1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • Biliyorsunuz aile, anne, baba ve evlenmemiş çocuklardan meydana gelen en küçük insan topluluğudur. Evlenen çocuklar, yeni bir aile kurmak için aileden ayrılırlar, fakat aileden kopmazlar. Böylece aileler, bir zincirin halkaları gibi birbirine ulanır, birbirine güç ve destek olan sosyal bir doku meydana gelir. Aile, milletin temelini oluşturur. Tıpkı bir binanın temeli gibi... Ya da biyolojik bir bünyedeki hücre gibi.. Binanın veya bedenin sağlamlığı temelin sağlamlığı veya hücrenin sağlıklı olmasıyla gerçekleşir. Dolayısıyla sağlam, güçlü, sağlıklı ve huzurlu bir toplum ancak sağlıklı bir yapıya sahip ailelerden oluşur. Bunun için ailelerin yozlaşması bir toplum için büyük bir yıkım ve büyük bir felakettir. Ailenin temeli evliliğe dayanır. Dinimiz evlenmeye önem verip teşvik ederken boşanmayı asla hoş görmediğini bildirmiştir. Aile sadece fıtrî olan, fizikî bir ihtiyaçtan dolayı kurulan bir müessese olmadığı gibi, hayatın maddî ihtiyaçlarını birlikte karşılamak için oluşturulan bir şirket de değildir. Aile, Allah'ın emri, Peygamberin kavli ile kurulan nesebi sahih nesillerle, toplumun huzurunu gerçekleştiren kutsal bir müessesedir. İste evlilik bu niyetle baslar ve ömür boyu devam ettirilecek bir anlayış üzere korunur. Bunun için, evlilik müessesesinin korunmasında bu olayı gerçekleştiren eşlere önemli görevler düşmektedir değerli dinleyiciler Biliyorsunuz evliliğinizle hayatınızda yeni bir dönemi başlattınız. Bu dönem kutsal aile yuvasına geçiş dönemidir. Bu dönem içinde birbirinize karşı göstereceğiniz her güzel hareket sizlere Allah katında mükafatlar kazandıracaktır. Zira karı kocanın birbirine bir bardak su vermesi, hizmetinde bulunması, hatta içten bakması bile hayırlara vesile olan bir ibadettir. Ayrıca sizlerin huzurlu olması, toplumun huzurunu gerçekleştirecek önemli bir olaydır. Sizlerin şimdiki durumu, sakin bir denizde kayıkla yolculuğa çıkan iki kişiye benzer. Belki sonraları başkalarını da yani çocuklarınızı da bu kayığa alacaksınız. Dikkat ediniz, yolculuğunuz aynı şartlarda , aynı şekilde geçmeyebilir. Devam eden zaman içinde bazen rüzgar, bazen bora, bazen fırtına çıkar... Kar, tipi basar... Denizin sakinliği bozulur... İçerden, dışardan tazyikler olur... Kayık sallanır... Sarsıntı geçirir... Böylesi günler için de kendinizi hazırlayacaksınız. Evlilik akdi ile bu tür güçlüklere birlikte göğüs germeye söz verdiğinizi unutmayınız. Sizin göreviniz hayatın her türlü hadiselerine karşı dayanışmanızı devam ettirmenizdir. Sorumlusu olduğunuz kayığı dalgaların kucağına bırakıp, suların insafsız derinliklerine terk etmek değil, bilakis kurtuluş sahiline çıkarmaktır.
#02.01.2010 22:35 0 0 0
  • Şunu unutmayınız ki, sağlam bir aile, şu dört ayak üzerinde kurulan kutsal bir müessesedir. Bunlar: 1-Sevgi, 2-Güven, 3-Fedakarlık, 4- Hoşgörüdür. Bunlardan bir tanesinin sarsılması, aile sarsıntısına yol açar. Bunun için birbirinizi Allah rızası için (O'nun rızasını kazanma ümidi ile) seviniz, birbirinize güveniniz Birbirinizin kusurunu araştırmayınız. Sonra aranızdaki sevgi ve saygıyı sarsarsınız. Resulullah "Koca zevcesini su-i zanna mevzu ederek ona baskı yapmasın, hanımını gizli teftiş etmesin" buyuruyor Sırlarınızı başkalarına açmayın. İkiniz arasında kalması gereken sırlarınız olacaktır. Onları başkalarına açarak birbirinizi güç ve gülünç duruma düşürmeyiniz. Unutmayınız ki sırlar sizde kaldığı sürece siz onlara hakimsiniz, başkalarına da söylenince artık siz sırrınızın esiri olursunuz Hiç bir vazife aile vazifesinden Önce olamaz. Züht, takva, nafile ibadet gibi gerekçelerle bile ailede karşılıklı karı-koca görevleri ihmal edilemez. Malınızı kazanırken olduğu gibi, harcarken de ailenizi düşünmek zorundasınız. Hastalığı sırasında kendisine geçmiş olsun ziyaretine giden peygamberimize malını Allah yolunda tasadduk ettiğini söyleyen Sad. b. Ebi Vakkas'a "İyalini zengin bırakman, başkasına muhtaç bırakmandan daha hayırlıdır" buyurmuşlardır. Bazı özel programlarla birbirinizin gönlünü hoşnut ediniz. Başkalarının dikkatini çekmemek ve aile mahremiyetine gölge düşürmemek için, şakalaşınız, eğlenceler tertip ediniz. Birbirinizi ruhen desteklemek üzere birbirinizden hoşnut olduğunuzu yakın akrabalarınıza, anne-babanıza anlatınız. Bu aranızdaki güven ve sevgiyi artırır. Fakat birbirinizin özelliğini başkalarına anlatmayınız. Yani bir kadın kocasının özelliğini başka kadınlara, bir erkek de karısının özelliğini başka erkeklere anlatmaya kalkışmasın. Bunda herhangi bir fayda da yoktur değerli dinleyiciler Evinize geldiğinizde birbirinizi tatlı dil, güler yüzle karşılayınız. Bu davranış sizin kendi sıkıntılarınızı da giderir. Geç vakitlere kadar dışarıda kalmayınız. Şüphelere meydan vermeyiniz. Birbirinizi kıskandırma denemelerine kalkışmayınız. Telafisi güç sıkıntılara yol açarsınız. Birbirinizden gizli hiçbir şeyiniz olmasın. Şüphelere yol açarsınız. Her konuda birbirinizle istişare ediniz. Böylece, sonucunda da sorumluluğunu birlikte paylaşmış olursunuz. Çocuklarınızın yetiştirilmesinde anne-baba olarak öneminizi ve sorumluluğunuzu bilerek onlara örnek olunuz. Eğitimlerinde ihtilafa düşmeden müşterek metot uygulayınız. Geçimsizliğiniz olursa, bunun sebeplerini başkalarına hatta en yakınlarınıza bile anlatmayınız. Zira bu anlatılanlar mutlaka bir suçlama olacaktır. Unutmayın ki, bu sıkıntı giderilir de, sonra anlattıklarınızdan dolayı birbirinize karşı mahcup olursunuz. Birbirinize karşı gösterdiğiniz sevgi ve saygıyı ailelerinize karşı da gösteriniz. En güzeli aramaya kalkışmayınız. Zira güzelin güzeli vardır. En güzeli bulamazsınız. Öyleyse eşinizin güzel tarafları vardır, onu bulmaya çalışınız . Birbirinize karşı hoşgörülü olunuzi Adetlerle inançlarınızı birbirine karıştırmayım. Yetişmiş olduğunuz çevreye aileden getirdiğiniz mahalli adetleriniz anlaşmazlık konusu olmasın. Birbirinize karşı nazik ve kibar davranınız, aileler nedense kibar davranışı, hep başkalarına karşı göstermek olarak değerlendirir. Halbuki kibar ve nazik davranışa da öncelikle aile fertleri layıktır. Şüphesiz ki, bu başkalarına kibar davranılmaz anlamına da gelmez İş bölümüne dikkat ediniz. Fakat bunun için elinize kalem, kâğıt alıp yazmaya gerek yoktur. Hayat, iş bölümünü kendiliğinden yapmıştır zaten. Yeter ki anlayışlı olunsun. Küçük görüş, düşünce ve davranış farklılıklarını çözülmeyen problemler haline getirmeyiniz. Unutmayınız ki, iki kişinin her noktada aynı düşünmesi, aynısını yapması mümkün olamaz Bu insan fıtratına aykırıdır. İhtilaflar mutlaka olacaktır. İnsan zaman zaman kendisi ile bile ihtilafa düşer. Öyleyse bazı konularda muhalefet edilmesini eşler de tabii karşılamalıdır. Dolayısıyla küçük anlaşmazlıkları büyütüp problem haline getirilmeden halletmelisiniz. Şu güzel sözü de aklınızdan çıkarmayınız. "Büyük yangınlar, küçük kıvılcımlardan çıkar. Kıvılcımları ise bir fincan su söndürür" . Öyleyse bir fincan su ile söndürülebilecek kıvılcımı büyütüp itfaiyeyi çağıracak felaket haline getirmeyiniz. Fişinizin istemediği kişileri evinize almayınız. İnançlı olunuz. Birbirinize karşı davranışlarının temelinde sadece Allah'ın rızasını kazanma niyeti ve samimiyeti olsun. O zaman huzur bulur ve mutluluğunuzda ve kutsal aile yuvanızın devamında yardımcınız Allah (c.c) olacaktır. Ailenin psikososyal sağlığı ve mutluluğu için bilinmesi ve uyulması gerekli bilgiler olacağı açıktır. Daha açık bir ifadeyle buna ailenin dostları ve düşmanları da diyebiliriz. Tabii bunlar iç ve dış etkenler olabilecektir. Önce sağlıklı bir aile nasıl olmalıdır, bunun üzerinde duracağız ve ondan sonra da konumuza geçip bazı çok mühim meseleleri dile getirmeye çalışacağız. Ancak konuya geçmeden önce dilerseniz güzel bir müzik arası verelim ..ZEKAİ TUNCA- HAYAT SEVİNCE GÜZEL. Sağlıklı Bir Aile Nasıl Olmalı diye bir soru zihinlerimizde oluştuysa şu başlıklara birlikte bakalım Aile bir birey değil bir kurumdur. "Bir tarafım ağrıyor" deriz ama ailem ağrıyor demeyiz. Aileyi oluşturan bireylerin ki bunlar çekirdek aile dediğimiz küçük aile modelinde anne baba ve çocuklardan oluşmaktadır. Her birinin bizzat ailesi için yapması lazım gelen hususları hakkıyla yapabilmesi gereklidir. Ailede her bireyin kendine has yetki ve sorumlulukları vardır. Ailede her bireyin belli bir rolü olacaktır. Aile bireylerini bir insanın vücut uzuvlarına benzetmek mümkündür. Yani bu uzuvların teker teker sağlığı nasıl ki vücudun sağlığını oluşturuyorsa, burada da aile içersinde bulunan kimselerin teker teker aileye karşı görevlerini yapabilmesi de o ailenin sağlıklı ve mutlu olmasında belki de en büyük etkenlerden olmaktadır. Bir babanın çocuklarına yapabileceği en büyük hizmet onların annelerine, saygı duymasını sağlamasıdır. Aynı şekilde annenin de çocuklarına yapabileceği en büyük hizmet onların babalarına saygı duyması ve bunu göstermesidir.

#02.01.2010 22:34 0 0 0
  • Peki nedir bu aileyi oluşturan bireylerin teker teker yapmaları gereken hususlar değerli dinliyecilerBunları maddeler halinde şöyle özetleyebiliriz - Babanın görevleri en klasik anlamda yuvanın adeta dışişleri bakanı olmasıdır. Evin maddî gelirinden şüphesiz ki birinci planda o sorumludur. Kanunlara göre de çok uzun yıllar baba ailenin reisi olarak bildirilmiştir. Bu daha ziyade manevi anlamdadır. Yoksa belediye reisliği gibi değildir. Bir yerde huzurun dirliğin olabilmesi için orada hiyerarşinin güzel işlemesi gereklidir. Yani bir toplulukta karara varılabilmesi için neticede bir kimsenin başkanlığı olması lazımdır. Nasıl ki toplumda en sade vatandaştan cumhurbaşkanına kadar türlü resmî mevkiler var ise bunu da buna benzetmek mümkündür. Böyle olmazsa orada kargaşa, huzursuzluk olacağı açıktır. Bunun gibi babanın klasik anlamda rolü ve görevi bu bakımdan tanımlanmıştır. Babanın görevleri bununla bitmemekledir. Eşini yeterince anlayabilmesi için kadın psikolojisinin ana hatlarını olsun bilmek zorundadır. Aynı şekilde çocuğunu tanıyabilmek için de çocuk psikolojisini bilmek zorundadır...Çocuğun psikososyal özellikleri ve başarılı uyumlarının esasları hususunda en azından kendisini kurtarabilecek bilgisi çok istenilen bir haldir. Bir babanın çocuklarına yapabileceği en büyük hizmet onların annelerine saygı duymasını sağlamasıdır. Aynı şekilde annenin de çocuklarına yapabileceği en büyük hizmet onların babalarına saygı duyması ve bunu göstermesidir. Görüldüğü gibi nereden bakılırsa bakılsın bir işin selameti için önce o işin iyi bilinmesi, tahlil edilmesi, daha sonra da o işi yapabilmek için bir miktar da kabiliyet, iyi niyet, beceri gerekecektir. .. - Annenin görevleri de yine çok klasik anlamda içişleri bakanlığı gibidir. Yuvanın iç hizmetlerinden birinci derecede onun sorumlu tutulması geleneksel aile yapımız yönünden de beklenmektedir. Aile sadece yurdumuzda değil tüm dünyada da eskiye nazaran yeni değişimlerle karşı karşıya kalabilmektedir. Aile için iletişimde roller birbirine karışabilmekledir. Sosyal hayat şartlarının ağırlaşması, evde kim varsa aşağı yukarı hepsinin bir geçim derdine düşebilmesi bilimsel anlamda aile kurumunu çıkmazlara sokabilmektedir. Birey ve onu barındıran aile zaman zaman her şeyi unutup günü kurtarmak telaşı içinde kaybolup gidebilmekledir değerli dinliyeciler - - Bütün bu haller de göz önüne alınırsa hemen denilmelidir ki, insanlar gibi toplumlar, gruplar, kurumlar da hasta olabilir. Öyle ise teşhisin iyi konulması çok mühimdir. Bize düşen bu tür hastalıkları da bilerek nasıl ki hasta olan bir insanı tedavi ettirmek yahut etmek için çaba gösteriyorsak, onları da iyi haline kavuşturabilmek için çalışmalıyız. Netice şudur: Ailenin sağlıklı ve huzurlu olabilmesi için annenin görevleri de bellidir. Bize düşen bu belli olan bilgileri gücümüz oranında elde etmeye çalışmaktır. İşte anne bu doğruları kendisine rehber edinecektir. Ailede huzurun kaynağı anadır. Ana bir güneştir, ışıktır. Ailenin dirliğinde annenin rolü başroldür. Asla unutulmamalıdır. Anne mesul edilerek ailenin korunması ve yüceltilmesi gereği hiç göz ardı edilmemelidir. Bunun da yolu ilimdir. -Peki çocukların hiç mi görevi yoktur? Her yaşta yaratığın bir rolü, görevi olacağı açıktır. Ama bunun için önce iyi bir eğitim iyi bir yetiştirme safhası olacaktır. Çocukların bedensel, ruhsal ve sosyal yönden ve eğitsel açıdan iyi durumda olabilmeleri için başta ailenin çocukların psikososyal özellikleri ve başarılı uyumlarının esasları hususunda bilgili ve özverili olmaları aranmalıdır. Tabii aile denilince yukarıda belirttiğimiz anne ve babadan oluşan çekirdek ailenin yanında bir de geniş aileden bahis etmek gerekecektir. Dede, nine ve yeğenlerin de dahil olabileceği geniş aile modeli de bulunmakladır ki yurdumuzda özellikle kırsal kesimlerde bu model halende çok yaygındır. Ailenin psikososyal sağlığı ve mutluluğu için bilinmesi gerekli bilgiler adeta bir anayasa gibi öğrenilecektir. Kişi bunun arayışı içersinde olacaktır. Kişi ne aradığını bilirse bulduğunun kıymetini bilir, düsturu burada da hakimdir. Bundan kaçınmak mümkün değildir. Aile dinamiklerinin kavranması lazımdır. Maddenin en küçük ünitesi atomdur onun patlatılması atom bombası gibi olağanüstü güçlü bir silahı meydana getirip ortalığı mahvediyorsa, işte ailenin infilak ettirilmesi de toplumu bu derece, tıpkı atom bombası atılmış gibi berhava edebilmekledir değerli dostlarBundan dolayı biz yuvalarınızın en sıcak, en muhabbetli ve en kıymetli yuvalar olmasını temenni ediyoruz.

#02.01.2010 22:33 0 0 0
  • Kur'an-ı Kerim de anne-babaya yüce bir makam verilmiştir değerli dostlar....... günahı gerektiren emir ve arzuları dışında her hususta anne-babaya itaatle emredilmiş dünyaya getirdikleri evlatları...Allah-u Teâlâ'nın rızası, anne-babanın nzasındadır. Anne-babaya âsi olmak, büyük günahlardandır. İslâm'da insanoğlu doğunca ayrı bir kıymetlidir; bakımı ile meşguliyet ibadet kabul edilir; sevmek-okşamak takdir ve teşvik de ayrıca kıymetlidir. Cennet onların ayaklan altındadır, dualan kabuldür. Dede veya ninedir. Baştacıdır, saygı ve hürmete layıktır, bereket onlarla dır. Hayatta olmaları, hayır dualarını eksik etmemeleri nimettir. Vefatlarından sonra bile dostlarını arayıp, sormak evlatlarının boynunun borcudur. Yetiştirdikleri salih evlatlar sadak-i câriye olarak arkalarından sevap defterlerini doldurur, durur... Velhasıl müslümanın doğumu bir müjde, iman ve cihaddan ibaret hayatı bir destan, vefatı bir şeb-i arûs'tur. Anne-baba hakkından söz edildiğinde akla öncelikle vefakâr-ce-fakeş anneler gelmelidir. Bunun sebebi annenin hamilelik, doğum, emzirme, çocuk bakımı gibi ağır yüklere-sıkmtılara göğüs germesi-dir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), "kime iyilik edeyim Yâ Resulul-lah!" diye soran sahabeye üç defa "annene" dedikten sonra ancak dördüncüde "babana" diye cevap vermiştir. ............ Annesiyle içli-dışlı olan, mütemadiyyen onunla beraber bulunan evlat, bir müddet sonra annesine minnet borcunu unutup, onunla yüz-göz olup nankörlük etmeye başlar. Umumiyetle dışar-daki insanlara gösterilen nezaket ve incelik annelerden esirgenir değerli dostlar.... Bunun önüne geçmek için Peygamber Efendimiz (s.a.s.) anneye itaati, ona saygı, hürmet ve ikramı ısrarla tavsiye etmiştir. Annelerin yürekleri yufkadır, afları çoktur. Ne kadar çile çekseler de evlatlarını bağırlarına basarlar. İşte bu yüzden Allah-u Teâlaya isyan olmadıkça anne-babaya mutlak itaat emredilerek, onların fıtrattan gelen bu güzel duyguları ve hüsn-ü niyetlerinin evlatlar tarafından istismarı kökünden kurutulmak istenmiştir. Anne-babaya ihsan etmek, cihad sevabı kazandırır, ömrün uzamasına sebep olur Eğer anne-baba fakirlik içinde olup da evlatlarını okutamamış, refah içinde yaşatamamış olsalar bile onların ana-babalık hakkında bir eksiklik oluşmaz. Evlada düşen her hal-ü kârda itaattir. Anne-babalarına asi olanlar beşyüz yıllık mesafeden kokusu duyulan cennetin kokusunu duyamazlar. Dünyada da, ahirette de rahat ve hayır görmezler. Anne-babalarına itaatkâr olanlar ise bit-mez-tükenmez bahtiyarlıklar içerisindedirler. Hadis-i şerifte: "Anne-babaya itaat etmek; namaz, oruç, hac, umre ve Allah yolunda cihad etmekten efdaldir" buyurulmuştur. Bu müjdelere nail olabilmek için ev-lad, anne-babasına karşı davranış-larında edebe son derece riayetkar olmalıdır. Allah-u Teâlâ'ya isyanı gerektiren hususlar dışında her konuda evlat ana-babasına itaatkâr olmalı, karşı gelmemelidir. Birşey istedikleri zaman derhal sözlerini dinlemeli, emir ve isteklerini yerine ge tirmelidir. Anne-babasına karşı gayet nazik ve yumuşak konuşmalıdır. İçeri girdikleri zaman derhal toparlanıp kalkmalıdır. Her fırsatta ellerini öperek, hayır dualarını istemelidir. Zira anne-babalann evlatları için yaptığı dua, Allah katında makbuldür. Evlat, anne-babasının şahsiyetini, şeref ve itibarını zedeleyici bir harekette bulunmamalıdır. Onların malını-servetini çarçur etmeyip, gereken titizliği göstermelidir. Bütün işlerinde anne-babasına danışarak, istişare etmelidir. Konuştukları zaman dinlemeli, sözlerini kesmemeli, karşılarında yüksek sesle konuşmamalıdır. İşlerinde yardımcı olarak yüklerini hafifletmeli, hediyelerle-ilti-fatlarla onları memnun etmelidir. Anne-babasına karşı yaptığı iyilikleri söyleyip, başa kakmama-lıdır. Onlara hiddetle ve yüzünü ekşiterek bakmamalı, güleryüz ve tatlı dille gönüllerini almalıdır. Anne-babasının iznini almadan yolculuğa çıkmamalıdır. Hoşa gitmeyecek bir iş yaptıklarında kınamamak, kırılmayacaklarından eminse uyarmalı, değilse susmalıdır. Anne-babasını isimleri ile çağırmamalı, yanlarında ayaklarını uzatmamalı, derli toplu olmalıdır. Anne-babası çağırdığı zaman oyalanmayıp acelece mukabele ederek buyurun demeli, hizmetlerini çabuk görmelidir. Anne-baba oturdukları halde onlardan izin almadan gidip uyu-mamalı, uyudukları zaman da onları rahatsız etmemelidir. Sofra kurulunca anne-babadan önce başlamamak, sofrada konulan yemek kabının anne-babaya olan tarafına el uzatmamak, bu hususta çok titiz davranmakdır. Eşini ve çocuklarını anne-babasına tercih etmemeli, her konuda anne-babasına öncelik tanımalıdır. Kendisi için istediği ve razı olduğu şeyleri anne-babası için de istemeli, istemediği ve hoşnut olmadığı şeyleri onlar için de istememelidir değerli dostlar......... Anne-babasına iyilik etmeyen, onları incitip kıran kimselerle arkadaşlık etmemeye, huyların geçici olduğunu bilerek özen göstermeyide unutmamalıdır... değerli dostlar.... Hizmet ve bakıma muhtaç oldukları zaman onlara bakmalı, bıkkınlık veya usanç emaresi gös-termemekdir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor: —"Rabbin yalnız kendisine ibadet etmenizi ve ana-babaya iyilik etmeyi buyurmuştur. Eğer ikisinden biri veya her ikisi senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa onlara karşı "öf bile deme, onları azarlama, ikisine de hep tatlı söz söyle. Onlara acıyarak alçakgönüllülük kanatlarını ger ve şöyle de; Rabbim! Küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et!" (İsra 23-24) Evlat, anne-babası hayatta iken onlar için bol bol dua ettiği gibi, vefatlarından sonra da onlar için beş vakit namaz sonunda vesair zamanlarda dua ve istiğfarda bulunmak, sadakalar vermek, akrabalarını, dost ve ahbaplarını ziyaret etmekdir. "İyiliğin başı kişinin babasının dostlarını ziyaret etmesidir" buyurulmuştur. Bilmelisiniz ki anne-babası vefat eden evlat, yaptığı bir iyiliği, onlann niyetine yapıp, sevabını onlara bağışlarsa kendi ecri ve sevabı eksiltilmeden aynısı onlara da verilir. Hattâ Selef-i Sâlihin'in, hoş bir söz söylediklerinde veya insanlara eza-cefa veren herhangi bir şeyi yoldan kaldırıp bertaraf ettiklerinde "Anam ve babam için" dedikleri rivayet olunmuştur. Biz anne- baba hakkıyla ilgili sözümüzü Erzurum'lu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Mârifet-nâme'sinden güzel bir Hadis-i Şerif-i hatırlatan beytiyle şimdilik noktalıyoruz...Şöyle buyuruyor... Rızâ-yı Hak, rızâ-ı vâhdeyn içre bilinmiştir, Ki cennet ümmehât akdâmı tahtında bulunmuştur.

#02.01.2010 22:31 0 0 0

  • Edeb, Allah'ın rızâsına uygun ahlâk, dinin gerekli kılıp aklın da hoş gördüğü hareket ve sözlerin hepsidir. İffet, zarâfet, nezâket, adâletin tatbiki, yumuşak davranma ve insaf gibi güzel vasıfların tümünü ifade eden bir tabirdir.

    Şahsiyetli ve kâmil bir insan olmak, insanlarla iyi geçinmek için güzel ahlâk ve edebli olmak gerektiği gibi, Cenâb-ı Hakk'a lâyıkıyla kulluk edebilmek için de "edeb" şarttır. Çünkü farzları tam olarak yapabilmek için vâciplere, vâcipleri hakkıyla yerine getirebilmek için sünnetlere, sünneti gerektiği gibi yapmak için de müstehab ve âdâba (edeblere) riâyet edilmelidir.

    Kur'ân-ı Kerîm indirildiği toplumun her bakımdan seviyesini yükseltmeyi hedeflemiş ve câhiliye insanlarına pek çok hususta edep ve incelik öğretmiştir. Peygamber Efendimiz'e nasıl hitap edileceği, o mübârek insanın evine nasıl girilip nasıl misafir olunacağı, çocukların, anne-babalarına karşı nasıl bir edeb ve hürmet içinde bulunması gerektiği gibi bir çok husus, tafsîlâtıyla âyet-i kerîmelerde bildirilmiştir.

    Osmanlı Devleti de, Kur'ân-ı Kerîm'in tâlim ettiği bu ve benzeri edebler üzerine çok hassas bir şekilde durmuş, âdeta toplum hayatının her safhasını edeb imbiğinden süzerek düzenlemiştir. Şehirleri kurarken, insanları yetiştirirken, hatta savaş meydanlarında bile bu edebin izlerini görmek mümkündür. Onlar, dinin bütün mukaddes değerlerine hürmet göstermişler, ayrıca beşerî minâsebetlerde alışverişten eğitime, selâmlaşmadan vedâlaşmaya kadar hayatın her karesinde dengeli ve hassas edeb ölçüleri koymuşlar ve bunları uzun asırlar boyunca tatbik etmişlerdir.

    Onlar, Peygamber Efendimiz'in "güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini" hiçbir zaman unutmamışlardı. Daha da ötesinde bu güzel ahlâkın en canlı örneklerini fert ve toplum hayatında bir bütün olarak yansıtmayı şiar edinmişlerdi.

    "Edeb bir tâc imiş nûr-i Hudâ'dan

    Giy ol tâcı emîn ol her belâdan"

    beytini kendilerine düstur edinerek edebe, güzel bir elbise ve koruyucu bir zırh olarak bürünmüşler, hem kendileri güzelleşmişler ve hem de yaşadıkları devri ve mekânı güzelleştirmişlerdi.

    Ama gel zaman, git zaman toplumun savrulduğu değerler anaforu; pek çok güzel şeyle birlikte «edeb»i de yok etmiş. Artık fert ve toplumlar; edeb, ahlâk ve iman gibi, insanlık haysiyet ve şerefini koruyup mükemmelleştiren her şeyi fuzûlî görüyorlar.

    İnsanlık tarihinde kadının yeri hep konuşulmuş-tartışılmış. Kimi toplumlarda kadın kutsanmış, hatta tapınılan ilâhlar olarak kabul edilmiş. Bazı topluluklarda ise, erkeklerin üzerinde yöneten bir güç olmuşlar. Kimi dönemlerde de cadı îlân edilerek öldürülmeye kalkışılacak kadar aşağılanmışlar..

    Kadın üzerinden pek çok senaryo yazılmış Hazret-i Havva'dan bu yana ... Ve kadın, birçoğunda bilerek baş aktör olmuş ya da arka planda, kendi adına yazılanlardan habersiz verilen rolü sorgulamadan oynamış.

    Hakikatte hanımlar, toplumun en önemli yapıtaşlarıdır . Bu yapı, orjinal hamurunun dışında, öz benliğine zarar verecek bir kirlenmeye uğrarsa, toplumun sağlam kalesi olmak yerine yıkılış merkezi konumuna gelmiş olur.
#02.01.2010 22:30 0 0 0
  • Hadis-i şeriflere göre bu ay, gerçek bir bereket mevsimidir. Allahu teala bu ayda müminleri hayırlara gark eder; rahmetini onlar üzerine yayar ve saçar; günah ve hatalarını bağışlar; dualarını, dileklerini kabul eder; mümin kulların bu ayda gösterdiği canlılık ve gayrete, ibadetlere devamlarına, hayırlardaki yarışmalarına nazar buyurup meleklerine onlarla mübahat ve iftihar eyler. Bu ayda maddi ve manevi alemlerde değişmeler olur, göklerin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapatılır, şeytanlar zincire vurulur, cennet bezenip, melekler yerlere iner kullarla musafaha ederler. Bu ay içinde bin aydan daha hayırlı bir gece "kadir gecesi" saklıdır. Manevi yönden, şer kuvvetleri dizginlenmiş, hayır imk(nları çoğaltılmış ve şartlar müsaitleşmiş olan bu ay, kulların batıldan hakka, günahtan sevaba, hatadan tevbeye, kötülükten iyiliğe, fesaddan ıslaha alışırlar; oruç ve ibadetlerle manevi duyguları gelişir, deruni hayatın sırlarına aşinalıkları artar; hassas, merhametli, şefkatli, rikkatli, hayır sever, halis ve safi kimseler haline gelirler. Çocukların ruhi inkişafı ve dini-ahlaki eğitimi açısından da ramazanın, bu aydaki aile içi yaşantısının müstesna bir değeri ve etkisi vardır. Kendi hafızalarınızı yoklayınız! Orada ramazanlarla, oruçlarla, teravihlerle, sahurlarla, hatimler ve mukabelelerle, pideler, tatlılar, ziyafetler, kandiller, minarelerle ilgili ne kadar çok ve güzel, sevimli ve özlemli çocukluk hatıraları vardır! Dikkat edilsin ki bunlar; bizim dini hissiyatımızın, ruhi yapımızın, ahlaki davranışlarımızın en sağlam temellerini oluşturmuşlardır. O halde ailece yaşantınıza dikkat ve özen gösteriniz sevgili okuyucular; ramazanın simgesi olan ibadet ve davranışları aceleye getirmeyiniz, tadını çıkara çıkara, sindire sindire ifa ediniz; dini vazifelerinizi angarya gibi değil, seve seve, bir düğün ve şenlik havası içinde yapınız. Bu cümleden olarak, çocuklarınıza özel itina gösteriniz; onları tatlılıkla, öpücüklerle sahura muhakkak kaldırınız; onlar kız ise güzel oyalı namaz başörtüleri, erkekse işlemeli alımlı takkeler, sevimli değerli tesbihler, özel seccadeler tahsis ediniz, "bunlar sizin" deyiniz, güzel ve temiz pak giydiriniz, tarayıp donatınız taki şahsiyetleri o yolda gelişsin. Küçücük avuçlarını açıp masum masum dua etmelerini öğretiniz çünkü belki de sadece onlar hürmetine başımıza taş yağmaktan kurtuluyoruz. Ailece hanım, bey, çocuklar beraberce camiye, teravihe gidiniz. Çocuklarınızı mutlaka sabah namazlarına götürünüz, mukabele dinletiniz. Uyku ve istirahadlerini gündüzün müsait zamanlarında sağlarsınız. Uyku bahanesiyle ibadetlerden geri kalmalarına asla izin ve fırsat vermeyiniz, onları küçükken ters alışkanlıklara kendi ellerinizle itmeyiniz. Vaazlara cumalara götürünüz; daha sonra da ne aldığını hatırında ne kaldığını sorup kontrol ediniz. Kuran-ı kerim öğretiniz, hatim indirttiriniz. Bütün bunları yaparken de hediyelerle, güleç yüzle yaptırınız, zorbalık ve sertlik göstermeme şartına çok dikkat ve riayet ediniz. Sevdirerek, özendirerek yapmasını sağlayınız. Dondurmaları, çukulataları, şekerleri, balonları, oyuncakları, meyvaları, mükafatları devreye sokunuz. Ta ki ruhları, hafızaları en tatlı ramazan hatıralarıyla dolsun, dimağları hakka kulluk etmenin deruni lezzetine alışsın. Böylece ramazanımızın daimi bir bayram ve ebedi bir düğün haline dönüşmesini dileriz sevgili okuyucular!


    Prof. Dr. M.Esad COŞAN Kadın ve Aile Dergisi, Haziran 1985

#02.01.2010 22:29 0 0 0

  • İslam hayırlı zevc ve zevceyi çok üstün tutmaktadır.

    " Erkek hanımına, hanım da ona baktıklarında Allah (c.c.) onlara rahmet nazarı ile bakar ve ellerini ellerine aldıklarında günahları parmakları arasından dökülür. (1) "

    Allah (c.c.) erkeğin ailesi ile latifeleşmesinden hoşlanır ve bundan dolayı ikisine de sevap yazar. Ve rızıklarını da helâlinden artırır. (2) "

    Müslüman erkeğin hayırlısı, annenin çocuğuna lütuf ve merhameti gibi hanımını okşayan, ona acıyan, lütfeden, tatlılık ve yumuşaklıkla muamele edendir. Bunlardan her birine, her gün sabredici ve sevabını Allah-u Teâlâ'dan bekleyici oldukları halde Allah yolunda cihat ve gazada ölmüş yüz şehit sevabı verir. " Kadınların en hayırlısı, iyisi, Allah-u Teâlâ indinde günah olan şeyden başka kocasının istediği her şeyde, onu memnun ve mesrur edendir. Eşine iyilik yapanlardır. Böyle olan kadınlar her birine günde sabreden ve sevabını Allah-u teala'dan bekleyerek, Allah yolunda harp edip ölen bin şehit sevabı verilir. (3) "

    Müminlerin iman cihetinden kuvvetlileri ve âhlak cihetinden en güzelleri âile fertlerine lütufkâr olanlarıdır. (4)

    Kutsal kitabımız Kur'an-ı kerim'in nisa suresi 34. ayetinde yüce rabbimiz "er-ricâlü kavvâmune alennisâ" buyuruyor ki: " Beyler hanımlar üzerine görevli ve hakimdirler" demektir. Ayet-i kerime'de geçen "kavvam" kelimesi; bir şeye bakan, muhafazasına görevli, işlerini çekip çeviren anlamına gelen "kaim" kelimesinin mübalağa sigasıdır. "Son derece, ileri derecede kaîm" demek olur. Bu tabir ailede erkeğin kadına hakimiyetinin zalimane ve despotça değil mertçe ve centilmence olacağına işaret ediyor. Anlaşıldığına göre erkekler, evlerinin, eşlerinin, aile ve çocuklarının dünyevî ve uhrevî tüm işlerini titizlikle yürütmek, onları görünen, görünmeyen her tehlikeden olanca güçleriyle korumak, iki cihan saadetlerine basiretle sağlamak, maddi ve manevi menfaatlerini aşırı bir ihtimamla kollamak görevine, yüce Allah tarafından tayin edilmişlerdir, ama şartlı olarak! Bu ayet, bir taraftan erkeğin aile reisliğini tescil etmekle beraber, öbür yandan da kadınların korunup, kollanmasını ihtar eyliyor, kadınların itibar, kıymet ve faziletini gösteriyor. Ve özellikle, erkeklere Allah tarafından verilen bir selâhiyetin arkasında, vazifelerini tam yapmadığı takdirde sorumlu tutulacağı tehdidini de ihtiva ediyor. Bugün kaç aile reisi, bu sorumluluğun şuurundadır!

    Binlerce Müslüman aile, karısı, kocası ve çocuklarıyla, İslam'dan bihaber yaşıyor maalesef! Onlar için ana hedef para, lüks ve konfor olmuş, Allah'ın emirleri, yasakları unutulmuştur. Birçok aile de kendi içinde çekişme ve bunalımda; ya bey, ya hanım, ya da yetişen çocuklar İslamî bilgiden yoksun, imanî şuurdan mahrum durumdadır. Şaşılacak bir şey ki bazen de hanımların beylerden daha şuurlu olduğu, erkeklerin onları çekip çevirip yönetmesi gerekirken, onların beylerini kurtarmağa çırpındığı görülüyor. Nitekim ben de gittiğim şehir ve kasabalarda, dolaştığım dış ülkelerde, beylerinden çok daha dindar ve mücahit nice hanımlar gördüm. Allah kendilerinden razı olsun. Onların iman kuvveti, hizmet aşkı ve himmeti maalesef eşleri olan erkeklerde yok.

    Bu kahraman hanımlar, evin bin bir meşakkatli işi ve çocuk yetiştirme güçlükleri yanı sıra bütçeye malî destek olacak işler yapıyor, namaz kılmayan haylaz kocalarını yola getirmeğe, inançsız olan eşlerini irşat etmeğe, içki içen beylerini vazgeçirmeğe, kumara dadanmış aile reislerine çoluk çocuklarına karşı sorumluluklarını hatırlatmağa, dışarıdan dost edinmiş vefasız eşlerini eve bağlamağa çalışıp duruyorlar. (5)

    Kadının, erkek karşısında, durumu, cemiyet içindeki yeri ve önemi, çeşitli toplumlarda farklı farklı olagelmiştir. Önceki çağlar ve başka kültürler göz önüne alınırsa, kadının genelindeki hor görüldüğü ve ezildiği esefle müşahede olunur. Saçlarından tutulup sürüklenen, arzulanınca zor ve zorbalıkla kaçırılan, kızılınca dövülen, hapsedilen; şahsî hukuku kabul edilmeyen, şeytanla eş tutulan, uğursuz görülen, geçim korkusu veya namus endişesiyle kızken diri diri toprağa gömülen, kocası evvel ölürse onun cesediyle birlikte canlı canlı yakılan Kadına ancak İslam el uzatmış; onu korumuş, kollamış ve en yüksek payeye yüceltmiştir. Meselâ: Peygamber efendimiz s.a.s buyuruyor ki:

    " Bir kimse ki (kendisine ait) iki kızı veya iki kız kardeşi veya iki teyzeyi veya iki halayı veya iki nineyi barındırıp, bakıp, geçindirir; o cennette benimle şöyle ( iki parmak gibi yan yana ve beraber ) olur."

    " Bir kimse ki üç kıza bakar, terbiyelerini güzel verir, sonra onları evlendirir ve onlara ihsanda bulunur, ona cennet nasîb olur."

    " Size, kadınlara iyi davranmanızı vasiyet ederim."

    " Sizin en hayırlılarınız, hanımlarınıza karşı en iyi davrananlarınız ve ahlakça en güzel olanlarınızdır." v.s.

    İslam dini, genel bir prensip olarak; kötülükleri bizzat yasaklarken, haklı olarak onlara götüren yolları da tıkar, onların âlet ve vasıtalarını da haram kılar. Onun için kadın konusunda da ön tedbir mahiyetinde kadın ve erkek ihtilâtını (karma ve beraber olma) kısıtlamış, kadına tam tesettürü( maddi ve manevî ziynetlerini örtmeyi) emretmiş, teşhiri önlemiş, na-mahrem ile bakışmayı yasaklamış, nikahı meşru, zina ve mukaddemâtını gayri meşru kılmış; kadının ve erkeğin hak, vazife ve sorumluluklarını açıkça belirlemiştir. İslam toplumları da, bu esaslar dairesince yaşadıkça ferdî, ailevî ve içtimai bakımdan sıhhatli kalmış, mutlu ve başarılı olmuştur. Halen ülkemizde kadın konusunda iki zıt görüş ve anlayış şiddetle çatışmakta ve kıyasıya çarpışmaktadır: Birinin kaynağı İslam dini, Kur'an ve sünnet; diğerinin menşei ise modern Garbın çeşitli felsefî ve ideolojik akım ve dünya görüşleridir. Biri imana ve İslam'a dayandığı için sevap olup dünya ve ahiret saadetine sebeptir; diğeri ise günah olduğundan ebedi hüsrana götürür. Biri asırlarca denenmiş milletimizi huzurlu ve mutlu kılmış; diğeri ise içinden çıktığı Garb'ı ahlakî bunalıma ve manevî dejenerasyona uğratmış, Avrupa kültür ve medeniyetinin temellerini çatırdatmağa başlamış, aydınlarını filozoflarını kara kara düşünmeğe çareler aramağa yöneltmiş, âciz bırakmıştır. Birinde ar ve namus başta gelir, kadın kocasına ve evine tam bağlıdır, nâ-mahreme çıkmaz, bakmaz ve görünmez, evinde haremlik-selamlık vardır, kocasının izni olmadan dışarı çıkmaz, gezmez; eve kocasının istemediği kadın veya erkek misafiri kabul etmez. Evlilik öncesi flört ve evlilik dışı cinsel yaşam yasaktır. Diğerinde namus-kızlık, bekâret ibtidai zihniyetin ifadesidir. Kadın cinsel bakımdan da tamamen hür(!) olmalıdır. Birinde aile yuvası kurmak ve çocuk yetiştirmek esastır. Kadın, kocasına sadık bir eş ve çocuklarına şefkatli bir annedir; evi çeker çevirir, işleri götürür, yemek pişirir, çocukların iyi yetişmesine, eğitim ve öğretimine çalışır. Diğerinde aile bir kafes ve tuzaktır, kolay kolay içine düşülmez (!) gençlikte evlenmeğe heves edilmez, flörtler ve muvakkat metreslerle gönül eğlendirilir. Daha sonra kurulan yuva da ekonomik ve seksüel bir menfaat birliğidir. Artık bir çocuk sahibi olmak istedikleri için evlenirler. Çocuk da haddini bilmelidir; bir, bilemedin iki tane kâfidir, ondan sonra ciddi bir doğum kontrolü ile bu işin önü alınır.

    Allah-u Teâlâ'ya iyi kulluk ve İslam dinine güzel hizmet her müslümanın en önde gelen ödevi ve baş görevidir. Bugün yurt içinde ve tüm dış dünyada inananlar, büyük sıkıntılar ve problemlerle karşı karşıya oldukları için safları sıklaştırmalı, yeni güç kaynakları bulmalı veya mevcut olanları harekete geçirmelidirler. Yaşamak, korunmak ve gelişmek için bu şarttır. Bizim en büyük güç kaynağımız sizlersiniz değerli hanımefendiler! Bir kere, nüfusun yarısını sizler teşkil ediyorsunuz; sonra çocuklarda sizin emrinizde ve şefkatli terbiyeniz altında; erkekler üzerinde tesiriniz de çok fazla, demek ki sizin zihniyet ve tutumunuz, pek çok kimseyi etkileyecek durumda.

    Sizi kazanırsak pek çok şey kazanmış olacağız. Siz iyi olur ve olumlu yön tutturursanız çocuklar iyi yetişecek, beyler doğru ve başarılı olacak inşallah kurtulacağız; aksine siz bozulur, istikametten saparsanız hedef şaşacak, hüsrana uğrayacağız, çocuklar da beyler de peşinizden elden çıkacak. Onun için lütfen kadrinizi, gücünüzü anlayın; çağrıma müsbet cevap verin! Özellikle yuvanıza ve kocanıza sahip olun, evinizin sıcacık, sevimli ve mutlu bir aile ocağı olmasına itina gösterin. Kocaya hizmet ve saygının onun gönlünü hoş etmenin hoş etmenin çok sevap olduğunu hiç unutmayın. Böyle davranınca sizin de sevgi ve saygı göreceğinizi bilin. Sapıtan kocaların çoğunluğu, evinde ve eşinde aradığı şefkat ve anlayışı bulamadığı için kötü yola düşer, başarılı erkeklerin perde arkasında da mutlaka iyi bir eş ve müşfik bir kadın vardır da onun için öyle muvaffak olmuştur.(6) Sevgili anne babalar, ilerde böyle berbat kocalık ve aile reisliği yapacak evlatlar yetiştirmeyin.

    Çocuklarınıza Allah'tan korkmayı, O'nun emirlerine uymayı, yasaklarından kaçınmayı iyi öğretin. Sizin ve bizim asıl işimiz Allah'ın rızasını kazanmaktır, şu fani dünyanın değersiz meşgaleleri, geçici zevk ve eğlenceleri değil. Kendiniz iyi Müslüman olun ki çocuklarınız da iyi olsunlar. Sevgi şefkatle onları güzel eğitmek elinizdedir; bu fırsatı kaçırıp dünya ve ahiretin cezalarına uğramamağa çok itina gösterin. Allah (c.c.) basiretinizi açsın, nusretiyle sizleri hak yolda teyid eylesin!

    (7) DİPNOTLAR: 1-Ramuz-el-Ehadis; 1-98 2-Ramuz-el-Ehadis; 1-90 3-Gunyetü't Tâlibîn, sh: 74 4-Ramuz-el-Ehadis; 2 5-Prof. dr. M. Es'ad Coşan; Yeni ufuklar sh: 297 "ailede sorumluluk" 6-Prof. dr. M. Es'ad Coşan; İslam çağrısı sh: 117-118-120-121-122-129-130 7-Prof. dr. M. Es'ad Coşan; Yeni ufuklar sh: 299


#02.01.2010 22:28 0 0 0
  • Zamanın göreceliği konusu bugün ispatlanmış bilimsel bir gerçektir. Ancak bu gerçek, yüzyılın başlarında Einstein'ın görecelik kuramı ile ortaya çıkmıştır. O döneme dek insanlar zamanın göreceli bir kavram olduğunu, ortama göre değişkenlik gösterebileceğini bilmiyorlardı. Ama büyük bilim adamı Albert Einstein, görecelik kuramı ile bu gerçeği açık olarak ispatladı. Zamanın, kütleye ve hıza bağımlı bir kavram olduğunu ortaya koydu. İnsanlık tarihi boyunca hiç kimse bu konuyu açıkça dile getirmemişti.

    Tek bir istisnayla; Kuran'da, zamanın izafi olduğunu gösteren bilgiler veriliyordu! Bu konuyla ilgili bazı ayetleri şöyle sıralayabiliriz:

    "Onlar senden, azabın çarçabuk getirilmesini istiyorlar; Allah,
    va'dine kesin olarak muhalefet etmez. Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.„

    (Hac Suresi, 47)

    "Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin
    saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir.„

    (Secde Suresi, 5)

    "Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan
    bir günde çıkabilmektedir.„

    (Mearic Suresi, 4)




    610 yılında indirilmeye başlanan Kuran'da böylesine açık bir şekilde zamanın göreceliğinden bahsediliyor olması, onun İlahi bir kitap olduğunun bir başka delilidir. Zaman tamamıyla algılayana bağlı bir kavramdır. Aynı süre bir kişiye uzun gelirken, başkası için oldukça kısa olabilir. Hangisinin doğru tahminde bulunduğunu anlamak için saat, takvim gibi kaynaklara ihtiyaç vardır. Bunlar olmadan zaman hakkında kesin bir tahmin yürütmek olanaksızdır.


#02.01.2010 22:24 0 0 0
  • noimage

    Canlı bir kitapsın, yazarı Mevlâ
    Açık dur, kitaplar seni okusun
    Yüzünde şavklansın nazarı Mevlâ
    Eğilsin mehtaplar seni okusun

    Kasırga ol, döne döne zikir et
    Her nefese on bin misli şükür et
    Şüphe burgacında Hakk'ı fikir et
    Uyansın girdaplar seni okusun

    Erisin geceler gündüze gel ki
    Kalmasın tek engel bir düze gel ki
    Secdede Rabb'inle yüz yüze gel ki
    Minberler, mihraplar seni okusun

    'Ezel'in, 'ebed'in şifresi sende
    'Menfi'nin, 'müsbet'in şifresi sende
    Çözülsen de olur, çözülmesen de
    Sorular, cevaplar seni okusun

    Aşktan, estetikten, ahenkten yana
    Şiir, resim, müzik imrensin sana
    Camiler, sebiller gelsin lisana
    Hayırlar, sevaplar seni okusun

    Bedenin coğrafya, tarihtir dünün
    Ayrı ayrı sayfa saatin, günün
    Dört kapısı açık dursun gönlünün
    Alimler, erbaplar seni okusun

    Nefret boşta kalsın, aşk ile dol da
    Işık, kılavuz ol gittiğin yolda
    Kur'an'dan feyz alan bir mektup ol da
    Yazdığın kitaplar seni okusun

    Abdurrahim Karakoç
#02.01.2010 18:50 0 0 0
  • Kırım'ı bütün çilesiyle ilk önce Cengiz Dağcı'mn roman-larıyla tanıdım. Aslen Kırım Türkleri'nden olan, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Londra'da yaşayan Cengiz Dağcı, Ata yurdunun nasıl kanlı, nasıl vahşî usullerle bir sömürge toprağı hâline getirildiğini bize önce "Korkunç Yıllar"-ve "Yurdunu Kaybeden Adam "gibi romanlarıyla anlattı. Sonra hep yine Kırım üzerine yazdı. Cengiz Dağcı'nın "Onlar da İnsandı, O Topraklar Bizimdi, Üşüyen Sokak, Ölüm ve Korku Günleri, Badem Dalma Asılı Bebekler" gibi güzel romanları yıllardan beri içimde hıçkırıklar koparıyor. Türkiye'de yüksek tahsil yapan bazı Kırım Tatarları tanıdım. Ne Cengiz Dağcı'nın adını duymuş, ne de ondan birkaç sayfa okumuşlardı. Tatarlar, Avşarlar gibi, Kaçarlar gibi, Karakeçililer, Çepniler, Yazırlar gibi Kınıklar, Kayılar gibi tam bir Türk boyu! Ve Tatarların dilleri de bal gibi Türkçe. Ama şaşıracaksınız; Türkiye'de kendisini Türk olarak görmeyen Tatarlarla tanıştım. Tatarlara başka bir millettenmiş gibi bakan kimseler gördüm Ah cehalet! En büyük düşmanımız cehalettir. Güzel Kırım'a 1995 yılında gittim. Eski başşehir Bah-çesaray, bana çok yakın bir dost yüzü, bir kardeş türküsü gibi geldi. Bahçesaray'da ilk defa Gaspralı İsmail Bey'in mezarını ziyaret etmek istedim. Gaspralı İsmail Bey, sâdece Kırım'ın değil, bütün Türk Dünyası'nm çok önemli, çok çileli, her şeye rağmen çok ülkücü fikir adamlarından biri. Yanılmıyorsam Türk Dünyası'nm ilk gazetesini Azerbaycan'da Hasan Zerdabî çıkardı. Hasan Zerdabî'nin "Ekinci" isimli gazetesi 12 sene yaşayabildi. Ekinci 1877 yılında kapandı. Sonra Gaspralı İsmail Bey 1883 yılında, yâni Ekinci'nin kapanmasından 6 yıl sonra, Kırım'da Tercüman Gazetesinin çıkarılması için Ruslar'dan izin aldı. Tercüman Gazetesi tam 35 yıl yayınına devam etti. Gaspralı İsmail, Tercüman Gazetesi'nde meşhur düşüncesini ileri sürdü. İstiyordu ki bütün Türk Dünyası "Dilde birlik, fikirde birlik, işte birlik" içinde olsun. Dilde, fikirde işte birliğin bütün Türk Dünyası'na sağlayacağı faydaları birkaç saat içinde bile anlatmak zordur. Gaspralı İsmail Bey istiyordu ki, Tercüman Gaze-tesi'ndeki Türkçe, Kırım'dan Herat'a, İstanbul'dan Kaş-gar'a kadar herkes tarafından anlaşılsın. Tercüman Türkçesi'ni sâdece aydınlar değil, sokaktaki hamallar, Çin'deki deveciler bile sevsin ve konuşsun. Bu düşünceyle Gaspralı İsmail Bey, İstanbul Türkçesi'nin yaygınlaştırılmasını istiyordu. Dolayısıyla Türk Dilini yabancı unsurlardan temizlemek, dilimizdeki Arapça ve Farsça tâbirlerden vazgeçmek, mahallî tâbirler yerine Osmanlı-cadaki, yâni İstanbul Türkçesi'ndeki tâbirleri kullanmak gerekir diyordu. Kırım'da, Azerbaycan'da ve Türkistan'da, Rusça, Türkçemize bulaşmasın istiyordu. Gaspralı İsmail Bey'in görüşleri bugün de doğruluğunu koruyor. Türk Dünyası çeşitli zorluklardan kurtulmak ve çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak için mutlaka "dilde, fikirde, işte birlik" sağlamak mecburiyetinde. 1995 yılında Kırım'a gittiğim zaman bu büyük dâva adamının mezarını ziyaret etmek istedim. Gaspralı İsmail Bey, Bahçesaray şehrinde bir süre belediye başkanlığı da yapmıştı. Vefat ettiği zaman Zincirli Medresesi'nin bahçesine gömüldüğünü biliyordum. Ruslar, kendi fikir ve sanat adamlarına çok büyük önem veriyor, onların evlerini müze haline getiriyor, büstlerini, heykellerini yapıyor, mezarlarını koruyorlar. Aynı uygulamayı Gaspralı İsmail Bey için de yaptıklarını sanıyordum. Yanıldığıma dehşetle şahit oldum. Önce gördüm ki Gaspralı'nm Bahçesaray'da yaşadığı iki katlı ev müze değildir. İçinde iki Rus aile oturmaktadır. Sonra Zincirli Medresesi'nin bahçesine girdiğim zaman bana anlattılar ki: Moskova, Gaspralı İsmail Bey"n mezarını tamamen ortadan kaldırmış ve oraya kocaman bir domuz ahırı kondurmuştur. Peki niçin? Gaspralı İsmail Bey, bütün Türk Dünyası'nda "Dilde, fikirde, işte birlik" sağlamaya çalıştığı için! İstanbul Türkçesi'ni Türk Dünyası'nda ortak bir dil hâline getirmek istediği için. Ruslar Gaspralı İsmail Beyin mezarını kazıyıp üzerine büyük bir domuz ahırı yaptırmışlar. Peki ortak Türkçe konusunda Türkiye'de biz ne yapmışız acaba? Biz de, Gaspralı İsmail Beyin '•Dilde, fikirde, işte birlik" idealini ayaklar altına almışız. Türk Cumhuriyetleriyle aramızdaki ortak kelimeleri dilimizden çıkarıp attığımızı, onlarla fikir, ve işbirliği yapmadığımızı, yapmak isteyenleri de suçladığımızı... bilenlerimiz, bilmeyenlerimize anlatmalıdırlar.


    Sözün Doğrusu, Y. Bülent Bâkiler
#02.01.2010 14:13 0 0 0
  • "Dikkat etmiyor gençlerimiz konuştukları kelimelere. Yozlaşıyor gitgide Türkçe. Konuşulmuyor demektir evlerimizde zengin bir Türkçe. Öğrenilmiyor doğru Türkçe okullarımızda. Artık "millî" kelimesini bile reddediyor Millî Eğitim Bakanlığımız. Yanlıştır dilde tasfiyeci olmak. Değişir dil zamanla ama, olmaz dili zorla değiştirmek." Bugüne kadar benden böyle cümleleri hiç duymayanlar şaşırmışlardır, diyor Yavuz Bülent Bâkiler Sözün Doğrusu isimli eserinde ve devam ediyor: "Bunlar da ne biçim cümleler böyle?" diyerek somurtmuşlardır. Haklıdırlar. Bunlar devrik cümlelerdir. Yâni devrilmiş, kelimelerin yerleri değişmiş, değiştirilmiş cümleler. Her dilin kendisine has kaideleri var. Eskiler buna "Türkçe'nin nahvi" diyorlardı. Bugün biz, Türkçe cümlelerde "söz dizimi" diyoruz. Yâni bir cümlede, kelimeleri nasıl sıralamalıyız ki; Türkçe kaidelerine uygun olsun. Devrik cümle olmasın, doğru cümle olsun. Meselâ: "Değişir dil zamanla ama, olmaz dili zorla değiştirmek" cümlesi devriktir. Kelimeler yer değişmiştir. Bu devrik cümlenin doğrusu şöyle olacaktır: "Dil zamanla değişir ama, dili zorla değiştirmek olmaz." "Dikkat etmiyor gençlerimiz konuştukları kelimelere" devrik cümlesinin doğrusu şöyle olacaktır: "Gençlerimiz, konuştukları kelimelere dikkat etmiyorlar" Bildiğiniz gibi, Türk dili kaidelerine göre bir cümle vurulduğunda başta zarf bulunur. Sonra özne gelir. Son ra tümleç ve fiil. Türkçe cümlelerde fiil en sonda olur, en başta değil. Meselâ biz, "geldim dışardan" veya "döndüm çarşıdan" demeyiz. "Dışardan geldim" "çarşıdan döndüm" diye söze veya yazıya başlarız. Peki Türkçe'de devrik cümle hiç kullanılmaz mı? Kullanılır tabiî. Devrik cümleler Türkçede daha çok konuşma üslûbunda göze çarpar. Bir de şiirimizde. Yazı dilimizde devrik cümleler yoktur. Konuşma heyecanı veya yorgunluğu, dikkatsizliği içinde olan bir kimse, kelimeleri bazen aklına geldiği gibi sıralayıverir. Devrik cümlelerle konuşur. Ama aynı kişi kalemi eline aldığında kelimeleri yerli yerine oturtur. En eski Türk metinleri olan Yenisey Yazıtlarında devrik cümle yoktur. Mesela: "Beş yaşımta kangsız kalıp tokuz yiğirmi yaşımga öksüz boltım. Bu cümlenin bugünkü Türkçeyle karşılığı şöyle: "Beş yaşımda babasız kaldım, ondokuz yaşımda öksüz oldum." Atasözlerimizde devrik cümle yoktur. Biz deriz ki: "Akıllıyı arkada tutma, akılsızı kılavuz etme", "Tutma arkada akıllıyı, etme kılavuz akılsızı" demeyiz. Biz, "Aklı başında olan kuru kavgaya düşmez" deriz. "Dilini eşek arısı soksun" deriz. "Dilin kemiği yok, bildiğini söyler", "Dilini tutan başını kurtarır", "Dilinin belâsını çeker" deriz. Bizim hiçbir kitabımızda, "Kurtarır başını tutan dilini" diye bir atasözümüz yoktur. Ne demektir: "Benzer yaş deriye söz, gider oraya çekersen nereye!" Biz deriz ki: "Söz, yaş deriye benzer. Nereye çekersen oraya gider" İşte size Dede Korkut Destanlarından bir örnek: "Meğer Hanum Oğuzda, Duhaoğlu Deli Dumrul adında bir er varidi. Bir kuru çayın üzerine bir köprü yapdur-muşıdı. Geçenden 33 akça alurıdı. Geçmeyenden döge döge kırk akça alurıdı." Dede Korkut destanlarında esas olan, kaidesine göre düzgün cümledir. Türk nesrinin usta kalemlerinde Peyâmi Safa beyden bir örnek: "Türk kızı kültürünü genişletmelidir. Fakat o zaman da, kendi dilini iyi öğrenmesi gerekir. İyi, yâni edebiyatı, edebiyatının târihiyle beraber. Bütün bunları yabancı dil bilgisi takip edebilir. Milliyetçilik, kadının hürriyetini ve zarafetini de küfür saymaz!" Peyâmi Safa'nm eserlerinde devrik cümle yoktur. Türk nesrinin en zarif kalemlerinden olan Refik Hâlit Karay'da, Necip Fâzıl Kısakürek'te, Fâlih Rıfkı Atay'da, Arif Nihat Asya'da, Ömer Seyfettin'de, Sait Fâik'de, Reşat Nuri'de, Samiha Ayverdi'de, Emine Işmsu Öksüz'de, Sevinç Çokum'da, Gürbüz Azak'da ve daha nicelerinde devrik cümle yoktur. Yahya Kemâl merhum da devrik cümleden kat'iyyen hoşlanmazdı. Bir gün ona sordular. "Üstad" dediler. "Bazı yeni Türkçe öğretmenleri, Batılılar gibi devrik cümlelerle yazıyorlar. Biz de Batılılaşmak için devrik cümlelerle konuşup yazalım!" diyorlar. Siz ne buyuruyorsunuz! Yahya Kemâl gülmüş. "Ben de devrik cümleye taraftarım" demiş. "Yalnız, kelimelerin yerini değiştirmekle kalmayalım. Artık hecelerin de sırasını bozalım. Meselâ artık "Eve geldim" demeyelim "Dimgel ve-e" diyelim" demiş.
#02.01.2010 14:12 0 0 0
  • Dil bir milletin özüdür. Başlangıçtan bugüne kadar olduüu gibi, bugünden sonsuz geleceğe doğru da her milli topluluğun en mühim ve değişmez bir temeli olarak devam edcektir. Bir dile sahip olmayan millet yoktur. Eğer bir millet, şu veya bu sebeple kendi dilini kaybetmişse, o millet, topluluk olrak ortadan kalkmıştır. İnsanlık tarihinde, dilini kaybettiği halde ortada duran bir millet yoktur. Fakat milletler ortadan kalmış olduğu halde, henüz yok olmamış birçok eski dil vardır. Dil, bir milletin tarihidir. Dil, bir milli topluluğun içinde ve onunla gelişmiş olduğu için, kendiliğinden, o milletin binlerce yıllık tarihi seyrini muhafaza eder. Bir milletin, tarihin muhtelif devirlerinde benimsemiş olduğu görüş, duygu ve fikirleri muhafaza eden canlı abide, o milletin dilidir. Herhangi bir sanat eserinin veya herhangi bir sanatkarın, şu veya bu millete mensup bulunduğu hakkında tereddüt ve şüphe edilir. Fakat Türk dilinde yazılmış eser, hiç şüphesiz Türk milletinin eseridir. Türkçe ifade edilmiş en ufak bir tabir dahi, Türk milletinin kıymetli malıdır. Dil, kendi içinde, bir milletin bütün geçmişini sakladığı gibi, onu sonsuzlığa götürecek en büyük kudreti de kendinde taşıyan büyük bir varlıktır. Diyor, Reşit Rahmeti Arat. Bu sebeple bu pek kıymetli hazinemizi korumak gayesiyle bugün Yavuz Bülent Bâkiler'in sözün doğrusu isimli eserinden bir bölüm aktaracağız size. Anadolu'daki bin yıllık geçmişimizin belki de en büyük depremini 17 Ağustos'ta yaşadık. Deprem, anlatılmaz felâketlerle geldi. 170 bin ev yıkıldı. Yetkililer bunun 270 000'e çıkacağını söylüyorlar. 15 000 insanımız göçük altında kaldı. Yaralı sayımız 27 000'i çoktan aştı. Ayrıca 20 milyar dolarlık bir ziyanla karşı karşıyayız. Ölenlere bin rahmet. Kalanlara sabır gayret ve başsağlığı! Deprem birtakım büyük acıları ve gerçekleri de tekrar suratımıza çarptı: Zamanında gereken tedbirleri almamışız. Atımızı sağlam kazığa bağlamadan tevekkül etmişiz. Depremin fay hattı belli olduğu halde, getirip evlerimizi, işyerlerimizi, kışlalarımızı tam o fay hattının üstüne koymuşuz. Yani aklımızı kullanmamışız. İlmin ve tekniğin gereğini yerine getirmemişiz. Yunus Suresi'nin 100. Ayetinde buyuruluyor ki: "...Akıllarını kullanmayanlar üzerine, Allah uğursuzluk yükler." Kul hakkını bilmeyen, İslâm ahlakıyla ahlâklanmayan, iz'ansız imansız, ahlâksız bazı kişiler, demirden, çimentodan, kumdan çaldıklarını öteki dünyaya götüreceklerini sanmışlar. Belediyeler, gereken dikkati, titizliği gösterememişler. İlmin tekniğin ve sanatın şartlarını bilmeyenler veya bile bile çiğneyenler, yüreklerimizi âdeta bir cehennem ateşiyle dağladılar. Deprem birtakım acı gerçekleri de bir daha yüzümüze çarptı dedim. Depremin felâketi, tahribatı, yok ediciligi ne ise, Türkçe'mizin kısırlaştırılması da kurutulması da odur! Hatta kesinlikle diyebilirim ki dildeki deprem, tabiattaki depremden çok daha tehlikeli. Bütün radyo ve televizyon kanalları depremle ilgili pek çok bilgi verdiler. Hazin görüntülerle ekranlara geldiler. Eline mikrofon, omuzuna kamera alan deprem bölgelerine koştu. Verilen haberlerdeki Türkçe sefaleti, çöken, dağılan, toprağa yapışan apartmanların hazin manzaraları kadar kahrediciydi. Bazı sunucular "depremzede" yerine "depremzâde" dediler. "Depremzede" başkadır, "depremzâde" başka. "Zede"de "zade"de Farsça kelimeler. "Zade"evlâd, oğul, doğmuş, doğan demek. Meselâ, bizde soyadı olarak "Evli-yâzâde" var. Evliyâzâde, evliyaoğlu, evliyadan doğmuş demek. Evliyâzede ise, evliyanın çarptığı, evliyanın vurduğu, evliyanın hışmına uğrayan adam mânâsına gelir. Depremzede, depremde felâkete uğrayan, depremden zarar gören kimsedir. Depremzâde ise, depremin oğlu, depremden doğan, demektir. Aradaki büyük farkı görüyor musunuz? "Enkaz yıkıntısı altından çıkarılan cansız cesetler" cümlesini yüzlerce defa dinledik. Çok yanlış. Enkaz, zaten yıkıntı demek, moloz demek. "Enkaz yıkıntısı" olmaz. Ya enkaz veya enkaz altı demek lâzım veya yıkıntı. "Cansız ceset" denilmez. Çünkü ceset Arapça bir kelimedir. Ölü vücut, cansız beden demektir. Lütfen söyler misiniz bana "Ölü yoğunluğu" ne demektir? "Ölü yoğunluğu nedeniyle tüm morglar doldu" deniliyor. Ne demek ölü yoğunluğu? Böyle Türkçe cümle olmaz. "Deprem bölgesindeki doktorların yoğun çalışması" ne demektir? Doktorlar neden çok çalışmazlar da sürekli çalışmazlar da durup dinlenmeksizin çalışmazlar da, "yoğun " çalışırlar? Biliyorum "sebep"gibi güzelim bir kelimemizi kullanmak çok büyük bir suç. Fakat onun yerine ille de "neden" zamirini kullanmak ne kadar yavan ve yanlış! "Yağmur nedeniyle" yerine "yağmur yüzünden", "Bu nedenle"yerine "bu bakımdan" "deprem nedeniyle"yerine "deprem dolayisiyle" "deprem büyük zarara neden ol du"yerine "deprem büyük zarara yol açtı" denilse kıyamet mi kopar? Görülüyor ki; Türkçemiz de bir deprem geçiriyor. Çocuklarımız âdeta fay hattı üzerinde konuşuyorlar; farkında mısınız? Kelime dağarcıkları çok zayıf bazen de tamtakır. DEVAM ETMEK-SÜRMEK Sivas'ta Ziya Gökalp İlkokulu'nda okuduğum yıllarda haftada bir saat de yazı dersi görürdük. Yazı dersine sınıf hocamızın dışında yaşlı bir kişi gelirdi. İsmi galiba: Abdülkalfa idi. Yazısı gerçekten mükemmeldi. Karatahtaya bir atasözü yazar, bizim de benzer harflerle bir-iki sayfa doldurmamızı isterdi. Yazı derslerine devam mecburiyeti yoktu. Ama ben o derslerin devamlı öğrencilerinden biriydim. Çünkü yazım, önceleri güzel değildi. Harflerin gövdelerini, bacaklarını, kollarını sağa sola yatırarak, yazıyordum. Abdülkalfa hoca, buna çok kızıyordu ve benim el yazımı "it oynamış yonca tarlasına" benzetiyordu. Bu güzel benzetmeyi hiç unutmuyoum: İt oynamış yonca tarlası... Yazımı düzeltmeye karar vermiştim. Artık harflerin kollarını ve bacaklarını sola sağa yatırmadan dik olarak indirip çıkarıyordum. Yaşlı yazı hocamız, değişikliğin farkına varmıştı. -Aferin! Demişti devam et, devam et. Abdülkalfa hoca sayesinde, devamlı bir dikkat ve çalışmayla yazımı düzeltmiştim. 54-55 yıllık bir hâtıramı anlatışımın elbet bir sebebi var. Benim neslim, "devam, devamlı, devamsız, devamla, devamı"kelimeleriyle de yetişti. Şimdi dilde tasfiye taraftarı olanlar, "devam "kelimesini, "Türkçe asıllı değildir" gerekçesiyle dilimizden çıkarıp bir tarafa attılar. Ve "devam" yerine "sürmek" kelime sini koydular. Artık radyo ve televizyon programlarını sunan kimseler "programımız devam edecek" veya "programımız devam ediyor" demiyorlar, "programımız sürecek" "programımız sürüyor" diye kestirip atıyorlar. "Sürmek" kelimesi kullanılmasın mı? Kullanılsın elbette. "Sürmek" doğru ve güzel bir kelime. "Sürmek" kelimesi elbette kullanılsın. Yanlış olan, sürmek kelimesini, olur olmaz yerlerde devam kelimesinin yerine koymaktır. "Devamlı" yerine "sürekli" diyebiliriz. "Devamlı kar yağışları yüzünden yollar kapandı" cümlesi de doğrudur. "Sürekli kar yağışları yüzünden yollar kapandı" cümlesi de doğrudur. Peki ama, "devam mecburiyeti", "devamlı öğrenci", "devamsız öğrenci"'yerine ne diyeceğiz? "Süreklilik zorunluluğu", "sürekli öğrenci", "süreksiz öğrenci" gibi İfadeler, Türkçenin şıklığı bakımından sizi de rahatsız etmiyor mu? "Sürek" bildiğiniz gibi "satılık hayvan sürüsü" demektir. "Sürekli" "süreklilik" "süreksizlik" kelimeleri bana zaman zaman hayvan sürülerini hatırlatıyor. Tarlamızı traktörle süren bir adama "sürmeyi sürdür" deyince gülünç duruma düşeriz. "Sürmeye devam et" dememiz gerekir. Bize bir meseleyi anlatırken, birdenbire susan kimseye de "konuş" veya "devam et" deriz. "Sürdür" demekle bir zevksizliğin içine düşeriz. Bunun gibi "programımız sürüyor" veya "programımız sürecek" yerine, "programımız devam ediyor" veya "programımız devam edecek" demek daha doğru ve güzel olmaz mı? Tamamen Türkçeleşen kelimeleri dilimizden çıkarıp atanlar, bizi hep cılız, çarpık, çirkin ve gülünç durumlara sokuyorlar. Geçenlerde koskoca bir kuruluşumuz, koskoca bir gazetenin koskoca bir sayfasından milletimize seslendi. Bu seslenişin veya "Kamuoyuna duyuru" nun bir cümlesi aynen şöyle: "Biz, futbol maçlarının naklen yayınını sürdürmek için, iyi niyetimizi sürdürüyor ve mâkul şartlar çerçevesinde futbol yayınlarına devam etmek istiyoruz". Bu nasıl bir cümle? Bir cümle içinde iki defa "sürdürmek" iki defa "futbol yayınları" ifadeleri nasıl yer alır? Sonra "mesela örneğin" dev gibi "imkân ve olanakları" dev gibi "Sürdürüyor, devam etmek istiyoruz" denilir mi? Bu cin çarpmış cümlenin doğrusu şöyle olacaktır: "Biz, iyi niyetle ve mâkul şartlar çerçevesinde futbol maçlarının yayınma devam etmek istiyoruz". İşte bu kadar. Ama hayır. Beyefendiler kendilerini sözüm ona aydın, ilerici göstermek için, burunlarını yere sürterek bir cümle içinde iki defa "sürdürmek", arkasından da "devam etmek" kelimelerini kullanacaklardır. Yazık. Çok yazık, çoook yazık.


    Y. Bülent Bâkiler, Sözün Doğrusu
#02.01.2010 14:11 0 0 0
  • Türk dili, birçok eski kelimelerini, yerlerine daha güzellerini buldukça, terketmiş, fakat eskiden beri güzel her kelimesini mutlaka yaşatmıştır. Türkçenin, ülkeler, çağlar ve diller boyunca macerası, birçok da bu güzel'i aramak duygusundandır. (Bugün de çirkin kelimelere tepkisi, aynı hisdendir.) Altın, gümüş, demir, çelik v.b. gibi, güzel sesli mâden adları, Türk dili vâr olalıdan beri yaşayan ve yaşatılan kelimelerdendir. Gönül sözü de böyledir. Bu kelimenin en eski Türkçede söylenişi, Kön-kül'dü, zamanla könğül sesini aldı ve yüzyıllarca bu sesle kullanıldı. Ona gönül sesini veren Türkiye Türkçesi'dir. Gönül'e önce VIII. asırda rastlıyoruz. Târihi taşa kazdıran bir hükümdar ağzından konuşarak, adını bildiğimiz ikinci Türk yazarı, Yolluk Tigin: Taş tokıtdım, köngültegi sabımın... bitidim: Taş yontturdum, gönüldeki sözünü yazdırdım, diyor. Kelimenin edebiyat târihimizde ikinci bir âşıkı, Kutadgu Bilig yazarı Yûsuf Hashâcib'dir. Kelimeyi fırsat düşükçe kullanır, ona, aruz'la manîler söyletir. Onun: Könğül kimni sevse körür közde ol Közün kanca baksa uçar yüzde ol Könğülde negü erse arzu tilek Ağız açsa barca tilin sözde ol gibi mısraları, Türkçenin İslâm çağındaki ilk gönül şiirleridir: "Gönül kimi seve gözünün önünde (hep onu) görür; göz nereye baksa orada o (nun hayâli) uçar. Gönülde arzu, dilek ne ise (insan) ağız açınca hep ondan söz açar" demektir. Gönül, Anadolu'da Yûnus Emre'nin: Taşdın yine deli gönül Sular gibi çağlar mısın gibi mısrâlarıyla şahlanır. Ondan sonra, sesi fazla değişmez. Bâzan "bu göynüm" diyenlerin söyleyişiyle başkalaşsa da kesin notasını Anadolu'da bulmuş olmanın gönül ferahlığıyle yaşar. O kadar ki biri çıksa da bir Gönül Şiirleri Antolojisi yapsa, bu kitapta Türkçenin nice zengin ve güzel şiirleri toplanır. Hatta XV asırda İstanbul fâtihi, Sultan İkinci Mehmed'in de katıldığı bir gönül şiirleri yarışması olmuş, fethedilen ülkeler, yüzyıllarca, bu şiirlerin: Gönül ey vây gönül, vay gönül eyvây gönül diye tekrarlanan mısrâlarıyla ahenkli, murabba'ları, (şarkıları) ile dolmuştur. Bundan sonra dilimizde bir gönül zenginliği başlar. Gönül sözüyle nice dil ve gönül oyunları oynanır. Kelime, dilimize gönül dolusu söyleyiş kazandırır, dilimizde bir duygu ve mânâ âlemi uyandırır. Gerçi gönül, insanın duygu merkezi demek, yürekteki mânevi taraf demektir, ama o bu kadarcıkla kalmaz: Gönül çekmek'de aşk olur, gönül vermek'de sevgi... Gönül yap-mak'da iyilik duygusuyla dolar, gönül almak'da hoşnut etmek, memnun etmek mânâlarına girer. Bunun içindir ki Azeri Türkçesi şâiri Şah İsmail'e atfedilen şu dörtlük: Hatâ'î hâl çağında Hak gönül alçağında Binbir Kabe yapmaktır Bir gönül al çağında inceliğiyle, halkımızın gönlünde yaşamıştır. Bakınız alçaklık, ne kötü mânâda kelimedir, ama Türk halkı onu gönül'le birleştirir ve gönül alçaklığı veya alçak gönüllülük hâline koyarsa, bu, üzerinden bir tılsım geçmiş gibi birden bir fazilet mânâsı alır. Böylece, gönül almak, gönül vermek, gönül eğlendirmek, gönlü açılmak, gönlü olmak, gönlü dolmak, gönlünü etmek, gönlüyle oynamak, iki gönül bir olmak, iki gönül bir olunca samanlık seyrân olmak; gönlü kalmak, gönül kırmak, gönülden kopmak, gönülden sevmek, gönlünce sevip gönlünce yaşamak ve daha sayısız gönül kelimeleri gönül oyunları, gönül yücelikleri, gönül duyguları duyup gönül şarkıları söylemek... Kelimeyi, gönüllü, gönülsüz, gönüllenmek gibi kullanışlarla yayıp dile bir gönül zenginliği kazandırmak ve meselâ Pîr Sultan Abdal'ın dilinden konuşarak: Öt benim sarı tanburam Senin aslın ağaçtandır Ağaç dersem gönüllenme Kırmızı gül ağaçtandır diye, kelimeye bir gönül inceliği işlemek... Bâzan, Nef î'nin şiiriyle konuşarak, zengin bir gönlün insana nasıl yeteceğini: Hem kadeh hem bade hem bir şûh sâkîdir gönül şaheseri hâlinde söylemek; bâzan da güzelliği, güzellerin gözlerinde ararken: Gönül ne gök, ne elâ, ne lâciverd arıyor, Ah bu gönül bu gönül, kendine derd arıyor! mısralarını bulmak. Yahut da Şeyhülislâm Yahya'nın gazelinde mûsıkîleşerek: Erdî bahar sen yine şâd olmadın gönül Güllerle lâlelerle küşâd olmadın gönül ahengini kazanıp, bir bahar mevsiminde bir bahar türküsünün şakıyan teranesiyle birleşmek... Nihayet Yahya Kemal'in şiirinde vecîzeleşip ya tam neş'e, ya tam ıztırap; ya hep ya hiç mânâsında: Ya şevk içinde harâb ol, ya aşk içinde gönül! Ya lâle açmalıdır göğsümüzde yâhud gül. seviyesine yükselmek. Türkçede gönül'ün hikâyesi elbette çok zengindir. Bu saydıklarımız onun belki en kısa mâcerâsıdır. Gerçek şudur ki Türk dili, bu mânâda sâde gönül sözü'yle kalmamış, başka dillerden başka sözler de almıştır. Meselâ Arapça'dan kalb'i almış, kendi yürek sözüyle birlikte kullanmıştır. Fârisîden (yine gönül demek olan) dil'i seçmiş, bundan da dilber, dilârâ, gibi, dilşâd gibi, dildâde ve dilrübâ gibi söyleyişlerde hoşlanmıştır. Fakat başka dillerden müterâdif kelimeler aldı diye gönül'ü terketmemiş, aksine onu bütün gönlüyle sevip hayâtının her asrında belki de her ânında kullanmıştır. Çünkü, gönül güzeldir.


    N.Sami.Banarlı, Türkçenin Sırları
#02.01.2010 14:10 0 0 0
  • Mayıs ayının ilk haftası Dil bayramı olarak kutlanıyor, 44 yıldır. Aslında Karamanolu Mehmet Bey 1277 tarihli bir ferman çıkarır: "Bugünden sonra divanda, dergâhta, bârgâhta, mecliste, meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır." der. O tarih, bugün dil bayramı anılır. Türk dilini yaygınlaştırma gayretleri ta o günlerden başlar. Har pazartesi yaptığımız gibi bugün yine dilimizin inceliklerinden söz edeceğiz, bilir kişilerin ağzından. Önemli bir eserden bölümler okuyacağız bugün. Türkçeyle ilgili olarak yazılmış muhtevası en geniş eser sanırız, merhum Nejat Muallimoğlu'nun yazmış olduğu Türkçe Bilen aranıyor isimli kitaptır. Yanlız kendi değerlendirmelerine değil, geçmişden bugüne, dilimizin üzerine titremiş seçkin şahsiyetlerin yazılarından alıtılar da yapmış. TÜRKÜN MİLLÎ HATİBİ HAMDULLAH SUPHİ TANRIÖVER, 1950'lerde Pendik Lisesi'nin bir müsameresindeki konuşmasında, dil meselesine de temas ederek dedi ki: Bir seyahatte idim, vazife ile Avrupa'ya gidiyordum. Yanımda, tanınmış ediplerimizden biri de vardı. Beraberce, gayet zevkli sohbetlere dalıyorduk. Tren kompartımanında, yolda binmiş bir ecnebi de vardı. Biz konuşurken gözucu ile âdeta takip ediyor, tecessüs gösteriyordu. Bir müddet sonra gideceği yere inmek üzere hazırlandı, kalktı, ve ikimize dönerek Fransızca, "Affedersiniz beyler, merakım o kadar fazlalaştı ki, sizi bir sualimle rahatsız edeceğim," dedi. "Kusurumu hoş görünüz; konuşmanızı yol boyunca takip ettim, anlamadığım halde zevkle dinledim. Diliniz, belli-başlı Doğu ve Batı dillerinden pek farklı. Mazur görünüz ve beni tatmin ediniz. Nece konuşuyorsunuz?" "Biz Türk'üz ve konuştuğumuz lisân da Türkçe'dir," dedim. Ecnebi, büyük bir saygı ile eğildi ve ciddiyetle dedi ki: "Aman, ne saadet! Sizler meğer dünyanın en musıkili diline sahipmişsiniz. Bana kuş dili ve bülbül sesi gibi geldi. İnanın gaşyoldum [kendimden geçtim]. Aman, bu güzel dili bırakmayınız. Harikulade bir dile sahipsiniz. Bu büyüleyici ahenk, hiçbir Batı dilinde yoktur. Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen de, bir zamanlar Hamburg Üniversitesi'nde adını hatırlayamadığı dünyaca meşhur bir Alman matematik profesörünün de, "Türk dili" derslerine katıldığını görerek "hayret'e düştüğünü yazdı*. Dersten sonra, Türkçe kurslarına katılmasının sebebini sordum. Dakikalarının bile boş geçmediğini bildiğim bu Alman ilim adamının Türkçe kurslarına katılmasına ne kadar hayret etmişsem, o da benim bu sualime o kadar hayret etmiş ve biraz da alınmıştı. Ben, bunun üzerine, Türkçe'de matematik dalında faydalanacağı eserler bulunmadığnı söylemek zorunda kaldım. Maksadımı anlayan Alman profesörünün bana verdiği cevap çok dikkate değer: "Ben, Türk dili kadar ahenkli bir dile rastlamadım. Türkçe, insanın kulağına tatlı bir melodi gibi çarpıyor. Bu dili öğrenmekten büyük bir zevk duyuyorum. Türkçe, iyi konuşanların dilinde, dünyanın en musıkîli, en ahenkli dillerinden biridir. Dilimiz, bu güzelliğini, tok ve kapalı seslerini uzun hecelerle ahenkli bir tarzda birleştirmiş olmasına borçludur. Türkiye Türkçesi, "büyük ses uyumu" denen basit ve monoton kuralı kemikleşmekten kurtarmış, Türkçe ve Türkçe'leşmiş nice sözde kırıp parçalamıştır. Basit ve monoton bir sesten zengin seslere giden bir seda hürriyeti Türkçe'de, gerçek bir ses musikisi gelişmesidir. Eski Türk dillerinde uzun hece yoktu. Nihat Sami Banarlı'nın yazdığı gibi, Asya bozkırlarında at koşturan, mütemadiyen yeni ülkeler, daha bereketli topraklar peşinde koşan insanların, yaşadıkları bozkır ikliminin sertliğinde, kelimeler üzerinde durarak onlara ahenk ve güzellik vermeye vakitleri olamazdı. Çok defa, bugün dilimizdeki gel! git! in! koş! vur! kaç! dur! gibi tek heceli kelimelerle konuşuyorlardı. Refik Halit Karay, yerden göğe kadar haklı: Türkçe, Asya'da bir çığıltı, bir tokurdama, bir gürültüdür. Verdiğimiz ahenk sayesinde, biz onu bir besteye çevirdik. Asya Türkçesi, aslında, zengin ve pek eski olabilirdi; lâkin saklamak abestir: Türkiye Türkçesi'nin yanında çok ahenksizdi. Dedelerimiz, beş asırda ne yapıp ne ettiler, bir kakofoni "den bir "melodi" çıkardılar. Buyurun, eski Asya Türkçe'sindeki' bazı kelimeler: adhak, batrak, bed-hük, bıdhık, budgay, eçkü, emgek, kadhgu, kapga, karağgu, kayguk, kıragu, kızamuk, konkül, koşnı, konglek, kudhug, orgak, sarıçga, tamgak, targak, te-gir, tenğiz, Tengri, tirsgek, yamgur, yapurgak, yogurkan, yumgak. Ziya Gökalp, "G"li sesler istemeyiz diyordu. Haklıydı. Şimdi de bu kelimelerin, Türkiye Türkçesi'nin fonetik çarkından geçtikten sonra nasıl mûnisleşerek ahenk kazandıklarına dikkat ediniz: ayak, bayrak, büyük, bıyık, buğday, keçi, emek, kaygı, büyük kapı, karanlık, kayık, kırağı, kızamuk, gönül, komşu, gömlek, kuyu, orak, çekirge, damak, tarak, değer, deniz, Tanrı, dirsek, yağmur, yaprak, yorgan, yumak. Asya Türkçesi gördüğünüz gibi, "Moğol tokmakları" ile dolu bir dildi. Yine Kaşgarlı zamanındaki Türk dillerinde, günümüzde artık kullanılmayan kakofonik seslerle dolu bir yığın kelime daha vardı. Bazıları: kıdhıglık (kenarlı külah), bukagu (hırsızların ellerine vurulan kelepçe), buturgak (pıtrak, fıstık biçiminde çengelli bir diken), çançarga (serçe kuşu), çıçalak (serçe parmağı), çıçamak (yüzük parmağı), çifşeng (ekşi, ekşimiş), kakkuk (kurutulmuş et veya meyva), kakurgan (yağ ile yoğrulup fırında veya tandırda pişirilen bir hamur), tabuzguk (bilmece), tuturkan (pirinç), yagak (ceviz). Türkiye Türkçesi'nin fonetik çarkı bu "Moğol tokmakları"nı öğüttü, ehlileştirdi, kulağı okşayan munis ve musıkili sesler hâline getirdi. Maamafih, bu fonetik çarkın tesirini göstermesi zaman aldı. Meselâ, dilimizdeki iyi kelimesi edhgü-edgü-eyyü-eyü" safhalarından sonra "iyi" oldu. Dede Korkut Hikâyelerinde (8-13'ncü asır) Han Tur Ali adında bir Türk hükümdarının adı geçer. Halk, zamanla, "Han Tur Ali"yi Kanturalı yaptı. Yine ondördüncü yüzyıla doğru Akkoyunlu devletinin kurucusu Tur Ali Bey'in adını Türkler, yine eski Türk seslerine sadık kalarak Turalı diye seslendirdiler. Fatih Sultan Mehmed'in ordusu istanbul'u fethettiği zaman, bu şehrin bir semtinde Cebe Ali Bey adında bir Türk kumandanı karargâh kurmuştu. Bu karargâha gidip gelen Türkler, o semte bu Türk kumandanının adını verdiler. Eski Türk telâffuzuna göre, semte "Cebeli" veya "Cabalı" demeleri gerekiyordu. Fakat böyle olmadı. Türk, bu İstanbul semtini Cibali ahengi ile güzelleştirdi. Çünkü Türkiye Türkler'inin dilinde, artık uzun hece zevki vardı. Bu zevk, Nihad Sami Banarlı'nın kelimeleriyle, "yeni bir vatanın,yeni bir coğrafyanın terennümü "idi." Türkiye Türkçe'si, o Türkçe'nin en büyük temsilcisi Yunus Emre'nin dilinde zirveye ulaştı: Ben Yûnus-u bîçareyim / Dost ilinden avareyim Baştan ayağa yâreyim / Gel gör beni aşk neyledi* Türkçe, dünyanın en bol sesli dillerinden biridir. Ağacın yapraklarıyle güzel olduğu gibi, dilimizi—uzun hecelere imkân vererek—güzelleştiren başlıca özelliği sekiz tane ünlü ses bulunuşudur ki, meselâ İngilizce'de bu kadar ünlü yoktur. Bu ünlülerin dilimizi nasıl güzelleştirdiğini, çocuklarımıza verdiğimiz isimler bilhassa gösteriyor. Bir milletin bütün fertleri için en güzel ve kulağı okşayan sesler, çocuklarına verdikleri adlardır. Bakın Türkiye Türkleri, dikkate değer bir çoğunlukla çocuklarına nasıl adlar veriyorlar: Aygül, Aynur, Aysel, Ayten, Ercan, Erdal, Gülâli, Gülay, Gülnur, Güvenay, Meral, Özcan, Seda, Sevay, Suna, Tülay, Tülinay. Bütün bu adlar ve daha pek çok sayıda eski ve yeni isimler acaba neden iki üç hece içinde hep inceden kalına veya kalından inceye geçen seslerle örülmüştür? Bir millet, bu ses değişiminden zevk almasa, bu ufacık kelimelerde bu kadar kesin iniş-çıkış yapar mıydı? Türkiye Türkçesi "ana"yı anne, "yalav"ı alev, "ala"yı ela, "yınanç"ı inanç, "Selcik"i Selçuk, "maral"ı meral yapmış, daha nice sözü bambaşka bir güzelliğe eriştirmiştir. Türkiye Türkçesi, Arapça ve Farsça'dan dilimize giren pek çok kelimeyi tanınmayacak bir şekilde Türkçe'leştirmiştir. "Çarçûbe," "badem,' "hefte," "çameşuy," "guuşe," "Çeharşenbih," "Pençşenbih," "şuban" "nerdibân", "şeft-âlû," "zedr-âlû" Acem'in; çerçeve, badem, hafta, çamaşır, köşe, Çarşamba, Perşembe, çoban, merdiven, şeftali, zerdali Türk'ündür. Yunanca'dan Farsça'ya geçen "kulbe," dilimizde güzelleşmiş, kulübe olmuştur. Farsça'da çiçek karşılığında olan "gul," Türkçe'de, belirli bir çiçeğe izafe edilmiş ve gül diye güzelleştirilmiştir. Doğru, düş Türkçe. Ama Türk, onu bin yıl öncesi terketti. Neden mi? "Hayal"deki, "hülya"daki, "rüya"daki ses güzelliği "düş"te yoktur da onun için. Hamdi Varoğlu, Cumhuriyet 'teki bir yazısında (5 Temmuz, 1964) diyordu ki: Arapça kelimeleri alıp Arab'ın bile mânasını anlayamadığı, Farsça kelimeleri alıp İranlı'nın bile tanıyamayacağı, bize göre yapı ve kurallarıyle özbeöz Türkçe kelimeler yapmışken, bunları atıp yerlerine kimsenin tanımadığı yapmacık sözler koymayı ben, öz evlâdı inkâr edip göçebe bir kabilenin ne idüğü belirsiz veledini evlâdlık almaya benzetiyorum. Kendisinden olmayan kelimeleri kılığı kıyafetiyle, biçimi ve ahengi ile yüzde yüz Türkçe'leştiren, her tarafa eğilip bükülebilir, ve işlemini bizim farkına bile varmadan kendi kendisine yapan bir dilimiz varken, pek çok güzelim kelimeyi yağmalayıp katleden dil karmanyolacıları, zorla ve kanun yolu ile bir sürü gacır gucur kelimeyi dile soktular. Bilmiyorlardı ki, bilmek istemiyorlardı ki, her dilde mutlaka millî olması gereken iki temel unsur vardır. Biri, o dilin sesi, diğeri mimarîsidir. Milletler, hem kendilerinin kelimelerini, hem başka dillerden aldıklarını kendilerinin dil musikîsine uydurarak kullanırlar. Böyle millî bir musiki içinde kullanılan kelimeler, kökleri ister yerli ister yabancı olsun, mutlaka millî kelimelerdir. Halkımızın günlük hayattaki "basit" kelimelerle dilimize ne güzel, renkli, ve canlı kelimeler armağan ettiklerini hiç düşündünüz mü? Ahmakıslatan, akarsu, alabalık, açıkgöz, anadil, anayol, ateşböceği, başçavuş, binbaşı, bindallı, bozkır, buzdolobı, cankurtaran, çamsakızı, dalgakıran, demiryolu, devedikeni, ebekuşağı, gecekondu, gökkuşağı, kaptıkaçtı, karakalem, kartopu, karayel, karayolu, tozkoparan, yanardağ, yüzbaşı gibi nice kelimeleri, Türkçe'ye hediye edenler dilci allâmeler değil halktır. İşin garabetine bakınız ki, Türkçe'yi ipe çeken insanlar, bu tür kelimeleri dile kazandıramadıkları için af dileyeceklerine, sureti haktan görünerek, bu canım kelimelere eski hayratı berbat edercesine, yeni yeni isimler bulmaya çalıştılar ve bazılarının kaldırıp atılmasında rol oynadılar. Artık kaptıkaçtı değil, "minibüs" var, cankurtaran yok, İngilizce "ambulans" var! Dostlara duyurula... Türkçenin kökü nerede olursa olsun, çiçeği vatanımızda açmıştır.

    Nejat Muallimoğlu, Türkçe Bilen Aranıyor!
#02.01.2010 14:09 0 0 0
  • XIII. asır, Anadolu'da Türkçe'nin şahlanışı bakımından, bir Yûnus Emre asrıdır. Bu asırda, bugünkü Türkiye topraklarında, gerçek bir dil inkilâbı olmuştur. Bunun başlıca sebebi, Anadolu'da Türk nüfûsunun gün geçtikçe artması ve bir ekseriyet sağlamasıdır. Halk ekseriyeti Türk olan bir vatanda, büyük halk edebiyatına sahip bir milletin kültür ve edebiyat dilinin de Türkçe olması veya Türkçeye dönmesi çok tabiîdir. XIII. asır ortalarında başlayan bu dil inkılâbı, başka dillerden kelimeler ve kaideler almış bir dilin bütün bu yabancı unsurları tasfiye ederek katıksız Türkçeye dönmesi iddiasında, Türkçeden Türkçeye bir inkılâp değildir. Çünkü o yıllara kadar, Selçuk Devleti'nin sahip ve hâkim olduğu ülkelerde Türkçe, ne bir kültür ve edebiyat dili ne de resmî dil olabilmiştir. Hemen iki asrı aşan bir zaman içinde, Türklerin ilim dili, doğrudan doğruya Arapça olmuş, edebî eserler Fârisî ile yazılmış devletin resmî lisânı olarak da bâzan Arapça, çok kere Fârisî kullanışmıştir. Bu sebeple Yûnus Emre asrındaki dil inkılâbı, büyük ölçüde bir inkılâptır ve doğrudan doğruya yabancı dillerden Türkçeye bir geçiştir. işte Anadolu'da XIII. asırda başlayan ve bir daha yerini hiçbir yabancı dile bırakmayan Türkçenin bu kati zaferinde Yûnus Emre'nin aziz hikmeti vardır. Ancak, Yûnus Emre Türkçesi, günümüzde her kelimeye yanlış kullanmaya alışmışların bilerek veya bilmeyerek söyledikleri gibi öztürkçe değildir. Bu dil, ortak islam medeniyeti içinde öteden beri gelişmeye başlamış, yine ortak medeniyet dillerinden Türkçeleştirilmiş kelimelerle zengin bir Islâmî Türk Dili'dir. Nasıl bugünkü batı medeniyeti milletlerinin dillerinde eski Yunan ve Latin dillerinden veya birbirlerinden alınıp millîleştirilmiş yığın yığın kelime varsa, dünkü İslâm medeniyeti milletlerinin dillerinde de başka dillerden alınma birçok kelime vardır. Türk milleti, bilhassa Anadolu ve Balkanlar Türkiyesi'nde bu yabancı menşeli kelimeleri, Yûnus Emre asrından bu yana, büyük bir temsil kudretiyle Türkçeleştirmiş, bunların pek çoğunu kendi dilinin sesine ve estetiğine uygun Türkçe sözler hâline getirmişlerdir. Yûnus Emre, yeni vatan coğrafyasının topraktan yükselen bütün güzel seslerini Türk halk diliyle birleştirmiş, Anadolu Türkçesi'ne o çağlara kadar hiçbir Türkçede görülmemiş bir mûsikî işlemiştir. Anadolu'da bir felsefe olmaktan yükselerek bir îman derecesine varan ve çok sayıda halkı kendi ışıklı çerçevesine toplayan tasavvuf felsefesi'ni Yûnus, Türk diliyle söylenin, hem de kifayetle söylemenin sırlarını bulmuştur. Daha XII. asırda, Türkistan'da Ahmed Yesevi ile başlayan, Türk diliyle tasavvuf edebiyatını Yûnus'un ilâhîlerinde Türkçenin zaferleri olmuştur. Dînin ve tasavvufun Türklerden önce Araplar ve iranlılar tarafından geliştirilmiş Arapça ve Farsça sözleri, terimleri, Yûnus'un Türkçesinde Türkçeleşmiştir. Büyük şâir, bu yolda bir kelime bile uydurmaya tenezzül etmemiş, ilâhîlerinin nice tılsımlı sözlerinin kendileriyle haşır neşir olduğu Türk halkının yaşayan dilinden derlemiştir. Bulamadıklarını, Arabîden, Fârisîden almış fakat öyle bir edâ ile kullanmıştır ki, bu kelimeler sanki öteden beri Türkçe imişler gibi millî bir ses, millî bir çehre almıştır. Vahdet-i Vücûd görüşünün, insanda Allah inanışını: Beni bende demen bende değülem Bir ben vardur bende benden içerü gibi, hâlis Türkçenin bu ölçüde bu kadar boyasız, pırıltısız malzemesi ile fakat bu kadar aydınlık söyleyebilmek için Yûnus'un her bakımdan millî dehâ'ya sahip olması lâzımdır ki, onun Türkçesinde ışıldayan 'nur' işte, Türkçenin dehâsı'dır. Böyle, Türkçe sözler kadar Türkçeleşmiş kelimeleri de kullanmakta Yûnus aynı dehâyı gösterir. Meselâ, Anadolu Türkçesi'nde dilimizin ve sanatımızın en millî çizgisi olmuş Elif sözü, bir gün Türk kızlarına isim olacak kadar millîleşmeye Yûnus'un şiiriyle başlamıştır. Allah adı'nın ve Islami Türk yazısının ilk harfi Elif, Türkiye'de bir sevgi çizgisi olarak levhalara, camilere işlenmiş; bir taraftan tasavvufta hakîkat'in sembolü bilinmiş; bir taraftan da narin endamı ve mevzun çizilişiyle öylesine güzel Türk kızlarına isim olmuştur. Yûnus, bir tek Elif de mânâlann hepsini toplu bulma irfânıyla söylediği: Dört kitabın manîsi bellidür bir Elif'de Sen Elifi bilmezsin bu nice okumakdur mısrâlarıyla, Anadolu'dan Elifin ilâhîsine başlar. Bir başka ilâhîsinde de aynı görüş ve duyuşu: Yedi Mushaf manîsi bellidür bir Elif'de Bâ dedürmenüz bana ben bu yoldan azarum Bir elif tahsil eden mûnezzehdür ilimden Endişe ikliminde nice düşüp gererüm diye, daha geniş tekrarlar. İşte bu söyleyiş ve bu başlangıçtır ki, Elife Türk hayat ve san'atmda ölümsüz yer ayırır ve bir gün, Karacaoğlan'm şiirinde aynı kelime: Elifin uğru nakışlı, Yavru balaban bakışlı; Yayla çiçeği kokuşlu, Kokar Elîf Elîf diye şeklinde türküleşir. Yanlış ve sapıtmış bir dil anlayışı içinde Türkçemizi baltalayanların göremedikleri veya görmek istemedikleri büyük gerçek şudur ki, Türk milleti'nin hâkim millet olduğu islâm medeniyeti asırlarında o üstün duruma ulaşırken fethettiği topraklar gibi, fethettiği kelimeler de vardır. Türklük, bu kelimeleri, tıpkı yeni vatan toprakları gibi, kendi zevki, san'atı ve dehâsıyle işleyerek Türk ve Türkçe yapmıştır, işte Yûnus Emre de, Türkçemizin çok sayıda kelimesini böylesine millîleştiren bir lisan fâtihidir. Meselâ, Anadolu Türkçesi'nde türlü mânâ kazanıp Türkçeleşmiş bir garîb kelimesi vardır. Bu kelime Anadolu'daki zengin ve büyük hayâtına Yûnus'un şiiriyle başlamıştır, ilk fetih asırlarında yeni vatana gelen Türkler, bir yerde vatan tutup yerleşinceye kadar, türlü gurbet sızıları duyarlardı. Buna tasavvuf felsefesinin ilâhî varlıktan gurbette oluş fikri de katılınca gerek gurbet gerek garîb sözleri, daha birçok nüanslarıyla Türkçede büyük hayat kazandılar. Doğdukları veya vatan tuttukları yerlerden tam bir Allah aşkıyla ayrılıp diyar diyar dolaşan ve her gittikleri yerlerde halka, Allah'a varma yolları gösteren gezici dervişler ve abdallar da yeni yurdun garibleriydi. Yûnus Emre'nin: Aceb şu yerde var m'ola Şöyle garîb bencileyin Bağrı başlu gözi yaşlu Şöyle garîb bencileyin dörtlüğüyle başlayan şiirinde garîb'in çeşitli mânâ zenginlikleri vardır. Böylelikle Türkün irfan ve gönül gücüyle fethedilmiş kelimelerden biri de bu garîb'dir. Türkçede: Gurbette kalmış, kimsesiz, zavallı, fakir, değişik, tuhaf, yabancı, içe dokunan, tesirli, anlaşılmaz, Allah aşkı, derviş, meczup, v.b. gibi mânâlar kazanmış bu garîb sözü, ayrıca garîblik, garibsemek, akşam garipliği v.b. gibi kullanışlarla da Türkçeleşmiştir. Meşhur bir ilâhîsinde: Taştın yine deli gönül Sular gibi çağlar mısın Akdm yine kanlı yaşım Yollarımı bağlar mısın Nidem elim ermez yâre Bulunmaz derdime çâre Oldum il'imden âvâre Beni bunda eğler misin gibi dörtlüklerle, Türkçeye kuş dilini söyleten Yûnus Emre, Anadolu Türkçesi'nde yeni yeni başlayan uzun hecelerin de hemen ilk şâiridir. Her dile çok sesli mûsikîlerin büyük imkânlarını veren bu uzun hece'yi dilde duymaya başlamak, Türkçeye herşeyden çok Akdeniz ikliminin kazandırdığı üstün bir estetiktir. Yukarıdaki mısrâların yâre, çâre, âvâre gibi kelimelerini hemen hemen bugünkü sesleriyle kullandığı, Yûnus Emre'nin bilhassa aruzla seslendirilmiş şiirlerinde bellidir. Bu seslendirişte Anadolu'da yine Yûnusla başlayan "Türkçenin aruzla anlaşması" duyulur. Bu hâdise, Türkçenin, müzikal tekâmülünde nota vazifesi görmüş bir vezinle büyük bir ses güzelliği'ne doğru ilerlemesi târîhi'nin de başlangıcı sayılabilir. Yûnus Emre Türkçesi, burada gösterilmeyecek kadar zengin, millî yüksek inanış ve düşünüş çizgileriyle süslü ve güzel sesli varlığıyla, onu okuyan her Türkte büyük gurur uyandırır. Bu Türkçe, hâlis Türkçe hatta beyaz Türkçe'dir. Fakat aynı Türkçenin kuruluş ve yükselişi hiçbir övünüşe, hiçbir gösterişe tenezzül edilmeden, herhangi bir Türkçecilik propagandasına baş vurulmadan, büyük bir şâiri kendi Türk dili kültürüyle ve Türkçe'nin içinde oluşuyla gerçekleşmiştir. Bu Türkçe anlayışında ne zararlı kelime ırkçılıkları, ne de millete zorla kabul ettirilmek istenen uydurma sözler vardır. Yûnus Emre, tam bir büyük şâir sezişiyle milletinin lisânını hissetmiş ve ondaki güzel sesi duymuştur. Yine çok olgun bir insan olarak, kendileriyle medenî alışverişler yapılan başka milletlerin dillerinden alınmış kelimeleri, bir îmânın ifâdesi için en tâbi sözler bilerek Türkçenin sesine, mimarisine ve estetiğine göre söylemekte gösterdiği hüner ve olgunluk, yaptığı her iş kadar büyüktür. Yûnus Emre'nin Türkçe'yi kavrayışı ve kullanışı, bir dilin sesi ve mimarîsi millî olmalıdır, diye ancak bugünkü mukayeseli dil bilgisinin vardığı neticeye bundan yedi asır önce varmış, öylesine ileri anlayışa uygundur.


    Nihat Sami Banarlı, Türkçenin Sırları
#02.01.2010 14:08 0 0 0
  • Daha önce söylemiştim. Demiştim ki: "Ruslar, Kırım'ın Bahçesaray şehrinde, Zincirli Medresesi bahçesinde bulunan Gaspralı İsmail Bey'in mezarını kazıyarak üzerine kocaman bir domuz ahırı yaptırmışlar. Sanki koca Kırım'da başka bir yer yokmuş gibi, gözlerini Gaspralı'nın mezar yerine dikmişler. Niçin? Gaspralı İsmail Bey bütün Türk dünyasında "Dilde birlik, fikirde birlik, işte birlik" meydana getirmek istediği için! İstanbul Türkçe'sini Kırım'da da, Herat'ta da, Kaşgar'da da ortak bir dil haline getirmek istediği için! Sorumu hatırlayacaksınız: Türk Dünyasında "Dilde birlik, fikirde birlik, iş'te birlik, kurmak isteyen Gaspralı İsmail Bey'in mezarını Ruslar yok ettiler. Peki biz Türkiye'de ne yaptık?" Bu sorunun cevabı çok düşündürücü. Birtakım kimselerin öfkeleneceğini biliyorum. Öfkelenenleri oturup biraz düşünmeye veya Türkiye üzerinde, Türk Dünyası üzerinde oynanan büyük oyunları birazcık olsun araştırmaya davet ediyorum. Hiçbir meselemizi öfkeyle halledenleyiz. Bir milletin dili, o milletin âdeta şah damarıdır. Varlık sebebidir. Bir milletin dili, yüzlerce yılın, binlerce yılın eseridir. Dil canlı bir varlıktır. Doğru! Dile zamanla birtakım kelimelerin girmesi tabiîdir. Dilden birtakım kelimelerin zamanla düşmesi de, atılması da, başka mânâlarda kullanılması da tabiîdir, doğrudur ama Türkiye'de bizim yaptığımız bu değil. Türkiye'de biz, devlet radyo ve televizyonlarını kullanarak, devlet bütçesinden maaş alan, ücret alan kimseleri de seferber ederek Türk Dünyasının ortak kelimelerini ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Yâni Gaspralı'nm dilde birlik dâvasını ortadan kaldırmak istiyoruz. Derin bir üzüntüyle söylüyorum: Moskova'nın yapmak istediğini biz de Türkiye'de uyguluyoruz! Bu anlatılmaz bir dil katliamıdır. Hem dünkü edebiyatımızdan, hem de bütün Türk Cumhuriyetlerinden kopma yanlışlığıdır. Örnekler vermek istiyorum. Herkes açsın baksın Kültür Bakanlığımız tarafından hazırlanan 1183 sayfalı Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü'ne. Mesela, "millet" kelimesi bütün Türk Cumhuriyetlerinde ortak bir kelimedir. Bizim gibi, Azerbaycan Türkleri de "millet" diyor. Başkurtlar da, Özbekler de, Türkmenler de, Uygurlar da, Tatarlar da "millet" diyorlar. Şimdi biz bu "millet" kelimesini kaldırarak yerine "ulus" kelimesini koyduk. İyi ama "ul us "kelimesi Türkçe değil ki; Moğolca. Moğol'un "ulaş " kelimesini almak, "uius" şekline sokarak "millet" kelimesini unutturmaya çalışmak bize, milletimize, edebiyatımıza ne kazandıracak? "Şehir", ne güzel, ne yumuşak, ne ışıklı bir kelimemizdi. "Şehir" kelimesini dilimizden silip süpürmek istiyorlar. Niçin? Farsça olduğu için. İyi ama yerine koydukları şu kaba saba, şu küt, şu tıknefes "ken£"kelimesi de Türkçe değil ki. Soğutça. Soğutça, Farsça'nın en kaba hali. "Hürriyet"^ kelimesinin ne günahı vardı ki şimdi onun yerine "özgürlük" diyoruz? "Özgürlük" kelimesini bizden başka hiç bir Türk topluluğu bilmiyor ve kullanmıyor. Azerbaycan Türkleri, "hürriyyet" diyorlar, Başkurtlar "hürriyet", Özbekler "hürriyet", Tatarlar "hörriyet", Uygurlar "hürriyet" diyorlar. Türkmenler azatlık veya, erkinlik. Biz ise "özgürlük" diyoruz. Niçin ama? "Sebep", bütün Türk dünyasında ortak bir kelimeydi. Şimdi bütün televizyon kanallarımızda program yapanlar artık "sebep"yerine "neden"diyorlar. Niçin, "neden"diyorlar? Türkçede "sebep"başka, "neden"başkadır. Bizim dışımızdaki bütün Türkler "cevap " diyorlar. Yalnız Kazak Türkleri "javap", Kırgız Türkleri "cop" diyorlar. "Yanıt" kelimesini kullanan sadece biziz. Niçin ama? Neden? Bir zamanlar "şeref"kelimesini Azerbaycan Türkleriyle, Baş-Icurtlarla, Özbeklerle, Tatarlarla, Uygurlarla birlikte kullanıyorduk. Sonra biz "şeref yerine Fransız'ın "onör"kelimesinden "onur"u aldık. Ne kazandık. Onursuz olmak başka, şerefsiz olmak başkadır. Biri tevâzuun ifadesi otelcisi bayağılığın ve alçaklığın. Azerbaycan'dan Çin sınırına kadar "imkân"ve "mümkün" kelimeleri bugün de yaşamaktadır. "Olanak" kelimesini bizden başka kullanan bir Türk eli yoktur. "Koşul" kelimesi de "etkinlik, giz, yaşam, yaşantı, tüm, be-tik,öykü, us, gökçeyazm, tin, istenç, gönenç, kanı" kelimelerini de bizden başka hiç bir Türk topluluğu bilmiyor, sevmiyor ve konuşmuyor. Halbuki bütün bu kelimeler daha 30-40 yıl önce bütün Türk Dünyası'nda ortak kelimelerdi. Eğer "Biz iyi yaptık" diyorsanız, bilmelisiniz ki Moskova da "çok iyi oldu " demektedir ve Gaspralı İsmail Bey'in mezarını kazıyıp, üzerine domuz ahırı yaptıranlar size alkış tutmaktadırlar Gaspralı İsmail Beyin ise kemikleri sızlamaktadır.

    Y. Bülent Bâkiler

#02.01.2010 14:06 0 0 0
  • Mükellefiyet, islam dinine girmiş olanların (yani müslümanların) yapması gereken sorumlulukları demektir. Mükellef ise, sorumlu olan (müslüman kişilere) denmektir. Mükellef (yani sorumlu olan kişi), sorumluluklarını bilmesi gerekir. Sorumluluğunu bilmeyen bir kimse hem halk tarafından hemde HAK tarafından hoş karşılanmaz, hatta kınanır.

    İslam dininde, sorumluluklar derece derecedir. Bu dereceler arasındaki mesafe, birbirinden ayrı ve farkı açık olan büyük alan ve mesafeler gibidir. Yazımızı okudukça anlıyacağınızı umuyoruz.

    Mükelleflerin yapması gereken sorumluluklar fıkıhta, Farz, Vacip, Sünnet, Müstehap, Mübah, Mekruh, Haram, Müfsid terimleriyle bilinmektedir. Her müslümanın Farz nedir, vacip nedir, sünnet nedir vs. bunları bilmesi gerekir. Bunları bilmek demek, sorumluluklarını bilmek demektir.

    Bir müslüman, Allah'ın bir ve tek olduğuna iman ettikten sonra, islamiyeti kabul etmiş ve bu dine girmiş olur. Müslüman, islam dinine girmekle bazı sorumluluklarıda beraberinde getirir. Bu sorumlulukları yukarıda saydık. Hepsine birden fıkıhta Efâl-i Mükellefîn denmektedir.

    Efâl-i Mükellefîn hakkında detaylı bilgileri edinerek dinimizi öğrenmeli, hatalı ve yanlış yaptığımız şeylerin farkına vararak kendimizi düzeltmeli, işin hikmetini, sorumluluğun ciddiyetini bilerek, anlayarak, öğrenerek yaşamalıyız ki kulluğumuzu olgunlaştıralım. Kulların birbirinden üstünlüğü olgunluk makamıdır. Kim kulluk bakımından olgunluk derecesini yükseltmek için, Allah rızasına ulaşmak ve ona yakınlaşmak için çabalarsa muhakkak onun yaptığı bu ameller boşa gitmeyecektir. Çünkü Allah için yapılan hiçbir amel boşa gitmez..

    İslâmî emir ve yasakların muhatabı olan ve bunlara uymakla yükümlü bulunan kimselerin (yani müslüman olanların)
    yaptıkları işlere EF'ÂL-İ MÜKELLEFİN (Mükellefin Görevleri) denir.

    Bu görevlerin hükümleri farz, vacip, sünnet, müstehap, mübah, mekruh, haram ve müfsid şeklinde sıralanmaktadır.

#02.01.2010 13:53 0 0 0
  • Hz. Enes (r.a) anlatıyor:

    Hz. Peygamber'in (s.a.v) Ashabından Ebu Ma'lek diye birisi vardı. Bu zat, kendisi ve başkaları adına tüccarlık yapar; ticaret için uzak bölgelere giderdi. Kendisi, çok ibadet ehli ve takva sahibi güzel ahlaklı bir insandı. Yine bir gün ticaret için yola çıkmıştı. Önünü bir silahlı hırsız kesti; ona:

    - Elinde ne varsa getir önüme koy, seni öldüreceğim! dedi. Ebu Ma'lek:

    - İşte malım, al senin olsun; beni bırak dedi. Hırsız:

    - Ben malı değil, seni öldürmek istiyorum, dedi. Ebu Ma'lek:

    - Biraz müsaade et de dört rekat namaz kılayım, dedi. Hırsız:

    - İstediğin kadar kıl, dedi.

    Ebu Ma'lek, abdest aldı, sonra namaz kıldı; namazdan sonra ellerini açtı ve:

    - Ey Yüce dost, ey Yüce Arşın sahibi her istediğini yapan Allahım! Kimsenin aksine bir şey yapamadığı izzet ve kudretinin hürmetine, kimsenin zulüm ve haksızlık görmediği saltanatının hürmetine, Arşını dolduran nurunun hürmetine şu hırsızın kötülüğünden beni korumanı istiyorum. Ey kendisinden yardım istenen Rabbim, bana yardım et.

    Diye dua etti, bu duasını üç defa tekrarladı. O esnada bir atlı belirdi. Elinde demirden bir mızrak vardı, mızrağı atının iki kulağı arasına koymuş bir şekilde süratle hırsıza doğru yöneldi. Hırsız atlıyı görünce ona döndü, atlı elindeki mızrağı ile hırsıza bir vurdu, hırsız öldü. Atlı Ebu Ma'lek'e dönerek:

    - Kalk, dedi. Ebu Ma'lek:

    - Anam babam sana feda olsun, sen kimsin, bu gün Allah seninle bana yardım etti? diye sordu. Atlı:

    - Ben dördüncü kat gökte bulunan bir meleğim. Sen ilk dua ettiğin zaman göğün kapılarının gıcırdayıp ses verdiğini işittim. İkinci kez dua yapınca gökte bulunan meleklerin feryadını işittim. Sonra üçüncü kez dua edince, bana: "Bu, skıntı içindeki bir kulun duasıdır." Dendi. Ben Yüce Allah'tan dua edene yardım ve hırsızı öldürmek için izin istedim. İzin verildi ve sana yardıma geldim." Dedi.

    Hz. Enes (r.a) demiştir ki:

    "Kim bir abdest alır, dört rekat namaz kılar ve bu dua ile Allah'tan bir şey isterse, sıkıntı içinde olsun olmasın, duası kabul edilir." (1)



    --------------------------------------------------------------------------------

    (1) İbnu Ebi'd-Dünya, K.Mücabe'd-Da've,No.23; İbnu Haber, el-İsabe, IV, 182; Kandehlevi, Hayatu's-Sahabe, V,180.
#02.01.2010 13:49 0 0 0
  • Bilindiği gibi Allah(cc), içerisinde bulunduğumuz kâinatın ve bilemediğimiz olan herşeyin yaratıcısı, yöneticisi ve gerçek sahibidir. İster dünya olsun, ister ahiret olsun, isterse başka gezegenler veya hayatlar olsun hepsinin ilmi, gözetçisi olan bir tek kişi vardır. O da Allah(cc)'tır.

    Yine kendi yaşadığımız yerden örnekler ve dersler çıkartacak olursak, gezegenler gökler, bulutlar, dağlar taşlar, ağaçlar ve çiçekler, canlılar, insanlar, hayvanlar ve tüm varlıklar şüphesiz muhtaçtırlar. Canlılar muhakkak nefese, rızka ve yaşama ortamına muhtaçtırlar.

    İnsandaki en büyük özellklerden biri olan AKIL ile gerçek manada düşünüldüğünde, ACABA NEDEN YARATILDIK sorusunu kendi kendine sorması bir nevi ilahi kapıya yönelmedir. Eğer yaratılma gayesini bilir ve ona göre hayatını sürdürürse işte bu ilahi kapıya doğru yol alır. Aksi taktirde pişman olacağı bir seyre çıkmış olur.

    Şükür ettiğimizde veya Fatiha suresini okuduğumuzda içerisinde geçen ifade "ELHAMDÜLİLLAHİ RABBİL ALEMİN" (Alemlerin Rabbi Olan Allah'a hamdolsun, ki Hamd Alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur) bazı derin düşüncelere vesile olabilir. Nitekim Alemler deyince insan alemi, cin alemi, melekût alemi, hayvanlar alemi, sudaki alem, gökteki alem gibi binlerce âlemin var olduğuna inanmak da, elbetteki imanın alametlerindendir. İşte bu alemlere Rab olan, eğiten, yöneten bir varlığın olması gerekir. Herşey başı boş bırakılsaydı muhakkak düzen bozulurdu. Eğer birden fazla yönetici olsaydı yine düzen bozulurdu.

    İşte bunca varlığın, alemin, ihtiyaç sahiplerinin canlı cansız olan herşeyin gerçek sahibi olan birisinin gücünü tahmin etmek gerçekten AKIL işi değildir. Onun yüceliğini ve kuvvetinin büyüklüğünü idrak edemesekde, ona KUL olduğumuzu bilmemiz ve ona göre hareket etmemiz en yerinde davranış olacaktır. Onu övmek ve yüceltmek, onu sevindirecektir.

    Yaşadığımız dünya gezegeni direksiz ve desteksiz olarak boşlukta duruyor. Aynı zamanda durmadan dönüyor. Bunun gibi sayısını bilemediğimiz kadar gezegen, ayrı ayrı özelliklere çeşitliklere sahip olduğu halde, onları bir nizam ve ölçü içerisinde yöneten, haberi olan, büyük bir varlığın yokluğuna inanmak gerçekten ahmaklıktır.

    O, herşeye gücü yetendir. Hiçbirşey ona ağır gelmez. Allah (cc) için, Bir sivrisineği yaratmak ile, bir Âlemi yaratmak arasında hiçbir zorluk yoktur..

    Yaratan O'dur, Yöneten O'dur, Hüküm veren O'dur. Bütün güçlerin kaynağı yine O'dur. O, Allah'tır. (Celle celâluhû)

    Biz O Allah'ı hamd eder, tesbih eder ve zikrederiz. Biz O'na aitiz, O'ndan geldik, O'na döneceğiz.
    Hamdolsun Alemlerin Rabbi Olan Allah'a...
#02.01.2010 13:42 0 0 0