1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında


  • noimage


    Yarımlık.

    Ne zamandır hissediyorum bu duyguyu, Bir şeylerin yarım olduğunu. Her şeyimin diğer yarısı, kaybolup gitmiş, zamanın bir yerinde.

    Ellerime bakıyorum. İki tane olmaları gerekiyordu. Biri yok.
    Dünyamın bir yanı karanlık. Başımı çevirmem gerekiyor, görmek için ışığı. Gözlerimin biri yok.
    Aynaya bakıyorum. Yüzümün diğer yanında derin bir boşluk.
    Tıpkı bedenim gibi.
    Kalbim gibi.
    Ruhumda kocaman bir boşluk. Kalan, dolduramıyor içimi.
    " Bir şeyler değil " diyorum " Yarım kalan."
    " Ben'im "
    Anlıyorum ki seninle gitmiş bütün eksik parçalarım.
    Yarım yamalak kalmış hayatım.
    Acaba sen farkında mısın, taşıdığın ağırlığın?
    Sen de kalan parçalarımın?

    Seni suçlamıyorum.
    Sen almadın. Sen de kaldılar.
    Sen istemedin. Ben sana verdim.
    Korkma, hep sende kalmayacaklar.
    Geri alacağım, hepsini.
    Tamamlayacağım yine kendimi.
    Ama şimdi değil. Hemen değil.
    Yapamam. Henüz buna gücüm yok.
    Sadece biraz zaman.
    Sonra tamam olacak her şey.
    Hiç yaşanmamışsın.
    Hiç eksik, yarım kalmamışım gibi.
    Senden önce ki ben gibi.

    Eser Aslanı
    izmir

#11.01.2010 17:33 0 0 0
  • Konu: Dürüstlük

    noimage


    Hayatım boyunca, bir tek şeyin peşinden koştum; Dürüstlük.
    Hayatıma giren, her kim olursa olsun, tek bir şeyi bekledim; Dürüstlük.

    Çok doğru bir insanım, demiyorum. Pek çok yanlış yaptım. Yapmamam gerekenler, yapmam gerekenlerden fazladır. Yolumdan, insanlığımdan sapmışlığım da olmuştur. Mükemmel olduğumu hiç düşünmedim, savunmadım.

    Ama her ne olursam ve her ne yapmış olursam olayım, dürüstlüğümden asla taviz vermedim.

    Çok insanla karşılaştım. Çok insan tanıdım. En önemli yanlışımı, herkesi " Ben " gibi sanmakta yaptım. Dürüst zannettim.

    Bana, " İnsanın sözü, senedidir. " dedi. Söylenen her söze, inandım.
    Bana, " Neysen, o ol " dendi. Gördüğüm her yüz'ü gerçek, bildim.
    Bana, " İnsana değer ver " dendi. Karşılaştığım hiç kimseyi hor görmedim, insan diye.
    Bana, "Sev" dendi. Tanrı'nın yarattığı her varlığı sevdim.

    Şimdi, öyle bir yerdeyim ki, tüm öğrendiklerime ya " Yalanmış " diyeceğim, ya da görmezden gelip, yoluma devam edeceğim.

    "Yalanmış" dersem, o yalanlarla geçen günlerin hesabını, nasıl vereceğim?

    Görmezden gelirsem, kalan ömrümü, her ne kadarsa, yalanla yaşayacağım.

    O zaman, dürüstlüğüm ne olacak?

    Bir dönüm noktasındayım. Olmak istemediğim, bir noktadayım.

    Bir adım atarsam, bana öğretilenleri, inkar edeceğim.

    Olduğum yerde kalırsam, kendime yenileceğim.

    Öyle bir noktadayım ki;
    Yalan,
    Hiç olmadığı kadar, yalan.
    Ve gerçek,
    Hiç olamayacağı kadar, yalan.

    Hiçbirimiz, masum değiliz.
    Ve
    Her birimiz,
    Hiç olamayacağımız kadar, farkındayız
    Hiçbir yalan,
    Hiçbir gerçek
    Saklanamıyor
    Sonsuza dek.

    Bir erkek,
    Olamayacağı kadar, erkekleşirken
    Bir kadın,
    Kaybedemeyeceği kadar, kaybediyor
    Kadınlığını.



    Eser Aslanlı
    izmir
#11.01.2010 17:18 0 0 0
  • Lodos, haftalardır, esir aldı İzmir'i. Mithatpaşa caddesi ve Mustafa Kemal sahil bulvarında, iki ayrı mevsimi yaşıyor gibiyiz. Bir tarafta, rüzgar, önüne ne çıkarsa, hiç bakmıyor gözünün yaşınına. Sahil kesimi, bir arka caddede olan bitenden habersiz, inat yapar gibi, süt liman.

    İki günden, bu yana da, kara bulutlar toplanmaya başladı, şehrin üstünde. Gri ve puslu bir hava, yağdı yağacak yağmur. İnsanın içinden, bulutları ittirip güneşe ulaşmak geçiyor ama nafile. Güneş, bize küsmüş gibi.

    Yağmur beklentisi içindeki insanlar, ellerinde boy boy, renk renk şemsiyelerle, oradan oraya koşturuyorlar, sokaklarda.

    Lodos, sinsi bir rüzgar. Sesi yok. Alçaktan eserek, toz, duman ediyor, ortalığı. Kıvrak bir rakkase edasıyla, çekimine kapılan her türlü malzemeyi, alaşağı ediyor. İnsanlarla dalga geçiyor. Birinin, eteğini havalandırıyor aniden. Bir diğerinin, şapkasını uçuruyor, başından. Yanından geçerken, omuz atıyor, manavın tabelasına. Ya da tekme vuruyor, taksi durağının işaretine. Yaramaz, şımarık bir çocuk gibi. Ele avuca sığmıyor.

    İnsanların, ruhlarına sızıyor, kara bir duman gibi. Günlerdir, gülmüyor, İzmir halkının yüzü. Zaten mutsuz olan suratlar, daha bir asılmış. Yakışmıyor, şehrimin güler yüzlü insanına.

    Bedenlere, işliyor. Omuzları çökertiyor. Yürümeye bile zorlanıyor, insanlar. Hani, "Yangın var " deseler, dönüp " Püf " demeye bile mecali yok, kimsenin.

    Malum, bu gün Pazardı. Evin içinde, amaçsızca, oradan oraya dolaştım, durdum. Bir o camdan bakındım, bir bu camdan. Odamın penceresinden izlediğim Lodos'a arkamı dönmüş, salona doğru giderken, koridorun ortasında, aniden durdum. Bir anda, dikkatimi çekti, her iki yakanın, değişken ruh hali. " Hayat gibi " diye geçirdim içimden.

    Bir tarafta, fırtınalar koparken, diğer tarafta, sükunet, sakinlik, dinginlik hakim.
    Bir yanı, söküp, parçalamak isterken, diğer yanı durgun ve sessiz.
    Bir yanı mutsuz ederken, diğer yanı huzur ve güven veriyor.
    Bir yanından, kaçmak isterken, diğer yanı sığınacak liman oluyor.

    Ve bu ikilemin ortasında, koskocaman bir şehir.

    Bir tarafta, kaybederken, diğer tarafta, kazanıyor.

    Bir yanda, kocaman bir şehir.

    Diğer yanda, biz insanlar.




    Eser Aslanlı
    izmir
#11.01.2010 17:12 0 0 0
  • Sabahları babamın seslenmesiyle uyandığımda ilk yaptığım şey, uykunun sıcacık koynundan çıkma çabası göstererek, odamın penceresinden dışarıdaki günün ürkek aydınlığına bakmak olurdu. Gördüğüm ürkütücü alacakaranlık, yatağımın tatlı sıcaklığıyla birleşerek çocuk bedenimi yatakta kalmaya zorlardı.
    Dışarıya çıkmak ile yatağımın güvenli sıcaklığına dönmek arasında bocalarken, günün o anını hatırlardım. Benim için unutulmazlardan olan o anlarda Bakacak Tepe'nin doruklarından yayılan sabahın ilk ışıkları, meşe yeşilinden havalanmış çiğ kokardı. Kara inekle Sarı ineğin çektiği ve çift çubuk aletlerin bulunduğu arabayı uyuşuk adımlarla izleyen eşeğimin sırtında ova yoluna çıkarken, uyku mahmurluğundan beni çekip alan o koku olurdu.
    Tarlaya varana kadar bakışlarım sürekli Bakacak Tepe'nin iki yanında uzanan sırtlarda gezinirdi. Sırtları kaplayan karaçalı ve ardıç öbeklerini ürkütücü karanlık suretlere dönüştüren alacakaranlığın, meşe ve dişbudak ağaçlarıyla kaplı ormanın sisli derinliklerine çekilişini izlerdim. Ufkun ışığı o çekilmeyi hızlandırırken, ayaklarımın topuk kısımlarıyla eşeğimin karın bölgesine vurarak tırısa kalkması için uyarırdım. Bir an önce, ova yolunun Darıdere sırtı bölümüne vararak, ormanın fısıltısını duymak için acele ederdim.
    Babamı bir hayli gerilerde bırakarak Darıdere sırtına ulaştığımda; Ergene ırmağından yükselerek derenin sisinden süzülen ve Pınardere yolu ayrımında ormanın serin ıslaklığıyla buluşan söğüt esintisinin fısıltıları yankıladığını duyardım. O an tüm kokular ve renkler yerlerini meşe kokusuna ve rengine bırakır; babamın, kulaklarımda patlayan öfkeli sesiyle çıkabildiğim bir düş alemine sürüklenirdim. Ellerimin kanlı sıyrıklar içinde kaldığını görür ve düş aleminde var olduğum sürece yaptıklarımın ayrımına, ellerimin acı verici sızısıyla varırdım. Günboyu varlığını hissettiren sızıları, akşam üzerleri eve dönüş sırasında gördüğüm fazlalıkları budanmış; karaçalı öbeklerinden arındırılmış meşe fidanları unuttururdu. Mutluluk gözyaşları yanaklarımda süzülürken, parmaklarım arasındaki çakıyı sıkıca kavrardım.
    Köy kışları, kar kokusu ile köylere özgü koku yoğunluğundan belirli belirsiz ayrılarak varlığını duyumsatan yanık meşe kokardı. Yağmur mevsimlerinde yanık meşe kokusuna, evlerin bahçelerinde bir köşeye istiflenmiş yakacak odun öbeklerinden yükselen ölü meşe kokusu karışırdı.
    Yazları ise, köyün yukarı kısımlarını kaplayan bodur meşe örtüsüyle; Bakacak Tepe'nin iki yanında uzayıp giden sırtların eteklerini süsleyen meşe ormanlarından dalga dalga yayılarak köyün havasına yerleşen ve yaz boyu kalan taze meşe kokusu varlığını hissettirirdi.

    Ekşi hamur, gazyağı, hayvan boku, yanık meşe ve yağmur sularına bırakılmış hela kokuları arasında meşe kokusunun ayrımına vardığımda yedi yaşımdaydım.
    Bahçemizin bir köşesinde kurumaya bırakılan kışlık odun yığını arasında meşe ağacı çokluğunu görüp, ölü meşe kokusunu algıladığımdaysa okula yeni başlamıştım. Bu yüzden o gün babama duyduğum öfke onun ölümüne dek sürecek bir çatışmanın çıkış noktasını oluşturmuştu.
    Duyduğum öfkeyi yatıştırmak için önceleri yapabildiğim ağlamak olurdu. Gündüzleri burun deliklerimi dolduran ölü meşe kokusu, akşamları uyumaya çekildiğimde gözyaşına dönüşerek, yanan orman kabusları görmeme yol açardı.
    Kışın peçkada yanan meşelerin yaydığı sesleri duymamak için, sobasız odada yatmayı yeğlerdim. Benim için korkunç birer çığlık olan o sesler, uykularıma Ninemin korkunç masal kahramanlarını taşırdı.
    Anamın, "Soğuktan puntaya karacaan..." ya da "cinlere, perilere karışacaan!" uyarısıyla oluşan korkum, meşelerin çığlıkları yanında etkisiz kalırdı.

    Ekim ayının gelişi, acı çekerek gözyaşı döktüğüm günlerin başlangıcı olurdu. Babam ekim ayı günlerini, akşam alacasının çöktüğü saatlerde meşeleri yakacak oduna dönüştürmekle geçirirdi çünkü. O saatlerin başlangıcında benim kulaklarımı sıkıca kapatmış bir halde ağladığımı görünce, öfkeyle soluyarak; "Kız gibi ağlacaana odunları arabaya yüklesene imansız!" diye homurdanırdı. Kocaman elin enseme güçlü bir darbeyle inerek, dil kökümü acıtma uyarısı olan o homurtunun etkisiyle isteğini yerine getirirdim.
    Anama, "Yakacak odun için, babam neden hep meşeleri kesiyor?" diye sorma çabalarım, sorumun karşılığını farklı bir tepki çeşidiyle alabileceğim korkusuyla sonuçsuz kalırdı. Her gördüğünü soruya dönüştüren çocuk olmanın tehlikeleri konusunda kısa zamanda çok şey öğrenmiştim. Babamın ayak tırnağından kaşlarına kadar sergilediği görüntü, büyük, iri özelliklere sahip olduğu için, soru sorma konusunda oldukça uyarıcıydı. Gülümsemeyi kemikli yüzünün sert çizgileri arasında çok nadirde olsa gördüğüm anlarda, bulunduğum soru sorma girişimlerim, "Aylak kaldın galbaa?.." homurtusuna toslardı.
    Anamın sorularıma verdiği karşılıklarsa her zaman, anlattığı masallardan yaptığı alıntılardan oluşurdu. Sır verir gibi gizemli bir sesle; "insanları yedenlerin cinler, periler olduğunu" fısıldardı. Bu da beni korkudan öldürürken, sormam gereken sorulara yenilerini eklerdi.
    Okul öğretmenlerimse, Ali öğretmenle, Ahmet öğretmen soru soran çocukları sevmediklerini, kızılcık sopasını ders saatlerinde ellerinden düşürmeyerek gösterirlerdi.
    Ahmet öğretmenin yerine okulumuza gelen Canan öğretmenin elinde kızılcık sopasını görmediğimde, sorularıma karşılıklar alabileceğim birini bulduğumu düşünmüştüm.
    Sekiz yaşımdaydım ve Canan öğretmenin o kişi olduğunu birkaç gün içinde anlamamı sağlayan, yüz renklerinden havalanan gülümsemelerinin yürekten sevgisini fısıldadığını farketmiş olmamdı.
    Bakışlarını ışığa boğan gülümsemesinin yüreklendirmesiyle de olsa, yine de ürkekçe yanına sokularak ona sormuştum:
    "Babam, kışın yakmak için neden meşeleri kesiyor örtmenim?"
    Yüzündeki gülümsemenin şaşkınlık ifadesiyle gölgelendiğini görünce, gövdemin korku dalgasıyla sarsıldığını hissetmiştim. Tokadından korunma içgüdüsüyle elimi kaldırırken o, duyduğum korkuyu gövdemden çekip almak istercesine yanağıma dokunmuş; karakış günü penceresine yaşama içgüdüsüyle konmuş bir serçeye fısıldar gibi konuşmuştu:
    "Bu bir doğa yasasıdır Küçüğüm Babanın hayatta kalma içgüdüleri kış günlerinde ısınmak için onu ağaç kesmeye yönlendirir. "
    "!...."
    "Aslında ısınmak için yeraltından çıkarılan ve yakacak olarak kullanılan kömür madeni var ama, baban yoksul olduğu için bunu satın alamıyor ve meşeleri kesmek zorunda kalıyor."
    "Neden meşe?.."
    Bir an durup düşünmüş ve aynı fısıltıyla:
    "Daha uzun süre ısı verdiği için" demişti.
    Ertesi gün akşamüzeri Canan öğretmeni evimizde babamla konuşurken görünce şaşırmıştım. Yüreğime coşku veren gülümsemesini yüzünde görünce sevinç duyarak hoşlamış ve elini öpmüştüm. O da sevgi yelleri savuran sesiyle, "Gel bakalım küçük ev arkadaşım!.." diye seslenerek başımı okşamış ve beni yanına oturtmuştu.
    O geceden itibaren bütün gecelerimi Canan öğretmenimin okul lojmanındaki odasında geçirmeye başlamıştım. Öğretmenim geceleri yalnız kalmaktan çekindiğinden ona arkadaşlık edecektim.
    Canan öğretmenin ev arkadaşı olarak beni seçmesinin verdiği mutlulukla ilk gecemi, öğretmenimin belli belirsiz nefes alıp verişlerini ve uykusunda tedirgin mırıldanmalarını kaygıyla dinleyerek geçirmiştim.
    Bir akşam İnce Memed'i anlatmıştı bana.
    Anlatımı süresince, beni her zaman büyüleyen sesi kulaklarımda, bir anda İnce Memed'leşerek köyümün düzlüklerini, yamaçlarını, çataklarını, sırtlarını karış karış gezmiş, meşeleri kurtaracak kömür damarlarını aramıştım.
    Öğretmenimin anlatımını dinlerken düşsel yoldan yaptığımı, o gün okul çıkışı gerçekten yapmaya karar vermiştim. Anama görünmemeye çalışarak kazma ellerimin arasında, evimizin yukarılarındaki bodur meşeliklere doğru yürümüştüm. Kömürü gerçekten arayıp bulacak, hem köyün İnce Memed'i olurken, hem de meşeleri kurtaracaktım.
    Akşam karanlığının çöktüğünü fark ettiğimde, kömür damarı yerine yosun kaplı taşlar bulabilmiştim. İkinci arayışımda da bulduklarım aynıydı. Ama bu kez topraktan kuru kökler çıkarmıştım. Okuldan çıkar çıkmaz soluğu meşeliklerde alıyor; tere bata çıka topraktan çıkardığım kurumuş ağaç köklerini el arabasıyla eve taşıyordum.
    Kömür damarlarını bulup köyün İnce Mehmet'i olamamıştım ama, yakacak kökleri bularak meşeleri kurtarmıştım.
    Oysa, meşeler gerçekten kurtulmuş muydu?


    Nazmi Metin
#11.01.2010 17:10 0 0 0
  • Çocuklarımızın bizler için her şeyden daha çok değerli olduğunu anlatan sözlerimiz oldukça boldur...
    Günde üç öğün dudaklarımızdan dökülen, bayramlık söylev metinlerinde sıkça yer alan, okullarımızın duvarlarını dolduran o sözlerin somut yansımalarını hayatın içinde görmek bir türlü mümkün olmaz nedense!..
    Sorunlu aile, sorunlu eğitim öğretim kurumu, sorunlu çevre üçgeninde büyüyen çocuk gerçeğimiz ortalık yerde sırıtırken, her zaman yaptığımız gibi palavralaşan sözlerle bu gerçeğimizi de görünmez kılmaya çalışırız.
    Çocuk gözleyerek öğrenendir.
    Büyüklerin çocuğa yönelik sözleri hayatın her alanında kuyruklu yalan olarak dolaşıyorsa, çocukta o kuyruğun bir yerinden tutarak büyümeyi yeğleyecektir.
    Anaların televole kültürüyle yoğrulmuş beyinlerinin, babaların ekonomik çıkmazlarda yanını yönünü şaşırarak kahvehane, meyhane kültürüne varan arayışlarının, öğretmenlerin köreltilmiş ideallerinin rahatlama tahtası olan çocuk, kangren olmuş hayatlarımızın bedel ödeyenidir aslında.
    Birer kuyruklu yalan olduklarını kendi çocukluğumuz dönemlerinden bildiğimiz o beylik söylemleri hala kullanıyor olmamız kolaycılık geleneğimizdendir.
    Çözüm konusunda alışılagelmiş yöntemi kendimiz seçerken, zor ve bedel ödemeyi gerektiren çözümleri başkalarından bekleme uyanıklığı o geleneğin yansımasıdır.
    Yerel yönetimlerin hizmet başlangıç noktası çocukların yaşam alanları konusu olması gerekir. Her dönem unutulan bu gereklilik en son ne zaman ve hangi kuruluş veya meclis üyesi tarafından dile getirilmiştir?
    İlçenin göbeğinde yer alan belediye hizmet binasında okulların sergi salonu olarak kullanılacak yerin ayrılması, çocuklarımızın el emeği göz nuru çalışmalarına verilen değeri gösterme açısından çok önemliydi. Verilen önem günümüzde ortadadır!
    Çocuğun sağlıklı bir birey olarak yetişmesi konusunda önemli bir kurum olan okullarımızın durumları da içler acısıdır. Hemen hemen tamamı yetersiz alanlara sahip olan okullarımızda çocuğun oyun sahası mevcut değildir. Bir çoğunda oyun araçları kırık dökük, bir çoğunda ise yoktur. Dar olan okul bahçeleri bakımsız ve çöplük içindedir. Okul yönetimlerinin önemli bir gelir kaynağı olan okul kantinleri çocukların sağlıksız beslenmelerine neden olmaktadır. Bazı okullarda sınıflar yetersiz, bazılarında mevcut olan sınıf ihtiyacına karşın sınıf kantin olarak kiraya verilmiştir.
    Öğretmenler çocuklar için örnek olma pozisyonlarını yitirmiş durumdadır.
    Sonuç olarak; çocuklarımız bize, biz nereye bakıyoruz?

#11.01.2010 17:04 0 0 0
  • Medeniyetler İttifakı' teorisinin gölgesi mi düştü Türkiye'ye ne! Baksanıza; sağcısı solcusu kol kola. İlericisi gericisi yan yana. Kopan alkış, kabaran iştah, gözler fal taşı.

    Bana nedense Gülhane Hattı Hümayunu hatırlattı. Kurt ile kuzu aynı otlakta, vatansever(!) ile bebek katilleri aynı sofrada! Esen rüzgar o kadar kuvvetli ki, savurmadığı ne değer, ne de fikir kaldı. Bağımsızlık, istiklal, milli değer Uğruna can verilen hayallermiş meğer(!)


    İstiklal ve egemenliği AB ile paylaşmanın medenilik olduğu bir noktaya geldik. Hürriyet ve demokrasi bir elzem doğru; ama birilerine göre, bana layık olmayan(!) hürriyet ve demokrasiyi, kendinden ziyade başkasına layık görmek de ne demek? Çoluk çocuk, kadın öldürmek liyakat olurken; vatansever, milliyetçi olmak neredeyse oldu kabahat. Kendimi o kadar saf hissediyorum ki sormayın. Cahilim işte! Yazdıklarıma aldırmayın!


    Kuvay-ı Milliye, Terörle Mücadele ve Kıbrıs'ta çekilen sıkıntılar müzeye yan yana konsa, seyredenler sanacak anlamsız. Sivas, Erzurum, Amasya kongreleri, Cudi, Gabar, Aktütün, Beşparmak şehitlerinin çözemediğini bir iki cümlede oldu bitti saymak. Bu işten sıyrılmak bu kadar kolaydı da geçmişte yaşadıklarım ne? Allah'tan tarihi siz yazmıyorsunuz. Kaleminiz olmuş giyotin, yaptığınız sadece kardeşleri ayırmak. İlim, akıl, tecrübeyi hesaba katan yok! Pişmanlık fayda etse, hepsi zarar.


    İçtimai hürriyetler insanları kardeş yaparken, siyasi hürriyetler insanı çoğu zaman hasım yaparmış. Konuşulanlardan milli birliğimizi kuvvetlendirecek bir anlam çıkaramıyorum. Bir dediğinizi bir dediğiniz tutsa anlayacağım. Kıbrıs'a farklı, yurduma farklı açılımdan bahsediyorsunuz. Bir tarafta medeniyet birleşmeyi öngörürken, diğer tarafta adım adım bölünmek oldu meziyet! Tilkiye kümeste hak vermek midir hürriyet? Zooloji bilimiyle uğraşanlar bir duysa, dili tutularak eder hayret. Her defasında küçülen nedense milli servet, Demokrasi, eşitlik mutlaka insanlığın bir gereği, ama ne hikmetse veren hep ben oluyorum. Karlı çıkanlar hep diğerleri..


    'Açılım' denilen şey, hangi ilim meclisinde tartışıldı? Siyasilerden başka, altında ilim adamlarının imzası var mı? Dahası bize bu elbise dar mı? Yoksa kulaklara fısıldanan ithal bir reçete mi? Aynen geçmişte olduğu gibi..


    'Ermeni ve Kürt Meselesi' kavramları Sevr anlaşmasında adı konulmuştu. Gizliden gizliye sürdürülen entrikalar, bu niyetleri çağdaşlık adıyla önümüze tekrar koydu.


    Size üç tane belgeyi yorumsuz aktarıyorum;


    'Kürtlere her ne kadar inanmasak ta, onları kullanmamız menfaatimiz icabıdır' (İngiliz Gizli Belgeleri Vesika No: 609)


    'Kürtlerin ve Ermenilerin durumu beni hiç ilgilendirmez. Kürt meselesine verdiğimiz önem Mezopotamya bakımındandır.' (İngiliz Gizli Belgeleri Vesika No: 108)


    'CIA'nın çok gizli ve özel planları, uluslar arası bir İstanbul öngörüyor. Yugoslavya'nın meselesi kapanır kapanmaz, CIA ve INR yıllardır üzerinde çalıştığı gibi Türkiye'nin federasyonlara ayrılması düşünülüyor. Bunun ana unsurunu ise Kürtler oluşturuyor.' (ABD İstihbarat ve Analizler Bürosu Raporu)


    Demokratikleşme, hürriyet derken, Kürt kardeşlerimin (beraber yaşadığım halkın) talebi ve haberi olmadan yapılan sözde açılımlar; malum çevrelerce 'yeterli' görülmezse ne olacak? Devamında yaşayacağımız olayları aranızda tahmin eden akıl ve vicdan sahibi kimse var mı? Yayından fırlayan oku havada kim tutacak?


    Ben olacakları şimdiden seziyorum. Bütün şehitlerimizden de özür diliyorum.



    Hüseyin Paşa

#11.01.2010 17:00 0 0 0
#11.01.2010 10:22 0 0 0
#11.01.2010 10:21 0 0 0
  • Kadın ve erkeklerin yaşadıkları gezegenleri farklı mı?
    Bunun üzerine çok yazılıp çizildi ama gerçeğin tam olarak nereyi işaret ettiği hala çok belirsiz. Çünkü hala birbirimizi hemen hiç anlamadığımızı ve çok farklı dilleri konuştuğumuzu düşünüyor ve bunu dile getiriyoruz. İki farklı dili konuşan bizler bir arada yaşamaya çaba gösterirken bazen telef de oluyoruz doğal olarak


    Sizce gerçekten de farklı gezegenlerden miyiz?
    En klasik söylemiyle böyle ama birbirimizin anlamadığı bir dile konuşuyoruz bu kesin. En çok şikayet edilen konu budur. Kadınlar erkeklerin kendilerini anlamadığını, erkeklerse kadınların kendilerini anlamadığını savunurlar. Karşımıza çıkan her olayda iki cinsin beklentileri çok farklı olduğu için sorunlar çıktığı konuşulur.

    Fakat bir taraftan da bu iki cins hep birlikte yaşıyor. Yaşamak durumunda. Dahası, uzun yıllar geçiriyorlar. Yanı sıra, teknoloji ilerledikçe eskiden daha felsefi olan bu konuşmalar, daha net ve bilimsel hale gelmeye başladı. Beyin görüntüleme sistemleri geliştikçe, kadın ve erkeğe aynı soruyu sorup yanıtları alırken, onların hangi alanının aktif olduğunu görmemiz mümkün artık. Her iki cinsin beyin yapıları arasında bir farklılık olup olmadığını görebiliyoruz ki, gerçekten de var. Kadın ve erkek beyinde bazı bölgeler kesinlikle farklı çalışıyor.

    Nelerimiz çok farklı mesela?
    Bazen kişinin kendisiyle de bağlantılı olarak farklılıklar gelişiyor ama genel olarak bakarsak; problem çözmeye yönelik davranışlar, sorun çözümündeki yaklaşım yolları farklı ve en önemlisi bu, çünkü tüm sorunlar bu noktada çıkıyor. Erkeklerin kendi aralarındaki konuşmalarına da bakınca, kadınlar kadar ayrıntı vermedikleri, daha öz anlatıp bir an önce o konuşmayı bitirdiklerini görüyoruz. Ve kendi aralarında bu sistemi götürüyorlar. Kadınların da kendi cinsleriyle konuşurken ayrıntıları önemsedikleri, bütüne ayrıntılardan gittikleri görülüyor. Erkekler ise bütünü direkt olarak ortaya koyup, ayrıntılarla uğraşmıyorlar.

    Aslında, kadın ve erkeğe doğumdan itibaren toplum tarafından bu farklılıklar veriliyor. Kadın ve erkek başkadır deniyor. Kız çocuğu ağlamakta serbest, duygularını açığa vurabilir, erkek dediğin ağlamamalı, duygularını belli etmemeli, gülmemeli, konuşmamalı, ağır olmalı deniyor. Sonra erkeklerden duygularını açması bekleniyor.

    Sonra bu iki farklı insan bir araya geliyor değil mi?
    Evet geliyor ve kötü yanı şu ki, iki taraf da karşısındaki, kendi gibi olsun istiyor. Erkek istiyor ki, karşısında daha sonuca yönelik konuşan, net biri olsun. Kadın da ayrıntılarla ilgilenen bir sevgilisi ya da eşi olsun istiyor. Ama bu olanaksız. Diğer yandan da aslında tam olarak bunu mu istiyoruz o da belli değil. Erkek, kendi gibi bir kadını ancak iş arkadaşı olarak ister ama eşi olarak istemeyebilir.

    Duyguları algılamak konusunda da sorun var değil mi?
    Duygunuzu aktarabilmeniz için duyguları da iyi algılamak gerekir. Tam da bu noktada, erkeklerin duygu algılaması da kadınlardan azdır. Kadınlar karşısındakinin yüzüne bakınca onun ruh durumunu aşağı yukarı anlayabilir ama erkeklerin bu duygu okuması daha az.

    O yüzden hep tartışmalar bundan çıkar. Kadın, "ben ona söylemedim üzgün olduğumu, o anlasın" der mesela ama erkek anlayamaz. Oysa karşınızdaki erkek, 'Sıkıntılıyım' dediğinizde onu paylaşacaktır ama duyguyu okumasını beklememek lazım. O nedenle kadınlar erkekleri daha duygusuz diye niteliyor. Aynı şey erkekler için de geçerli. Onlar da kadınların aşırı duygu okumaları ile ilgili sıkıntı yaşıyor. 'Benim bu halimden niye bu anlamı çıkartıyor?' diye kızıyorlar.

    Duyguları algılayamayan erkek, tepkilerini de veremediği için öfkelenmek olarak çıkartıyor tavrını.

    Erkekler ve kadınlar kendi cinsleriyle neler konuşuyorlar?
    Erkek erkeğe arkadaşlık daha çok daha çok fedakarlıkları işi paylaşmaları gibi somut şeylerle bağlantılıdır, sorun paylaşmayı sevmezler, işte ne kadar başarılı olduklarını, kadınlarla ilişkilerinde ne kadar başarılı olduklarını konuşurlar.

    Erkekler statü sahibi oldukça ruh sağlıkları düzelir. Halbuki kadınlarda böyle değildir. Onlar dostları olunca mutlu olurlar. Gerçekten de çoğunluk erkek 'ben yalnızım' diye gelmez doktora.

    Fark tanımda mı?
    İki cinsin tanımlarını yaparken ilk fark ortaya çıkıyor. Kadın ve erkek. Bu tanımlarla kast edilen, fiziksel ve genetik özelliklerinde ki farklılıklardır.Oysa bir de sosyal ve psikolojik farklılıklar vardır.

    Psikolojik özellikler ve sosyal yaşam anlamında kadın, erkek denilince tanımın içine iki cinse atfedilen duygular ve toplumsal olarak beklenen davranışlar girmektedir.

    Hala ders kitaplarımızda yazdığı gibi çocuk bakmak, yemek pişirmek, temizlik yapmak kadınlara, para kazanmak, aileyi korumak erkeklere ilişkin özellikler olarak tanımlanıyor. Duygusal, çabuk incinir, ağlar dediğiniz de kadınların, güçlü, maceracı, saldırgan dediğinizde ise erkeklerin tanımlandığını düşünmez miyiz?Bazı durumlarda fiziksel görünümle bile yanılabildiğimize göre, kalıplara sokmaya çalıştığımız davranış ve duygularla yaratmaya çalıştığımız farklılıklarda da yanılıyor olmamız mümkündür. O zaman farklılıkları başka yerlerde aramalıyız.

    SONUÇ MU?


    KADIN DA ERKEK DE AYNI GEZEGENDEYİZ!


    Evet, kadınlar ve erkekler bazen birbirlerinden farklı düşünüyor ve davranıyorlar. Doğrusu birbirlerinden farklı düşünen ve davranan bir dolu kadın bulmak daha kolaydır. Aynı şekilde tüm erkeklerde aynı düşünüp, aynı davranmıyor. Kendi aralarındaki farkları bir yana bırakıp, karşı cinsle farklılığa dönersek, hangi gezegenden gelmiş olursa olsunlar, şu anda bildiğimiz,yaşam olan tek gezegen olduğuna ve kadın-erkek hepimiz bu gezegeni paylaştığımıza göre bir şeyleri çözmemiz gerekiyor.


    Üstelik aynı gezegeni paylamakla yetinmeyip, bir de birlikte ve mutlu ilişkiler istiyorsak, gerçekten bir şeyler yapmalıyız. Oysa kadınlar erkeklerin, erkekler ise kadınların niçin kendilerine benzemediklerinden yakınarak ilişkileri daha da içinden çıkılmaz hale getiriyorlar. Belki önce kendi duygularımızın ve davranışlarımızın şifrelerini çözmekle başlayabiliriz. Bulduğumuz şifreler, karşı cinsi çözmek için de yol gösterici olabilir.

#10.01.2010 22:53 0 0 0
  • Aşk için kadınlar ölüyor erkekler öldürüyor
    Aşk için ölümü göze alanların sayısı hiç de az değil. Prof. Dr. Arif Verimli, özellikle travmatik aşklarda kadın ve erkeğin tutkusunu farklı şekilde ortaya koyduğunu söylüyor: Kadınlar öldürmek yerine ölmeyi tercih ediyor, erkeklerse öldürmeyi seçiyor ve eline daha kolay silah alabiliyor..

    Psikiyatrist Prof. Dr. Arif Verimli, 'Aşk için ölünür mü?' sorusunun karşılığını bilim diliyle veriyor. Prof. Dr. Verimli, sorunlu aşklar yaşayanlar için sorularımızı yanıtladı:

    Aşk için ölünür mü?
    Evet, aşk için ne yazık ki ölünüyor. Özellikle kadınlar travmatik şekilde aşık olurlarsa, genelde öldürmek yerine ölmeyi tercih edebiliyor, intihar ediyorlar. Aşk duygusunun kadınları ölüme götürdüğüne şahit oluyoruz. Erkekler ise ölmek yerine genelde öldürmeyi tercih ediyorlar. Aşk onlarda travma yaratırsa ellerine daha kolaylıkla silah alabiliyorlar.

    HASTALIK BELİRTİSİ Mİ?
    Aşk için delirme noktasına gelmek herkesin başına gelebilecek bir durum mu, yoksa zaten ruhsal sorunları olan kişiler mi aşkı bahane ederler?
    Normalde herhangi bir kişi aşık olunca birdenbire delirmez. Normal bir insanda aşk bu tip yaralar açmaz. Ama psikolojisi bozuk olan bir hastada travmatik aşk, belki de hastalığın ilk belirtisi olabilir. Aslında psikolojik olarak sağlıklı değildir, belki de hastadır ama bu onda büyük bir aşk olarak belirti gösterir. Bazen de yaşanan aşk ruhsal hastalığı tetikler. Kişi aşık olur, yaşadığı sorunla başa çıkamaz ve ruhsal hastalık boyutuna gelir. Bu durumdaki insanların aşk için delirdiği söylenir, hâlbuki hiç alakası yok.

    Aldatma mı, aldatılma mı, yoksa karşılıksız aşk mı daha fazla aşk cinayetlerine neden oluyor?
    Aldatılmak büyük bir travma yaratıyor. Ciddi biçimde suç oranını artırıyor. Aldatılan insanlar karşılıksız aşktan çok daha fazla aşk cinayetlerine neden oluyor. Karşılıksız aşkta bu oran daha düşük ama o da son derece tehlikelidir.

    Platonik, yani tek taraflı aşk sizce bir sorun mu, yoksa herkesin başına gelebilir mi?
    Psikolojide sorundur, adı da erotomanidir. Diğer kişinin kabul etmediği, farkında olmadığı platonik, tek taraflı bir tutku olarak devam eder. Gazetede verilmiş bir ilanı kendisine yazılmış bir ilan olarak algılayanlar var. O kişinin normal hayat içinde gösterdiği bütün davranışları kendine verilen bir işaret olarak algılarlar. Bu sorun giderek ciddi bir hastalık boyutuna bürünmeye başlıyor. Ondan sonra kadın ya da erkek, karşı cinsteki kişi istemediği halde peşini bırakmıyor. Bu bazen ölümle sonuçlanabiliyor. Aşık olduğu kişiyi öldürebilecek kadar sorunlar yaşayabiliyor.

    SEVEN BIRAKMAYI BİLİR
    Platonik aşklar aslında büyük sorun mudur, karşılıksız aşk Türk filmlerindeki gibi gerçekten insanı hasta eder mi? Karşılıksız aşklar insanı hasta eder mi, yoksa bunlar gerçekten hasta kişiler mi; buna, kişiyi inceleyince karar veririz. Platonik anlamda tutku derecesinde aşık olduğunu söyleyen bir kişi lütfen bir psikiyatriste gitsin.

    Aşka nereye kadar sahip çıkmak gerekir? Vazgeçme noktası, neresi olmalı?
    Karşı taraf istemeyene kadar! Karşı taraf istemiyorsa 'ben yine de aşkıma sahip çıkarım' demek doğru değildir. Aşk insanın içindeki duygulardan biridir, onu en doğru kişiye vermek gerekir. Ve aşk iki kişi arasında yaşanır. Tek taraflı, karşılıksız aşksa, en doğrusu vazgeçmektir. Zaten gerçekten seven kişi bırakmasını da bilir.

    Yas en fazla 40 gün sürer iki ay sonrası takıntıdır
    Aşk yüzünden acı çeken birinin hemen yeni arayışa girmesi doğru olur mu?
    Eğer yeni bir arayışa giriyorsa, o başındaki zaten aşk değildir. Basit bir haz duygusunun peşinden koşuyordur. "Ben birinci aşkımı unutayım, ikinci bir aşka yöneleyim" düşüncesi, ikinci aşka saygısızlıktır zaten.

    Elden giden aşkın ardından ne kadar üzülmek doğru, bunun bir süresi var mı? Ne kadar süre sonra bu, takıntı anlamına gelir?
    Üzülme süresi iki aydır. Annebaba ölümü gibi sevilen bir kişinin kaybına karşı gösterilen tepkiye yas denir. Aşk da bir yas gerektirir. Yasın süresi 40 gündür. İki ayı geçince de takıntı haline gelir. İki ayı geçtikten sonra hayatına başka biri girerse, bununla birinci aşkı unutma amacı güdülmemelidir.

    Her gün 20 farklı kişiye aşık olan insanlar var
    İnsan hayatı boyunca bir kişiye mi aşık olabilir?
    Bir kişiye aşık olanlar var, çok kişiye aşık olanlar var. Her gün 20 farklı kişiye aşık olanlar var. Her gün 20 kişiye aşık olanlara erkeklerde 'Don Juanizm', kadınlarda 'ninfomani' denir. Ama burada seks aşkından bahsediyoruz.

    Yaşadığı aşk yüzünden ruhsal dengesi dağılan birini tedavi ettiniz mi, tedaviye kolay yanıt verirler mi?
    Aşk o kadar geniş bir şey ki... Geçişler vardır. Aşırı değerlendirilmiş düşüncelerden hezeyanın, gerçekten sapmanın derecesi çok önemlidir. Gerçekten sapmayan bir fikirden bahsediyorsak, bu bir patoloji değil. Ama bu, gerçekten sapmaya başlıyorsa patolojidir ve tedavi gerektirir.

    Ferhat ile Şirin meğer sorunlu kişiliklermiş!
    Aşkın sembolü ilan edilen Romeo- Juliet, Ferhat ile Şirin'in aşkları sağlıklı mıydı?
    Aşkın tarifi bile çok zor. Çok da büyük şeyler yüklememek gerekli, yoksa başa çıkılamaz. İnsandaki sevgi kişinin olgunlaşmasıyla, büyümesiyle birlikte değişik isimler almaya başlar. Bugünkü bilgilerimle geriye doğru dönersem, Ferhat'la Şirin'in aşkı evet sorunluydu. Çünkü hayatlarını tek bir konuya endekslemişlerdir. Oysa hayat çok dallıdır. Yalnızca bir kişiye duyulan inanılmaz aşkın üzerinde sağlıklı aşkı bulmak için insanın kendini ve çevresini de sevmesi gerekir.

    Aşk gerçekten sevdiği kişiye kavuşamamak mı?
    Kişi sevdiği kişiye kavuşamazsa aşk acısı çeker. Psikolojik olarak arzu ve isteklerini gerçekleştiremez. Kavuşamamaya aşk diyemeyiz, insana acıdan başka bir şey vermez.

    Aşk seksin estetiğidir
    'Aşk dediğiniz şey, seksin estetik biçimidir' der bir düşünür. Yani seks, temelde bir amaçtır. Aşk da o amaca ulaşmak için kullanılan psikolojik tutkunun adıdır. Orada bir haz duygusu var. Bu haz duygusunu, duygularla karıştırıp adına aşk diyebiliriz. Yaşamda hiçbir şey dengede değildir. Aşık oldunuz, duygularınız var. Her şey çok güzel gidiyor. İşin içine seks girdi. Beden sıvıları girdi. Kişiyi nefret ettiren bir koku duydunuz. Ne oldu? Olmadı, ilişki bitti.

#10.01.2010 22:10 0 0 0
  • İlişki geminizin mutluluk sahiline demir atabilmesi için sadece çok sevmek yetmiyor. Büyük umutlarla başlayan pek çok beraberlik, geminin su alması nedeniyle batıveriyor!

    Bazı ilişkiler, her iki tarafa da mutluluktan çok acı yaşatır ve bu acılar ilişkide zamanla alışkanlık haline dönüşür. Hem kadının hem de erkeğin farkına varmadan içine girdiği bu girdap, sonunda yaşanan ask kadar bağımlılık haline gelir.

    Ancak, ilişkinin başındaki heyecan ve ask yerini kavgalara, hesap sormalara bırakmışsa, söylenen yalanlar iki tarafın da kurtarıcısı haline dönüşmüşse, o gemiyi terk etmenin zamanı çoktan gelmiş demektir. İşte kötü giden ilişkilerdeki tehlike sinyalleri... Siz olun, bu söylediklerime kulak verin ve yasadığınız aşkın acısına hazırlıklı olun...

    Kendinizi ilgiye mi muhtaç hissediyorsunuz?
    Öncelikle neden böyle hissettiğinizi sorgulayın. Hayatınız boyunca hep ilgi mi beklediniz, yoksa partnerinizin size karşı duyduğu ilginin zamanla azaldığını mı hissetmeye başladınız? Bu sorunun cevabini keşfedin ve mutlaka bir çözüm üretme yoluna gidin...

    Ona karşı bağımlılık mı hissediyorsunuz?
    Sizi kırdığı, ihmal ettiği ve eskisi kadar sevgi sözcüklerine boğmadığı halde siz hâlâ onsuz yaşayamayacağınızı mı düşünüyorsunuz? Çok geç olmadan yaşamanızın böyle gitmesine izin verip vermeyeceğinize karar verin. Aksi takdirde kendinizi hep boşlukta hissedeceksiniz...

    İlişkide verici taraf hep siz mi oluyorsunuz?
    Partneriniz size saygı duymuyor, onun için yaptıklarınızı takdir etmiyor, duygularını ifade etmekten kaçıyor ve siz buna rağmen hâlâ ilişkide verici tarafı mı oynuyorsunuz? O zaman artik silkinmenin zamanı geldi. Biraz da bu fedakârlıkları ondan bekleyin. Eğer yapmıyorsa onunla bu konuda konusun...

    Sürekli sizin kendinizi mi sorgulamanıza neden oluyor?
    İlişkinizde bir sorun varsa, bunu her zaman size mi yüklüyor? O zaman emin olun, sizin değil, onun kendisini sorgulaması gerekiyor. Bunu ona bir şekilde hissettirin ve sakin bu sorumluluğu üzerinize almayın...

    İlişkinizin ilk günlerinden bu yana her kararı birbirinize danışarak alıyordunuz, ama artık karşı taraf, tüm kararları kendi inisiyatifini kullanarak veriyor... Bu durum, size duyduğu saygının ve birlikteliğinizin sahip olduğu bütünlük olgusunun kaybolduğunu gösterir. O halde bunu onunla konusun ve daha büyük bir sorun haline gelmesini baştan önleyin...

    Bunlardan sadece birini hissediyorsanız her ilişkide zaman yaşanan ve birbirinize karsı duyduğunuz sevgi ve güvenle üstesinden gelebileceğiniz bir döneme girmişsiniz demektir. Unutmayın, her geminin mutlak bir yolcusu ve her yolcunun mutlak gezeceği başka kıyılar vardır. Önemli olan dalgaların sizi fazla hırpalamasına izin vermeden, zamanında terk etmektir dumanı tüten gemiyi.

#10.01.2010 22:07 0 0 0
  • • 1. Evden çıkarken bir türlü hazırlanamaması: Büyük klişe ama doğruluk payı bulunduğunu kim inkâr edebilir? Eşinin, sevgilisinin hazırlanmasını beklerken, bir erkek şarkı bile besteleyebilir. Bakınız, Eric Clapton diskografisi. Gelmiş geçmiş en romantik şarkılar listesinde üst sıralarda bulunan Wonderful Tonight, Clapton'ın bir türlü elbise seçemeyen karısı için yazılmıştır.
    • 2. Bebek sesiyle konuşup bir de bunun sempatik olduğunu sanması: Bu kadınları benim bile boğasım var, erkekler ne yapmaz. Seveni var mı diye de hep merak etmişimdir. İnsan efendi efendi sohbet ederken niye aniden Miss Daisy veya Mini Mouse sesiyle konuşmaya başlar ki?
    • 3. Sürekli rejimden bahsedip, rejim yapması: Yapmayın, etmeyin. Biz anlata anlata kafalarına sokmadan evvel erkeklerin selülitten bile haberi yoktu. Zayıflayacaksanız da sessiz sedasız halledin. Belki adam sizi dünyanın en zayıf kadını olarak görüyor... İllüzyonu bozmanın alemi var mı?
    • 4. Yürüyemediği halde topuklu ayakkabı giymesi: Gülünç. Annesinin ayakkabılarını giyen kız çocuklarına benzetiyorum ben bu kadınları. Topuklu ayakkabı, üzerinde durmasını becerenlere seksapel katan bir aksesuvar maalesef. Olmuyorsa, evde çalışmadan sokağa çıkmayın.
    • 5. Buluşmaların sayısı bir elin parmaklarını geçmemişken, "Ne olacak bizim durumumuz" diye sorması: Anlayın artık, sevmiyorlar işte! Sizin zekanız aynı soruyu çaktırmadan başka biçimde sormaya, üstelik bir cevap almaya da yeter. Yeni yöntemler bulun.
    • 6. Pantolonundan g-string'in görünmesi: Katılıyorum, global bir sorun.
    • 7. Durup dururken ve habire, "Ne düşünüyorsun" diye sorması: Taş olsa çatlar canım. Üstelik dürüst bir cevap alma olasılığınız da düşük. "Eski sevgilimi" diyecek hali yok ya, tabii ki, "Seni" diyecek.
    • 8. En ufak bir tartışmada bile ağlamaya başlaması: Bir süre sonra ağlarken ciğerinizi patlatsanız, dönüp bakmaz. Yerli yersiz ağlamayın.
    • 9. Kötü makyaj yapması: Erkekler nezdinde böyle bir sorun olduğunu ben de yeni öğrendim. Ancak en sık tekrarlanan cevaplardan biri olduğunu söylemeliyim.
    • 10. Ayakları çirkin veya bakımsız olmasına rağmen sürekli açık ayakkabı, sandalet giymesi: Böyle bir rahatsızlık olduğunu uzun zaman önce fark etmiş bulunuyorum. Aman dikkat.
    • 11. Daha ilk buluşmada hayatına giren adamları sayıp dökmesi: Kendinizi karşınızdakinin yerine koyun, siz duymak ister miydiniz? Ayrıca arkanızdaki yükle karşısına dikilip de adamın içini bari baştan daraltmayın.
    • 12. Kelimelerin sonunu uzata uzata, yaya yaya konuşması: 1985 sonrası doğumlarda sıklıkla rastlanan bir durum. Çernobil'den şüpheleniyorum.
    • 13. 40 derece sıcakta, alev alev yanan bir yolda yürürken bile sarılmaya çalışması: Havale geçirmenin eşiğinden döndüğünü ifade eden erkekler var, vazgeçin.
    • 14. Sık sık saçının rengini, şeklini, uzunluğunu değiştirmesi: Yeni saça alışma zamanı talep ediyorlar. Ayrıca bunun bir depresyon belirtisi olduğunu öğrenmişler, haberiniz olsun.
    • 15. Anneanne çamaşırları giyip, bunlarla rahat ettiğini söylemesi: Siz yine arada giyin ama o varken değil.
    • 16. Erkeklere taş çıkartırcasına küfretmek, içip içip dağıtması: Bana sorarsanız bizim de hakkımız ama...
    • 17. Mağaza vitrinlerini görünce paralize olması: Alışveriş seven kadına itiraz var. Sanki biz onlarla alışveriş yapmaya bayılıyoruz!
    • 18. İlişkinin başındayken sürekli erkeğin maddi durumunu anlamaya çalışması, bununla ilgili sorular sorması: Gerçekten ayıp, bari çaktırmadan yapın.
    • 19. Hep pahalı ve lüks mekanlara gitme isteği: Bir önceki madde ile aynı kafadaki kadınlara dair.
    • 20. Kendisini ve ailesini karşısındakinin içini bayacak kadar övmesi: Kadınları da bu küçük araştırma sayesinde tanıdım desem, yeridir.
    • 21. Kendini ağırdan satması: Burada tam olarak kastedilen nedir anlamadım. Sanırım seksle ilgili. Ben yazayım da aklınızda bulunsun.
    • 22. Yemek sırasında habire tuvalete gidip makyaj tazelemesi: Bunu bir de yanınıza bir kız arkadaşınızı alıp yapıyorsanız fena. Makyaj tazeleyeceğim yerine, seni çekiştirmeye gidiyoruz deyin de bari, belki dürüst kişiliğinize aşık olur.
    • 23. Sık sık "Güzel miyim", "Beni seviyor musun" diye sorması: Bir gün delirip de "Sevmiyorum işte, var mı diyeceğin" derse, bana gelip ağlamayın.
    • 24. Bir yerden birlikte dönerken dolmuşa, otobüse burun kıvırıp taksi istemesi: Anlaşıldı, erkeğin cimrisi, kadının savurganı veya para seveni sevilmiyor. Zaten ikisi de sevilesi şeyler değil de, merak ettim; hiç cimri kadın, para avcısı erkek yok mu hayatta?
    • 25. Yolda yürürken yanınızdan geçen kadınları süzmesi, üzerlerindeki her şeyi markasıyla sayması: Aklınızı peynir ekmekle mi yediniz diye sormak isterim.

#10.01.2010 22:05 0 0 0
  • Sadece kuramsal değil, deneyimlerimden ve danışanlarımın gerçek hayat hikâyelerinden biliyorum. Gerçek aşk, şiddeti ve hazzı sürekli büyüyen bir duygudur. Öyle zannedildiği gibi zaman içinde azalan, biten ya da yerini sevgi ve saygıya bırakan bir saman alevinden ibaret değildir. Kadınlar arasında bu konuda sohbetler çokça yapılır. Kimi aşkın varlığına bile inanmaz çünkü hayatında böylesine güzel bir doyumu tatmamıştır... Kimisi hayatında sadece tek bir kez bu duyguyu yakalayabileceğini sanır. Oysa gerçek aşkın ne zamanı, ne de yaşı vardır. Bir araştırma yapılmış. Kadınlar arasında erkekler ve aşk hakkında yapılan sohbetlerin, kadınlar için orgazmdan sonraki ikinci en büyük haz kaynağı olduğu tespit edilmiş. MÖ 8.000 yıllarında, bilinen kayıtlı tarihin ilk başlangıcından beri, kadınlar ayın belirli günlerinde bir araya gelerek, ilişkiler, erkekler ve annelik üzerine görüş alışverişinde bulunurlarmış. 10 bin yıllık süre içerisinde değişen tek şey, aşkın tanımı ve içeriği olmuş. Zamanımıza gelindikçe gerçek aşka inancın yok olduğunu, bulduğumuzu sandığımız duyguları ise çok çabuk kaybettiğimizi fark ediyoruz. Peki öyleyse 10 bin yıllık sürede ne değişti?

    KORKMADAN SEVEBİLMEK...
    Bir zamanlar çok güzel, zarif bir kadın vardı. Dışarıdan bakıldığında, kendisine hiç uymayan, hoyrat bir adama âşık olmuştu. Birliktelikleri ilk birkaç ay çok güzel gitmiş, daha sonra her klasik çift gibi yara almaya başlamışlardı. Günün birinde genç kadın ağlayarak bana geldi. Sonunda sevdiği adam ona dayak atmış, ayrılmak zorunda kalmışlardı. "Bu adama nasıl âşık oldun?" diye sorduğumda hüzünle şöyle söyledi: "Benim babam, annemi ben çok küçükken terk etmiş. Hayatım boyunca sırtımı yaslayacak kimsem olmadı. Bu adam bana ilk tanıştığımızda, 'Seni asla terk etmeyeceğim,' demişti. İşte ben o dakika ona âşık oldum. Ona güvenebileceğimi sanmıştım." Hep söylüyorum. Kime âşık olacağımıza bilinçaltımız karar veriyor. İçten içe neye ihtiyaç duyuyorsak, onu bize veren kişiye bağlanıyoruz. Neyin yokluğuna inandıysak, onu arıyoruz. Bulduğumuzda, karşımızdaki kişiye eksiğimizi giderme görevi veriyoruz. Bir süre işler iyi gidiyor. Sonunda bir gün her iki taraf da birbirini tatmin etmeye çalışmaktan yoruluyor. Hayal kırıklıkları ve suçlamalar başlıyor. İşte bu yüzden bir sabah uyandığımızda, aşkımızın yok olduğunu fark ediyoruz. Her şeyi olduğu gibi, güzel duygularımızı da çok çabuk tüketiyoruz. Ya korkularımız olmasaydı? Bizi sadece içimizdeki sevgi yönlendirseydi neler olurdu? Yalnız kalmaktan, kaybetmekten, beğenilmemekten korkmasaydık?

    YARIŞMAMALI, TAKIM OLMALI
    İşte böyle kurulmuş ilişkilerde kadınla erkek doğru kişiyi seçmeyi biliyor çünkü hiç yalnız kalma korkuları yok. Değersizlik duyguları olmadığı için, birbirlerini eleştirmiyorlar. Farklı olduklarını biliyorlar. Birbirlerinin zayıf yanlarını bulup ezmek yerine, eksikliklerini tamamlıyorlar. Birbirleriyle yarışmak yerine, takım oyunu oynuyorlar. Böyle çiftlerin sevişmeleri bile başka türlü oluyor. Birbirlerinde sevmedikleri değil, beğendikleri yanları görüyorlar, hatta gözlerinin içine bakarak bunu söylüyorlar. Apaçık, hiç saklısı gizlisi olmayan bakışlarını birbirlerinde kilitliyorlar. Vücutlarını, ruhlarını, duygularını güvenle birbirlerine açıyorlar. Ne sarkmış bir göbek, ne de birkaç kilo fazlalık onları utandırıyor. Çünkü gerçek aşk, sığ ve çabuk tüketilen bir cinsellikle sınırlı değil. O çiftler çok daha farklı ve yüksek hazlara ulaşabiliyor. Bedenler bir süre sonra önemini yitiriyor. Bazen de sadece göz göze bakışarak doyuma ulaşabiliyorlar. Saatlerce sohbet edip, zamanın nasıl geçtiğini unutabiliyorlar. Size de tanıdık geldi mi? Çoğu zaman sadece ilişkimizin ilk üç ayında bunları yaşayabiliyoruz. Sonra bilinçaltımıza attığımız korkular hortlamaya başlıyor. Birbirimizi incitiyoruz. Kapanıyoruz. Kaçıyoruz. Ya hiç korkumuz yoksa? İşte o zaman, her geçen gün birbirimizi daha fazla sevmeye devam ediyoruz. Aşkın hazzı giderek artıyor. Her gece "Hiç bu kadar âşık olmamıştım," diye uykuya dalıp, sabah uyandığımızda "Bugün daha da mutluyum. Hayat ne kadar güzel," diyerek güne başlıyoruz. Ne dersiniz? Gerçek aşkı hiç tatmayanlar için sıkıcı zannedilen bu ilişki, yaşayanlar için hiç bitmeyen bir şölen olmaya devam ediyor. Korkularınızı silip, gerçek aşkı tatmanız dileğiyle.

#10.01.2010 22:03 0 0 0
  • İş aramak ya da başvuru yapmak konusunda hemen herkesin bir fikri vardır. Peki ya işten ayrılmak? Kararınızı vermeden önce ne yapmanız gerektiğini biliyor musunuz? Belki de işten ayrılmanıza gerek kalmadan sorunlarınızı çözebilirsiniz. Uzmanlar, işten ayrılmadan önce yapılması gerekenleri anlattı.

    İşe nasıl başvurmalı? Özgeçmiş nasıl oluşturulmalı? İş görüşmesinde nasıl davranmalı? Bu soruların cevaplarına her yerde rastlamak mümkün... Ancak 'İşten nasıl ayrılmalı?' sorusu karşısında herkes duraklıyor.

    İşinizden ayrılarak yeni bir işe başlamak son derece önemli bir karar. Bu önemli kararı vermeden önce öncelikle işinizi gerçekten bırakmanız gerekip gerekmediğini etraflıca düşünmeniz gerekiyor.

    Yüksek ücret için yüksek risk mi alacaksınız yoksa elinizdekiyle yetinip, sürekliliği olan bir işe mi sahip olacaksınız?

    KARAR ÖNCESİ DİKKAT!

    İşinizi bırakmaya kesin olarak karar vermeden önce şunları gözden geçirin:

    İşinizin sevmediğiniz özelliklerinin listesini yapın.
    İşinizi 'çalışırken' değerlendiremiyorsanız bir süre ara verip tatile çıkın.
    İşinizin sevdiğiniz yönlerinin listesini yapın.
    Patronunuzla ilgili bir sorununuz varsa yüz yüze konuşup, halledip halledemeyeceğinizi düşünün. Belki de hatalı taraf sizsiniz. Olayları patronunuzun bakış açısından da görmeye çalışın.
    Sevmediğiniz şey işin kendisi ise gerçekten ilgi duyduğunuz bir alana doğru kariyerinizi yönlendirmeye çalışın. Patronun kariyerinizi istemediğiniz yerlere götürmesine izin vermeyin.
    Kriz zamanları iş yükünüz artabilir. İşiniz mesai saatinde bitmiyorsa yöneticinizi bilgilendirin.
    İşinizde yerine getirmekten hoşlandığınız belirli sorumluluklar varsa onlara ağırlık verin. Sevdiğiniz işleri yapmak sizi mutlu eder ve daha başarılı olursunuz.
    Çalıştığınız işte size verilen sorumlulukları az bulduğunuz için sıkılıyorsanız daha fazla sorumluluk talep edin.

    DOĞRU ADIMLAR
    İş yaşamında profesyonelliğin en önemli göstergelerinden biri işten ayrılmayı kendiniz ve kurumunuz için ne ölçüde kolaylaştırdığınızdır. Siz bir an önce yeni işinize başlamak isterken ayrıldığınız kurum bu süreçten en az hasarla çıkmayı hedefler. Bu çıkar çatışması içinde doğru hareket etmeyi başarabilirseniz kárlı çıkan siz olursunuz.

    İşten ayrılmanızı şirket ve sizin için kolaylaştıracak adımlar şöyle:
    Patronunuza yeni işin size sağladığı avantajları anlatın.
    Patronunuzla son derece olumlu ve profesyonel bir tavırla konuşun. Yaptığınız işten nefret ettiğinizi ya da arkadaşlarınızı sevmediğinizi asla söylemeyin.
    Şimdiki işinizin size kazandırdıklarını da içeren, son derece olumlu yazılmış bir istifa mektubu hazırlayın.
    Asla ayrıldığınız işin zor olduğunu ya da işinizden memnun olmadığınızı söylemeyin.
    Mümkünse yerinize gelen kişinin eğitimlerine yardımcı olun.
    İstifa konuşması boyunca olumlu olun. Mutlaka değinmeniz gereken adaletsizlikler varsa bunu mümkün olduğunca profesyonel bir dil kullanarak yapın.
    Ayrılırken patronunuzun sizi olumlu hatırlamasını sağlayın. Onun çıkarlarını da gözettiğinizi hissettirin. Bıraktığınız işe ne zaman ve nasıl dönmek isteyeceğiniz hiç belli olmaz!

    Çuvaldızı kendinize batırın
    İnsan referanslarıyla ilerler
    Murat Demiroğlu (PwC İK Bölüm Yön.)
    İş, pozisyon, içerik, çalışma ortamı ve şirketten oluşan bir bütündür. Bu bütün içinde hangi parçanın memnuniyetsizliğin kaynağı olduğunu anlamaya çalışmak önemli bir adımdır. İşten ayrılmaya karar veren kişi bunu en profesyonel şekilde yapmalıdır. Dönüş kapılarını kapatmak, bütün limanları ateşe vermek büyük hata olur. İnsan kariyerinde referanslarıyla ilerler. İş başvurularının değerlendirilmesinde mülakatlardan bile daha önemli olan şey önceki performanstır.

    Mutsuzluğun kaynağı bulunmalı
    Sunay Karamık (SelectKRM Gen. Mdr.)
    İşten ayrılmak kişinin en son seçeneği olmalıdır. Kişi durumunu iyice analiz etmezse, daha sonra başlayacağı işlerde de aynı problemleri yaşaması ihtimali yüksektir. Bu sayede, danışmanlık şirketlerine başvurular yaparken, eski işinde eksikliğini hissettiği unsuru göz önüne alabilir. Ücretten memnun değilse öncelikle somut olarak daha fazla ücreti hak edip etmediğini ortaya koymalıdır. Belki de daha yüksek ücret alamamasının nedeni performansındaki düşüklüktür.

    Gizlice iş aramayın
    Pembe Candaner (Adecco Tür. Gen. Md.)
    Türkiye'de kimse işinden memnun değil. Bu durum aslında ne istediğini bilmemekten kaynaklanıyor. İşinden memnun olmayanlar 'İşimden neden memnun değilim' sorusunu sormalıdır. Türkiye'de yöneticinizin sizden daha az bilgili olması mümkündür. Ama bu, onun o koltuğun sahibi olduğu gerçeğini değiştirmez. Gerçekle yüzleşmek gerekir, çünkü ideal iş ortamının peşine düşen kişinin hayal kırıklığına uğraması kaçınılmazdır. Gizlice iş arama, yalan söyleme, saygınlığı yok eder.

    İlişki devam eder, olumlu olun
    Ayşe Öztuna (Profil Int. Gen. Mdr.)
    Araştırmalara göre işten ayrılmanın en önemli nedeni kişinin kendine uygun olmayan bir işte çalışması. Kişi kendisine en uygun işi ancak kendini çok iyi analiz ederek bulabilir. İşten ayrılmaya karar veren kişinin kuruma yaklaşımı son derece olumlu olmalıdır. Çünkü ilişkiler devam eder; bir sonraki işi için kişinin iyi referanslara ihtiyacı vardır. Önemli olan dürüst davranmak ve kendinden kaynaklanan sorunların da farkına varıp işten ayrılırken kurumuna doğruları söylemektir.

#10.01.2010 21:45 0 0 0
  • Ekonomik kriz binlerce kişiyi işinden ederken çalışan kesimin neredeyse tamamı, işsiz kalma endişesi taşıyor. Kanunlar, çalışanlara ve işsiz kalanlara ciddi haklar tanıyor. Avukatlar, "Kriz işten çıkarılma bahanesi olamaz" diyor.

    Global kriz tüm sektörleri etkisi altına alırken işveren, çareyi işçi çıkarmakta arıyor. Bu nedenle hemen her gün farklı sektörlerden yüzlerce kişinin işine son veriliyor. Şüphesiz bu rakamlar sadece istatistikleri oluşturmuyor. Yaşananlar sosyal ve ekonomik çöküşü de beraberinde getiriyor.

    Küresel kriz nedeni ya da bahanesiyle Türkiye'de, 'işten çıkarma' oranlarında ciddi artış var. Otomotiv, tekstil, elektronik, inşaat sektörleri başı çekerken farklı işkollarından gelen haberler de hiç iç açıcı değil. Rakamlar da bu durumu ispatlar nitelikte. Son üç ayda işsizlik sigortasından faydalanmak için başvuranların sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 55 arttı. Ağustos-eylül- ekim aylarını kapsayan üç aylık dönemde, geçen yıl 56 bin 873 kişinin işsizlik maaşı almak için Türkiye İş Kurumu'na (İŞKUR) başvuruda bulunurken bu yılın aynı döneminde sayı, 88 bin 592'ye yükseldi.

    Bu sayının her geçen gün artarak devam edeceği beklentisi ise çalışanların en büyük kabusu. "İşimi kaybedersem" korkusu yaşayan profesyonel kesim, son dönemde oldukça mutsuz. Ancak korkunun ecele faydası yok zira şu sıralar hemen her çalışan için 'işsizlik korkusu' hayatın gerçeği.

    Bu nedenle uzmanlar, işinizi kaybetmeniz halinde ne gibi haklara sahip olduğunuzu şimdiden öğrenmekte yarar olduğunu düşünüyor. Çünkü hukukçular mevcut iş yasasına göre "ekonomik krizin işten çıkarma bahanesi olamayacağı" görüşünde. Bu nedenle uzmanların sözlerine dikkat etmekte fayda var

    Kriz etkisi ispatlanmalı
    Malum şu sıralar işten çıkarmaların gerekçesi, ekonomik kriz. Ancak Avukat Mehmet Uçum, "Kriz işten çıkarmalar için tek başına geçerli bir neden değildir" diyor. Ekonomik krizin geçerli olabilmesi için öncelikle firmanın yer aldığı tüm sektörün, ardından da çalışılan firmanın krizden ciddi anlamda etkilenmesi gerektiğini vurguluyor.

    İnsan kaynakları danışmanı Avukat Mehmet Cemil Özden de, "İşten çıkarılan çalışan, İş Kanunu'nun 20'nci maddesine dayanarak sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli olmadığı iddiasıyla dava açabilir. İşten çıkarmanın geçerli bir sebebe dayandığını da işveren ispatlamak durumunda" diyor.

    İsminin açıklanmasını istemeyen bir emekli hakim ve bilirkişi de bu noktaya vurgu yapıyor: "Ekonomik kriz nedeniyle işten çıkarılan bir çalışanın açacağı dava sonucunda, çıkarıldığı işyerinin belge ve kayıtları incelenir. Eğer şirket gerçekten bir darboğaza girdiyse, krizden etkilendiği kabul edilir. Aksi halde çalışana, işe iade davası açma hakkı doğar."

    Kısa çalışma ödeneği kullanılmıyor
    Hukukçuların da belirttiği gibi ekonomik kriz nedeniyle işten çıkarılan bir çalışan, bir ay içinde işe iade davası açarak çalıştığı firmanın gerçek anlamda krizden etkilenip etkilenmediğinin araştırılmasını isteyebilir. Eğer firma üretimde bir durgunluk yaşadığını, siparişlerin büyük ölçüde azaldığını veya iptal edildiğini ve buna bağlı olarak da ödeme sıkıntısı içinde olduğunu ispatlayabilirse krizden somut olarak etkilendiğini öne sürebiliyor. Ancak her ne kadar krizden etkilense de işverenin, tensikat yoluna gitmesi son çare olarak düşünülmeli.

    Mehmet Uçum, "İşverenler kısa çalışma ödeneği ya da ücretsiz izin gibi uygulamalardan sonra çıkarma yoluna başvurabilir. Bu da, çalışanların en azından bir süre daha işinden olmasını engeller" diyor. Henüz yeni bir uygulama olması nedeniyle çalışan ve işverenler tarafından yeterince bilinmeyen 'kısa çalışma ödeneği', genel ekonomik kriz gibi nedenlerle en az dört hafta, en fazla da üç ay süreyle işyerinin bir bölümünün ya da tamamının faaliyetini durdurması halinde kullanılabiliyor.

    Bu süre zarfında ise çalışanlara işsizlik ödeneğinden belli oranlarda para ödenmeye devam ediliyor. Kısa çalışma ödeneğinin sona ermesi ise zorlayıcı sebebin ortadan kalkması ya da çalışanın işe girmesine bağlı. Ancak uygulamanın yeni olması ve yeterince bilinmemesi nedeniyle işveren ve çalışanların bu uygulamaya rağbet göstermediği biliniyor. Zaten Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik'in, "Şu ana kadar 'Ekonomik kriz ve zorunluluktan dolayı Kısa Çalışma Ödeneği'nden istifade etmek istiyoruz" diye müracaat eden işveren yok" sözü de, uygulamanın işler hale gelmediğinin bir göstergesi.

    Tensikat son çare olmalı!
    Ekonomik kriz nedeniyle tensikata gitmeden önce başvurulan bir diğer uygulama da ücretsiz izin. Uygulamada "ücretsiz izin" ya da "zorunlu tatil" olarak adlandırılan askıya alma halleri ancak çalışanın bu durumu kabul etmesiyle uygulanabiliyor. Ancak bir haftadan fazla süreyle işin durmasına yol açan zorlayıcı nedenler olması durumunda iş sözleşmesi askıya alınabiliyor. Hatta sözleşme, çalışan tarafından feshedilmediği sürece de askı halinde devam ediyor. Ancak Cemil Özden'in yorumu, "Ekonomik kriz ve benzeri hallerde iş sözleşmesi askıda olmaz, işverenin ücret ödeme borcu devam eder" şeklinde.

    "İşe iadeden feragat edilemez"
    İşten çıkarmalarda yaşanan bir diğer durum ise işveren ve çalışanın anlaşarak iş sözleşmesini karşılıklı feshetmesi. Avukat Uçum, işten çıkarılacak bir çalışanla anlaşma yoluna giden işverenin, çalışana "makul yarar" sağlamakla yükümlü olduğunu söylüyor. Yani zaten işten çıkaracağı bir çalışanla anlaşma yoluna giden işverenin, çalışana kıdem ve ihbar tazminatının haricinde maddi yarar sağlaması şart.

    Örneğin çalışana iki ya da dört ay ilave maaş verilmişse ya da işsiz kaldığı süre içinde işsizlik ödeneğinden alacağı kadar para verilmişse, karşılıklı anlaşma geçerli hale geliyor. İşten çıkarılan bir çalışanın, "işe iade davasından feragat etme" gibi bir hakkı bulunmadığını da belirten Uçum ekliyor: "Çalışan çıkarılırken 'İşe iade davası açmayacağım' şeklinde bir anlaşmaya imza atsa dahi, bu geçersizdir. İşten çıkarılan bir çalışanın her daim işe iade davası açma hakkı vardır."

    Yasa, "İşsizlik sigortası kapsamındaki bir işyerinde çalışırken çalışma istek, yetenek, sağlık ve yeterliliğinde olmasına rağmen (kendi istek ve kusuru dışında) işini kaybeden sigortalı işsizler, işsizlik sigortasından faydalanabilir" diyor. Ancak işten çıkarılmadan önce çalıştığınız ve prim ödediğiniz gün sayısı, fondan faydalanabilmek için en kritik noktayı oluşturuyor. İşten çıkarılmadan önce 120 günü sürekli olmak üzere, son üç yıl içinde en az 600 gün işsizlik sigortası priminin ödenmiş olması ve işten çıkış tarihinden itibaren 30 gün içinde Türkiye İş Kurumu'na şahsen başvurulması gerekiyor.

    İşsizlik ödeneğinden faydalanma hakkı kazanan sigortalı bir işsizin alacağı aylık maaş ise şu şekilde hesaplanıyor: Önce işten ayrılmadan önceki son dört aylık kazancınızın günlük ortalaması bulunuyor. Ardından da bu ortalamanın yüzde kırkı alınarak, işsizlik ödeneği alacağınız gün sayısıyla çarpılıyor. Örneğin 600 gün sigortalı olarak çalışan bir işsiz, 180 gün işsizlik maaşı almaya hak kazanıyor. İşten ayrılmadan önceki son üç yıl içinde 900 gün prim ödemiş olanlara 240, 1080 gün ve daha fazla prim ödemiş olanlara ise 300 gün süreyle işsizlik maaşı veriliyor.


    İŞSİZ KALANLARIN YOL HARİTASI
    - Bilinenin aksine işveren, ücretsiz izin uygulamasını ancak çalışan kabul ederse devreye alabilir.
    - İşverenin işten çıkaracağı bir çalışanla anlaşma yoluna gitmesi durumunda, kıdem ve ihbar tazminatının haricinde maddi yarar sağlaması şart.
    - Ekonomik kriz ve benzeri hallerde iş sözleşmesi askıya alınamadığı gibi, işverenin ücret ödeme sorumluluğu devam ediyor.
    - İşten çıkarılan bir çalışan 'İşe iade davası açmayacağım' şeklinde bir anlaşmaya imza atsa dahi, bu geçersiz sayılıyor.
    - Gerçekten ekonomik kriz nedeniyle çıkarılıp çıkarılmadığınızı, işten çıkarıldıktan bir ay içinde dava açarak öğrenmeniz mümkün.
    - İşverenin, kısa çalışma ödeneği ya da ücretsiz izin gibi uygulamalardan sonra son çare olarak tensikata gitmesi uygun görülüyor.
    - İşsizlik maaşı alabilmek için, işten çıkarılış tarihinden itibaren 30 gün içinde Türkiye İş Kurumu'na şahsen başvurulması gerekiyor.

#10.01.2010 21:26 0 0 0
  • İş arayan adaylar, firma ismi ve bilgilerinin gizli tutulduğu ilanlara karşı tepki gösteriyor. İK uzmanları: "Gerçek ilanlara başvurun".

    "Sektöründe lider firmamız için üniversite mezunu, iyi derecede İngilizce bilen, analitik düşünce yapısına sahip kişiler aranmaktadır"... Türkiye'deki firmaların neredeyse yarısından fazlasının sektöründe lider olduğunu vurgulayan ve 'biz sizi ararız' cümlesi kadar klişeleşmiş bu ifadeler, iş aramakta olan herkes için hayli tanıdık. Ama bu ilanların özellikle dikkat çeken kısmı, şirket isminin bilhassa gizli tutulması.

    Adaylar şüpheye düşüyor
    Şirket ismi gizli ilanların artmasıyla "adaylar için bu ilanlara başvurmak doğru mudur" sorusu sıkça sorulmaya başlandı. Bunun en son örneği iş yaşamına dair şikayetlerin ve taleplerin dile getirildiği ve binlerce üyeye sahip web sitelerine girilen yorumlar oldu.

    İş arayanların firma isimlerinin saklı tutulduğu ilanlar hakkında yazdıkları görüşler incelendiğinde, adı ve bilgileri gizlenen firmalar "başarısız bir firma" olarak nitelendiriliyor. İş arayanların, gizli ilanlara başvurmaktan ve bu şirketlerden gelen görüşme taleplerine cevap vermekten çekindiği de belirtiliyor.

    "Ya benim şirketim eleman arıyorsa"
    Adaylar 'ya kendi firmam ilan verdiyse' diye endişe ediyor. Bu nedenle de özellikle halihazırda çalışanlar, gizli ibaresi bulunan ilanlara başvurmaktan kaçınıyor. İnsan kaynakları danışmanları çalışanların güvenilir bulmadığı bu ilanlara dair fikirlerini "İş arayanlara artık bu ilanlar gerçekçi gelmiyor. Şirketlerin de imajına zarar vermeye başladı" sözleriyle dile getiriyor.

    Sanal ilanlar
    İnsan kaynakları danışmanı M. Cemil Özden, bu ilanları "sanal" olarak nitelendiriyor ve ilanda belirtilen eleman arayışının gerçeği yansıtmadığını belirtiyor. Türkiye'de bu uygulamanın doruk noktasına ulaştığını belirten Özden, günümüzde de farklı ölçeklerde ve çeşitli sektörlerden firmaların özellikle İnternet üzerinden verdikleri ilanlarda bu uygulamaya yer verdiklerini söylüyor.

    Şirketler ilanlarda neden isim vermiyor?
    Peki firmalar niçin isimsiz ilan vermeye ihtiyaç duyuyor? Bu sorunun cevabı, içinde bulunulan konjonktüre ve şirket yapısına göre farklılık gösteriyor.

    Cemil Özden'e göre firma isimlerinin ilanlarda gizli tutulmasının altında yatan üç temel neden var: Bunlardan ilki, firmanın devletle ortak iş yapıyor olma olasılığı ve herhangi "hamili kart yakinimdir" ya da bilinen adıyla 'torpil' uygulamasından çekiniyor olması gösterilebilir. Bir diğer neden, bazı firmaların personel değişimine ihtiyaç duyması ancak bunu mevcut çalışanlarına duyurmak istememesi.

    Üçüncü neden ise firmaların piyasada kötü bir şöhrete sahip olması ve özgeçmiş toplama konusunda sıkıntı yaşaması olarak düşünülebilir.

    İşe başvururken nelere dikkat etmeli?
    - Eğer sadece bir pozisyon için firma ismi verilmişse bu ilan yüzde 99 gerçektir.
    - Bir ilanda birden fazla pozisyon yer alıyorsa bu pozisyonlardan birkaçının gerçek olmama olasılığı vardır.
    - İlanı veren firma ve pozisyon sayısı fazla ise sanal pozisyonların olasılığı artar.
    - İş ilanlarında firma ismi gizli ise bu ilan çok büyük bir olasılıkla gerçektir.
    - Üye firma ve aranan pozisyon sayısı arasındaki ilişki makul olmalıdır. Örneğin 500 firma üyeli bir site 2 bin ilan veriyor, 2 bin firma üyeli bir site 500 altında bir ilan veriyor ise bu çelişkiye dikkat edilmeli.
#10.01.2010 21:07 0 0 0