İstediğiniz yardım ve soruları takip ediyorum ve ben dahil arkadaşlarım size bunları anında iletiyoruz.Kolaylıkla da bulunuyor bu sorular.İlköğretim 5. sınıf öğrencisi olarak senin bu konuda hazıra konmak tabir caiz değilse bu şekilde bir tutum içinde olduğunu anladım.Bu yaşta bir öğrenci faal ,aktif ve her konuda araştırıp öğrenerek bunu yapmak zorundadır.
Senin iyiliğin için ve bunu alışkanlık haline getirip en basit konuları dahi buradan sorup hazırca almaman için ben kendi adıma bu sorularına yanıt vermeyeceğim.Yine takipteyim elbette zor olup evet bu yardım gerektiriyor kanatine vardığım sorularında yardıma hazırım...
Senin iyiliğin için kardeşim bu kızmıyasın olur mu...Sevgiler ,başarılar...
Kâinat zaman içinde bir değişim ve gelişim geçirerek, Hak Teâlâ'nın onun için belirlediği sona doğru akıp gitmektedir. İşte bu değişim ve gelişim her doğanı büyütüp geliştirmekte, olgunlaştırmakta ve öldürmekte ve soldurmakta; her tazeyi bayatlatmakta; bugün yeteni, yarın yetmez hale getirmektedir. Velhâsıl zaman her şeyi bir değirmen gibi öğütmekte ve un-ufak etmektedir. Bu değirmen de kendiliğinden dönmüyor, onu bir döndüren var. Bu yüzden Hz. Peygamber (a.s.), zamanın bu yokedici halini görüp, ona kızanları uyararak, "Zamana sövmeyin, kızmayın. Çünkü Allah, zamanın kendisidir." (2) buyurmuş ve esas öğütücünün zaman olmadığına işaret etmiştir. Öte yandan Cenab-ı Allah da, kulağı ve kalbi mühürlü, gözü perdeli insanların "Bizi zamandan başka birşey helak etmez." diyerek, zamanı Tanrı sananların bilgisizliğine (Casiye, 23-24) işaret ederek aynı gerçeği anlatmış. Binaenaleyh zaman da, Allah'ın bir askeridir, vazifesi fani varlıkları öğütmektir.
Zaman, din, inanç ve düşünce sistemlerini de kuşatmakta ve öğütmeye çalışmaktadır. "Bir düşünce sisteminin, bir inanç ve uygulamalar manzumesinin zamana hükmedip edememesi; dirilik ve tazeliğini devam ettirmesi, kısacası, onun zaman boyutu ile yakından alâkalıdır. Her şeyi eskitici olan zaman içerisinde, bir düşünce, bir inanç, daha özel olarak da bir din ve onun mesajı, hâlâ taptaze ve yeni ise; bağlılarına, ebedî yeni ve taze iklim kokularını sunabiliyorsa, işte o, bütün insanlığın bir kızıl elması, dudaklarımızın özlediği bir ab-ı hayat tasıdır..." (3)
Zaman tünelindeki ilk insan olan Hz. Âdem, aynı zamanda ilk peygamberdi. O ve eşi Havva annemizden diğer insanlar üreyip çoğalmışlardı (A'raf, 189) Bir kişi ile başlayan insanlık tarihi bir aile, bir boy, bir soy, derken bir millet ve bir çok millet haline dönüşüp, bugün milyarlara ulaştı. İşte bu yüzden Hz. Âdem ile başlayan peygamberlik ve âlim ve hâkim Allah'ın takdiri çerçevesinde bir değişim ve gelişim geçirmiş ilâhî hikmet ve yüce maksatlara müvafık olarak, bir tedricilik süreci içinde, en mükemmele doğru terakkî etmiş; nihai ve umumi, evrensel olan risalet gelinceye değin, olgunlaşa olgunlaşa devam etmiştir... (4) Meşîet-i ilâhiyye, en mükemmele ulaşıncaya kadar, insanları muvakkaten eğiten resulleri gönderdiği içindir ki, ebedî bir şeriat sahibi olmayan peygamberlerin kitapları, sahifeleri ve toplumlara örneklik görevi görmesi beklenen tutum ve davranışları, zaman karşısında yenik düşmüş; bu nedenle de ya tamamiyle unutulmuş, ya da katıksız ilâhîlik vasfının kaybolması anlamına gelen "tahrif" kazasına duçar olmuştur... Bu açıdan bakıldığında "Bugün, sizin için dininizi kemâle erdirdim ve size nimetimi tamamladım." (Maide, 3) âyet-i kerimesi, tedrîciliğin sona erdiğine, suların durulup sislerin dağıldığına, ilâhî risaletin zirvesine ve en olgun noktasına ulaştığına işaret etmektedir." (5) Bu iş son peygamber ve son kitaba kadar böyle devam etmiştir. "Muhammed, sizin erkeklerinizden birinin babası değil, fakat Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur." (Ahzab, 40) âyeti artık peygamberler zincirinin son halkasına ulaştığımızı haber vermiştir. (6)
Gayesi fıtrattaki hayır, fazilet ve hak duygusunu inkişaf ile insanı saadete ulaştırmak olan İslam dini böylece Hazret-i Muhammed'de kemalini bulmuş ve Kur'ân-ı Kerim'in de her türlü ziyade ve noksandan, tahrif ve tebdilden mahfuz kalacağı Cenab-ı Hak tarafından kat'i bir ifade ile, "(Kur'ân'ı) Biz, evet Biz indirdik ve muhakkak ki Biz onu her halde muhafaza edeceğiz." (Hicr, 9) diye beyan buyurulmuştur. Bu ifade ile O, Kur'ân'ı, herhangi bir surette bozulmaktan koruyacağını vaad etmektedir. Çünkü fıtratın artık kıyamet kopana dek ona bozulmamış olarak hep ihtiyacı olacaktır.
Bir dinin fıtrata dayanması demek, talimlerinin fıtrat ve tabiata muvafık bir şekilde olması, insanın fıtrî ve tabiî ihtiyaçları ile dinin hükümleri arasında bir uygunluk bulunması demektir. Binaenaley Kur'ân, akîde, ahlak ve şer'î hüküm alanlarında gerçek duruma, mahir bir terzi tarafından biçilip dikilmiş uygun bir elbise sunar. İnsanın yaratılışına tam gelir, ne dar, ne bol... Bu elbiseyi ne kadar incelersek inceleyelim, onda beşer toplumlarından hiçbirine veya herhangi bir İslâm Dini, yaratılışı itibariyle tekamüle müstenid olan insanı, en kısa ve en sağlam bir yoldan hedefine ulaştıran bir kanunlar mecmuası, bir "vaz'ı ilâhî" dir ve islâmın bu âlemde son, ebedî, cihanşümul olması da bundandır." (7)
Cihanşumullük, bir diğer ifadesi ile "Evrensellik, bir dinin, bir siyasi doktrinin, hukukî veya iktisadî bir sistemin yada bir felsefî öğretinin, insanlığın beklentilerine çağlar üstü boyutta cevap verebilmesidir. Bir dinin evrenselliği hukuk ve ahlâk ilkelerinin, topyekün dünya görüşünün, insanın fizyolojik ve psikolojik yapısına tam anlamıyla uygun olması gerekir." (8)
Kur'ân-ı Kerimin dünyayı ilk şereflendirişinden bugüne geçen on dört asır, insanların doğru bildiği birçok şeyi yanlış, yanlış bildiği birçok şeyi de doğruya çevirmiş, düşünceleri altüst etmiş, nice devleri ve devletleri yutmuş; gelenekleri, görenekleri, elbiseleri, ahlâkları, bilgileri değiştirmiş. Özellikle son yarım asırdaki başdöndürücü ilmi keşif ve gelişmeler, önceki dinlerin felsefelerin ve düşünce sistemlerinin birçok yanlışını ortaya koymuş. Bu ondört asır aynı zamanda Kur'ân'ın, ilk günkü gibi dimdik ayakta durmakta olduğunu da göstermiştir. Çünkü son asırda hızla gelişen modern ilim, mesela Tevrat ve İncil'in tahrifatını ortaya koyarken, Kur'ân'ın gerçeklerini pekiştirmiş, hâlâ yeni ve taze olduğunu ispat etmiştir.
Bunun en güzel anlatımlarından birini, Hıristiyan iken araştırmaları neticesi Müslüman olan Maurıce Bucaille'de görüyoruz. O diyor ki: "Kur'ân'ın çok bariz özelliği olan bu bilimsel tarafları, başlangıçta beni derin hayrete düşürdü. Zîra on üç asırdan fazla bir zaman önce kaleme alınan bir metinde, çağdaş bilimsel verilere tamamen uygun olarak, son derece çeşitli konulara ilişkin bilgilerin keşfedilebileceğine, o zaman kadar hiç inanmamıştım. İşe başlarken, İslâm'a hiç inanmıyordum. Her türlü peşin hükümden uzak olarak,tam bir tarafsızlıkla metinleri incelemeye giriştim. Beni etkileyen bir fikir var idiyse, o da gençliğimde almış olduğum eğitim idi. Bu eğitim, Müslümanlardan değil, Muhammedîlerden bahsederdi (yani Hıristiyan bir eğitim idi ve buna göre islâm Allah'ın dini değil, hâşâ Hz. Muhammed'in uydurduğu bir şey idi). (9)
"Kur'ân metninin çağdaş bilimin verileriyle uygunluk derecesini araştırırken, önce Kur'ân vahyinin üzerine eğildim... Arapça metnini çok dikkatli bir biçimde incelemek suretiyle, Kur'ân'ın modern dönemde ilmî bakımdan tenkid edilebilecek hiç bir taraf ihtiva etmediğini kesin olarak kabule mecbur kaldım. Aynı tarafsızlıkla, yine aynı incelemeyi Eski Ahit (Tevrat) ile İnciller üzerinde de yaptım. Eski Ahid'i incelemede, onun birinci kısmı olan "Tekvin" babından ileri geçmeye lüzum kalmadı. Zira çağımız biliminin sağlam bir şekilde ortaya koyduğu bilimsel sonuçlarla bağdaştırılması mümkün olmayan hususlar bu kısımda yeterince bulunmaktaydı..." (10)
"Bu araştırmamda Kur'ân'ı, çeşitli tabiî hadiselere dair yaptığı tavsiflere, büsbütün özel bir dikkat atfederek ele alıyordum: Kitabın bu konuları ilgilendiren açıklamaları ve ancak aslî metinde nüfuz edilebilecek tarafları beni iyiden iyiye etkiledi. Zira bu bilgiler çağımızdaki telakkilere uygun olmakla birlikte, Hz. Muhammed'in zamanındaki bir insanın hakkında en ufak bir fikir sahibi bile olamayacağı hususlar idi... Kitab-ı Mukaddes'te çok büyük bilimsel hatalar bulunduğu halde, burada tek bir yanlışa bile rastlayamıyordum. Bu da kendi kendime şu soruyu sormaya mecbur ediyordu: "Şâyet Kur'ân'ın müellifi bir insan ise, Hıristiyan takviminin yedinci yüzyılında, bütün çağdaş bilimsel sorulara uygunluğu ortaya çıkan hususları nasıl yazmıştı?" (11) Nasıl olur da başlangıçta ümmî olan şahıs, edebî kıymet bakımından, bütün Arap edebiyatının bir numaralı yazarı haline geldikten başka, o devirde hiçbir insanın bilemeyeceği bilimsel gerçekleri, hem de bu açıdan en ufak hatalı bir ifade kullanmaksızın anlatabilir?" (12)
Maurice Bucaille'in araştırmaları da ortaya koymuştur ki Kur'ân aynı zamanda İslâm'ın zuhurundan kıyamete kadar bütün ilim tarihinin temel bir mucizesidir. (13) Zaman ondan herhangi bir şeyi iptal etmede, yanlış olduğunu ortaya koymada aciz kalmıştır. (14) Bu araştırmaları neticesinde Müslüman olan Bucaille, Kur'ân'ı takdir eden tek Batılı değildir. Müslüman olmamış bir çok batılı da Kur'ân'ın gücünü ve asrımızdaki tazeliğini itiraf etmektedir. batılıların kendi eserlerinden alıntılar yaparak, onların Kur'ân'a olan hayranlıklarını ortaya koyan İsmail Hami Danişmend, onlar namına şu neticelere ulaşıyor:
"Dünyada bütün beşeriyete hitab eden yegâne cihanşümûl din, Kur'ân-ı Kerim'in tebliğ ettiği İslâm Dinidir."
"Kur'ân, aynı zamanda bütün ilimlerle fikir hareketlerinin ilhâm kaynağıdır."
"Hiç bir ırk, renk ve milliyet farkı olmamak şartıyla insanlar arasında mutlak bir eşitlik esasını yalnız Kur'ân-ı Kerim ilan etmiştir."
"İşte bundan dolayı yeryüzünde beşeriyete şamil ictimaî ve beynelmilel inkılâbın kaynağı Kur'ân-ı Kerim'dir."
"Diğer dinlerin insanlar üzerindeki hakimiyetlerini gittikçe kaybedip zayıflamalarına mukabil, İslâmiyet'in bütün kuvvet ve kudretini devam ettirmesi de işte bundandır."
"İnsanlık için en mühim ideal kaynağı da Kur'ân-ı Kerim'dir."
"Bütün tarih boyunca Kur'ân'ın ekmeliyet seviyesine çıkılamamıştır ve bundan sonra da çıkılamayacaktır." (15) Bütün bunlar insaflı batılıların itiraflarının neticelerinden bazılarıdır.
Kur'ân, artık kıyamete kadar yetecek bir kitap olduğuna göre, değişime ve zamana dayanması gerekiyordu ve âlemlerin rabbi, onu bu özellikte göndermişti. İlahîliği bir bakıma bu şekilde ispatlanmış olan bir kitabın, insanların müdahalelerinden korununca, ebediyen genç, taze, yeni ve parlak kalması da kaçınılamaz bir sonuç olacaktır. Hele bu kitap, son ilahî kitap olunca, kıyamete kadar savunulabilir ve en azından samimî inananlarınca mantıklı bulunabilir olması gerekir. Bu da yeni kalmasına bağlıdır. Aksi takdirde hiçbir yeni medeniyetin temeli olamaz. Çünkü temsil ettiği dünya görüşün artık savunulamaz bir hale gelen (16) bir kitap eskimiş ve bitmiş demektir...
Kur'ân'ın zaman karşısında eskimeyen yönlerinden biri de dil ve edebiyet yönünden mucize oluşudur. Bu bakımdan benzerini getirmeleri için bütün insan ve cinlere karşı yaptığı meydan okuyuş hâlâ bir cevap bulamamıştır "Zaten bu meydan okuyuş onların aczini tarihe kayd içindi. "Ve len tef alû" yani "Bunu yapamayacaksınız." (Bakara, 24) fermanı, asırlar boyunca silinmez bir az mührü olarak kalacaktı. Onun bu icazı sayesinde Kur'ân'ın sesi, kulaklarını tıkayanlara bile âhengini duyuruyor, bu fesahat ve belâgât onların ruhlarına tesir ediyor... Kur'ân'ın harfleri bile öyle sıralanmış ki her harfin sesi kalbe bir musikî nağmesi gibi geliyor. Bu musiki tesiridir ki katı kalpleri yumuşatıyor, ruhları incizapla coşturuyor. Onun için Kur'ân'ın sâdâsını her duyan ondan ayrılamıyor. Onun tatlı âhengine doyum olmuyor... Arapça bilmeyen birisi bile Kur'ân'ı dinleyince onun sâdâsına bayılıyor, şuuru titriyor, kalbinin derinlikleri çalkalanıyor..." (17)
Kur'ân'ın diğer özellikleri bir tarafa, okunuşundaki bu ahenk ve musikî (18) bile asırlardan beri, manasını anlayan-anlamayan milyarlarca insanı mestetmiş ve müzik zevkleri ve gelenekleri farklı insanı, aynı tazelikte etkileyen, eskimeyen ve etkisinden birşey kaybetmeyen başka bir ahenk destesi yoktur. Dört yaşında minik bir kız çocuğu, aynı mucizenin bir yansıması olarak o Kur'ân'ı baştan sona ezberleyebiliyor ve onun yanık sesiyle okuduğu Kur'ân, Müslüman olmasa da bir devlet başkanı olan Nelson Mandela'yı etkiliyebiliyor. (19) Regis Blachere, "Kur'ân'a Giriş" adlı eserinde, Kur'ân dinleyenlerin ne büyük bir heyecan içinde kaldıklarından bahsettikten sonra "Bu heyecan, bu vecd hali, Kur'ân'ın diline münhasır bir hususiyetten başka ne ile izah edilebilir? Hatta Arapça bilmeyen Avrupalı bir dinleyici bile, bazı sûreler okunurken heyecana gelmektedir." diyor. Yine aynı yazar "Kur'ân" adlı eserinde de, "Vahyolunan bu Allah kelamının yüksek sesle okunması, dinleyenleri mucizevî bir tesir altında bırakır." diyor. (20) Kur'ân'ın ifadesinden, ses düzeninden ve lügavî güzelliğinden kaynaklanan büyüleyici ahengi (21) sayesinde, sanki şu anda gözlerimiz önünde yeni olarak nazil oluyor, kulaklarımız onu yeni duyuyor (22) gibidir.
Kur'ân'ın bu gücünden ve tazeliğinden uzun uzun bahseden islam alimlerinden biri de Bediüzzaman Said Nursî'dir. O, kitaplarında Kur'ân'ın i'câz yönlerini sayarken "şebabeti"ni de bu yönlerden biri olarak sayar (23) ve buna önem verir. Özellikle Sözler kitabının yirmibeşinci bölümünün, Mûcizât-ı Kur'âniyye Risalesi"; ana konusu Kur'ân'ın İ'câzı'dır. Bu kısmın hemen başında Bediüzzaman Kur'ân'ı tarif ederek işe başlar ve bu tariflerinde "Kur'ân, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi; ve âyât-ı tekviniyyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedisi; ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiridir...; ve sutûr-u hâdisatın altında muzmer hakâikın miftahı...; ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi...; ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi ve insaniyeti saadete sevkeden hakiki mürşidi ve hâdisi; hem bütün insanların bütün hâcat-ı maneviyesine merci' olacak çok kitapları tazammun eden tek câmi' bir kitab-ı mukaddestir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniyye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir." (24) gibi ifadelere yer verir. Bu ifadeler çeşitli açılardan Kur'ân'ın ebedîliğine işaret ederken, eskimez bir kitap olduğunu da gösterir.
Yine o, "Benî Âdem'in en dâhî ediplerini, en hârika hatiplerini, en mütebahhir ûlemasını muarazaya davet edip binüçyüz senedir (şu an itibarıyla da bindörtyüz senedir) meydan okuyor. Onların damarlarına şiddetle dokunuyor Muarazaya davet ettiği halde, kibir ve gururlarından başı semâvata varan o dâhîler, ona muraza için ağız açamayıp kemal-i zilletle boyun eğdiler." (25); "Hiç kimse onu taklid edemiyor. Nasıl gelmiş ise öyle o üslûblar taravetini, gençliğini, garabetini daima muhafaza etmiş ve ediyor." (26) derken Kur'ân'ın benzerini getirmesi ve meydan okuyuşlarına cevap verilememesi bakımından da ilk günkü gibi taze ve güçlü olduğunu anlatıyor. "İ'câzın, Kur'ân üzerindeki ilahî tuğra ve sikke" olduğunu gösteriyor. (27)
Büyük Üstad Kur'ân-ı Kerimin fesahatinden bahsederken bir başka tazelik yönünü: "Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor, belki lezzet veriyor. Küçük, basit bir çocuğun hafızasına ağır gelmiyor... Az bir sözden müteezzi olan en hastalıklı bir kulağa bile nahoş gelmiyor, hoş geliyor. sekârâtta olanın damağına şerbet gibi oluyor... Kulûbe kût ve gıda; ve ukûle kuvvet ve gınâ; ve ruha mâ ve ziya; ve nüfûsa deva ve şifa olduğundan usandırmıyor. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi her gün yesek, usandırır. Demek ki Kur'ân hak ve hakikat ve sıdk ve hidâyet ve harika bir fesahat olduğu için usandırmıyor, daima gençliğini muhafaza ettiği gibi, teravetini, halvetini de muhafaza ediyor..." (28) diyerek anlatıyor.
Üstadın da dediği gibi, Kur'ân her devirde farklı kafa yapılarına ve değişik gönüllere hitap edebilmiştir. Bu esnek üslûbu yüzünden, aralarındaki farklılıklara rağmen herkes ondan haz almış ve onda huzur bulmuşlardır; her devirde insanlığa yeni şeyler verebilmiştir. Bundan dolayı çağımızda özellikle son elli yılda ilim alanında, her zamankinden fazla gelişme olmasına rağmen, bu Kur'ân'a bir zarar verememiş, onun kutsiyet ve doğruluğuna halel getirememiştir. (29) Çünkü Kur'ân, her zaman ve zeminde insanlığa doğruyu göstermek ve insanlığın problemlerini çözmek için gelmiştir (30) ve bu güce sahiptir. Nitekim Fransız ilim adamlarından Raymond Lerouge, bir Hıristiyan olmasına rağmen, insanlığı, bugün geçirmekte olduğu buhranlardan Kur'ân-ı Kerim'in kurtarma gücü olduğunu ve Hz. Muhammed'in zamanımızda da günün adamı olduğunu söylüyor. (31)
Bediüzzaman bunu şu veciz sözleri ile ifade eder: "Evet, Kur'ân, bu kâinatın Halik-ı zü'l-celâlinin kelamı olarak, rububiyyetinin mertebe-i a'zamından çıkarak... fehm ve zekaca muhtelif binler tabaka muhataplara feyzini dağıtıp ve nurunu neşrederek, kabiliyetçe ayrı ayrı asırlar, karnlar üzerinde yaşamış ve bu kadar mebzuliyetle manalarını saçmış olduğu halde kemal-i şebabetinden, gençliğinden zerre kadar zayi etmeyerek gâyet taravette, nihâyet telafette kalarak, gâyet sühûletli bir tarzda, sehl-i mümtenî bir surette, her âmiye anlayışlı ders verdiği gibi, aynı derste aynı sözlerle, fehimleri muhtelif ve dereceleri mütebayin pek çok tabakalara dahi ders verip iknâ eden, işba' eden bir kitaptır..." (32) O, "mazi ve müstakbelin, ezel ve ebedin mebahis-i külliyesini cemeden" (33) bir kitap olarak, onun gençliği eksilmemekte, âdetâ artmaktadır. Çünkü o, mazi ve müstakbele, ezel ve ebede, bir zaman-ı hazır gibi bakan (34) Allah Teâlâ'nın kitabıdır.
Binaenaleyh "Kur'ân-ı Azimüşşan, yalnız bir asra değil, bütün asırlara nazil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsus değil, bütün tabakat-ı beşere şümûlü vardır. Hem bir sınıf insanlara ait değil, bütün beşerin sınıflarına racidir. Binaenaleyh, herkes, her tabaka, her zaman fehmine, istidadına göre Kur'ân'ın hakâikından hisse alabilir ve hissedârdır. Halbuki nev-i beşer derece ihtibarıyla muhtelif ve zevk cihetiyle mütefavit ve keza meyl, istihsan, lezzet, tabiat itibarıyla birbirine uymuyor... Hülâsa: Kur'ân'ı Mu'cizü'l-Beyan, âyetlerini, cümlelerini öyle bir şekilde nazmetmiş ve vaz'etmiştir ki her cihetin ihtimal yolları bulunsun ki, muhtelif fehimler ve istidatlar, zevklerine göre hisselerini alabilsinler... Bu nükteden anlaşılıyor ki Kur'ân'ın icâz vecihlerinden biri de şudur: Nazmı öyle bir üslûptadır ki, bütün asırlara, tabakalara intibak edebilir." (35) Belâgatı gereği mukteza-yı hale mutabık olarak, her asırdaki farklı tabakalarda bulunan muhatablarına en uygun şekilde konuşur. (36) "Murur-u zaman o üslûbu ihtiyarlatamaz, o daima genç ve tazedir." (37)
Üstad'ın işaret ettiği gibi, medeniyet-i hazıra Kur'ân karşısında sadece ilmî ve amelî bakımdan değil, edebiyat ve belâgat bakımından da aciz kalmış, onun solmayan, pörsümeyen, eskimeyen söz gücü ve güzelliği önünde eğilmek mecburiyetinde kalmıştır. Kur'ân bu tazeliği ile, "her asırdaki tabakat-ı beşerin her bir tabakasına, sanki doğrudan doğruya özel olarak müteveccihdir, hitab ediyor" (38) Bunun için hep genç ve dinç kalabilmiştir. Çünkü mukteza-yı hal, her asırda değiştiği halde, bu kitap parlaklığını sürdürmüş, hiçbir zaman çağın dışında kalmamıştır.
Üstad Bediüzzaman Said Nursî'nin güzel ve veciz ifadesi ile; "(Kur'ân) her asırda yeni nazil oluyor gibi tazeliğini ve gençliğini muhafaza ediyor. Evet Kur'ân bir hutbe-i ezeliyye olarak umum asırlardaki umum tabakat-ı beşeriyeye birden hitab ettiği için öyle daimî bir şebabeti bulunmak lazımdır. Hem de öyle görülmüş ve görünüyor. Hatta efkârca muhtelif ve istidatça mütebayin asırlardan her asra göre güyâ (sanki) o asra mahsus gibi bakar, bastırır ve ders verir. Beşerin âsâr ve kanunları, beşer gibi ihtiyar oluyor; değişiyor, tebdil ediliyor. Fakat Kur'ân'ın hükümleri ve kanunları, o kadar sabit ve râsihdir ki asırlar geçtikçe daha ziyade kuvvetini gösteriyor..." (39)
Kur'ân bu tazeliği ile her çağın olduğu gibi, bu çağın da ihtiyaçlarını karşılayacak güçte görünüyor. Onun böyle olması, ebedîliğinin bir göstergesidir. İnsanın kendinde ve kâinatta keşfettiği her âyet, Kur'ân'ın sonsuzluğunun ve hakikatinin görünen bir delilidir. Bilim, tabiat kanunları ve beşeri ilimlerde yapılan keşifler, Kur'ânî bakışın doğruluğuna daha fazla katkıda bulunmaktadır. (40)
Kur'ân'ın ondört asır öncesinden gelen meydan okuyuşu karşısında "bütün nev'-i beşerin ve belki cinnilerin de netice-i efkârları olan medeniyet-i hazıra..." (41) "İnsanlar ve cinler şu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek için toplansa, yine de bunun bir benzerini getiremeyeceklerdir." (İsrâ, 88) âyetini doğrulamaktan başka bir şey yapamamışlardır. Kur'ân'ın hayat-ı ictimaiyye-i beşeriyye için ortaya koyduğu prensipler ve sahip olduğu hikmetler ile, medeniyet-i hazıranın geliştirdiği prensipler felsefeler ve hikmet-i beşeriyye yanyana konduğunda bile, Kur'ân'ın tazeliği, medeniyet-i hazıranın her an eskiyecek aldatıcılığı gün gibi ortaya çıkmaktadır. (42) "Evet, Kur'ân'ın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden, ebede gidecektir; medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir; daima gençtir, kuvvetlidir..." (43) Eğer bir kitap düsturları ile her asra, taze ve genç olarak cevap verebiliyorsa, çağın gerisinde kalmıyorsa, her türlü gelişme ile irtibatını koruyorsa ebedî bir mucizedir.
İşte bundan dolayı, Üstad'a göre, "Beşerin san'at ve fen cihetindeki terakkiyatının neticesi olan havârık-ı san'at ve garâib-i fen olarak tayyare, elektrik, şimendifer, telgraf gibi şeyler vücuda gelmiş ve beşerin hayat-ı maddiyesinde en büyük mevkii almışlardır... Elbette umum nev-i beşere hitap eden Kur'ân-ı Hâkim, şunları mühmel bırakmaz. Evet bırakmamıştır. (rumuz ve işaretlerle ışık tutmuştur)." (44) Kur'ân bu açıdan da tazeliğini korumuş, keşifler ve icatlar karşısında afallayıp kalmamış, taraftarlarını çaresiz bırakmamıştır. "Elhasıl Kur'ân-ı Hâkim, hakîmdir. Her şeye kıymeti nisbetinde bir makam verir. İşte Kur'ân binüçyüz (bindörtyüz) sene evvel, istikbalin zulümâtında müstetir ve gaybî olan semerât ve terakkiyât-ı insaniyyeyi görüyor ve gördüğünüzden ve göreceğimizden daha güzel bir surette gösteriyor. Demek Kur'ân öyle bir zatın kelamıdır ki, bütün zamanları ve içindeki bütün eşyayı bir anda görüyor." (45) "Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur'âniyye, beşerin ilm-i cüz'îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olmayıp, bir ilm-i muhîta istinad ediyor ve cemî eşyayı birden görebilen, ezel-ebed ortasında bütün hakâıkı bir anda müşahede eden bir zatın kelamıdır." (46) Tarifler karşısında ilâhî garanti altına alınmış böyle bir kelam, elbette hep taze kalacaktır.
Velhasıl "Kur'ân'ın her zaman yeni kalması, her asırda yeniden nazil oluyor gibi olması, yeniliğini koruyup, eskimeyip pörsümemesi, ezelî bir hutbe olarak Kur'ân'ın bütün zamanlara ve her seviyedeki insanlara hitap etmesi Üstad Nursî'nin i'câz sınırları içindedir. Evet Nursî'ye göre Kur'ân, fikir ve kabiliyet cihetiyle farklı olan asırlara bakar, her asra lüzumlu olan ihtiyacını verir. Her asır kendi hissesini alır, daha sonraki asırların hissesine dokunmaz. böylece Kur'ân eskimez." (47) Âdetâ zaman ihtiyarladıkça, Kur'ân gençleşir. (48) Dünyadaki muazzam değişimler, Kur'ân'ın kıymetli hakikatlerine, güzel üslûbuna halel getirmemiş, onu ihtiyarlatamamış ve kıymetten düşürüp güzelliklerini söndürümemiştir. (49)
Yazımı gelecekteki problemlere karşı sığınağın Kur'ân olduğunu haber veren ve hep genç kalacağına işaret eden şu hadis ile bitireyim. Resulullah buyurur ki: "O (Kur'ân)da, sizden önce olan ve sonra olacak şeylerin haberi ve aranızdaki meselelerin hükmü var. O (hak ile batılı, doğru ile yanlışı) ayıran kitaptır, asla bir oyun değildir. O öyle bir kitaptır ki, (büyüklenme sebebiyle) onu terkeden zorbanın, Allah boynunu kırar; hidâyeti ondan başkasında arayan kimseyi Allah saptırır. İşte o, Allah'ın sağlam ipidir; o, hikmet dolu zikirdir; o dosdoğru yoldur; o, kendisinden dolayı arzuların sapmayacağı, dillerin güçlüğe düşmeyeceği; kendisine âlimlerin doyamayacağı, çok tekrar edilmekten dolayı eskimeyen, enteresanlıkları tükenmeyen bir kitaptır. O kendisini dinledikleri zaman cinlerin, "Doğrusu biz, şaşırtıcı (olağanüstü güzel) bir Kur'ân diledik." (Cin,1) demekten kendilerini alamadıkları bir sözdür. O öyle bir kitaptır ki, kim ona uygun görüş açıklarsa, doğru söylemiş olur; kim onunla hükmederse, adaletli davranmış olur; kim onunla amel ederse, sevaba erer; kim onu çağırırsa, dosdoğru yola iletilir." 50 Binaenaleyh o hep taze ve genç kalacaktır.
Dipnotlar:
1 Prof. Dr. Lütfullah Cebeci, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesidir.
2 Müsned, 5/299, 311 (Ayrıca bkz. Buhari, tefsir-i sûre 45, 1; tevhid, 35, edeb, 101; Müslim elfaz, 1-6; Ebu Davud, edeb, 169).
3 Sadık Kılıç, "Risaletin zaman Boyutu ve Kur'ân'ı Derinliğine Okumak", Ebedi risalet, 2/265, Işık yayınları, İzmir, 1993.
4 Ahmed Hamdi Akseki, İslâm, s.333, İrfan yayınevi, İstanbul, 1966
5 S.Kılıç, 2/271-272
6 M. Sait Ramazan el-Bûtî, "Hz. Muhammed'in Risaletinin Evrenselliği", Ebedi risalet, 2/314-315, Işık yayınları, İzmir, 1993
7 A.H.Aksek, s. 355-357
8 Mahmut Kaya, "İslâmın Evrenselliği Üzerine, "Ebedî risalet, 2/301, Işık yayınları, İzmir, 1993; Akseki, s.335.
9 Maurice Bucaille, Kitab-ı Mukaddes, Kur'ân ve Bilim, ter. Suat Yıldırım, s. 179-180, Töv yayınları, İzmir, 1981
10 M. Bucaille, s. 12
11 M. Bucaille, s. 181
12 M. Bucaille, s. 188
13 Mustafa Sadık er-Rafi'î, İ'cazu'l-Kur'ân, s. 114-129, Daru'l Kitabi'l-Arabî, Beyrut, 1973
14 Suphî es-Salih, mebahis fi Ulûmi'l-Kur'ân, s. 320 vd., Daru'l İlim, Beyrut, 1874.
15 İsmail Hami Darüşmend, Garp İlminin Kur'ân-ı Kerim Hayranlığı, s. 66-68, Hareket Yayınları, İstanbul, 1973.
16 Dücane Cündioğlu, Sözün Özü, s. 7-8 Tibyan Yayınları, İstanbul, 1996
17 Osman Keskioğlu, Nüzülünden Günümüze Kur'ân-ı Kerim Bilgileri, s. 198-199, T.Diyanet Vakfı yayınları, Ankara, 1987; M.S. er-Rafi'î, s. 166-188.
18 M.S. er-Rafi'i, İ'câzu'l-Kur'ân, s. 212-220, daur'l kitabi'l-Arabî, Beyrut, 1973; ses-Salih, 334-340
19 Yeni Şafak Gazetesi, "İslâm ve Toplum eki, s.12, Şubat, 1998
20 İ.H. danişmend, s. 55-56
21 Suat Yıldırım, Kur'ân-ı Kerim ve Kur'ân İlimlerine Giriş, s. 130-131, Ensar Neşriyat, İstanbul, 1983.
22 s.es-Salih, s. 342.
23 sözler, s. 404-407, Envâr Neşriyat, İstanbul, 1996.
24 Sözler, s.366-367; İşarâtü'l-İ'câz, s. 10-11, Envâr Neşriyat, İstanbul, 1996.
25 Sözler, s. 368.
26 Sözler, s. 374; İşarâtü'l-İ'câz, s. 34-35
27 Sözler, s. 382-384; Mehmet Kilerci, risale-i Nur'da Kur'ân Mucizesi, s. 37, İz yayınları, İstanbul 1997
28 Sözler, s. 378
29 M. Gazalî, Kur'ân'ı Anlamada Yöntem, s. 332, Sor yayıncılık, Ankara, 1993.
30 M. Gazalî, s. 131.
31 İ. H. Danişmend, s. 54-55, Vie de Mahomet, 1939, Paris, s. 21'den naklen.
32 Sözler, s. 390-395.
33 Sözler, s. 396
34 Sözler, s. 397
35 İşârâtü'l-İ'câz, s. 39-40
36 İşârâtü'l-İ'câz, s. 47; kilerci, s. 132-133
37 Mektubat, s. 181, Envâr Neşriyat, İstanbul, 1996
38 Sözler, s. 411-414
39 Sözler, s. 407
40 M. Gazalî, s. 330.
41 Sözler, s. 407
42 Sözler, s. 407-411, Ayrıca bkn. Kilerci, s. 261-266
43 Sözler, s. 407 vd.
44 Sözler, s. 252-253
45 Sözler, s. 267
46 Sözler, s. 141
47 Kilerci s. 39
48 Kilerci, s. 318 - 319
49 Kilerci, s. 319
50 Tirmîzî, fezâilip - Kur'ân, 14 (5/172
Kurân-ı Kerîm, başlangıçtan itibaren üçlü bir metodla korunma altına alınmıştır: Yazı, ezber ve kontrol.
1. Yazı: Resulullah (Aleyhisselâtü vesselâm), yukarıda belirtilen ilk uyarılar ve tecrübelerden sonra vahyin mekanizması hakkında yeterli bilgi edinmişti. Vahyin geleceği anı önceden hissediyordu ve bir katip çağırtarak vahyi yazdırıyordu. Mekke döneminde bu hizmeti daha çok Abdullah İbnu Sad İbni Ebî Sarh (radıyallahu anh) veriyordu. (1) Medine hayatında devreye önce Ubeyy İbn Kâb, sonra da Zeyd ibnu Sâbit radıyallahu anh girdi. Zeyd, bu işte el-Kâtib unvanını alacak kadar çok hizmet verdi ise de onun bulunmadığı durumlarda başkaları da vahiy yazma hizmeti vermiştir. (2)
Hemen belirtmekte fayda var: Vahyin gelişinde bir periyot ve önceden bilinen bir takvim, bir program yoktu. Bu sebeple Aleyhissalâtü vesselâm her an hazırlıklı ve tedbirli idi: Risalet hayatının en dağdağalı, en sıkıntılı safhası olan hicret esnasında bile katiplik yapacak biriyle (Hz. Ebu Bekir) beraber olmayı ve yanında yazı malzemesi bulundurmayı(3) ihmal etmemişti. Askerî seferlerinde, hatta askerlere verdiği istirahat anında bile kâtibiyle beraber oluyordu. (4)
Zeyd İbnu Sabitın (radıyallahu anh) şu açıklaması bir vahiy yazdırma hâdisesinin nasıl cereyan ettiğini gösterir: "Ben, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) için vahiy yazardım. Ona vahiy indiği zaman üzerine şiddetli bir terleme gelirdi, sonra vahiy hâli geçince, O imlâ ettirir ben de, beraberimde getirdiğim kemik veya başka bir parça üzerine yazardım. Bu işten çıktığım zaman, (Vahiy esnasında üzerime çöken) Kurânın ağırlığından ayaklarımın ezildiğini, artık bir daha yürüyemeyeceğimi zannederdim. Yazma işi bitince bana: "Oku!" derdi. Ben de okurdum, bir hata varsa düzeltirdi. Sonra ben bunu halka götürürdüm." (5)
Bu rivâyetten anlaşılan şu ki: Yazılan ilk nüsha Aleyhissalâtü vesselâmın yanında, hususî bir arşivde saklanmıyor, bundan, başka yazılı nüshalar çoğaltılmak ve ezberlenmek üzere, Zeyd İbn Sâbit beraberinde götürüyordu.
Bu durumdan hatıra gelebilecek: "Resulullahın gıyabında yapılacak bu çoğaltma sırasında bazı hataların araya girebileceği" gibi menfi ihtimalleri, "ezber" ve "kontrol" sistemlerinin bertaraf edeceğini göreceğiz. Ve yine göreceğiz ki, Zeyd İbn Sâbit (radıyallahu anh) vahiy konusunda çok hassas ve bizzat Hz. Ebu Bekirin beyanıyla son derece güvenilen birisidir.
2. Kurânın Ezberlenmesi
Kurânın vahiy kâtiplerince yazılan bu ilk nüshalarından çoğaltılıp ezberlendiği anlaşılmaktadır. Ve Kurân sûrelerini, Ashabın zaman geçmeden ezberlemesi söz konusudur. Çünkü vahiyler günde en az beş kere kılınan namazlarda okunuyordu. Ancak herkesin her gelen vahyi ezberlediği söylenemez. Bununla birlikte, bir çoklarının her gelen vahyi ezberlediği, çeşitli tarîklerden gelen rivâyetlerle sabittir. Az ileride ilk Kurân hâfızlarının isimleri ve sayılarıyla ilgili bazı açıklamalar sunacağız.
3. Kontrol (veya Arza)
Hz. Peygamber, yazma ve ezberleme sırasında, kasıtsız olarak bir kısım hataların yapılabileceğinin şuurundadır. Nasıl olmasın ki, insanın bir şey yazarken farkında olmadan bazı ilave ve atlamalar şeklinde hatalar yaptığı gibi, çok iyi ezberlediği bir şeyi, zamanla unutabileceği veya elinde olmayan ilaveler, eksiltmeler, ve hatta kelimelerde değiştirmeler yapabileceği de inkar edilemeyen beşeri bir zaaftır.
Şu halde vahyin asliyetini korumada en çıkarlı yol, ne ezbere ne de yazıya fazla güvenmeyip, yazıyı ezberle, ezberi de yazıyla kontrol etmektir. İşte Resulullahın buna baş vurduğunu görmekteyiz: Kurân tarihinde arza denen hâdisenin maksadı budur: Her Ramazanda, o Ramazana kadar gelen bütün Kurân vahiylerini Resulullah önce Hz. Cebrâile mukabele ettikten sonra, Mescid-i Nebevîde halkın huzurunda okuyarak, herkesin, ellerindeki yazılı nüshaları ve ezberlerini kontrolden ve tashihten geçirmelerine imkan vermiştir. Ve bu kontrol (arza) hadisesi Aleyhisselâtü vesselâmın hayatının son yılında iki kere yapılmıştır ki buna arza-i ahîre denir.
Arza-i ahîre, Kurân-ı Kerîmin asliyeti üzere kitaplaşmasında ve dolayısıyla bütünlüğünün korunmasında son derece önemli bir hadisedir. Çünkü bir kısım rivâyetler, Hz. Ebu Bekirin hilâfeti sırasında, Kurânın cem edilmesi çalışmalarında, arza-i ahîrede kontrolden geçen iki yazılı nüshanın esas alındığını göstermektedir ki, bu hususa ileride tekrar döneceğiz.
Emperyalizmin en önde gelen etaplarından birsidir dil,Bir ülke üzerinde emperyalist bazı çalışmalar yapılacaksa öncelikle ele alınan değerlerinden biridir.Çünkü dil bireylerin birbirlerine anlaşarak kaynaşmalarını sağlayan güçlü bir harçtır.Bu harç zayıflayacak ki toplumun birlik ve beraberliğinin temelleri sağlamlığını yitirsin.Ünlü Çinli düşünür Konfüçyüs katil kelimelerden bahseder;Kelime katil olur mu?Kelime adam öldürür mü? Maalesef öldürür.Evet yerinde uygun kullanılmayan bir kelime kavgalara ,cinayetlere ,facialara sebep olabilir.Bizim Yunusumuz da bununla ilgili "Söz ola kese başı ,söz ola kese savaşı "dememiş midir?
İşte bunun için emperyalist güçlerin ilk saldırdığı değerlerimizdendir dil;Başlangıçta masum marka isimleriyle girip teknolojik yeniliklerle kendini gösteren,daha sonra da derinlemesine yemek kültürümüze kadar nüfuz eden bir saldırı.Öyle ki günlük hayatta kullanılan kelimelere baktığımız zaman hızlı bir şekilde Türkçe kelimelerin yerini yabancı kelimelerin aldığını görüyoruz.Örnekleri sıralayacak olursak buraya sığdırmak mümkün değil ,ama birkaçını burada aktarayım;Yazıcı yerine printer,taramak yerine skan etmek, sohbet yerine çet yapmak gibi..Yakın zamanda böyle giderse kuşaklar arasında korkunç bir uçurum meydana gelecek Büyükbabalar,büyükanneler ,torunlarını ,torunlar , büyükbabalarını büyük annelerini anlayamaz hale gelecek.
İşin bir de biz tarafı var,özenti tarafı bu da ayrı bir hastalık ve üzülerek seyrettiğimiz bazen kendi kendimize acaba başka bir ülkede miyiz dediğimiz manzara.Büyük şehirlerden en ücra köylerimize kadar bulaşmış . mağazalarımıza dükkanlarımıza yabancı isim verme hastalığı.Tabelalara bakıyorsun bel ki anlamını bilmiyor adamlar ama yazdırmışlar fast foot, showroom, baby shop,..uzayıp gidiyor.İzmir'de Konaktan Güzel bahçeye kadar veya Çiğliye kadar gittiğiniz zaman on mağazadan neredeyse dokuzunun adı yukarıda örneklerini verdiğim şekilde yabancı isim.Oysa ne güzel Türkçe isimlerimiz var.Güya daha çok müşteri gelirmiş. Yoksa biz mi işi büyütüyoruz diye de düşündüğüm oluyor .Ama işin aslının böyle olmadığını görüyorum. Göz aşinalığı oluyor benimsiyor çocuklarımız.Duyarlı olmak gerektiği inancı ağır basıyor.Fakülte de öğrenciyken inkılap tarihi derslerine giren emekli bir albay vardı .Beşikteki torununa kulak dolgunluğu olsun diye Türk Sanat Müziği dinlettiğini söylerdi.
Bir çok millet tarihine ,kültürüne diline sahip çıkmadığı için tarih sahnesinden silinip gitti.Biz hala bu yabancılaşma sürecine seyirci kalmaya devam mı edeceğiz ?
Herkesin bu konuda bir Türk Çocuğu olarak üzerine düşeni yapması gerekir.
Anneler, babalar bu topraklar için ölmüş atalarımızın kemiklerini sızlatmak istemiyorsanız , çocuklarınıza Türk ismi mi yabancı mı belli olmayan isimleri koymayın.
Kanuni yönünü bilmiyorum ne derece yetkileri var.Buradan yerel yöneticilere sesleniyorum eğer yetkiniz varsa lütfen yabancı isim vermiş mağazalara iş yerlerine ruhsat vermeyin . Bu bir iyiye gidiş değil.Yakında günlük söylemle ne Türkçe ne İngilizce olan bir türkilizce dil ortaya çıkacak ki anlayana , konuşana aşk olsun.
Beni mutsuz edemezsin.
Başaramazsın bunu.
Çünkü ben sana " hayat " dedim sevgili.
Öldüremezsin bizi.
Üzemezsin beni.
Kendini öldürmeye yeltendikçe
Ben seni " bende " büyütmeye devam edeceğim.
Sen devam et kendinin katilin olmaya.
Sen yüzünü kapattıkça umuda,
Ben seni " sende " doğurmaya devam edeceğim.
İnatla, sabırla.
Çünkü sen cansın bende..
Yüreğine darağacları kurmakta kendin kadar özgür,
Ben kadar rehinsin hayata.
Durma kanat dudaklarını.
Sonra da tuz bas üzerlerine.
Ama başaramayacaksın beni hüzünlere gelin etmeye.
Başaramayacaksın çünkü sen bana aitsin.
Öldüremezsin beni.
Üzemezsin sevgili..
Çünkü sen köklerime hayat verdin.
Sökemezsin beni senden. Atamazsın içimdeki seni.
Şimdi devam et kaldığın yerden.
Öldürmeye devam et kendini.
Güya sadece kendini öldüreceksin..
Hayır hayır.
Sen bir kez öperken toprağı dudaklarından,
Ben sensizlikte bin kez ölümü prova ederim gözlerimde.
Sana öldükçe çoğalırım ben,
Çoğaldıkça büyürüm sende..
İçinde yeşeren " umut " filizlerini köklerinden kopar.
Kan revan olsun ellerinden.
Yüreğinden sızsın karanlıkların.
Adressizliğini fırlat yüzünü.
Ama benden " seninle " yaşadığım hiçbir an'dan
Mutsuzum cümlesini duymayı bekleme.
Çünkü ben sana " umut dedim.
Yüzünü sök yüzünden.
Kov mutluluk sözcüklerini limanlarından.
Mutlu olacaksan,
Ezik durmaktan övünç duyacaksan devam et.
İçinde biriken tüm savaşlara başlamadan yenilgileri kabul et.
Ama ben sende yaşarken " beni " mutsuz edemeyeceksin.
Başaramayacaksın sevgili.
Ben yaşarken ölmeyeceksin.
Kendini öldürmene izin vermeyeceğim.
Ben bir masala " kahraman " olmak için gelmedim.
Sana inat gitmeyeceğim.
Sen " kendinden " uzaklaştıkça sana " sen " kadar yakınlacağım.
Sen kendinden vazgeçtikçe ben " sen " olacağım.
Hadi dur ölümün besmelesiz safına.
Gir kimsizlik şehirlerin küfür kokan sokaklarına.
Aydınlık yüzünü vur karanlığa.
Uykusuzluğunu kemirsin içinde adım miktarı mutluluklar.
Sana diyorum sevgili.
Öle-mez-sin.
Kendini öldürmene izin veremem.
Sendeki " seni " öldürebilirsin lakin sendeki beni öldü-re-mez-sin..
Çünkü ben sana " hayat " dedim..
Çünkü ben sana " umut " dedim..
Şimdi bırak içindeki yavan sorguları/ savaşları.
Yetmedi mi kendini asmaların ?
Yetmedi mi kendini yerden yere vurmaların ?
Çok fazla şey istemiyorum senden.
Adımın kapladığı yer kadar mutlulukları kendine bağışla ne olur.
İki dudağının boşluğuna birkaç umut cümlesini bırak.
Hadi adından ötesini hiçlik bildiğim duraklarda ölmeme izin verme.
İliştir beni aynalarındaki gülümseyen yanına.
Bir uçurum boşluğu yüreğin.
Sendelesen de düşme sakın.
Düş-me..Düşersen de sol yanıma düşür sol yanını..
Bir ölüm sessizliği hüznün.
Üşüsen de ölme sakın. Öl-me.
Öleceksen de beni de götür yanında.
Tek kişilik mezara sığar değil mi yüreğimiz ?
Beni bu kadar mutlu etmişken
Başını eğe-mez-sin.
Seni " sana " bırakmıyorum..
Öle-mez-sin.
Bite-mez-sin..
Çünkü sen ben'sin..
Ben de sen
Ne yaparsan yap..
Beni mutsuz edemezsin.
Ölümü daya dudaklarıma,
Karanlığı yama kıyılarıma.
Ama beni üze-mez-sin
Çünkü ben seninle mutluyum..
Sen yaşarken,
Beni mutsuz göremezsin..
Çünkü ben sana hayat dedim sevgili
Öncelikle Başlıklar büyük harfle yazılır hatırlatayım ;dikkat lütfen diyorum.Ayrıca özel isimler büyük harfle yazılır cümlenin neresinde olursa olsun... Misal''Türk''özel isimdir...
Yorumlarınızda kendinize özgü mizahi yorumlarda bulunabilirsiniz ancak konu sunumlarında kurallara dikkat lütfen!..Sunumlar herkese açıktır...
Siz hiç PKK'nın ve DTP'nin,
Güneydoğu'da hala geçerli olan Feodal
Düzenden, Aşiret Düzeninden, Ağalık ve Şeyhlikten
şikâyet ettiklerini duydunuz mu?
Bölgede yaşayan insanlara hayatlarını zindan eden
bu sömürü düzenini ortadan kaldıracak bir öneri, bir talep, bir yasa teklifi
neden yapılmaz.
Cumhuriyet kurulduğundan bu yana her seçim
döneminde oluşan TBMM'nin en az üçte birini Kürt kökenli vatandaşlarımız
oluşturmaktadır. Büyükçoğunluğu, çok zengin ağa, şeyh, aşiret reisi,
onlarca, yüzlerce köy sahibi Kürt kökenli Milletvekillerinden , bu konularda
bir beyanat işittiniz mi?
Atatürk Cumhuriyetini " gerici" bulan Kürt aydınları, toprak
ağalarına, dinci şeyhlere-şıhlara neden övgüler düzerler, anlayan var mı?
Peki, PKK emrettiği için, kandilden gelen eşkıyaları karşılamaya giden
binlerce insandan, bir demokratik tepki, bir sivil
eylem," ağalık düzenine karşıyız" yeter, artık bizi sömürmeyin
diye bir ses duydunuz mu?
Bölgede en çok ezilen, sömürülen
"KADINDIR". Kadın Bölgede kelimenin
tam anlamıyla KÖLE gibidir. İki görevi vardır.
Doğurmak ve çalışmak.
İnsan yerine bile konmazlar. Üniversite mezunu Kürt kökenli
kadınlardan, hemcinslerini kurtaracak bir proje, bir
çalışma, moda deyimle bir açılım gördünüz mü?
Göremezsiniz, Türk Devletine ve kurumlarına karşı
KURT gibi olanlar,
ağalarının.. Şeyhlerinin, Şıhlarının önünde KUZU
olurlar.
Ne yazık ki Kürtler umudunu, dinci şeyhler-
şıhlara, toprak ağalarına,
köhnemiş düzeni sürdürmek isteyen siyaset
bezirgânlarına ve
emperyalist güçlere bağlamış
görünüyorlar.
Şeyhlerle, ağalarla, dini istismar eden yobazlarla
kol kola girerek,
özgürleşme ve ilericilik olabilir mi? Elbette ki
olamaz.. Sorularımıza devam edelim;
Kuzey Irak'ta bir erkeğin dört kadın almasına izin veren
yasayı onaylayan Mesut Barzani'ye niçin hiçbir Kürt
Aydını karşı çıkmaz.
Neden bölgedeki dini şeyhlerini "uçurmak" için birbirleri ile yarışırlar?
Niçin Kürt Derebeylerine "kahraman"
muamelesi yaparlar?
Neden Bölgede insanlar Cumhuriyete düşman olarak
yetiştirilir de,
Kuzey Irak'taki gerici. Feodal düzen
alkışlattırılır? Akraba evlilikleri niçin bu kadar yaygındır?
Bu yazı için Sayın SonerYalçın'ın bir makalesinden büyük
ölçüde yararlandım. Kendisine
teşekkürlerimi sunarım. Eline, kalbine sağlık. Sayın
Yalçın'ın yazdığı akraba evliliklerine bir bakalım.
Mehdi Zana; Sosyalist
Mehdi Zana 1963'te Türkiye İşçi Partisinin
Diyarbakır kuruluşunda bulundu. Silvan İlçe Başkanı
oldu. 12.Mart.1971 de cezaevine konuldu.
1977 de Diyarbakır Bağımsız Belediye Başkanı
seçildi. Kendisinden 21 yaş küçük, 14 yaşındaki
DAYISININ KIZI, Leyla
Zana ile evlendi.
Canip Yıldırım;
Sosyalist Canip Yıldırım, Ankara Hukuk Fakültesini
bitirdi. Fransa'da master yaptı. Türkiye İşçi
Partisi'nin kuruluşunda çalıştı. Cezaevinde bile papyon takan Canip
Yıldırım, DAYISININ KIZI
SELMA Hanımla evlendi.
Mehmed Uzun: Sosyalist
Mehmed Uzun 1977 yılında zorunlu olarak
Türkiye'den ayrıldı. Yıllarca İsveç Yazarlar
Birliği Üyeliği yaptı ve Pen Kulüp'te çalıştı. Romanlar yazdı. Oda
diğerleri gibi kendisinden
20 YAŞ KÜÇÜK AMCASININ KIZI ZOZAN' LA evlendi.
Şivan Perver: Sosyalist şarkıcı Şivan
Perver'de, DAYISININ KIZI
Gülistan Hanımla evlendi.
Musa Anter: Akraba
evliliği yapmadı ama Kürt Teali Cemiyetinin
kurucusu, İslamcı yazar Abdurrahim Rahmi Zapsu'nun,
Avusturya Saint
George'te okuyan kızı Ayşe Hale Hanım ile evlendi.
Yusuf Azizoğlu: Tıp
Doktoru, Sağlık Bakanı, Kürt Aydını. Ölen
amcasının eşiyle evlendi.
Mustafa Remzi Bucak:
Bucak Ailesinin en okumuşu. İstanbul ve
Belçika'da hukuk eğitimi gördü. Amcasının
kızı Zehra Hanımla evlendi.
Ahmet Türk: DTP Genel
Başkanı. Ölen Amcasının eşiyle evlendi. Üstelik
evlendiği kadın 3 çocuklu idi. 3 çocukta Ahmet
Türk'ten oldu.
Çocuklarının bazılarının amcası, bazısının
babası oldu.
Abdülmelik Fırat: Şeyh
Said'in torunu olan ve geçenlerde vefat eden A.
Fırat'ta Amcasının kızı ile evlenmişti.
Şimdi
esas ve can alıcı soruyu sormanın zamanı geldi; Hepsi
çok zengin
ve toprak ağası olan bu Sosyalist Kürtler, kendi
mallarını
koruyabilmek için mi akraba evliliği yapıyorlar ve
TOPRAK REFORMUNU
bunun için mi ağızlarına bile almıyorlar?
Evet, bunun
için, kendi saltanatlarını n devamı için alçakça bir
oyunun içine utanmadan, sıkılmadan girdiler.
Bir taraftan kendi sömürülerini Türkiye
Cumhuriyeti' nin üstüne
attılar, diğer taraftan salak siyasetçileri kandırarak
"Biz Devletten
yanayız" teranesiyle hem devlet ihalelerini aldılar,
aldıkları ihaleleri tamamlamayarak hem devleti hem de milleti
kazıkladılar.
Sıkıştıklarında Faşist Diktatör BARZANİ'Yİ
alkışlatarak, akılları sıra
Türkiye'ye gözdağı verdiler. PKK'da bunların
silahlı tetikçisidir.
Çözemedikleri problemleri, silahla, kanla, uyuşturucu
ile PKK'ya
yaptırırlar. Sapık Apo'da Marksist- Leninist devrim
yapacağım diye,
dört duvar arasında döner durur.
Demokratik Açılım şarttır. Bölge insanını bu
kan ve silah
tüccarlarının ellerinden kurtaracak, toprak reformu
dâhil, her türlü
demokratik hakların gelişmesi için ne gerekiyorsa
yapılmalıdır.
Yapılacaklarla ilgili çalışmalarımız ve
tekliflerimiz vardır..
Önümüzdeki günlerde bunları beraberce
tartışacağız.
Son olarak bölge insanına, Atatürk- Cumhuriyet
denince içi titreyen Kürt kardeşlerime seslenmek istiyorum; Yeter artık, seni
asırlardır
sömüren bu kan emicilere yüz verme. Devletine güven.
Yanlış yapan devlet memuru olursa onunla kanun önünde hesaplaşırız.
Ya ağa, toprak
sahibi, şeyh, şıh'la nasıl hesaplaşacaksın? Hadi
artık ülkeni bölmek
isteyen bu zibidilere yüz verme. Onlardan toprak reformu
iste. Ne cevap alacağını beraberce göreceğiz.
Kürt kökenli vatandaşlarımızı kimin ve
kimlerin sömürdüğü belli.
Önemli olan bu gerçeği tüm ülkeye anlatabilmek. Onu da başaracağız.
27.Ekim..2009
Rifat SERDAROĞLU
Eski Sağlık ve Devlet Bakanı
Ne çok teslim ederiz, hayatımızı, başkalarının ellerine. Düşündünüz mü hiç?
Farkında olarak veya olmayarak, sürekli yaptığımız şey, bu değil mi?
Yaşamımızın, ana motiflerini oluşturan, kurallar. Yazılı ve yazısız olanlar. Bizim dışımızda birilerinin, yazdıkları ve yaptırımları ile karşımıza dikilen, nice kural.
Toplu yaşamanın getirdiği, en büyük, karmaşa, kurallardır. Aslında, düzeni sağlamak amacı ile oluşturulmuş, bir dizi kanundurlar. Ama insan ruhunda, özellikle de özgür ruhlar üzerinde, inanılmaz isyanlara yol açarlar. Olmadığımız kişiler olmak zorunda kalırız. Oluruz da. Olmamız gerekir. Eğer, o toplum içinde yaşamak istiyorsak. Mecburuz dur. Başka seçeneğimiz yoktur.
Sadece, toplum içinde yaşıyor olmakla da sınırlı kalmaz. Sürekli, dışımızdaki kişilerin görüşleri ile yaşarız. Moda. Kim yaratır modayı? Siz? Ben? Hayır, bizden kilometrelerce uzakta, tanımadığımız, bilmediğimiz, bizi tanımayan insanlardır, yaratıcıları. Ve, biz uyarız.
Hayat, yaşamak içindir. Soru: Hangi hayatı yaşamak istediğimizdir. Kontrolü elimizde, bizim olan hayatı mı? Başkalarının şekillendirdiği, yön verdiği, onlara ait olan bir hayatı mı?
Nasıl hissedeceğimiz, bizim kontrolümüzde olmalıdır. Bizim izin vermediğimiz, hiçbir şeyi, hiç kimse bize yapamaz. İzin vermediğimiz, hiçbir duyguyu, hissettiremez.
Duygularımızın kontrolü, aslında, elimizdedir. Ama biz, nedense, o kontrolü başkalarına vermeyi tercih ederiz.
Bir kitapta, şöyle bir önerme okumuştum:
Düşüncelerimi kontrol edebilirim
Duygularım, düşüncelerimin sonucudur.
Duygularımı kontrol edebilirim.
Ne kadar basit ve düz bir önerme, değil mi? Bu kadar basit bir şeyi beceremeyecek kadar donanımsız olduğumuzu düşünmüyorum. Sadece istemediğimiz için görmezden, yapmazdan, düşünmezden geliyoruz.
Tolstoy'un ünlü karakteri Ivan Ilych, kendisi ile hesaplaşmasının ardından şöyle der : " Ya tüm yaşamım hatalıysa..."
Ya hayatımızın, tüm kurgularını, yanlış yaptıysak? Ya mutlu olabilecekken, mutsuzluğu kendimiz seçtiysek?. Bunu hiç sorguladınız mı?
Sürekli koşulları suçlarız. Kişileri suçlarız. Belki onlardan daha fazla suçlu olan, kendimiz iz?.
Değerimizi, başkalarının ölçmesine izin veririz. Bu izini verdiğimiz andan itibaren, kendi değerlerimizin dışına çıkmış oluruz. Hakkı verdiğimiz kişi, kendi değer ölçülerine göre, bizi değerlendirmeye başlar. Ne kadar çalışkan olduğumuz. Ne kadar güzel, ya da çirkin olduğumuz. Ne kadar, kurallı şiir yazdığımız. Ne kadar anlamlı, akıcı yazı yazdığımız. Ve daha bir sürü becerimiz. Hep başkalarının değerlendirmesi altındadır.
Kibarlık ve ahlak adı altında yapılan dayatmalar: " Büyükler geldiğinde, ayağa kalk!." " Sofradan kalkarken, izin iste." " Kibar ol!." " Lütfen de! ". Bu listeyi, sonsuza kadar uzatmak mümkün. Tüm bu dayatmaların, tek bir gidiş noktası vardır: Bizi yönlendirmek. Biz, düşünemiyoruz ya! Bilmiyoruz, aklımız bir şeye ermiyor ya! İlla ki birileri, ellerindeki çomakla, bizi dürtecek. Koyun sürüsü gibi. Sürü biz, çoban onlar.
Bütün bunlara eklenen, dini suçluluk duygumuz. " Kuralları yerine getirmezsen, Müslüman sayılmayacaksın." " Başını örtmelisin." " Tanrı'ya inanmış olsaydın, böyle davranmazdın." İbadet etmezsen, cennete gidemeyeceksin".
Şu karmaşaya bir bakar mısınız, lütfen. Bu kadar yaptırım arasında, yine de yaşamayı beceriyoruz ya, "Bravo" demek lazım, hepimize.
Ondan sonra, düşünelim bakalım; "Neden öfkeli bir toplum olduk?" Olmamak mümkün mü? Dört tarafımız kurallarla çevrilmiş. Ne yana baksak, başka bir dayatma çıkıyor karşımıza. Kendimiz olma hakkımız, elimizde alınmış. Sanki ezberlenecek bir metin vermişler elimize " Bunu oku ve oyna " demişler gibi yaşıyoruz.
Ne sağımızdakinin farkındayız, ne de solumuzdakinin.
Bir var olma savaşının içinde, debelenip duruyoruz.
Hayatta akıp gidiyor.
Hem de, bir daha, geri gelememek üzere.
Ne uğruna?
Başkası olmak, başkasının hayatını yaşamak, uğruna.
Seçimi /nizin / mizin, bu olduğunu hiç sanmıyorum.
Yanılıyor muyum?
Bir insanla karşılaşırız. İlk başta sıradandır. Çok fazla irdelemeden sohbet ederiz.
Gözümüzün gördüğü ile bir karara varırız. " Güzel, hoş " ya da tam tersidir.
Sohbet konuları değiştikçe bakış açımız da değişmeye başlar.
Aklımızın yakaladıkları ile değerlendiririz. " Zeki, görüşleri isabetli." Ya da tam aksi.
Yavaş yavaş genelden özele geçiş yaparız. Hayatı konuşuruz. İnsanları. " Tecrübeli, bilgili."
Dikkatimizin yönelmesi değişmeye başlar. Fizik devreden çıkar. Paylaşımlar, paralellikler, farklı görüşler ön plandadır. Kişilikler konuşulur. Yaşam şekilleri. Bakış açıları. Kabuller, retler. Sevgi ve aşk hakkında düşünceler. Yaşanmışlıklar. Yaşanmışlıklardan çıkartılan acılar, sevinçler. Yaşanmışlıkların oluşturduğu olmazsa olmazlar.
Yalnız kaldığımız zamanlarda fark ederiz ki, sürekli onunla konuşuyoruz. Ya yeni bir sohbet konusu açıyor; ne diyeceğini tahmine çalışıyoruz. Ya da konuştuğumuz bir konu hakkındaki görüşlerini tartışıyoruzdur, kendimizle.
Kişi, yavaş yavaş, günümüz olmaya başlamıştır.
Biz farkında olmadan yanımızdadır. Birlikte yemek yiyor, toplantılara birlikte katılıyor, sinemaya birlikte gidiyoruzdur. Eve birlikte dönüyor, beraber yemek yapıyor, sofra kuruyoruzdur. " Şerefe" dediğimiz o dur, karşımızda başkaları olsa da. Akşam haberlerini yorumlarız.
" İyi uykular " demeye başlarız. Gecemiz de olmuştur.
Günler geçer. Kaçınılmaz olan son sohbet yapılır. Karşılıklı duygular dile getirilir. El ele tutuşulur. Ve yolculuğa başlanır.
Artık iki sohbet arkadaşı değilizdir. İki sevgili olmuşuzdur. Arkadaşımdan aşkım' a, sevgilim' e geçilmiştir, seslenmelerde.
Karşılıklı duruşlarımız da değişmiştir, beraberinde. Ve yeni bir açıdan bakışmaya başlarız. Kişi hakkında edindiğimiz görüşler ceptedir. O görüşler, sevgilimizin " İnsan " yanıdır. Şimdi baktığımız " Sevdiğimiz insan "dır artık.
İnsan yanı ile onayladığımız kişinin, isminin başına " Sevgi " eklenince bakış konuları değişir. Çünkü paylaşımın ismi de değişmiştir. Zamanını kimlerle, nasıl geçirdiğini bilmek isteriz. Uyandığından yattığı ana kadar bilgilenmeyi bekleriz. Olmadığımız anlarını öğrenmek.
Neden? Ve Niçin? Soruları devreye girmeye başlar. Küçük talepler, beklentiler zamanıdır, bu yeni dönem.
İsmin başına eklenen " Sevgili " yalnız başına gelmemiştir. Beraberinde " Sahiplenmeyi " de getirmiştir.
" Sevgili " ile "Sahiplenme" yer değiştirir. " Benim sevdiğim insan " olur. Bakış açımız, görüşümüz, değerlendirmelerimiz, beklentilerimiz kişi takısı almıştır. " Benim " eklenmiştir, hepsinin başına.
İlk baştaki " İnsan " yoktur artık. Ona ait tüm veriler silinmiştir. Ona ayırdığımız, onu sakladığımız cebimiz boşalmıştır.
" Benim sevdiğim insan " için yeni bir heybe oluşturmuşuzdur. Ve bu yeni kimliği ile o heybeyi doldurmasını bekleriz. " İnsan " iken kendi kendimize doldurduğumuz cepten kocaman bir heybeye geçmişizdir. Üstelik bu kez onun, yalnız başına, doldurmasını bekleriz.
Heybede oluşan her boşluk, mesafe olarak girmeye başlar aramıza. Boşluk çoğalır. Mesafe açılır. Git gide uzaklaşırız.
Ve bir gün artık öylesine uzağımızdadır ki; göremez oluruz.
Geçtiğimiz gecelerden birinde e-maillerime bakıyordum. Ağustos Böceği konulu bir mail dikkatimi çekti. Şöyle diyordu:
"Ağustos böceği toprak altında 12 yıl yaşar. Larva olarak. Sonra yeryüzüne çıkar. Ve 1 aylık ömrü vardır."
Bugüne kadar hiç merak etmediğim bir şeydi; Ağustos böceğinin ömrü ne kadardır?
Aklıma La Fontaine'nin yazdığı fabl geldi. Ağustos böceği ve karınca. Hatırladınız değil mi?
Fabl da yaz geçer, kış gelir ve aç kalan Ağustos böceği karıncanın kapısına dayanır. Bir lokma yemek için. Karınca da ona " Bütün yaz saz çaldın şimdi de şarkı söyle biraz. " der ve kapıyı yüzüne kapatır.
Ağustos böceğinin sesini yaz aylarında duyarız. Gövdesinin arka kısmında hava kesecikleri üzerine yerleşmiş sağlı sollu iki plak vardır. Ağustos böceği, taş kadar sertleşmiş bu plakları çalarak o çok iyi bilinen sesini çıkarır. Biz de bu tek düze sesten sinir oluruz. Hatta denir ki; " Ağustos böcekleri ötmeye başladı. Bu gün hava çok sıcak olacak."
Bir aylık ömrü olan bir hayvan, nasıl oluyor da kış geldiğinde karıncanın insafına kalıyor? Ölmüş olması gerekirken
İnternette araştırırken çok hoşuma giden iki yazı ile karşılaştım. Bir tanesi Sunay Akın'a aitti:
"Bir ağustos böceği doğmadan önce toprağın altındaki bir larvada ortalama olarak 12 yıl bekler.
Evet, tam 12 yıl. 12 yıllık hapislikten sonra dünyaya gelen garibanın ömrü adında yazılıdır: Ağustos.
Yani topu topu bir ay... Şarkı söyleyen yalnızca erkek ağustos böceğidir.
Çünkü dişi, en güzel şarkıyı söyleyeni kendine eş seçecek ve çiftleşecektir.
Düşünsenize, 12 yıl toprağın altında bekle, dışarı çık. Ömrün bir ay...
Buldun, buldun... Bulamadın, bir daha yok.
Siz olsanız çalışır mıydınız?"
Bir diğerine de bloglardan birinde rastladım. Bir baba oğluna bu fablı anlatıyor. Ana fikrini soruyor. Çocuk " Çalışacağız " diyor. Sonra, çocuğun aklına takılıyor: " Baba, karıncanın ömrü ne kadardır?" Araştırıyorlar ve karıncaların kırk beş ila altmış gün yaşadıklarını öğreniyorlar. Yine bir düşünce alıyor, çocuğu. Merak edip soran babasına şu yanıtı veriyor, çocuk: " Bu La Fontaine, ağustos böceğine haksızlık yapmış. Şimdi sana bir aylık ömrün kaldığını söyleseler, işe mi gidersin, şarkı mı söylersin baba? Belki ağustos böceği bir aylık ömrü olduğunu biliyordurNe dersin baba? "
/
Ömrümüzün ne kadarını yaşadık, ne kadarı kaldı? Bunu bilmemiz mümkün değil. Bildiğimiz tek gerçek; bir gün bitecek olduğu. Bir gün, bir ay, on ya da yirmi yıl sonra. Bitecek. Bir an gelecek ve bitecek.
Bu gerçek bizi sorumluluklarımızdan uzaklaştırmamalı. O zaman hayattan koparız. Ama yaşadığımız pek çok şeyde aklımızın bir köşesinde durmalı. Hatta mümkünse, aklımız bu sözü arka planda sürekli tekrarlamalı.
Tekrarlamalı ki;
Belirsiz bir zaman aralığında yaşadığımızı unutmayalım.
Yaşamak istediğimiz şeyleri ertelemeyelim.
Saçma sapan sebeplerle yaşadığımız kayıpları yerine koyacak, geri döndürecek
zamanımızın olamayabileceğini unutmayalım.
Yaşadığımız an'ın ve yaşarken sahip olduklarımızın değerini anlayabilelim.
Tekrarlamalı ki;
Nefes alıyor olabilmenin. Yemek yiyebiliyor olmanın. Görebiliyor olmanın. Ne kadar değerli olduğunu anlayabilelim.
Sevmek için geç kalmayalım.
Seviyorum dediğimiz insanları kırarken özür dilemek için zaman bulamayabileceğimizi unutmayalım.
Seviyorum diyebilmenin. Sevmenin. Sevebileceğimiz, sevdiğimiz bir insanın varlığının. Bize bu duyguları yaşatan bir yüreğe sahip olmanın. Kıymetini anlayalım.
/
Bir Gün Kaldı Bize Yaşanacak
Dün kopan bir yapraktı, düşen bir kuru daldı
Bugünden güzel değil bulacağın yarında
Aç ellerini bir bak yanan avuçlarında
Dün gitmiş yarın yok bize bir bugün kaldı
Bir bugün kaldı bize birlikte yaşanacak
Bir bugün öyle güzel ve dopdolu özlemli
Dalından yeni kopmuş tomurcuk güller gibi
Bir bugün her şeyiyle taptaze ve sımsıcakÜmit Yaşar Oğuzcan.