1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • noimage



    Soyutlanmış yosun tutmuş bedenden ırağa düşmüştü duygular
    Yüreğim cilalanmış hoş görünümlü mermer
    Zaman kabartmalı gümüş renkli tabakada
    Acıyı tütüne karıp bırakmış bir çakmağın yanına
    Ya kendini küle çevir ya hüznünü




    Boş odalar kilitli duvarlar duygu mahzeni
    Cam pervazlarına sıkışmış umudun kanatları
    Rüzgâr iğne deliğinden gün batımı kızıllığında sızdırsa da ışığı
    Karanlığın yüzü ışımaz
    Sabahlara erişmez gecenin rengi




    Vakitler yeniden sıfırlanır
    Zaman başa döner
    Fırça aynı resme aynı renkleri
    Kalem beyaz kâğıt üzerine aynı sözcüklerle başlayan romanı yazar




    Beden sona kurulmuş saatlere yürürken
    Yürek bir yalana bir yılana dolanmış kendini aldatma çabasında
    Düşünceler bilinçaltı sendromunda
    Aşk paranoyaydı




    Sen can özüm
    Kaldırdın perdeyi
    Kilitler kırıldı düşlerim hayallerim saçıldı ruhundaki bulutlara
    Bildiğim düşler bile soluktu
    Soluğundaki dünyada
    Şimdi ruhum pembe beyaz bir bahar yaşar avuçlarında
    Sıra dışı düşler değil duygular soluk alır içimdeki serçenin yürek atışında






    Sedanur
#26.03.2010 08:25 0 0 0
#25.03.2010 19:37 0 0 0


  • noimage

    Gazetelere, halkı derinden etkileyecek bir cinayet haberi daha düşmüştü : Seksen yaşındaki Ahmet dede , yetmiş yedi yaşındaki eşi Ayşe nine'yi, başına tek kurşun sıkarak öldürmüş !

    Olayın Doğu Bölgemiz'de geçiyor olması, yine çok değişik yorumlara neden oluyordu. Oysa olayın iç yüzü kimsenin tahmin edemeyeceği şekildeydi.

    Ahmet dede, iki gözü iki çeşme, ağlayarak anlatıyordu savcıya..

    ' Yirmi yaşlarında gencecik bir kızdı köyümüze geldiğinde. Yeni öğretmen olmuş, ailesi İstanbul'da yaşayan, hali vakti yerinde zengin bir ailenin kızıydı. Ailesini de karşısına alıp, gönüllü olarak gelmiş bizim köye.'

    Koyu renkli kasketini elleriyle apışarasında tutuyor, diğer elindeki beyaz mendille sık sık terini silme gereği duyuyordu. Pamuk gibi de olsa halâ biraz saçları vardı başında. Gençlikteki görüntüsünden, Ayşe öğretmeni etkileyen yakışıklılığından fazla bir şey kaybetmemiş gibiydi. Yüzü bile fazla buruşuk değildi. Esmer, yağız , iri bir adamdı Ahmet dede. Fakat o heybetli, iri adam, bir bebek gibi ağlıyordu şimdi savcının karşısında.

    ' Ben çobanıydım köyün. Çok kişi gibi ben de okuma yazma bilmezdim. Çoğumuz Türkçe konuşmayı da bilmezdik zaten. Eski okul diye bildiğimiz ahırdan bozma yer de kapalıydı o köye geldiğinde. Daha ilk gördüğümde çarpıldım ona. Uzun, kumral saçları vardı, omuzlarından sarkan. Gözlerinin yeşili, zümrüt gibi parlıyordu. Pek kısa boylu da değildi hani. Bizimkiler gibi kapalı giyinmemişti ama, yakışıyordu ona giydikleri. Söylediklerinden fazla bir şey anlamayan o insanlara bir bakışı vardı ki, ateş gibi, sıcacık. Anne gibi, bacı gibi sevecen.'

    Savcı , bütün gününü ona ayırmaktan çekinmemeye kararlıydı. Olayın aslını o da çok merak ediyor ve can kulağıyla dinliyordu. Her beş dakikada bir terini ve gözyaşlarını silmesine rağmen, destansı bir aşk masalını anlatır gibi, tane tane anlatıyordu Ahmet dede.

    'O ahırdan bozma yeri, onun da desteğiyle yeniden okula çevirdik. Boş zamanlarımın hepsini ona yardım ederek geçirdim ben de. Gördüğümde, en yakınımı görmüş gibi oluyor, hayran hayran bakışlarımı ondan gizleyemiyordum. O da bana çok yakın davranıyordu. Korkmuyor, çekinmiyor, bizden biri , çok sevdiğimiz bir yakınımız gibiydi sanki. Hepimiz çok sevdik onu ama ben biraz da başka türlü sevmeye, âşık olmaya başlamıştım. İşe bakın şimdi. Ben çoban, o öğretmen.

    Kısa süre sonra derslere başladı. Köyü ev ev birlikte dolaşıp, çocukların okula gelmesini sağladık. Kız çocuklarını göndermeye bile zor da olsa razı ettik insanları. O ailesinden gönderilen paralarla ve maaşıyla hep yardım etti, hem çocuklara hem de okula. Bir ara annesi, babası, kardeşleri bile köye geldiler. Kitaplar, dergiler , okul araçları getirdiler. Onlar başka türlü insanlar. Bizim burada, özellikle İstanbul'lulara karşı kötü düşünceler hâkimdi. Onlar hepsini değiştirdiler. Dostluğun, insanlığın, insanları sevmenin ne demek olduğunu öğrettiler.

    Size inanamayacağınız bir şey daha söyleyeyim mi ; sonunda bu öğretmen kız, benim aşkıma karşılık verdi. Beni dünyanın en mutlu insanı etti. Okuma yazma bile öğretti. Evlendik onunla. Dünyanın en mutlu çiftlerinden biri olduk. El birliğiyle köyün çocuklarının okuması için yıllarca çırpındık. Ben de dışarıdan, orta okulu, liseyi bitirdim. Hatta açık öğretime girerek üniversite mezunu bile oldum. Köyden, onun öğrencilerinden, nice okumuş insan yetişti. Doğu'nun örnek köylerinden biri oldu köyümüz. '

    Birden yeniden hüzünlendi Ahmet dede. Bu defaki hüznünün başka bir anlamı vardı.

    - Ne oldu şimdi, ne güzel işte, ne kadar güzel işler yapmışsınız, mutlu olmuşsunuz , diye sordu savcı.

    ' Ne kadar severdi çocukları. Ama Allah ona çocuk doğurmayı nasip etmedi bir türlü. O da daha çok sevdi öğrencilerini. Kafasına takmamaya çalıştı. Ama içine atmış belli ki..'

    - Peki Ahmet dede, böyle bir insana nasıl ve niçin kurşun sıktın ? Delirdin mi, aklını mı oynattın sen ?

    ' Hasta oldu Ayşe'm. Kan kanseri. Aylarca sürdü acısı. Gözüne bir damla uyku girmiyor, acı çekiyor ve bağırmak, inlemek zorunda kalıyordu. Bana sürekli yalvarıyordu, onu acılarından kurtarmam için, öldürmem için. Nasıl yapardım, bunca yıllık hayat arkadaşıma, Ayşe'me nasıl kıyardım , kendi ellerimle hayatına nasıl son verirdim ? Bana insanlara kıyılmaması gerektiğini en çok o öğretmişti. Yalnız bana değil, bütün köylüye de öğretmişti. O geldikten sonra, özellikle bizim köyden dağa çıkmaz olmuştu kimse. Şimdi ben kendi ellerimle böyle bir işi nasıl yapardım ?

    - Ama yapmak zorunda kaldınız değil mi ?

    ' Maalesef öyle 'dedi, göz yaşlarındaki kalanların hemen tamamını, kuruyuncaya kadar akıtmaya kararlı bir şekilde. ' O gün yine çok ağrısı varmış. İlâçlar falan kâr etmiyor. Hiçbir şey acılarını dindirmiyordu. Ağlıyor, yalvarıyordu. Bir anda karar verdim. Son defa sarıldım ona ve öperek tetiği çektim.

    Çünkü ben onu, öldürebilecek kadar çok seviyordum !'




    Fikret TEZAL


#25.03.2010 14:53 0 0 0
  • noimage


    ' Henüz on altı yaşımda, lise öğrencisiydim. Adım Buket'di benim.

    İstanbul'da yaşayan orta halli bir ailenin kızıydım. Devlet okuluydu okuduğumuz okul. Özel şoförü, özel arabası olanlardan değildim ben. Servise yazılmam da şart değildi. Yürüyerek gidip gelebiliyordum okuluma. Memnundum hayatımdan, mutluydum.

    Arkadaşlarım vardı ; İrem, Deniz ve diğerleri. Hayallerimiz vardı, hepimizin. Okulumuz bitecek, üniversite sınavlarına katılıp, gönlümüzdeki meslekleri seçecektik. Üniversitede de ayrılmamayı düşünürdük, özellikle İrem'le.

    Yüreklerimiz de kıpır kıpırdı bizim. Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi severdik de, bir de beyaz atlılarımız için de çarpardı yüreklerimiz. Onlarla ilgili hayâllerimiz de vardı bizim.

    Hangi şartlarda okula gönderildiğimizin bilincindeydik bizler. Çalışkanlığımızla ve terbiyemizle boşa çıkarmayacaktık bize güvenenlerin emeklerini. Okuyup meslek sahibi olacaktık önce. Sonra büyüklerimizin rızalarını alıp, ellerini öpüp öyle binecektik prenslerimizin beyaz atlarına.

    Bir gün okul çıkışında bir hareketlilik gördük. İrem, Deniz ve ben birlikteydik. Galiba kavga çıkmıştı yine. Ne çok kavga çıkıyor okullarda. Kimse engel olamıyor bu ilkelliğe. Korktuk biz. Koşarak uzaklaşmak istedik oradan. Çıktığımız kapıya oldukça uzak kalıyordu trafik ışıkları. Çoğunluğun yaptığı gibi, en kestirme yolu seçtik biz de. Her gün kullandığımız tramvay yoluna attık kendimizi. Trafik kalabalıktı. Ne tramvay görebildi bizi, ne de biz tramvayı.

    Duramamış, altına almış üçümüzü de. Deniz, İrem uçuvermişler cennete. Onaltısındaydılar
    onlar da benim gibi. Ölmek için çok gençtiler henüz. Hayâlleri, umutları vardı. Onlarla ilgili umutları olan sevdikleri vardı üstelik. Ama ellerinde değildi gitmemek. Yoksa giderler miydi hiç ?

    Uyuyordum ben ; uyutuluyordum. Doktorlar koşturuyorlardı beni hayata döndürmek için. Bir kaç kere gidip geri bile döndüm inanır mısınız ? Annem- babam ve beni tanıyan tanımayanların dua ettiklerini duyuyordum baş ucumda. İrem'le Deniz, cennete çağırırlarken beni, buradaki sevdiklerim gitmemem için yalvardılar, dualar ettiler.

    Son sözü galiba Tanrı söyledi !

    Şimdi cennette ; İrem ve Deniz'le birlikteyim. Burası gerçekten çok güzel.

    Fakat bana sorulmuş olsaydı eğer ; sevdiklerimin yanında olmayı, cennette olmaya tercih ederdim. Tabii İrem'le Deniz'i de yanımda isterdim ama annemle babamdan ayrılmayı, cennet pahasına da olsa istemezdim. Çünkü onların ağlaması, hiç bir şeye değişilmez !

    Tramvayı kullanan, oraya üst geçit yapmayan, bizi önemseyip de bir trafik polisi koymayan, kavga eden ve kavgalara engel olmayanların hiç bir suçu yokmuş. Bizmişik asıl suçlu. Kendimizi korumasını bilmemiz gerekiyormuş.

    On altı yaşındaydık biz. Buket, İrem ve Deniz'di adlarımız. Hayallerimiz, umutlarımız ve sevdiklerimiz vardı.

    Kendimizi korumasını bilemedik. Bir tramvayın altında kalıp can verdik birlikte. Tanrı, cennetini lâyık görse de bize , ağladı ardımızdan anne- baba ve sevdiklerimiz..

    Sizler , kaç yaşında olursanız olun. Kendinizi korumayı öğrenin ne olur. Yolda gezerken başınıza düşecek pencerelerden, belediyenin kazıp da kapatmadığı çukurlardan, otobüs duraklarında beklerken freni boşalan kamyonlardan, sarhoş sürücülerden, ırzınıza göz koyan sapıklardan, paranıza, takınıza göz koyan gaspçılardan kendinizi korumayı öğrenin ne olur!

    Bizi bizden başka düşünen yok ;anlayın artık !

    Koruyun kendinizi ve ağlatmayın sevdiklerinizi, anne- babanızı ! '

    (Tramvay kazasında ölen cennetlik yavrulamıza Allah'tan rahmet, yakınlarına baş sağlığı diliyorum !)



    Fikret TEZAL
#25.03.2010 14:46 0 0 0
  • Müslüman milleti olarak bizlere nankörlük yasaktır. Üstelik zaten çok kötü bir şeydir nankörlük. Her zaman bizden çok daha zor durumda olanlar ve beterin beteri, kötünün kötüsü var olduğundan, halimize şükretmemiz önerilir. Pek yanlış bir öneri de değildir bu.

    Peki birisi sizi ayağından vurup sonra da kafandan vurmadığıma şükret diyorsa ; ne yapmamlıyız ? Bir tokat atan birine, iki tokat atmadığı için teşekkür mü etmeliyiz ?

    Cebimizdeki bütün varlığımızı alıp, sonra da bize sadaka verenlere ''Allah razı olsun !'' demek zorunda mıyız ?

    Bu gün ülkemizde parası olan için hemen her şey mevcuttur. Dünyanın bazı ülkelerinde açlık, kıtlık, savaşlar boy göstermektedir. Bizden çok daha iyi durumda olan ülkeler olmasına rağmen, daha beterleri kesinlikle var. Evet buna şükredelim biz yine de..

    Atalarımız, çeşitli olumsuz şartlar yüzünden, Orta Asya'dan buralara göç etmişler. Daha iyi bir hayat yaşama umudunun peşinde olmuşlar. Gerçekten çok elverişli, bereketli ve uluslar arası stratejik konuma sahip olan bu değerli topraklara yerleşip, bizlere çok büyük iyilik etmişlerdir. Nur içinde yatsınlar.

    Peki onlardan sonrakiler, bilmişler mi bu toprakların değerini ? Sebat edip, o kadarı ile yetinip, halkın mutluluğu için çalışmışlar mı ? Buna evet diyebilir miyiz ? Eğer öyle ise niçin yer yüzünde düşmanımız olmayan devlet sayısı parmakla gösterilecek kadar az ? Özellikle komşularımızdan hangisi ile kavgalı değiliz ?

    Çok sultanlar yetiştirmişik ; Dünya'ya hâkim olmaya kalkışan , İslâmiyeti tüm Dünya'ya yaymaya çalışan, Dünya'ya adalet ve ahlâk dağıtmaya çalışan !

    Sonuçta hangi Dünya devletini müslüman edebildik ? Büyüdük mü, küçüldük mü ?

    En son 1974 yılında, katliamdan korumak ve barış içinde yaşamalarını sağlamak için Kıbrıs'a asker gönderdiğimiz halkın, bu gün, askerlerimizi orada istemediğinden haberiniz var mı acaba ?

    Gerçekten çok yüksek ahlâklı,adaletli ve dürüst padişahlarımız olsa da, yoksul halkı cepheden cepheye sürüp, kendisi hareminde sefa sürenlerimiz de olmuş.

    Sonuçta özellikle yoksul halkın çoğunluğunun kırıma uğradığı, Kurtuluş savaşımızdan sonra bu günkü mevcut topraklarımıza hapsedilmişiz. Şükrettik, şükrediyoruz. Bırakanlar nur içinde yatsın.

    Gerek Osmanlı döneminde, gerekse Cumhuriyet döneminde bu ülke kötü yönetilmiştir. Üstten azınlık bir kesim sürekli bolluğu ve refahı yaşarken, alt çoğunluk daima yoksulluk ve cehalete mahkûm edilmiştir. Onlara hep şükredilmesi öğütlenmiştir. Çünkü bu millet Müslümandır ve dinimizde nankörlük büyük günahtır. Beterin beteri de her zaman olduğuna göre, her zaman şükretmek esastır.

    Dün böyleydi, bu gün yine böyledir. Yarın da değişen bir şeylerin olması mümkün görünmüyor maalesef. Bir taraftan yoksul halk açlığa, yokluğa, cehalete doğru hızla sürüklenirken, diğer taraftan din propagandası hızla pompalanıyor ve daha çok, daha çok şükretmemiz isteniyor.

    Bizler Allah'a verdiği tüm nimetler için şükrediyoruz elbet. Orta Asya'dan kalkıp, buralara kadar gerek kendilerine ve gerekse bizlere daha güzel vatan toprakları bırakmak için gelen Atalarımıza da şükrediyoruz.

    Gerek ülkeye, gerek Dünya'ya adalet, barış ve güzel ahlâk örneği olan büyüklerimize de duacıyız. Kanları, canları pahasına bu vatanı bize bırakan herkes nur içinde yatsın. Hepsine minnettarız, duacıyız.

    Ülke yönetimine gelip iyi niyetiyle, dürüstlüğü ile görev yapan kimseden de şikâyetçi değiliz.

    Fakat ; elllerine geçen her imkânı, makamı, mevkiyi kendi çıkarları için kullanan, yoksul halkı ezen, sömüren, çalan, çırpan herkesten davacıyız !

    Kendileri haremlerinde sefa sürerken yoksul halkı cepheden cepheye gönderip kırdıranlardan da davacıyız !

    Bizi önce soyup, sonra da sadakaya mahkûm edenlerden de davacıyız ! Daha iyileri görmezden gelip, sadece kötü olanları gösterip bizden şükretmemizi isteyenlere de isyanımız var.

    Bizden çok sonra savştan çıkan, bizdeki coğrafya ve kaynaklara sahip olmayan bir çok ülke, bu gün bizden çok daha fazla gelişmişse, iyi yönetilmediğimiz kesindir. Atom bombası yiyen Japonya'nın, çok kalabalık nüfusa sahip Çin'in, Kore'nin bile bizden daha fazla gelişmiş olması bizi kahrediyor.

    Bu gün bu topraklarda yaşayan insanların büyük çoğunluğu, medeniyetin çok gerisinde bir hayat tarzı yaşıyorsa - beş yüz bin kız çocuğu okula bile gitmiyor - yarı aç yarı tok yaşıyorsa,işsizlik dünya rekoru kırmışsa buna da şükretmemizi beklemeye kimsenin hakkı yoktur.

    Kusura bakmayın sayın yöneticiler ! Sizin gibiler tarafından yönetildiğimize, beterin beteri var mantığıyla hareket edip şükretmiyoruz !

    Hepinizden de davacıyız üstelik !




    Fikret TEZAL


#25.03.2010 14:39 0 0 0
  • Konu: Aşk Nedir
    noimage



    Aşk; kalbe sıcacık yazılış, kalbe mıh gibi saplanış, söyleyişi; büyük bir tutkuyu, yaşanışı ise tarifsiz bir mutluluğu anlatan kendi küçücük ama bizim için anlamı büyük bir sözcük.
    Bir sözcük diye yazarken aşk acaba bana darılmış mıdır? Hayır o bir sözcük değil aslında o bir destan, o bir okyanus ve güzel olan herşey demek. Özür diliyorum aşktan.

    Kısacık tek heceli ama tek yaşanılmayan bir şey. Onun için Allah belki kadın ve erkeği yarattı. Bazen düşünürüm üç harf birbirine bu kadar mı yakışır diye sanki bir iksirin kod adı gibi harikulade.

    Aşıksa insan ve aşkı yanında değilse; doğada gördüğü her güzellik ona sevdiğini çağrıştırır. Deniz; gözleri, tomurcuk gül; kadife tenini, kokusunu, esen rüzgar; nefesini, ırmak; hissettiklerinin coşkunu, güneş; göz kamaştırıcı güzelliğini ve filizlenen her bitki; içindeki kıpırtıları ve yeşerttiği sevgiyi anlatır. Neden acaba doğayla insanın içiçeliği? Neden benzetiyoruz sevdiğimizi doğaya. Çünkü yaradanın eseri olan bu güzellikler benzersiz ve kimyası çözülememiş, yoktan varedilemeyecek şeyler. Herkesin aşkı da kendisine öyle değil midir? Gülüşü, bakışı her özelliği farklı ve benzersiz değil midir?

    Aşk; çift kişilik hayattır. Her daim onu düşünmek hatta bazen yanındayken bile özlemektir. Kıyamamak, gözünün içine bakmak, ondan başkasını görmemektir. Aşka boşuna dememişler gözü kördür diye. Çünkü sevdiğiniz kusursuzdur, hatasızdır ve sizin özelinizdir. Sakınırsınız, kıskanırsınız her şeyden.

    Aşk; imkansızı başarmaktır. Eğer sevdanıza inanıyorsanız gözü kara olursunuz. Engel tanımazsınız, aşkına sahip çıkar el üstünde tutarsınız. Gerekirse tutup elinden kaçırırsınız.

    Aşk; iyi günde kötü günde beraberliktir. Bir lokma ekmeği gerekirse paylaşmaktır. Ben anlamıyorum zaten her eşyamı tamamlayacağım öyle evleneceğim diyeni. İki gönül bir olursa aşılmayacak engel yoktur ki. Eksik bir eşya, kalpte tam bir sevdayı mı engelleyecek. Asla... sevdikten sonra gerisi yavaş yavaş olur. Petek hazırsa bal haydi haydi gelir, sevda çiçeklerimiz her zaman hazır değil mi?

    Tek mücademiz ise aşka inanmayanlardır. Hani birbirini çok sevenler için "Kuru bir aşk gelir geçer diyenler varya aslında kendileri yaşamadan öbür dünyaya göçüp gidenlerdir. Böyle düşünen ve sevdaya köstek olanlara; bizlerde çok olan yumak yumak sevgiyi uzatalım üstü de kalsın diyelim bahşişimiz olsun diye. Çünkü sevdamız her şeye yeter ve oldukça büyük.

    Aysel AKSÜMER
#25.03.2010 14:33 0 0 0
  • noimage


    Bugün farklı bir şeyin kutlaması var benim için ne mi? Evlilik değil, çocukların doğum günü mü? Hayır. Peki ne o zaman? Bugün benim sigarayı bırakmamın üçüncü yıldönümü. Genelde ayrılıklar hüzünlüdür, mutsuzluk verir, ağlatır ama ben sigaradan ayrıldığım için mutluluktan uçuyorum hatta allahıma şükürler ediyorum. Çünkü çok bağımlıydım çok.

    Benim başlangıcım lise yıllarımda olmadı. Daha geç oldu bir yıl sonra gibi. Babam müptelasıydı sigaranın ve hep yedek paketleri olurdu evde. Birgün merak ettim bu melet ne diye... Bir yaktım gözlerim biber gazı dökülmüş gibi yandı. Ağlıyorum resmen. İkinciyi yaktım yine beceredim. Derken akşam babam eve geldiğinde hayatımın hatası olan soruyu sordum kendisine. Babacığım neden sen sigara içerken gözlerin yaşarmıyor. O da ne dedi biliyor musunuz? Zeki adam tabi. "Kızım senin yaşarıyor mu içerken" cevap veredim. Anlamıştı tabi benim safça soruşumdan.

    Yıllarca içtim ve bırakmamdaki en büyük etken çocuklarım oldu. Ben yarın bir gün sigaradan meydana gelebilecek bir hastalıktan yatağa mahkum kalırsam, iki çocuğum bana bakarken "Anne hem kendine hem bize yazık etsin. Senin yüzünden hastane köşelerindeyiz" derler mi acaba duygusu çöktü üzerime birden. Allaha şükür herhangi bir sağlık sorunum olmadan bıraktım.

    Sigarayı bırakmak; sık sık söylemeyle, tavsiyeyle veya zorbalıkla olacak bir şey değil, yürek ve beyin birlikte karar verip isteyecek, ondan sonra eylem gerçekleşiyor.

    Umarım sigara içenler de benim gibi bir gün bıraksın ve ciğerleri özgürlüğüne kavuşsun. Yaşama yeniden geldiğini hissetsinler. Sigarasız hayat harika bir şey.

    Dün eşimle biralışveriş merkezindeyiz. Aklıma bir kelime düştü ve bir cümle oluverdi. Hemen yanımda taşıdığım bir kalemle ufak bir kağıda yazdım. Eşim; yine mi şiir? dedi. Evet dedim. "Ben sigarayı bıraktım, kaleme başladım" ve birden aşağıdaki dizeler kağıdıma düştü. Sizinle paylaşmak istedim.

    SİGARAYI BIRAKTIM, KALEME BAŞLADIM

    Kurtuldum; bağımlısı olduğum sigara denilen illetten.
    Başladım kaleme; yazıya, şiire ve güzelliklere olan ilgimden,
    İyi ve kötü günümde ikisi de hiç düşmezdi elimden,
    Bahane değil miydi?Terfi aldım yak, fırça yedim bir daha;
    Refleks yani zorlama yok ki; gayri ihtiyari istemeden,
    Şimdi; güneş parladı yaz, fırtına çıktı bir daha,
    Duygusal yani baskı yok ki; gayri ihtiyari farketmeden,
    Yanımda sigara yok; yakamadım oldum stres,
    Şimdi kalemim yok; yazamadım oldum bunalım.
    Sigaram varken, ciğerlerim hepten gitti elden,
    Kalemim var, aldığım nefes artık sağlıklı ciğerimden.
    Sigaram varken, üstüm başım leş gibi duman,
    Kalemim var, duygularım sinmiş artık buram buram.
    Sigaramın içinde: arsenik, benzin, kadmiyum, hidrojen
    siyanid, toluene, amonyak ve propilen glikol,
    Kalemim içinde; çağlayan ırmak, parlak gökyüzü, masmavi
    deniz, gül, menekşe, lale ve hanımeli,
    Sigaraya verdiğim para; duman oldu gitti havaya,
    Kaleme verdiğim ise emek oldu yazdım beyaz sayfaya.
    "İYİ Kİ BIRAKTIM SİGARAYI, BAŞLADIM KALEME,
    İYİ ESERLER BIRAKABİLEYİM CÜMLE ALEME"

    Aysel AKSÜMER

#25.03.2010 14:29 0 0 0
  • noimage



    Kurgu bir hayatın bilinçaltı paranoyası sahnedeydi
    Sabrın yamalı entarisinin iliklenmişti doksan dokuzuncu düğmesi
    Alnında ter
    Ruhunda gam
    İçindeki har uyanıyordu
    Kadın



    Köpük, köpük dalgaların yüzüne resmettiği kırılmış umutların ıslak porteleri vardı
    Duru bir suydu hüzün kendini seyrettiği
    Gülümsedi
    Ben kimim
    Neyim
    Nereye hangi vatana
    Hangi yuvaya
    Hangi gezegene
    Hangi yüreğe aidim
    Ve niye
    Tekim
    Dilim lal
    Ruhum duymaz görmez hissetmeyi bilmez
    Gecelerdeki karanlığa gülümseyen yanım niye siyaha tutkun



    Ellerlerim terliyor
    İçimde buzdan bir çardak
    Tenimi niye yalnızlıgın soluğu kokluyor
    Büyük bir yatak
    Çamurdan mı ne
    Yastığım iğneli
    Uykular uzak gözlerime
    Duvarlara verilmiş sırlarım
    Nesnelerle derin dostluklarım
    Etrafa saçılmış kırıntılarım var



    Gömüydüm belki de
    Hem dokunulacak kadar yakın
    Hem hiç bulunamayacak kadar uzak derinde
    Ruhumun tenhalarında kaybolan biri vardı içimde
    Gözlerine ormanların çisesi sisi sinmiş
    Uzak bir ülkenin el değmemiş bir noktasında asılı kalmış bir düş nöbetinde



    Kadın kaldırdı ruhundan perdeyi sanki kendi rolünü giyinmişti
    Ürkek yabancı özü avuçlarında
    Sahne benim diyordu usulca kendi kulağına duyan olmasa da



    Sedanur
#25.03.2010 12:32 0 0 0
  • Konu: Hadi

    noimage


    Hadi
    Yıkım yakışmaz sana
    Bir kara yazıyı aklamak için biraz daha çabala
    İçinde büyütmediğin düşlerin hatırına
    Yarınlara kazdığın mezarlarda yatan içindeki seni
    Bir kez olsun taşı hayata usulca



    Hadi
    Sırtında taşıdığın yalnızlığın dal budak vermiş ağacını silkele omuzlarından
    Yüzüne siper hüznün aç perdesini
    Gözlerine çökmüş sisi bir bakışın güneşi aforoz etsin
    Donmuş gülümsemen mutlulukla erisin



    Hadi
    Korkularını acılarını
    Kilitlediğin gözbebeğinden uçur bilmediğin semalara
    Avuçlarında nasır tutmuş gözyaşı tuzu karışsın rüzgârın ayak tozuna
    Yüreğinde kördüğüm sözlerin dolansın bülbülün dudaklarına



    Hadi
    Bitmeden ömür çizgin
    Varmadan sona
    Gülmek yâda ağlamak ne düşecekse payına
    Razıyım deyip
    Kendin için bir şey yap bu hayat oyununda
    Sen oyna
    Oyuncak olma
    Kukla gibi yaşama
    Bir kez kendin ol
    Hadi susma susturma seni
    Hadiiiiii
    BİR KEZ GÜLÜMSE AYNADAKİ SANA KORKMA



    Sedanur
#25.03.2010 11:34 0 0 0
  • Konu: Evren ve Ben
    noimage




    Üzerinde yaşadığınız doğa size nimetlerinin sunar. Cam kırıldı, cümlesinin eylemi yapan ve eylemden etkilenen nesneyi düşünün. Cam ve kırılmak Cam hiç kendi kendini kırar mı? Onu kırdıran bir nesne vardır. Eylemin faili cam diye düşünülemez. Onu kıran, ya da kırdıran nesne yok ortada.
    Doğa size nimetlerini sunar, cümlesinde kasdolunan mana, bundan başka değildir. Doğada bir damla su olup akacağın yerde, suyun önünü kapatan bir göl baraj ve aklınıza gelebilecek bir şey olup, evrenin önüne set çekiyorsun. Kendi kendini boğuyor, sıkıyor hatta kendinin patlayıp, parçalanmasına bile fırsat veriyorsun...
    Yüce Allah'ın insanlara verdiği en değerli nimet akıldır. Onunla oturur, onunla kalkarız. Acıktığımızı da susadığımızı onunla anlarız. Onunla sevinir, onunla üzülürüz. O bizim ruhumuzu kuşatan bir olgu bir sisi perdesidir. Yine onunla yıldızlara uçarız. Ancak bize verilen bu akıl nimeti, akıl mesafesinden ayrılıp, düşünüp idrak etme potansiyelini yakalayamamışsa, duygu ve hevesimizin peşinde koşarız. Onu yakalamak uğruna damdan dama atlarız. Biz o muyuz, o biz mi?
    Ben evreni gördüğüm kadarıyla tanıyıp kucaklıyorum. İçimdeki güzellikleri belki de anlamaktan yoksunum. Benim kendimi anlamakta aciz kaldığım çok olmuştur. Bazen çok aptalca hareketlerim olur, onu hissederim fakat o an, ona mani olmamam. Benim o hareketimi en deli insanlarda bile göremem. Belki de akıllı sayılmamın sebebi aynı hareketi devamlı yapmayışımdır.
    Herkesin düşüncelerine ve yorum gücüne saygı duyuyorum, ancak beni yaratanın bizlere verdiği özgürlükler kadar. Ben kendini çözemeyen bir çözülgen olarak, beni çözülgen hale getirip irademi bana veren yüce Rabbime hamdü senalar ediyorum. Onun ilim ve diğer sıfatları, benim anlaşılmaz yanlarımı anlaşılır kılar. O zaman kendimi tanımaya başlarım. Bazen ben bile bunun farkında olmam.
    Bakıyorsunuz, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum; peşinden dünyanın servetini verip de alamadığım mutluluklar beni kucaklıyor, bir dost ve arkadaş olarak. Ben evrene kızarım, o bana hiç kızmaz. Ben ona hakaret ederim, o beni sevgiyle kucaklar. Hatta en bataklık yerinden, bir gül ikram etmeyi asla ve asla unutmaz
    Evrenin ormanlarını acımasızca yakıp yok ederiz. Ormanı yakılan topraklar, ağlar ve acı çeker. Günün birin de; aklımız başımıza gelip de bir fidan dikmek için o topraklarla karşılaştığımız da, dikeceğimiz fidanları yüzümüze fırlatmaz. O yine bizlere kucak açar ve sevgiyle kucaklar. Biz evreni kirletiriz, bilerek ya da bilmeyerek, o hep temizler bıkmadan, usanmadan. O, bizi bahar, kış ve yazıyla yalnız bırakamaz. O hep mutluluklar saçar etrafına.
    Doğa, size nimetlerini sunar diye başlamıştım. İşte bu evrene nimetleri sunduran gerçek yaratıcıyı unutmamamız gerekir. O ezelidir, ebedidir. Bize sunduğu evreni koruyup gözetmek de bizlere düşer


    1998/ İstanbul


    İDRİS ÇETİN
#24.03.2010 22:25 0 0 0


  • noimage

    Öğretmen sabırlı olup, ümitsizliğe düşmeden yoluna devam etmelidir. Öğretmen değer veren, dinleyen, kızmayan, alınmayan, saygı duyan, sevgi, güven, anlayış gibi özellikleri nefsinde yaşayandır. Aynı zamanda öğretmen öğrencisine, velilere, meslektaşlarına ve çevresine hoşgörülü olabilendir. Öğretmenin sözleri karşısındakinin ruhuna işlemelidir.
    Öğretmen beyindeki zincirleri çözebilendir. Öğretmen sınıfı bir çiçek tarlası gibi görerek, hiçbir çiçeği kırmadan, incitmeden, soldurtmadan besleyip büyütebilmelidir. Öğretmen öğrencilerinin sevgisine, üzüntüsüne, sorunlarına, hayallerine, korku ve ümitlerine, düşüncelerine ortak olmalı, onları yakından tanıyıp ilgilenmelidir. Öğretmen öğrencisinin kalbindeki kör düğümleri çözebilecek sabır ve hoşgörü içinde olmalıdır.
    Öğretmen sadece kendi bahçesindeki çiçeklerle değil, çevresindeki tüm çiçeklerle ilgilenmeli, solgun çiçeklere hayat verecek şifalı suyu gönüllerine, akıllarına akıtabilmelidir. Bir öğretmen düşünün ki, öğrencilerini tanımıyor, onlarla gerektiği gibi ilgilenmiyorsa bu sınıfta başarılı öğrencilerin yetişmesi çok zordur. Tıpkı bahçesindeki çiçekleri tanımayan bahçıvan gibi.

    Okul bir bahçe, öğrencilerde o bahçenin eşsiz, nadide çiçekleridir. Öğretmense bu bahçede rengârenk çiçekler yetiştirecek bir bahçıvandır. Bu bahçede her çiçek kendi renginde açacak, etrafa misk gibi kokular yayacaktır. Her çiçeğin farklı özellikleri vardır. Her birine ayrı ilgi ve bakım göstermemiz gerekir. Bunu yapmazsak çiçekler açmaz, açan çiçeklerde solgun ve cılız olur. Öğretmen bahçesini saran yabanî otları, dikenleri temizleyemezse bahçedeki çiçekler istenilen güzellikte olmaz. Sorun, sıkıntı ve huzursuzluklar giderilemezse öğrencilerimiz yok olup gider.

    Burada bir özeleştiri yaparak, biz öğrencilerimizin farklı yapılarda olduklarını, ona göre davranmamız gerektiğini düşünerek hareket ettik mi? Bütün öğrencilerimizi aynı görüp, hepsinden aynı derecede başarı mı bekledik? Hepsinin belirlenmiş kalıplara uymalarını mı istedik? Uymayanları azarlayıp, horlayıp, suçlayıp dışladık mı? Öğrencilerimizin iç dünyalarını, aile yapılarını, istek ve düşüncelerini dikkate alıp, ona göre davrandık mı? Onların kendilerini bize anlatmalarını, özgürce konuşabilmelerini sağlayabildik mi? Hatasını gördüğümüz öğrencileri suçlayıp, okuldan atmak acaba bir çare mi? Bizden bağımsız, özgürce gelişiyor, kendi renginde açıyor diye soldurmaya çalışmak doğru mu?
    Öğrencilerimizi yapma çiçekler gibi görmeyelim. Onlara sevgi dolu yüreğimizi açarak yardımcı olalım, önlerini açalım, rengârenk çiçekler haline gelsin, güzellik ve kokularıyla etrafı güzelleştirsin. Öğrencilerimizin içindeki gizli enerjiyi açığa çıkarmalarına yardımcı olalım.

    Çocuklar; masumiyetin, sevginin ve iyiliğin birer sembolüdür. Çocuklardaki güzelliğin ve yeteneklerin keşfedilmesi, geliştirilmesi ve yönlendirilmesi özenli ve düzenli bir çalışmadan sonra oluşur. Bunun için sabır, yeteri kadar zaman ve bilinçli bir çaba gerekir. Dün dinleyen, bugün konuşan ve yarın ülkeyi yöneten insanlar olarak çocuklarımız bir çağlayan misali akan sesimiz, yarınlarımız tertemiz geleceğimizdir. Çocuklarımızın eğitimi asla şansa bırakılmamalı onların en iyi bir şekilde yetişmeleri için elimizden gelen tüm imkânları kullanmalıyız.


    Ali ÖZKANLI
#24.03.2010 22:00 0 0 0
  • noimage



    Terbiyede ilk kural saygıdır¸ saygılı olunuz. Sevme yeteneği¸ sevilerek kazanılır. Küçük demeyin¸ terbiye beşikten başlar. Çocuklar hiçbir zaman kötülenmez. Onlar yalancılıkla asla suçlanamaz. Kibirlenmesine göz yumulmaz. Başkalarına yardıma alıştırılır. Konuşmaktan ziyade yaşatılır. Samimi olduğunuza inandırılır.

    Çocukla arkadaş gibi olunur¸ ona değer verilir. Hayatın zorluğu öğretilir. Sabırlı olmaya alıştırılır. Her istediği yapılmaz. Başkalarının yanında azarlanmaz. Hata¸ kızarak değil¸ öğretilerek düzeltilir. Bir şey öğretilirken asla dayak atılmaz. Hiçbir zaman onlara yalan söylenmez. Çocuğa verilen sözden dönülmez. Kardeşler arasında ayırım yapılmaz. Aynı harekete bir iyi bir kötü denilmez.

    Düşünceler¸ inandırılarak benimsetilir. Kötü hareketine göz yumulmaz. Sırlar onların yanında açıklanmaz. Çok sertlik gibi¸ çok şefkat de zararlıdır. Kararlı olma¸ onu kötü hareketten alıkoyar. Hatalarını kabul etmesi öğretilir. Elemler ve kederler onlardan saklanır. Sözünden çok yaptığına değer verilmeli.

    Sevgili anne-babalar¸ çocuğumuzla çok ilgilenip onun ne yapacağına lütfen biz karar vermeyelim. Çocuğumu kurtarayım¸ ona yardım edeyim derken daha da kötü duruma düşürmeyelim. 'Sev ama içinden sev¸ sakın sevgini belli etme. Eğer sevgini belli edersen¸ çocuğun şımarır' diye size yapılan telkinlere sakın kulak vermeyin. Sevgiyi yaşamada çocukla aramızda bir sorun olmamalıdır. Zaman zaman ben çocuğumun yerinde olsaydım¸ ben anne ve babama nasıl davranırdım¸ neler isterdim diye kendi kendinize sorular sormayı ihmal etmeyin.

    Değerli veliler! Bunu çeşitlendirebiliriz. Baba olarak gazete okumaya¸ anne olarak televizyon izlemeye ayırdığımız vakit kadar çocuklarımıza da zaman ayırmalı¸ onlarla konuşup¸ onları dinlemeliyiz.

    Bazen çocuklar ilgi ve sevgisizlikten anne babasından intikam alırcasına davranışları tersine yaptıklarını da gözlemliyoruz. Başarısız olarak¸ onların üzülmesini istediklerine de şahit oluyoruz.

    Ahmet'i dinleyelim:
    - Annem ve babam bana televizyon seyretmeyi yasaklıyor¸ beni ders çalışmam için odaya kapatıp¸ kendileri televizyonun karşısına geçiyorlar¸ sesini bile kısmıyorlar¸ benim aklım da hep filmlerde oluyor¸ kafama hiç ders girmiyor¸ diyor.

    Ayşe ne diyor:
    - Bana oyun oynamayı yasaklayan babam kahveden çıkmıyor. Gece yarılarına kadar oyun oynuyor. Bazı akşamlar babam eve dönmeden biz uyumuş oluyoruz¸ sabahları da birbirimizi görmeden ben okula gidiyorum¸ o da işine gidiyor¸ diyor.

    Hatice'ye kulak verelim:
    - Anne ve babalarımız anlayışlı olmayı hiç düşünmüyorlar¸ kızgınlıklarını ve öfkelerini çok rahat söylüyorlar¸ ama sevgiye gelince cimrilik yapıyorlar¸ diyor.

    Anne-Babalara Pulsuz Dilekçe *

    Çocuk eğitimi alanında değerli eserleri olan bilim adamının çocuk ağzıyla anne-babalara yazdığı mektubu dikkatlice okumanızı rica ediyorum. Bu mektup sayfalarca okunacak yazıdan çok daha değerlidir. Yazıyı okuyarak dersler çıkarmaya çalışalım.

    " Sevgili Anneciğim¸ Babacığım!

    Bütün duygu ve düşüncelerimi dile getirebilseydim¸ size şunları söylemek isterdim. Sürekli bir büyüme ve gelişme içindeyim. Sizin çocuğunuz olsam da¸ sizden ayrı bir kişilik geliştiriyorum. Beni tanımaya ve anlamaya çalışın.

    Deneme ile öğrenirim. Bana ayak uydurmakta güçlük çekebilirsiniz. Oyunda arkadaşlıkta ve uğraşlarımda özgürlük tanıyın. Beni her yerde her zaman koruyup kollamayın. Davranışlarımın sonuçlarını kendim görürsem daha iyi öğrenirim. Bırakın kendi işimi kendim yapayım. Büyüdüğümü başka nasıl anlarım.

    Büyümeyi çok istiyorsam da¸ ara sıra yaşımdan küçük davranmaktan kendimi alamıyorum. Bunu önemseyin. Ama siz beni şımartmayın. Hep çocuk kalmak isterim sonra. Her istediğimi elde edemeyeceğimi biliyorum. Ancak siz verdikçe almadan edemiyorum. Bana yerli yersiz söz vermeyin. Sözünüzü tutamayınca size olan güvenim azalıyor.

    Bana kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin. Yoldan saptığımı görünce beni sınırlayın. Koyduğunuz kurallar ve yasakların hepsini beğendiğimi söyleyemem. Ancak¸ hiç kısıtlanmayınca ne yapacağımı şaşırıyorum. Tutarsız davrandığınızı görünce hem bocalıyor hem de bundan yararlanmadan edemiyorum.

    Öğütlerinizden çok davranışlarınızdan etkilendiğimi unutmayın. Beni eğitirken ara sıra yanlışlar yapabilirsiniz. Bunları çabuk unuturum. Ancak¸ birbirinize saygı ve sevginizin azaldığını görmek¸ beni yaralar ve sürekli tedirgin eder.

    Çok konuşup çok bağırmayın. Yüksek sesle söylenenleri pek duymam. Yumuşak ve kesin sözler bende daha iyi iz bırakır. "Ben senin yaşında iken" diye başlayan söylevleri hep kulak ardına atarım.

    Küçük yanılgılarımı büyük suçmuş gibi başıma kakmayın. Bana yanılma payı bırakın. Beni korkutup sindirerek suçluluk duygusu aşılayarak uslandırmaya çalışmayın. Yaramazlıklarım için beni kötü çocukmuşum gibi yargılamayın.

    Yanlış davranışlarım üzerinde durup düzeltin. Ceza vermeden önce beni dinleyin. Suçumu aşmadığı sürece cezama katlanabilirim.

    Beni dinleyin. Öğrenmeye en yatkın olduğum anlar¸ soru sorduğum anlardır. Açıklamalarınız kısa ve özlü olsun. Beni yeteneklerimin üstündeki işlere zorlamayın. Ama başarabileceğim işleri yapmamı bekleyin. Bana güvendiğinizi belli edin. Beni destekleyin¸ hiç değilse çabalarımı övün. Beni başkalarıyla kıyaslamayın. Umutsuzluğa kapılırım.

    Benden yaşımın üstünde olgunluk beklemeyin. Bütün kuralları birden öğretmeye kalkmayın¸ bana süre tanıyın. Yüzde yüz dürüst davranmadığımı görünce ürkmeyin. Beni köşeye sıkıştırmayın¸ yalana sığınmak zorunda kalırım. Sizi çok bunaltsam bile soğukkanlılığınızı yitirmeyin. Kızgınlığınızı haklı görebilirim. Ama beni aşağılamayın. Hele başkalarının yanında onurumu kırmayın. Unutmayın ki¸ ben de sizi yabancıların önünde güç durumlara düşürebilirim.

    Bana haksızlık ettiğinizi anlayınca açıklamaktan çekinmeyin. Özür dilemeniz size olan sevgimi azaltmaz; tersine¸ beni daha çok yakınlaştırır. Aslında ben sizleri olduğunuzdan daha iyi ve daha değerli görüyorum. Bana kendinizi yanılmaz ve erişilmez göstermeye çabalamayın. Yanıldığınızı görünce üzüntüm büyük olur.

    Biliyorum¸ ara sıra sizi üzüyor¸ belki düş kırıklığına uğratıyorum. Bana verdikleriniz yanında benden istediklerinizin çok olmadığını da biliyorum. Yukarıda sıraladığım istekler size çok geldiyse birçoğundan vazgeçebilirim; yeter ki beni ben olarak sevebileceğinize olan inancım sarsılmasın. Benden "Örnek Çocuk" olmamı istemezseniz¸ ben de sizden kusursuz anne- baba olmanızı beklemem. Sevecen ve anlayışlı olmanız bana yeter. Sizin çocuğunuz olarak doğmak elimde değildi¸ ama seçme hakkım olsaydı¸ sizden başka kimsenin çocuğu olmak istemezdim. Sevgiler... Çocuğunuz."

    * (Bkz: Çocuk ve Ruh Sağlığı¸ Prof. Dr. Atalay Yörükoğlu¸ Özgür Yayınları. İst. 1997 )

    NOT: SOMUNCU BABA DERGİSİ - TEMMUZ 2008 - 93. SAYI


#24.03.2010 21:54 0 0 0
  • noimage


    Seninle mutluluk yada hüzün:


    Bir bebeğin yürüme heyecanı ilk adımları anne babadaki müthiş heyecan dikkat çabaları...
    " " dünyaya ilk seslenişi anne kucağındaki mutluluğu kendini güvende hissetmesi
    " " hastalığında annesindeki korku endişe iyileştiğinde yaşadığı sevinç mutluluk
    " " istediği oyuncağa ulaşma azmi elde ettiğinde aldığı haz bir süre sonra kırması
    " " cisimleri çevreyi keşfetme merağı ortalığı yıkıp dökmesi annesinin koşuşturması
    " " acıktığında döktüğü gözyaşları sevincinde ortalığa neşe saçan tatlı gülümsemesi
    " " masum yaramazlıkları bitmeyen enerjisi yorulduğunda izlenilen melek gibi uykusu
    seninle mutluluk yada hüzün bir çocuğun işten eve gelen babasının boynuna babacım diye sarılması yenilen aile yemeği...
    " " anne babasının tartışmasına üzüntüsü yorganı kafasına çekip kulaklarını tıkaması
    " " okul heyecanı ilk günkü ürkek bakışları defteri kalemi kitabı çantası ilk zil sesi
    " " öğrenme azmi okuma şevki kaldırılan ilk parmak çizilen ilk çizgiler silgi tozları
    " " ilk arkadaşlık bağları ilk anlamsız kavgalar ilk masum aşklar cuma günü sevinci
    " " karşı cinsi keşfetme heyecanı tuttuğu ilk el birlikte oynanan evcilik oyunları
    " " ilk 23 nisan bayramı heyecanı anne baba karşısında okuldaki halk oyunları gösterisi
    " " ilk 29 Ekim çoşkusu ve 10 Kasım sabahı Atasına duyduğu ilk özlem akıtılan gözyaşı
    " " karne heyecanı takdir belgesi gururla arkadaşlarına anne babasına gösterme sevinci
    seninle mutluluk yada hüzün bir gencin ilk bedenini kendini çevresini yorumlama tanıma evreleri belkide en zor dönemi...
    " " çocukluktan gençliğe geçiş evresindeki fiziksel ruhsal değişimler çıkan ilk sivilce
    " " annesine babasına ilk karşı gelişi sesini yükseltişi asi tavırları kuşak çatışması
    " " gelecekten ilk kaygısı toplumsal olaylara ilk atılışı taksimde parasız eğitim eylemi
    " "19 Mayıs da Atatürk stadında binlerce kişi karşısındaki unutulmaz zeybek dansı başarısı
    " " üniversite sınavı stresi kazanması en büyük adım ama herşeyin daha yeni başladığı an
    " " mezuniyet töreni memur maaşı ile okutmanın vardiği gururlu yüzler çerçeveli diploma
    " " askerlik heyecanı içten içe saran korku sevdiklerine duyulan özlem hasret dönüş mutluluğu
    " " gerçek aşkı buluşu sıkı sıkı sarılışı ilk buluşma heyecanı kalpteki ritimsel değişimler
    " " yarınlar için verdiği ilk emek mücadelesi direnişi yediği ilk cop göz yaşartıcı bomba
    seninle mutluluk yada hüzün evlilik heyecanı yuva kurma telaşı birleşen kalpler çoğalan aileler bitmek bilmeyen sorumluluk...
    " " benim için baba senin için anne olma mutluluğu heyecanı tarif edilmez yaşanılması gereken bir duygu
    " " yaşlılık belirtileri büyüyen çocuklar büyüdükçe artan dertleri bazen acı bazen tatlı geçen yıllar
    " " yaşlanınca geçmişe hatıralara bir bakış yüzlerdeki inanılmaz değişim yorgun bedenler dolan gözler
    " " yaşlanınca sessiz sakin bir yaşam evde torun sevgisi peşini bırakmayan hastalıklar tatlı tebessüm
    " " su gibi akıp giden yıllar yaşam döngüsü şerefli bitirilen zor görev aşkla sevgiyle işlenmiş mutlu son.




    Önder Aktaş
#24.03.2010 21:49 0 0 0
  • noimage



    Ülkemizde, yıllardan beri, 21 Mart tarihinde başlayan hafta Orman Haftası, bu hafta içindeki bir gün de Ağaç Bayramı olarak kutlanmaktadır. Ağaç ve ormana değil bir hafta, değil bir ay, bir yıl, bütün ömrümüzü versek azdır. Çünkü, ağaç ve orman hayati öneme sahip bir husus ve aynı zamanda manevi özellikleri olan bir konudur. Kimse ağacı ve ormanı yalnızca maddi bir varlık olarak görmesin. Ağaç ve orman maddi bir varlık olsaydı, Yüce Peygamberimiz (sav) "Kıyamet kopması anında bile elinde bir ağaç fidanı bulunan kimse onu dikmeye imkan bulursa diksin" diye Bizlere bir emir ferman buyurur muydu? Gerçekten de, bu çok önemli bir emirdir. Ağaç ve orman Bizim gördüğümüzden daha yüce bir değere sahiptir. Hatta bu nedenle, bana ağaçların, fidanların alınıp satılması bile hep garip gelmiştir. Çünkü, ben ağacı, ormanı bir maddi değer olarak göremiyorum. Bu sebebten olacak, "ağacı, ormanı satmayı değil de yaşatmayı kendime hep ilke bellemişimdir."

    Tabi bu görüşüme karşı şunlar da söylenecektir: "Ağacın, ormanın ekolojik değeri olduğu gibi elbette ekonomik değeri de vardır. Ömrünü dolduran orman ağacı kesilmesin ve odun hâline getirilmesin de ne yapılsın? Boş yere çürüsün mü?" Bu şekilde söz söyleyenlere şöyle cevap veriyorum: "Ağacın, ormanın ekonomik değeri bir ise, ekolojik değeri bindir. Bir, binin yanında ne değer taşıyabilir ki. Üstelik o bir ekonomik değer, bin ekolojik değer karşısında, baştan kaybeder. Çünkü, birisi maddi, diğeri manevidir. Manevi değerler, her zaman maddi değerlerden üstündür. Benzetme yapacak olursak, insanın ruhi yapısı, beden yapısıyla kıyaslandığında, beden yapısının değeri 1 ise, ruhi yapısının değeri 1000'dir. Burada da aynısı geçerli ve 1, 1000'in yanında çok küçük kalmaktadır.

    Ağacın, ormanların dünya hayatında ekolojik dengede taşıdığı önem ve insanların sağlığı noktasında sahip olduğu değer, gün geçtikçe Bilim Adamlarının araştırmalarıyla daha fazla ortaya çıkmaktadır. Ağacın, ormanların, erozyonu önlemekten temiz hava sağlamaya, insanların gözüne, kulağına, ruhuna hitap etmesinden yağışları kendisine düzenli bir şekilde çekmesine, hayvanlara yuva ve mesken olmasından ekolojik çeşitliliğin muhafazasına kadar sayılamayacak çok manevi faydaları vardır. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde ağaç ve ormanın maddi bir değer olmadığı çok açık bir şekilde açığa çıkmaktadır.

    Bu nokta itibariyle, ağaç ve orman ruhumuzdur, canımızdır, nefesimizdir. Kim ruhunu, canını ve nefesini satabilir ki! Bu durumda, kim ağacı, ormanı satabilir ki!

    Şimdi, bu açıklamalar ışığında rahatlıkla söyleyebiliriz ki, ağaç ve orman kesinlikle ekonomik değer için yetiştirilmez, ancak, son noktada ağacın, ormanın ekonomisinden de yararlanılabilir. Ağacın, ormanın yetiştirilmesinden maksat ekolojiktir. Ağaç ve ormandaki son noktada tabi olarak ortaya çıkan parasal değer, bir hedef ve bir maksat değil, bir sonuçtur.

    Ağaçlandırma Haftası dolayısıyla görüşümü böyle kısaca açıkladıktan sonra, sözü nesirden sonra nazıma bırakalım. Ağaç ve orman konusunda bir şiirle seslenelim.

    HERŞEY SENİN ELİNDE

    Betonlaştırdık toprağı ev, apartman, yazlık,
    Elden gitti nice orman, ağaçlık ve sazlık,
    Neden bu açgözlük, neden bu aymazlık?

    Her şey senin elinde, kapılma dünya malına,
    Yemyeşil bir dünya bırak sen de torununa.

    Denizi, toprağı, havayı sardı bunca fesat,
    İşte bundan dolayı gitti bütün işler kesat,
    Dünyamızda ne zevk kaldı, ne de bir tat.

    Her şey senin elinde, son ver artık yanlışına,
    Yemyeşil bir dünya bırak sen de torununa.

    Her ağaç bir çekirdektir, her çekirdek bir ağaç,
    Doldur eteğine çekirdekleri, yağmur gibi saç,
    Eğer ekip dikmezsen olacak bu topraklar kıraç.

    Her şey senin elinde, bakma sağına-soluna,
    Yemyeşil bir dünya bırak sen de torununa.

    Kuraklık, çölleşme dedikleri en büyük felaket,
    Geç kalma artık, bu tehlikeyi sen de fark et,
    Ne olur, aklını başına al da, yanlıştan çark et.

    Her şey senin elinde, haydi sahip çık yarınına,
    Yemyeşil bir dünya bırak sen de torununa.

    Suyu en büyük nimet bildi senin ecdadın,
    Toprağı en sadık dost bildi senin ecdadın,
    Havaya da büyük kıymet verdi senin ecdadın.

    Her şey senin elinde, haydi sahip çık yurduna,
    Yemyeşil bir dünya bırak sen de torununa.

    Bu şiirimle de böylece seslendikten sonra, "Ağaçlandırma Haftasını kutlar ve çevrenin, ağacın, ormanların, bitkilerin ve hayvanların gereği şekilde korunmasını ve gelecek nesillere daha güzel bir dünya bırakılmasını dilerim."

    Ahmet SANDAL


#24.03.2010 14:18 0 0 0


  • noimage


    Cenabı Allah bütün varlıkları yaratırken farklı özeliklerle yaratmıştır.
    Ruslar ayıyı, İngilizler aslanı, Amerikalılar kartalı, İspanyollar boğayı milli sembol saymışlar.
    Biz? Neden başka bir hayvan değil de Gök yeleli Bozkurt'u sembol edindik?

    ***
    Bozkurt'un özelliklerini temel olarak şu şekilde sıralamak mümkündür:


    1 - Bozkurtlar atasına bağlıdır; Bozkurt sürüsünden ayrılan bir erkek bozkurt karşılaştığı bir kara kurt sürüsüne girer. Girdiği sürünün liderliğini alır;
    2 - Bozkurt özgürlüğüne düşkündür. Dünyada evcilleştirilememiş tek hayvan olma unvanı Orta Asya bozkurtlarındadır.
    Hayvan yakalandığında tüm hayvanların aksine gırtlak kısmında bulunan öd denen keseyi parçalar ve intihar eder.
    Bozkurt esareti kabul etmeyen bir varlıktır.
    Bozkurt'un boynuna tasma takıp bir kafese koyamazsınız. Bozkurt ölümü kabul eder kendisini parçalar ve intihar eder.
    3 - Bir bozkurt sadece yiyeceği kadarını avlar ve yavrusu olan bir hayvana saldırmaz, avlamaz
    Bozkurt leş eti yemez.
    Kendi avını kendisi avlar.
    Başka havanların avladığı leşi yemez.
    4 - Bozkurtlar eşlerini kıskanırlar.
    Bozkurt dişisi asla bir kara kurtla çiftleşmez.
    Bozkurt yaşamından tek eş seçer.
    Eşi ölmeden başka eş aramaz
    5 - Bozkurt sürüsü sağdan ve soldan giden öncüler, akabinde de göbekten gelen ana kuvvetle saldırırlar düşmanına.
    Bozkurt cesaretli ve ölümüne mücadele eden bir yapıya sahiptir esareti kabul etmez.
    6 - Bozkurtların bir lideri vardır ve sürü o liderin emrinden çıkmaz.
    Bozkurt liderine bağlıdır, dinlenme anında da lideri etrafında koruma tedbirleri alır.
    Bozkurtlar avlamaları, toplu yaşama kurallarına uyma vb. açılardan bir sistem içerisindedirler, yani asildirler
    7 - Bozkurtlar teşkilat halinde bir yaşam sürerler.
    Bozkurt ekip çalışması yapar ve Hürriyetine son derece düşkündür.
    8 - Karda yürüyen 40 bireylik bir Bozkurt grubunu takip etseniz ancak, beş, altı ayak izi görebilirsiniz, o kadar dikkatli ve organizedirler, çünkü grup önde giden lider bozkurt'un ayak izlerine basarak ilerler.
    Bozkurtlar asla organizesiz ve plansız hareket etmez, avlanmazlar
    9 - Bozkurtlarda bir yavrunun hem annesi, hem de babası ölse dahi yavru hayatta kalır.
    Bozkurtlarda grup hiyerarşisi buna müsaade etmez.
    Diğer grup üyeleri yavruyu evlat edinir ve kendi yavruları gibi büyütürler.
    10 - Bizim sembolümüz, Gök yeleli bozkurttur; yani "GÖKBÖRÜ"
    Bu kurt türü sadece Orta Asya dolaylarında yaşamaktadır.
    Türk milleti Bozkurt'u bu taşıdığı özelliklerden dolayı kendine sembol edinmiştir.
    11- Türk milleti asırlarca bozkurt'laşan şahsiyetler yetiştirmiştir.
    Bozkurt bu nedenle tarihimiz içinde bayrak olarak da kullanılmıştır.

    ***
    Köpeğin genel yapısı.

    1 - Köpeğin boynuna tasmada takarsınız istediğiniz yere de bağlarsınız.
    Köpek köleliği kabul eder.
    2 - köpek her pisliği yer.
    3 - Köpek anası ile de beraber olabilir.
    4 - Köpek zoru görünce kaçacak delik arar.
    5 - Köpek bir parça ekmek için babasını bile öldürür.
    6- Köpek bir parça ekmek için ömür buyu kölelik yapar.
    7 - Köpek rast gele hareket eder, kendi aklıyla hareket etmez
    8- Dünyada köpek dahil bir çok başka hayvanları diğer milletler de sembol almışlardır.
    9- Köpeklerde, bir yavrunun anne ve babası ölse yavru hayatta kalmaz.
    10- Dünyada köpekleşen şahıslarda olmuştur.
    11- Dünyadaki devletlerin çoğu geçmiş tarihlerinde diğer hayvanları
    bayrak olarak almışlardır.

    ***
    Değerli arkadaşlarım,
    Ben burada tarihimiz içerisinden Bozkurt'un neden sembol olarak alındığını anlatmaya çalışırken, cumhuriyetimiz kurulukken, Atatürk'ün paramıza ve pullara bozkurt resimleri koydurmasın sebeplerini de hatırlatırken, Bozkurt'un farklı yönlerini ortaya koyarak anlatmaya çalıştım.

    (Türkiye.30.05.2009)

    Muzaffer Önler
#24.03.2010 13:54 0 0 0