin yılı gömmüşüz seksen seneye. Bir gün arkasından gözyaşı döksek, çok mu?

    Dün bir haber okudum. Kocasını bilmem kaç kez aldatmış bir kadına "çılgın" diyordu. Bir de ballandırarak anlatıyordu, şaşırırsın. Özendiriyordu. Bir başkası vardı, onun biraz üstünde. Büyükçe de bir resimle bir mankenin cesur pozlarından bahis buyruluyordu. Yüzüm boşuna asıldı. Gözüm daha yukarıya kaydı. Yine bir başkasının cesaret gerektiren sahnelerinden övgüyle söz ediliyordu. Bu nasıl bir cesarettir hayali arkadaşım? Nasıl bir esaret? Bu cesaretse, esaret ne? Böyle bir cesaret E-5 kenarında müşteri bekleyen pek çok canlıda bulunur. Öyle bir cesaret mi? Eğer bunların bahsettiği cesaret, bizim bildiğimiz cesaretse, cephede savaşırken kahramanlık göstermiş askerlerimizinki ne oluyor? Onlara ne isim vermek lazım? Onlarınki de mi cesaret? Peki, cesaret nedir hayali arkadaşım? Her tuttuğunun cümlesinde sabahlayan bir alüfte mi? Cesaret, hâşâ bin kere hâşâ, bu ikisini eşit kılar mı? Akıbetlerini ayırmaz mı?

    Uf Kelimeler, şiirler çok karıştı. Herkes, her şeyle isimlendirilir oldu. Her şey tersine döndü, kavramlar çorba oldu. Yoğun kelimesinin kullanıldığı elli farklı anlam varmış biliyor muydun arkadaşım? Konuşmak Sanattır, kitabında okumuştum. Bilirsin, Sırrı Er'in kitabı Ne garip değil mi? Kelimesizlik bizi ne hallere getirdi. Farsçadan, Arapçadan kurtulalım derken ne hallere düştük! Gülüyoruz, ağlanacak halimize Ağlıyoruz, düşmanın güldüğü şeylere Artık trafik de yoğun oldu, iş de Yağmur da yoğunlaşıyor, tatil köyleri de Sıvıların da yoğunluğu artıyor, bayramlarda otobüslerin de Her tarafımızdan kelime kelime yoğunluk akıyor. Ve yine bazıları şiir yazıyor. Bazıları şarkı söylüyor. Fakat kimse bir şey anlamıyor!

    Bugün biraz canım sıkkın hayali arkadaşım! Sıkıldım, kızmakta haklısın. Sıkıldım, aynı kalmaktan. Aynı olmaktan. Yazdıklarımı şiir sanmaktan Herkesin yazdıklarını şiir sanmasından! Geçmişe düşman olmaktan Herkesin geçmişine düşman olmasından! Her edepsizliğin cesaret sayılmasından Herkesin cesur sanılmasından! Her kelimenin, her yerde kullanılmasından Her kelimenin, her cümlede farklı bir anlamda sunulmasından! Bıktım arkadaşım! Sınırsızlığı sanat sanmaktan bıktım. Söylesene bana! Ahenge güzellik veren ölçüyse, hiçbir ölçünün olmadığı bir yerde sanat nasıl var olabilir? Söyle! Nasıl var olabilir? Ahenksiz sanat olur mu?

    Olmaz mı?

    Olmazsa; yazdıklarımız, izlediklerimiz, okuduklarımız ne o zaman?

    Sahi, hayali arkadaşım!

    Sen hiç sınırları olmayan bir güzellik gördün mü?


    Ahmet Ay
#28.01.2010 10:15 0 0 0
  • "Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden"

    Felak Suresi'nden






    Akşam olmuş, hava kararmış Gece hırs yapmış, yine gündüzü bastırmış. Ah gece! Ah karamsar gece! Dilimde sitem var sana bugün, iki hece Alıp gittiklerine bedel, verecek neyin var bana? Söyle! Tenhalaşan vakitlerde bana sokulan ece Sevindirecek neyin var?

    Ben yaz çocuğuyum. Haziran'ın oğlu Güneşe âşığım. Işık olmadan yaşayamam. Gülmezsem, ben "ben" olamam. Üzme beni, çekip gitmelerinle Susturma beni, uykuya meftun halinle Durdurma beni, kederinle Sende karamsarlık yüklenmiş suretler görüyorum. Yılgın adamlar, yorgun kadınlar. Hepsi sokak sokak dağılmış; öcülerinden kaçmış, yorgan altlarına saklanmışlar. Bitirmiş onları bir şehir, hem de bu şehir, bir gündüzde. Emmiş tüm enerjilerini Boşamış onları hayattan, tek celsede! Herkes birbirine dargın bakıyor metropollerde Tanışmadan darılmışlar mı? Yüzler tebessüme küskün ve suskun. Güldükçe yanakları sancıyor insanın buralarda. Hayalim sana kaçıyor. Aklım firarda.

    Sahi, ne oldu bu insanlara? Ne oldu da ruhları, bedenlerini bir gecede terk etti? Hem nasıl etti? Bir anda gitti Bu nasıl bir terk ediş ki, beden hâlâ hayattadır. Otobüslerde, metrolarda, trenlerde gezen cesetler hep canlıdır. Ruhsuz yaşamayı mı öğrendi bedenlerimiz, en sonunda yoksa?

    Feryatlarım nereye varsın şimdi? Kulak ver bana! Bu şehirde kulaklar var, ruh yok! Kime anlatayım derdimi artık? Dert var, bırak dermanı, duyan yok! Acıları bardak bardak bültenlerden içtiğimizden beri, güzellik zehirlendi biz bilmeden. Neşemiz bizi terk etti. Biz her gece evimizde monoton kederler solur olduk, standartları mutluluk sanarak. Standartların toplumu olduk. Evimiz oldu, arabamız oldu, standartlar oturdu. Ve fakat orijinalliklerimizi unuttuk! Elimizle yaptık kendimize bu zulmü. Bileğimize kelepçeleri ellerimizle taktık. Benzini bizdendi bu yangının. Kendimizi, kendi ellerimizle "biz" yaktık!

    Çocukluğumu anımsamaktan da korkuyorum artık! Yazdan o günler Yazmam o günleri! Yazık o günlere! Bugünlerin tahatturuyla kirlenmesinler. O güzel günlerdeki sevimli "Ahmet"ler, şimdiki Ahmet'in varlığıyla pislenmesinler. Hem kızmasınlar artık bana, sararmış resimlerle. Gücenmesinler

    Ben olduğum şey olmak istemezdim, çocuklar!

    Ey bana her albümde kızacaklar! Neyse Gitmeyeyim üstlerine Zamanla asık yüzüme onlar da alışacaklar. "Ahir zaman geldi" diyorlar, ne yapayım? "Ahir"i bırakıp, zamanla mı takılayım? Aklım başımın içinde bu kadar zonklarken "son"ları nasıl unutayım? Ne olur, suretlerim, beni sizler anlayın Beni ben yapan hatıralar, beni yalnız bırakmayın!


    Ahmet Ay
#28.01.2010 10:13 0 0 0
  • Gençlerinizin en hayırlısı, (sefahatten uzak durmakta ve temkinli davranmakta) ihtiyarlara benzeyendir. Yaşlılarınızın en fenası ise, (başını gaflete sokmakta ve nefsinin arzularına uymakta hevaperest) gençler gibi yaşayandır."
    Hadis-i Şerif



    Kontrol hep aklın ellerinde olmalı Aklın çelikten ellerinde İnsan asla, hiçbir duygu için, aklın hâkimiyetini dumura uğratmamalı. Sözünden çıkmamalı.

    Evet Hayat filminin esas kızı aşksa eğer (ki ben bunu da kabul etmiyorum), esas oğlanı da aklımız olmalı. Bu kuru bir hayal değil Bir fantezi veya düş değil Olabilir bir şey. Hayat şarjörümden sıktığım yirmi yedi mermi boyunca ben hep bunu bildim, böyle bildim. Böyle amel ettim ve hep böyle iddia ettim. Genelde de girdiğim iddiaları kazandım.

    İnanmadınız mı?
    Lakin hayatım buna delildir.
    Geride bıraktıklarıma bakınca, yeterince mutlu olamasam da, hep doğruları seçtiğimi görürüm. Yanlışlarımsa, tüm prensiplerime rağmen, otokontrolümü kaybettiğim anlarda yaşanmıştır mutlaka. Ve mutlaka o anlarda "akılsız" anlardır. O anlarda kontrol, aklın elinden kalbin eline (her nasılsa) geçmiştir. Hatalar hep böyledir. Hep hissidir. Hislerine göre yaşayanlar ise, (istisnalar olsa da) hayatta hep kaybederler. Kullandığımız cümleler bile buna delildir. Hata yapanlara "Akılsızlık yaptın" deriz mesela Ama "Duygusuz davrandın!" hiç demeyiz. Zira duygusuzluk sadece incitici olmaktır, yapılması gerekeni sertçe yapmaktır. Ama asla hata yaptığınız anlamına gelmez.

    Siz bakmayın şimdilerde duyguların böyle gözümüze gözümüze gayeler gayesi gibi sokulduğuna Aklın elindeyken daha güvendeydik biz. Çünkü düz bir mantık, Newton'cu fizik anlayışı gibi belirsizliğin azaldığı bir düzeydir. Pek çok şeyin sabit kabul edildiği bu N.Ş.A (Normal Şartlar Altında) ortamında yanılgılar da pek azalır. Tahminler ve akıl yürütmeler de genelde tutar. Akıl düzeyinde bir yaşamla benim kastettiğim budur. İşte böyledir Her hadise, her nesne sizin için 2x2=4 basitliğindedir. Görülebilirdir, algılanabilirdir, gerektiğinde düzeltilebilir Ama böyle bir hayat yaşarken hayalci de olamazsınız. Bu yüzden size düşündüğünüz anlamda doyasıya bir mutluluk vaat etmiyorum. Edemiyorum Sevinçlerin, neşeli anların çılgıncasına yaşandığı bir yaşam düzeyi değil bu. Yaşananların dilinizde bir baklava lezzetinden çok, ekmek tadı bıraktığı bir yaşam düzlemindesinizdir artık. Belki hayal ettiğiniz pembe panjurlu evde asla oturamazsınız, ama asla evsiz de kalmazsınız. Başınızı sokacak bir yer mutlaka olacaktır.

    Hatıralarıma gömdüğüm pek çok insan, duyguların o doyasıya ve çılgın lezzetlerine takılıp hatalar yaptılar. Kimi sevdiği kız için derslerini ekti. Kimi kendisini bitirdi. Kimi birkaç bardak alkolün tatlı sersemliği için gençliğinden oldu. Hastanelerde yaşlandı. Kimi de kendisi hakkında başkalarının söyleyeceği "taş fırın erkeği" iltifatına kapılarak dayaklar attı, ama en sonunda yedi. Hatta neredeyse canından olacaktı. Ama duygularının doyasıya lezzetlerine âşık bu gençlerin hiçbirisi otuzundan sonrasına mutluluk taşıyamadı. Birçoğu bugün, "Biz nerede yanlış yaptık?" sorusunu bile sor(a)mamakta Evet, yanlış okumadınız. Soramamakta Zira hepsi şu an emin olun hatalarının farkında.

    Duygular pek acelecidir gerçekten. Hem pek amansız, pek akılsızdır Öyle ki, bir kuru intikam lezzeti, birkaç dakikalık tatmin olma arzusu için nice hayatlar ateşe atılır Nice aileler yakılır Nice mutluluklar kundak içinde Kerbelalara bırakılır Nice gözler yaşlı kalır Nice "ah"lar semayı çınlatır

    Sırf "sevdiği kız bir kez penceresinin perdesini aralar da onu görür" umuduyla kış geceleri saatlerce sokağın başında, elleri cebinde, titreyerek bekleyen bir arkadaşım vardı. Zavallıcık sonunda hasta olmuştu. Fakat ne o kışın sonunda ilçeden ayrılan sevdiğine kavuşabildi, ne de bir kez olsun pencereden onunla konuşabildi. Beklemekten aldığı lezzeti ben bilemem. Ama hastalığı boyunca nasıl öksürdüğünü çok iyi bilirim. Boğuk ve sürtünmeli sesi hâlâ kulaklarımdadır. Onun bu halini gördüğüm zaman kendi kendime bir söz vermiştim. "Hiçbir insan için bu aptallıkları yapmayacağım" diye. On beş yılı geçti. Sanırım başardım.

    Duygular hem acelecidir, hem aptal. Mesela duygularıyla hareket eden bir çocuğa "Sana şimdi bir pasta mı alayım? Yoksa bir dahaki ay üç pasta mı?" diye sorsanız hemen bir pastaya razı olacaktır. Zira onun için üç pasta uzaktadır, geçtir. Şu an tadılamayacaktır. Bir pasta ise aceledir, yakındır.
    İşte duygular böyledir. Birleri kazandırır, üçleri (bazen beşleri, yedileri, dokuzları) kaybettirir. Hatta bazen daha da fazlasını

    Kontrol hep aklın ellerinde olmalı Aklın çelikten ellerinde İnsan asla, hiçbir duygu için, aklın hâkimiyetini dumura uğratmamalı. Çünkü akıl güvenlidir. Hislerse güvensiz.

    Neden mi böyle söylüyorum?
    Aklın doğruları değişmez de ondan Ama duyguların doğruları sürekli değişir. 2x2 her zaman 4'tür mesela. Hiç değişmez Ama en sevdiğiniz renk, en sevdiğiniz araba modeli, en sevdiğiniz saç rengi, yüz şekli Bunlar hep değişir. Aynı insan bir gün içinde (duygusal bağlamda) üç kez kanaatini değiştirebilir. Bu nedenle bugün sizi çok seven ve bunda da çok samimi olan sevdiğiniz, yarın bunu pek doğru bulmayabilir. Şüpheye düşebilir.

    Ama sizi aklıyla seven, sizi gerçekten ömrünü beraberce geçirebileceği kadar mantıklı gören, inanın sizden asla vazgeçmez. Hatta yaşlandığınızda, çirkinleştiğinizde bile O zaman bile vazgeçmez. Vazgeçemez Zira akıllıdır, bilir ki, bir başka hayat daha var. Bugün yaşlı olanlar, orada sonsuza dek genç olacaklar. Böyle ötelere bakanlar, akıllarıyla uzaktaki üçe ulaşabilenler, elbette sizi bugünkü birler için terk etmeyecekler. Edenler gibi olmayacaklardır. Çünkü aşkta vefa yoktur, fakat akılda vefa vardır. Akılda vefa vardır. Akılda vefa vardır




    Ahmet Ay
#28.01.2010 10:11 0 0 0
  • "O Rab ki, kalemle (yazmayı) öğretti."
    Alak Suresi, 4 Ayet



    Saçmalasan da yaz. Güven bana! Saçmalasan da yaz! Hiç susma! Yaz sayfalar boyunca. Başkalar beğenmiş, beğenmemiş, aldırma! Yazmadığın zamanlar mutlu olmadığını gördün. Kuş uçmakla özgür olur, kısrak koşmakla Sen yazmakla özgür olanlardansın. Kıymetini bil. Ve bu yüzden yaz. Bunun için yaz. Bu nedenle yaz. Bundan ötürü yaz! Varsın, kalemin saçmalasın. İnsanlar seni bir ömür divane sansın. Sen yeter ki, yaz. Bırak, âlem isterse kış kalsın.

    Bugüne kadar pek çok hünerin oldu. Pek çok hünerin ve pek çok becerin. Söyle bana! Hangisinde yazmak kadar mahirdin? Bence hiçbirisinde Peki, hangisinden bir muvaffakiyet elde ettin? Bence hiçbirisinden O halde böylesine vefalı bir arkadaştan kaçmak niye? Neden, kaleme günlerce küsmelerin?

    Yaz kardeşim! İnlesin kelimeler ve inletsin dizelerin. Feryat etsin bilcümle satırlar, cümlelerinde Derdin afakı sarsın, âlem fikrinde yansın! Sen uyumuyorsun madem uzun gecelerde, kimse artık rahat uyumasın! Sana da ilk önce kendi rahatın batsın. Mademki varsın ve farkındasın. O halde cezalısın! Bir ömür farkında olacaksın ve bir ömür yazacaksın! Sana rahatın (inşallah) bir ömür batsın

    Söylediğimi de sakın bedduam sanma! Ben sana kimsenin etmediği bir hayır dua ettim. Çünkü rahat olmamak, fikirde üretkenliğe işarettir. Derdi olmayanın bir şeyler ürettiği nerede görülmüş? Böyle bir şey mümkün mü? Huzur, dâhilerin kabridir. İcatlar bile mecburiyetlerden doğarmış. Öyle derler. Zoru görenler ancak "Kolaylık nerede?" diye ararmış. Sen de şimdi zorla ve kendi zorunla sınavdasın. Zoru gör, zoru bil, zoru oku, zoru sına ki, olgunlaşasın! Biliyorsun Sen aslında her duvarda kendini sınayacaksın! Yürümek zor geldi diye hemen hızını kesme. Belki zorlasan, daha da açılırsın. Kalem yordu, diye parmağını da hemen çekme. Yok olacaksın! Söyle bana, kolay elde ettiğin şeyler kaç gün elinde kaldı? Kaç gün sana dayandı? Hangisinden fayda gördün ki, kolayları aramaktasın? Kolayla oyalanma! Zorlara bak Unutma! Her zorlukta "Her zorluğun içindeki kolaylığı" bulacaksın.

    Beni bırakma kalemim Sen benim sırdaşımsın. Seninle duygularım vücut bulur âlemde. Âlem seninle zihnimde yer bulur. Düşünmek de ancak senle olur. Yazmak nedir? Yazmak, bir yönüyle düşünmektir. Yazmayınca ne kadar sistemli düşünebileceğini sanıyorsun? Düşünceler suya yazılan yazılardır. Onları, beyaz kâğıttan tuzaklarda kalem oklarıyla avlamazsan, mürekkepten kanını o kâğıtlara dökmezsen neyi düşünmüş ve neyi bilmiş sayılırsın? Bilmek, yazmaktır arkadaşım. Bilmek, yazmaktır Bilmezsen yazamazsın.

    Yazamazsan, bu da bilmediğine işaret eder. İnanmadın mı? Sen söyle, yazmadığın sürece kim bilir senin bildiğini? Yazmazsan, her bildiğin yine kendine! Her bilgin seninle ve mezarda senle Başkalara ne faydan var? Hoş bir seda bırakamadan şu âlemde, sırrın omuzlarında göçüp gidersin.

    "Yazmak" dedim de, sanki biraz olayı daralttım gibi Kimisi kalemle yazar. Kimisi kelamla Kimisi fırçayla yazar, kimisi sırça sarayla Kimisi de başka bir sanatla yazar, kendi gerçeğini zaman sayfasına. Aslında kendi gerçeğin sandığın, Allah'ın senin üzerindeki tecelliyatıdır. Zaman kitabının sayfalarıysa hep hâdise ve nesne mürekkepleriyle boyalıdır. Çünkü bu da görünen âlemin iki boyutudur. Olaylar eni, nesnelerse bir nevi boyudur. "Kim?" ve "Ne zaman?" soruları ise bu "kuru tarihin" suyudur. Ama bir de "niçin"ler var ki Onları yazmayan bilemez. Yazmayan ve okumayan göremez. İşte bu niçinler yazmakla var olur arkadaşım. Ve ancak yazmakla vücut bulur. Sen eğer kafandakileri yazmazsan, kendini iki boyuta hapsettin, demektir. Yani derinliğin eksiktir, niçinlerin eksiktir, manan eksiktir, soruların eksiktir Özetle hayatın eksiktir, diyeyim de sen anla arkadaşım

    O zaman ne yapalım?

    Hep yazalım, hep var olalım!


    Ahmet Ay
#28.01.2010 10:10 0 0 0
  • noimage


    Zamanın tenceresinde hep kaynadık
    Çiğdik pişmeye uğraştık
    Vurulan her satır
    Dev yaralar açtı
    Güveni çuvalladık diktik azgını
    Üşüyorduk
    Yorgun
    Yamalıydık
    Kanayan yanlarımızı basılan tuzlar yağan yağmurla terk ediyordu bizi



    En çok karanlık gecenin içindeki yarasalara sığınıyordu
    Başına buyruk bırakılmış kimsesiz yanımız
    Ürküyordu sözün dile mühürlü kalışına
    Özü çakala kaptırmaya
    Tekliğin bayrağını yeni nesillere taşımaktan korkuyordu
    İçimizdeki umut sevgi düşleyen çocuğun boncuk, boncuk gözleri



    Aylardan mayıs gül yeniden açıyor
    Kocaman ağaçlarda yeniden doğuyordu yapraklar
    Toprak sevgiyle doğurup büyütüyordu evlatlarını ana gibi anayım diyor yani
    Onca sancıya rağmen sevgi can veremiyor yürekler
    Sevgiden önce kazanılacak zaferlere hedefli
    O bir kaplan yaşam için güçlü olmak zayıfın katli gerekti
    Sevgi zayıflık yüreğe yenilgi



    Güneşe söndürmek için su taşıdı serçeler
    Minik bebeklerin anne gözyaşlarından
    Kadınlar ruhlarını rehin bırakıp
    Taştan bedenleriyle sevişiyordu
    Her gece kor yataklarda suratı görünmeyen adamlarla



    Aşk yalancı bahardı
    Ya bedendi
    Ya madalyanın görünen yüzüne tutuktun adı
    Aynaya yansıyan yürek ışığı değil
    Şaşalı süslenmiş yapay pırıltılardı
    Hatta aşk parası olanın hep yeniden sahip olacağı azığı sayıldı



    Sıra dışı yaşamlar nesli tükenmiş eski bir tarih insanlık
    Çiğ kalmayı benimsedik
    Zaten çiğ sütle büyütülmedik mi?
    Pişmenin Kafdağı kadar uzağa
    Mayın döşeli bir yıldızın avuç içinde olduğunu biraz geç öğrendik


    Rüzgârın balon eteğinde sona süzülürken
    Ne pişmiştik ne çiğdik
    Biraz buruk biraz mahcup ama yeniktik





    Sedanur
#28.01.2010 10:01 0 0 0
  • noimage



    Zaman aşımına uğramıştı ruhu
    Önce susturmuştu içindeki kendini
    Çığlıkları rüzgârın kulaklarında uğuldar oldu
    Bir yanı acıdı
    Bir yanı usandı hasretle yaktığı ağıtların narından
    Gözlerine pusu kurmuş her bulut fırtına kasırgaların döl yatağı
    Gündüzler gri
    Gece siyahın kapanında
    Uykular ya kâbus
    Ya bedene tövbeli başka gözlere rüyalar taşımakta




    Yeşili bırakmıştı hayallerinden
    Bu günü kıştı
    Yarını hazan
    Bildiği doğru ruhumda hançer
    Toprağım dediği
    İçine çeken balçık
    Döşeği paslı çivilerin konağı akrep yuvası




    İçinde bir kırık tastan dudağına damlayan ölüm şerbeti
    Ve nefes bitirmek adına alınan soluğun ruhuna dokunan solgun busesi
    Sevgiye aç yüreğin titrek sesi
    Semaya açılmadan gözyaşıyla alınan abdestin ellerindeki tuzlu izi




    Söylenmemiş sözleri
    İnsana sevgiye dair
    Gün yüzüne çıkmamış gizli düşleri vardı bohçalanmış sandıklarda
    Öksüz kimsesiz eksiz yarım yanını dolduran yalnızlığın dostluğuna isyankârdı
    Evinin saçaklarında yuva yapmış serçeler kanatlarından umudu silkeler diye
    Nöbet tutardı




    Işığın kızıla çalan rengi vururken
    Kırılgan aynalardaki içindeki ürkek kızın düşlerindeki sabaha
    Mavi bir gemi yelken açtı güneşin sarıya beyaza bakan ufkuna
    Gözlerindeki gecenin isi
    Yüzündeki öğütüşmüş dünlerin hasat tozu
    Sevgilinin ruhundan damlayan aşkla yıkandı




    Bir yanı titredi üstüne serpilmiş mutluluk ışıltılarından
    Bir yanı korktu
    Bu düşün sabahı olur
    Ya uyanırsam diye
    Tüm korkuları rüzgâra teslim oluyordu
    Sevgilin göğsünde ayın gözlerindeki tılsım yansırken tenlerine
    Sözü huzur
    Sıcağı güven
    Nefesi bir ömür içinde yaşam düşüne mühürlüyordu ruhunu




    Son bir seslenişti yaşamın kendinden çaldıklarına
    Tu ellerimden diyordu tut
    Bir kez daha sensiz nefessiz bırakma beni bu hayatta kal ruhumda


    Sedanur
#28.01.2010 09:58 0 0 0
  • Konu: Azap
    Nazan Hanım, az önce eve gelen eşi Engin Bey i hiç keyifli görmemişti! Zaten son dört beş aydır kocasının durumu hep aynıydı. O güler yüzlü, konuşkan adam gitmiş, yerine asık suratlı, sinirli, içine kapanık birisi gelmişti. Kaygılı bir şekilde kocasının yanına gidip:

    "Hoş geldin Engin" dedi. Sonrada 0'nu teselli edercesine

    "Yeter artık. Nedir bu halin? Bak böyle yapmaya devam edersen hasta olacaksın! Allah büyük. Her şey düzelir İnşallah" dedi.

    Aslında Nazan Hanım, eşi Engin Bey'in neden bu hale geldiğini çok iyi biliyordu. Ticaretle uğraşan Engin Bey'in son dönemlerde işleri iyice bozulmuş ve piyasaya bir sürü borcu olmuştu.

    Annesinin yanında sessizce duran evin sekiz yaşındaki tek oğlu Kerem de babasına çekinerek bakıyordu. Eskiden olsa babası daha kapıdan girer girmez O'na koşar boynuna sarılır, gün boyu okulda yaşadıklarını büyük bir sevinçle anlatırdı. Ama babası son zamanlarda anlayamayacağı kadar çok değişmişti! Yaptığı her şeye bağırıyor, olur olmaz azarlıyordu kendisini. Babasıyla yaşadığı o eski mutlu günlerini çok özlemişti. Artık ne akşamları babasının omuzlarını çıkıp oyun oynayabiliyor, ne de beraberce derslerini yapabiliyorlardı. Babası gelir gelmez odasına çekiliyor, annesi ve kendisiyle hiç ama hiç konuşmuyordu.

    Yemekten sonra Nazan Hanım mutfakta tek başına sigara içen eşinin yanına geldi.

    "Engin sana bir şey söylemek istiyorum!" dedi üzgün bir sesle.

    Bu arada odasının kapısı açık olan Kerem de annesiyle, babasını dinliyordu.

    Nazan Hanım konuşmasına devam etti.

    " Bugün Kerem'i doktora götürdüm biliyorsun. Doktor, O'nun çok ağır üşüttüğünü söyledi. Yazdığı ilaçları hemen kullanmaya başlamamız gerekiyormuş. Reçeteyi eczaneye götürdüm fakat ilaçlar çok pahalıydı alamadım. Biliyorum, sende Bağ kur primlerini yatıramadığın için yazdıramıyoruz da! Canını sıkmak istemiyorum, ama bu ilaçları nasıl alacağız Engin? Diye sordu çaresizce.

    Engin Bey'in yüzünü ıstırap dolu bir hal almıştı. Zor anlaşılan bir sesle:

    "Demek oğlanın durumu kötü öyle mi?" dedi. Sonrada "Bir saniye diyerek" yavaşça kalkıp yatak odasına gitti. Yarın ödenmesi gereken bir senet için, arkadaşından borç para almıştı. İçinden bir miktarını alıp eşinin yanına geldi.

    "Nazan al bunu, yarın sabah hemen Kerem'in ilaçlarını al olur mu." dedi ve düşünceli bir şekilde odasına yöneldi.

    Ertesi sabah, Nazan Hanım yanına Kerem'i de alarak eczaneye gitti ve ilaçları alıp eve geri geldiler.
    Fakat, eve geldikten yaklaşık yarım saat sonra Kerem annesine belli etmeden ilaç poşetiyle dışarı çıktı. Aradan on beş dakika geçmişti ki Kerem elleri boş bir şekilde eve geri döndü.
    Akşam olmuştu. Yemekten sonra Engin Bey oğlu Kerem'e bakıp:

    "Ne yaptın oğlum, ilaçlarını içiyorsun değil mi?" diye sordu.

    O an Kerem'in yüzü kıpkırmızı oldu! Başını öne eğerek

    "Hayır baba ben oları içmek istemiyorum çünkü çok acı. Hepsini dışarı attım zaten" dedi korkarak!

    İşte o an, aylardır bunalımda olan Engin Bey kendini tutamayarak oğluna tokat attı! Hızla yere düşen kerem başını setçe yere vurdu!

    Olanları seyreden Nazan Hanım şok olmuştu!

    "Engin sen ne yaptın, çıldırdın mı?" diye bağırdı ve yere savrulan Kerem'i kaldırarak odasına götürdü. "Oğlum bir şeyin var mı? Bir yerin ağrıyor mu diye" telaşla sordu.

    Kerem bir yandan başını tutarak içli içli ağlıyor, bir yandan da "Babam kötü birisi" değil
    diye sayıklıyordu.

    O gece Nazan Hanım, Kerem'in yanında yatıyordu. Odanın kapısı gecenin bir yarısında sessizce açıldı! Gelen Engin Bey'di. Yavaşça oğlunun yanına çömeldi, kahrından perişan olmuştu. Oğlunun saçlarını okşarken gözlerinden oluk oluk yaş boşalıyordu. "Allah'ım ben böyle bir şeyi yavruma nasıl yaptım? Keşke ellerim taş olsaydı da sana değil kendime vursaydım. Affet oğlum.. Affet beni. Affet artık kendini kaybeden zavallı, ama sana canını verecek babanı."

    Bu arada Nazan Hanım göz yaşları içinde kocasını izliyordu. Aslında kocasının ne kadar merhametli olduğunu çok iyi biliyordu. Ama, şu an kötü giden işlerinden dolayı eşinin içine düştüğü bunalımın onu bambaşka biri yapmıştı, bununda da farkındaydı. Kocasına belli etmeden gözlerini kapattı ve daha da katlanan acısını içine akıtmaya başladı.

    Sabah olmuştu. Az önce işe gelen Engin Bey'in telefonu çalmaya başladı. Arayan Nazan Hanım'dı. Sabah erken saatlerde Kerem rahatsızlanmış hastaneye kaldırmışlardı! İlk muayeneyi yapan doktor, Kerem'in başına aldığı ağır darbeden dolayı beyin kanaması geçirdiğini söylemişti.

    Yirmi dakika sonra, Engin Bey çıldırmışçasına hastaneye gelmiş, hızla merdivenleri çıkıyordu. En sonunda oğlunun yattığı yoğun bakım ünitesine geldi. Fakat, bu sırada ağlayarak feryat eden Nazan Hanım'ın söylediklerine inanamadı! İnanmak istemedi!

    ,Nazan Hanım acı içinde:

    "Gitti yavrum, gitti Kerem im" diye haykırıyordu!

    O gece canlarının bir parçasını, hastanenin en soğuk odasına koyup yasla evlerine döndüler.
    Kahrından ayakta durmakta zorlanan Engin Bey, oğlunun odasına girdi. Masada gülerken çekilmiş oğlu Kerem resmi duruyordu. Titreyen elleriyle aldı, hıçkırıklara boğulmuştu gene. Resmi öpüp koklamaya başladı. Bir müddet sonra resmi yerine bırakırken gözüne oğlunun günlüğü takıldı. Oğlu en son yazını dün yazmıştı. Kalan son takadiyle okumaya başladı:
    "Babam, dün ilk kez bana tokat attı! Biliyorum işleri çok kötü para kazanamıyor, o yüzden hiç mutlu değil. Olsun ben onu çok seviyorum. Aldığım bütün harçlıkları Onun için biriktiriyorum. Bunlarla babamın borçlarını ödeyip, onun omuzlarında eskisi gibi oynamak istiyorum. O yüzden, dün annemin aldığı ilaçları zorda olsa eczaneye geri götürdüm. Onların parasını da canım babamın borçlarını ödemek için biriktireceğim."


    Mustafa Sakarya
#28.01.2010 09:53 0 0 0
  • Konu: Zirve
    Kan, ter içinde kalmıştım! Omuzlarıma geçirdiğim sırt çantası her adımda daha da ağırlaşıyordu. Bacaklarımdaki derman artık tamamen tükenmişti. Ama başarmalıydım! Tam bir yıldır bunun heyecanıyla, mutluluğuyla sabah erkenden kalkıyor spor yapıyor, zirveye vardığımda yaşayacağım tarifsiz hislerin hayaliyle yatıp kalkıyordum. Dün sabah yola çıkmış, akşama kadar tırmandıktan sonra, küçük çadırımı kurup mola ermiştim. Ve bu sabah içimde inanılmaz bir sevinç ve azimle yeniden yola çıkmıştım.

    Zirveye neredeyse iki yüz, üç yüz metre gibi çok kısa bir mesafe kalmıştı. Acele etmek istemiyordum, yavaş yavaş bundan sonra kalan her metrenin tadını çıkara çıkara ilerleyecektim. Bu arada ayaklarım dikenlerin ve keskin taş parçalarının kesikleriyle dolmuştu. Kesiklerin üzerine ter geldikçe büyük acı veriyordu ama umurumda değildi bunlar.

    Aşağı yukarı son elli metreye ulaşmıştım. Bedenim neredeyse yorgunluktan iflas etmek üzereydi. Tek korkum dengemi kaybedip zar zor ilerlediğim yarlardan aşağı düşmekti. Orada ki bir kaya parçasına sırtımı dayadım. Bu yükseklikten aşağısı ürkütücü gözüküyordu. Bulutlar elimi uzatsam dokunabileceğim kadar yakındı. Şu an tek istediğim zirveye varıp, termosumdaki çayımı içmek ve daha önce buraya kimsenin ayak basmadığını öğrendiğim bu noktaya ulaşmanın mutluluğunu yaşamaktı. Oraya asmayı düşündüğüm bayrağım bile cebimde her an gururla dalgalanmayı bekliyordu. Yaslandığım kayanın üstünden aşağıları seyrederken hayal meyal seçilen ve şu an orada öğretmenlik yapığım köyü gördüm. Birden aklım bir yıl öncesine buraya, yani tayinim ilk çıktığı yer olan bu köye gitti. Bütün hayatı Ankara gibi büyük bir şehirde geçen birisi için burada yaşam kolay değildi. Okul dışında kalan zamanlarda vakit geçirebileceğim, mutlu olacağım çok fazla imkan yoktu burada. Kazandığım parayı harcayacak bir yer bile bulamıyordum. Miskinleşmiştim. Can sıkıntısından çoğu zaman boş kalan vakitlerimi yatarak geçiriyordum. İşte bu sırada şimdi çıktığım bu dağı keşfetmiştim. Keşfetmiştim derken dağ zaten hep gözümün önündeydi ama ben gözümü o dağın zirvesine çıkmaya dikmiştim. Buradaki köylülerden öğrenmiştim bu dağın zirvesine daha önceden kimsenin çıkmaya cesaret edemediğini. Çünkü oldukça sarp yarlarla çevriliydi ve en azından yolun yarısında bir gün mola vererek ilerlemek gerekiyordu. Ayrıca çam ormanlarıyla kaplı dağdaki kurt ve ayılar da ayrı bir tehlike oluşturuyordu. İşte ne zaman ben bu dağa çıkmaya karar verdim. Tüm hayatım değişti. Beni hayata bağlayan önemli bir neden vardı. Her günüm zirveye vardığımda yaşayacağım mutluluğun hazzıyla geçiyordu. Bu yüzden sabahları erkeden kalkıyor kondisyon hareketeri yapıyor, dağcılıkla ilgili kitapları okuyordum. Çoğu zaman dağa doğru kısa kısa alıştırma yürüyüşleri yapıyordum. İçimde, bir gün zirveye çıkacak olmanın inanılmaz bir mutluluğu vardı. Ben bu mutlulukla, bir zamanlar çok sıkıldığım bu yerde daha yıllarca kalabilirdim.

    Oturduğum kaya parçasından kalkarak yeniden zirveye doğru yürümeye başladım. Çok az bir mesafe kalmıştı. Heyecandan kalbim yerinden fırlayacak kadar hızlı atıyordu. Tam bir yıldır gece gündüz hayalini kurduğum, bu yüzden sürekli her sabah erkenden mutlulukla kalkıp spor yaptığım hayalim gerçekleşmek üzereydi. Bir elim hemen montumun cebine gitmiş, biraz sonra dikilmeyi bekleyen bayrağı kavramıştı. Artık sayılı metreler kalmıştı. Fakat o anda bir şey düşündüm! Zirveye vardıktan sonra ne olacaktı? Bunu başarmanın mutluluğu belki birkaç saat, belki bir gün sürecekti. Oysa ben sırf buraya ulaşmanın mutluluğuyla tam bir yıl geçirmiştim. Eğer bugün değil de daha sonra buraya çıkmayı düşünsem, bu umutla mutluluğum devam edecek ve her sabah güne aynı heyecanla başlayacaktım. Tıpkı bana verilen bir hediye paketini hiç açmayıp sürekli onun içinde ne olduğunu hayal etmem gibi. Ve şu an hissettiğim bu duygular asla parayla satın alınacak türden değildi. Hani bir sevgiliye aşık olduğunuz ilk günler gibi. Hani sevgilinin hayaliyle gece yatıp, gündüz onun hayaliyle yataktan ok gibi kalkarda, ama daha sonra ona alışır da eski heyecanınızı kaybedersiniz ya..
    Eğer şimdi zirveye çıkarsam aynı şey olacaktı. Beni ayakta tutan, bana mutluluk veren duygular birkaç saat içinde yok olup gidecekti.

    Yeniden yürümeye başladım. Fakat bu kez yürüdükçe zirve benden uzaklaşmaya başlıyordu. Geri dönüyordum. Zirveye çıkmaktan vazgeçmiştim. Daha burada yaşayacak çok zamanım vardı. Ve buraya çıkma ihtimalinin verdiği morale, mutluluğa daha çok ihtiyacım olacaktı.

    Galiba, bazen bize mutluluk veren kaynakların ömrünü uzun ya da kısa tutmak bize kalıyor



    Mustafa Sakarya
#28.01.2010 09:52 0 0 0
  • Konu: Amcamın Evi
    Gözlerine sağlık arkadaşım tşkr.ederim yorumun için...
#27.01.2010 21:32 0 0 0