Kırıldı umutlarım teker teker savruluyorlar
Zamanı tutamadığıma yanarken
Gözyaşlarımda akıp gidiyor
Usulca karanlığıma
Tututanacak bir el ararken
Tuttuğum bütün eller
Avuçlarımı kanatıyor...
Çok güzel bu dizeleri paylaştığınız için teşekkür ederim emeğinize sağlık...
Hep düşünmüşümdür;
Her sevmek istediğimde sevebilseydim hayatım ne kadar başka olurdu diye...
Şunu sevmek istiyorum,sevdim..Buna aşık olmak istiyorum,oldum...
Kolay söylenmiyor be Üstad "SENİ SEVİYORUM" demek.Olmuyor,denmiyor Yürekten bir çığ gibi yükselmedikçe..
Sevgi kolay değil...Sabahları seni özleyerek uyanmak,yanımdayken bile özlemek,güldüğünde gözlerimin gülmesi,üzüldüğünde içimin parçalanması,ağladığında kahrolmam kolay değil...
Kontrol edilememezlik sevgi...
Sevgi kolay değil yemek yemene sevinmek,sigara içmene üzülmek,üşümene dayanamamak,terlemenden korkmak,hem yarim gibi hemde anam babam gibi sevmek sarıp,sarmalamak seni...
İstemek,İçten düşünmek ve senin "ben"olman kolay değil...
Kolay değil...Göz göze geldiğimizde,yüreğime bir kor düşmüşcesine engel olamamak,tenine her sıradan temasımda bile,seni ne kadar çok sevdiğimi düşünmek ve hissetmek;avuç içlerinin ter kokusunu bile özlemek yokluğunda...
Gece yatağıma girdiğimde seni düşünmek,dualarıma senide dahil etmek,kendimden çok senin için yalvarmak ALLAH'a...
Dualarımda sanada yer vermek kolay değil..
Seninle sadece bakışmayı,dans etmeyi,gezmeyi,elini tutmayı,kokunu hissetmeyi istemek,özlemek değil,yıllar sonrasınıda düşünerek,seninle geçecek yıllara tatlı bir tebessümle bakmak,beraber yaşlanmayı istemek kolay değil...
Hayatımı sana verebilmeyi dilemek..Bütün bunlar kolay değil..Bir anda düşünemez,isteyemez insan..
Ben bunları düşünüyor,hissediyor ve istiyorsam ve BEN BUYSAM,Bu kadar kolay değil diyerek,sevgime küfür etme...Tabiki kolay değil.
Kolay olan yakışmaz sevebilen yüreğime..
Geceye mahkum olan gündüz önünü göremezse,bende sevgine mahkum olmuşum,Sevgimse mabedim olmuş...
Radikal Gazetesi yazarı Kaan Sezyum 3 Mart'ta karısını kaybetti. Genç yazar 13 Mart'ta eşinin ardından yaşadığı acıyı anlatan bir yazı kaleme aldı. İşte o yazı....
Hayat ve anlamı
Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.
Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım. Ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor. İçki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.
Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapıp TV'ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış kısmı daha fena. Uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. Zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. Sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. 'Hayat devam ediyor' filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. Neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. Hem de sıfırdan.
Sevindiğim şeyler de var. Son bir yılı reklam ajansındaki işimden ayrılıp evde Nursel'le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde. Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, Tortor'a bakıp gülüyorduk. Çok mutluyduk gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. Şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.
Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. Neyse ki şimdi kendisini Heybeli'ye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, Heybeli'ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var. Hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.
Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. Hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti... Ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.
'Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım' gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. Küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. Susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için. Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip "Şimdi mükemmel olduk" diye salak salak sevinirdik. Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna Çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? Bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. Şans işi işte.
Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. Zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. İnsan olmayı, çevremi sevmeyi Nursel'den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha öğrenecek çok şeyim vardı.
Beni hayata bağlayan şeydi kendisi. O gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. Bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. Dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda Tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.
Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,
Bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. Naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. Çekiliş hep devam edecek.
Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. Zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. Zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.
Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. Ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.
Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. Yani var ama, yok. Üzücü ama gerçek, ne yapalım?
Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. Yani var ama, yok.
İnsanoğlu çıkarı uğruna herşeyi yapmalımıdır, ya da her şeye susmalımı ? Yaşamızsanız görmüşsünüzdür, her doğru her yerde söylenmiyor. Oysa yaşamak, tat almaktır olaylardan ve beraberinde getirdiklerinden. Bazan susmak gerekir kırmamak, kırılmamak için. Mutsuzluklarınızda ve yoksulluğunuzda mı yaşamak istersiniz. Yoksa kabullenip "ne suya ne sabuna" dokunmazın felsefesiyle, kendi yaşamınıza tutsak, çevrenize bükülgen mi olmak istersiniz ?. Her ikisi de değil sanırım. Hayatın ortak paydalarında birleşip, insana olan sevgi ve saygıyı daim kılmak esas olan. Bu uğurda eza çeker saygıyı kazanırız. Saygı gösterdiğiniz sürece, karşılığını almalısınız. Sevgi emek ister, ha deyince olmuyor. Aşk yalan, çünki karşılığı yok. En güzeli sevda, seviyor ve seviliyorsun. Yanında mutlak saygısı oluyor, koruyucu bir kalkan gibi.
-İnsana yatırım yapalım, sermayesi saygı ve sevgi. Karşılığı farkedilmektir. Farkedilmek hayatın şevkidir. Farketmek her insana özgü değildir. Çevremizde de sayıları pek azdır. Ya siz emek sarfedeceksiniz, ya da allahın özel yaratmış kullarından olacak O, farkeden !.. Tanrı'nın özelidir onlar. Doğuştan yeteneklidirler. Gönül gözleri vardır, derinden bakarlar. Yüreğinizi görürler. Bulundukları ortamın aurası değişir, pozitif düşünceler sarar her yanı.
-Yarınlara yatırım yapalım gelin, bu günü ve insanı farkederek.
Öncelikle tşkr.ederim Ozan..Filme adını veren şarkıdır ve bu nedenle filmin adı da Love Story 'dir..Film hakkında bilgi arkadaşım yeniden izleyebilmen için buyur...
... her anın keyfini çıkartmak, güzel olur elbette. Lakin tadında bırakarak. alacaklı kalaırsak, umutlarımız tazelenir.... Her günün ve anın neşesini yaşamak kıyasıya ve doyasıya, yarınlarımıza haksızlık etmiş oluruz.
... örneğin
bir akşam yemeğini tıka basa yediniz, sabaha karnınız tok iştahınız yok gibi kalkarsınız. Sabah kahvaltısını iştahsız yapmanız gününüze etki eder. Oysa biz insanlar her öğün yemekten, sofradan biraz da olsa aç kalkmalıyız...
... maddi manevi alacaklı kalmak hayattan daha da güzel olmaz mı ?... ve hep öyle kalmak, hayata dair moral ve umutlarımızı diri tutmak ...
... bir düşün bak !...
... elbette hüzün sitres ve dertler hayatımızda olcaklardır... ama umudunuzu yitirdiğinizde bu gibi sorunların üstesinden gelemezsiniz...
... bozarız dengeleri, kırarız insanları
... ama alacağımız varsa hayattan
... yarınki günlerimizden
... işte o zaman dengeleriz ve severiz hayatı !...
Bir üniversitede, psikolojik danışmanlık öğrenimi gören son sınıf öğrencilerinden, yakın bir beldedeki ilköğretim çağındaki çocukların psikolojik durumlarıyla ilgili tez çalışması yapmaları ve bu öğrencilerin gelecekleriyle ilgili öngörülerde bulunmaları istenmiş. Çalışmalar tamamlanmış, iki yüz öğrenci hakkında "Hayatta başarılı olmaları mümkün değil. Gelecekte toplumda problem olabilirler." şeklinde değerlendirmelerde bulunulmuş. Tez çalışmaları incelenmiş, üniversitenin arşivine konulmuş, hazırlayan öğrenciler de mezun olmuş. Yirmi yıl sonra arşivdeki bu değerlendirme, bir öğretim üyesinin dikkatini çekmiş. O da öğrencilerinden, daha önce haklarında olumsuz görüş bildirilen iki yüz kişiyi bulmalarını ve şu andaki durumlarıyla ilgili bir araştırma yapmalarını istemiş. Beldeye giden araştırmacılar, vefat eden veya beldeyi terk eden yirmi kişinin dışında, yüz seksen kişiye ulaşabilmiş. Mühendis, öğretmen, tüccar, esnaf gibi değişik alanlarda çok başarılı bir konumda olan bu kişilerin durumuna, öğrenciler de öğretim üyesi de hayret etmiş. Hocalarının isteği üzerine onlara "hayattaki başarılarını neye borçlu oldukları" sorulmuş. Tamamı, bayan bir sınıf öğretmenini işaret ederek "Hayattaki başarımı o öğretmenime borçluyum." şeklinde görüş beyan etmişler. Bu defa, münzevi bir hayat yaşayan yaşlı öğretmene ulaşılmış ve bu öğrencilerin eğitimi, topluma kazandırılması için nasıl bir yöntem izlediği sorulmuş. Öğretmen "Ben sadece görevimi yaptım." demekle yetinmiş. Bekledikleri cevabı alamayan araştırmacı öğrenciler, vedalaşıp ayrılırlarken öğretmen arkalarından seslenmiş: "Yalnız, öğrencilerimi çok seviyordum!" Sonucu öğrenen profesör öğrencilerine "Maksat hasıl oldu. Hayatta başarının sırrı öğretmenin bu son cümlesinde gizlidir. Başarıyı getiren sihirli kelime 'sevgi'dir." demiş.
Eğitim, şüphesiz çok önemlidir. Bunu her fırsatta dile getirir, eğitimli bir toplum olmamız gerektiğini vurgularız. Fakat "eğitim" adına yapılanın aslında "öğretim" olduğunun; eğitimi ise ihmal ettiğimizin pek farkına varamayız. Okullarımızda, yeni yetişen çocuklarımızın, gençlerimizin dimağlarını müspet ilimlerle, bilgilerle süslemek mutlaka gereklidir. Bunun yanında billur gibi saf gönüllerin de eğitilmesi gerektiği asla unutulmamalıdır. Şu da bir gerçektir ki gönüllere girilmeden beyinlere girilemez.
İnsanı sadece bir yönüyle değerlendirmek eksik ve hatta yanlış olur. Manevi yönümüz, duygularımız da var. Beyin, bilgilerin merkezi ise gönül de duygularımızın merkezidir. Beyinlerin eğitimini haklı olarak önemsiyoruz ama gönül dünyamızın eğitilmesi konusunda galiba biraz ihmalkâr davranıyoruz. Eğitim çağındaki çocuklarımızın, gençlerimizin gönül dünyalarını güzelleştirmek adına neler yapıyoruz? Okul çıkışlarındaki öğrenci kavgaları, aile içerisindeki husumetler, şiddet, çocuklarımızın, gençlerimizin sevgi ve hoşgörüden ne kadar yoksun olduğunu göstermiyor mu? Duyguların da disipline edilmesi, kötülüklere sevk eden duyguların en azından frenlenmesi, "sevgi"nin de gönüllere nakşedilmesi gerekmiyor mu?
Tasavvuf düşünüşünün temel amacı da insanların gönül dünyalarını eğitmektir. İnsan olarak gönlümüzde, bizi iyiliklere yönelten duygularımızın yanında, kötülükleri bize cazip gösteren duygularımız da var, şüphesiz. Yanlışa sevk eden bu duygular, eğitimle disiplin altına alınmalı hatta köreltilmelidir.
Mutasavvıflara göre kibir, haset, hırs bütün kötülüklerin kaynağıdır. İnsan olarak hepimizde farklı ölçülerde bulunan ve maalesef gönülleri karartan bu duyguların panzehiri ise "sevgi"dir. Etrafını saran yabani bitkiler temizlenmedikçe çiçek fidesinin gelişmesi ve güzel çiçekler açması beklenemez. Tıpkı onun gibi kibir, gurur, hırs, haset, kin, nefret, düşmanlık duyguları da eğitimle gönüllerden atılamadıkça sevgi, hoşgörü, barış duygularının gelişmesi ve gönül dünyamızı süslemesi beklenemez. Gönüllerini, ruh dünyalarını güzelleştirebilen gönül erlerine, sevgi fedailerine toplum olarak çok ihtiyacımız var. Yunus'un ifadesiyle "Yaradan'dan ötürü yaratılanı hoş görmek" ne güzel!
Beyinlerini bilgilerle süslemeye özen gösterdiğimiz çocuklarımızın, gençlerimizin gönül dünyalarını da eğitebiliyor muyuz? Ahmet Yesevi'nin, Hacı Bektaş Veli'nin, Mevlana'nın, Yunus'un mesajlarına kulak verebiliyor muyuz? Günümüzde toplum olarak en çok ihtiyacımız olan şeyin "sevgi" olduğunu biliyor muyuz? Özellikle son yıllarda birbirimize tahammül edemeyen, selam vermekten imtina eden, bir tebessümü bile esirgeyen "sevgi yoksunu" bir millet olduk. Sevgiye, hoşgörüye, kardeşliğe her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. "Sevgi toplumu" olmak zorundayız. Hayatımızdaki anahtar kelimemiz "sevgi" olmalıdır. Çünkü "sevgi" her kapıyı açar.
Bu yazıdaki isyanım, bu günkü iktidar sahiplerine değil ; bu güne kadar gelmiş geçmiş tüm iktidarlara ve yetki sahiplerinedir !
Dün bir deprem oldu Elazığ'da. Evler, ahırlar yıkıldı. İnsanlar, hayvanlar can verdi. 'Kerpiç faciası !' deyip, savunmasını yapıverdi yetkililer !
Suç insanlarımızdaymış. Evlerini toprak kerpiçlerden değil de sağlam betonlardan yapmaları gerekirmiş. Madem ki kerpiçten yapmışlar ; suç kendilerindeymiş !
Bu kadar basit mi ?
Devlet dediğin nedir beyler ? Niçin vardır devlet ? Bu insanlar cahil ve yoksul kalmışsa, tembelliklerinden mi, keyiflerinden mi ?
O bölgenin deprem bakımından ne kadar tehlikeli olduğunu, yetkililer bilmiyorlar mı ? Her fırsatta depremler olacağını ve bu insanların o derme çatma evlerin altında can vereceklerini, yetkililer bilmiyor mu, görmüyor mu ?
'Onlar da evlerini sağlam yapsalardı !' demek, devletçiliğe sığar mı ?
O insanlar neden cahil kalmış, niçin yoksullar ? Tembelliklerinden mi, keyiflerinden mi ?
İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa vb. büyük şehirlere verilen hizmetin ne kadarı verildi oralara ? Millî gelirden aldıkları pay oranı nedir ?
Oralara verilen elektrik, su, telefon gibi hizmetlerin karşılığında daha az mı ücret alınıyor ? Onların verdiği vergi daha mı az ? Onların yaptığı askerlik daha mı kısa ? Öyleyse neden oralara verilen hizmet yok denecek kadar az ?
İstanbul'a yapılan metronun, asfaltın, köprünün vergisini de onlardan almıyor musunuz ?
Söylenecek çok söz, edilecek çok haklı isyanlar var aslında.
Devlet tüm vatandaşlarına eşit davranmak, eşit hizmet vermekle yükümlüdür. Bir ilde çocuklara bilgisayar dağıtırken, diğer taraftaki çocukların okullarında tuvalet, öğretmen bile olmadığını düşünmeyen devlet, saygın değildir.
Bölgenin deprem bölgesi olduğunu, binaların çoğunun depreme dayanıklı olmadığını bilip de seyirci kalan devlet, devlet değildir !
Cahil ve yoksul bırakılan halkın tek sorumlusu devlettir !
Sağlam yapılamayan evlerin altında kalan canların, KAATİLİ DE DEVLETTİR !
BÜYÜK SUÇLAR !
Bankalar şirketler kurun
çekler kesin
senetler verin
krediler alın
sıkıştığınızda
feryat edin devlete
muafiyetler
teşvikler
yeni yeni
tavizler isteyin
zengin olun beyler
özel okullarda
kollejlerde okuyun
okutun çocuklarınızı da
bu ülkede
suç değil hiç birisi
masum olmayın yeter ki
dürüst olmayın
yoksul ve cahil kalmayın
büyük suç onlardır
kerpiçten evleriniz olur
başınıza yıkılırlar
siz can verirken enkazlarda
ağlarken geride bıraktıklarınız
suçlanırsınız bir de
cehalet ve yoksullukla !
(Bu ülkeyi yönetmeye talip olup, devlet sorumluluğundan bihaber olanların, cehalet ve yoksulluktan kendilerini sorumlu tutmayan, halkı suçlayanlara yazıklar olsun !)
Allah bütün insanları İslam fıtratı üzerine yaratmıştır. Ancak şeytan, bu onurlu fıtratı bozarak insanların basitleşmelerine ve dünyaya meyilli yaşam sürmelerine vesile olmuştur. Bu dünyevi esaretten kurtulmanın tek yolu hak dini yaşamaktır. İnsanlar yalnızca İslam'ı yaşayarak sağlıklı bir akıl, ruh ve bedene sahip olabilirler. Cahiliye karakterinin görüş, düşünce ve yaşam tarzını red ederek bütün dünyevi zincirlerden kurtulan insan, hür düşünüp doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırabilir. Bu yapıda bir kişi için çevredeki insanların telkin ve yaptırımları değil, yalnızca Allah'ın razı olacağı model esastır.
Bir Müslüman hayatı boyunca verdiği tüm kararlarda, Kuran'da Rabbimizin bildirmiş olduğu sınırları temel alır ve çevresinde bulunanların karşı görüş ve kınamalarından asla etkilenmez. İman eden insan için Allah'ın sevgi ve rızasından, O'nun emir ve yasaklarına uygun yaşamaktan daha önemli bir şey yoktur. Bu nedenledir ki müminler, cahiliye toplumunda çokça rastlanan "insanların sevgi ve rızası için yaşamak" gibi, insanı küçük düşüren tavırlardan uzak dururlar. Zira bu tavır insanı gizli şirke kadar götürebilir ki bu son derece riskli bir durumdur. "Allah, Kendisi'ne şirk koşulmasını bağışlamaz" (Nisa Suresi, 48)
Kuran'a göre kişilere duyulan sevgi, o kişinin Allah'a olan yakınlığı veya uzaklığı oranında artar ya da azalır. İman edenler bunu hiç zorlanmadan, doğal olarak hisseder ve yaşarlar. Hayatlarındaki en önemli kararlardan biri olan evlilik konusunda da tek kıstasları bu olur.
Eş seçiminde nefislerinin bencil tutkularını değil, Allah'ın rızasını ararlar.
"Onda 'sükun bulup durulmanız' için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır." (Rum Suresi, 21)
Sevgi ve merhamet ile birbirine bağlı olan eşler, Rabbimizin Kuran'da bildirmiş olduğu cennetteki eş modelini dünyada yaşamaya gayret ederler. Taraflar arasında üstünlük kurmak, ezmek gibi cahiliye kültürüne ait tavırlar asla yaşanmaz. Çünkü her iki taraf da karşısındakine Allah'ın tecellisi olarak bakar ve Allah'ın mümin olarak seçtiği bu kuluna karşı son derece güzel ahlak gösterir.
Kendileri için (hizmet eden) civanlar, etrafında dönüp dolaşırlar; sanki (her biri) 'sedefte saklı inci gibi tertemiz, pırıl pırıl.' (Tur Suresi, 24)
Eşlerine sevgiyle tutkun (ve) hep yaşıt, (Vakıa Suresi, 37)
Müminlerin evliliği, çıkar ilişkisine dayalı nefsanî sebepler içermediği için, koşullar ne olursa olsun birbirlerine olan sevgi ve merhamet bağından asla taviz vermezler. Cahiliye kültüründe yer alan" iyi günde kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta" sözü göstermelik olarak tüketilmek yerine, bizzat yaşanır.
"Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler"(Tevbe Suresi, 71)
Müminler, Allah'ın tecellisi olarak gördükleri eşlerine tutkuyla ve derin bir sevgi ile bağlıdırlar. Evlenerek Allah'a beraber kulluk edebilmek ve O'nun rızasını kazanabilmek için omuz omuza mücadele etme fırsatı bulurlar. Yaşamlarındaki tüm detayları Kuran ahlakına uygun olarak düzenler ve yaşarlar. Yalnızca Allah'a ve elçilerine itaat ettikleri için, aralarında hiçbir zaman ihtilaf çıkmaz. Kuran'ı rehber edinir ve bunun lüksünü yaşarlar.
Oysa cahiliye kültüründe her şey çok farklıdır. Taraflar, toplumun da telkinleriyle belli bir yaşa geldiklerinde evlenmeyi düşünmeye başlarlar. Karşı cinste aradıkları kıstas eğer bayan ise güzel olması, erkek ise zengin ve kariyer sahibi olmasıdır. Şayet bunlar mevcutsa evliliğe karar verilir. Ancak evliliğe vesile olan bu sebepler ortadan kalktığı anda taraflar gerçeklerle yüzleşmeye başlar. Birbirlerine olan sahte sevgi ve saygıları birden çöküntüye uğrar. Çünkü cahiliye bireylerinin evliliği, nefsanî maddelerden oluşan sözleşmeden başka bir şey değildir. Maddelerin ihlali veya ortadan kalkması, bu sözleşmenin fesh edilmesine sebep olur.
Unutmamak gerekir ki, beni ne doktorlar ne mühendisler istedi mantığı, kişinin kendini aşağılamasından başka bir şey değildir. Bu cümleler sadece, ileride fesh edilme ihtimali yüksek olan sözleşme şartlarını, kişinin kendi lehine çevirmek maksadı ile sarf ettiği küçük düşürücü sözlerdir. Cahiliye toplumlarında kendisini ne takva, ne güzel ahlaklı, ne imanlı kişilerin istediğinden bahseden kişilere rastlamak pek mümkün değildir. Kuran ahlakına uygun yaşamayan ve yaşayanlara yakın olmayan bu insanlar sadece evlilikte değil, dünya ve ahiret hayatlarında da sıkıntı ve azap içinde yaşayacaklardır.
"Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri paramparçadır" (Haşr Suresi, 14)
Evlilik, kalplerin arasını uzlaştırıp ısındıran yüce Rabbimizin kullarına büyük bir lütfudur. Her insanın evleneceği kişi kaderinde bellidir. Müminler için her şeyi hayırla yaratan Allah, kaderde belirlediği an geldiğinde tarafları karşılaştırır. İşte o an geldiğinde tüm inananlar, karşısında duran kişinin Allah'a olan yakınlığı, derin sevgi ve saygısını tek kıstas olarak almalıdır.
Yaşadığımız dünyaya ait bütün bilgileri, duyularımız vasıtası ile öğreniriz. Duyu organlarımız aracılığı ile bize ulaşan bilgiler, bir dizi işlem sonucunda elektrik sinyallerine dönüşür ve bu sinyaller beynimizdeki ilgili noktalarca yorumlanır. Beynimizdeki bu yorumlamalar sonucunda bizler yediğimiz yemekten tat alır, bir kuşun ötüşünü duyar, gülün kokusunu hisseder, dikenin acısını bilir, çizdiği derimizi de görebiliriz.
Oysa yıllardır aldığımız telkinlerle, bedenimizin dışında gerçek bir dünyanın var olduğuna inanmışızdır. Bugün, bilimsel deliller sonucunda itiraza ve tartışmaya mahal vermeyecek kadar kesinleşmiş bir gerçek var ki, dışarıda var olduğunu sandığımız hayat, aslında sadece beynimizin duyu merkezine gelen elektrik sinyallerinden başka bir şey değildir.
Evinizin penceresinden çevreye baktığınızda, hayatınız boyunca aldığınız telkinlerden dolayı çevreyi gözlerinizle gördüğünüzü zannedersiniz. Oysa gözlerinizle, dışarıdaki manzarayı değil, beyninizin içinde oluşan manzaraya ait görüntüleri görürsünüz. Bu bir tahmin veya felsefe değildir. Bu, bilimsel bir gerçektir.
Ünlü filozof George Berkeley, algılarımızın sadece zihnimizde yer aldığını ve dış dünyada var olduklarını kabul ettiğimizde yanıldığımızı çok açık olarak ifade etmektedir:
Kendilerini gördüğümüz ve dokunduğumuz için ve bize algılarımızı verdikleri için nesnelerin varlığına inanırız. Oysa algılarımız sadece zihnimizde var olan fikirlerdir. Şu halde algılar aracılığıyla ulaştığımız nesneler fikirlerden başka bir şey değildirler ve bu fikirler, zihnimizden başka yerde bulunmazlar zorunlu olarak... Bütün bunlar mademki sadece zihinde var olan şeylerdir, öyleyse evreni ve şeyleri zihnin dışında varlıklar olarak hayal ettiğimizde, yanılmaların içine düşmüş oluyoruz demektir1
İnsan, dış dünya olmadan da tüm algıları bütün gerçekliği ile yaşayabilir. Buna verilebilecek en güzel örnekse rüyadır. İnsan, sadece yatağında yatarak rüyasında, uyanıkken yaşadığı hayatla aynı gerçeklikte bir hayat yaşar. Rüyasında denizde yüzdüğünü görse, yüzerken aldığı zevki, ıslaklığı, su yuttuğunda tuzun tadını alır. Ya da bir yakınını kaybettiğini görse bunun üzüntüsünü, üniversiteyi kazandığını görse bunun sevincini hisseder. Bütün bunlar olurken kişi yatağındadır ve gözleri de kapalıdır. Demek ki gören gözleri değildir. Yattığı oda bomboş olmasına rağmen sesler duymuştur, insanlarla konuşmuş belki bir şarkı dinlemiştir. Demek ki duyan kulak değildir. Her şey beyinde oluşur. Ancak izlediğimiz her şeyin aslı varmış gibi gerçekçidir.
İnsan şuursuz uyku halinde iken rüyalarını kendi tasarlayıp göremez. Beyin ise, protein moleküllerinden oluşmuş bir et yığınıdır. Bu görüntü ve senaryoları bir et yığını da oluşturamayacağına göre, uyurken rüyadaki görüntüleri gösteren kimdir? Elbette insanı uyutan, uyku esnasında ruhunu çekip alan, uyandıktan sonra iade eden ve uykuda rüya gösteren alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar). Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı(n ruhunu) tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. 2
Aslında insan biraz düşünse, rüyada pek çok hikmetler olduğunu kavrayabilir. Çok uzun zamanlar geçirdiğimizi düşündüğümüz rüyalarımızdan uyandığımızda, aslında birkaç saniye süren bir hayalin içinde olduğumuzu anlarız. Rüyaymış dediğimiz hayal görüntüsünden, gerçek hayata döndüğümüzü zannederiz. Burada insanın aklına şu soru gelmelidir:
Peki, ya gerçek ve çok uzun yaşadığımı zannettiğim dünya hayatım da rüya kadar kısa bir hayalse?
İşte tam bu noktada bu gerçeği bizlere haber veren Rabbimizin mesajını hatırlamalıyız.
Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır'. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi. 3
Yaşadığımız koskoca dünya hayatının yalnızca bir oyun ve oyalanma olduğunu bizlere hatırlatan Rabbimiz, aynı zamanda dünyada yaşadığımız 60-70 senenin de "sanki, bir akşam veya bir kuşluk"4 vakti kadar kısa olduğunu bir ayetinde şu şekilde ifade etmiştir:
Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz," 5
Rüyada iken gerçek zannederek yaşadıklarınız, uyandığınızda sizin için hiçbir şey ifade etmez. Çünkü hepsinin hayal olduğunu anlarsınız. Peki ya gerçek zannettiğiniz dünya hayatı da sadece kısa bir hayalse ve ölüm de aslında bir uyanış ve sonsuz hayatın başlangıcı ise?
Merhamet edenlerin en merhametlisi olan Yüce Rabbimiz, kullarına bu gerçeği pek çok ayetinde hatırlatmıştır. İnsanları, eksiksiz ve sonsuz cennet yurduna ulaşmaları için, eksikliklerle yaratılmış, oyun ve oyalanmadan farkı olmayan bu kısa dünya hayatına bağlanmamaları konusunda uyarmış ve asıl hayatın dünya değil, ahiret yurdu olduğunu bildirmiştir.
Dünya hayatının bir rüya olduğu ve ölümle beraber bu rüyadan uyanıldığında, insanların rüya gibi bir alemde yaşadıklarını anlayacakları, İslam alimleri tarafından da dile getirilen bir gerçektir. Şeyh-i Ekber (En Büyük Şeyh) olarak anılan büyük İslam alimi Muhyiddin Arabi, bir sözünde, Hz. Muhammed (sav)'in bir hadisini aktararak dünya hayatı ile rüyalarımızı şu şekilde benzetmiştir:
Hazreti Muhammed Aleyhisselam " insanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar" buyurmuştur. Demek ki, dünya hayatında gördüğü şeyler uyuyan kimsenin rüyasında gördüğü şeyler gibidir. Yani hayaldir. 6
Bir ayette ise Rabbimiz, kıyamet günü diriltilen insanların şöyle diyeceğini bildirmiştir:
Demişlerdir ki: "Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın va'dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş". 7
Ayetten de anlaşıldığı gibi insanlar kıyamet gününde, tıpkı rüyadan uyanır gibi uyanırlar. Rüya görürken uyandırıldıklarında, kendilerini uyandıran kişiyi merak ettikleri gibi, ahirette de kendilerini kimin uyandırıp dirilttiğini merakla birbirlerine sorarlar. Anlarlar ki yaşadıkları dünya hayatı, kuruyup sapsarı kesilmiş ekin gibi çer-çöp yığını olmuş ve kendileri de bu çöp yığını içinde boş yere bir hayalin peşinden koşup aldanmışlardır. Karşılaştıkları son ise, Rahman olan Allah'ın va'dettiğinden başkası değildir.
İnsanlar ahirette olumsuz bir sonla karşılaşmamak için, Kuran'da Rabbimizin bildirdiği ayetler üzerinde düşünüp öğüt almalıdırlar. Bu konuda kaybedilecek tek bir saniye yoktur. Zira kimse aldığı nefesi verebileceğini garanti edemez. Burada anlatılan bütün gerçekler, her insana ölüm kadar yakındır. Bu gerçekleri fark eden herkesin yapması gereken ilk konu, hemen tevbe etmek, salih amelde bulunup, sonra bağışlanan kullardan olmayı umut etmek olmalıdır.
Sen öğüt verip-hatırlat; çünkü gerçekten öğütle-hatırlatma, mü'minlere yarar sağlar. 8
Sakladım gözyaşlarını
Hayalimin hüzünlü cebinde
Yazdım ıslak gözlerinin halini
Aklımın en kuytu yerine
Sen unutmuş olmalısın
Ben şimdi oturmuş
Gözlerinle ağlıyorum
Namus ve şerefiyle, alın teriyle kazanılan para helaldir ve göz dikilmez diyerek sözüme başlamak istiyorum.
Herkes kendi mesleğini yerini getirmek ve ailesine olan sorumluluklarını icra etmek adına evinden çıkıyor. Para kazanmak o kadar da kolay değil... Kimi sabahın köründe, kimi ise akşamın zifiri karanlığında...
Geçenlerde eşimle beraber benzin almak için uğradığımız istasyonda oranın sahibi ve arkadaşının bir konuşmasına tanık olduk ve gerçekten çok üzüldük.
Benzin istasyonlarında çalışan personel; dondurucu soğuğa, yağmura, çamura, yazın kavurucu sıcağına bakmaksızın geçim derdiyle çalışır. Ama icra-i sanatları sıcacık klimalı binalarda değildir onların öyle lüksleri yoktur. Bizzat dışarıda görev yaparlar, inşaat işçileri gibi.
Hepimizin yolunun düştüğü bu istasyonlar genellikle kalabalık olur. Daha arabanızı görür görmez yanınıza tek tip elbiseleri ile yaklaşır personel; ağabey, abla neyse kurşunlu mu-kurşunsuz mu, ne kadarlık olsun diye sorarlar. İşte sözünü edeceğim bu personel; son günlerde bazı kendini bilmezler yüzünden mağdur oluyormuş. Bu hainler; kalabalık ve karanlığa sığınarak, 100-200 TL'lik benzini doldurtup bir karanbole getirip basıp gaza kaçıyorlarmış. Diğer bir tehlike de para uzatırken araya sahte para da sıkıştıranlar oluyormuş. Ne yazık ki bunun faturası; evine ekmek götürecek zaten geçim şartlarıyla boğuşan bu personele çıkıyormuş. İşyeri de belki kendine göre haklı ama ben gerçekten çok etkilendim.
Başka bir ülkede duyduğum bu tip haberlere elin adamı yapmış diyebiliyorum ama kendi ülkemde böyle birşeye tahammül edemiyorum. Aynı toprak aynı bayrak altında ortak dil, din ortak kültürlerimizle aynı tarihi, kaderi paylaştığımız ülkemde nasıl çıkıyor böyle insanlar... Tabi o kadar çok çeşitli ki aslında bu tür vakalar, bu kaleme aldığım sadece biri...
Keşke pirincin içindeki taşlar gibi ayıklayabilsek veya eğitebilseydik. Ya da bir aşısı olsa da böyle insanları yani başkalarının rızkına göz dikenler, hain, hırsız vb. hepsini yakalayıp geri topluma kazandırabilseydik.
Tren son bir kez çaldı acı acı düdüğünü. Ve son bir kez baktı camdan dışarıya.Herkes sevdiklerini uğurluyordu,kimisi sevgi ile kucaklaşıyor,kimisi de içerideki sevdiklerine el sallıyordu.Sanki,şu koca dünyada bir tek kendisi yapayalnızdı.Bir başınaTren hareket etmişti işte.
Çantasını açtı,çıkardığı mendil ile gözünden sicim gibi akan yaşları sildi.İsyan ediyordu gözyaşları,söz geçiremiyordu artık.Kimseye aldırmadan ağladı,ağladıBütün geçmişini yavaş yavaş ardında bırakıyordu.Oysa ne hayaller kurmuştu bu şehir ve yaşamı hakkında.Trenin gürültülü sesi tüm vagonu kaplarken,yıllar öncesine döndü.Onu gördüğü ilk güne.
Bir bankada çalışıyordu.Bir gün "O" girdi kapıdan,uzun boylu,kara gözlü,buğday tenli, kara yağız bir delikanlıydı."Ne kadar yakışıklı" diye geçirdi içinden.Adam yanına, gişeye geldi.Havale yaptırıyordu,bir ara göz göze geldiler,adam gülümsedi.Gülünce de ne güzel oluyordu.İlk kez o gün tanışmışlardı.Sonra,adam daha sık gelmeye başlamıştı,belli ki o da hoşlanmıştı.Öğle arası bir yemek,akşamları parkta bir çay derken sevgili olmuşlardı bile.Çok seviyordu adamı,gözü ondan başkasını görmez olmuştu.5-6 ay süren arkadaşlıklarının sonunda evlenmeye karar verdiler.Artık anne ve babasına söylemenin vakti gelmişti.Bir gün ailesine açtı konuyu.Babası ;
--Kimmiş? Kimin nesi? Ne iş yapıyor?Bir araştıralım bakalım dedi.
--Bir firmanın muhasebecisi,birbirimizi seviyoruz baba.
Baba,adamı araştırmış,sormuş soruşturmuş,fakat hakkında pek iyi şeyler duymamıştı.
--Vermem dedi baba.Çok içiyormuş,hem de çok çapkınmış.
Kız inanmadı.Altı aydır tanıyordu,öyle birisi olamazdı."İmkansız" dedi.Babasını ikna etmeye çalışsa da edemedi.Baba kararlıydı,vermeyecekti.
Ve kaçtıHemen nikah kıydılar,güçlerinin yettiğince ev döşediler.Babası ve annesi evlatlıktan ret etmişler,konuşmuyorlardı.Ama yine de mutluydu,sevdiği adam eşi olmuştu.Aradan bir yıl geçmişti,bir gece telefonda babasının ölüm haberini aldı.Adamcağız gururuna yedirememiş, kahrından ölmüştü.O gece annesiyle barışmasına vesile olmuştu babasının ölümü.
İkinci yılın sonlarına doğru kocası eve geç ve sarhoş gelmeye,olur olmaz konulardan kavga çıkarmaya başlamıştı.Evlerindeki mutluluk yavaş yavaş yok oluyordu.Kocasına yaklaşmaya çalıştıkça,kocası uzaklaşıyordu.Adeta, iki yabancı gibi olmaya başlamışlardı.
Babasının ölümünden 6 yıl sonra annesi de vefat etmişti.Sığınacak kimsesi de kalmamıştı artık.Yedi yıldır çocukları da olmamıştı.
Bir gece eşi uyuduktan sonra,eşinin telefonun bir mesaj gelmişti.Dayanamadı okudu."Seni çok özledim bir tanem." Dünya başına yıkılmıştı.İhaneti ilk böyle öğrenmişti.Daha önce kaç kere ihanete uğramıştı kim bilir?Yine de sineye çekti.Hem gidecek bir yeri yoktu,hem de hâlâ eşini çok seviyordu.
Bankanın semineri için bir hafta şehir dışına çıkması gerekti ve gitti.Cuma günü seminer bitecek,cumartesi günü dönülecekti.Cuma günü seminer bitti,içinde tarifsiz bir sıkıntı vardı.Bir gün daha duramayacaktı.Seminer çıkışı otobüse bindi ve döndü.Terminalden de taksi ile eve geldi.Kapıyı açtı ve o kötü manzarayla karşılaştı.Kendi yatağında bir başka kadınYıkılmıştı,artık eşini bir kez daha af edemezdi.O gece hemen bir arkadaşının evine gitti.Pazartesi günü,boşanmak için mahkemeye başvurdu ve bankaya da tayin dilekçesi verdi.Neresi olursa olsun gidecekti.Eşini görmek istemiyordu.Uzaklaşmalıydı buradan.Tayini çıkana kadar arkadaşında kalmıştı.
Ve,tayini çıkmış gidiyordu işteTüm geçmişini geride bırakarak.Bilinmez bir yere,bilinmez bir hayata.Ağzından bir cümle dökülüverdi.
--AH BABAM,SENİ DİNLEMEDİĞİM İÇİN AFFET BENİ BABAM
Sözcükler, trenin acı düdüğü arasında kaybolup gitti