1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • 1953 yılı baharıydı, yeni yeni son moda kıyafetler çıkmıştı. İstanbul'da Taksim'den şimdi Beyoğlu denilen Pera'ya iniyordum.

    Herkesin üzerinde bu kıyafetler vardı. Mevsim bahardı. Kısa kısa etekler ve elbiselerle kadınlar, genç kızlar tramvayların arasından arka sokaklara geçiyor ve cadde boyunca yürüyorlardı. Erkeklerin kıyafetleri ise bir beyefendiyi andırır biçimde takım elbiselerden oluşuyordu. O döneme ait kıyafetlerin zamana uyumuyla bir ahengi vardı.

    Bu civarlarda daha çok yazarlar ve şairler dolaşırlardı. Fötr şapkalı orta yaşlı erkeklerle, elinde bastonu olan yaşlı beyefendiler ve genç delikanlılar sanki zamanla yarışıyordu. Tramvayların zil sesiyle 1953 yılı baharı bir başka yaşanıyordu Pera'da. Bende aldığım son moda kırmızı beyaz puantiyeli kısa elbisemle Madam Sofia'ya gidiyordum. Güneş cadde boyunca tam tepeden yüzüme vuruyordu. Baharın kokularını getiren hafif bir yel vardı. Güneşle birlikte tenime değiyordu.

    Ellerinde siyah çantaları, üzerlerinde takım elbiseleri olan beyefendiler tramvaylara daha çok inip biniyorlardı. Kol kola girmiş yaşlıca hanımlar ve beyler en güzel, temiz ve şık kıyafetlerini giymişler, bu mevsimde baharı yaşamak için Pera'ya dolaşmaya çıkmışlardı. Güneşin verdiği huzurla yürürken, çeşit çeşit konuşmalar kulağıma takılıyordu. Bir Rum bayan bozacıdan boza alıyordu. Türkçe konuşuyordu. Rum şivesi çok hoştu.

    O zamanlar azınlıklar hep birlikte yaşardık: Tıpkı şimdi olduğu gibi. Bir dostluk, güzel bir sohbet vardı aramızda. Galata, Beyoğlu ve Taksim civarlarında birçok azınlıklar yaşardı. Onların ne zaman sokaklarından, evlerinin önünden geçsem onların şivelerini duyardım. Ve, onlarla bildiğim birkaç Rumca kelimeyle konuşurdum.

    Bugün gibi hatırlarım, o günde Madam Sofia'nın kırk yıllık hatırı olacak kahvesini içmeye gidiyordum. Madam Sofia'yı bu sokaktan geçerken tanımıştım. Orta yaşı geçmiş, beyazlaşmış saçlarını gümüş rengindeki, o zamanlar firkete denilen tel tokayla tutturan, mavi gözlü, güleç yüzlü can dostu bir kadındı Madam Sofia.

    Ara sıra yolum düştüğü zaman Pera'ya ( Eski Beyoğlu) Madam Sofia'yı görmeye giderdim. Sohbetlerimiz eşliğinde mangalda pişirdiği kahveden karşılıklı içerdik. Şimdi Madam Sofia'yı ve eski Pera'yı özlüyorum. Madam Sofia hep gülerdi. Evinin bulunduğu dar sokaktan geçerken beni görünce, yarı Rumca, yarı Türkçe şivesiyle " Ooooo, gel gel küçük kız" Derdi. Sanki kırk yıllık dostuymuşum gibi. Elini hemen sırtıma koyar ve beni içeri davet ederdi. Başlardı eski günlerden anlatmaya.

    Bir gün gençliğinde aşık olduğu delikanlıyı anlatmıştı. Dün gibi hatırlıyorum. Onunla tramvayda tanıştığını ve daha sonraları bu tanışmanın aşka dönüşeceğini, her uğrayışımda bir kısmını hep yarına, bir daha ki uğramama bırakırdı anlatmak için. Bu belki de benimle bir şeyler paylaşmak içindi. Sanırım yalnızlığını,özlemini benimle paylaşıyordu.

    Çok seviyorlarmış birbirlerini. Ondan bahsetmeye başladığı anda gülen yüzlü Madam Sofia gidiyor, yerine gözlerinden hüzün akan bir Sofia geliyordu. Hasretini okuyabiliyordum gözlerinden. Geçmişte kalan bu sevdayı, belki de hala bitirememişti içinde. Onunla geçen güzel günlerini anlatırdı hep bana. Ben Pera'dan ayrılırken, onu son kez görmeye gittiğimde, anlattığı yarım kalan aşk hikayesini tamamladı. Hüzünlü bir sondu. Ama, hüsran ve acıyla biten bir aşk değildi onların ki.

    Madam Sofia'nın sevdiği erkeği, ailesi Londra'ya iyi bir eğitim alması için göndermişlerdi. Ayrılışları bu yüzdendi. Birkaç zaman mektuplaşmışlardı. Fakat, Madam Sofia bir gün mektupların arkasının kesildiğini söyledi. O günden itibaren Madam Sofia, sevdiği bu adamdan hiç bir haber alamamıştı. İşte! Bana bu hikayesini anlatmıştı.

    Ve, anlatırken arada bir hikayeyi yarım bırakıyor, konuşmalarımızı bölerek, ellerimi tutup, gözlerime bakarak bu şarkıyı söylerdi.

    " Gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin
    Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin
    Mademki son şarkının kırık bir güftesiydin
    Neden yarım bıraktın, neden bırakıp gittin
    Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin

    Ne çok severdim seni, ne çok hatırlar mısın?
    Aşiyan yollarından ses versem duyar mısın?
    Hala beni düşünür ve hala ağlar mısın?
    Bir bahar seli gibi yolumdan akıp geçtin
    Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin

    Daha çokta, Gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin. Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin kısmını bana bakarak, vurgulayarak söylerdi. Geçmişte kalmış aşkına bir sesleniş ve bende ona duygularını hatırlattığım için olacak ki, elleriyle yüzümü okşar ve gözleri uzaklara dalardı.

    Madam Sofia'dan ayrıldığımdan beridir bu şarkıyı ne zaman duysam hep Pera, Madam Sofia ve o aşkı gelir aklıma.

    Pera'dan ve Madam Sofia'dan ayrılırken Madam Sofia arkamdan ağlamıştı. Şimdi ne zaman yolum düşse bu sokağa, Madam Sofia'nın evinin önüne giderim. İçinde, sanki daha önceden hiçbir hayat yaşanmamış gibi bir boşluk ve hüzünle karşılaşırım. Fakat, Madam Sofia'yı kapının önünde, o güler yüzlü haliyle ve bana seslenişiyle görür gibi olurum. Ve, gözümden akan bir damla yaşla Madam Sofia'yı hatırlarım.

    Yazan : Melodi AKÇAY

#09.01.2010 12:41 0 0 0
  • İncirlerin yeni yeni çıkmaya başladığı zamanlarda, 1970 yılının güneşli sıcak bir yaz gününde, yeni bir hayat kurmak üzere İstanbul'a, umuda doğru yolculuğa çıkmıştım. Yüreğime ümitlerimi ve hayallerimi de alarak.

    Ağustos ayıydı. Güneş en yakıcı, kavurucu zamanını yaşatıyordu. Öyle bir sıcak hava vardı ki, bedenimden terler boşalıyor, su içme ihtiyacı duyuyordum. Elimde bir valizim, birde hayallerimle birlikte kendim, bu koskoca şehre gelmiştim. Beni neler bekliyordu, bunu zamana bırakmıştım.

    Yeni bir başlangıç için hazırdım. İstanbul'da bildiğim tek yer olan, Kadıköy'e gitmek üzere doğru yol aldım. Özlemiştim İstanbul'u. Kısmette tekrar görmek ve umutlarımı burada gerçekleştirmek varmış. Karaköy İskelesinden Kadıköy'e gitmek üzere vapurun gelmesini bekliyordum. Hem sıcaktan, hem de elimdeki birkaç parça eşyamdan olsa gerek yorulmuştum. Susuzluktan ve yorgunluktan harap ve bitap düşmüş bir kedi yavrusu gibi, dilim dışarıdaydı.

    Bu koskoca şehirde içmek ve birazda serinlemek için su bulmak şimdiki gibi kolay olmuyordu. Neredeyse imkansızdı. Etrafımda gözüme çarpan bir sokak çeşmesi de yoktu. Sıra sıra dizilmiş dükkanlar vardı. Susuzluktan yanarken 60-65 yaşlarında bir amca fenalaştığımı anlamış olacak ki; elindeki bir sürahi su ve bardakla bana su ikram etti. Bu sıcak havada imdadıma Hızır gibi yetişivermişti. Kimdi? Kimin nesiydi? Bu yaşlı amca bilemiyorum. Ama, susuzluğuma Hızır gibi yetişmişti.

    Kana kana su içip, elimi yüzümü yıkadıktan sonra amcaya teşekkür ederek, iskeleye doğru yürümeye başladım. Martılar vapur iskelesine bir konuyor, bir uçuyorlardı. Havada taklalar atıyorlardı. Gelen geçen vapurların sesleri; sanki, bu koskoca şehirde yalnız olmadığımı hatırlatıyordu.

    Nihayet Kadıköy'e gitmek üzere vapurum gelmişti. Yıllar öncesinde geldiğim Kadıköy'e, tekrar vapurla gidiyordum. Ama, sanırım ki bu sefer dönüşü olmayan bir yolculukla başlamıştı hikayem. Bunun böyle olmadığını daha sonra anlayacaktım

    Hava sıcaktı lakin, vapurun Kadıköy iskelesine yaklaştığı sırada, havada hafif bir lodos vardı. Rıhtıma lodostan dolayı yanaşamıyordu. Kaptan, usta bir kaptan olacak ki, zorda olsa Kadıköy iskelesine yanaştırmıştı vapuru.

    Şimdi Kadıköy'deydim. Elimde valizim, yüreğimde düşlerim ve umutlarım bu koca şehirde, artık kendimle yapayalnızdım. Yıllar öncesinden çocukluk arkadaşım Emine'lerin yanına gidiyordum. İyi bir aileydiler. Emine'nin anne ve babası Anadolu'da birçok şehri dolaştıktan sonra emekli olup, Kadıköy'e yerleşmişlerdi.

    Eminelerin yanında kısa bir süre kalacaktım. İş bulmak ve kendimi geliştirmek için küçük bir şehirden gelmiştim. Cebimde, uzun bir müddet yetecek kadar param vardı. İş bulana kadar Eminelerin yanında kalıp iş arayacaktım.

    Bir Perşembe günü yolda yürürken, bir ilan üzerine bir fabrikaya işçi arandığını öğrendim. Bu yer bulunduğum yerden hayli uzaktı. Trenle gidip gelmem gerekecekti. Eminelerin yanında kalırsam bu durum olanaksızdı. Çünkü çalışacağım fabrikada vardiyaya buradan yetişmem çok zordu. Ama, bu işe mecburdum ve ihtiyacım vardı. Ne yapıp, ne etmeliydim bir müddette olsa, burada kalmalıydım. Kadıköy'den Haydarpaşa Tren Garına kadar yürüyüp, oradan trene binmem gerekiyordu. Yolculuğumda yaklaşık bir saat sürüyordu.

    İş başvurum kabul edildi. O sabah erkenden kalktım. Yeni bir ümitle sabahın köründe, tüm İstanbullularla gibi bende yola çıkmıştım. Emine'nin annesi Selime Hanım; hem kızına, hem de bana annelik edip yanlarımıza birer sandaviç koymuştu.

    Haydarpaşa Tren Garına doğru giderken, sabah ayazı olduğu için üşüyordum. Balıkçılar teknelerini yeni güne hazırlıyorlardı. Trenden indikten sonra nihayet fabrika görünmüştü. Ustabaşının yardımıyla, çalışacağım bölümü bulduktan sonra işe başladım. Çalışacağım yer, bir tekstil fabrikasıydı. Burada, ara ütücülük görevini almıştım. Yeni çalışma arkadaşlarımla tanıştıktan sonra, bilmediğim bu iş beni sarsacaktı. Fakat, mecburdum, paraya ihtiyacım vardı.

    Ağustos ayında, ütü ile burada bu işi yapmak çok zor olacaktı. Günlerim yolun uzunluğundan ve stresinden geçerken, işime ve işyerime alışmaya başlamıştım. Hiç unutmuyorum. Elli, ellibeş yaşlarında emekliliği yaklaşmış, Ayşe isminde bir teyzem vardı. Onu bu fabrikada tanımıştım. Güzel ve hoş sohbetlerimiz kendisiyle çok olmuştu. Bir gün çok sıcağa dayanamadığımı görünce, elinde bir şişe buz gibi gazoz ikram etti. İnsan dostuydu. Ayşe Teyzeyle sohbetlerimde kedileri çok sevdiğimi söylemiştim. Onunda güzel bir kedisi olduğunu söylemişti bana. Bir gün Ayşe Teyzeye daveti üzerine oturmaya gittim.

    Ayşe Teyzenin dört, beş yaşlarında oğlundan bir kız torunu vardı. Torunuyla birlikte kalıyordu. Ayşe Teyze çalıştığı zamanlarda Ayla'ya, çocukları olan komşu kadınları bakıyorlardı. Ayla, annesi onu terk ettiğinden beridir, büyükannesinin yanında kalıyordu. Ayşe Teyze kedisinin olduğundan söz etmişti. Ayla ile beraber şakalaşırken, birden odaya neredeyse küçük bir midilli atı kadar beyaz, kar gibi bir kedi girdi. Şaşırmıştım. Ayşe Teyzeye doğru dönerek - Bu ne! dedim.
    Ayşe Teyze gülmeye başladı. Bana verdiği cevabını hiç unutmam - Kedi. Olmuştu. İsmi Boncuktu.

    Ayşe Teyze, Boncukla olan ilk tanışma hikayesini anlatmaya başladı. Bir gün iş dönüşünde evine gider, tren rayları üzerinden geçerken, gözü raylarda bir şeye takılmış ve yanına doğru yaklaşınca, tren raylarında, şimdi boncuk gibi iri, beyaz bir kedinin cansız bedeniyle karşılaşmış. Yanında ufacık yavru bir beyaz kedi varmış. Boncukla tanışması, dostlukları böyle başlamış. Ayşe Teyze, boncuğa öyle bir bakmış ki, boncukta annesi gibi; hatta annesinden da daha iri bir kedi haline gelmiş.

    Boncuk öyle iri bir kediydi ki, Ayla'yı sırtında bir at gibi taşıyabiliyordu. Ayşe Teyze emekli olduktan sonra torununu da yanına alıp, Amerika Michigan'da doktorluk yapan oğlunun yanına gidecekti. Kedisini kime bırakacağı konusunda kararsızdı. Bana teklif etmişti; ama, benim burada kalmaya pek niyetim yoktu. Ayşe Teyzeye Amerika hakkında düşüncelerimi iletince bir gün - Madem böyle bir düşüncen var ve de üniversite mezunusun, niçin şansını Amerika'da denemiyorsun demişti.

    Fabrikada günlerim çok sıkıcı geçmeye, iş arkadaşlarımla anlaşamamaya başlamıştım. Tren kalkış saatimle, oraya varış saatim, işteki vardiya saatimle uymuyordu. Yeni arayışlar içerisindeydim. Ama, başka bir iş bulana kadar sabretmek zorundaydım.

    Kadıköy'de sonbahar ve kış aylarını geçirdikten sonra, Şubat sonlarında o zamanlar gazetelerde, Amerika'da çalışacak kişiler aranıyor diye ilanlar çıkıyordu. Bende sıkıldığım bu durumdan ve istediğimi bulamamaktan, şansımı başka bir ülkede, başka bir meslekte denemeye karar verdim. Ve müracaat ettim. Bir müddet sonra beklediğim cevap gelmişti. İstanbul'a, arkadaşıma ve iş yerime veda edip, Amerika'ya, Okyanus ötesine doğru bir maceraya doğru yola çıktım.

    İllinois eyaletinde küçük bir şehirde, büyük bir lokantada iş bulmuştum. Mesleğimle yakından ilintiliydi. Turizm okumuştum. Girdiğim bu lokantada yıllarca çalıştım. Kendimce büyüttüğüm hayallerimin çoğunu, yavaş yavaş gerçekleştirmeye başladım. Aradan altı yıl geçmişti. Tesadüfler benim önüme bir bir seriliyordu. Beklediğim fırsatlar adeta kendiliğinden önüme çıkıyordu. Bir gün, lokantaya gelen bir müşteri, yaptığım yemeklerin namını duymuş olacak ki, benimle görüşüp bana; yeni bir iş imkanı yaratmayı teklif etti.

    Şimdi İllinois eyaletinde "Lotis" adlı bir lokantanın sahibiyim. İstanbul'da başladığım hayat maceram, Amerika İllinois'te başarı ve hayallerimin gerçekleştiği bir dünya ile devam ediyor.

    Yazan : Melodi AKÇAY

#09.01.2010 12:38 0 0 0


  • noimage


    Ay boşalmış gökyüzünde

    Dağılıp gitmiş tekneler

    Kimsesiz denizlerde çalkalanan

    Yıldızları söndürülmüş geceler

    Hatırlanacak ne bıraktıysak geride

    Islıkla çalıyoruz

    sözlerini unuttuğumuz şarkılar gibi

    hangi limanlarda kaldı kim bilir

    bir bizim sanarken ömrümüzü

    yazdığımız

    okunaksız defterler



    kim dikti önümüze bu görünmez engelleri

    açık denizlerde bile bir geçit arıyoruz kendimize

    yetmiyor yolculukla ödeşmek

    yetmiyor unutmanın borçlarını ödemek

    öyle bir yere varmışız ki farkında bile olmadan

    birbirinden aynı uzaklıkta

    iki yıldız gibi şimdi

    hem geçmiş hem gelecek



    deniz karanlık

    kimsesiz gece

    bir tek ıslıkla aydınlanıyor

    seferini unutmuş tekne

    bir tek ıslık

    insanı nereye kadar götürürse



    Murathan MUNGAN..

#09.01.2010 09:36 0 0 0

  • noimage


    Bir heves değildi ki,
    Seni çok sevmiştim can ! ..
    Yokluğunda her gece,sarılırken isyanlarıma..
    Örterken yorgan misali,
    Üzerime hasreti..
    Yüreğim üşürken ayazda kalmış gibi..
    Seslenememek, sana sarılamamak..
    Gel diyememek tüketti be can ! ..

    Kıskanıyorum artık tüm kavuşmaları..
    Hele dalgalar vurunca sahile hırçın, coşkulu..
    Çakıl taşlarının çığlık çığlığa sarılmaları yok mu ?
    Ay ışığının denizin üzerine serilişini..
    Nazlı kıpırtılarını yakamozların..

    Gecenin güne kavuşmasını kıskansamda
    Bekliyorum sabırsızca..
    Aynada göremediğim cismimin,
    Hiç olmazsa gölgesini göreyim diye.
    Güneş tepemde arıyorum..
    Gölgem bile sen...

    Öyle dayanıksız, öyle çaresiz..
    Ve öyle dayanılmazım ki yokluğunda..
    Hıncımı almak, yakıp yıkmak ,
    İstiyorum herşeyi delicesine..
    Önüme gelene ağız dolusu küfür etmek,
    Boşalttığım şişelere, sevgi doldurup,
    Sana göndermek..
    Ve sızmak sonsuza dek..
    Kolay değil can, hiç kolay değil
    Umarsızca beklemek..

    Hele şu hastalık yok mu ?
    Ağrılarım sanki daha acımasız sensiz..
    Onlar yaksa da canımı,
    Bir iğne ile nefes alırım iki günlüğüne..
    Ya yokluğun ?

    Söyle! ..
    Seninle olmanın, bana gelmenin
    Eder''i ne ?
    Ya çaresi ?
    Eğer bir ömürse seninle bir günlüğüne,
    Veririm be can ! ..
    Gözümü kırpmadan..
    Sensiz yaşamak niye ?
#09.01.2010 09:32 0 0 0
#09.01.2010 09:21 0 0 0
#09.01.2010 09:18 0 0 0
#09.01.2010 09:15 0 0 0
#09.01.2010 09:06 0 0 0
  • noimage


    Geriye dönebilseydin eğer seni yeniden severdim
    Bu duyguyu tatmamış yaşamamış gibi
    Gittiğimiz her yere adını yeniden yazardım
    Geriye dönseydin eğer kışım bahar olurdu
    Saklayamıyorum artık gözyaşları mı saklanacakta ne kaldı ki
    Boş şişeler kaldı evde bir de ben
    Gecem uzun gündüzüm yok oldu
    Yaşanmaz dediler yaşanmadı
    Acaba seni onlar mı çaldı
    Beni soran olursa buradan gitti de
    Neden diye sorarsa
    Beni kendinden çok sevdi de
    Bu bana yeter
    Ama bil ki ben
    Sadece sevmedim
    Seni seninle yaşadım..




    Semih Çağdaş

#07.01.2010 20:38 0 0 0

  • noimage


    dallarım çoraklaştı
    içimde ince bir tül gibi yalnızlık.
    yapraksız kaldı baharlarım
    genzimde kaldı ilk tutkusu
    kalabalıkların.

    ilk cenin korkularımdan
    zigot yalnızlığından
    süt bebesi üryanlığım
    yalın ayak büyüyen çocukluğum
    asker kaçağı gençliğim...
    münasebet-sizce(?)
    yapılmış alaniyet ve mahremiyet
    tutkularından yürünüp,büyüdüm

    bak! tekrardan;
    dallarım çoraklaştı
    yağmurlarım gelmedi
    yapraksız kaldı baharlarım
    sahipsiz aşklarla büyüdü yalnızlığım.



    Abadi Lokman Ayebe

#07.01.2010 20:30 0 0 0
  • Konu: Eski Konak
    Yıkık, harabe eski konaklardan birinin bahçe kapısından içeri girmekteyim. Zamanın rengi, kokusu ve sesi bu harabe konakta yaşanmışlıklara götürüyor beni. Zamana direnen eski konağın bahçe duvarlarını, sarmaşıklar kaplamış. Demir kapısı, zamanında ince bir zanaatkarın elinden çıktığını belli etmekte.

    Konağın kapısı belli ki; uzun zamandır açılmamış. Gıcırdama sesiyle giriyorum konağın bahçe kapısından içeri. Adım adım ilerliyorum ve yaşanmışlıkları hissediyorum. Konağın kapısı tahtalarla çivilenmiş. Biraz ittirince kırılıveriyorlar. Koskoca konak karşımda duruyor. Genizlerime rutubet ve geçmişin kokusu doluyor. Ağır bir rutubet kokusu hakim.

    İlerliyorum. Önüme büyük bir salon çıkıyor, yukarı merdivenlere bağlı. Altı tane kapı var, salona çıkan. Salonun duvarında eski bir duvar saati gözüme çarpıyor. Çalışmıyor. Kim bilir? Hangi zaman diliminde kaldı. Saatte eski konak gibi, zamana yenik düşmüş. Kapılardan bir tanesini açıyorum. Bulunduğum odanın duvarlarının sıvaları dökülmüş, yerlerin tahtaları yer yer gıcırdamakta ve çürümüş. Yavaş yavaş salona çıkıyorum. Karşımda kapısı olmayan mutfağı görüyorum. Eskiden kalmış birkaç kap, kacak görüyorum. Ve, bir anda eski bir mangal gözüme takılıyor. Hala, birazda olsa içinde küller var. Kim bilir? Kimler? Kimlere? Ne kahveler pişirdi bu mangalda.

    Bunların hayaliyle, konağın eski tahta merdivenlerinin basamaklarından, yavaş yavaş ilerliyorum. Merdivenler gıcırdama sesiyle bana eşlik ediyorlar. Bazı yerlerinde basamaklar kırılmıştı bastığım an fark ediyorum. Trabzanlarına tutunduğum an anladım, onlarda zamana yenik düşmüşlerdi. Rutubet kokusuna alışmıştı genizlerim. Artık bu konağın parçasıydım sanki.

    Zar zorda olsa, çıkmıştım konağın merdivenlerinden. Yine, odaları birbirine bağlayan bir salon çıktı karşıma. Odaların kapılarının hepsi açıktı. Kimisi kırılmıştı, yerinden düşmüştü. Duvarları sıvasını ve boyasını atmıştı. Duvarda asılı bir resim takıldı gözüme geçmişten kalan. Sandalını kıyıya çekmiş bir balıkçı, birkaç martı ve küçük kulübe resmi vardı. Bu resmi kimin yaptığına dair altındaki imza silinmişti. Tıpkı, bir zamanlar burada yaşanmış olan hayatların izlerinin çoğunun silindiği gibi.

    Bahçeye bakan pencerelerin camları neredeyse, tamamıyla kırılmıştı. Pencerelerin birinden bahçeye doğru baktım. Açtığım bu pencere, konağın arka bahçesine bakıyordu. Arka bahçesi olduğunu fark etmiştim. Arka bahçede eski bir müştemiliyat vardı. Eskimişti, ama hala sevimliliğini koruyordu. Müştemiliyatları oldum olası severdim. Küçüktüler ve gizem doluydular. Büyük dünyanın içerisinde, küçük saklanma yerleriydi onlar benim için.

    Bu eski konak, zamana tanıklık ediyordu. İçerisinde gezdikçe bir bir veriyordu yaşanmışlıkların izlerini. Hayal ediyordum, kimler bu merdivenlerden yaşama katılmak üzere inip çıktı. Hangi çocuklar en sevdikleri oyunları bu bahçede ve konakta oynadılar. Hangi yemekler pişti. Hangi umutlar yeşerdi ve bu hayatlara ne oldu? O çocuklar nerede şimdi? Yaşanılanlar hangi zaman diliminde kaldı?

    Bir şarkı eşliğinde müzik sesi kulaklarıma geliyor. Ve bu ses "Düşen bir yaprak görürsen beni hatırla demiştim. Biliyorsun seni ben, sonbaharda sevmiştim" diyordu. Sanki hayal, bir rüya gibiydi.

    Hepsinin farkındayım ama, işte bu farkındalık acı veriyor bu harabe konakta dolaşırken. Bir garip duygu esiyor yüreğimde, engel olamıyorum. Ve ben, yinede hala dimdik ayakta duran bu eski konaktan, eski yaşanmış hikayelerin, bana verdiği özlemle ayrılarak günümüze gidiyorum



    Yazan : Melodi AKÇAY

#07.01.2010 20:11 0 0 0
  • Hikayem yıllar öncesinde yazlık bahçe sinemalarının yaygın olduğu sevenlerin, aşıkların ve ailelerin güzel bir gece geçirmek için yazlık bahçe sinemalarına gitmeleriyle başlıyor.
    Bütün kışın yorgunluğundan eve hapsolan insanlar, o dönemim çok meşhur olan filmlerini ve sanatçılarını izleyebilmek için mahşeri kalabalık halinde, yazlık bahçe sinemalarına akın ediyorlardı. Filmi izleyebilmek için, yer ve bilet bulmak neredeyse imkansızdı.
    İşte! Benim hikayemde 1960 yılının yaz aylarında başlıyordu. Bahçıvanlık yapan Süleyman Amca, film izleyebilmeyi özelliklede Hint filmleri izlemeyi severdi. O zamanlar Hint filmlerine yoğun bir istek ve rağbet vardı. Gündüzleri ekip diktiği bahçesindeki işlerini bitirdikten sonra geceleri ailesini de alıp, yazlık bahçe sinemalarına film izlemeye giderlerdi.
    Özellikle Hint filmleri olduğu zaman bütün günün yorgunluğunu açık havada yıldızların altında, ailesi yanındayken izlemekten haz alırdı. Süleyman Amca, bir Raj Kapoor hayranıydı. Raj Kapoor o zamanlar Avaremu adlı şarkısıyla ve filmiyle fırtınalar estiriyordu.
    Süleyman amcanın oniki yaşında Arzu isminde bir kızı vardı. Arzu yıllardan sonra onlara geç gelen bir melekti. Arzu ile Süleyman amca birbirleriyle tam bir baba kızdılar. Aralarında onları hiç bir şey bozamayacak kadar güçlü bir duygu, bağlılık vardı. Bu, belki de onların tek çocukları oluşundandı.
    Süleyman amca ile Arzu arasındaki benzer bir yönde her ikisinin de yazlık bahçe sinemalarına gidip orada o havayı solumaları, çekirdek çıtlatmaları, limonlu gazoz eşliğinde film izlemeleridir. Yalnızca onları bu konuda birbirlerinden ayıran tek bir fark vardır. Süleyman amca Hint filmleri ve müzikleri için daha çok sinemaya gitmektedir. Arzu ise babasının tam tersine, Türk Salon filmlerine ve yabancı; Amerikan, İngiliz ve Fransız filmlerine gitmeyi sevmektedir. Babasıyla arasında bu konuda anlaşamadığı tatlı bir rekabet vardır. Annesi Nesli Hanım, baba kız arasındaki bu tatlı sürtüşmeden dolayı ikisinin arasında kalır ve birbirleriyle şakayla karışık didişmelerini izlerdi.
    Filmler gece oynandığı, sinemaya yalnız gidip gelemeyeceği için Arzu, babasının Hint filmlerine olan hayranlığından yararlanıp, ne yapıp, ne edip babasını o çok sevdiği Türk salon filmlerine götürüyordu. Arzu bu konuda kurnaz bir çocuktu. Babasının Hint filmlerine ve Raj Kapoor'a olan zaafını keşfetmişti. Kendi beğendiği filmleri izleyebilmek için babasını kandırma yoluna gidiyordu. Kendince bir oyun seçmişti, bu oyun babasıyla arasında: Tatlı bir kandırmacayla karışık oyundu.
    İşte! Böyle günlerden birinde Arzu okuldan çıkmış yolda eve doğru giderken bir sinemanın kapısındaki afişte o çok sevdiği Türk filmlerinden bir tanesinin bu akşam oynanacağını gördü. O zamanlar sokaklarda ellerinde megafon, yeni gelen filmlerin afişlerini boyunlarına asmış insanlar, megafonla anons geçerlerdi. Hatta, bazen bir gecede iki film gösterilirdi. Biri Türk, biri yabancı.
    Arzu tam sinemanın kapısı önündeyken elinde megafonla bir genç bu akşam Marmara sinemasında. film oynanacaktır deyince değmeyin arzunun keyfine. Arzu bu anonsu duyunca şimdi ne yapıp, ne etmeliydi babasını kandırmalıydı. Çocuk buya fırsat yakalamıştı bir kere. Bunu kaçırması imkansızdı.
    Eve gelen Arzu, babasının bahçeden eve gelmesini sabırsızlıkla bekliyordu. Babasına kuracağı cümleleri kafasında tasarladıktan sonra, sevinçle karışık telaşla beklemeye başladı. Yorgun argın eve gelen Süleyman amca, daha kapıdan içeri girmeden Arzu, babasının boynuna atılıverdi. Baba kız sarıldıktan sonra Süleyman amca, Arzu'nun bir telaşı olduğunu anladı. Babasının iki yanağından öpen Arzu
    - Baba, baba bu akşam yazlık bahçe sinemasına Hint filmi geliyormuş. Okul çıkışı afişlerini gördüm. Baba ne olur gidelim. Hem Raj Kapoor'da oynuyormuş deyiverdi.
    Süleyman amca, - Neden olmasın kızım: Annenle de bir konuşalım, akşam yemeğini yedikten sonra gideriz.
    Bahçe işleri bu aralar çok yoğun olduğu için, Süleyman Amca da uzun zamandır gidememişti sinemaya. Madem kızı da istiyordu, kendide özlemişti, gitmemesi için herhangi bir sebep yoktu.
    Arzu bir an önce akşam yemeğinin yenilmesini bekliyor. Bu arada da babasının yorgun olduğundan dolayı vazgeçebileceğinden korkuyordu. Nihayet akşam yemeği yendi: Arzu hazırlanmak için sevinçle odasına gitti. Hazırlanan aile, evlerinden çıkarken bilet bulma kaygısı taşıyorlardı. El ele, kol kola gidilen bir yazlık sinema keyfini hep birlikte daha yaşayacaklardı.
    Zar zorda olsa bilet bulan Süleyman Amca oturacakları yerlerin numaralarını ararken Arzu hangi filmin oynanacağından babasının ilgisini başka tarafa çekmeye çalışıyordu. Babasına gökyüzündeki yıldızlara bakarak -
    Bak baba! Bu senin yıldızın, bu annemin bu da benim yıldızım diye film başlayana kadar oyalıyordu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Hatta oturacak yer bulamayıp ayakta izleyenler vardı.
    Yerlerine oturan Arzular, ışıklar söndükten sonra beyaz perdedeki ilk görüntü başladı. Süleyman Amca ve Nesli Hanım kızlarının oyununa geldiklerinden habersizce Hint filminin başlayacağını bekliyorlardı. Yavaş yavaş başka filmlerin fragmanları gösterilmeye başlayıp, bittikten sonra esas film başladı. Arzuyu bir telaş sardı. Babası ise gözlerini açmış, beyaz perdedeki oynanacak Hint filmini beklemekteydi.
    Derken bir Türk filmi başladı. Arzu gözlerini pür dikkat açmış, filmin akışına kendini bırakmış bir haldeyken, babası Arzu'nun kulağına doğru eğilip
    - Hani bizim Hint filmi. Nerede kaldı kızım deyince, Arzu,
    - Baba bundan sonraki film deyip oynayan filmi keyif ve heyecanla seyrediyordu.
    Film bittikten sonra insanlar evlerine doğru giderken babası da
    - Bu insanlar nereye gidiyor. Hani Hint filmi vardı kızım deyince yine Arzu'nun oyunuyla karşılaştığını anladı. Eşine doğru dönerek
    - Hanım bu kız bu gece bizi yine aldattı. Bir daha aldanmayacağım dediğim halde, ne yapıp, ne edip bu küçük hınzır bizi yine kandırdı.
    Bir daha kendim gidip afişlere bakıp, Hint Filmi olduğu zaman gideriz diyordu; ama Süleyman Amca, yine kızına inanacak ve kanacaktı.




    Yazan : Melodi AKÇAY
#07.01.2010 20:08 0 0 0
#07.01.2010 13:30 0 0 0
#07.01.2010 13:27 0 0 0
#07.01.2010 13:25 0 0 0
  • Konu: Unutamadım
    [youtube]https://www.youtube.com/watch?v=A_l_7naxVMI&feature=fvw[/youtube]
#07.01.2010 13:23 0 0 0
#07.01.2010 13:19 0 0 0
#06.01.2010 20:18 0 0 0