1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

#21.03.2010 21:38 0 0 0
  • İlim öğrenmek ve öğretmek bir sevda, bir aşk olmalıdır. Işığın etrafında dönüp duran bir pervane gibi olmalıyız. Onlar ışığa âşıktır. Azmini, inancını yitirmeden ışığın etrafında döner durur. Sonunda da yanan gaz lambasının içine kendini atar. Arzuladığı ışığa kavuşmuştur. Ama canından da olmuştur. Bizler öğretmen ve öğrenciler olarak bilginin âşığı olmalı, Mecnun'un Leyla'sına kavuşması için harcadığı çaba gibi Ferhat'ın Şirin'ine kavuşmak için dağları delmesi gibi, Kerem'in Aslı'sına yandığı gibi bizlerde ilme ve gelişmeye sevdalanmalıyız.

    Öğrencilerimizi soru soran, sorgulayan, hakkını arayan, cesur, araştıran biri olarak yetiştirmeliyiz. Öğrencilerimizin başarılı olacağı alanı tespit etmeli ona göre yetiştirmeliyiz. Öğretmen olarak öğrencimizin ilgi ve yeteneklerini öğrenmesine yardımcı olmalıyız. Öğrencimizi çevreye uyum sağlayan, daha çok çevreyi kurallara uyarak, düzeni bozmadan kendine göre değiştirebilen bir kişilikte yetiştirmeliyiz. Öğrencinin kişilik sahibi olması çok önemlidir. Kılık-kıyafet, mal-mülk, mevki makam, güzellik gelip geçicidir. Önemli olan iyi bir kişiliğe sahip olmasıdır. Her ne kadar toplumda görünüşe değer verilse de bunlar kalıcı olmaz.

    Merhum Nasrettin Hocamızı elbisesi iyi olmadığı için düğüne almayınca o da kürkünü giyinip gelmiş. Hocaya iltifatlar edip başköşeye oturtmuşlar. Hoca kürkünün ucunu yemeğe batırarak "Ye kürküm ye" demiş. Şu güzel söze kulak verelim. "İnsanlar kıyafetleriyle karşılanır, kişilikleriyle yolcu edilirler."
    Öğrencimizi korkutarak, baskı ve tehditlerle bağımlı bir hale getirmeden, kendine güvenen başarılı bir insan olarak yetiştirmeliyiz. Öğrencimizi sevgi, saygı ve güven içinde, eğitim ortamında yetiştirmeli, önüne çıkacak problemleri çözmesinde onlara yardımcı olmalıyız.

    Sağlıklı, başarılı bir eğitim için öğretmenin yapması gerekli davranışlar neler olmalıdır? Öğrenciler dersimizden ve bizden sıkılmamalı, sıkıcılıktan kurtulmak için gerekli durumlarda konuşmamızda, davranışlarımızda basit değişiklikler yapabilmeliyiz. Konuşma hızımızı, yüz ifademizi değiştirebiliriz. Sınıfta birlikte uyacağımız kuralları birlikte koyabilmeliyiz. İnsanın kendi koyduğu kurala uyması daha kolaydır. Öğrenciler kendinden bekleneni bildiği zaman bekleneni yaparlar.

    Öğretmen anlatacağı konudan öğrenciyi bilgilendirmeli, konunun ana hatlarını sunmalı, öğrencinin derse katılımını sağlamalı, öğrenciyi derse iyi motive etmeli ve ders sonunda özet yapılarak ders değerlendirilmelidir. Öğretmek konuşmak değildir. Uzun süreli konuşmalar öğrencileri sıkar. Bunun için kısa konuşup sorularla öğrencilerin derse katılımını sağlamalıyız. Derse katılımı sağlamak için öğrettiklerimiz anlamlı olmalı ve ihtiyaçlara uymalı, öğrencilerimize söz hakkı tanımalı, öğrenmeyi zevkli hale getirmek için öğrencinin başarısını hissettirmeli, öğrenci düşündüğünü cesaretle söyleyebilmelidir.
    Ders anlatırken ses tonumuzu iyi ayarlamalı, vurgu ve tonlamalarla dersi zevkli hale dönüştürebilmeliyiz. Öğrencimiz başaracağına inanmalı, kazanma umudu taşımalıdır. Sınıfta toplu eğitimden daha çok bireysel öğretime yer verdiğimiz zaman derse katılım artacaktır.

    Dersi sıkıcılıktan kurtarmak için çok konuştuğumuz zaman öğrenciler sinyal vermeli veya öğrencilerin gözleri ve yüzleri bize uyarı yapmalıdır. Çok konuştuğumuzun farkına vardığımız zaman kendimizi konuşmamaya zorlamalıyız. KONFÜÇYÜS diyor ki: "Eğitimli insanların dokuz düşüncesi vardır. Baktıklarında berrak görmeyi, dinlediklerinde iyi duymayı, görünüşleri bakımından sıcak olmayı, davranışlarında saygılı olmayı, konuşmalarında doğru olmayı, işlerinde ciddi olmayı, şüphelendiklerinde soruları nasıl soracaklarını, öfkelendiklerinde sorunları, kazancı gördüklerinde adaleti düşünürler."



    ALİ ÖZKANLI
#21.03.2010 21:28 0 0 0
  • Eğitim ve öğretimin metot ve tekniklerini, amacını bilmediğimiz zaman olumlu sonuç almamız mümkün olmayacaktır. Eğitim ve öğretimin önemini ve nasıl yapılması gerektiğini anlatan rahmetli Zeki SOYAK Hocamın şu güzel ve anlamlı cümlelerine kulak verelim.

    "Ülkelerin gelişmeleri için ekonomik, ticari ve teknolojik ihtiyaçlarının olduğunu fakat bunlardan daha önemlisinin insanın eğitimi olduğunu söylerdi. İnsanlarını eğitememiş toplumlar, maddi planda ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanların ruh ve fikir dünyası beslenmeden istenilen seviyeye gelemezler. Mana peteğinden bilgi ve medeniyet sunan, ilim öğrenmek aşkıyla ülkeler dolaşan ilim âşıklarına pek rastlayamamaktayız. İlim adamları bir toplumun bedenindeki ruh, damarlarındaki kan gibidir. Bilgi ve bilgiden yoksun toplumlar ruhsuz ceset gibidir. Böyle toplumlar kısa zamanda bozulur, dağılır ve yok olurlar. Çocuk gül bahçesi gibidir. İyi bir bahçıvanın elinde en iyi verim alındığı gibi, kötü bir bahçıvanın elinde de bu bahçe bir çalılığa dönüşebilir.

    Eğitimde şu üç aşamayı takip etmeliyiz. Öğrenciler; En iyi bir şekilde bilgilendirilmeli. İyiye, güzele ve doğruya yönlendirilmeli. Öğrenilenleri hayatın her alanında ve her zaman uygulamalıdır. Öğretmenler hem bir pedagog, hem bir psikolog, hem de bir sosyolog gibi olmak zorundadır. Öğrencilerine doğru ve tam bilgi vermelidir. Öğretmen ders yaparken, branşı ile ilgili tüm yayınları takip etmeli, her türlü yayından yararlanmalı, aktif metot uygulamalı, öğrencinin derse katılımı en üst düzeyde sağlamalıdır. Öğretmen başarısız ve sorunlu öğrencilerle yakından ilgilenmeli, onları cesaretlendirmeli, çalışma metotları hakkında rehberlik yapmalıdır. Öğretmenler öğrencileri zaman zaman evlerine davet etmeli, ikramda bulunmalı ve kendisi hizmet etmelidir. Öğretmen-öğrenci arasında sıcak, samimi bir ilişki kurulmalı, karşılıklı sevgi-saygı ve güven içerisinde beraberce etkinlikler yapılmalıdır."



    Ali ÖZKANLI
#21.03.2010 21:26 0 0 0
  • İnsanoğlu aile kurumu ile imtihan olmaktadır. Başkalarına örnek olan insanlar bazen aile sınavında sınıfta kalmaktadır. Aileyi bir bütün olarak görmek zorundayız. Kadını ayrı, erkeği ayrı, çocuğu ve genci ayrı sınıflara ayırıp, bu sınıfları birbirinden bağımsız gördüğümüz zaman sıkıntılar artmaktadır. Kadın ve erkek bir bütünün iki yarım küresi, bir elmanın yarısı gibi görülmelidir. İnsan hayatında bebeklik, çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık birbirinden bağımsız bölümler değildir. Bu devreler bir ırmak gibi kesintisiz akan hayatın devamı olan duraklardır.

    Aile huzuru için eşlerin birbirini anlayışla karşılamaları gerekir. Eşler birbirine bağımlı değil bağlıdırlar. Bu bağlılık fiziksel değil manevi ve duygusaldır. Bağlılık bağımlılığa dönüşmediği zaman aile güçlenir ve ayakta kalır. Bu bağlılık karşılıklıdır. Bağlılığı olmayan aileler dışardan bir ve beraber görünseler de manen parçalanmış ve yıkılmıştır. Bunun sonucunda aile dağılır. Dağılmış ailelerin bireyleri de sağlıksız bir ruh yapısına sahiptirler. Sağlıksız ruh hali duygu-düşünce, bilgi-eylem, madde-mana, dünya-ahiret, akıl-yürek dengesini kurmayı güçleştirir. Mutlu ailede eşler birbirinin hassasiyetlerine duyarsız kalamazlar. Erkek hanımına karşı hassas ve hoşgörülü, kadın da kocasına karşı anlayışlı ve sabırlı olup, sıkıntısında onu sakinleştirmelidir.

    Toplumda insanların saldırısına maruz kalan iki şeyden biri kişilerde yürek, toplumlarda da ailedir. İnsan için yürek neyse toplum içinde aile odur. Saldırılara karşı her fert yüreğini, toplumda aileyi savunmak zorundadır. Bugün aile kurumuna bilinçli ve planlı bir şekilde saldırılmaktadır. Tehdit edilen değerlerin başında aile gelmektedir. Günümüzde aile kurumunu ayakta tutan toplumlar bu saldırılara karşı meydan okuyan toplumlar olacaktır.
    Aile kurumuna değer vermeyen topluluklar, kalabalık yığınları gibidir. Ahlâki değerleri olmayan toplumlar yıkılmaya mahkûmdur.

    Kur'an-ı Kerim, yeryüzünde insanın ilk serüveninin aile ile başladığını haber vermektedir. Nisâ suresinin ilk ayetinde " Ey insanlar! Sizi bir tek canlıdan yaratan, ondan eşini var eden ve her ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun." buyrulmaktadır. Kur'an-ı Kerim, ailenin sadece madden değil, manen ve ahlâken de korunmasını emrediyor. Tahrim Suresi 6. ayette "Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyunuz." buyrulmaktadır. Mutluluk yurdu haline getirilmemiş evlerin, fertlerini bir arada tutamayacağı bilinmelidir. Ailenin çözülüşü, bireysel kokuşma sonucu, toplumsal çözülmenin habercisidir. Çözülmüş her aile, bozguna uğramış erkek, kanadı kırılmış dul kadın ve analı-babalı öksüz-yetim kalmış yarım çocuklar karşımıza çıkarır. Bu yaranın sarılması gecikir, ihmal edilirse toplumda yozlaşma ve çözülme kaçınılmaz hale gelir.

    Aile bireylerine özgürlük sevgiyle ve saygıyla verilir. Sevgiyle verilen özgürlük parçalayıcı ve ayrıştırıcı değil, yürekten bağlayıcı, birlik ve beraberliği kuvvetlendirici bir görev yapar. Sevdiği için evlenenler olabileceği gibi evlendiği için sevenler de olabilir. Önemli olan sevginin gerçek ve samimi bir biçimde oluşmasıdır. Sevgi üretici olmalı tüketici olmamalıdır. Tüketici sevgilerde kişiler birbirini tanıyıncaya ya da kavuşuncaya kadar severler. Erdemli insanlar ise tanıyıncaya kadar değil tanıdıkça seven ve sevilen insanlardır. Bunun karşıtı şıpsevdilik, anlık, günlük, haftalık ve aylık sevgilerdir. Bu sevgiler köksüz ağaca benzer. Kolayca kopar, sökülürler.

    Anne-baba çocuklarına karşı görevlerini yaptığı gibi çocuklarda anne-babalarına karşı görevlerini hakkıyla yapacaklardır. Yüce Rabbimiz; Ankebût Suresi 8, Lokman Suresi 14 ve Ahkaf Suresi 15. ayetlerde ana-babaya iyi davranılmasını emretmiştir. Abdullah bin Mesud şöyle der: "Peygamberimize (s.a.v) "Amellerin hangisi Allah'a daha sevimlidir" diye sordum: "Vaktinde kılınan namaz" buyurdu. Sonra hangisi? Dedim O'da: "Anne-babaya iyilik" dedi. Sonra hangisi deyince de "Allah yolunda cihaddır" buyurdu. Eşler birbirlerinin anne ve babalarını kendi anne babaları gibi kabul etmeli, anne babalar da gelin ve damadı kendi evlatlarından ayırt etmemelidir. Bu davranışlar birbirlerine olan sevgi, saygı ve dayanışmalarını artırır.

    Aileler bir sistem üzerine kurulmamışsa sağlıklı bir yapı oluşmaz. Kararlar alınırken aile bireylerinin görüşleri alınmalıdır. Kararlara uyulmayan, karşılıklı sevgi ve saygıya dayanmayan aile çabuk dağılır. Sistemli birliktelik düzenli bir hayatla mümkündür. İnsanın kişiliğini etkileyen en önemli faktör ailedir. Bu etkileşim anne-baba ve çocuk arasında kalmaz, çocuk büyüdüğünde ailesinde gördüğü yapıyı kendi kuracağı aileye taşır. İçinde büyüdüğü ailenin hemen bütün olumlu ve olumsuz yanlarını kendi çocuklarına yansıtır. Anne-baba görevlerini gereği gibi yapmıyorsa o ailede ilişkilerin sağlıklı devam etmesi zorlaşır.

    Aile içinde kurallar elbette olacaktır. Ama kurallar katı, değişmez ve kesin kurallar bütünü olarak dayatılırsa insanların, doğuştan gelen duygusal, düşünsel ve bedensel kabiliyetleri ve potansiyel yetenekleri köreltilmiş olur. Hayatın farklı mevsimlerine uyum sağlayamayan bireyler, bir kasetçalar gibi aynı tepkiyi verdikleri için, hayatın hep kıyısında kalırlar ve bazen hayatla araları tamamen açılır. Hayata uyum sağlama kabiliyetini yitirenlerse, direnemez ve ayakta duramazlar.

    Evlerimiz dışardan bakınca sade ve gösterişsiz olmalı ama içinde her türlü güzelliğin yaşandığı bir huzur yuvası olmalıdır. Şu ilginç ve ibretli sözler kulağımıza küpe olmalıdır. "Bugünlerde evlerimiz daha büyük ama ailelerimiz daha küçük, konforumuz arttı ama zamanımız azaldı. Bilgi ve becerimiz arttı ama sorunlarımız çoğaldı. İlaçlar çoğaldı ama hastalıklar arttı. Paramız çoğaldı ama gülmemiz azaldı. Tanıdıklarımız çoğaldı ama dostlarımız azaldı. Çabalarımız arttı ama mutluluklarımız azaldı. Akşam geç yatıyor, sabah yorgun kalkıyoruz. Az kitap okuyoruz ama çok televizyon izliyoruz. Daha çok planlar yapıyor ama daha az sonuç alıyoruz. Varlığımız arttı ama değerlerimiz azaldı. Tribünleri doldurduk ama gönülleri boşalttık. Para kazanmayı öğrendik ama yuva kurmayı beceremedik. Atomu parçaladık ama önyargılarımızı yıkamadık. Acele ettik fakat sabırlı olmayı öğrenemedik. Hayatımıza yıllar ekledik ama yıllara hayat katamadık. Havayı temizledik ama ruhları kirlettik."

    Ali Özkanlı
#21.03.2010 21:21 0 0 0
  • Bugün dünyada okul öncesi eğitimin üzerinde durulmaktadır. Çocuklarımızın hayatları boyunca başarılı ve özgüven içinde yaşamaları için okul öncesi eğitime ihtiyaç vardır. Bu eğitimin yeni nesillerin gelişmesi ve hayata hazırlanmasında büyük bir önemi vardır. Çocuğun içinde bulunduğu fiziksel ve sosyal çevre gelişimi etkilemektedir. Çocukların geleceğinin yapı taşlarının oluşmasında, kişiliğinin gelişiminde okul öncesi eğitimin önemli rolü olduğu inkâr edilemez.

    Çocuklar okul öncesi eğitimiyle temel bilgi ve becerileri kazanmanın yanında, kendi ve başkalarının haklarını korumayı, işbirliği alışkanlığı kazanmasını ve çevresiyle uyumlu bir şekilde yaşamayı öğrenmektedir. Çünkü çocuklarda beyin gelişimi 0-7 yaş arasında çok daha hızlı olmaktadır. Ülkemizde okul öncesi eğitimin okullaşma oranı çok düşüktür. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde 2-3 yaşları arasında başlayan okul öncesi yuva eğitimi çocukların beyin gelişimine büyük oranda katkı sağlıyor. Ülkemizde okul öncesi okullaşma oranı her çocuğu içine alacak şekilde yaygınlaştırılması gerekmektedir.

    Çocukların şuur altı beslenme dönemi eğitimcilere göre 0-7 yaşları arasıdır. Bu dönemin çok iyi değerlendirilmesi gerekir. Okul öncesi eğitim kurumları günümüzde önemli bir ihtiyaç haline gelmiştir. Bu okullar aileleriyle birlikte çocukları yönlendirmede istenenlerin verilmesinde ve onların eğitilmesinde önemli rol oynamaktadır. Verilen bilgiler hayatın şartları göz önünde tutularak plan ve program içinde eğitim ve öğretim, hikâye ve oyunlarla süslenerek bir sevgi atmosferi içinde verilmelidir.

    Bu kurumlarda çalışan personelin çocuk psikolojisi, çocuk sağlığı ve çocuk eğitiminde uzman kişiler olması; çocukların beden, zihin ve ahlâk yönünden sağlıklı gelişmesine ve olgunlaşmasına katkı sağlamaktadır. Gerçekten personelin yetenekli ve nitelikli olması çok önemlidir. Anne-babalar henüz ihtiyaçlarını karşılayamayan ve isteklerini tam anlatamayan yavrularını sevgi, şefkat ve eğitime en fazla muhtaç olduğu dönemde uzun süre bir başkasının eline bırakmak zorunda kaldıklarında buradaki eğitimcileri seçmek durumunda kalmaktadır. Buradaki eğitimciler hangi özelliklere sahip olmalıdır? Çocuğunu anlayacak, ihtiyaçlarını karşılayacak ve ona iyi bir eğitim verebilecek birini bulmak aileye güven verecektir.

    Bu eğitimcinin hiçbir çocuğu ayırmadan seven, onlara karşı şefkatli davranan, ağlama, hırçınlık, kavga, kırıp-dökme gibi davranışlarda sabırlı olabilen, yüreği çocuk sevgisiyle dolu, gerek söz, gerekse davranışlarıyla çocuklara örnek olabilen özelliklere sahip olması gerekir. İyi bir model olma, sevgi ve sabır en önemli özelliklerdir. Her çocuk sevilmek ve anlaşılmak ister. Çocukların anne-baba kadar öğretmen tarafından da sevilmesi gerekir. Çünkü öğrencinin sevgiye çok ihtiyacı vardır. Bunun için diyorum ki, yüreğinde çocuk aşkı olmayan öğretmen olmasın.

    Çocuk ailede gördüğü sıcak, samimi ve karşılıksız ilgiyi öğretmeninden de görmek ister. Okul korkusu ancak çocuğun okulu ve öğretmeni sevmesiyle aşılabilir. Öğretmeni tarafından sevilmeyen çocuk öğretmenin isteklerini yapmaktan zorlanır, kabullenemez, benimseyemez. Bunun sonucunda istenilen amaç gerçekleşmez. Öğretmen öğrencilerinin elinden tutar, onu sever, okşar, öperse çocuk öğretmene karşı sevgi ve güven duyar. Çocuk karakterinin istenilen şekle gelmesine zemin hazırlanmış olur. Artık öğretmen çocuğun karakterini rahatlıklar şekillendirebilir.

    Sevgisizlik sağlık sorunlarını da beraberinde getirir. Stres ve baskı altında yetişen çocuğun vücut direnci düşer ve hasta olur, bu da çocuğu sağlıksız ve mutsuz eder. Okulda öğretmen ve öğrencisi arasında sevgi bağı iyi oluşmuşsa çocuk okuldan ve öğretmenden ayrılmak istemez. Bu durum öğretmenin öğrencisini bir anne şefkatiyle sevmesinin sonucudur. Öğretmenin karşılıksız sevgisi manevi bir duygudur, bu duyguyu yaşamayan bilemez. Öğretmen öğrencilerini ne kadar sever, öper, okşar, koklarsa o kadar mutlu ve huzurlu olur. Manevi yönden kazançlı çıkar.

    Okul öncesi çocuklar ben merkezli olup paylaşmayı bilmezler. Meraklı, araştırıcı, hayal güçleri kuvvetli ve olayları sorgulayıcıdır. Sürekli konuşup soru sorarlar, yerinde duramazlar. İsteklerini ağlayarak veya huysuzluk yaparak göstermeye çalışırlar. Öğrenme safhasında oldukları için eline geçen her şeyi denemeye çalışırlar, işini iyi bilen öğretmen istenmeyen davranışın sebebini çocuğun bakış açısı ile ortaya çıkarmaya ve sorunları çözmeye çalışır. Çocuğa yapma, sus, otur, ağlama, koşma, atlama gibi sözler yerine niçin yapmaması gerektiğini anlatır. Öğretmen çocuğun anlayacağı şekilde konuşarak ikna eder. Bunun içinde öğretmenin çok sabırlı olması gerekir.

    Öğretmen çocuklarda istediği davranış değişikliklerini sağlamak için oyun içinde onlara değişik görevler verir. Bu roller hem davranış kazandırır, hem de çocuk bu rolden mutlu olur. Çocukları anlama, eğitme ve sorunları çözmede acele etmemek gerekir. Bir fidanın yetişmesini düşünecek olursak; tohumdan meyveye kadar geçen sürecin çok uzun zaman aldığını düşünürsek, bir çocuğunda yetişkin olana kadar uzun bir zamana ihtiyacı olduğunu bilmeliyiz.

    Acele etmeyip davranışların yavaş yavaş oluşmasını beklemek akıllıca bir davranış olacaktır. Birden bire değişim beklemek yanlış olur. Çiçeğe hemen yetişsin diye bol su vermek çiçeği çürüteceği gibi acele etmek te çocukta ruhî ve bedenî rahatsızlıklara sebep olabilir. Kendini okul öncesi öğretmenliğe hazır hissetmeyenler bu işe hiç soyunmamalıdır.

    Eğitimde en etkili yöntem çocuklara iyi örnek olmaktır. Çocuk gördüğü davranışları taklit ettiğinden anne-baba ve öğretmen çocuk için çok önemli bir modeldir. Çocuk örnek aldığı her türlü davranışı kopya eder, bunu yaparken de iyiyi-kötüyü ayırt edemez. Çocuklarda taklit yeteneği çok gelişmiştir. Öğretmenin söz ve davranışlarını hemen taklit eder. Güzel konuşan bir öğretmenin öğrencileri de güzel konuşur. Öğretmenin saygılı, merhametli ve nazik oluşunu öğrenciler taklit eder. Öğretmen teşekkür eder, özür diler, lütfen gibi kelimeler kullanırsa çocuklarda bunları benimseyerek kullanır. Çocuklarda taklit yeteneğinin en üst düzeyde olduğu yaş 3-6 yaşlarıdır.

    Öğretmenin söz ve davranışlarındaki titizlik, isteklerinin yerine gelmesi, konuşmalarının tesiri açısından son derece önemlidir. Çocuklar iyi ahlâklı olmayı, öğütlerden değil iyi modellerden alır. Öğrencisine iyi model olan öğretmen ciltli, kalın kitaplardan daha etkili olur.


    Ali ÖZKANLI
#21.03.2010 21:18 0 0 0
  • Çocuğunuz Hiperaktif mi? Hiperaktif olup olmadığının ilk belirtileri, normal çocuklarla kıyaslanamayacak kadar aşırı derecede atak ve hareketli olmalarıdır. Aşırı hareketliliğin yanında bu çocuklar dikkatlerini toplayamazlar.

    Hiperaktif çocuklar aşırı atak ve hareketli olup aynı zamanda dikkat eksikliği olan çocuklardır. Uzmanlar Hiperaktif çocukların derin sulara girmek, yoldan geçen arabanın önüne fırlamak gibi aşırı hareketlerde de bulunabileceğini söylüyorlar.

    Çocuklarda bu davranışlar hem evde, hem okulda, günlük hayatın içinde benzer davranışlar gösterebilir. Hiperaktif çocuklar çoğu zaman dikkatini ayrıntılara veremez, sportif etkinliklerde hata yapar. Bunlar en önemli belirtilerdir. Derslerinde olduğu gibi sevdiği etkinliklerde de hata yapabilirler.

    Bu durum 1-1,5 yaşlarında anlaşılabilir. Hatta anne karnında çok hareketli olduklarında, doğumdan sonraki hareketleriyle de kendini belli eder. Aşırı hareketliliğin yanında yeme ve uyku bozuklukları da görülebilir. Öyle zaman olur ki, çocuğunuza birkaç kişinin devamlı bakımı gerekebilir.

    Hiperaktivite bozukluğunun kalıtsal olabileceği gibi gebelik ve doğum anındaki problemler, anne-babanın alkol ve sigara bağımlısı olması, stres ve depresyonun da etkileri vardır. Yaramazlık ile hiperaktivite birbirine karıştırılmamalıdır. Hiperaktiviteyi uzmanın belirlemesi gerekir. Eğer çocuğa bu teşhis konmuşsa bu durum gençlikte % 80 oranında devam eder. Yetişkinlerde devam etme oranı % 30-60 arasındadır.

    Hiperaktif teşhisi konan çocuklar tedavi edilmezlerse ileride korkulan durumlar ortaya çıkabilmektedir. Bu takdirde çocuk okulu bitiremiyor, aşırı tez canlı olduğu için çalışarak bir şeyleri başarmayı bekleyemiyor, hırsızlık gibi kısa yoldan para kazanma davranışına yönelebiliyor. Hatta toplum dışı davranışlar göstererek çevresine zarar verebiliyor.
    Çocuğumuzun Hiperaktif olup olmadığını, belirtilerini öğrenmek istiyorum diyorsanız aşağıdaki bölümü okumanızı öneririm.

    * Hiperaktif çocuklar bilmece, satranç ve benzeri oyunlardan kaçarlar.
    * Ses ve ışık dikkatini hemen dağıtır.
    * Dışarıdan uyarana hemen tepki gösterirler.
    * Kendisiyle konuşulduğu zaman dinlemiyor gibi gözükürler.
    * Kendisine söylenenleri çoğu zaman yapmazlar.
    * Eşyalarını kaybederler.
    * Söz keser, oyun bozarlar.
    * Yerinde duramazlar, aşırı hareketlidirler.
    * Oturmaktan sıkılır, kalkar dolaşırlar.
    * Sıra beklemeyi sevmezler.
    * Çok konuşur, söze karışırlar.

    Hiperaktiflik; çocukların yaşlarına uygun düzeyde dikkatini toplayamaması ve aşırı hareketli olma durumudur. Çocuk yerinde duramaz, dış olaylardan çabuk rahatsız olur. Oyun kurallarına uymakta zorlanır, sabırsızdır, bekleyemez. Çalışırken veya oynarken dikkatini toplayamaz. Çok konuşur. Söyleneni dinlemez, söz keser, eşyalarını kaybeder. Hiç düşünmeden tehlikeli hareketleri yapar. Örneğin birden kendini caddeye atar.

    Böyle durumlarda yapılacak şey, yapacağı çalışmaları birlikte planlamak, gelişimlerine uygun bir şekilde açık ve uygulanabilir kurallar koymak, yaptığı güzel davranışlarını takdir etmek, överek ödüllendirmek, cesaretlendirmek, sevgi ve ilgimizi hissettirmek, dikkatini yararlı şeylere çekmek, enerjisini boşaltacak geniş alanlara götürmek gerekir.
    Anne ve babalar çocuklarını ödüllendirmeli, sevdiği yiyeceği, eşyayı almalı, onları pikniğe götürmeli, birlikte gezmeli, beraber top ve ip oynamalıdır. Öğretmenlerde Hiperaktif öğrencilerine dikkatli bir şekilde yaklaşmalıdır. Ödevlerini parçalayarak vermeli, zaman zaman hareket etmesine, bahçeye, kantine, lavaboya gidip gelmesine izin vermeli, problemleri çözme hıza göre değil çözme sürecine göre ödüllendirmelidir.

    İndigo Çocuklar: Yaşından beklenmeyecek kadar zeki ve ailesiyle hakları konusunda kavga edecek kadar uyumsuz çocuklardır. Bu çocuklar bir dizi olağan dışı psikolojik nitelik sergileyen, farklı davranış gösteren, özel davranılması gereken klasik eğitim sistemine aykırı tiplerdir.

    Belirgin olarak şu özellikler görülür.

    •Öz değerleri yüksek, ihtiyacını rahatlıkla söyler,
    • Herkesin yaptığı işler boş ve zor gelir,
    •Çocuk gibi değil olgun bir yetişkin gibi davranırlar.
    •Duygusal zekâları kuvvetlidir,
    •Herkesten saygı görmeyi, takdir edilmeyi, önem verilmeyi beklerler.
    •Her şeyi sorgularlar, davranışları derinlemesine incelerler.
    •Genelde bu çocuklar için "büyümüş de küçülmüş" derler.
    •Bu çocuklarla başa çıkmak kolay değildir.

    Anne-baba ve öğretmenlerin bu çocuklarla uyum sağlayabilmesi için hayata bakışlarını, davranış biçimlerini değiştirmeli, kendilerini geliştirip yenilemelidir. Bu çocuklarla dolu dolu ve nitelikli zaman geçirilmeli, inatlaşmamalı, özgürlük ve sorumluluk verilmelidir.

    İndigo çocukların anneleri tarafından anlatılan ilginç anılar:

    * "Kızım iki yaşında olmasına rağmen mükemmel bir şekilde konuşuyordu. Üç yaşındayken kendisinden büyük çocuklarla oynamak için yanlarına gitti. Kendileriyle oynamak için yaşının küçüklüğünden dolayı çocuklar gülünce:
    — Anneciğim, onlar benim sadece kim olduğumu bilmiyorlar dedi.

    * "Oğlum altı yaşında, gözleriyle iletişim kurarak karşısındakinin rol yapıp yapmadığını anlıyor. Misafirliğe gittiğimizde yaşıtı bir çocukla oynarken çocuğun annesi yanlarına varınca:
    — Niçin burada duruyorsun? Anneler burada durmaz, yerlerinde oturur, çocuklar oyun oynar. Burada durman için bir sebep yok. Lütfen yerine git" dedi.

    * "Kızımı okulunda tanımayan yok. Bazen kendimi onunla savaşırken buluyorum ve o zaman da bravo anne, sonunda beni ağlatmayı başardın" diyor. Sinirlendiğim zaman, komik olduğunun farkında mısın, anne olduğunun bilincine var" diyor.

    * "Kızım 2,5 yaşında, dokuzuncu aydan beri konuşuyor, yürüyor. Yetişkin olarak yapması gereken her şeyi yapabiliyor. Birçok İndigo gibi onu da ikna etmek çok zor. Yapacağınız her eylemin mantıklı bir sebebini sunmak zorundasınız. Bir türlü öğle uykusuna yatırılamıyor. Ancak öğle vaktinde uyuman gerekiyor. Çünkü senin büyümeni sağlayacak büyüme hormonu ancak bu şekilde görevini yerine getirebiliyor. Büyümek istiyorsan uyuman gerekir şeklindeki bir açıklamadan sonra uyumaya başlıyor."



    Ali Özkanlı
#21.03.2010 21:14 0 0 0
  • Zekâ; ruhsal zekâ (SQ), duygusal zekâ (EQ) ve zihinsel zekâ (IQ) olmak üzere üç kısımda incelenmektedir. Ruhsal zekâyı etkileyen sebeplerin başında hedef gösterme, ideal verme ve inandırma gücü gelir. Başarının sırrı zihinsel zekâ değil ruhsal zekâdır. Ruhsal zekâ en kapsayıcı zekâdır. Ruhsal zekânın bölümleri; inanma, gerekçe, duygu, ısrar, kanaat, ruhsal iletişim ve ilahi iradedir.

    Duygusal zekânın şartları:
    * Kendini tanımak
    * Duygularını kontrol etmek
    * Empati
    * Başkalarıyla iyi ilişkiler kurmak
    * Kurulan iyi ilişkileri sürdürebilmektir.

    Zekâ çeşitlerini daha iyi anlayabilmek için şöyle bir örnek sanırım daha yararlı olacaktır. Bir tehlike anında zihinsel zekâ tepkisiz kalır. Duygusal zekâ korkutur. Ruhsal zekâ ise yarıştırır. Bir iş yaparken önümüze çıkacak engelleri kaldırarak işe başlamalı, yerimizden kalkarak eyleme hazır hale gelmeliyiz. Özgüvenimizi hiçbir zaman kaybetmeden hayallerimize ulaşmak için çalışmalıyız. Düşünce gücümüzü kullanarak hayatımızı olumlu bir şekilde yönlendirmeyi öğrenmeliyiz. Hayatımızı değiştirecek, düşünce gücümüzü harekete geçirecek etkinlikler kendimizi hazırlamalıyız.

    Psikiyatrist Prof. Sayın Nevzat TARHAN: "Çocuk bir şeyi isteyerek öğrenirse verim artar. Öğrenmeye karşı istek ve ihtiyaç duyarsa, yapacağına inanma gücü de artar. Öğreneceği bilginin kendisine yararlı olacağını bilirse öğrenme isteği artıyor. Bunlar da çocukta ruhsal zekâyı geliştirmektedir." diyor.

    Öğrenci her şeyden önce insandır. Onların da korkuları, umutları, güçlü ve zayıf yönleri vardır. Çocukların yeteneklerinin de bir sınırı vardır. Her çocuğun ayrı ayrı yetenekleri olduğunu unutmayalım. Her çocuktan aynı başarıyı beklemek doğru olmaz. Çocukların başarısını, daha başarılı çocuklarla kıyaslayarak ölçmek yanlıştır. Önemli olan çocuğun kendi yeteneklerine göre başarılı olup olmadığına bakmamız gerekmektedir. Başarıların mutluluk ve huzur getirdiğini biliyoruz. Fakat bu başarının büyük uğraşlardan sonra geldiğini de göz ardı etmeyelim.

    Çocuk eğitiminde anne-baba, çevre ve öğretmenlerin ortak sorumlulukları vardır. Aile öğretmenle iyi bir diyalog içinde olmalıdır. Öğretmen de mümkün olduğu kadar her veliye ulaşarak onları tanımaya çalışmalıdır. Özellikle problemli çocukların eğitiminde beraber çalışmaya ihtiyaç vardır. Öğrenmenin daha verimli bir hale gelmesi için okulda karşılıklı sevgi ve saygı, okulun havasını etkileyerek, okul öğrenci tarafından sevilen bir mekân haline gelir. Her gün okula severek, koşarak, isteyerek gelir.

    Okul öğrenciye sevdirilmelidir. Fiziki yapısıyla onlara gösterilecek tutum ve davranışların sıcak olması gerekir. Okul yönetimi, öğretmen ve veliler elbirliği içerisinde ellerinden gelen her şeyi yapmak zorundadırlar. Eğer bunlar yapılırsa okul bir sevgi bahçesine dönüşür. Bu bahçeden de en verimli güller, laleler, menekşeler, sümbüller yetişir. Bu çiçeklerin kokusu da tüm dünyaya yayılır. Bu kokuyu hissedenler de huzurlu ve mutlu olur. Bizim de istediğimiz bu değil midir?


    Ali ÖZKANLI
#21.03.2010 21:10 0 0 0

  • noimage


    Değerli Gönül Dostlarım,

    Özellikle Peygamberiz Efendimiz'i (s.a.v) anma, anlama ve O'nun gibi yaşama gayretinde olmak istiyoruz. Bu gecelere Gül ve Hasret geceleri diyoruz. Evet, Allahın Resulü (s.a.v) efendimize hasretiz. Onun Gül yüzünü özledik. Sadece kutlu doğum haftalarında değil her zaman onun sünnetini hayatımıza rehber yapacağız, onun gibi yaşayacağız. Çünkü O bizler için "Üsve-i Hasenedir" yani "En Güzel Örnektir."

    Efendimiz bizlere hoşgörüyü, saygıyı, sevgiyi ve kardeşliği telkin etmiştir. Sevgiyi önce gönlümüzde kurmalıyız. Nasıl bilgisayarlarımıza dosyalar açıyor ve her zaman onlardan yararlanıyorsak, gönül dosyalarımızı da her zaman kardeşlerimize açık tutmalıyız. Gönül dünyamızı zenginleştirmeli, gönlümüzü herkesi kuşatacak kadar geniş tutmalıyız. Sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü, barışı, huzuru dayanışmayı, paylaşmayı ve kardeşliği ailemizden başlayarak çevremize, komşularımıza hatta bütün insanlığa yaymalıyız.

    Kur'ân-ı Kerim, Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm'ı (s.a.v) "En Güzel Örnek" ve "Nur Saçan Bir Kandil" olarak anlatmasına rağmen, içinde bulunduğumuz zaman; "Gül"ü, hakkıyla "örnek" alamadığımız ve nuruna pervane olamadığımız bir devirdir
    Bu devir; her türlü anlama eksikliğinin doğru diye takdim edildiği, dini yanlış anlama ve yorumlamadan kaynaklanan amelî ve îtikâdî problemlerin en yoğun yaşandığı ve çoğunlukla şeklî bakımdan taklit edildiği bir dönemdir

    Bu dönem; Hz. Peygamber'i (s.a.v) Kur'ân'dan öğrenip, Kur'ân'ı da Hz. Peygamber (s.a.v.)'in rehberliğinde öğrenme, yorumlamadaki eksiklik ve tembelliğin fazlasıyla yaşandığı bir zamandır
    Bütün bunların sonucunda ise; dînî hayatımızdaki her türlü çarpık, eksik ve yanlış anlama gibi bir takım problemler gitgide artarken, doğru değerlendirmelerin hayatımızdaki hükmü de devamlı azalmaktadır
    Bizim görevimiz; "Gül Peygamberimiz" i örnek almak; Bezm-i Elest'te Rabbimize verdiğimiz söze sâdık kalarak Hakk'ı bilmek, Kâinatın Solmayan Gülü'nün cihanşümul nübüvvet ve risâletini rehber edinip Sırat-ı Müstakîm'i bulmak ve Âlemlere Rahmet olarak gönderilen "Ufuk Peygamber"in nurlu yolunda olmaktır

    Gül Efendimiz"i örnek almak; önce "Lâ" diye başlayıp, bütün putları yıktıktan sonra, "İllâ" hükmünün muhteşem mührünü Kelîme-i Tevhîd'le kalplere vurmak, tek hüküm sahibinin "Allah (c.c.) " olduğunu, O'ndan başka hiç bir şeyin bâkî olmadığını zihinlere nakşetmek, bu anlayışla kâinat kitabını okuyup, "Gül"ü çağımızın şartlarına göre yorumlayarak, madde-mânâ planındaki zevâlimizi kemâle döndürmektir
    "Gül Efendimizin" in gölgesinde yürüyenler; hem Allah (c.c.)'a kul olmanın şuuruyla, hem de Rasûlüne ümmet olmanın şükrüyle hareket ederek her alanda yükseklik kazanırlar ki, bu da ancak O'nu örnek almak ve O'nun sünnetine uymakla mümkündür...

    Yâ Rabbî!.. "Kim Peygamber'e itaat ederse şüphesiz Allah'a itaat etmiş olur.." (Nisâ, 4/80) buyuruyorsun... Bu âyet-i celîlenin ışığında "Gül"den ayrı düşenin, Hakk'tan da uzaklaşacağını çok iyi biliyoruz... Ve biliyoruz ki; "olan" hâlimiz, "olması gereken" ahvâlin çok uzağındadır... Niyâzımız; Hakk'a ve Habîbi'ne kendi şeklî yakınlığımızın içindeki derûnî uzaklığımızı ortadan kaldırmaktır
    Duâmız; fikir-fiil-gâye ve şuur mertebesinde "Gül Efendimiz"in gölgesinde kalmak, hakikî mânasıyla "Gül Efendimiz" e yakın olmak, velhâsıl "Gül Peygamberimiz" i hakkıyla örnek almaktır... Yâ Rabbî! Bizlere hidâyet bahşeyle ve cümlemize "Peygamber Efendimiz " i hakkıyla örnek almayı lûtfeyle

    İnsanlar mesut değilse, huzuru bulamıyorsa; beşeriyet kendisini yeniden mîzâna çekmek, yeniden Kâinatın Efendisi'nin aşkıyla yanmak, yeniden O'nun ışığıyla nurlanmak, yeniden Asr-ı Saadet iklimine bağlanmak mecbûriyetindedir...

    Âdemoğlu, "Muhammedî Nur"dan ışık alıyorsa, davranışlar ve duygular semâvi kalıplarda şekillenip "Gül"e meftûn oluyorsa; akıl ve kalp mecrâsını bulmuş, ruh ve gönül Hakk'a kavuşmuş, gözler Kevser, sözler zemzem ile yıkanmış demektir...

    Muhabbeti sâdık olanlar sevdiğinin yolundan gider ve ona itaat eder... İlahi sevginin menzîli de, istikâmeti de yolu da Muhammedî sevdâdan geçer... O'nu sevmek, O'na itaat etmektir... O'nu sevmek, O'nun sevmediklerini sevmemektir...

    O'nu sevmek O'nun şerefli ashabını ve O'nu sevenleri sevmektir... O, "Kişi sevdiğiyle berâberdir" müjdesini vererek ümmetine cennette beraberlik vâdetmiştir... O'nun sevgisi öyle bir aşk olmalıdır ki, bütün sevgiler onun yanında sönük kalmalıdır... O'nun sevgisi öyle bir muhabbet olmalıdır ki, sahibini îmânın en zirve noktasına ulaştırmalıdır...

    "Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,
    Muhammed'siz muhabbetten ne hâsıl ?"

    Diye ifâde edilen bir aşktır Sevdâyı Muhammedî...

    Esmâ-i İlâhiye'nin beşer planında en kâmil mânâsıyla tezâhür ettiği Sultanlar Sultanı'nı rehber edinme ve O'na "Esselâm" diyebilme irtifâsıdır Sevdâyı Muhammedî... Kalplere hükmeden varlığı duyma, hissetme, halef olma mükellefiyetiyle her şeye lâhutî âlemin penceresinden bakabilmedir Sevdâyı Muhammedî...

    O'nun aşkı, kainata mânâ kazandıran bir sır hazinesidir... Eşyanın ruhuna nüfûz ederek "eşyâ"dan "esmâ"ya ulaşabilme yoludur Sevdâyı Muhammedî... "Esma"dan "Sıfat"a, sıfattan "Zât"a intikâl ederek yaratılış gâyesini idrâktir Sevdâyı Muhammedî... Kendisini nefs ve enâniyet cihetiyle dizginleyen ve "Gül"e râm olan Gül yüzlü insanların gönüllerinde İlâhî aşkın şahikalaşmasıdır Sevdâyı Muhammedî...

    "Sevdim Seni ben, Âleme Rahmet diye sevdim,
    Bir benzeri yok, Cenâb-ı Ahmet diye sevdim"

    Dizeleriyle terennüm edilen bir İlâhî muhabbettir Sevdâyı Muhammedî...
    O'nsuz zaman, mekân ve insan hayatiyetini kaybeder... Gönüller O'na dönünce dirilir... O'nun varlığı insanlığın var oluş sebebidir... O'nu her dem kalbinde hissederek salât-ü selamla yâd etmek ne büyük mutluluk... O'nun sevgisini yüreğinde büyütebilmek ne büyük saadet...
    Gerçekten de, asırlardır buhran ve bunalımlar içinde kıvranan beşeriyetin mutluluk ve saadeti; " İnsanlığın İftihar Tablosu"nun sünnet-i seniyyelerine ittibâ etmekten geçer... Ve insanlık, O'nun getirdiği altın düsturları hayata geçirmeye, bugün her zamankinden çok daha fazla muhtaçtır... Asrın getirdiği problemlere çözüm arayan insanlığın kara bulutlarla kaplı dünyasının aydınlanması; O'nu yeniden tanımak, O'na yönelmek, O'nu rehber edinmek ve O'ndan alacağı umut kıvılcımlarını beşeriyetin ufkuna taşımakla mümkün olacaktır... Şeyh Gâlip'in:

    "Sen Ahmed'i Mahmûd'u Muhammed'sin Efendim,
    Hakk'tan bize Sultân-ı Müeyyedsin Efendim"

    Diye hitâb ettiği; şefaatçımız, yardımcımız, müjdecimiz, kurtarıcımız olan "Sonsuz Nûr" bütün bir beşeriyet gibi bizleri felâha erdirilecektir...

    Ufkumuzu saran sisler, kurşûni bulutlar, endişeler ve karanlıklar kaybolur; O'nun rahmet elinden bizlere yansıyan bereket ve feyz ikliminde... Hep birlikte yeniden, yeni baştan yenileyelim Âlem-i Ervah'taki "Elestü bi Rabbiküm"sualine verdiğimiz "Belâ" cevâbını... Ürpertisini kalplerimizin en derin köşelerinde hissederek tâzeleyelim ahd-ü peymânımızı... "Gül"ün gölgesindeki toprağın bile Gül koktuğunu hiç unutmayalım... "Gül"e sevdâmızı eksiltmeyelim...
    Allah'ım! Bize O'nun sîretini öğret... O'nun yolundan gitmeyi bizlere nasip et... Habîbullahı sevmek Allah(c.c)'ı sevmektir... "Resûlulah'a duyulan muhabbetin derecesi îmânın ölçüsüdür"...

    Bu sebeple bizlere O'nun muhabbetini lütfet...Yâ Erhame'r-Râhimîn!... O'nun aşkını sînelerimizde bir alev deryâsı hâlinde volkanlaştır... Bizleri O'nun yolundan ayırma Yâ Rabbi... Ve iki cihanda ebediyen Gülmek için, "Gül"ün gölgesinde olmayı bizlere müyesser eyle Yâ İlâhe'l-Âlemîn!...

    O'nun gölgesinde olmak, cennet-âsâ baharlara ermektir... O'ndan medet ummak, çölde susuzluktan çatlamış dudaklara âb-ı hayat vermektir... O, hicranla yanan sînelerin mutluluk rüzgârıdır... O, sonsuzluk iklîminin îtîbârıdır... O, ümidin temsilcisidir... O, şefâat bekleyenlerin; mütebessim incisidir... O, bizim gönüllerimizin sultanı... O, bizim dertlerimizin dermanı... O, bizim kurtuluşumuzun fermanı... Bizde, O Habîb-i Kibriyâ'nın, O Sevgililer Sevgilisi'nin eşiğine baş koyup -yüzümüz olmasa da affına sığınarak- şefkâtine muhtaç olduğumuzu, arzetmek için, Yunus Emre'nin diliyle:

    "Canım kurban olsun Senin yoluna,
    Adı güzel, kendi güzel Muhammed,
    Şefâat eyle bu kemter kuluna,
    Adı güzel kendi güzel Muhammed"

    Diyerek medet bekliyor, Efendimiz'den şefâat dileniyoruz...
    Ey Sultanlar Sultânı! 15 asır önce yol verdiğin sevgi kervânına bizleri de kabul buyur... Ey Resûller Resûlü! Bizler için; kapına Kıtmir, bastığın yere türâb, ayağına toz, tebliğine köle olmak ne büyük ümran... Senin ümmetin olma berâtını almak ne büyük ikram... Sultanım, bizler Seni dünyada görme saadetine erişemedik... Ama bizler, çok günahkâr bir ümmet olmamıza rağmen -hakkımız olmasa da- rüyalarımızda Seninle olmak, Senin aşkın ve muhabbetinle dolmak istiyoruz... Cür'etimizi bağışla Efendim... Gül Yüzünü görmemiz, şefâatine ermemiz için, bizlere de lütfeyle destur... Ne olur!..

    "Ezel bezminde bir dinmez figândım Yâ Resûllalâh,
    Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım Yâ Resûllalâh..."

    Diye Yaman Dede'nin dizeleriyle arz-ı hâl ediyoruz... "En Güzel"e yâr olanlara, "Gül"e gönülden bağlananlara binlerce selâm olsun...

    "Yâ Rasûlallah, eğer Sen, gelmeseydin âleme,
    Güller açmaz, bülbül ötmez, meçhûl esmâ Âdem'e
    Varlığın mânâsı kalmaz, garkolurda mâteme!...."



    Ali ÖZKANLI
#21.03.2010 20:58 0 0 0
  • İnsanoğlu muhabbetle karılmış, özelliklerle donatılmış, sevgi yumağıyla sarılmış ve varlıkların en şereflisi olarak yaratılmıştır. Özümüz ne kadar sevgi taşırsa sözlerimizde o oranda sevgi çağlayanı olup gönüllere akacaktır.

    O halde sözlerimiz Nisan yağmurları kadar bereketli ve berrak olmalı Yüreklere aydınlığı, umudu ve sevinci getirmeli Kalemimizde kelamlar tükenmeden, kâğıtlarımız savrulmadan gönüllerde yer bulmalı... Satırlara düşenler uçmadan kalplerde gerçek yerini almalıdır.

    Düşünceler buharlaşmadan, vaktimiz dolmadan sözlerimiz yerine ulaşmalı ve hedefine varmalıdır. Sözlerimiz bazen kıssalarla hayat bulur. Amaç sözde değil özdedir. Ayrıntılara boğulmadan kısa ve öz olarak mesaj yerine ulaşmalıdır. Bilmediğini bilmeyenlere sözlerin ulaşması adeta imkânsızdır. Anlamaya laf anlatmak işlerin en zorudur. Bilmediğini bilmeyene sözler nasıl ulaşsın ki. Bilmediğini bilenler az sözle çok şeyleri anlar.

    Yüce yaratıcının"Ol" emriyle kâinatta her şey bir anda hayat bulur. Kûn Feyekûn Sonra Sükûn Hayat kaynağımız olan hava, ateş, su ve toprak dile gelse de bir konuşsa Bize neler anlatırlar acaba Altı yönden sarılan şu kâinat... On sekiz bin âlem... Bilmediğimiz o kadar çok şey var ki

    Kâinatın özü muhabbetle karılmıştır. Her şey zıddıyla hayat buluyor. Azapla ile Rahmet, Celal ile Cemal, Korku ile Ümit Sözler dudaktan çıkarsa sadece kulakta kalıyor. Gönülden çıkan sözler doğrudan gönüllere ulaşıyor. Kalp aklın çıkamadığı yücelere erişiyor.

    Seher vakti esen rüzgâr yüreğimizi okşuyor. Şebnem damlacıklarını hatırlatan sözler dudaklarda tomurcuklanıyor. Cennet güllerinin sularıyla yıkanan sözler yüreklere işliyor. Rüzgârda dalgalanan başakların tesbih, tahmid ve tekbir sözleri gönülleri coşturuyor. Âdemoğlunu Esfel-i Safilinden A'lay-ı İlliyyine çıkaran ve Ahsen-i Takvime ulaştıran sır Eşref-i Mahlûkat olan insanın tezkiye, terbiye sonucu İnsan-ı Kâmile ulaşma serüveni...

    Dumansız ateşten yaratılan şeytanlar, dumanlı ateşten yaratılan cinler, nurdan yaratılan melekler ve topraktan yaratılan insan. Ona ruh üflenip ete kemiğe bürünmesiyle hayat bulması. İnsanın dilinden dökülen sözlerle şelale havuzunda yüzer, gönül ışığının aynasında gezer ve sükûnetin duasında ezber olur.

    Dilin düğümü çözük, gönül kapıları açıkken diller duaya, eller semaya gönüller de Mevla'ya bakarsa gam denizinde tatlı bir huzur, esenlik bahçesinde sürur hâkim olur. Özler sözlere tesir eder ve görevini tamamlar. Özüyle ve sözüyle Hakk'ta olup gerçekleri söyleyenlere selam olsun


    Ali ÖZKANLI
#21.03.2010 20:44 0 0 0
  • Aile içi iletişimde vücut dilinin büyük önemi vardır. İletişi engelleyen sebepleri ortadan kaldırmadığımız sürece boşa kürek çekeriz. Emir cümleleri¸ korkutmak¸ sadece öğüt vermek¸ yargılamak¸ suçlamak¸ eleştirmek¸ aşağılamak¸ lakap takmak¸ sorgulamak¸ konuyu saptırmak¸ alay etmek¸ sınamak iletişimi engeller. Bunlar yapıldığı zaman iletişim engellendiği gibi çocuğun kişiliği de zarar görür. Birçok olumsuz sonuçlar ortaya çıkar. Çocuk kavgacı olur ve saldırganlaşır¸ savunmaya geçer¸ kızar¸ küser¸ güven duygusu zayıflar¸ sevilmediği duygusuna kapılır.

    Pestallozi: "Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz." diyor. Sağlıksız ailelerde sevgisizlik¸ iletişimsizlik yanında bir takım gizli kurallar vardır ki bunları kısaca şöylece özetlemek mümkündür. Sürekli olarak sıkı bir takip¸ her şeyin en iyisinin yapılmasını istemek¸ suçlama¸ konuşma yasağının aşırı şekilde uygulanması fayda yerine zarar verebilir.

    Anne-babalar iyi bir dinleyici olmak zorundadır. Etkili bir dinleme birçok sorunu yok eder. Etkin dinlemenin en uygun zamanı çocuğun sorunu olduğunu gösterdiği andır. Dinlenilerek sorunlarına çözüm bulunan çocuklar kendilerine daha çok güvenir ve daha güçlü olurlar. Kişiler sorunlarda çözüm önerilerine açık olmalı¸ birbirini anlama konusunda ortak hareket etmelidir. Anne-babalar gençleri¸ gençlerde anne-babalarını önyargısız bir şekilde dinlerlerse¸ birbirlerini anlamaya çalışırlarsa konuşulanlar ortak bir dile dönüşecek ve sorunlar kolaylıkla çözülecektir.

    Öncelikle çocuğumuzu çok iyi tanımamız¸ özelliklerini bilmemiz gerekmektedir. Çocuk psikolojisi adına merak edilen her şeyi anne-babanın bilmesi gerekir. Çocuk eğitiminin alfabesi sevgidir. Sevgiyi en iyi bir şekilde kullanmadan eğitimden bir sonuç almamız¸ başarılı olmamız mümkün değildir.

    Anne-baba çocuk ilişkilerinde çok dikkat edilmesi gereken noktaların olduğu unutulmamalıdır. İnsanda önemli bir güç olduğunu bilen bir aile¸ çocuğundaki bu gücü görür¸ bunun kendi özel beceri ve eğilimleriyle dünyaya geldiğini bilir. Önemli olan anne-babaların bu becerileri anlayıp¸ geliştirmesidir.

    Bu becerileri anlamak ve yardımcı olmak için ailenin iyi bir gözlemci olması gerekir. Çocuğun gelişmesine en uygun ortam hazırlanmalıdır. Çocuk kendi kişilik ve yeteneklerinin desteklendiğini görürse kendini özel hissederek büyür¸ kendine olan güveni artar¸ güçlü ve mutlu olur.

    Çocuğunu iyi tanıyamayan anne-babaların çocuğunu kendi istedikleri kalıba sokmaya çalışması yanlışların en başında gelmektedir. Anne-baba tüm kararlarında ve davranışlarında dengeli ve tutarlı olmak zorundadır. Her çocuğun kişiliğinin¸ zihnî ve bedensel yeteneklerinin farklı olduğu unutulmamalıdır. Ailede herkes birbirine güvenmelidir. Şikâyet mekanizması işlememelidir. Anne ve baba davranışlarında çocuklarına örnek olmalıdır. Aileler çocuklarından yaşına ve zihnî potansiyeline göre başarı beklemeli¸ başkalarıyla asla kıyaslamamalıdır. Evimizi¸ çocuğumuzun kişiliğini ve becerilerini geliştirebilecek özgür bir ortam haline getirmeliyiz.

    Tatlı sert olmak¸ baskı yapmadan¸ korkutmadan¸ daha çok anlayış ve paylaşmanın çocuğun davranışlarının üzerinde etkisi olduğu unutulmamalıdır. Korku doğuran¸ kin ve nefret uyandıran davranışlardan kaçınmalı¸ haklı istekler yerine getirilmelidir. Kurallar kesin ve net söylenmeli¸ hoşlanılmayan davranışı hakkında sabır ile bilgilendirme yapılıp¸ çocuk ikna edilmelidir. Çocuk davranışlarının¸ yaramazlığının da sonuçlarına katlanmalıdır. Hatasını düzeltme fırsatı verilmelidir.

    Sevgi ve ilgi azlığı¸ çocuklarda çalma ve aşırı hareketliliğe sebep olmaktadır. Ailelerin çocuklara ilgisi başarıyı artırmaktadır. Ailelerin öğrenci üzerinde doğrudan etkisi vardır. İlgi gösteren aile ile ilgi göstermeyen aile arasında önemli farklar vardır. İlgiyi dengeli tutmak zorundayız. Aşırı ilgi veya ilgisizlik olumsuz sonuçlar doğurur. Çocuklara destek olunmalı¸ güzel örnekler gösterilmelidir. Kıyaslamadan¸ yapabilecekleri işleri istemeliyiz.

    Annelerin işlerini planlamaları¸ güne erken başlamaları¸ zamanı verimli kullanmaları ve çocukların eğitimi ile daha yakından ilgilenmeleri çok önemlidir. Babanın eve geliş saatlerinin erken olması¸ en azından hafta sonlarını ailece geçirmeleri özellikle erkek çocuklarının eğitimi için son derece önemlidir. Çocuğun konuşmasını istemediğimiz küfür¸ kötü söz¸ yapması hoş karşılanmayan davranışlar¸ tükürmek¸ el kol hareketleri vb. gibi görmezlikten gelmek yerine kesin bir dille¸ bu yaptıklarının hiç yakışmadığını¸ onu çirkinleştirdiğini ikna ederek anlatmalıdır. Uyarı ve ikazlar devam etmelidir.

    Ceza¸ eğitimde önemli bir yere sahiptir. Ancak ödülün¸ istenilen davranışların kazanılmasında¸ cezadan daha etkili olduğu bilinmektedir. Ödül¸ ne sık verilerek doyumsuzluğa neden olacak¸ ne de isteksizlik doğurtacak kadar az verilecektir. En iyisi beklenilmeyen zamanlarda çocuğun yaptığı iyi iş karşılığında verilmelidir. Ceza asla dayak¸ tehdit¸ korkutma olmamalı¸ örneğin oyun saatini iptal etme¸ sevdiği şeyden mahrum etme tarzında olmalıdır. Üstün zekâlı çocukların eğitiminde ikna metodu daha sık kullanılmalıdır. Çocuklarımızla aramızda oluşan problemlerin temelinde¸ çocuğumuza karşı uyguladığımız yanlış davranışlarımız ve hatalı yaklaşımlarımız olduğunu unutmayalım. Küçük yaşlardan itibaren çocuklarımızın duygu ve düşüncelerini önemsediğimizde ileride karşımıza çıkacak olan problemleri önceden çözmüş oluruz. Eğer çocuk küçük yaşlarda anlamaya çalışılmaz¸ değer verilmezse kendine güvenemeyen¸ kaygılı¸ içine kapalı biri olur çıkar. Çocuk gençlik döneminde kendini ispatlamaya çalışırken gerek ailesi gerekse de toplumca hoş karşılanmayan davranışlar sergileyecektir. Böyle olmasını istemeyenler önceden tedbirleri almak zorundadır.

    Çocuklar anne-babalarıyla ilgili değişik yaşlarda değişik düşüncede olurlar. Bu da yaşlarının bir gereğidir. Okul öncesi eğitimdeki çocuğun gözünde anne-baba her şeyi bilendir. İlköğretime başlayınca bu düşünce biraz değişir ve "Annem-Babam çok şey bilir"e dönüşür. Ortaöğretimde "Ben de onlar kadar biliyorum" Yaş yirmilere gelince "Fazla bir bilgileri de yok" Otuzlu yaşlarda "Fikirlerini sorsam iyi olur" Kırklı yaşlarda "Bazı şeyleri biliyorlardı" olur. Yaş kemale ermeye başlayınca tekrar eski düşüncelere dönüş olur ve "Onlar her şeyi biliyor" yaş daha da ilerleyince "Ah! Anam-babam hayatta olsalar da onlara sorsaydım" demeye başlarlar.

    NOT: SOMUNCU BABA DERGİSİ - MAYIS 2008 - 91. SAYI
#21.03.2010 20:42 0 0 0
  • Ankara'nın burun donduran, kulak kesen ve tir tir titreten bir kış günüydü. Doğal gaz o zamanlar şimdiki gibi her yerde verilmiyor sadece Maltepe'de veriliyordu.

    Öğle tatilini fırsat bilip işyerinden yürüdüm ve doğalgazımı almış olmanın mutluluğu ile kartımı cüzdanıma yerleştirdim. O zamanlar kötü alışkanlıklarım vardı sigara kullanıyordum. Allaha şükür 2 yıldır onu sonsuza kadar terkettim.

    Canım birden sigara içmek istedi ve ulu orta sigara içmenin bir bayana yakışmayacağını bilen bir edayla karşıdaki parka doğru yol aldım. Parkta uygun bir yer gözüm aradı ve nihayet bir bankta oturup sohbet eden bir karı koca buldum. Hemen usulca yanlarındaki banka iliştim. Paketimden çıkardığım sigarayı yaktım ve derken soğuk daha fazla içmeme müsaade etmedi yarısında söndürüp kalktım. Derken bir gürültü koptu arkamdan. Olamaz bank yerde... Şaşırdım ne oluyor diye. Meğerse bank iğreti konmuş ben kalkınca paltoma mı takıldı bilinmez düşmüş. Ama bankta oturan kadın demez ki "Vay be kadına bak koca bankı devirdi" Allahım hayatımda hiç bu kadar sinirli mi desem, mahçup mu desem ortaya karışık bir duygu yaşamadım. Kendimi savunurcasına "Ben düşürmedim onu kendi düştü" dedim.

    Ama bir kaç adım sonra sinirlerim bozuldu herhalde ki başladım kendi kendime gülmeye... Hani birileri bir şey düşürünce arkadan birisi koşar verir ya.. Şimdi arkamdan birisi "Pardon hanımefendi bankınız düştü" dese elime bankı tutuşturursa ne yaparım diye düşündüm.

    Aman Tanrım düşünmesi bile kötü.... Neyse ki öyle bir şey olmadı. O olaydan bu yana oturduğum her banka sağlam mı değil mi diye bakarım.

    Sağlıcakla kalın...



    Aysel Aksümer
#21.03.2010 20:29 0 0 0
  • Konu: Bir Dram
    Dünyalar güzeli bir kızdı. Henüz 14 yaşında hayatının baharında. Neşeli fıkır fıkır. Ailesinin durumu pek de iyi sayılmazdı, yarı aç yarı tok geçinip gidiyorlardı.

    Bir gün bu güzel kızı zengin bir aile istemeye geldi. Kızın ailesini; para, evlenecek adam ve ailesinin ise körpe bir güzellik ve ailede herkese hizmet edecek hizmetçi gibi kullanılacak bir kız bulduk hevesi bürümüştü. Zavallı kız; evlendirileceği adamın kendinden 15 yaş büyük olduğunu öğrendiğinde olayın ne kadar ciddi olduğunun farkına varmıştı ama karar ona bırakılmamıştı ki, çaresizdi.

    Ama güzeller güzeli kızımızın; hadi sana bir şeker vereceğim, sana şunu alacağım deyip kaçırılan çocuklar misali gözü boyanmaya başlanmıştı bile O zamanlar değil kendi evinde hiç kimsede görmediği kadar eşyanın olduğu bir eve evcilik oynamaya gider misali başlık parası karşılığı gitti.

    Derken maddi zenginliklerle bezenmiş çocuk yaşta kurduğu evliliğin ne kadar zor bir şey olduğunu anlamaya başlaması gecikmedi. Hayallerini süsleyen oyun odası bu değildi ki... Kendinden yaşça çok büyük koca, onun annesi, babası ve yaşlı yatalak bir teyze bu da kayınvalidenin kızkardeşi. Zavallım görmediği alkol şişesini kocasıyla tanımış ve sarhoş bir kocayla aynı yastığa başkoymaya başlamıştı. Eşi o kadar çok içiyordu ki zil zurna, kendini kaybedecek kadar, içtiği her akşam zaten içmediği akşam yok ya neyse yatağa kaçırıyordu ve zavallım ince narin elleriyle her gün elinde o pis çamaşırları yıkıyor sonra yaz kış yattıkları döşeği temizliyordu.

    Kayınvalidesi yaptığı zeytinyağlı dolmaları sayıyor eksilirse külkedisi misali bağırıyordu. Evlendiği adamın kurt köpeği merakı vardı ama sadece seviyor ve yavrulatıyordu. Köpeklerin bakımı, yiyeceğini hazırlamak pisliğini temizlemek evin bahçesini temizlemek, yataktan çıkamayan yaşlı teyzenin tuvalet bakımı, banyo ettirilmesi hep bu zavallıya aitti. Hatta gelen giden misafirin bulaşıklarını, koca evin kirli çamaşırlarını da bahçede büyük leğende yıkayıp asıp kurutuyordu.

    Komşularından biri misafirliğe geldiğinde, gelini gördü ve seslendi ne yapıyorsun diyeama cevap yoktu. Korkarak omzuna dokundu cevap yoktu. Yakınlaştığında uyuduğunu fark etti evet ayakta uyuyordu. Hayatında görmemişti böyle bir şeyi yorgunluktan bitap düşüp ayakta eli bulaşık leğeninde uyuyan bir insanı... Herkese anlattılar bu durumu ama kimse bir şey yapamıyordu.

    Derken ilk çocuğunu bir yıl sonra kucağına aldı ve artık anneydi. Bir çocuğu vardı. Sonrasında ikinci çocuk dünyaya geldi. Yanlız ikinci çocuk onbeş günlükken hasta oldu. O sıralarda ziyarete gelen zengin hala bebeği sevip okşayıp; bu çocuk burada iyileşmez benim eve götüreyim kaloriferli evimiz sıcacık ben ona bakar iyileşince size getiririm dedi. Zavallı kız kocasının ve ailesinin gözünün içine bakıyordu hayır desinler diye ama maalesef kimse dememişti. Yıkamadı ortalığı, çünkü dayak yemekten korkuyordu. O gün artık çocuğunu bayramdan bayrama gördüğü günlerin başlangıcı olmuştu. Çünkü hala ve enişte çocukları olmadığı için resmen bu bebeğe el koymuşlardı ve sizin bir daha olur deyip evlatlık almışlardı.

    Diğer taraftan evlatlık edinen aile bireylerinin yaşının 40 olması gerektiği için çocuk ilkokula başladığında önce babası kısmına eniştesinin adı yazıldı. Ama annenin adı kısmında hala yenge bildiği gerçek annesinin adı yazıyordu. Çocuk ilkokul 4 ncü sınıfa giderken hala da 40 yaşına girme heyecanına girdi. Çünkü annesi kısmına kendi ismi yazılacaktı. Çocuktan hep nüfüs cüzdanı saklanılıyordu öğretmen de bu işbirliğinin içindeydi. Mahkemede evet demesi gerekiyordu çocuğun Bunun için öğretmen ile birlikte bir senaryo hazırladılar. Herkese bir ödev verildiği senin görevin de mahkemeleri inceleyeceksin avukat amcaları felan dendi. Çocuk halası ve eniştesi ile anne ve babasıymış gibi gitti mahkemeye. Orada bazı sorular sordular çocuğa çocuk tabi bilmiyor ki ödev sanıyordu. Evet diyor du ben annemi de babamı da seviyorum bana iyi bakıyorlar. Artık çocuğun resmi anne ve babası hala ve eniştesi oluyordu artık.

    Asıl garip olan bayramlarda gerçek anne ve babasına yani yenge ve enişte dediği yere geldiğinde herkes yenge ile çocuk arasındaki korkunç benzerlikten şaşkınlığa düşüyordu. Çocuğa sen ne kadar da yengene benziyorsun dediklerinde çocuk diyordu ki ne alaka o dayımın eşi el kızı. Bilmiyordu ki gerçek annesi... Annesi ise hayatından bezgin çocuğunu sadece bakışları ile seviyor, gözyaşlarını ise içine akıtıyordu.

    Sonra zavallım üçüncü çocuğunu dünya getirdi ama küçükken geçirdiği ateşli bir hastalık doğurduğu çocukta sekel bıraktı ve kulağı çok zayıf duyduğu için konuşması geri kaldı. Sonra kulaklık aldılar duyabilmesi için Bu çocuk büyüdükçe güzelleşiyor marifetli isteyenler o kadar çok ki çünkü yarım yamalak konuşuyor ama cin gibi akıllı ve becerikli. Anne ve babası korkuyordu nasıl evlendireceklerini. Ya mutsuz olursa zaten problemi var kulağından. Bu kız biliyor diğer kardeşinin evlatlık verildiğini hep ona özeniyordu. Çünkü o çok zengin ve hizmetçili bir evde. Giydiklerinin hesabı yok, odası peri odası gibi.. Acaba diyordu beni mi evlatlık verselerdi ablam yerine Bilseydi onun sonraki hayatının kötü olacağını imrenir miydi hiç.

    Derken yıllar akıp geçti. Evlatlık verilen çocuğun hayatı çok değişti. Halası ölünce eniştesi yeniden evlendi ve hayatı doksan derece değişmeye başladı ama kötü yönde.Çünkü kadın mirasın bu kıza kalmasını istemiyordu. Bütün malı mülkü kendi üstüne aldı ve kızı apar topar evlendirdiler. Sonu mutsuzlukla biten bir öyküsü oldu evlatlık verilen kızın ve boşandı. Daha sonra gerçek babası öldü ve annesinin yengesi olduğunu öğrendi ama zamanında evlatlık verildiği için onları affetmedi. Yalnız yaşadı. Tek başına

    Diğer kardeş kulak rahatsızlığı var yarım konuşuyor diye sonu çok düşünülürken öyle kadir kıymet bilen bir adamla evlendi ki. Kocası gözünün içine baktı ve üç çocukları oldu. Hatta adam geceleri kulaklığını çıkarıp rahat uyusun diye karısını geceleri kaldırmadı hep çocuklara geceleri kendi baktı.

    NOT : Bu yıllar önce yaşandığını duyduğum bir hikayeydi. Benimle ve ailemle bir ilgisi yok. Ama toplumsal bir konu olduğu için anlatmak istedim. Çünkü sadece Türk filmlerinde olur dediğimiz şeylerin gerçekten yaşanıyor olması çok ibret verici. Çocuk denecek yaşta kız çocuklarının evlendirilmesi, kendi çocuğunun başkasına evlatlık verilmesi vs. sonunun iyi mi kötü mü nasıl biteceği bilinmeyen kötü kaderler



    Aysel Aksümer
#21.03.2010 20:27 0 0 0
  • amanın ümit kuşu, mesel ufkuna uçar,
    Gönül atölyesinde, turuncu hüzün açar.
    Yağmur bekleyen vadi, kara buluta duçar.
    Gülşenin gül dalları, güneş rengine naçar.
    Hasret kokan sevdalar, vuslatından aşk saçar.
    Figanın kara bahtı, zaman gizine kaçar.


    Çok güzel duygu yüklü dizeler...Emeğinize sağlık paylaştığınız için teşekkür ederim Sari Menekşe...

#21.03.2010 19:54 0 0 0
#21.03.2010 19:50 0 0 0

  • noimage


    onca kurşun yarasıyla can çekişirken
    nedir hala aradığın yüreğim
    susuzluğun çöllerinde gezen bedeviye
    serap oldu şimdi gözlerin
    boş bir hayalin esaretinde kelepçeli ellerim
    öylesine tarifsiz bir boşluk ki
    derdi ne, çaresi ne bilemediğim
    savrulurken yerden yere benliğim
    yalnızlık uçurumlarından düşerken bir başına
    yaralarıma merhem olur diye sesin
    nasıl sabırla,acıyla bu anı bekledim
    çekerken içime her nefesle yokluğunu
    yeniden kanamakta, o eski yaranın izleri
    çağlamak isterken coşkun sular gibi
    yazamıyorum artık sustu kalemim
    sessizliğin çığlığında boğdum tomurcuk gülleri
    gözyaşım, ruhumun darağacında can verir gibi
    Ya Rabb ne olur artık dinsin bu ızdırap
    sönsün içimi yakan gözlerinin alevi
    uykusuz gecemin sabahında yine
    doğan güneşte umudumu demlerim....



    Colcicum
#21.03.2010 13:19 0 0 0
  • noimage


    Duyan kulağımsın gören gözümsün
    Çatma ha kaşını kurban olduğum
    Sen benim hayatım canım özümsün
    Dökme gözyaşını kurban olduğum

    Düşünemem senden başka birini
    Sensin yüreğimin aslen şirini
    Kimse dolduramaz kalpte yerini
    Dur atma taşını kurban olduğum

    Kıyamam gözünden akan yaşlara
    Ben mi sebep oldum yıkık kaşlara
    Başımı çalsaydım keşke taşlara
    Helal et aşını kurban olduğum

    Allah şahidimdir aşkıma benim
    Sevgini doldurdu köşküme benim
    Senin için yanar canım bedenim
    Hayra yor düşünü kurban olduğum

    Bazen şimşek olur gürler çakarım
    Üzgün hallerine yürek yakarım
    Senden başkasına nasıl bakarım
    Ferah tut döşünü kurban olduğum

    Sesini duymazsam günüm gün olmaz
    Yüzünü görmezsem kalbim şen olmaz
    Benim yüreğimde sana kin olmaz
    Gör sadık eşini kurban olduğum

    Zeki Tombul yanlış yapmaz bilesin
    Doğruluktan asla sapmaz bilesin
    Sevdiği güzelden kopmaz bilesin
    Bırakmam peşini kurban olduğum

    Zeki Tombul






#21.03.2010 13:14 0 0 0
  • Öyle susasım var ki konuşsam boşanacak rabıtalı ellerim
    Halimden (anti)giyotinler yoracak canımı ruhum kalacak
    Salınımlarında boşluğuna takılacağım korkunun
    Mercan gözlerinin yosun renkli düşlerinde
    Korkuya kefen sarıp gömeceğim kimsesiz bir mezara


    Harika dizeler emeğine sağlık canım...

#21.03.2010 11:40 0 0 0
  • İner gözlerinden yaş
    Ardına düştüğüm kül gibi zaman
    Bir rüya ver bana düşülmüş ezberinden
    Bende gözlerine değen yağmurdan
    Sağanaklar var.


    Emeğine sağlık canım...
#21.03.2010 11:39 0 0 0


  • noimage

    Konut Edindirme Yardımı (KEY) hak sahipleri listesi bugünkü Resmi Gazete'nin mükerrer sayısında yayımlandı. Ödemelere yarından itibaren başlanacakEmlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Anonim Şirketi tarafından, ''5939 Sayılı Konut Edindirme Yardımı Hak Sahiplerine Ödeme Yapılmasına Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Ve 7/1/2010 tarihli ve 27455 sayılı Resmi Gazete'de Yayımlanan Konut Edindirme Yardımı Hak Sahiplerine Ödeme Yapılmasına Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yönetmelik'' hükümlerine göre tespit edilen 16 ciltten oluşan hak sahipleri listesi, Resmi Gazete'nin mükerrer sayısında yayımlandı.
    KEY ödemeleri 8 Aralık 2009 tarihli 5939 sayılı Kanun ve ilgili Yönetmelik gereğince Ziraat Bankası kanalıyla 22 Mart-2 Nisan 2010 tarihleri arasında yapılacak.

    Ödemelerde T.C. kimlik numarasının ibrazı zorunlu olacak.

    Hak sahiplerinin alacakları KEY tutarları Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş'nin internet sitesinde sorgulanabilecek.

    KEY ödemeleri Türk vatandaşlarına T.C. Kimlik Numarasıyla yabancı uyruklu hak sahiplerine ise Yabancı Kimlik Numarası veya Vergi Kimlik Numarası ile yapılacak.

    T.C. Kimlik No ve yabancı kimlik numarası veya vergi kimlik numarası ile yapılan sorgulama sonucunda listede isimleri yer almayan, kimlik no ve yabancı kimlik numarası ya da vergi kimlik numarasının bulunmaması ya da KEY hak sahibi olduğunu ve ödeme miktarının doğru olmadığını ileri süren kişilerin, öncelikle adlarına ödeme yapan kurumlara, bu kurumlardan sonuç alınamaması durumunda ise Sosyal Güvenlik Kurumuna müracaat etmeleri gerekecek.

    T.C. Kimlik Numarası ve Yabancı Kimlik Numarası veya Vergi Kimlik Numarası ile yapılan sorgulama sonucunda görülen ödeme miktarına itirazı olmayan hak sahipleri ödemelerini, ödeme tarihleri tablosu doğrultusunda T.C. Ziraat Bankası Şubeleri'nden T.C. Kimlik No veya Yabancı Kimlik Numarası ile birlikte Nüfus Cüzdanı, Ehliyet veya Pasaport (yabancı uyruklular için sadece Pasaport) ibraz etmek suretiyle alacaklar.

    KEY Hak Sahipleri Ödeme Tarihleri şöyle:

    TCKN/Yabancı Kimlik No Son İki Rakam Tarih

    00 - 02 - 04 - 06 - 08 22.03.2010

    10 - 12 - 14 - 16 - 18 23.03.2010

    20 - 22 - 24 - 26 - 28 24.03.2010

    30 - 32 - 34 - 36 - 38 25.03.2010

    40 - 42 - 44 - 46 - 48 26.03.2010

    50 - 52 - 54 - 56 - 58 29.03.2010

    60 - 62 - 64 - 66 - 68 30.03.2010

    70 - 72 - 74 - 76 - 78 31.03.2010

    80 - 82 - 84 - 86 - 88 01.04.2010

    90 - 92 - 94 - 96 - 98 02.04.2010

    -PARALAR ATM'DEN ALINABİLECEK-

    KEY hak sahiplerinden Ziraat Bankası'nda hesabı ve bu hesabına ilişkin Bankkartı bulunanlar, ilk günden itibaren tabloda belirtilen günleri beklemeden Ziraat Bankası ATM'lerinden paralarını alabilecekler.

    Hak sahibinin ölmüş olması halinde, veraset ilamına istinaden yapılacak ödemelerde yasal mirasçıların tümünün aslen ya da vekaleten birlikte müracaat etmeleri veya miras ortaklığına temsilci atanması gerekecek.

    İlan tarihinden itibaren 5 yıl içinde talep edilmeyen alacaklar Hazineye irad kaydedilecek.

    KEY'de 655 TL eksik ödeme iddiası


    Kamu Çalışanları Hak Sendikaları Konfederasyonu (HAKSEN) Genel Başkanı Ayhan Çivi, Konut Edindirme Yardımları (KEY) hesabındaki tutarların 19 ay geç ödenmesi nedeniyle hak sahiplerinin yüzde 46 kaybının olduğunu belirterek, hak sahiplerine 22 Mart'ta 655 TL eksik ödeme yapılacağını ileri sürdü.

    HAKSEN Genel Başkanı Ayhan Çivi, KEY ödemelerinin 28 Temmuz 2008 tarihinde başladığını anımsatarak, listelerde ismi bulunmayan veya eksik miktar bulunan yaklaşık 3.5 milyon kişiye 19 aydır hiçbir ödeme yapılmadığını belirtti. Yasaya göre hak sahiplerine bu süre zarfında yüzde 10 gecikme faizi ödeneceğini vurgulayan Çivi, gecikme faiziyle birlikte KEY hesabı eksiksiz olan hak sahiplerine bin 555 TL ödeme yapılacağını kaydetti.

    "GECİKME ZAMMIYLA BİRLİKTE 2 BİN 210 TL ÖDENMESİ GEREKİYOR"

    6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanuna göre kamu alacakları için 19 Kasım 2009 tarihine kadar aylık yüzde 2.5, bu tarihten sonra ise aylık yüzde 1.95 oranında gecikme zammı uygulanacağının altını çizen Çivi, şöyle devam etti:

    "KEY ödemeleri de Devletin vatandaşlarına olan borcudur. Bu nedenle, hak sahiplerine geç ödeme yapılan her ay için amme alacaklarına uygulanan gecikme zammının uygulanması gerekmektedir. Bu durum, Sosyal Hukuk Devleti ilkesinin gereğidir. 28 Temmuz 2008 tarihinden bugüne kadar geçen 19 aylık süredeki gecikme zammı dikkate alındığında kümülatif olarak anaparanın yüzde 56'sı kadar gecikme zammı uygulanması gerekmektedir. 1987-1994 yılları arasında aralıksız olarak KEY yardımı yapılan bir hak sahibine 28 Temmuz 2008 tarihinde bin 412 TL ödendiği dikkate alındığında, aynı durumda olmakla birlikte herhangi bir ödeme yapılmayan bir kişiye bugün itibariyle gecikme zammıyla birlikte 2 bin 210 TL ödenmesi gerekiyor. Hak sahiplerinin kaybı 655 TL'dir. Bu uygulamanın yapılmaması halinde hak sahiplerine yargıya başvuru hakkı doğacaktır."



#21.03.2010 11:19 0 0 0