1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • Sinan Yorulmaz... Uluslararası Tarsus Protestan Kilesesi'nin Evanjelik Başpapazı iken Müslüman olan İlker Çınar'ın yardımcısıydı... Çınar'la birlikte Yorulmaz da Müslüman oldu. Ve İlker Çınar gibi SİNAN YORULMAZ da Gerçek Hayat'a konuştu...

    Papaz yardımcısı iken Müslüman olan SİNAN YORULMAZ: ÖLÜM TEHDİTLERİ ALIYORUZ!

    MURAT MENTEŞ

    Siz, Başpapaz İlker Çınar'ın yardımsıydınız ve onunla birlikte İslam'a döndünüz...

    Evet, ben de Müslüman oldum. Gönülden, samimiyetle İslam'a bağlıyım artık.

    Kaç yaşındasınız?

    25 yaşındayım. 5 yıldır Hıristiyan'dım.

    Nasıl Hıristiyan olmuştunuz?

    Eski Protestan Başpapazı İlker Çınar aracılığıyla İzmir'de bir seminere katılmıştım. İlker Çınar, 1987'den beri Hıristiyan camiasının içindeydi.

    Tebrik ederiz Müslüman olduğunuz için.

    Çok teşekkür ederim. Allah sizden razı olsun.

    Ne zaman Müslüman oldunuz?

    1 ay oluyor. Kurban Bayramı'ndan biraz önceydi.

    Müslüman olmanıza yol açan belirgin bir etken var mı?

    Hıristiyanlığın, Türkiye üzerinde oynanan siyasi oyunların bir aracı olarak kullanıldığını açıkça gördük. Bazı dış güçler, özellikle Aleviler ve Kürtlerin Hıristiyanlaştırılmasını istiyordu bizden. Amerikan konsolosluğundan bize direktifler geliyordu. "Ülke içinde faaliyet göstermede zorluk var mı, emniyet güçleri sorun çıkarıyor mu?" diye soruyorlardı bize. Emir veriyorlardı. "Alevi ve Kürtlere Hıristiyanlığı anlatın" diyorlardı. Biz Müslüman olduk ve Türkiye içindeki Protestan kiliselerini, ne yapmak istediklerini, gelen emirleri belgelerle açıklama yoluna gittik.

    Alevi ve Kürtlerin Hıristiyanlaştırılmasını kim istiyor tam olarak?

    Dünya Kiliseler Birliği'nde alınan kararlar arasında var bu. Alevi ve Kürtlere yoğunlaşılması.

    Başka?

    "Milli duyguları gelişmemiş insanlarla ilgilenin onları Hıristiyan yapın" dediler.

    İyi de, Aleviler ve Kürtler arasında Türkiye'ye bağlı insanlar çok sayıda, değil mi?

    Haklısınız. Alevi ve Kürt vatandaşlarımız çoğunlukla bu oyunlara gelmiyorlar. Türkiye'ye bağlılar. Sadece bazı ateistleşmiş, Alevi kültüründen kopmuş insanlar, kafası karışmış Kürtler ve İslam inancından uzaklaşmış, milli kültürü çözememiş insanlar hedefe alınıyor. Onlar tuzağa düşebiliyor.

    Müslüman olmanızın sebebi, Hıristiyanlaştırmanın Türkiye'ye zarar verdiğini görmeniz miydi?

    Bu birinci sebep. Vatanımızla inancımız arasında kaldık. Hıristiyanlığın bir siyasi araç haline getirildiğini gördük. Biz, inancını samimi şekilde yaşayanlara bir şey demiyoruz. Ama söz konusu olan, ülkenin birlik ve beraberliğinin sarsılması ise bir burada yokuz.

    Vatanla inanç arasında kalmayı, biraz açar mısınız?

    Biz Hıristiyan olduğumuz için, sanki artık Türk değilmişiz gibi bir durum oldu. Türkiye artık bizim ülkemiz değildi adeta. Alevilerin, Kürtlerin Türkiye'yle bağını koparmak için onların Hıristiyanlığa davet edilmesi isteniyordu. Bu gayet açık.

    Sizden başka ne istiyorlardı?

    Mesela bize, Irak'ı işgal eden Amerikan askerine dua etme direktifi geliyordu! Ben Amerikan askerine niye dua edeyim ki?

    Ülke bölünmesin diye mi Müslüman oldunuz yani?

    Bir bakıma evet. Bir bakıma da kendi kurtuluşumuz için. Kabul ediyorum, normal bir Müslüman olma hikayesi değil bizimki. Fakat, biz İslami hayatın güzelliklerini yaşamaya çalışıyoruz.

    Eski bir papaz olarak, imamlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

    İmamlar, papazlardan inanç bakımından çok farklı. Hıristiyanlar, İslam'daki Allah'ı gerçek tanrı saymıyorlar. Peygamberimizi [sallallahu aleyhi vesellem] bir sahtekar ve yalancı olarak görürler. Bir Müslüman'a sorsanız "Hıristiyanın Allah'ıyla bizimki aynı" der. Hıristiyan ise "Hayır" der, "Onların Allah'ı şeytanın bir çeşididir." Müsülümanlar, imamlar daha merhametli, daha sevecen, dürüst.

    Sizin kilisedeki pozisyonunuz neydi?

    Ben iki yıl önce Tarsus Protestan Kilisesi'nde Pastör'ün yani İlker Bey'in asistanlığına getirildim

    Peki, önce İlker Bey mi Müslüman oldu?

    Biz her hafta biraraya gelip konuşuyorduk. "Bu faaliyetleri yapıyoruz ama ülkemize zarar gelmesin?" dedim. O da bana dedi ki "Sinan haberin olsun, durumlar karışık" deyip olan biteni açıkladı. Ben de ona "Bu iş çığırından çıkıyor" dedim. O da bana "Yıllarımızı, gençliğimizi verdik ama bu işten sıyrılmalıyız" dedi.

    Misyoner miydiniz?

    Evet. Bu faaliyetin içindeydik.

    Namaz kılıyor musunuz?

    Elbette. Yeni başladık ama devam ediyoruz.

    Yıllarınız kilisede geçti, şimdi camiye gidiyor musunuz?

    Cumaları gidiyoruz.

    Müslümanlar size nasıl davranıyor?

    Müthiş. Öz dinimize döndüğümüz ve gerçekleri açıkladığımız için bize sahip çıkıyorlar. Türkiye'nin Müslüman halkını, halkımızı çok seviyoruz. Hepsine müteşekkiriz.

    Hıristiyan olarak mertebeniz vardı. Müslüman oldunuz ve kürsüden indiniz. Neler hissediyorsunuz?

    Evet, sıradan bir vatandaşız artık.

    Maaşınız vardı değil mi?

    Evet. Maaş + prim. Kilisemizi ziyaret eden yabancılardan para da alıyorduk. Yurtdışından geliyorlardı. Turistler ve misyoner grupları gelirdi. İnanç turizmi kapsamında gelenler, Türkiye'de yeni kiliseler kurmak isteyenler bizi de destekliyordu parasal olarak.

    Ne kadar kazanıyordunuz?

    Bunu söylemek istemiyoruz.

    Şu anda Müslüman oldunuz ve maaş yok?

    Yok.

    Ne olacak?

    Bir-iki hafta sonra bakacağız.

    Papazlık dışında bir mesleğiniz var mıydı?

    Muhasebeciyim.

    Aileniz Müslüman mıydı?

    Evet.

    Hıristiyan olmanızı nasıl karşılamışlardı?

    Tepki göstermişlerdi biraz. Rahmetli babam özellikle çok üzülmüştü. Şimdi İslam'a döndüğümü göremediği için üzgünüm.

    Allah rahmet eylesin.

    Amin.

    Müslüman olduğunuzu duyunca anneniz ne dedi?

    Müthiş bir sevinç duyuyor. Önceden pek görüşemiyorduk. Şimdi görüşüyoruz.

    Kardeşleriniz?

    4 kardeşiz. İkisi büyük biri küçük benden. Kardeşlerim "Yuvaya hoş geldin" diyorlar.

    İlker Bey ve siz misyonerlerin niyetlerini deşifre ettiğiniz için ölüm tehditleri alıyorsunuz. Kim bu tehdit edenler?

    Emniyet güçlerimiz araştırdı bu kişileri. Cep telefonu mesajları gönderiyorlar. "Artık sen ölü bir insansın" gibi. İlker hocama "İlker bey çok ayıp ediyorsunuz, biz hâlâ sizin ruhunuzun kurtulması için dua ediyoruz ama artık siz bir ölüsünüz" diyorlar. Telefonda konuşanlar: "Sizi mahkemeye vereceğiz, süründüreceğiz, pişman edeceğiz" diyorlar. İlker Hocam ağır tehditler alıyor. Hemen her gün geliyor tehdit mesajları. Dün akşam da ölüm tehdidi aldı. O kadar çok ki tehdit mesajı, telefondan siliyoruz artık, yer kalmıyor.

    Yabancı misyonerler geldiklerinde kiliselerde mi çalışma yapıyor?

    Evet. Benim kilisemde staj gören, eğitim alan 10 yabancı vardı. Karı koca, 5 erkek 5 bayan.

    Kadınlar ne yapıyor?

    Onlar da İsa ve İncil hakkında kadınlarla toplanıp paylaşım yapar.

    Kilisede misyonerler ne yapıyor?

    Bunlar gelip ortama uyum sağlamak, Türk kültürünü tanımak, ne tür faaliyetler yapılabileceği konusunda eğitim alırlar. Türkçe öğrenirler.

    Sonra?

    Türkiye'de gidip istedikleri yerde misyonerlik faaliyetleri yaparlar.

    Sizden sonra Hıristiyan cemaatten Müslüman olan oldu mu?

    Evet! Şu anda 6 kişi var bizim cemaatimizden. Bize teşekkür ediyorlar. "Kurtuluyoruz çok şükür" diyorlar. Ve sanırım Türkiye genelinde Hıristiyanlık'tan İslam'a dönüşler oluyor. Bizi İzmir'den arayanlar da oldu. Bu Hıristiyanlar, "Bunları öğrendiğimiz çok iyi oldu" diyorlar.

    Bugüne kadar bazı insanların Hıristiyan olmasını sağladınız. Ne olacak şimdi?

    Biz Hıristiyan yaptığımız insanlara bugün tek tek ulaşmaya çalışıyoruz. Bundan sonra canla başla İslam için çalışacağız.

    Kaç kişiyi Hıristiyan yapmıştınız?

    Tarsus'ta bilinen 50 kişi var. Ayrıca Hıristiyanlıkla ilgilenen fakat henüz Hıristiyan olmamış 150-200 kişi var. Onlara da ulaşmaya uğraşıyoruz...

    Çok vaktinizi aldık, hakkınızı helal edin.

    Ne demek, siz helal edin. Siz de Allah'a hizmet ediyorsunuz.

    Eyvallah.

    Allah razı olsun.

    Papazsın dediler, kız vermediler!

    Evli miydiniz?

    Hayır. 1 yıl önce evlenmek istedim fakat olmadı.

    Neden?

    Evleneceğim kişi Müslüman'dı. Benim misyonerlik faaliyetimden dolayı evlenmeyi kabul etmedi. Oysa birbirimizi sevmiştik. Hıristiyan cemaat ve yetkililer onun Müslüman olduğu için "imansız" olduğunu söylüyordu. Bana baskı yaptılar. "Faaliyetlerinde ayak bağı olur" diyorlardı.

    Sizde papazlar evlenebiliyor demek?

    Protestan olarak, bir Hıristiyan'la evlenebiliyordum.

    Seviyordunuz ha?

    Aşıktım.

    Belki şimdi evlenebilirsiniz aşkınızla?

    Maalesef. Artık başkasıyla evli. Ona kavuşamamak hayatımdaki en büyük yıkımlardan biridir. Laf aramızda, başıma ne geldiyse bu Hıristiyanlık yüzünden geldi. Ailemle aram açıldı, sevdiğime kavuşamadım, arkadaşlarımdan ayrı düştüm, neler neler...

    Dinler arası diyalog 'İslam'ı çürütmek' için var!

    Dinler arası diyalog hakkında, her iki dine de girmiş biri olarak ne düşünüyorsunuz?

    Dinler arası diyalogun amacı, halkı İslam'dan koparmak, İslam'ı çürütmektir. Başka nasıl olabilir ki dinler arası diyalog? İslam'a saygısı olmayan biriyle, Hz. Muhammed'e yalancı diyen biriyle nasıl diyaloga girebilirim?

    Papazların İslam'a saygısı yok mu ki?

    Sadece ekranda "merhaba" deyip gülümsüyorlar. Ama az ötede, kendi merkezlerinde, bütün kiliselerde İslam aleyhine konuşulur. Protestan kiliselerinde Hz. Muhammed'in bir sahtekar, Müslümanlar'ın inandığı yüce Allah'ı bir şeytan olduğunu söylerler.

    Siz de papazken vaazlarınızda böyle mi söylediniz?

    Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçmiş birini kalbinde yine biraz iman kırıntısı olur. Ama yabancılar gelip bizim kilisemizde açıkça İslam'a, Allah'a, Hz. Muhammed'e iftira ederler. Biz söylememiştik.

    Türkiye'de 8 milyon İncil dağıtıldı!

    'Noel'de İstanbul Beyoğlu ve Ankara Kızılay'da İncil dağıtıldı...

    Biliyorum. Her yerde son sürat dağıtılıyor.

    Sizin bulunduğunuz Tarsus'ta da dağıtıldı mı?

    Elbette. Hem de tam 5 bin tane! Bu, sadece Tarsus Uluslararası Protestan kilisesinin faaliyetidir. Diğerlerini saymıyorum.

    Vay canına!

    2020 yılına kadar Türkiye'de 1 milyon İncil dağıtmayı hedefliyorlardı. Oysa şimdiden 8 milyon İncil dağıtmış durumdalar!

    8 milyon İncil mi dağıttılar?

    Evet. Durum çok ciddi. Tehlike çok büyük. Geçen yaz Urfa ve civarında dağıtılan İncil sayısı 500 bin.



    Hristiyanlık Murat Menteş

#03.01.2010 09:46 0 0 0
  • 1956 yılında Moskova'da doğdum. Dinsiz bir ailede yetişmeme rağmen, hayatımın hatırlayabildiğim çok erken dönemlerinden itibaren Tanrı'ya yürekten inanan biri olduğumu söyleyebilirim. Tanrı kavramı benim için bir bilinmezdi belki ancak, O'nun her şeye gücü yeten ve kendisine sığınanlara her an yardım etmeye hazır bir Tanrı olduğunu düşünüyordum. Gençlik yıllarımda yüz yüze geldiğim çeşitli zorluklar, benim hayat karşısında ancak bir noktaya kadar güç yetirebileceğimi anlamamı sağladı. Bundan sonra tüm kalbimle Tanrı'ya yöneldim ve her şey daha iyi olmaya başladı.

    Aslında bu süreç doğal olarak gelişti ve Tanrı gerçeğini öğrenmek amacıyla Moskova Devlet Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde okumaya karar verdim. Sosyoloji alanında Max Weber'in Kapitalizmim Ruhu teorisinin Eleştirisi adlı bir çalışmam oldu. Bu çalışmamda Protestan reform hareketinin piyasa ekonomisinin gelişmesine etkilerini irdelemeye çalıştım. İşte bu yıllarda ilk kez Kitab-ı Mukaddes'i okuma fırsatım oldu.

    Ne yazık ki bu okumalarım bende çelişkili bir izlenim bıraktı. Aslında kutsal kitabın bazı kısımları gerçekten Tanrı vahyi gibi görünüyordu, ancak Tanrı'ya atfedilen bazı kısımlarda insanlığın çoğunluğunu yok etmeye yönelik bir istekten bahsedilmesi veya "Tanrı'nın eli," "Tanrı'nın vücudu" ve "Tanrı'nın nesli" vesaire gibi ifadelerin yer alması, çelişkili bir durumdu.

    Fakat 1970'ler Moskova'sında komünist ideoloji karşısında tek alternatif Rus Ortodoks Kilisesi idi. Bu nedenle on dokuz yaşında bir genç olarak Ortodoks Katedrali'ne ilk kez geldiğimde eski bir geleneği keşfettiğimi düşünmüş ve Tanrı'yı öven Hıristiyan ilahilerinin güzelliğinden çok etkilenmiştim. O anda daha derin ve kapsamlı bir ilahiyat bilgisi almam gerektiğine karar vermiştim. Bu düşüncelerle İlahiyat Fakültesine başladım. Aslında belirli bir dini, bilinçli olarak tercih etmek durumunda değildim. Çünkü Ortodoksluğu kendisiyle mukayese edebileceğim başka bir dinin varlığı söz konusu değildi. Öncelikle Tanrı'yı reddeden yanlış bir anlayışa karşı önceden belirlenmiş kesin bir karar almış olmam önemliydi. O sırada mevcut bulunan tek dini müesseseye böylece adım atmış oluyordum.

    Hıristiyanlık'ın temel esaslarını öğrendikten sonra 1983'te rahip oldum. Bulunduğum mevki Tanrı tanımazlık karşısında manevi ve entelektüel mücadeleyi temsil ediyordu. Bu nedenle de kendimi Tanrı'nın bir savaşçısı olarak görüyordum. Fakat ne yazık ki resmen göreve başladığımda ruhsal ve entelektüel görevlerimi yapmak yerine çoğunlukla bâtıl inançları olan insanların istedikleri bir takım ritüelleri yürütmek zorunluluğu ile karşı karşıya kaldım. Bu gibi ritüellerin aslında putpereslik döneminde yapılanlardan anlamca pek farklı olmadıklarını bildiğim halde, bunlardan kaçamadım ve Hıristiyan dini uygulamalarının bir parçası hâline geldim. Bu hâlim ister istemez şahsî inancımla kamusal görevim arasında bir zıtlık meydana getirmişti.

    1983 - 1985 yılları arasında Orta Asya'da çalıştım. Duşanbe şehrindeki görevim sırasında amirlerimce emre itaatsizlik sebebiyle bölgeden uzaklaştırıldım. Burada ilk kez Müslümanlarla karşılaşmıştım ve İslâm kelimesine bir şekilde ilgi duyar olmuştum. Başımdan geçen ilginç bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum. Bir keresinde iyi giyimli bir Tacik ihtiyar, kiliseme geldi. İnsanlar onun aslında gizli bir şeyh (ermiş ) olduğuna inanıyorlardı. Kısa bir konuşmadan sonra birdenbire "Sen Müslüman gözlere sahipsin Müslüman olmak senin kaderin!" deyiverdi. Bunlar ne kadar şaşırtıcı ifadelerdi. Bir Ortodoks kilisesinde, bir Ortodoks rahibine söylenen bu sözlere karşı gelmem veya direnç göstermem beklenirdi. Ama hiçbir tepkide bulunmadım. Yaşlı zâtın sözleri âdeta yüreğime işlemişti.

    1988 - 1990 yıllarında ateizmle mücadele artık geçmişin bir meselesi hâline gelmişti. Ortodoks Kilisesi ise daha çok yeni ek binaların yapımı, eğitim alanında daha kâr getiren kural ve düzenlemelerin yapılması gibi işlere öncelik tanır olmuştu. Artık kendimi Tanrı'nın bir savaşçısıymışım gibi hissetmiyordum. Aksine kendisinden sadece sihirli, büyülü törenleri düzenlemesi beklenen bir çeşit resmi sihirbaz veya büyücü konumunda gibiydim. Beni son derece rahatsız eden bu durum nedeniyle 1991'de kilise personelinden ayrıldım.

    Kilise törenlerinin gerçek inançla ne şekilde örtüştüğünün teolojik bir açıklamasını bulurum düşüncesiyle kilise tarihi, kilise hizmetleri tarihi ve teoloji tarihi gibi ilk dönem Hıristiyan kaynakları üzerinde çalışmaya karar verdim. Bu konularda yaptığım kapsamlı çalışmalar, beni, içerisinde çok miktarda eski putperest ibadet anlayışından alıntılar bulunan Roma Bizans kilise hizmetlerine şüphe ile bakma noktasına getirdi. Bunu anladıktan sonra 1995 yılında tamamen kilise görevinden ayrıldım.

    Hz. İsa'ya atfedilen ulûhiyet, tek ve bir Tanrı inancını anlamayı ne kadar zorlaştırıyordu. Oysa bu son derece basit ve net bir prensipti. O zamanlar İslâm gerçeğini tam olarak bilmiyordum. Çünkü elimde bulunan Krachkovski'nin Rusça Kur'an meali yanlışlarla doluydu. Daha sonra Kur'an hakkında genel bir bilgi ve İslâm'ın Hz. İsa yorumu ile zenginleştirilmiş olan Porokhovaya'nın açıklamalı mealini okuduğumda İslâm'a dair bütün şüphe ve tereddütlerim sona erdi. Esirgeyen ve Bağışlayan Allah bu yolda ilerlemem için bana güç verdi ve sonunda eşimle birlikte Tek bir Allah'a inandığımızı kamuoyuna açıkladık. Zaten son nebi Hz. Muhammed (SAV) tüm insanların İslâm üzere doğduklarını bildirmiyor mu? Bizler de yetiştirilme tarzımız nedeniyle fıtratımızdan bir süre uzak yaşamıştık. Ama sonuçta Allah'ın yardımıyla doğru yola eriştirilmiştik. Elhamdülillahi Rabbil Âlemin.

    Ayten Yadigar
#03.01.2010 09:44 0 0 0
  • EBU BEKİR JOHN MWAİPO'NUN GERÇEĞİ ARAYIŞI

    "Dünya Kiliseler Konseyi Doğu Afrika Genel Sekreterliğine atanmış bir rahibin,

    yeryüzündeki tek gerçek dini bulma yolundaki ilginç arayış öyküsü"

    Hazırlayan: Ayten Yadigâr

    ALTMIŞ BİR YIL KADAR ÖNCE, Tanzanya'da, Uganda sınırına yakın bir yerleşim yerinde doğdum. İsmimi Martin John koyan ailem tarafından, iki yaşındayken vaftiz edildim. Yedi yaşına geldiğimde, benim diğer çocuklardan farklı olduğumu düşünen ailem için âdeta bir gurur kaynağıydım. Kilisede ayinler esnasında rahip yardımcılığını mükemmel bir şekilde yürüttüğümü gören babam, bundan etkilenerek, geleceğim hakkında kendince plânlar yapıyordu. Daha sonraları yatılı okulda okurken bana bir mektup yazarak, rahip olmamı istediğini belirtti. Hemen her mektubunda bu isteğini dile getiriyordu. Halbuki ben polis olmak istiyordum.

    AFRİKADA'Kİ yaygın gelenek, çocukların belli bir yaştan sonra ailelerinden bağımsız olarak istediklerini yapabildikleri Avrupa'daki anlayıştan tamamen farklıydı ve anne babanın isteklerine öncelik verilirdi. Babam da, ölmeden önce benim bir rahip olduğumu görmek istiyordu. Ben de kendi isteğimden vazgeçerek, 1964'te kilise yönetimi üzerine eğitim görmek amacıyla İngiltere ve Almanya'da bulundum. Eğitimimi tamamladıktan bir yıl sonra, aktif göreve başladım. Bu arada mastır ve doktora çalışmalarıma devam ettim. Bu dönem hiçbir şeyi sorgulamaksızın, sadece yapılması gerektiğini düşündüğüm şeyleri yerine getirdiğim yıllardı.

    Bilgim arttıkça değişmeye başladığımı hissettim ve doktora çalışmam sırasında kendi kendime sorular sormaya başladım.

    "Hıristiyanlık, İslâm, Musevilik ve Budizm gibi dinlerin her biri gerçek din olduğunu iddia ediyor. Peki gerçek hangisi? Ben gerçeği bulmak istiyorum."

    Bu tür düşüncelerle başlayan araştırmalarım neticesinde mevcut dinleri bir elemeye tâbi tutarak sonunda dört büyük din olduğu kanaatine vardım. Bu arada İslâm'ın kutsal kitabı olan Kur'an'ı satın alıp incelemeye karar verdim.

    Kur'an'ı okuyup anlamaya çalışırken rastladığım, "De ki, O Allah birdir Herşey her hâlinde o Allah'a muhtaçtır; O hiçbir şeye muhtaç değildir. O doğmamış, doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'na denk olmamıştır. (İhlas Suresi) ifadeleri son derece dikkatimi çekmişti. Belki o zamanlar farkında değildim ama, bugün, o sureyi okuduğum sırada, yüreğime ilk İslâm tohumlarının ekilmiş olduğuna inanıyorum. Daha sonraki araştırmalarım neticesinde Kur'an'ın vahy edildikten sonra insanlar tarafından tahrif edilmemiş tek mukaddes kitap olduğunu keşfettim. Doktora tezimin sonuç kısmında bunu ifade ettim. Doktora derecemi verip vermeyecekleri konusunda tereddütlerim vardı. Ancak bunu önemsemiyordum. Çünkü bu noktada sadece gerçeği arayan biriydim ve gerçek de buydu.

    BİR GÜN birlikte çalıştığım ve değer verdiğim bir profesörün gözlerinin içine bakarak:

    "Dünyadaki tüm dinler içinde hangisi en gerçek?" sorusunu yönelttim.

    "İslâm" diye cevapladı.

    "O halde niçin Müslüman değilsin?" diye tekrar sorduğumda ise:

    "Bir kere Araplardan hiç hoşlanmam. İkincisi sahip olduğum lüks hayat şartlarını görmüyor musun? İslâm için tüm bunlardan vazgeçeceğimi mi düşünüyorsun?" yanıtını aldım.

    Profesörün verdiği cevabı ve içinde bulunduğum durumu düşündüm. Ben de bulunduğum mevki itibarıyla sahip olduğum imkânlardan vazgeçebilecek bir konumda değildim ve bu düşünceyle bir yıl kadar İslâm'ı zihnimden uzak tutmaya çalıştım. Ancak rüyalarımda, özellikle de Cuma geceleri, sık sık Kur'an âyetleri ve beyazlar giymiş insanların çağrılarını duyuyordum.

    NİHAYET 22 Aralık 1986'da, Noel'den tam iki gün önce İslâm dinini resmen kabul ettiğimi açıkladım. Hristiyanlığı bırakarak İslâm'ı seçtiğimi ilân ettiğimde, kilise cemaati büyük bir şok yaşadı. Kilise yönetiminde yer alanlar benim delirmiş olduğumu düşündüler. Hatta bu 'deli' adamın alınıp götürülmesi için polis bile çağırdılar. Ve Müslüman bir arkadaşım gelip kefaretimi ödeyene kadar, bütün geceyi orada geçirdim.

    Bundan sonra hayatımda bir dizi değişiklikler meydana geldi. Öncelikle kilise, bana tahsis edilen ev ve arabayı geri aldı. Din değiştirdiğimi öğrenen eşime Müslüman olması konusunda bir baskı yapmayacağımı söylememe rağmen söylediklerimi dinlemedi bile, çocukları da alarak beni terk etti. Annem ve babam da kendilerini ziyaret etmezden önce her şeyi duymuşlardı. Görüştüğümüzde babam hemen İslâm'ı reddettiğimi ifade eden bir açıklama yapmamı, annem de benden kesinlikle saçma sapan şeyler duymak istemediğini söyledi. Yapayalnız kalmıştım. Bana karşı böyle bir tavır almış olsalar da onları affediyorum. Çünkü bilinçli hareket etmemişlerdi. Onların İncil'i bizzat okuyamadıklarını, tüm dinî bilgilerinin rahibin okuyup anlattıklarıyla sınırlı olduğunu biliyordum.

    BİR GECE aileme misafir olduktan sonra atalarımın geldiği topraklar olan Kyela bölgesine doğru yola çıktım. Yolculuğum sırasında ileride eşim olacak Rahibe Gertrude ile karşılaştım. Busale adında bir köyde konakladım. Yaşlı bir adamın yardımıyla geceyi geçirebileceğim bir yer temin ettim. Sabah olduğunda okuduğum ezan köylüleri oldukça şaşırttı ve benim gibi 'deli' bir adamı ne diye misafir ettiği konusunda ev sahibime sorular sormaya başladılar. Rahibe Gertrude, benim deli olmadığımı söyledi ve İslâm dinine mensup biri olduğumu açıkladı.

    Bir başka zaman da hastalandığımda, hastane masraflarını ödeme konusunda onun çok yardımını gördüm.

    Daha sonraki günlerde kendisiyle ilginç diyaloglarımız oldu. Mesela bir keresinde niçin haç taktığını sordum.

    "Haça gerilen İsa'nın anısına hürmeten" cevabını verdi.

    "O zaman birisi babanı silahla öldürse sen de göğsünde bir silah taşıyarak mı dolaşacaksın?" diye sordum.

    Böyle bir soru rahibe Gertrude'u düşünmeye sevk etmişti. Belli ki beni tanıdıktan sonra kafası epey karışmıştı.

    Birbirimizi daha iyi tanıdığımıza kanaat getirdikten sonra ona evlenme teklif ettim. Müslüman olmayı da kabul eden eşim, Zeynep adını aldı ve gizlice evlendik. Dört hafta kadar sonra eşim kilise yöneticilerine bir mektup yazarak durumundan haberdar etti ve ayrılma kararını bildirdi. Bana ev tahsis eden eşimin amcası ve babası evlendiğimizi duyduklarında müthiş bir tepki gösterdiler. Her şeye rağmen nezaketimizi muhafaza ederek kendilerine veda ettik ve Kyela'ya gitmek üzere köyden ayrıldık. Burada yeni bir hayata başladık.

    Daha önce sahip olduğumuz lüks imkânlar artık geçmişte kalmıştı. Rahip iken büyük bir evde oturmaktaydım. Şimdi ise çamurdan yapılmış sade bir kulübede yaşamaktayım. Dünya Kiliseler Konseyi Doğu Afrika Genel Sekreteri olarak iyi bir kazanca sahipken, şimdi ağaç kesimi ve çift sürme gibi işlerde çalışarak geçimimi temin ediyorum. Bunların dışındaki zamanlarımda halka açık İslâmî bilinçlenme vaazları veriyorum. Zaman zaman anlattıklarım Hristiyanlık dinine hakaret olarak algılandığı için kısa süreli hapis cezalarına çarptırıldım. 1988 Hac mevsiminde bir trajedi yaşadık. Evim bombalandı ve üç çocuğum bu şekilde öldürüldü. Bu suikastı düzenleyenler arasında uzaktan akrabam olan biri bile vardı. Böyle bir üzüntü ve kaybın bizi yolumuzdan döndüreceğini düşünmüşlerdi. Ama düşünülenin tam tersi oldu ve her geçen gün İslâm'ı kabul edenlerin sayısı arttı. Bu arada eşimin babası da Müslüman oldu. 1992'de ihanetle suçlanarak on ay tutuklu kaldım.

    Domuz eti satılan dükkanlar aleyhine yaptığım konuşma sonrası birkaç dükkân bombalandığı için suçlu görülmüştüm. Evet bu tür dükkânlar aleyhine konuşmuştum. Ancak zaten 1913'ten beri anayasal olarak Darüsselam, Tanga, Mafya, Lindi ve Kigoma gibi şehirlerde bar, klüp ve domuz eti satan dükkânlara karşıt kanunlar yürürlükteydi. Sonuçta aklandım ve serbest bırakıldıktan sonra ülkemden ayrılarak Zambiya'ya geçtim.

    TÜM MÜSLÜMANLARA mesajım şu: "Bugün İslâm'ın yanlış anlaşılmasından kaynaklanan ciddi bir İslâm karşıtlığı problemi mevcut. Tüm dünyaya İslâm'ı doğru anlatma gayreti içinde olmalıyız. Müslümanlar, barbar kökten dinciler olarak tanınmamalı. Hepimiz bencilliği bir kenara bırakarak birlikte hareket etmenin yollarını aramalıyız. Kendinizi güvende hissedebilmeniz için komşunuzu da müdafaa etmeyi bilmelisiniz. İslâm'a en iyi hizmet bilinçlenmek ve iyi örnek olmaktır. Allah doğruların yardımcısıdır."
    Hidayet Güneşi
#03.01.2010 09:43 0 0 0
  • İnancı güçlü olmayan bir baba ile sade bir Ortodoks annenin çocuğu olarak Ukrayna'da dünyaya geldim. Babam beni köy kilisesinde gizlice vaftiz etmiş. Komünizmin bütün yasaklarına rağmen annemden gelen "tek tanrı" inanışı ile büyüdüm. Paskalyayı seviyordum. ...

    Müslüman olan genç bir Ortodoks kızın kendi kaleminden hikayesi: Hz. İsa ve Meryem'le ilgili ayetlere çarpıldım

    Dünyadaki en büyük trajedi hangisidir? En acıklı biten hayatı kim yaşadı yeryüzünde? Kim ne derse desin bence en büyük trajediyi Tolstoy yaşadı.

    Ne hazin sondur onunkisi, ne kadar yürek parçalayıcı. Üç-beş satırla tanıtıldığı cümlelerde genellikle şunlar sıralıdır. "Tolstoy'un kendisini tanıma ve Allah'a ulaşma çabası bütün bir ömrüne tekabül eder. Ömrü boyunca anlaşılamamıştır. Onu anlamayanlar güruhuna karısı ve en yakınları da dahildir. Ömrü boyunca bir arayışın pençesinde kıvranmış bu adam sonunda 82 yaşında iken yağışlı bir gecede evden kaçtı ve yolda hastalandı. 7 Kasım 1910'da mütevazı bir tren istasyonunda yolculuğunun ilk durağı olan İstanbul'a hareket etmek üzereyken hayata gözlerini yumdu." Nereye gidiyordu Sultanahmet'e mi, Eyüpsultan'a mı? İçindeki boşluktan mı kaçıyordu? Yoksa en temiz tevhid inancının parlattığı alınların indiği bir secde menzilinde aradığı Rab ile buluşmaya mı gidiyordu? Ah ne hazin bir sondur onunkisi. "Tatmayan bilmez." demişler, o talihsiz dâhîyi ancak ben bilirim.

    Gizlice vaftiz edildim

    İnancı güçlü olmayan bir baba ile sade bir Ortodoks annenin çocuğu olarak Ukrayna'da dünyaya geldim. Babam beni köy kilisesinde gizlice vaftiz etmiş. Komünizmin bütün yasaklarına rağmen annemden gelen "tek tanrı" inanışı ile büyüdüm. Paskalyayı seviyordum. Elimden geldikçe paskalyadan evvelindeki kırk gün süren perhizi (oruç) tutmaya çalışıyordum. Paskalyadan önceki "Temiz Perşembe"yi ailecek heyecan içinde beklerdik. "Ben kimim, neciyim, nereden geldim?" bunların bir anlamı yoktu benim için o zamanlar. Yalnızca iyi bir üniversite okumak suretiyle iyi bir geleceğe hazırlanmak vardı, o kadar. Oldukça parlak bir öğrencilikten sonra ülkenin en iyi üniversitesinde öğrenim dili İngilizce olan işletme fakültesini okudum. Yirmi yaşına gelinceye kadar hayat oldukça güzel geçmişti. Artık cevapsız soruların cenderesine düşmüştüm. Bir çekirge sürüsü gibi binlerce soru üşüştü beynime. Tanrı, İsa, insan, dünya, hayat, ölüm, cennet cehennem sonsuzluk... Tesadüf, tabiat, yaşam, ölüm... Sonra yokluk, ebedi yokluk. Bütün bu düşünceler bir sülük olup beyin zarımı emiyor; ama ben onlara bir cevap bulamıyordum. Kendimi karanlık bir odada yapayalnız hissediyordum. Kurtulmak için ne zaman bir hamle yapsam her seferinde dipsiz bir boşluğa yuvarlanıyordum. Ve bu boşluktan helezonlar çize çize düşüyordum. Ne bir ışık vardı ne de tutunacağım bir dal. Hepsinden beteri ruhumun çığlıklarını hiçbir kulağa işittiremiyordum. (Oysa o çığlıkları duysalardı aslanların, ödleri kopardı.) Etrafımdaki hiç kimse beni anlamıyordu. Dolayısıyla yardım edemiyorlardı. Bu bir yana "gençsin başarılısın ye, iç, gez-dolaş, bırak kendini bu kadar yıpratmayı." deyip kızıyorlardı. Sanki bunları istemiyormuşum gibi. Hayatı bana zehir eden düşüncelerden kurtulmak için akıl oyunlarından, deli saçmalıklarına varıncaya kadar her yolu denememişim sanki. Olmuyordu ama, olmuyordu işte. Yaptığım her şey bir pansumandan öteye geçmiyordu. O zamanlar benim için en mesut anlar, düşünmemeyi becerebildiğim anlardı. Bu anlar geçtiğinde ise geriye yine boşluk yine karanlık ve yine sop soğuk bir yalnızlık kalıyordu... Bitkin gündüzleri ve uykusuz geceleriyle tam beş sene bu azabın kucağında çırpındım durdum. Hastahane hastahane dolaşmalar psikologdan psikologa koşmalar... Ama bir netice yoktu. Bütün bu girdapta tek tesellim anneciğimden aldığım inancımdı. Acılar da sevinçler de Tanrı'dandı. Uykusuz gecelerim boyunca beni bu durumdan kurtarması için hep O'na yalvardım durdum. Sonunda çareyi başka bir ülkeye gitmekte bulacağıma inanarak evimden ayrıldım. Daha doğrusu içine düştüğüm karanlıktan kaçtım Tolstoy gibi.

    Karanlık benim içimdeymiş

    Yüksek lisans yapmak üzere girdiğim imtihanı kazandım ve Avusturya'nın yolunu tuttum. Yeni bir ülke, yeni bir çevre ve yeni insanlar... Karanlık odanın Ukrayna'da kalacağını zannediyordum. Ama olmadı. Bu bir yana, karanlık odam bütün Avusturya'yı içine alacak kadar büyüdü. Şimdi anlıyorum ki karanlık benim içimdeymiş. Bu şekilde değil Avusturya'ya, güneşe bile gitseydim bir tek ışık devşiremezdim. Güneşte bile karanlığa gömülü kalmak ne korkunç, ne tuhaf... Bu hal içerisinde kalabalıklar arasında yalnız, ampuller altında ışıksız ömrümü geçiriyordum. Yeryüzünde 'Tam anlamıyla yalnızlığı sadece biri yaşamıştır' dense; tereddütsüz 'o benim' derim. Aslında pek çok arkadaşım vardı. Ama dar gününde yanında olmadıktan sonra sebebi ne olursa olsun bunaldığın anlarda başını yaslayacağın bir omuz olmadıktan sonra insan binlerin milyonların içinde tek başına kalıyor. Bu anlamda tam anlamıyla yalnızdım. Yapayalnız. Günler geçiyordu, hiç kimse olmuyordu yanımda. Ne bir arkadaş ne bir telefon ne de bir mektup. Bir ben vardım bir de boşluk... Bir ben bir de yalnızlık...

    Dua et çocuğum

    Dıştan bakıldığında okuluna giden, derslerinde başarılı geleceği parlak biri olarak görülüyordum. Ama içimdeki fırtınalardan kimsenin haberi yoktu. Kendimi oyalamazsam delirebilirim düşüncesiyle kitaplara sarıldım. Coelho, Tolstoy, Turgenyev'i okuyor, Ahmatova'nın şiirlerini ezberliyordum. Sonra, kendim bir şeyler yazıyor, dil öğreniyordum Çok ciddi bir şekilde İncil okuyor, Tanrı'ya, O'na olan sevgimi kuvvetlendirmesi ve beni doğru yola iletmesi için yalvarıyordum. Yalnızlığımı paylaşmak üzere internetteki Ortodoks sitelerine üye oldum, yazıcım durmadan İncil'den hikayeler yazıyordu. Bir papazla yazışıyordum bir de dinî eserler basan bir matbaa sahibiyle. Bilgilerimi güçlendirmek, beynimi kemiren sorularıma cevap bulmak ve içimi saran yalnızlıktan kurtulmak için bu sitelerin sohbet odalarına giriyor, insanlarla sohbet ediyordum. Ancak bu dinî sohbet odalarında da diğer internet ortamlarındaki tiksindirici konuşmalar bu teşebbüsümden beni hemen vazgeçirdi. Beynimi kemiren sorularımın cevaplarını bulmak niyetiyle kiliseye gidiyor, papazlarla konuşuyordum. Fakat umumiyetle bütün sorularımı, özellikle Tanrı ile alakalı olanlarını nazikçe geri çeviriyor ve sadece, "Dua et, çocuğum!" diyorlardı. Ben de dua ediyordum. Ama İsa'ya değil, Tanrıya. Ve anlamadığım, neden insanların İsa'ya dua ettikleriydi. Dünyayı da İsa'yı da yaratan Tanrı'ydı. Hal böyleyken neden yalnızca Tanrı'ya dua edilmiyordu?

    Ben de istasyondaydım

    Ne kitaplarda ne Ortodoks sitelerinin sohbet odalarında ne de kilisede tam olarak aradığımı bulamamıştım. Ve bir gün bir istasyondaydım, Tolstoy gibi. O karanlık odadan nasıl kurtulacağımı bilememenin acziyle, çaresiz öyle kendi halimde bekliyordum. Gözlerim anlamsız bakışlarla istasyonu tararken benim yaşlarımda bir kıza ilişti. Başında beyaz bir eşarp, üzerinde de yine beyaz bir takım vardı. omuzunda bir notebook. "Ne kadar şık ve ne kadar da zarif!" diye geçirdim içimden. O an ne olduysa birden bana döndü, göz göze geldik. Simasında nasıl bir parlaklık vardı öyle... Gözlerinde nasıl bir aydınlık. Gencecik yaşına rağmen bütün muammaları çözmüş bir bilgenin dinginliği vardı yüzünde. Telaşsız, kendinden emin, duruşu mütevazı, bakışları sevgi doluydu. Ya dudağındaki tatlı tebessüm... Tarif edemem. Hayran hayran öylece seyrettim. Utanmasam yanına gidecek tanışacaktım. Ve yalvaracaktım ona "Tanrı aşkına bu huzurlu tavrından bana da biraz ver. Gözlerindeki aydınlıktan da, dudağındaki tebessümden de... ne olur!.. ne olur!.." diyecektim. Fakat biraz sonra bir tren geldi ve onu alıp götürdü. Onun gibi olmak istedim o an. Beyazlar içindeki o zarafet, o dinginlik beni çarpmıştı.

    Yeni dostlarım... Benim dostlarım...

    Ruhumda kıvılcımlar saçıp kaybolan o örtülü kızdan sonra onun gibi örtünen kızlardan üniversitede bir hayli arkadaş edindim. Beni Ramazan ayında bir iftara çağırdılar. Gittim. Onlardaki Tanrı'ya olan kuvvetli iman ve O'na (cc) olan samimi ibadetleri çok hoşuma gitmişti. Çünkü ben Tanrı'yı çok seviyordum.

    Onların yanında kendimi yabancı hissetmiyordum. Bu bir yana, onların yanındayken çok sevdiğim Tanrı'ya biraz daha yakınlaştığımı hissediyordum. Bana hiç mesafe koymadılar. Kendilerinden biriymişim gibi davrandılar. Hıristiyanlığımdan dolayı ayıplayıcı tek bir bakışa bile maruz kalmadım. Çevremdeki Müslüman kızlarda da erkeklerde de durum böyleydi. Onlarla oturup konuşuyorduk. Bu konuşmalarda bana ille "Müslüman ol!" telkiniyle karşılaşmadım. "Bizde böyle, sizde nasıl?" ifadesi sohbetlerimizin kilit cümlesiydi çoğu zaman. Yalnızca bana bir şeyler anlatmakla kalmıyorlardı. Benden, tuttuğum perhizin (orucun) önemini, dualarımızın ve ikonalarımızın anlamını da soruyorlardı. Ben de bildiğim kadarıyla anlatıyordum. Onların yanında öyle huzurluydum ki anlatamam... Gerçi karanlık odama henüz ışık süzmüyordu; ama olsun, en azından artık yalnız değildim. Artık dostlarım vardı. yeni dostlarım... Gerçek dostlarım.

    Allah birdir müteaddit olamaz

    Yeni dostlarımla yaptığım sohbetler yepyeni ufuklar açıyordu önümde. "Dünyadaki bütün güller aynıdır. Bütün elmalar, arılar, insanlar aynıdır. Yani aynı fabrikanın malıdırlar, aynı tezgahta dokunmuşlar. Yani yaratanları bir ve tek. O da Allah'tır ve Allah birdir, müteaddit olamaz."

    İslam dininin Tanrı, iman ve peygamberler hakkında söylediklerinin hepsini kabul ediyordum. Kur'an'ın İsa (as) hakkındaki ayetleri beni adeta çarpmıştı. Meryem (r.anha) adına bir surenin var olması da beni çok etkilemişti. Zira İncil'de bile Meryem adına bir sure yoktu. Bunun yanında Kur'an'ın Türkiye'de de Endonezya'da da aynı olduğunu, bu insanların aynı anda ibadet edebildiklerini öğrendiğimde de çok şaşırmıştım.

    "Tanrım bana bir ışık ver!"

    Paskalyaya kırk gün kaldığında yani biz Ortodokslar için oruç günleri başladığında bu sefer bütün ciddiyetimle onu tutmaya çalıştım. Maksadım kendisini ne kadar çok sevdiğimi Tanrı'ya göstermek ve ispat etmekti. Bu arada beni doğru yola iletmesi için geceler boyu O'na dua ediyordum. Yeni dostlarımın bana anlattıklarını uzun uzun düşünüyor, söylediklerinin gerçek olup olamayacağına ulaşmaya çalışıyordum. Beynim düşüncelerin arenasına dönmüştü. Fikirler kafamda çarpışırken bir neticeye varamamanın ıstırabıyla kıvranıp duruyordum. Bu minval üzere oruç tutuyor, ağlıyor ağlıyor ve bana bir ışık göstermesi için dua ediyordum. Sonunda çok önemli bir şeyi anladım: Bir tek Yaradan yarattı bu kainatı. Bizi de o yarattı. Bu dünyayı bizim için O donattı. O bizim sahibimizdir. O'na ulaşacak bir yol bulmak da bizim vazifemizdir. Evet bunu anlamıştım; fakat Tanrı'ya giden yol hangisidir? Bugüne kadar devam ede geldiğim inancım mı yoksa İslam mı? Ah yine sancı, yine gözyaşı, yine ıstırap... ıstırap. Ardından dua... dua... Tanrım bana bir ışık ver. Tanrım beni sevdiğin yola ilet. İslam'ın neredeyse her şeyini kabul ediyordum ama ben bir Hıristiyan'dım. Hatta bazen "Tanrım neden beni bir Müslüman olarak yaratmadın?" diye söylenirdim. Bir gün internetten "chat"leştiğim bir kadına bunu sordum. O da bana bir mesaj gönderdi.

    Ve İbrahim gibi.. Ve İsa ve Üzeyir gibi.. Ve Musa ve Harun gibi..

    Mesajı okudum. Okuduklarıma inanamadım. Bir daha okudum, sonra bir daha, ardından bir daha. Yerimde duramaz olmuştum. Her zerrem heyecandan titriyordu. Avazımın çıktığı kadar haykırmak istiyordum. Odanın içinde birkaç tur attıktan sonra yeniden masaya oturdum ve mesajı bir daha okudum. Mesaj Hz. Muhammet'in bir sözüyle başlıyordu: "Her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra ebeveynleri tarafında Yahudi ve Hıristiyan yapılır." Demek ki Tanrı'ya serzenişim boşunaymış. Demek Tanrı beni Müslüman olarak yaratmış. Bana bu maili atan hanımefendi "Kitab-ı Mukaddes'e göre Hz. İsa'nın son on iki saatini anlatan Tutku filmini seyrettiğini söyleyerek şunu yazmıştı: "Film, Hz. İsa'nın orijinal dili olan Aramca ile seslendirilmişti. Ve filmde 'İsâ Tanrı'ya Allah diye hitap ediyordu. Yani Müslümanların hitabı gibi... Müslümanlıkla Hıristiyanlık arasındaki tek benzerlik bu da değil. En önemlilerini senin için yolluyorum.

    Namaz:

    -"Müslümanların nasıl namaz kıldığını görmüşsündür. Ayakta durur Kur'an okuruz, sonra rükua gider kalkarız, sonra yüzüstü kapanıp secde yaparız.

    Kitab-ı Mukaddes'i dinle:

    Mezmurlar 95 Gelin secde kılalım ve rüku'a varalım; bizi yaratan Rabbin önünde diz çökelim!

    Sayılar 16:20-22: Ve Musa ve Harun yüzleri üzerine yere kapandılar

    Tekvin 17 Ve İbrahim (as) yüzüstü yere kapandı

    Çıkış 34 Ve Musa (as) acele ile rükua gitti ve ibadet etti.

    Nehemya 8 Ve Üzeyr (as) büyük Rabbi takdis etti. Ve bütün kavim ellerini kaldırarak amin amin diye cevap verdiler. Ve rükua gittiler, secdeye kapanarak Rabblerine ibadet ettiler.

    Matta 26 İsâ (as) yere kapanıp dua etti

    Matta 17 Ve havariler yüzleri üzerine yere kapandılar

    Netice: İslâm Hz. Muhammed (as) ile başlamış bir din değildir. İslâm Hz. Adem (as) ile başlayıp Nuh (as), İbrahim (as), Musa (as) ve İsâ (as) gibi büyük resullerle devam eden ve Hz. Muhammed (as) ile kendisine son nokta konulan bir dindir. İslâm yeni bir din değil, bilakis bu peygamberlerin geleneğini canlı tutan Allah'ın ilk ve tek ve son dinidir. Kitab-ı Mukaddes'te diğer peygamberler ve kavimler için anlatıldığı gibi bugün ibadet etmeden önce su ile temizlenen kimlerdir? Müslümanlar! Bugün hâlâ daha başını öne eğip yüzünü yere sürterek namaz kılan ve ellerini kaldırarak dua eden kimlerdir? Müslümanlar! Bugün kendisini örterek ibadet eden ve kapanarak haram nazarlardan kendisini koruyan kimdir? Müslüman kadınlar! Öyle ise bugün diğer peygamberlerin izinden giden ve hâliyle Kitab-ı Mukaddes'in de tahrif olmamış aksamını tatbik eden kimdir? Müslümanlar! Demek bir Hıristiyan Müslüman olsa dinini terk etmiş olmuyor, bilâkis kendi kitabında anlatıldığı üzere kulluk dairesine girmiş oluyor. Size naklettiğim onlarca Kitab-ı Mukaddes ayetinden sonra Kur'an'dan bir ayetle yazıma son veriyorum.

    "İlahımız ve İlahınız birdir ve biz O'na Müslümanlar olarak teslim olmuşuzdur.''

    Bu mesajı kaç kere okudum hatırlamıyorum. Kalbim göğüs kafesini kıracak gibi atıyordu. Gözyaşlarıma mani olamıyordum. Sonunda yazının son cümlesini içimden gele gele söyledim. "İlahımız ve ilahınız birdir." Evet, evet "İlahımız ve ilahınız birdir". Ve ben de artık bu dakikadan itibaren Müslüman olarak O'na teslim oluyorum. "Teşekkürler Tanrım... Teşekkürler tan... Allah'ım!.. Allah'ım!.. Allah'ım!.."

    Bismillah...

    Müslüman olduktan sonra serin meltemler esmeye başladı yıllarca kavrulmuş yüreğimde. Artık tek bir anı bile ziyan etmek istemiyordum. O gün öğlen vakti ilk namazımı kıldım. Yalnızca bismillah demesini biliyordum. Gerçek dostlarımın yaptığı gibi ellerimi omuz hizasında kaldırdım ve "bismillah" dedim. Tarifsiz bir hal sardı bir anda beni ellerimi kalbimin üstünde birleştirir birleştirmez gözlerimden yaşlar süzüldü. Anlatamayacağım duygular içerisinde bildiğim tek şeyi tekrarlayıp durdum. Bismillah... bismillah... bismillah. ne muhteşem bir şeydi Allah'ım. Bismillah dedikçe önceki düşüşlerime inat helezonlar çize çize yükseliyordum sanki. Bir hayli durduktan sonra bismillah deyip rukuya vardım. Bismillah... bismillah... bismillah... Doğruldum bismillah. Sonunda yıllarca dolaştığım çöllerde kavrulmuş dudaklarım suya erdi. Damarlarımı kurutan beyabanın içinde bir vaha gibi adeta kendimi secdeye attım bismillah. Ve bismillah...bismillah...Allah, Allah... Bismillah. Yıllarca aradığım senmişsin. Uykusuz gecelerde andığım senmişsin.

    Daha neler söyledim, neler hissettim anlatmam mümkün değil. Dillerin dönmediği, kelimelerin iflas ettiği yerler az değil ki. Bütün hissettiklerimden öte bir şey vardı ki nasıl söylesem, nasıl söylesem bilmem ki kalbimin derinliklerinde Allah'ın hoşnut olduğunu hissediyordum. Aslında bu kadar cümleyi boşuna yazdım. Söylenecek en güzel şey baştan başa yalnızca bismillah ile kılınan o ilk namaz, anlatılmaz.

    Ve ışıklar aktı karanlık odama

    Tarifler üstü bir hal ile kılınan o namazdan sonra kitaplara sarıldım. Geceler boyu okudum, okudum. İslamiyet'i öğrendikçe bütün sorularıma cevap buluyor, Hz. Muhammed'i tanıdıkça da Allah'a yaklaştığımı hissediyordum. Hayat, dünya, ahiret ve insanla alakalı ne varsa kafamda yerli yerine oturmuştu. Hayatıma bir mana gelirken içimin dağlarına güneş doğmuştu. Duvarları yıkılmıştı karanlık odamın. Artık ne beni hapseden duvarları vardı ne de bunaltan karanlığı. Güneş... Işık.. İslamiyet'le gelen ışık beni öyle etkiledi ki kendime ikinci bir isim verdim: "solnyeçnıy luç", yani güneş ışığı. Şimdi keşke güneş ışığı olsaydım diye düşünüyorum. İslam güneşinin ışıkları olarak karanlığın kuytularında vaktiyle benim gibi kıvranıp duran insanların âlemine aksaydım.

    Aileme henüz kararımı açıklamadım. Bunun için uygun zamanı bekliyorum. Ve onlar için sürekli dua ediyorum. Halen uluslararası işletmecilik ve yönetim üzerine master yapmaya devam ediyorum. Bir yandan da bir Amerikan şirketinde proje müdürü olarak çalışıyorum. Ama hayalimi bütün ailemle aynı anda secdeye varmak süslüyor. Ben, annem, kardeşim ve babam... Başımızı secdeye mıhlamış yalnızca bismillah, bismillah deyişlerimizi hayal ediyorum. Ve ilk namazımda kalbimin derinliklerinde hissettiğim duyguları bir kere daha yaşamayı umuyorum. Rabbimin bana tebessüm ettiğini bir daha hissetmek istiyorum.

    05.03.2005
    Yazan: Arina Svetlova/Tercüme: Ayjan Esenkanova, Gülseren Yükseleroğlu

#03.01.2010 09:41 0 0 0
#03.01.2010 01:21 0 0 0
#03.01.2010 00:37 0 0 0
#03.01.2010 00:36 0 0 0
#03.01.2010 00:34 0 0 0
#03.01.2010 00:31 0 0 0
#03.01.2010 00:24 0 0 0
  • Sorunlarla karşılaştığınızda ne yaparsınız? Mantıklı yol, sorun üzerinde düşünmek, sebeplerini araştırmak, çözüm üretmeye çalışmak, soruna sebep olan yada ortak olan kişilerle bir araya gelerek fikir alışverişi yapmak, tecrübeli birilerinden yardım almak vs. Biliyor musunuz, evlendiğinizde hayatınızın en uzun süreli olmasını dileyeceğiniz bir anlaşma yapmış olursunuz. Tarafların imza attıkları anlaşmaya uymaları, her hangi bir prosedürde ne denli ciddiye alınır ve ne denli uygulanabilir ise evlilik içinde aynı şey geçerlidir, hatta evlilikte bu anlaşmalar hiç ihmale gelmez bir sadakate ihtiyaç duyarlar. Evlilik içi anlaşmazlıklarda da bir anlaşma yöntemi ve usulü bulunup uygulanmalı. İşler anlaşmazlıklar olduğunda nasıl sekteye uğruyorsa, ihmale uğramış evliliklerde işte aynen böyle hayatınızı, yani mutlu hayatınızı sekteye uğratır. Mutsuz evlilikler de hayatınızda evlilikten arta kalan ne varsa hepsini sekteye ve hatta bozguna uğratır. Bu nedenle siz siz olun, evliliğinizdeki mutluluğunuzun peşinden uzun soluklu koşular yapın. Mutluluğun önünde küçük zaman zaman da büyük sorunlar sizi bekler. Genellikle çiftle ufak tefek konular hakkında sürekli anlaşmazlığa düşerler. Bu sorunları yoluna koyabilmek için, sakince bir analiz yapılmalı, yeni kararlar alınmalı ve bu yenilikler alışkanlık haline gelinceye değin çalışılmalı. Sorunların çözümü kendinizi, isteklerinizi, eşinizin isteklerini göze alıp, her ikinizin de memnun kalacağı bir çözüm üretmekle son bulur. Üzerini kapatmakla, unutmakla, sorun yokmuş gibi davranmakla yanlızca kendinizi kandırmış ve ilerde meydana gelebilecek çok daha büyük bir anlaşmazlığa yol açmış olursunuz. Sorunlarınızı çözümlemeye çabalarken şu adımları göz önünde bulundurun:

    1.Sorunlarınız ve tercihleriniz konusunda kendinize kulak verin. Ancak duygularınzı körükleyerek, öfkelenerek eşinizi rencide edici konuşmalardan sakının. İşleri yoluna koymak istiyorsanız kendinize hakim olun.
    2.Sorunlarınıza en az iki tane çözüm önerin.
    3.Önerinize olan tepkisini değerlendirin.
    4.İtirazları varsa her ikinizin de onaylayacağı bir çözümü devreye sokun. Çözümün eşinizin sizin isteklerinizi kabul etmesi değil, ikinizin de kabul edeceği bir çözüm olduğunu unutmayın.
    5.Düzenli aralıklarla haftalık yada aylık, evliliğnizi ve sorunlarınızı konuştuğunuz toplantılar düzenleyin. 6.İletişime açık olun, toplantılarınızda hem konuşmaya hem de dinlemeye açık olun.
    7.Sorunlarınıza çözüm üretmeye istekli olun.
    8.Unutmayın, evlikler birlikte geçirdiğiniz olumlu deneyimlerle güçlenir.

#03.01.2010 00:09 0 0 0
  • Hastalıklar kendilerini bir takım belirtilerle gösterirler. Ağrı en önemli işaretttir. Misal, başınız ağrıyorsa ya gözünüzde ya sinüzitlerinizde bir sorun vardır. Belinizde bir ağrı varsa, omurganızda ciddi sorunlar oluşabilir, gibi. Öfkeniz ise, artık işlerin sarpa sardığını, biraz daha ileri gittiğinizde geri dönülmez hatalar yapabileceğinizin, saldırıya geçeceğinizin sinyalidir. Konuşmanızın hızı artar, ses tonunuz yükselir. Kısaca öfke ortada bir sorun olduğunun işaretidir. Çıkacak sorunlara karşı sizi uyarrır. Evliliğinizin güçlü, sağlıklı ve sevgi dolu sürmesini istiyorsanız, birinizden biriniz öfkelendiği zaman, yapılabilecek en iyi şeyin durmak olduğunu öğrenmeniz gerekir. Eğer hemen tepki vermemeyi öğrenebilirseniz, bir kaç dakika sonra tepkiniz çok daha farklı olacaktır. Hemen bir hadisi hatırlatalım:

    Sizden biri öfkelendiğinde ayakta ise otursun, oturuyorsa uzansın.
    Bir başka hadis-i şerifde ise abdest alınması tavsiye diliyor. Bunların hepsi, sakinleşip, sorunlara daha soğuk kanlı bakabilmeyi sağlamak için tavsiye dilen öneriler. Kavga eden çiftler etrafındaki insanlara da zarar verirler. Duygusal ve davranış bozuklukları olan çocukların büyük çoğunluğunun anne-babalrı kavgacı insanlardır. Öfkenin karşıtı sevgidir. Eşinize duyduğunuz sevgi, onun yaptığı her şeyi olumlu görmenize neden olur. Öfke ise, bu yeteneğinizi yitirmenize ve eşinizin olumlu yönlerini görmemenize neden olur. Öfkenin kavgaya yol açmadan, güvenli bir şekilde ifade edilebilmesi için, sınır ihlalinde bulunmayın. Konuşurken zehirli bir dil kullanmayın. Eşinizin sizinle paylaşmaya çalıştığı ifadesinde faydalı ve gerçek olan noktaları işitmeye çalışın. Öfkenin ifade edilmeye çalışılması daha da artmasına neden olur. Üstesinden gelmeye çalışmak gerekir, ama bunu öfkeliyken yaparsanız daha çok öfkelenirsiniz. Öfkelendiğinizde özellikle eşinizle iletişim kurmayı bir kenara bırakın. Öfkeniz yatışınca soruna bir kez daha bakın. Eşinizi dinlemeye başlayın. Kendinizin ve eşinizin düşüüncelerini bir arada değerlendirmeyi başarmanız sakinleşmenize ve yeni çözümler bulmanıza yardımcı olur. Kaygınızı dile getirin, konuyu anlayabilmek için soru sorun. Çözüm önerilerinizi ifade edin. Kendinize şu üç soruyu yöneltin: Ne istiyorum, eşimin değişmesini istemeden, istediğimi nasıl elde edebilirim, eşimin katkısı olmasaydı bu sorun nasıl ortaya çıkardı? "Sorun" elde etmeyi istediğiniz şeyde sorun çıkmasıdır, eşinizin yaptıkları değil. Bu üç soru ile gerçek sorunu ortaya çıkarıp, her ikinizin de memnun kalacağı bir çözüm bulabilirsiniz.
#03.01.2010 00:07 0 0 0
  • Hatırlanmayı kim istemez.. Doğum günümüz olduğunda dostlarımızın, eşimizin hatırlamasını bekleriz. Evlilik yıldönümümüz olduğunda da. Kandilllerde bayramlarda, hatırdan çıkmayı ise asla kabul edemeyiz. Kapılara diker gözlerimizi, bazen çetele bile tutarız kim geldi, kim gelmedi diyerek.

    Eşler arasındaki en önemli şeydir hatırlanmak, belki de önemsenmekle eşdeğer tutulduğu için bu kadar manidar gelir özel günlerin hatırlanması. Aslında hatırlamak yanlızca cümlelerle ifade edilebilecekken bunu küçük bir hediye ile pekiştirmek, yanlızca eşinizi mutlu etmekle kalmayacak, evliliğinizin de daha mutlu geçmesini sağlayacaktır.

    Peki hediye almak için özel günlere ihtiyacımız var mı? Bu sorunun cevabını biraz erteleyelim ve yeni bir soru yöneltelim size, bir arkadaş ziyaretine giderken küçük bir buket yaptırmak için arkadaşınızın doğum günü mü olması gerekiyor yoksa bunu bir nezaket, mü'mince bir davranış olarak mı görüyorsunuz? Akşam oturmalarına gittiğiniz aile dostlarınıza eliniz boş gitmek neden size bu denli ağır geliyor, yoksa gönüllerini alamamak mı sizi endişeye sevk ediyor veya sizin için yapacakları bunca zahmet için onlara teşekkür mü etmek istiyorsunuz? Elbette bir nedene ihtiyacınız yok, çünkü insan sevdiklerini sevindirmek, mutlu etmek, mutlu görmek ister. Hayatınızı paylaştığınız eşiniz için de aynı şeyler geçerlidir. Sebepsiz ve bahanesiz hediyeler, küçük jestler onu da sizi de mutlu edecek önemli şeylerdir. Posta kutunuza onun için küçük bir not bırakın "nedensiz". Eve dönüşünüzde tek bir çiçek alın "nedensiz". Hanımlar da eşlerine çiçek alsınlar, çiçek yanlızca hanımlar için yaratılmamıştır. Gün içinde, işlerinizin arasında eşinizi arayıp hem bir dost, sevecen bir ses işitin gönlünüz açılsın, hem de kendi dost ve sevecen sesinizi duyurarak eşinize gülücükler hediye edin. Hediye almanızın mümkün olduğu zamanlarda da gerçekten isteyeceği ve hoşlanacağı şeyleri düşünerek seçim yapın. Size armağan edilenler için ise, onun sizi sevindirmek için alındığını unutmamanızı tavsiye ederiz. Eğer eşiniz size bir parfüm almış ise onu bir köşeye bırakmayın, özellikle kullanın. Eğer bir giysi almışsa, fazla hoşlanmasanız bile fırsat buldukça giyin. Bunu yaparken, beni sevdiğin ve düşündüğün için teşekkür ederim demiş olursunuz.

    Hediye seçerken çok değerli takılar, kıyafetler veya parfümler satın almak zorunda değilsiniz. Önemli olanın hediye değil, onun arkasındaki düşünce olduğunu unutmayın. Zaman zaman yazacağınız küçücük bir not, sevimli ve duygusal bir mektup eşiniz için çok daha değerli olacaktır. Eşinize kendinizi, zamanınızı, ilginizi ve sevginizi her gün armağan edebilirsiniz. Sabahları eşinize "seni mutlu edebileceğim veya senin için yapabileceğim bir şey var mı" diye sorarak başlamanızın evliliğinizi nasıl etkileyeceğini tahmin edebiliyor musunuz?

    Bu gün veya her gün veya sık sık eşiniz için, aslında kendi kendine yapabileceği bir şeyler yapın. Onun için alışveriş listesi hazırlayın, yürüyüşünde eşlik edin, çayını siz ikram edin, toplantı notlarını düzenleyin, veya ertesi gün giyeceklerini siz seçin.......

    Bunların hepsini eşiniz, eviniz, mutluluğunuz, aileniz ve çocuklarınız için yapın.


#03.01.2010 00:03 0 0 0
  • Evlilik bir sanattır; ailemizdeki mutluluğumuzu sürdürebilmemizde sanatımızı nasıl icra etiğimizle yakından ilişkilidir. Hangi dallarda mı sanatımızı göstermemiz gerekli, gelin kısaca göz gezdirelim.

    Evlilik, güzel ve etkili konuşma sanatıdır. Güzel görebilme ve güzel düşünebilme becerisidir. Karşınızdakini anlayabilme (empati) ve kendinizi anlatabilme yeteneğidir. Karşınızdakinde görmek istediğiniz bütün güzellik, iyilik, olgunluk hallerini önce kendinizde gerçekleştirmeye çalışmadıkça hiçbir şey istediğiniz gibi gitmeyecektir.
    Aradığınız niteliklerde bir insan bulma gayretinden önce aranılan niteliklere sahip bir insan olmayı gaye edinmeliyiz.
    Henüz evlenmemiş olanlar, kendinizi mutlaka evlilik öncesi becerilerle donatmalısınız. Evlenmiş ve bu yolda epeyce ilerlemiş olanlar, sizi rahatsız eden ve yolunda gitmeyen bir şeyler varsa, evlilikle ilgili becerilerinizi kontrol etmeye başlamanın tam sırası.
    Hatayı karşı tarafta arama yanılgısına düşüp işleri iyice zorlaştırmayın. Sorunlar tek taraflı olarak gelişmemiş olabilir ama işe başlayacağınız nokta eşinizi düzeltmek değil, öncelikle kendinizi düzeltmektir. Evlenmeden önce taraflar genellikle birbirlerini olumlu ve güzel yönleriyle tanımaktadırlar. Bu gayet doğaldır, her iki tarafta birbirine bu yönlerini gösterme gayretindedirler ve bazen bu konuda aşırıya bile kaçılır. Ya sonra? Sonra, taraflar evlilikten sonra bambaşka insanlar mı olurlar ki ben seni tanımamışım veya seni bana yanlış tanıtmışlar atışmaları başlar?
    Her şeyden önce evliliğimiz için değerli, özlenilen, mutluluk ve huzur veren bir hedef belirlemeliyiz. Eşimize olan sevgi ve muhabbetimiz, bizim için bu hedefe ulaşırken göstereceğimiz çabada en önemli desteğimiz olacaktır. Birlikte bir ömür geçirmeyi istediğimiz insanla beraberliğimizin yürümesi için bazen tek başına muhabbet yeterli olmamaktadır. İşte böyle durumlarda şaşırıp kalmamak için muhabbetimize yön verecek ve (belki de anlamlandıracak) becerileri kazanmalıyız.
    Sadece fedakarlık mutlu ve huzurlu bireylerin oluşumu için yeterli bir gayret değildir. Belki mutluluğun oluşumu için uğraş vermek zor geldiğinden sığındığımız, sorunlara sebep olarak gösterdiğimiz bir nedenden başka bir şey değildir.
#03.01.2010 00:00 0 0 0
  • Aileler uzun düşünmeler, kararlı adımlar, salim kararlar sonucunda kurulur. Bu ailede alınacak ortak kararların ilkidir. Sayınız artmadığı sürece aynı düşünceleri paylaşmaya devam edersiniz.

    Birbirlerine sevgiyle bağlı, ortak değerelere sahip, birbirlerinin düşüncelerine saygılı çiftlerin uzlaşmadan uzak olmaları düşünülemez çünkü. Onlar ne yapar ederler, aynı noktada buluşmayı başarır, fikirlerini tokuştursalar, tartışsalar da çözüme ulaşırlar. Yıllar geçer ve mutlu çiftler mutluluklarına mutluluk katan çocuklara sahip olurlar.

    Çocuklar büyüdükçe, onların eğitimi, gelişimi, terbiyesi, sorunları, sorumlulukları da eşler arasında sorunlara neden olabilir. Eğer çiftler çocuk sahibi olmayı düşünmeden önce, çocuklarını nasıl yetiştireceklerine dair bir fikir yürütmemiş, var olan fikirlerini birbirleriyle paylaşmamış, bebek bakımı, çocuk eğitimi konularında kitaplar karıştırmamış yada bunları eşlerden biri yapmış diğeri ilgisiz kalmışsa, gelecek günlerde bebeğinize hazırlık yaparken sorunlara da hazırlık yapacaksınız demektir. Çiftler bebeğe birlikte hazırlanmalı, birlikte düşünmeli, bakımından eğitimine ortak bir tarz oluşturmalı. Aksi durum, hem çocukları hem de aile mutluluğunuzu örseliyecektir.

    Çocuk yetiştirirken bazı konularda neyin doğru neyin yanlış olduğu az çok bellidir. Ama öyle konular vardır ki doğruluğu ve yanlışlığı kişiye göre değişir. Sizin için doğru olan eşiniz için yanlış olabilir. Genellikle eşlerin geçmiş yaşantılarından getirdikleri ve örnekledikleri bu tür farklı yaklaşımlar bazen büyük sorunlara yol açabilir. Çocuğunuz da, tutarsız ebeveyn davranışlarından etkilenecektir. Bu gibi durumlarda farklı görüşlerinizi çocuğunuzun yanında tartışmayın. Eşinizi anlamaya çalışırken, onun yetiştiği aileyi ve yaşadığı çevreyi de anlamaya çalışın. Çocuğunuza ne kadar harçlık verileceği, izinler, disiplin ve kurallar konusunda tam uyumlu olmanız mümkün değildir. Fakat, beraberliğinizin ve çocuklarınızın iyiliği için daha uyumlu olmaya gayret etmelisiniz. Geçmiş yaşantınızdan getirdiğiniz görgü ve alışkanlıkları bir kenara bırakıp çocuklarınız için en iyi olanın ne olduğu konusunda uzlaşmaya çalışın.Çocuklar konusundaki herhangi bir şeyi güç mücadelesine dönüştürmeyin.

    Çocukların sorumluluğu, birlikte aldığınız kararlar doğrultusunda ikinize de ait olmalı. Çocuklarla ilgili konularda nasıl davranacağınızı önceden kararlaştırmalısınız. Bu sizin hem uyumlu davranmanızı hem de çocuklar karşısında tutarlı davranışlar sergilemenizi sağlar. Uzlaştığınız şekilde hareket etmeye özen gösterin, eşinizin güvenini sarsmayın. Sakıncalı olmayan, eşinizden gelen her teklifi bir alternatif çözüm yolu olarak görün. Çocukların eğitimi konusunda eşinizi dışarda bırakmayın. Eğer bu alanı kendi kontrol sahanız olarak görüyor, eşinize söz hakkı tanımıyorsanız eşinize haksızlık ve saygısızlık ederken, kendinize de çok fazla yükleniyorsunuz demektir. Aynı zamanda çocuk eğitimi gibi çok ciddi bir işde tek başınıza kararlar alarak büyük bir riski üstlenmiş olursunuz.

    Çocuklarınızla yalnız sizin ilgilendiğinizi düşünüyorsanız, biraz geri çekilin ve kendinize bir bakın. Bu durum sizin eşinizin çocuklarla olan ilişkisine sürekli müdehalenizden kaynaklanıyor olabilir. Onların ilişkilerini kontrol etmek ve denetlemek gibi bir hata yapmayın. Kendisine güvenilmediğini düşünen eşiniz çocuklara olan ilgisini kaybedebilir. Şayet yıkıcı bir takım tutumlar görüyorsanız bu durumu eşinizle yalnızken ve uygun bir dille konuşun. Sorumluluğu paylaşma konusunda samimi olun. Müdehaleci ve eleştirel tutumunuzla eşinizi ürkütmeyin. Eşiniz çocuklara yakınlaştığında kendinizi biraz kenara çekin, eşinize çocuk yetiştirmenin hem yükünü paylaşma hem de keyfini yaşama fırsatı tanıyın. işleriniz ne kadar yoğun olursa olsun çocuklarınızla ilgili konularda eşinizi sürekli yalnız bırakmayın.

    Çocuklarınızın gelişim süreçleriyle ilgilenin. Bu konuda eşinizden bilgi alın. Eşiniz çocuklarla daha çok vakit geçirdiği için onun size vereceği bilgileri ve tavsiyeleri önemseyin.

    -Beyler, eşinizin çocuklarla ilgilenmeniz konusundaki şikayetlerini sabırla dinleyin. İnsan yetiştirmenin herhangi bir işi yapmaktan daha önemli olduğunu, ve herhangi bir işi yapmaktan daha az yıpratıcı olmadığını unutmayın. Eşinizi bu konuda yalnız bırakmayın, çocuk yetiştirmenin hem yükünü paylaşma hem de keyfini yaşama fırsatını kaçırmayın.

#02.01.2010 23:52 0 0 0
  • İnsanlar iki çehreden oluşurlar. Birincisi kendileri, ikincisi de olmak istedikleri kişidir.

    Çekingen kişiler cesur olmayı dilerler, başarısı olanlar başarılı olmayı, düzensiz olanlar düzenli olmayı, takdir görmeyenler takdir görmeyi, sevilmeyenle de sevilmeyi isterler.

    Eşlerin birbirlerine karşı tutumu bundan farklı olmalıdır. Yani bir hanım, kendi düzensizliğinden şikayetçi olabilir ve değiştirmeye çalışabilir ama, eşinin düzen anlayışını değiştirmeye kalkışmamalıdır. Aynı şekilde bir bey, prensiplerine uymada gevşeklik göstermekten şikayeçi olabilir ve daha katı yollar deneyebilir ama, eşinin kendi prensipleri olmasında da saygı duymayı bilmelidir.

    Hülasa, eşlerin görevi, diğer insanlarla kıyas etmeksizin, birbirlerinin, olmak istedikleri insan olmasına yardımcı olmaktır. Bu da tasdik etmekle, desteklemekle, teşvik etmekle, övgüyle olur.

    Eğer her kusura, abartarak bir de siz ekleme yapıyorsanız, eşiniz sizin olmasını istediğiniz kişilikle kendi istediği arasında kala kalacaktır. Dünyada eşi tarafından övgü ve takdir görmeye karşı koyabilecek bir kişi bile yoktur. Eğer biriyle evlenmiş iseniz, dünyada fikirlerine en çok değer verdiğiniz, en çok takdir ettiğiniz, en çok etkilendiğiniz, en çok benzemek istediğiniz kişi eşinizdir demektir. Ya da öyle olmalı, yani en çok eşinizin düşüncesine ehemmiyet vermeli, en çok onun sözüne değer vermeli, en çok onu takdir etmeli, en çok onu beğenmelisiniz. Bu en çok değer verdiğiniz kişinin dilinden dökülecek " olağan üstüsün, seninle gurur duyuyorum, seninle evli olduğum için çok mutluyum" sözlerinin sizi ne kadar etkileyeceğinizi bir düşünün. Büyük bir enerjiyle dolarsınız. Bu sözleri hanımından işiten bir bey, uçan kuşu yakalayacak kadar çevik, hanım ise her sıkıntıyı göze alabilecek kadar sabırlı olacaktır.

    Maalesef, var güçleriyle, eşlerini olmadıkları kalıplara sıkıştırmaya çalışan kişilerin evlilikleri de, içine sığamayacakları kadar daralır, öyle ki kimse nefes alabilecek yer bulamaz. Dünyaya gelirken hepimiz, kendi şahsiyetimizi de yanımızda getiriyoruz. Evlendiğimiz yaşa gelemden çok daha önce yani 4-5 yaşlarında karakterimiz olgunlaşıyor. Alışkanlıklarımızı ise ergenlik dönemi boyunca ediniyoruz. Evlenme çağına gelindiğinde ise artık tam anlamıyla kemikleşmiş karakterlere sahibiz demektir. Bu denli sert bir yapıya müdahale, ancak ondan daha sert davranışlarla, ezip kırarak yapılabilir. Eşlerin birbirlerini beğenmeyerek, değiştirmeye çalışmaları da işte böyle bir tesire neden olur. Beyleri değiştirmeye çalışan hanımlar, kısa bir süre sonra eşlerinin kendilerinden uzaklaştığını yada başarısızlıkların ardı arkasının kesilmediğini göreceklerdir. Hanımlarını değiştirmeye çalışan beyler ise ya saldırgan,kavgacı bir eşe yada kişiliğinden uzaklaşmış, kendisi gibi olmaktan vaz geçmiş, bir başkasına benzemeye çalışan silik ev arkadaşlarına sahip olacaktır.

    Hiç bir hanım evinden uzaklaşan bir eşe sahip olmak istemeyecektir. Hiç bir bey de yaratılırken kuşandığı haklardan eşini vaz geçmek zorunda bırakarak, çocuklarının eksik eğitilmesine razı olmayacaktır. En önemlisi insana saygı ve merhamet ilkesinden yola çıkarak, en aziz varlığı olan eşlerinin haklarını ihlal etmek istemeyecektir. Eşler birbirlerinin yaşam haklarına, kişiliklerine, tercihlerine, düşüncelerine, önceliklerine, ideallerine, duygularına, farklılıklarına, zevklerine, özelliklerine, kendilerine duyulmasını istediklerinden çok daha yüksek bir oranda saygı duymalı. Eşimizden göreceğimiz saygının, aile içinde elde edeceğimiz saygınlığın temelinde bu vardır. Halkını sömüren ve haklarını çiğneyen diktatörleri ne onlar yaşarken ne de dünyadan yıkılıp gittikten sonra kimse sevip takdir etmemiştir.

    Unutulmamalı bir insan itilip kakılarak değil, ancak teşvik edilerek ilerleyebilir. Övülmek, takdir edilmek insanların gerçek kıymetini ortaya çıkaran yöntemlerdir. Bunları uyguladığımızda elimizle yontup şekillendirmeye çalıştığımız bir eşe değil de mutluluğu paylaştığımız, kendisinin olmak istediği kişiliğe sahip, onurlu bir eşe sahip oluruz.

#02.01.2010 23:50 0 0 0
  • Konu: Eş Seçimi
    Hayatımızın önderi Hz. Peygamberimiz, "Evlenirken eşini seçmede çok dikkatli olun. Denginizle evlenin. Çocuklarınızı da dengiyle evlendirin. Çünkü huy ve karakter soya çeker" buyuruyor. Rivayet edilen hadisler bu kadarla kalmıyor, bir diğerinde "Hayrı ve iyiliği güzel yüzlülerin yanında arayın" buyuruyor. Demek ki eş seçiminde, kesinleştirimiş ve sınırlanmış pencerelerden bakmak, yalnızca güzellik, yalnızca asalet, zenginlik, unsurlarından birini öne plana çıkarmak yeterli olmuyor. Dini hassasiyetlere sahip, aynı zamanda kişiliği gelişmiş kimselerin tercih edilmesi, ömür boyu sürebilecek mutlulukların kapısını aralıyor. Kişiliğini bulamamış gençlerin hayati manaları kavramasını beklemek muhal olur. Aynı kişilerden hayat düsturları olacak dini bilgileri, kalıcı ve ebedi sevgiyi, önderlerine sıkı sıkıya bağlılığı da beklemek manasız olur. Zira ehemmiyetini kavrayamadıkları düsturlara riayet etmelerini ve bunun uzun süreli olmasını istemek bir hayalden öteye geçemez. Kişisel bağımsızlığını elde edememiş, kendisi ve kendi hayatı hakkında karar verme yetkisi elinden alınmış gençlerin zorlandıkları evliliklerde intihar ve ihanet olayları yaygın olarak yaşanır. Bu durumda, ailelerin uygun görmesi sonucu, gençlerin rızası alınmadan, kurulan zoraki yuvalar, kurulduğu kadar hızla yıkılır. Bu ailevi "uygun görme", hayırlı nesillerin yetişmesi için atılmış bir adım olarak görülse de, birbirlerine sevgi ve sadakatla bağlanmayı daha en başında bir kenara itmiş olan çiftlerin, sağlıklı nesiller yetiştirmeyi de başaramayacakları kesin gibidir. Uyumsuz evliliklerde, bırakınız sağlıklı çocuklar yetiştirmeyi, sağlıklı kişler bile sağlam kalamaz. Bizzat kendileri bir süre sonra, ailelerine, anne-babalarına rahatsızlık veren, çevrelerine huzursuzluk dağıtan bireylere dönüşürler. Bu durumda evliliğin bu hale gelmemesi, aynı zamnada da gençlerin deneyimsizliklerinin, duygusal kararlarının, sorunlara, sorunlu evliliklere, sorunlu evliliklerden neş'et edecek, toplumu zora sokacak, her tavrı geçimsiz, her davranışı problem çocukların yetişmesini önlemek için, ebeveynlerin tecrübesi ve sağduyusuyla, gençlerin hassasiyeti ve duyguları el ele verip mutlu yuvaların temeli atılmalıdır. Peki mutluluğu hedeflemiş, yalnızca kendilerini değil yetiştirecekleri çocuklarla etkileyecekleri, yön verecekleri geleceği de düşünen gençler, evlenecekleri kişilerde ne tür özellikler aramalıdır. Öncelikle dikkat edilecek husus her iki tarafın da iyi ailelerden gelmesidir. Aksi halde zaman içinde orataya çıkabilecek sorunlar olacaktır. Kültürel gelişimini tamamlamış olmalı ve sizinle aynı ortak paydada birleşecek estetik görüşleri olmalı. Toplumda aldığı görevleri hakkıyla yerine getirecek yeterlilikte olmalı. Her kişi eşinde kendi güzellik değerlerine yakın nitelikler bulabilmeli. Doğru, mühim olan ahlak güzelliğidir, ancak eşlerin birbirlerini fiziksel açıdan da beğenmeleri evliliklerini güçlendirecektir. Özellikle hanımın serveti ve sosyal konumu eşininkinden daha yüksek olmamalı. Her iki tarafın evleneceği kişiyi mutlu edecek kuralları, yaşama sanatını, sorun giderme ve çözme becerilerini elde etmiş olmalı. İnançlara ve aile hukukuna saygılı davranacak melekeleri kazanmalı. Kendi inançlarına uygun yaşamalı, sizin değerlerinize de saygı duymalı. Bu görüşü yanlızca dini kavramlarla sınırlı tutmayınız, çeşitli değer yargıları, beğeniler ve idealleri de dail ediniz. Evliliğe hazırlanan çiftler, anneliğin babalığın ne olduğunu bilmeli. Yeni yeşerecek nesillerin kendi ellerinde olduğunu bilmeli. Evini, yuvasını sevme kabiliyetine sahip ve onu korumak-kolllamak için elinden ne geliyorsa yapmaya hazır olmalı. Özellikle beylerin bir ev geçindirecek kadar maddi imkanları oluşmuş olmalı. Hanımların da maddi sorunlarla karşılaşınca sabredecek gücü olmalı. Unutulmamalı ki en hayırlı zevce yükü en hafif olandır. Evlenecek kişiler birbirlerinin çeverelerini, sosyla ilişkilerini tanımalı, kavramalı, buna göre bir yön belirlemeli. Kendi istekleri doğrultusunda değişiklik yapılmasında ısrarcı olmamalı. Evleneceği kişiye bir ömür birlikte yaşayacağı güvenini vermeli, itimadını kazanmalı. Sevgi ilk şart, saygı ise kalıcı şart olarak benimsenmeli. Saygıyı kazanamamış bir evlilik de yıpranacak şeylerin başında sevgi gelir. O da gittikten sonra geride pek fazla bir şey kalmaz.

#02.01.2010 23:46 0 0 0
  • Gençtim, gözü kara biriydim. Deli dolu, hırçın, dünyayı yakabilecek kadar çılgındım.

    Hayatımın baharıydı. Kendi yolumu bulmam adına, bir seçim yapmam için ailem tarafından önüme seçenekler sunulmuştu. Ya gitmeli, ya kalmalıydım. Yani kısacası adam olmalıydım. Fakat, deli dolu ben'e ağırdı bu sunulan seçenekler. Birinden birini tercih etmeliydim. Bu sefer kesin ve net olmalıydı. Bana sunulan şartlar eğer çılgınca, avare bir biçimde yaşamaya devam edersem kısıtlanacaktı.

    Alışmıştım avare gibi dolaşmaya, çılgınlıklar yapmaya. Bir anda alışkanlıklarımı atmak, bir kenara koyup yok saymak ağır gelecekti. Belki bocalayacaktım, sıfırdan başlamak canımı çok acıtacaktı. Ama, tercih yapmalıydım. Durum iyice kötüleşmeye, ailemle aram bozulmaya başlamıştı.

    Bende, ailemin bana sunduğu iki seçenekten kalbime en yakın olanını tercih ettim. Artık gidiyordum. Eğer burada kalır ve bütün huylarımı bırakırsam, yaşadığım yerdeki bütün olaylarla karşılaşıp, her gün yenilecektim. Bu yüzden gitmeyi tercih ettim. Hiç olmazsa bütün yaşadıklarımı, tanıdık tanımadık geride ne varsa bırakıp yeni bir hayata kucak açacaktım. Bana geçmişimi hatırlatan, arada bir geçmişimle, yaşadığım olaylarla yüzleştiren kişilerle karşılaşmayacaktım. Bu durum bana her ne kadar ağır gelse de.

    Babam çoktan kalacağım yatılı okulu ayarlamıştı. Canada Quebec'e doğru yola çıktım. Dizginlerim artık anne ve babamın elinde değildi. Burada yaşayacaklarımdan bir haberleri olmayacaktı. Belki maddi olarak onlara yine bağlıydım; ama, manevi desteklerini kimi zaman ensemde hissedecek, kimi zamanda ben yokmuşçasına davranacaklardı.

    Yatılı okulla karşılaştığım an anladım ki, söz verdiğim sözden dönecektim. Okulun etrafı bir insanın boyunu geçen duvarlar ve demir parmaklıklarla kalplıydı. Yatılı okulla karşılaştığım an boğuluyorum sandım. Belli bir yere sabit kalamıyordum. Bu manzarayla karşılaşınca, ilk anda özgürlüğümü kaybettim.

    Durağan, standart yaşamlar benim için yaratılmamıştı. Ya da ben bu yaşamlar için yaratılmamıştım. Kendimi bir kafeste başkaları tarafından beslenen ve başkaları için yaşatılmaya çalışılan bir kuş gibi kafese tıkılmış hissettim. Bu durumdan bir an önce soyutlamalıydım kendimi. Kanatlarımı çıkarmalı, yeniden açarak özgürce çılgınlıklar yapmalıydım.

    Yıllar karmaşık duygularla, yoğun baskı altında böylece geçti. Okulumla ve orada edindiğim arkadaşlarımla yıldızım hiç barışmadı. Annemlerle bir dargın, bir barışık tam beş sene geçirdim. Akılları sıra beni cezalandırmak istediler. Yani adam etmek istediler. Bir türlü onların istediği adam olamıyordum. Fakat, her seferinde, benden ellerini geri çekişlerinde yalpaladım. Ama, öyle bir yapım vardı ki, inatçı ve hırslıydım. İçimdeki benle çok savaş verdim. Bazen uslu çalışkan bir çocuk, bazen de dünyayı yerinden oynatıyordum. Ne kadar durdurmak, frenlemek istesem de kendimi, ailemin istediği ve beklediği adam olamıyordum.

    Beş sene sonra yatılı okuldan ayrılma vaktim gelmişti. İyi bir dereceyle mezun olamıyordum ama, aileme götürebileceğim bir diplomam vardı elimde. İki sene önce Quebec Riveal parkında bir gece buralardan gitmek istediğim ve duygularımın tavana vurduğu, darmadağın olduğum sıralarda François ile tanışmıştım.

    Alkol, o gece benim tek dostumdu. Fakat, o geceden sonra François benim tek dostum oluverdi. François Riveal parkı yakınlarında eski, ahşap bir dükkanda tahtadan süs eşyaları, oyuncaklar, küçük küçük maketten kanada tarzı evler yapıp satılan bir dükkan işletiyordu.

    François ile tanıştığım o gece kendime olan nefretimin son damlasıydı. Kendimden nefret etmeye başlamıştım. Bir adım ilerleyemiyor, sabit bir yerde yaşam süremiyordum. Zamanla bunun acısını içimde, olgunlaşmaya başladıkça anladım. Ailemden başka tutunacak ne bir dalım, ne bir mesleğim, ne arkadaşlarım ne de kendim kalmıştım.

    Fakat, François bana öyle bir hayat dersi vermişti ki, ancak bunu okulu bitirip buralardan gitme vaktim geldiğinde anlayabilmiştim. O gece alkolü fazla aldığım için bu konuyu fazla idrak edememiştim. Zaman zaman François'e her uğradığımda anlatıyordu başından geçenleri. Deli dolu ruhum serseri rüzgarlara kapılıp hoyratça esiyor, bir türlü yolunu bulamıyordu. Belki de bulmak istemiyordu. Ta ki, ayrılık vakti gelip çatana kadar.

    İki yıl önce bir gece yarısı bankta usulca yanıma gelip aniden oturuvermişti. İçkinin vermiş olduğu etkiden olsa gerek ağlıyordum. Kısa bir tanışma faslından sonra başladı, onu derinden etkileyen hayat hikayesini anlatmaya.

    18 yaşındayken evden ayrılmak ve özgür olmak istediğinle başlamıştı ilk cümlesine. Babasıyla kavga ederek ayrılmıştı evden. O gün bugündür de bir daha geri dönemediğini, umut yolculuğunda aradığı umudu istediği ölçüde bulamadığını, başladığı bu yolculukta yolda yaya kaldığını anlatmıştı. Yaşadığı yerin ona dar geldiğini, hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini düşündüğü için ucu görünmeyen bir maceraya atılmıştı. Ama bu ne yazık ki, aradığını bulamamakla son bulmuştu.

    Bunları anlatışının üzerinden defalarca buluştum onunla. Her çılgınlık yapmaya, yeni bir maceraya atılmak istediğim anda bana doğru dönerek ilk cümlesi " Bu sefer olmaz. Yetmedi mi?" oluyordu.

    Sonra, bir kez daha umutlarının kanadının kırılmasına izin verme. Acı çektikçe güçlendim, yalnız oldukça özgür olduğunu sanıyor, yanılan yine sen oluyorsun ve acıya kendini alıştırıyorsun. Oysaki, kendine bir yol çizip belirlediğin bir hedefe doğru ilerlemen, çalkantılı ruh halinden kurtulmana en büyük sebep olacak. Bir karar ver artık. Ya dikenli yolları seç, sürekli olarak yaraların kanasın, ya da dikensiz yollarda, daima mutluluğu ve başarıyı yakalayasın. Ne dersin?

    François annemle, babamın beş yıl önce bana sunduğu iki seçeneğe benzer seçenekler sunmuştu önüme. Kendimi değiştirmek adına başladığım bu değişim yolculuğunda, değişmeyen sanırsam bana sunulan seçeneklerdi. Buraya gelmeden önce karşılaştığım seçeneklerle, buradan ayrılmak üzereyken de karşılaşmıştım. Bir tuhaflık vardı bu durumda. Sonunda anladım ki, insan nereye giderse gitsin, aradığı mutluluğu bir türlü bulamıyor. Esas mutluluğun olduğun yerde çabalamakla olacağına karar verdim.

    Şimdi en yakın dostum François'in yanında çalışıyorum. Gün geçtikçe olgunlaşıyor ve yeni iş imkanları yaratmayı hedefliyorum. Artık bir hedefin var. Ama, zaman kapalı bir kutu gibidir. Neleri getireceği belli olmaz. Şimdilik buralarda, François'in yanında hayat mücadelesine devam etmeye karar verdim.

    Yazan : Melodi AKÇAY

#02.01.2010 23:29 0 0 0
  • Umut yollarımın tükenmeye başladığı bir anda rastladım Rebecca'ya. O zamana kadar bütün çıkmaz yollar sanki beni buluyordu. Sersefil, perişan bir halde, çıkmaz yollarda karanlık duygularda boğuluyordum. Neye el attıysam hep yarım kalıyordu. Nerdeyse bu koskoca şehirde kaybolmak üzereydim.

    Rebecca'ya rastladığım gün bir mucizeydi. Artık yolun sonuna geldiğimi düşündüğüm bir anda, inanmadığım mucizeler gerçekleşmeye başlamıştı. Evet, Rebecca benim için bir mucizeydi. Mucizelerin gerçekliğine Rebecca ile inanmıştım.

    Üç sene olmuştu köyümü terk edeli. Binbir ümitle bu şehre gelmiştim. Elbet bana da yer vardı. Umutlarımı bu şehirde gerçekleştirecektim. Ama, umduğum gibi olmadı. Temelsiz bina yıkılırmış. O yüzden girdiğim hiçbir işte başarılı olamadım. Okumamıştım, bir mesleğimde yoktu. Hayatım boyunca arka sıradakilerden biri olmuştum. Bu şehirde bu kötü kaderimi yenip, bulduğum işleri de fırsat bilip değerlendirmeye çalıştım. Yani, kendi kendimin umut taciri oldum. Artık binbir ümitle arkamda ezip geçtiğim insanların yüzlerine bakamayacağım için geride dönemiyordum.

    Temmuz ayıydı. Bir öğleden sonra iş aramak için yola çıkmıştım. Biliyordum, yine elim boş dönecek ve hüsrana yine arkadaşlık edecektim. Cebimde ancak geriye dönebilecek ve bir simit alabilecek kadar param vardı. Su içmeye dahi tek metelik kalmamıştı. Karnım iyice acıkmış sıcaktan ve susuzluktan neredeyse bayılacaktım. Son bir kez Galata etrafında dolaşırken bir sokakta "Rebecca'nın Yeri" yazılı bir lokanta ile karşılaştım. Camında bulaşıkçı aranıyor ilanı yazıyordu. Ayağıma gelen bir fırsat diye düşündüm. Hem lokantaydı da. Yıkadığım bulaşıklar karşısında belki karnımı da doyurabilirdim.

    Bu düşünceyle içeri girdim. Kapıyı açtığımda bir çıngırak sesi ile irkildim. Karşımda 35- 40 yaşlarında bir bayan duruyordu.

    - Hoş geldiniz. Buyurun. Hemen bir masaya oturun efendin. Deyiverdi. Aksanı dikkatimi çekmişti. Sonra beni neden masaya buyur edivermişti onu anlamaya çalıştım. O, bir anda yemeklerin bulunduğu alana doğru yöneldi. Ve, bana hangi yemeği istersiniz diye sordu.

    - Hayır efendim. Camınızda asılı bulaşıkçı aranıyor ilanı için geldim dediğim anda, önce yemeğinizi yiyin sonra konuşuruz dedi.

    Hep gülüyordu. Gülümsemesi dikkatimi çekmişti. O kadar güzel gülüyordu, bu gülüş karşısında etkilendim. Alnına düşen siyah perçemini eliyle kulağının arkasına koyunca alnında bir leke, bir ben olduğunu fark ettim. Bu leke ona çok yakışmıştı. Telaşlı bir yapısı vardı. Lokanta çok kalabalık, neredeyse oturacak boş bir masa dahi yoktu.

    Bulduğum boş bir masaya oturdum. O, oturduğum masaya yanında çalışan birkaç kızla birlikte yemekler getirdi. Çekiniyordum. Eğer beni işe kabul etmez ve bu yemeklerin karşılığını ödeyemezsem diye. Bu yüzden karnım aç olduğu halde rahatça yiyemiyordum. Müşterileriyle ilgileniyor, onları memnun etmesini çok iyi biliyordu. Boş olduğu bir anda karşıma geçip oturdu.

    Merhaba! ismim Rebecca. Bu lokantayı işletiyorum. Müşterilerim hep yoksul ve aç insanlar. Birde öğrenciler. Ah! Pardon onları nasıl unuttum. Birde sokakta yaşayan hayvanlar. Yani anlayacağın burası kişisel bir hayır kurumu, aşevi gibi bir şey. Hiçbir karşılık beklemeden insanlara yardım etmeyi seviyorum. Yoksul insanların evlerine yemekler gönderebiliyorum. Evet! Sende bana diğer dostlarım gibi yardımcı olursan sevinirim demişti.

    Rebecca, nereden geldiğini bilmediğini ve sadece ismini öğrendiği bu genci hiç sorgulamadan işe almıştı. Kader yollarımızı o noktada kesiştirmişti. Benimle konuşurken gözlerimin içerisine bakıyor ve gözlerinin içerisinde farklı bir dünya görüyordum. Bu dünya ki, mutluluğun ve aşkın kapısı olacak. Bu kapıyı çalan ben, açan ise o olacaktı.

    Rebecca'yı ilk gördüğüm anda vurulmuştum. Bu hayırsever yürek altında ezileceğimi hissediyordum. Ama öyle olmadı. Rebecca bütün yalnız ve çaresiz yürekleri sarıp sarmaladığı gibi, beni de sarmaladı.

    İşe alındığım günden itibaren bir hafta geçti aradan. Bir hafta boyunca kaybolacağımı sandığım bu koskoca şehirde, gideceğim yolları artık biliyordum. Rebecca öyle bir olgundu ki, aramızda çok fazla yaş farkı olmamasına rağmen bir anne, bir baba şevkati ve korumacılığı ile insanları kucaklıyordu. Hele de hayvanları. Onlar için özel yemekler yapar, müşterilerinden kalan yemekleri onlarla paylaşırdı. Gerçi pek yemek kalmazdı. Ama, kedileri ve köpekleri onun etrafında toplanmaya başladıkları an bir sevgi bahçesine dönerdi etrafı.

    Bir sarı kedisi vardı. İsmi Yavrus'tu. Rebecca nereye giderse yavrus'ta onun peşinden giderdi. Ayrılmaz bir ikiliydiler onlar. Yavrus çokta usluydu. Rebecca'nın bakışlarından ne dediğini anlar ve onun için özel yapmış olduğu köşesine hemen çekilirdi.

    Lokantadan eve gitmek üzere ayrıldığım her gece önce Allah'a , sonra Rebecca'ya şükrediyordum. Onun yanında yeni bir hayata temel atmıştım. Ve bu sefer temelim Rebecca sayesinde sağlam olacaktı. Birçok dost ve arkadaş edinmiştim orada. Her gelen müşteri yemeğin sonunda Rebecca'ya yürekten sevgilerini, saygılarını sunuyorlardı. Rebecca dualarla yaşıyordu.

    Günler geçiyor, aylara karışıyordu. Artık onu başka bir türlü sevmeye, ona aşık olmaya başlamıştım. Korkuyordum. Bu düşüncemi, hislerimi ona belli edeceğimden. Yanılıpta boş bir anımda söyleyeceğimden. Bir sabah vakti yemekleri hazırlayanlarla birlikte işe bende geldim. Rebecca dışarıya çıkmıştı. Oysa her sabah, herkesten önce o burada olurdu. Merak etmiştim. Çalışanlara sorunca anne ve babasının mezarını ziyarete gittiğini söylediler.

    Rebecca gözleri şişmiş bir halde çıkageldi. Ağladığı belliydi. Yanına yaklaşıp hoş geldin dediğimde elimden tutup boş bir masaya birlikte oturduk. Yarım kalan bir şeyler vardı. Gözpınarlarında gözyaşları akmayı bekliyordu. Benim gözlerimin içerisine bakarak gözyaşları içinde anlatmaya başladı.

    Anne ve babası ölmeden önce lüks bir yaşam içerisinde hayat sürmüş, zengin bir ailenin tek çocuğu olduğundan bahsediyordu. Onları kaybedince ortada yapayalnız kaldığını ve bu lüks yaşamın ona bundan sonra istediği mutluluğu sunmadığını, bu yüzden ailesinden kalan mirasla hem yalnızlığını giderebilecek, hem de yoksul, muhtaç insanlara yardımda bulunabileceği bir dükkan açmak istemiş olduğundan bahsetti. Cümlelerine devam ederken biliyor musun? Bugün kendimi yalnız hissetim. O yüzden anne ve babamın mezarına onları ziyarete gittim. Oysa bu işe başladığımdan beridir kendimi pek yalnız hissetmedim. Dostlarım vardı, sizler vardınız. Ama, bugün öyle ters günlerimden biri geldi, beni buldu dedi.

    Sonra çatlamış bir bardağı bütünüyle kırar gibi, ağlamaklı halinden bir anda vazgeçti ve eski neşesine geri döndü. O an ağlamaklı gözlerle dolu yüreğine dokunmak istedim. Ama dokunamıyordum. Karşımda duran ve gözlerimin içerisine inci taneleriyle bakan bu esmer kadın, bir kez daha beni kendine hayran bırakıverdi. Dokunursam bu büyü bozulur diye korkuyordum. Onu, bana ve benim gibilere davrandığı gibi karşılıksız seviyordum.

    Rebecca hiçbir karşılık beklemeden koşulsuzca beni kabul etmişti. Ben aşkımın karşılığını ondan nasıl isteyebilir ve bekleyebilirdim ki? Günlerce bu ağır duygular altında ezik yaşadı yüreğim. İçimde bir deli çağlayan gibi akıyordu duygularım. Ucu görünmüyordu bu çağlayanın. Duygu seli içerisinde boğuluyordum. Aslında ondan gelecek bir ışık, koskoca bir denizin ortasındaki bu adamı, bir deniz feneri gibi aydınlatacaktı.

    Fakat, o ise bana dostum diyordu. Dostluğuna, ona karşı olan tarifi imkansız duygularımla nasıl ihanet edebilirdim ki? Bu düşünceler içerisinde savrulup giderken Rebecca bir anda artık yanıma yaklaşmaz olmaya başlamıştı. Gözlerimim içine bakmıyor, onları benden kaçırıyordu. Onun beni bu apansız terk edişi canımı acıtıyordu. Yanımdaydı ama, sanki benden çok uzaklardaydı.

    Benimle olan konuşmalarında sözleri artık kesin ve netti. Uzun cümleler ve sevgi gösterileri, artık dostluğumuzda yoktu. Nedenini merak ediyordum. Acaba farkında olmadan onu kırmış, incitmiş miydim? Diye düşündüm günlerce. Sanki artık beni istemiyor gibiydi. Bu apansız ve nedensiz davranışlar karşısında buradan ayrılma vaktim geldiğini anladım. Güvenle başladığım bir binanın daha temeli yıkılmak üzereydi. Bunu da başaramamıştım. Benim için Rebecca'ya duyduğum aşk, belki bu binanın temelini yıkıyordu. Ya onun için? Bilemiyordum. Bu sorgulamalarla ona veda etmek üzere lokantaya gittiğim bir gün Rebecca orada yoktu.

    Lokantadan içeriye girdiğim anda çalışanlardan biri bana pembe bir zarf verdi. Rebecca bana verilmesini söylemişti. Korkuyordum. Şaşırmıştım. Zarfı açmaya başladığım anda ellerim titriyor, kalbim hızla çarpıyordu. Bu seferki kalp çarpıntım aşktan dolayı değil, belirsizliklerle dolu endişemden kaynaklanıyordu. Ellerim titreye titreye zarfı açtım. Okumaya başladığımda, uzunca bir zamandır beklenen ve umut edilen duygularımın karşılığıyla bulmuştum kendimi. İçimdeki karşılıksız aşk gerçeğe dönüşmüş ve ben bu aşkı bilmeden günlerce korkarak yaşamıştım.

    Hemen Rebecca'yı bulmalıyım diye düşündüm. Çalışanlara nerede olduğunu sorunca sahilde, deniz kenarında seni bekliyor cevabını aldım. Yüreğimdeki kuş kafesinde esir olduğu yerden çıkıverdi. Ayaklarım vuslata ulaşmak istemezcesine geri geri gidiyor, zaman hep önüme geçiyordu sanki. Ayaklarımla ve zamanla girdiğim bu savaşı sonunda kazandım.

    Deniz kenarında oturmuş beni bekliyordu. Sakin olmalıyım diye düşündüm. Bu büyü bozulmamalıydı. Göz göze geldiğimizde gözlerinin içi yıldızlar gibi parlıyordu. Suskun, suskun bakıştık. Gözlerimiz her şeyi anlatıyordu.

    Konuşmasına hakkım yoktu. Girdiğim bu hayır işinden dolayı, korkuyordum dostlarımı kaybedeceğimden. Hayatım artık onlar olmuştu. Bu yüzden senden uzaklaştım. Benim için, ben denen bir şey kalmamıştı içimde. Sen benim için bir lükstün. Ta ki! bir gün göz göze geldiğimiz ana kadar. Karşı koymak imkansızdı. Biliyordum seninde beni sevdiğini. İkimizde her ne kadar belli etmemeye çalışsak ta, beden dilimiz ve gözlerimiz her şeyi anlatıyor, birbir duygularımızı ortaya döküyordu.
    Şimdi bir zamanlar terk ettiğim beni seninle tekrar geri kazandım. Sen cesaret edemedin ama, ben unuttuğum bu duyguyu bana hatırlatan ve yaşatan adama karşı karşılıksız kalamayacaktım demişti.

    Şimdi Rebecca ile evliyim. Alnındaki lekesi aşkımızın ve onun özel biri olduğunun müjdesiydi. Rebecca'ın Yerinde başladığım bu aşk düğümü, Rebecca'nın yerinde devam edecekti.

    Yazan : Melodi AKÇAY

#02.01.2010 23:27 0 0 0